GeriYalçın BAYER Kaşık ve kepçe
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kaşık ve kepçe

Emekli Mülkiye Başmüfettişi Mahmut Esen, köşemiz için hazırladığı bilgi notunda “Bu bir aldatmacadır” iddiasını ortaya attı.

Esen diyor ki: “Hükümet yetkilileri tarafından yıllardır dillendirilmekte olan “emeklilere aylıklarını aldıkları bankalar tarafından promosyon (özendirme ödemesi) yapılması” konusunda sona gelindiği; bu bağlamda ilk olarak SGK ile TCZB yetkilileri arasında protokol düzenlendiği görülmektedir.
Protokol hükümleri uyarınca 3 yıl TCZB’de kalma taahhüdü karşılığında emeklilere, aylıklarına göre 300-450 TL arasında değişen miktarda, özendirme ödemesi yapılacaktır. Basında yer alan haberlerde protokolde sadece ödenecek promosyon miktarı üzerinde durulduğu, emeklilere banka tarafından verilecek diğer hizmetler (havale/EFT yapılması, fatura vb giderlerin ödenmesi) konularının göz ardı edildiği görülmektedir.
Bu suretle bankalar “kaşıkla verdiklerini kepçe” ile geri alacaklardır.

Nitekim TCZB henüz promosyon ödemesine başlamadan 2017 yılında alınacak (asgari tutarlar üzerinden ücret ve komisyon) giderlerini yüzde yüz oranında artırmıştır. (2 TL’den 4 TL’ye yükseltilmiştir.)

Elektronik ortamda yapılan ve maliyeti 0.21 kuruş olarak belirtilen her işlem için TCZB; emekliden de 3.13 TL komisyon bedeli almaktadır.

Böylelikle 1.000 TL aylık alan emekliye ayda 8.33 TL ödeyecek olan TCZB; emeklinin (kira, yönetim giderleri, su, elektrik, telefon, TV-internet vb) otomatiğe bağlanmış ödemelerinin yapılması karşılığında her ay 24 TL (ücret/komisyon) gelirini düzenli olarak tahsil edecektir.

Belirtilen nedenlerle bankalar tarafından verilen hizmetlerden alınan komisyon giderleri konusunu kapsamayan, hatta ucunu açık bırakan protokol düzenlemelerinin, emeklilerin lehine olmayacağı açıktır.”


AYVALIK VE CUNDA BETONA BOĞULACAK
PROF. Dr. Kerim Alpınar, “Tabiat Parkı gerçekten cennetten bir köşe niteliğinde, ancak bu dünyada cennetten bir yer almak isteyen o kadar çok nüfuzlu kişi var ki...” diyor.

Ayvalık ve Cunda betonda boğulacak diyor, sonra da soruyor: “Haberiniz var mı?” Yoktu, yeni öğreniyoruz.

Evet, Ayvalık ve ülkemizin birçok yerindeki doğal sit alanları yok edilmeye çalışılıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı özel firmalara ihale vererek doğal sit alanlarını yeniden incelemeye aldı. Sözde ‘bilimsel temelli’ bir çalışma yaparak sit statüleri yeniden belirlenecekti. Oysa daha işin başında ihale alan firmalara nerelerin korunacağı, nerelerin koruma kalkanından kurtarılıp ranta açılacağı gözümüzün önünde bağıra çağıra söylendi.

O çalışmalar Ayvalık’ta yapılırken ilgili bürokratlar daha alanı görmeden ve ortada firmanın yaptığı ‘bilimsel’ bir çalışma olmadan, “Buralarda korunacak bir şey yok” diyerek her şeyi başından belirlediler. Yani önce karar alınmış sonra buna ‘bilimsel’ kılıf uydurulmuştu.

Datça, Bodrum, Marmaris, Fethiye, Ayvalık, Çeşme... Aklınıza neresi gelirse hepsini talana ve ranta açmaya hazırlanıyorlar.

Ranta ve talana karşı çıkmak istiyorsanız, ‘Ayvalık Tabiat Platformu’na güç vermelisiniz.


BİLİYOR MUSUNUZ
CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın İçişleri Bakanlığı’na, “15 Temmuz’da şehit düşen yurttaşlarımızın ailelerine, 10 Ekim katliamında şehit düşen sivil yurttaşımızın ailelerine göre 30 kat daha fazla maaş bağlandığını belirterek, ‘Ortaya çıkan sonuç, kamuoyunda hakkaniyet açısından tartışmaları beraberinde getirmektedir. Böyle bir ayrımcılık olur mu’ diye sorduğunu...

TEMA’nın Sevgililer Günü için hazırladığı ‘mutlu gün’ ürünlerini www.cekuldukkan.org’dan görebileceğinizi...


MESAJ PANOSU
CUMHURİYET Kadınları Derneği Genel Başkanı Dr. Canan Arıtman: “Hayır kazanacak, vatanın bütünlüğü sağlanacak, milletin yüzü gülecek.”

TÜRK diplomatı (Los Angelos Başkonsolosu Kemal Arıkan’ı) öldüren terörist (Hamping Sasunyan) ABD’de 35 yıl hapsedildi; ya bizim katillerimiz? / Doğan AKIN-t24.com.tr

KATILIMCI demokrasi anlayışıyla insan haklarına saygılı projeler üreten Karşıyaka Belediyesi, Strasbourg’da Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi tarafından verilen ‘12 Yıldız Şehri’ unvanına 3. kez layık görüldü.


İKİ ALBÜME DİKKAT
RUSYA Federasyonu devlet sanatçısı, Dağıstan kökenli, Rusya ve Türkiye Diyalog Platformu Başkanı Akhmed Akhmedov, ‘Türk Dünyasından Müzik Köprüsü’ adı altında ‘Layla Layla’ albümü İstanbul Kültür AŞ tarafınan çıkartıldı. Türk ve Rus müzisyenlerden oluşan ekiple yaratılan albümün özelliği son yıllardaki Rusya-Türkiye dostluğunu temsil ediyor. Her parça Türk dünyasından bir bölgeyi temsil ediyor. Yunus Emre’nin ‘Sevelim, sevilelim’ parçası yer alıyor.

AYDINLARIN YENİ ALBÜMÜ
PINAR Aydınlar, 6 yıl sonra çıkardığı ‘Gidenlerimiz Bêkes’lere’ isimli yeni albümünün tanıtımı için 12 Şubat’ta 14.00’te Şişli Kent Kültür Merkezi’nde ilk kez sevenleriyle buluşacak. İber Müzik’ten çıkan albümünde Türkçe, Ermenice, Kürtçe, Zazaca, Hemşince eserler yer alıyor.


TEKİRDAĞ'DA MÜBADELE SEMPOZYUMUNUN ARDINDAN
TEKİRDAĞ’da hafta başında düzenlenen Uluslararası Mübadele Sempozyumu’nda mübadele tarihine kaynaklık edecek yeni bilimsel veriler ortaya çıktı. Sempozyum sunumlarında tarih yapraklarında kaybolmaya yüz tutmuş birçok konu farklı boyutlarıyla ele alınarak, mübadele tarihine ışık tutuldu. Sempozyuma Yunanistan’dan 8 akademisyen, Kavala’dan 40 kişilik sanatçı ve dansçı; yurt içinden; İstanbul’dan 20, İzmir’den 16, Ankara, Malatya, Muğla, İzmit, Denizli, Kayseri, Samsun, Hatay, K.Maraş, Edirne, Çanakkale ve Niğde Üniversitelerinen birer akademisyen ile 37 koro ve sanatçı katıldı. Sempozyumun sonunda tüm dünyaya barış mesajı verildi.

Konuşmacılar arasında yer alan TESKİ Genel Müdürü Dr. Şafak Başa’nın 7. oturum Başkanlığını yaptığı “Mübadelenin Yerel Kültüre Etkileri” konulu oturumda; Doç. Dr. Serap Daşdemir “Mübadele Kentlerinden Ayvalık’ta 1924-1927 Yılları Arası Sosyo-Ekonomik Yapılanma ve Kültürel Hayat”, Dr. Stavros Anestidis’in “Tekirdağ’ın Rum Ortodoks Nüfusu: Eğitim ve Kültüre Önem Veren Bir Toplumdan Görüntüler” konulu sunumunu da TBB personeli Mehtap Petek yaptı. Öğr. Gör. Ayşe Alev Direr Akhan’nın 8. Oturum Başkanlığını yaptığı “Tekirdağ ve Mübadele” konulu oturumda; İhsan Tevfik Kırca “Belgeler Işığında Tekirdağ’da Göç”, İskender Özsoy “Tekirdağ ve Selanik’in Yas Kardeşliği”, Yakup Önal “Bir Mübadele Kasabası: Şarköy”,

Prof. Dr. Kemal Arı’nın 9. Oturum Başkanlığını yaptığı “Edebiyat ve Sanat Açısından Mübadele” konulu oturumda; Prof. Dr. Damla Demirözü “Yunan Romanında Göç”, Doç. Dr. Hüseyin Yaltırık “Tekirdağ Türkülerinde ve Ezgilerinde Mübadele Unsurları”, Okutman Derya Genç Acar “Türk Sinemasında Nüfus Mübadelesi: Beyaz Perdeye Yansıyanlar”, Lozan Mübadilleri Vakfı Genel Sekreteri Sefer Güvenç’in 10. Oturum Başkanlığını yaptığı “Mübadele ve Bellek” konulu oturumda; Prof. Dr. Yücel Kabapınar ve Uzman Öğretmen Yasemin Yabansu “Mübadeleyi Duyumsamak/Hissetmet ve Kanıt Temelli Öğrenme: Ortaokul Öğrencileri İle Uygulamalı Bir Araştırma”, Yrd. Doç. Dr. Mithat Atabay Gelibolu Vilayetinde Mübadele ve Mübadele Sırasında Yaşananlar”, Yüksek Lisans Öğrencisi Nimet Altuntaş “Kemalpaşa/İzmir’e Yerleştirilen Mübadil Aileler, Örnekleri İle Yaşananlar”, Özgür Akdağ Muğla’da İkinci Kuşak Mübadillerin Belleğinde Mübadele ve İmgeler”, Yüksek Lisans Öğrencisi Ayhan Aypak “Giritli Mübadillerden Gerçek Bir Kesit”, Öğr. Gör. Ayşe Alev Direr Akhan “Bir Mübadil Hikayesi ‘Taş Bebek/Karasu’nun Emaneti” ve Mert Rüstem “Girit’ten İzmir’e Mübadil Fotoğrafhane” konularında konuşma yaptılar.

MÜBADELE DİNLETİSİ
Konuşmalar sonrasında Cafe Aman İstanbul’un solistleri Stelyo Berber ve Pelin Suer ile “Bir Ayrılık Şarkısı: Mübadele” konulu dinleti konukların büyük beğenisini topladı. Vatandaşların da eşlik ederek eğlenceli dakikaların yaşandığı dinletide dosluk ve barış mesajları verildi. Ayakta alkışlanan konser sonrasında Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Albayrak, Stelyo Berber ve Pelin Suer’e güzel konserden dolayı teşekkür ederek çiçek takdim etti.

Dinleti sonrası Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Oral Karakaya, Genel Sekreter Yardımcısı Prof. Dr. Tamer Dodurka, Prof. Dr. Kemal Arı ve Lozan Mübadilleri Vakfı Genel Sekreteri Sefer Güvenç tarafından üç gün boyunca bilimsel konuşmaların yapıldığı, sergilerin, film gösterimlerinin yapıldığı ve konserlerin düzenlendiği sempozyumun genel değerlendirilmesi yapıldı.

BİLGİ ŞÖLENİNE ŞAHİTLİK ETTİK
İlk olarak konuşma yapan Prof. Dr. Kemal Arı, “Üç gün boyunca Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği bir bilgi şölenine şahitlik ettik. Burada yapılan bilimsel etkinliklerle ve bilimsel paylaşımlarla mübadele araştırmasında ne kadar ol aldığımızı ve ufkumuzun ne kadar genişlediğini de görme imkanı bulduk. Bu açıdan bize ev sahipliği yapan Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’ne çok teşekkür ediyorum. Umarım bu tarz çalışmalar ve organizasyonlar önümüzdeki yıllarda da devam eder.” dedi.

İLK DEFA BİR SEMPOZYUM
Prof. Dr. Kemal Arı’nın ardından söz alan TBB Genel Sekreter Yardımcısı Prof. Dr. Tamer Dodurka şöyle konuştu: “Tekirdağ çok önemli bir mübadil kenti olmasına rağmen Tekirdağ üzerine hiç çalışma yoktu. Şimdiye kadar ülkemizde mübadele sempozyumları yapıldı. Aradan 94 yıl geçmesiyle sözlü tarih tükeniyor. Bu nedenle bu tarz toplantıların daha sık yapılması gerekliliği ortaya çıkıyor. Biz de TBB olarak bu noktadan yola çıkarak mübadele konusuna Tekirdağ’dan bir ışık tutalım istedik. Belki başka bir belediyede olsaydık bu sempozyumu düzenleyemeyebilirdik. Türkiye’de ilk defa bir belediye mübadele sempozyumu düzenliyor. Bu nedenle gösterdiği hassasiyetten dolayı Büyükşehir Kadir Albayrak’a teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Tekirdağ üzerine hiçbir çalışma yokken 10 oturum boyunca birçok bilimsel çalışmayı paylaşabiliyorsak bu sempozyumun Tekirdağ açısından başarılı geçtiğine inanıyorum. Sempozyumun düzenlenmesinde emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum.” dedi.

TARİH ÇALIŞMALAR HIZ KAZANACAK
Lozan Mübadilleri Vakfı Genel Sekreteri Sefer Güvenç, ilk defa bir yerel yönetimin böyle bir sempozyum düzenlediğine dikkat çekere Kadir Albayrak’a teşekkür etti. TBB Genel Sekreteri Oral Karakaya genel bir değerlendirme yaparken “Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi olarak ortaya çıkarmış olduğumuz mübadele öyküleri kitabı Milli Eğitim Bakanlığı ile yapacağımız bir iş birliği ile bir talim terbiye kurulundan geçerse okullarda bir eğitim aracı olarak kullanılırsa mübadele tarihine bir katkı sağlamış oluruz. Mübadelenin aslında Türk-Yunan toplumlarının dostluğu için çok uygun bir zemin olduğudur. Düşmanlığı ve çatışmaları değil dostluğu bize kazandırabilecek bir zemine kaynaklık edeceğine inanıyoruz” şeklinde devam etti.

Kadir Albayrak ise konuşmasında şöyle konuştu: “Bu sempozyumla Türk-Yunan kardeşliğinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdik. Bu sempozyum tarihimize ışık tutacak.Bu sempozyumun dünya barışına katkısı olacağını düşünüyor, emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum.” dedi.


İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE KARARLARI
TÜRKİYE’deki yerel çevre mücadelelerinin en önemli ayaklarından birini hukuki mücadeleler oluşturuyor. Dünya’da da, çevre ve doğa koruma alanında yurttaşların ve sivil toplum kuruluşlarının itirazlarını en çok dillendirdiği alanların başında da hukuki mücadeleler geliyor. Bu yüzden, özellikle iklim adaleti ve iklim değişikliği hakkında uluslararası mahkeme kararları ile oluşan yeni normlar ve ihtiyaçlar, Türkiye’deki ekoloji ve çevre mücadelelerine dair de önemli öğrenme ve deneyimleri ortaya koymaktadır. Küresel İklim Değişikliği Yükümlülükleri Hakkında Oslo İlkeleri ve İklim Adaleti Mücadelesinde Uluslararası ve Yabancı Mahkeme Kararları adlı çalışma, çevre hukuku alanında uluslararası gelişmeleri Türkiye toplumu ile paylaşmak için hazırlanmış bir çalışma. İlgilisi, çalışmanın basın bültenini aşağıda iletişim@ekolojikolektifi.org’dan izleyebilirsiniz. / Cömert Uygar ERDEM- Ekoloji Kolektifi 0536 472 46 17

 

 

 

 

X

Askerimiz yangınlarda neden yok

Beyler, size bir uyarım var... Türkiye’de bir deprem, sel veya örneğin Kıbrıs gibi savaş hazırlıkları sırasında askeri ekiplerin tatbikat için araziye veya caddelere çıkması halk tarafından coşkuyla karşılanırdı, ana-babalar ağlardı. Biz çocuklar ellerimizde Türk bayraklarıyla selamlardık. Her türlü donanım içinde olan askerimize güven sonsuzdu. Halkımız askerine saygılıydı ve çok severdi.

Ne yazık ki bütün Türkiye yanıyor; halk kendi imkânlarıyla yangına müdahale etmeye çalışıyor, ormandakilere araba ile buz taşımaya çalışıyor, kürek sapı temin ediyor. Hele gençlerin Hisarönü’ndeki çalışmaları örnek bir belgesel olmalı.

Böyle bir felaket karşısında “Ordumuz, askerimiz nerede?” diye bir soru sormak gerekiyor. Buna cevap verilmeli. Askerimiz ‘tatbikat’ gibi, ‘avcı boy çukurları’ gibi mesnetsiz, çadır kurmak gibi ‘meşguliyetlerle’ yangından uzak tutulmamalı... Askerin İdlib, Barış Pınarı Harekâtı, Fırat Kalkanı, Katar, Afganistan, Irak’ta Suriye, Kosova’dan önce Manavgat’ta Bodrum’da, Milas’ta, Marmaris-Hisarönü’nde görev yapması gerekmiyor mu?

GÜNÜN SÖZÜ

“Bir şahsın yaşadıkça memnun ve mutlu olması için lazım gelen şey kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmasıdır.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

Yangın bölgesinde buz da kürek sapı da lazımHİSARÖNÜ’NDE BİR KURTARMA ÖYKÜSÜ

“CAYIR cayır yanıyoruz” diye feryat ediyor Ecem Göğceloğlu... “Arkadaşlarım Marmaris Hisarönü’nden ihtiyaç malzeme listesini gönderdiler. Düşünün beşinci geceyi geçirdiler.” Arkadaşlarının ne zor şartlarda yardıma koşuşturduklarını anlatırken “Ciğerleri kül dolmuş, bazı arkadaşlarımız bayılmışlar” diyor...

Yangında üç taraftan mahsur kalmışlar. 25 yaşındaki insanlar belki de ilerde bunun sağlık yönünden sıkıntısını çekecekler. Ciğerlere kül dolmak ne demektir, bilen biliyor. Bunu duyduğunuz zaman dehşet içinde kalıyorsunuz.

Yazının Devamını Oku

Türk Hava Kurumu güçsüz bırakıldı

Son günlerde ülkemize çok büyük acılar yaşatan orman yangınları, dün ve bugün olduğu gibi bundan sonra da gündemde kalmaya devam edecek olan deprem, sel gibi büyük felaketlerdendir. Yaz ayları öncesi yapılan yetersiz ve tartışmalı uçan unsur kiralamaları, adeta günah keçisi ilan edilen Türk Hava Kurumu tartışmaları maalesef sonucu değiştirmemekte ve her yıl büyük orman kayıpları yaşanmaktadır.

Bu konuda çözüm olarak çok önemli bir güç olan TSK uçan unsurları devreye alınmalıdır.

Envanterde olan ve sayısı yaklaşık 120 civarında olan, gece uçuş kabiliyetine sahip, son derece yetenekli pilotları olan genel maksat helikopterlerine satın alınacak havuz aparatı ve kısa bir eğitim ile bu büyük güç özellikle yaz aylarında kritik bölgelerde konuşlandırılarak yangınlara anında müdahale imkânı sağlanmalıdır. Buradaki en önemli husus helikopterlerimizin gece görüş uçuşu da yapabilmesidir. Bu da yangına 24 saat müdahale etme şansı tanımaktadır.

Ayrıca ömürlerini doldurmuş olan C/130 ve C/160 nakliye uçakları da modifiye edilerek yangın söndürme uçakları olarak Türk Hava Kurumu’nun (THK) emrine verilmelidir.

Atatürk’ün emri ile kurulan, ülkemize sayısız pilot yetiştiren, zirai ilaçlama ve yangın söndürme konularında uzun yıllar başarı ile hizmet veren THK’nın içinde bulunduğu sıkıntının en önemli nedeni kurban derileri toplanmasının 2013 yılında kurum elinden alınarak serbest bırakılması olmuştur. THK bu gelirle ayakta duran bir kurumdu. Oysaki bugün bu derilerin çoğu tarikat, cemaat yapıları tarafından toplanmaktadır. Kanunda bu değişikliği yapanlar THK’nın düştüğü bu durumdan aslen sorumludurlar. Yapılması gereken acilen bu kanunun gözden geçirilmesi ve THK’ya gerekli maddi desteğin sağlanmasıdır. Ufuk ALP

GÜNÜN SÖZÜ

“Rüzgâr dinsin, yangın sönsün!” R.Ö.

VATAN SAVUNMASINDAYIZ

“ORMAN

Yazının Devamını Oku

Bulgaristan’da iktidar soygunu

Bulgaristan’da generaller, atanmış başbakan ve bakanlar artık olabileceklerin farkına varabildiler gibi. Bilen zaten bilir, sokak gevezeliği, tutukla-salıver, ceza kes, tekmele, kakala, vur şeklindeki gelişmelerden sonra bir de ‘volkan patlaması’ var. Korkunç bir şey; hele iktidarda olanlar için. Biz Bulgaristan’da şimdi sanki fasıl arasındayız.

Erken seçim hükümeti olarak 12 Mayıs’ta atanan ve hâlâ görev başında bulunan ve yeni hükümet güven oyu alana kadar, anayasa gereği iktidarda kalacak olan Başbakan General Yanev hükümeti, beklemekten kararmış ve buruşmuş yüzlere biraz neşe, azdan az tebessüm ve ümit parlaklığı serpti. Kimse kendisinden bir şey beklemezken sürpriz olarak bir zam paketi açıkladı. Bu sürpriz kime derseniz? TC’deki soydaşlarımızı da direkt olarak ilgilendirdiğinden hemen anlatalım.

Emekli maaşlarına, özürlülere, sosyal yardım alanlara ve yalnız sosyal yardımlarla geçinmeye çalışanların hepsinin gelirine zam geliyor. Evet ilk defa halkın faydasına bir hareket. Evet bu kanun onaylandıktan sonra Bulgaristan’da yoksulluk sınırı 390 leva olarak belirlendi. Bulgaristan’da bu emekli maaşını alanların tamamının aylığı 390 leva (195 avro) olacak. Emeklilik maaşı alamayan ve yalnız sosyal yardımla geçinmeye çalışanların aylık geliri ise 170 leva (85 avro) olacak. Hiçbir yerde çalışmayan ve yardım maaşı alanların sınırı da 150 leva (75 avro) olacak. Bu iş ekim ayına kadar çözülecektir. Çünkü Ekim 2021’de Bulgaristan’da cumhurbaşkanı seçimi geliyor.

Şimdilik tüm emekli maaşı alanlara her ay 50 leva (25 avro). COVID-19 salgını için yardımı alanlar bu 50 levayı almaya da devam edecekler. Bu yardımlar da kesilmeyecektir. (Bu bilgiler Türkiye’de yaşayan Bulgaristan’da emekli olanlar için de geçerlidir.) Bilginize. Ayrıca en düşük emekli maaşı üzerinde emekli geliri olan yaşlıların hepsinin emekli maaşlarına Ekim 2021’den başlayarak yüzde 12.5 zam yapılacaktır.

İSLAMIN 3. BAYRAMI: ‘GADİR-İ HUM BAYRAMI’

BAĞIMSIZ Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Hüseyin Baş, Ramazan ve Kurban’dan sonra İslam dünyasının üçüncü dini bayramı olan Gadir-i Hum Bayramı’nı kutladı ve “Müslümanlar ayrışarak değil, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) önünde birer saman çöpü gibi sürüklenerek değil, gerçek İslam’ı temsil eden Ehl-i Beyt ortak paydasında bir bilek bir yürek olarak izzet ve şerefine kavuşacaktır.” ifadelerini kullandı.

Hicri takvime göre Zilhicce ayının 18. günü Gadir-i Hum Bayramı olarak kutlanıyor. Hz. Muhammed, Veda Haccı sonrası Mekke’den Medine’ye dönerken ashabını Gadir-i Hum denen yerde toplamış ve Hz. Ali’nin imametini ilan etmiştir.

Ayetle sabit olan ve tam 220 Sünni kaynak tarafından da doğrulanan bu olay, Gadir-i Hum Bayramı olarak kutlanıyor. Oğul Baş, “Asırlar süren karartmaya Prof. Dr. Haydar Baş son verdi” diyor.

Güneyimizde aynı anda 15 yangın; hem kuruyor hem de kavruluyoruz

Yazının Devamını Oku

Bolu meselesi ve hukuk

Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın sözleri karşısında öncelikle şunu ifade etmek gerekiyor. Belediye Başkanı’nın açıklaması kişisel bir görüştür, henüz uygulamaya geçmemiştir. Kişisel görüşleri açıklamak, ifade özgürlüğü kapsamında anayasal bir haktır. Nihayet karşı görüşte bulunanların açıklamaları da kişisel görüşleridir. Onların kişisel görüşlerini açıklamaları nasıl ki bir suç teşkil etmiyorsa, Belediye Başkanı’nın görüşleri de bir suç teşkil etmeyecektir.

Belediye hizmetlerinde, hizmeti kullananlar yönünden farklı ücret alınması, uygun ve doğru bir yöntem değildir. Belediyenin, açıklanan şekilde bir karar alması halinde, alınan kararın iptal edilmesi için dava açılması da yasal bir haktır ve başvurulması gereken yasal ve normal prosedür budur.

Bu yola başvurmadan “halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek, ırkçı söylemlerde bulunmak” gibi hayali ve ağır bir suçun izafe edilmesinin, aynı görüşü paylaşanları korku ve endişeye sevk ederek suskun kalmalarını sağlamaktan başka amacı olamaz.

Türkiye’de değişik ülkelerden göç eden insan sayısının kimliği, kişiliği tam olarak bilinmemekle birlikte, 11 milyon civarında olduğu söyleniyor. Yunanistan’ın nüfusunun 10.7, İsviçre’nin nüfusunun 8.5 milyon olduğu nazara alındığında, bir ülke nüfusundan daha fazla göçmeni, Türkiye’nin değil, hiçbir ülkenin kabul etmeyeceği ve kaldıramayacağı açıktır.

Göçmenleri uzak tutmak isteyen Avrupa ülkelerinin; kara sınırlarında elektrikli bariyerler kurmaları, deniz sınırlarında mülteci dolu botları itekleyerek batırmaları veya başka ülkelere bahşiş gibi para önererek o ülkelerde tutmaya çalışmaları karşısında, Bolu Belediyesi’nin düşündüğü önlem çok daha hafif kalmaktadır. Bu tehlikeli göçü önlemek adına görüş açıklayan ya da aynı görüşü paylaşan, aynı şekilde düşünen kişileri ve halkı korku ve endişeye sevk ederek susmalarını sağlamaktan başka bir amacı olamaz.

Kişisel görüş ve ifade özgürlüğüne ve demokratik, laik “Atatürk İlke ve Devrimleri”ne, ülkenin birlik ve bütünlüğüne özen ve saygı gösterilmesini istemek en doğal hakkımızdır. Av.A. Erdem AKYÜZ

GÜNÜN SÖZÜ

KENDİ siyasetlerini her vesile ile ‘zemzem’ ile yıkıyor iktidar. Ama her türlü illegal faaliyet iddiası tozu dumana katıyor, siyasetin tavasında hiç iz bırakmıyor. Tava mı çok teflon, yoksa bu arkadaşlar mı çok umursamaz, anlaşılamıyor!” Sühan ÖZKAN-Hukukçu

TURİSTLER NİYE MASKE TAKMIYOR?

Yazının Devamını Oku

Çok dikkatli olmalıyız

Türkiye’de sürekli gündemde olan konulardan biri Suriyelilerdir. Şimdi buna Afganlar da eklendi. Eklenmekle kalmayıp tartışmalar alevlendi.

Resmi verilere göre, ülkemizdeki Suriyeli sayısı 3 milyon 685 bin. Haziran 2021 itibarıyla bunların yüzde 98,5’i ağırlıklı olarak 30 civarındaki şehirlerde yaşıyor. Geçici barınma merkezlerindeki Suriyeli sayısı da 56 bin civarında. Şimdi de Afganistan’dan Taliban endişe ve korkusuyla Afganlar geliyor. “BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR)” verilerine göre, 2020’de Türkiye’de uluslararası koruma altında 116 bin 403 Afgan sığınmacı bulunuyordu. Yine resmi verilere göre, Türkiye’de 7 Temmuz 2021 itibarıyla yakalanan 62 bin 687 düzensiz göçmenin 25 bin 643’ünü Afganlar oluşturuyor.

Bu kişilere ister sığınmacı, ister İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne göre ‘Türkiye’de Geçici Korumamız Altındaki Suriyeliler’ ifadesini kullanalım, bu kişiler Türkiye’de yaşıyor. Bu kadar yüksek sayıdaki insanın yarattığı sorunlar var. Bunları inkâr etmek mümkün değil. Bu sorunlar tabii ki konuşulur, tartışılır. Ancak bu tartışmalar bizce son haftalarda şirazesinden çıkma eğiliminde. Çünkü ‘Hepsini geri gönderelim, göndereceğiz’, ‘Pahalı spor ayakkabı giyiyorlar’, ‘Ben hukukçuyum, 10 misli su parası alırım’, ‘Dükkân açıyorlar’, ‘İşimizi elimizden alıyorlar’, ‘Kahvede biri bana dedi ki’ gibi popülist yaklaşımlar, söylemler çok tehlikeli. Bunları söyleyenler, yabancı düşmanlığı, nefret ile ırkçılık arasındaki ince çizgi üzerinde dolaşıyorlar. Tarih böyle şeyleri affetmez.

TALİBAN, IŞİD VE EL KAİDE BATI’NIN UCUBE YAPILARIDIR

DÜNKÜ yazınızda Taliban’ın Afganistan’da ele geçirdiği şehirlerdeki kadınlara yönelik uygulamalarından bahsetmişsiniz ve Türk kadınının bunlarla ilişkisi olamaz tespitinde bulunmuşsunuz. Evet İslam dininin doğru anlaşılmasına yaklaşık 40 yılını vermiş biri olarak ben de diyorum ki: Sadece Türk kadının değil, Afgan kadının da bunlarla işi de, ilişkisi de olamaz ve hatta İslam dininin de bunlarla işi ve ilişkisi olamaz. Zira Taliban denen ne olduğu belirsiz yapı maalesef IŞİD gibi, El Kaide gibi bu toprakların, bu coğrafyanın tabii eleğinden geçerek, yoğrularak ortaya çıkmış yapılar değildir. Bunlar da diğer kardeş terör örgütleri gibi Batılı istihbarat örgütlerinin oluşturduğu, şimdi de kontrollerinden çıkan ucube yapılardır.  - Şahin NURSAÇAN

BODRUM AÇIK HAVA REKLAMLARI HUKUKİ YÖNDEN İNCELENİYOR

BODRUM Belediye Başkanı olarak, 2019’da göreve geldiğim günden beri bütün uğraşım, uğraşımız; şeffaf, hesap verilebilir, sorumluluk ve görevleri toplum ve çevre yararına en doğru şekilde gerçekleştiren bir belediye olarak anılmak olmuştur. 2018 yılında ihale edilen açık hava reklam mecraları ile ilgili şikâyetçi şahsın iddiaları üzerine gerekli araştırmaya başlanmıştır. Belediyemizin yetki alanındaki Yarımada genelinde 443 adet reklam amaçlı açık hava reklam ünitelerinin (raket, city-light reklam panosu, billboard, megalight, kule vb.) kontrolleri ve tespitleri ihtiyaca binaen yapılmaktadır. “23.7.2021” tarihli yazınızda adı geçen firma ve kişiler Hukuk Müdürlüğü tarafından ayrıntılı olarak inceliyor; ilgili teknik personelle de gerekli tespitler yapılmaktadır. Titizlikle yürütülmekte olan araştırmamızın sonuçlarını Genel Merkezimize ve başvuru sahibine bildireceğiz. Başvuru sahibi firma/şahıs her ne kadar konuyla ilgili mağduriyetini ileri sürmüş ise de; bunun hukuki bir dayanağı bulunmamaktadır. Zira, söz konusu firmanın/şahsın, şikâyete konu ihale sürecinde herhangi bir başvurusu bulunmamaktadır, sözleşme tarafı ‘ERA Reklam A.Ş.’dir. Ayrıca yazıda geçen “Ströer Kent Vizyon Reklam Pazarlama A.Ş.” ile kurumsal hiçbir bağlantımız bulunmamaktadır. Şunu bir kez daha belirtmek isterim ki eğer bir hukuksuzluk ve haksızlık var ise mutlaka çözüme kavuşturulacaktır. Aynı şekilde altyapı-üstyapı ve diğer sorunlar kalıcı bir biçimde çözülecektir.    Ahmet ARAS Bodrum Belediye Başkanı

BİLİYOR MUSUNUZ?

Yazının Devamını Oku

Eğitimde fatura ağır: Ne adalet kaldı ne güven

Liselere Geçiş Sistemi (LGS) kapsamındaki birinci yerleştirme sonuçları dün açıklandı. Eğitim-İş bu yılki LGS’yi “Çocuklarımız bu sınavdan umudunu kesiyor” diye değerlendirdi.

Sendika yönetim kurulunun görüşleri şu noktalarda toplanıyor:

LGS rakamlarının başlıca söylediği şey, gençlerimizin bu sınava ve adaletine güveni kalmadığıdır. 2021 yılında sekizinci sınıftan 1 milyon 243 bin 830 öğrenci mezun olmuş, yapılan merkezi sınava toplam 1 milyon 38 bin öğrenci katılmıştır. 2021 LGS’de sekizinci sınıftan mezun olan 205 bin 830 öğrenci, sınava girmemiştir. Tercih yapan öğrencilerin sayısındaki düşüş de bunun sağlaması olmuştur. Tercih dönemi sonunda, merkezi sınava katılan öğrencilerin 358 bin 187’si (yüzde 34,49) sınavla öğrenci kabul eden okullara yönelik tercih yapmıştır. 2020 yılında 571.704 (yüzde 38,84) öğrencinin yerleştirme için tercih yaptığı dikkate alındığında bu oranın 2021 yılında düştüğü görülmüştür. Bu yıl tercih yapan öğrenci sayısı dikkate değer biçimde azalmış, 213 bin 517 öğrenci tercih yapmamıştır. Tercih yapan öğrencilerin 168.924’ü sınavla öğrenci alan orta öğretim kurumlarına yerleştirilmiştir.

İMAM HATİP DAYATMASI

LGS rakamları, AKP’nin imam hatip dayatmasının geldiği noktayı görmek için de imkân tanımıştır. Sonuçlar, yerleşen tüm öğrencilerin yüzde 65,49’unu oluşturan resmi ortaokul mezunlarının, Anadolu imam hatip lisesi dışındaki tüm lise türlerine yerleşen öğrencilerin çoğunluğunu oluşturduğunu göstermektedir. Özetle imam hatip ortaokulundan mezun olan çocukların yüzde 48’i bir imam hatip lisesinde eğitime devam etmek istememiştir.

GÜNÜN SÖZÜ
“Çoksesliliği kaybedersek çökeriz.” Ahmet ÜMİT

SİYASETÇİ AŞI UYARISI YAPMALI

CHP

Yazının Devamını Oku

CHP’li belediyelerde billboard skandalları

Reklam panoları konusu ortaya dökülünce bir gazeteci rahatsız olur. Bu her yerel yönetim iktidarında böyle olmuştur. Bu şirketler arasında inanılmaz bir savaş olur. Rekabetin boyutu o kadar büyüktür ki, hesap yapmak zordur. Bundan kim ne pay alır, ayrı bir sorundur.

Önümüze ilginç bir dosya geldi; Universal Medya sahibi Sedat Kapudağ haksızlığa uğradığını belirterek gelişmeleri CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na kadar iletmiş. Hatta görüşmüş.

İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerinin reklam panolarını uzun zamandır elinde bulunduran İlbak Holding’in sahibi olduğu “Ströer Kentvizyon” şirketi hakkında bu iki kentle birlikte iddialarına Muğla ve Bodrum belediyelerindeki iddialarını da katmış.

Reklam kavgasının boyutu FETÖ dönemine kadar uzanıyor. 2017 yılı 4 Ocak günü FETÖ’ye hizmet nedeniyle polis tarafından İlbak Holding ile ilgili şirketlerin sahipleri ile yöneticilerinin evleri basılarak bilgisayarlar ve şirket evraklarına el konulmuştu.

Uzun yıllar İBB’nin billboard’larını elinde bulunduran ve Abdullah Gül ile olan yakınlıkları ve işbirlikleri bilinen Mustafa İlbak ve Murat İlbak kardeşlerin sahibi olduğu Ströer Kentvizyon Reklam Pazarlama A.Ş., ERA Reklam Hizmetleri A.Ş., 3. Mecra A.Ş. ve CORE Medya Tanıtım ve İletişim A.Ş. şirketleri ile faaliyetlerini sürdürmekteler.

Daha önce CHP Genel Merkezi’nin istediği zaman billboard kullanmasına engel olan Murat İlbak’a tavır koyan, ancak buna rağmen CHP’li belediyelerde yaşanan ve CHP’nin başını çok ağrıtacak olan reklam panoları skandalları nedeniyle Kemal Kılıçdaroğlu’nun çok rahatsız olduğu ve parti içindeki görüşmelerden sonra olaya müdahale edeceği söyleniyor.

GÜNÜN SÖZÜ

“Bir insanın yaşayıp yaşamadığı şahdamarından değil ar damarının atmasından anlaşılır.” T. Ç.

TALİBAN’I TANIYIN!

Yazının Devamını Oku

Küresel ısınma bizi mahvedecek

Sel ve su baskın felaketlerini daha sık yaşamaya başladık. Herkesin merak ettiği konu sanırım şu; bu felaketlerin, iklim değişikliği yani küresel ısınma ile bir ilgisi var mı, varsa nasıl? Uzmanlar hemfikir. “Evet var, hatta doğrudan ilişkili’ diyorlar. ‘Küresel ısınmayla artan buharlaşmaya ilaveten atmosferde aşırı yağış bırakan sistemlerin, fırtınaların daha yavaş hareket etmesi. Yani belli bir bölgeye aşırı yağış bırakılıyor” diye ekliyorlar.

- Daha da kötüsü bu felaketlerin gelecekte daha sık yaşanacağını işaret ediyor uzmanlar. Doğanın dengesini bozmamızın bir sonucu olarak atmosferin de dengesi bozulmuş. Ekvator civarındaki tropikal bölgeler ile Kuzey Kutbu arasındaki sıcaklık farkı gittikçe azalıyormuş. Kuzey Kutbu ısınıyor. “Bırakın buzulların erimesini, kutup ayılarının akıbetini, kutup bölgesinde 10-12 kilometre yükseklikte batıdan doğuya esen jet fırtına kuşağının da dengesi de bozuldu” diyor uzmanlar.

JET AKIMLARI

- Bilimsel terimlere boğulmadan anlatalım. 300 kilometreye varan hızlardaki jet akımları hem geniş bir şerit olmaktan çıkmış hem de yavaşlıyormuş. Halbuki bu akım örneğin Avrupa ve Türkiye’nin de bulunduğu kuşaktaki hava olaylarını dengede tutuyormuş bugüne kadar. Alman ZDF televizyon kanalı meteoroloji uzmanı Dr. Katja Horneffer, birkaç gün önce ana haberde animasyonlarla, meteoroloji haritalarıyla uzun uzun anlattı. Almanya’nın kuzeyinde Kiel’deki Geomar Enstitüsü’nden bir uzman da “İklim değişikliği böyle devam ederse, son haftalarda yaşadığımız aşırı yağışlarla birlikte benzer hava koşullarını çok daha sık yaşayacağız. Ama bu madalyonun sadece bir yüzü. Öte yandan, daha fazla kuraklık dönemlerini de hesaba katmamız gerekecek. Bunlar aynı madalyonun iki yüzüdür ve bu madalyonun adı küresel ısınmadır” diyordu.

Kasvetli bir durum ile karşı karşıyayız. Yaşadığımız dünyayı yok ettiğimiz yetmezmiş gibi beraberinde atmosferi de mahvediyoruz!

JAPON ATASÖZÜ

“SENİN değilse alma, doğru değilse yapma, gerçek değilse söyleme, bilmiyorsan sus!”

İYİ ZAMANLANMIŞ BİR GEZİYDİ

KIBRIS

Yazının Devamını Oku

Kökümüzü bileceğiz

Hiç düşündünüz mü? Atatürk döneminde anlatılan tarih ile bugün bizlere anlatılan tarih arasında niçin çok büyük farklar var? Kimler, niçin tarihimize müdahale etmişlerdi?

1949 yılında Türkiye-ABD arasında imzalanan anlaşma ile 13 Mart 1950 tarih ve 5596 sayılı kanun ile kurulan Fulbright Komisyonu bu konuda ne rol oynamıştı? Stratejik konumdaki yerlerde yapılan arkeolojik kazıları kimler, kimin adına yapıyordu? Bu kazılarda nasıl bir sonuca varmışlar, neleri çarpıtmışlardı?

Bunun yanıtını vermeden önce, bir konuyu paylaşmak isteriz:

İzmir-Selçuk’taki Efes harabeleri bize “Yunan Kenti” olarak anlatıldı değil mi?

Halbuki Helenler, Anadolu’ya M.Ö. 1200’lü yıllarda gelmişlerdi.

Fakat, Efes’in tarihi ise 8.000 yıllıktır. Demek ki, “Anadolu bizim vatanımızdır” diyen Yunanlılardan çok önce buralar başkalarının vatanıydı!

Bizim tarihimiz, yani Türklerin varlığı antik dönem Anadolusunda sadece Hun-Göktürk-Selçuklu-Osmanlı’dan ibaret değildir. Özellikle Avar-Hazar-Peçenek ve Kıpçakların hiç mi etkisi olmamıştı?

Bizans dedikleri Doğu Roma İmparatorluğu’nda hiç mi Türk yoktu?

Neden Bizans’a Grek değilken, Grek Devleti deniyordu?

Yazının Devamını Oku

Coniler evlerine dönerken...

ABD’nin Afganistan özel temsilcisi Zalmay Halilzad’in El Cezire’ye verdiği mülakatı izlerken (pazar gecesi) insan düşünmeden edemiyor: Afganistan’da hem de 20 yıldır asker bulunduran ABD ve koalisyon güçlerinin, etnik ve mezhepsel olarak bölünmüşlük içindeki ülkede ulusal bütünlüğü, huzuru ve barışı sağlayamadığı gibi, şimdi de ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı bir gerçek!

ABD ve koalisyon güçlerine rağmen, silahlı Taliban güçlerinin Afganistan’da kontrol ettiği alanı daha da arttırdığı ise ayrı bir olgu...

(Bunlar yetmezmiş gibi, IŞİD güçlerinin başkent Kabil’i tehdit ediyor olması da ayrı bir sıkıntı kaynağı.) Aynı mülakatta, ülkeyi eylül ayına kadar terk etmezlerse, yabancı askerlerin Taliban’ın hedefi olacağı belirtildi.

Kabil Havalimanı’nda koruma amaçlı konuşlanması düşünülen Türk askerinin de, Taliban’ın saldırı tehditi altında olacağı konuşuldu. O zaman soru şu:

Afganistan’dan dönüş hazırlığı yapan Amerikan conilerinin ve koalisyon askerlerinin canı canken; 40 yıldır kanlı çatışmaların içinde debelenen Kabil gibi kaotik bir coğrafyaya gönderilmesi planlanan Mehmetçiği düşünmemiz gerekmiyor mu?

Amerika’nın gözüne girip NATO üyeliğini sağlama almak kaygısıyla, Kore’ye hem de Meclis kararı olmadan asker yollayan Menderes’in izinden gidilecekse eğer, Türk askerinin, Kabil Havalimanı’nı korumaya gönderilmesi şaşırtmaz herhalde!

TARIM VE SİLİKON VADİSİ (2)

“MİNE Ataman neler yapıyor” demiştik, geçen cuma günkü yazıda. İklim değişikliğine bağlı olarak hangi olumsuz sonuçlarla karşılaşacağımızı anlatıyor. Bugün de, ‘Silikon Vadisi’nde neler yapıldığını gündeme taşıyor.

Su kaynaklarının etkin kullanımı, iklime dayanıklı tohumlar, zararlılara karşı mücadele konusunda IBM gibi dünyanın sayılı teknoloji şirketleri ve Silikon Vadisi çalışıyor.

Yazının Devamını Oku

Mine Ataman neler yapıyor

İklim değişikliği son yılların en trend konusu. Olumsuz sonuçları en çok sofraya gelen tabağın fiyatını ve sağlığımızı etkiliyor. Hükümetler aldıkları çeşitli önlem ve teknoloji yatırımlarıyla iklim değişikliğinin etkilerinden tarımsal üretimi, dolayısıyla toplum sağlığını arındırmaya çalışıyor. Kuraklık, tohumculuk, zararlılar, toprak bakım ürünleri, her biri iklim değişikliği sonucu ortaya çıkan düzensiz yağış, hayvansal ve bitkisel zararlılar konuları teknoloji geliştirilecek alanlar.

Tarım son yıllarda çok uluslu şirketlerin ve teknoloji devlerinin ilgi gösterdiği stratejik bir sektör. Yediğimiz 20 çeşit tarımsal ürünün üretiminin yarısından fazlasını 5 ülke üretiyor.

Tarımda ölçek ekonomisi olmaması dün üzüldüğümüz bir hususken bugün işler değişiyor. Türkiye’de de tekelleşme yolda. Tarımsal araç çöplüğüne dönen ülkemizde küçük çiftçilerin ortak ekipmandan kullanması gibi birçok konu verimlilik için şart.

TARIM 5.0 KONUSU

Tarımla ilgili uzun yıllardır çalışan birçok dernek, vakıf ve oluşum tarımın geleceği için bilgi ve deneyim üretmeye devam ediyor. “Tohum Platformu” kurucusu Mine Ataman, 20 yıldır tarımın çeşitli alanlarında çalışmış, tarımın problemlerini ziyadesiyle yaşamış bir isim. Tarım ile ilgili kitapları, konuya tarihsel bir bakış açısı sunarken çözümleri de anlatıyor.

Sağlıklı ekmek konusunda yaptığı çalışma ve yazdığı kitapla doğru ekmek konusunda uzun yıllar bilinçlendirme çalışmaları yaptı.

Şimdilerde ‘Tarım 5.0’ konusunda farkındalık yaratmaya çalışıyor. Geçtiğimiz hafta ‘Ekmek 4 TL olabilir’ haberlerinin ardında aslında onun tarım teknolojileri ile ilgili farkındalık yaratma çabası var. Ataman’a göre iklim değişikliğinin etkileri teknoloji ile azaltılabilir.

Tarıma ait tüm araçlar arası entegrasyon, tarımın tüm süreçlerinden toplanan verilerin depolanması. Tüm veri ve makineler arası konuşabilen bir teknoloji altyapısıyla tarımsal bilgilerin ‘big data’ya dönüştürülüp paydaşlarla paylaşılması gerekiyor.

Dünyada birçok ülke Tarım 5.0’ı uygulamaya başladı ve yüzde 25’lere varan verim sağlarken iklim değişikliği etkilerini azaltarak doğru fiyatlı sürdürülebilir gıda üretimine geçti.

Yazının Devamını Oku

Yazık oldu Türkçeye!

Almanya’nın Hessen Eyaleti’nde orta dereceli okullarda öğretilecek seçmeli yeni yabancı dillerin arasında Türkçe de olabilirdi. Ama olmadı. Çince, Arapça, Portekizce, Lehçe olmasına karar verildi.

Çince, Arapça ve Portekizce en çok konuşulan diller oldukları için, Lehçe de Almanya’nın komşusu ile dostluğunu derinleştirmek için müfredata alınmış. Açıklamalar onu gösteriyor. ‘Türkçe niye yok?’ sorusuna bir gerekçe yok tabii.

Dünyada konuşulan yüzlerce dil olmasına karşın, ‘yabancı dil’ dendiğinde akla İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi diller geliyor çeşitli nedenlerle. ‘Seçmeli ikinci, üçüncü yabancı diller’ arasında da olsa, ‘Türkçe’ de bu sıralamaya arkadan da olsa girebilirdi. Türkçe dilinin saygı skalasına bir çentik daha atılırdı.

Türkçe dili Almanya’ya dün gelmedi. Örneğin yüz yıl önce 1917’de Berlin’de Türkçe-Almanca ‘Neue Türkei’ adlı gazete yayınlanıyormuş. ‘Ne yapabiliriz’, ‘Nasıl yapabiliriz’ sorularına cevap aranmalı.

Almanların ve diğer göçmenlerin de desteği şart. Kamuoyunda ‘Türkçeye haksızlık yapıldığına dair bir kanaat’ oluşmalı. Bu destek bugünden yarına olmaz. Yıllarca ilmek ilmek örülür. Bunu en iyi diplomatlar bilir.

Bugünden tezi yok kollar sıvanmalı. Hiç duydunuz mu? Ülkede sözü geçen bir biliminsanının, dilbilimcinin, iktidar partilerinden bir siyasetçinin, bir bakanın, devlet bakanının, bir milletvekilinin veya benzeri bir kişinin çıkıp kamuoyuna ‘Türkçe diline haksızlık yapıldı. Eyalet hükümeti yanlıştan dönmeli’ dediğini. Biz duymadık!

GÜNÜN SÖZÜ
“Marmara Denizi’ni müsilajdan temizlemek tıpkı ciğerlerini kaybetmiş bir hastaya yapılan kemoterapi gibidir. Sadece kısa süreli rahatlatma sağlar. Sorunun kesin çözümü gibi sunulması doğru değildir. Müsilaj sorununun kalıcı tek çözümü denize akan kirliliği önleyecek tedbirlerdir.” Faruk ÇEBİ

ANADOLU’NUN SESİ

Yazının Devamını Oku

Bu kuraklık hayra alamet değil

Küresel ısınma sebebiyle son günlerde televizyon kanallarının vazgeçilmez haberi ‘kuraklık’ oluyor. Türkiye’nin her tarafından göllerin, akarsuların ve derelerin kuruduğu ya da azaldığı haberleri ardı ardına gelmeye başladı. Hem içme suları hem de tarımsal amaçlı kullanılan sular bitme noktasında.

Daha önce turfanda sebze üretimi ile geçinen Antalya Gazipaşa’da da gelecek günlerde kuraklık tehlikesi ortaya çıktı. Özellikle son yıllarda ciddi anlamda muz üretim alanlarımız arttı. Gerek sera, gerekse de açık alanlarda ciddi anlamda üretime yönelik tesisler yapıldı. Tabii ki bu sebeple su tüketimimiz de arttı. Gerek köylerimizde gerekse de sahillerimizde tropik meyve üretimi son yıllarda çığır açtı. Kırsalda ve sahilde katma değeri yüksek avokado, kivi, ejder meyvesi ve passiflora gibi ürünlerin de üretimi arttı. Bu ürünler tropik meyveler olduğu için haliyle su ihtiyacı fazla. Alanya’da bulunan “Dim Barajı” ve Gazipaşa’da yapılan “Gökçeler Barajı” tarımsal sulamada kullanılamadığından dolayı çiftçilerimiz kendi imkânlarıyla sulama kuyuları açıyorlar. Bu da tesis için çok ciddi maliyetler getiriyor. Alanya ve Gazipaşa bölgesinde açılan kuyuların derinliği 100-350 metre arasında oluyor. Kuyular her sezon daha derine iniyor, bu da tüketimi arttırıyor. Görünen o ki bu derin kuyu açma işinin sonu yoktur.

Onun için acil olarak Alanya’da Dim Barajı ve Gazipaşa’da Gökçeler Barajı tam kapasite ile tarımsal amaçlı faaliyete geçirilmelidir. Kapalı sistem sulama döşenmiş olan borular faaliyete geçirilerek buharlaşma kaybı da sıfıra indirgenmelidir. Bunun yanında da Beyrebucak, Güney, Zeytinada ve Kaledran bölgesinin su ihtiyacına cevap verecek göletler yapılmalıdır. Bütün su ihtiyacımızı yeraltı suları ile gidermeye çalışırsak, yeraltı suları daha derinlere kaçacak ve alçak olan kuyular kuruyarak üreticilerimiz ciddi zarar görecektir.

Hidayet BİLGİÇ-GAZİPAŞA

‘ALLAH RIZASI’ İÇİN İĞNE VURDU

AİLESİYLE karavanla Doğu Karadeniz seyahatine çıkan Emsal E. öğretmen, Samsun’da bel ağrısından rahatsızlandı. Karşıyaka Aile Sağlık Merkezi’nde, Dr. Mustafa Sarıcaoğlu’na muayene oldu ve kendisine iğne, ilaç verildi. İlk enjeksiyon orada yapıldı. Reçeteyi göstererek herhangi bir aile sağlık merkezinde kalan iğnelerin enjektelerini de yaptırabileceğini söylediler. Emsal E. öğretmen yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“2. gün konakladığımız yere daha yakın olan Canik Merkez Aile Sağlığı Merkezi’ne gittik. Dr. Meral Yüksel’e durumu anlatım, Samsun’da misafir olarak bulunduğumuzu ve reçeteli iğnelerimin enjeksiyonunu yaptırmak istediğimi söyledim. Dr. Meral Yüksel’in söyledikleri hayli ilginçti. ‘Misafir hasta kabul etmiyoruz. Bazı sıkıntılar yaşanabiliyor. Ama bu sefer Allah rızası için yapalım. Yarın gelirseniz iğnenizi yapamam. Başka bir hastaneye başvurursunuz.’

Oysa misafir hasta tanımı belli. 25.01.2013/28539 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ‘Aile Hekimliği Uygulama Yönetmeliği’nin ‘Aile hekimliği birimine kişi kaydı ve aile hekimi seçimine ilişkin esaslar’ başlıklı 8. Maddesi 6. Bendi ‘Sürekli ikamet ettiği bölgeden uzakta kalacak kişi veya geçici süre ile Türkiye’de ikamet edecek olan kişi, kendisine yakın konumdaki bir aile hekiminden misafir olarak sağlık hizmeti alır. Aile hekimi misafir kişiler için herhangi bir ücret talep edemez’ hükümleri yer alıyor.

Bu doğrultusunda misafir hasta kapsamında hizmet alabilmemiz gerekirken, sanki ondan görevi dışında bir şey istemiş gibi,

Yazının Devamını Oku

Kıbrıs’ta bir millet üç devlet!

"Bugün Türkiye’nin yapması gereken, KKTC’nin dost devletlerce, bu arada aramızda akrabalık bağları bulunan devletlerce tanınmasını sağlamak için her türlü diplomatik çabayı göstermektir. ‘Bir millet, iki devlet’ söylemi lafta kalmamalı, KKTC’nin tanınmasını içerecek biçimde ‘bir millet, üç devlet’ olarak güncellenmelidir.”

Slovenya’nın AB dönem başkanlığını devralması dolayısıyla Strazburg’daki Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen basın toplantısında konuşan Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula van der Leyen’in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yapacağı bir günlük ziyaret hakkında görüştüğünü, AB’nin bu ziyaretin nasıl gerçekleşeceği konusunda çok hassas olduğunu ve Kıbrıs’ta iki devletli çözüme ilişkin hiçbir öneriyi asla kabul etmeyeceğini söylemesi üzerine; eski Devlet, Milli Savunma ve Adalet Bakanı Prof. Dr. Hikmet Sami Türk bir açıklama yaptı:

“Avrupa Komisyonu Başkanı’nın konuşması, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak AB üyesi oldukları; buna karşılık Türkiye’nin hâlâ AB üyeliğine kabul edilmediği, KKTC’nin Türkiye dışında başka hiçbir devlet tarafından tanınmadığı dengesiz bir siyasi ortamda Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin görüşleri doğrultusunda yapılmış bir açıklamadır. Slovenya, 1919-1991 yılları arasında 72 yıl boyunca Yugoslavya’yı oluşturan federe cumhuriyetlerden biri idi. 1991’de bağımsızlığını ilan etmiş, 1992’de Avrupa Topluluğu tarafından bağımsız devlet olarak tanınmış ve BM’ye üye olarak kabul edilmiştir. Slovenya’yı, Hırvatistan, Sırbistan, Bosna-Hersek ve Kosova izlemiştir.

KKTC ise onlardan önce 1983’te bağımsız devlet olarak kurulmuştur. Başlangıç ise, federal bir Kıbrıs Cumhuriyeti içinde yer almak üzere 1975’te kurulan ‘Kıbrıs Türk Federe Devleti’dir. Ne yazık ki Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve arka plandaki Yunanistan, Kıbrıs’ta eşitlik temelinde iki kesimli, iki toplumlu bir devlet; bu konudaki girişimlerin sonuçsuz kalması üzerine eşit egemen iki devlet çözümü konusunda uzlaşmaz bir tutum içinde olmuşlardır.

Bugün Türkiye’nin yapması gereken, KKTC’nin dost devletlerce, bu arada aramızda akrabalık bağları bulunan devletlerce tanınmasını sağlamak için her türlü diplomatik çabayı göstermektir.

Türkiye’nin AB’ye vereceği en uygun yanıt da, KKTC’nin tanınmasını sağlamaya yönelik diplomatik çabalarını yoğunlaştırmaktır.”

GÜNÜN SÖZÜ 

“Hayat sadece bir amaç için çabalandığında anlamlıdır.”

Yazının Devamını Oku

‘Sahte içki olayları cinayettir’

Çorlu’da 24 Haziran’da 30 vatandaşın zehirlenmesiyle başlayan ve 12 kişinin ölümüyle sonuçlanan sahte içki olayı Trakya’yı dehşete sürükledi. Alkolün Bulgaristan’dan kaçak getirilmesi de Türk ve Bulgar vatandaşlarını büyük ölçüde tedirgin etti.

CHP Tekirdağ Milletvekili İlhami Özcan Aygun’un olayın başından beri Meclis’e getirdiği beş soru önergesinden sonra CHP’li diğer Milletvekili Dr. Candan Yüceer de yaptığı açıklamada, “Alkolün en pahalı olduğu üçüncü ülkeyiz. Alkoldeki vergi oranı yüzde 70’lere tırmandı. AKP iktidarının insanların yaşam tarzına müdahale etmek için alkollü ürünlere getirdiği ağır vergiler binlerce insanı sahte içkiye yönlendirmektedir. Sahte içkinin yaygınlaşmasının nedeni AKP’dir” ifadelerini kullandı.

Dr. Yüceer, “Sahte içki sorunu her geçen gün derinleşen bir yara olmaya ve can almaya devam ediyor. Hastanede tedavi gören bazı vatandaşlarımızın da durumlarının ağır seyrettiği bilgisini aldım. Aradan on günden fazla süre geçmesine rağmen iktidarın konuyla ilgili hassasiyetini öğrenebilmiş değiliz. Ama konu alkol olunca ellerini ovuşturduklarını her fırsatta göstermekten de çekinmiyorlar” dedi.

VERGİ YÜZDE 70, ÖLÜM 500

 Sahte içkiye bağlı olarak yaşanan ölümlerin Türkiye’nin önemli sorunlarından biri olduğunu belirten Dr. Yüceer, “Sahte içki problemi AKP iktidarı döneminde, siyasi bir tercihle alkole getirilen aşırı vergiler neticesinde ortaya çıkmıştır. Alkolün en pahalı olduğu üçüncü ülkeyiz. Son olarak 2021 Ocak’ta getirilen ÖTV zammıyla alkoldeki vergi oranı yüzde 70’lere tırmandı. İktidarın insanların yaşam tarzına müdahale etmek için alkollü ürünlere getirdiği ağır vergiler binlerce insanı sahte içkiye yönlendirmektedir. Yılda en az 500’den fazla insanımız sahte içki nedeniyle yaşamını yitirmektedir.

İktidar, insanların yaşam tarzlarına müdahale etmek için alkole getirdiği olağanüstü vergilerden vazgeçmeli, sahte içki üretimine yönelik ciddi denetimler yapmalı, sahte içki üretimine etkili cezalar verilmeli! Sahte içki ölümleri cinayettir! Sorumluları hesap vermelidir” ifadelerini kullandı.

GÜNÜN SÖZÜ
"Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir." (Sokrates)

BULGARİSTAN’DA YENİ SEÇİM 11 TEMMUZ’DA, SIKINTI BÜYÜK

Yazının Devamını Oku

Livaneli’nin açıklamaları üzerine Hacaloğlu dedi ki: ‘Gerçek CHP’liler sizi affetmeyecek’

CHP’den Kadıköy bölgesinden üç dönem milletvekilliği ve devlet bakanlığı yapan Algan Hacaloğlu, son günlerde Zülfü Livaneli’nin CHP ve eski genel başkanlar Bülent Ecevit ve Deniz Baykal haklarındaki, kendi sözleriyle ‘kabul edilemez, siyaset bilimi doğruları ile tarihi gerçekleri tahrif eden’, iddiaları üzerine şöyle konuştu:

“Ben, köklü bir CHP’li olarak, sadece tarihi gerçeklere ve Sayın Deniz Baykal’ın TBMM zabıtları ile CHP’nin basılı haldeki dökümanlarında yer alan gerçek sözlerine atıfta bulunarak, siyaset dünyamızda yaratılmak istenen, hangi amaca hizmet etmek istediği şimdilik çok net olmayan komplo ve kargaşalara kendi penceremden açıklık kazandırmak istiyorum.

Sayın Livaneli, Deniz Baykal hakkında söylediklerinizi size hiç yakıştıramadım. Kesinlikle katılmıyorum. Bugün (önceki gün Ahmet Hakan’ın köşesinde yazdıkları), benim de paylaştığım görüşlerin, aydın bir kişi olarak sizi derin düşünmeye, düşündüklerinizi yeniden irdelemenize yol açmasını diliyorum.

Hatırlar mısınız; 22. dönem seçilmiş olan CHP İstanbul milletvekillerini eşleri ile birlikte Çankaya’daki evimizde ağırlamış, kaynaşmalarına katkıda bulunmayı amaçlamıştım. Geçenlerde koronavirüsten kaybettiğimiz ağabeyim Çetin Hacaloğlu ve eşi Gülden (Öymen) Hacaloğlu vasıtasıyla Paris’te oluşan dostluğunuz, ilişkimize ayrı bir derinlik kazandırmıştı.

Ancak o gün bir sözünüzü hiç unutamıyorum: ‘Keşke siyasete hiç girmeseydim, milletvekili seçilmemiş olsaydım...’ Evet aynen böyle söylemiştiniz. Belli ki CHP milletvekili olmanın ‘sorumluluk ve duyarlılıklarını’ taşımakta zorlanmakta idiniz. Evet keşke, sanatçı-aydın kişiliğinizle gönüllerimizde taht kurmaya devam etseydiniz.

Bilmediğiniz, içselleştiremediğiniz siyasetten uzak dursaydınız.

Atatürk’ün kurucusu olduğu Partimiz hakkında, dünü ve bugünü ile hak etmediği saldırılarda bulunmasaydınız.

Birileri sizi affedebilir ama gerçek CHP’liler, sosyal demokratlar sizi hiçbir zaman affetmeyecek.”

GÜNÜN SÖZÜ

Yazının Devamını Oku

CHP yeni kurduğu kadın derneğiyle sahneye çıkıyor

Cumhuriyetçi Kadınlar Derneği son yıllarda Vatan Partisi’nin kontrolüne geçince, CHP ‘29 Ekim Kadınlar Derneği’ adıyla yeni bir kadın derneği oluşturdu ve başkanlığına eski Ankara milletvekili Av. Şenal Sarıhan getirildi.

Dünya ve ülkemiz kadın hareketinin ve Cumhuriyet devrimlerinin kadının toplumsal yaşama eşit katılımı için açtığı yolu izleyerek genelde insan hakları, özelde kadının insan haklarını savunmak, geliştirmek, toplumsal cinsiyet eşitliği bilinci yaratmak, demokratik, laik, sosyal, hukuk devletinin gereklerine uygun olarak, yasal planda ve yaşamın içinde kadınların statüsünü yükseltmek, kadın ve çocukların her türlü şiddetten korunması için çalışmak amacı ile kurulduğu bildirildi. Türkiye’nin dört bir yanından 90 kadın kurucu üye tarafından 26 Ekim 2020’de Ankara’da kurulan dernek şu anda 45 il ve ilçede şube kuruluş hazırlıklarını tamamlamış. Hedefi tüm Türkiye’de örgütlenmek olan derneğin 22 Haziran 2021 tarihinde 1. Olağan Genel Kurulu yapıldı. Divan başkanlığını Aylin Nazlıaka’nın yaptığı genel kurul sonrasında genel başkanlığa, Türk hukukçu ve siyasetçi, eski milletvekili olan ve ‘100 Kahraman Kadın ve Robert Kennedy İnsan Hakları Ödülü’ sahibi olan Av. Şenal Sarıhan seçildi. 13 kişilik yönetim kurulunda ise 17 yıldır STK’larda bölgede ciddi çalışmaları olan ve birçok sivil toplum kuruluşlarında halen görev yapan Tekirdağ’dan Feray Karagöz de yer aldı. Karagöz, “TBMM’nin iradesini yok sayan ve ‘İstanbul Sözleşmesi’ni hukuka aykırı biçimde fesheden, kadınları ikinci sınıf vatandaş olarak gören ve insan haklarını yok sayan bir zihniyetin düşüncesine inat, kadınlar dayanışmasını sürdürmeye ve birlikte güçlenmeye yıllardır olduğu gibi bugün ve yarın da devam edecek. Çünkü mücadele kazandırır” dedi.

‘BAYKAL’A ÖDETTİRİLEN BEDELLER...’ESKİ TBMM Başkan Vekili Yılmaz Ateş, Ulusal Kanal’da Görüş Alanı programına konuk oldu. Zülfü Livaneli’nin CHP hakkında sarf ettiği sözlerin tartışıldığı programda Yılmaz Ateş, Deniz Baykal ile Recep Tayyip Erdoğan arasında, 22 Şubat 2003 tarihinde yapılan görüşmenin ayrıntılarını anlattı. O dönem TBMM Başkan Vekili olan Yılmaz Ateş, Erdoğan’ın yasağının görüşmeden 2 ay önce kaldırıldığını ifade etti.

- Sayın Baykal soruyor, “Kaç bin asker gelecek?” diyor, Sayın Erdoğan “65 bin” diyor. Sayın Baykal, “Artırılırsa bir önlemimiz var mı?” diye soruyor, Sayın Erdoğan “Yok” diyor. Sayın Baykal, “Peki bunlar geldiler, ne zaman çıkacaklar belli mi?” diye soruyor. Sayın Erdoğan, “Yok” diyor.

- Bir ülkede iki ordu, iki bayrak olur mu? İki otorite olur mu? Sayın Baykal’a ödettirilen bedeller bunun bedelidir. Erdoğan ve Baykal arasındaki görüşme buydu.

- Yılmaz Ateş açıklamasında, Deniz Baykal gibi düşünenlerin CHP’de hâlâ çoğunlukta olduğunu ifade ederken, “Demokrasi kürsüsüydü konferansıydı diyerek şimdi yeniden Türkiye’nin üzerine yeni bir tezgâh kuruluyor” dedi. CHP’nin yerle bir edildiğini ve saldırı altında olduğunu söyleyen Ateş, Kılıçdaroğlu’na da “Şimdi merak ediyorum ben. Bunun karşısında susarak dilsizi mi oynayacak?” diye sordu. “Oyun budur. Bu konuda bütün esas gerçek demokrasi güçlerinin tavrını da merak ediyorum.” diye ekledi. (İlgili video linki: https://youtu.be/_sAhHh8t0AQ)

İLBER ORTAYLI’DAN İKİ DERS

Yazının Devamını Oku

CHP’li büyükşehirler neler istiyor?

CHP’li 11 büyükşehir belediye başkanından 10’u, Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in ev sahipliğinde, hafta sonu Antalya’da bir araya geldi.

Tarım, turizm, çevre, kuraklık ve iklim değişikliği gündemleriyle yapılan toplantıda ilginç veriler gündeme alındı.

CHP’li Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in ev sahipliğinde Belek’te yapılan toplantıya Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş, Tunç Soyer, Dr. Osman Gürün, Özlem Çerçioğlu, Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, Zeydan Kayalar, Vahap Seçer ve Kadir Albayrak katıldı. Yurtdışında olan Lütfü Savaş ise toplantıda bulunamadı.

Böcek,“Amacımız, kimseyi ötekileştirmeden çalışmak”dedi. Büyükşehirlerin tasarruf ve gelirlerine el konulması gibi sorunları gündeme getirdiklerini anlattı.

TASARRUF VE GELİRLERE EL KOYMA

DHA muhabiri Mehmet Çınar’ın haberine göre, 11 büyükşehrin Türkiye turizminin odağı olduğunu kaydeden Böcek, “Sadece kıyı ilçelerimizde değil iç kesimdeki kırsal ilçelerimizde de turizmin gelişmesi için kararlıkla çalışmaları sürdürüyoruz. Türkiye genelinde de benzer bir politika uygulanması gerektiğine inanıyoruz” dedi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Meclis’e gönderilen “Turizm Teşvik Kanunu” taslağının Meclis İhtisas Komisyonu’ndan geçtiğine de dikkati çeken Böcek, mesire alanları ve plajlarla ilgili olarak hazırlanan kanun taslağının hem parti yönetimi hem de belediye başkanları olarak takipçisi olduklarını belirterek, “Bugüne kadar yapılmamış, bugün yapılıyor olmasından dolayı Türkiye’mizin yüzde 50 nüfusuna yakın illerimizi yönetmekte olan CHP’li 11 büyükşehir belediye başkanı için her şey çok açık ortadadır” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı’nın daha önce 11 Eylül 2019’da yapılan AKP’li ve CHP’li 30 büyükşehir belediye başkanları toplantısının yinelenmesini isteyerek, gelirlerinin kesilmemesini istedikleri, tasarruf konusunda bazı önerileri bulunduğunu kapalı toplantıda gündeme getirdikleri öğrenildi.

Yazının Devamını Oku

Seçimler, Türkiye-Almanya ilişkilerine verimli sonuçlar getirir mi? Sosyal Demokratlar 3. parti

Almanya yakından takip ettiğimiz bir ülke.

Üç milyonu aşkın vatandaşımız yaşıyor. Bu yıl Almanya’ya göçün 60. yılı. Ülkemizde her üç haneden birinin Almanya ile ilişkisi var. AB’deki en büyük ticaret partnerimiz. Avrupa’nın motoru. AB onu dikkate almadan adım atmıyor. Bize en çok turist gelen ülke. Alanya’da 10 bin kadar Alman yaşıyor. Ama Türkiye’den kaçan FETÖ takımı da orada. Almanya’yı mesken tutmuşlar. Bunun dost ve müttefik Almanya’ya yakışmadığını da söylemek durumundayız.

Almanya’da tam 80 gün sonra seçim var. Bu seçimde Angela Merkel de yok. Almanya ‘Merkelsiz’ bir döneme başlayacak. Anketlere bakılırsa Yeşiller Partisi şubattan sonra arkasına rüzgârı almış gidiyordu. Ama Yeşiller’in ‘Benzine 16 Cent çevre zammı’ gibi söylemleri seçmenleri korkuttu. Alman seçmeni çevreci olsa da cebine bakar, hızlı değişimden korkar. Hıristiyan Demokratlar tekrar birinci durumda. Bir değişiklik olmazsa ufukta Hıristiyan Demokratlar ile Yeşiller koalisyonu görünüyor. Alman milliyetçilerin veya aşırı sağcı popülistlerin ‘Türk Armin’ diye küçümsediği, Türklerin de ‘Armin Abi’ diye yere göğe sığdıramadığı Armin Laschet’in şansölye olması bekleniyor.

‘Sosyal Demokrat Parti ne durumda’ diye sorarsanız maalesef arkalardan geliyor. Bir dönemler Kurt Schumacher, Herbert Wehner, Willy Brandt, Helmut Schmidt gibi karizmatik siyasetçilerin yuvası olan parti şimdi yüzde 14 civarındaki oy potansiyeli ile üçüncü parti durumunda. Şansölye adayları şu anki Maliye Bakanı olan tecrübeli bir siyasetçi Olaf Scholz. Sosyal Demokratlar’ın umudu birbirine iki zıt parti olan Yeşiller ve Liberal Parti’yi yanlarına alıp iktidarı ele geçirmek. Olaf Scholz’un şansölye olabilmesi için önce sosyal demokratların seçimde en azından ikinci parti olması gerekiyor ama şimdilik bu zor görünüyor. Son dakika şapkadan tavşan çıkarırsa belki ama Alman seçmeni kolay kanmaz. Seçim sonrası Alman siyasi tarihinde yeni bir başlangıç olacak. Filozof Eflatun, ‘Her şeyin en mühim noktası başlangıcıdır’ demiş...

SAHİLCİLER ‘ÖNCE BİZİ DİNLESİNLER SONRA BİLDİKLERİNİ YAPSINLAR’AKARCA VE İASOS’TA İSYANI DİNLEYEN YOK

Seferihisar'ın Akarca beldesinde bir yıl önceki tepki hız kesmeden sürüyor. Akarca köyü 22 kilometrelik doğal bir koy. Akarca’ya yapılması planlanan devasa balıkçı barınağına (endüstriyel liman) karşı, zor pandemi şartlarında el ele verip vekâlet toplayıp dava açmaları büyük bir başarı sayılıyor. Tüzel kişilik için bir de Akarcalılar Derneği’ni kurup mücadelelerini genişlettiler. “Direncimiz sürecek, geri adım atmayacağız” diyorlar. Bu arada bölge halkı ve Şehir Plancıları Odası tarafından açılan davada yürütmeyi durdurma kararının çıkması üzerine Akarca’da bugün bir bilgilendirme toplantısı yapılacak. Bu sonuçların bölge halkına müthiş moral verdiği görülüyor.

KIYIKIŞLACIK MAHALLESİ

Benzer bir mücadele de Milas’ın “Kıyıkışlacık” mahallesinde sürdürülüyor. Orada da köylüler, İasos Koyu’nda (Güllük’te) 2. maden yükleme limanı yapılmasına karşı yapımcı firma ve çevre il müdürlüğü yetkilileri ile ÇED toplantısı düzenlemek istedi. Muğla ve ilçelerden gelen yaklaşık 1000 kişi, ellerinde düdük, tencere, davul ve pankartlarla protestoda bulundular. “Liman İstemiyoruz” sloganları atan kalabalık grubun karşısında jandarma ve çevik kuvvet ekibi çıktı. Toplantı alanında iki saat protesto gösterisi yapıldı. “MUÇEP” ve “Güllük Körfezi Koruma Platformu” üyeleri, limanın tahsis edildiği firmaya karşı yasal haklarını kullanacaklarını açıkladılar.

Her iki bölgede vatandaşın ortak dileği şu:

Yazının Devamını Oku

Baran Korkmaz olayı Karslıların ağrına gitti

Yalçın Bey, dünkü Karslı 500 gazeteci unsurunu da içeren yazınızı okudum.

Öncelikle o bölgeyi çok iyi bilen bir yazar olarak, verdiğiniz mesaj için teşekkür ederim. Aktif siyasetle ilgilendiği için 15 yıldır 60 yıllık aile mesleği gazetecilikten uzak kalan ve medyayı asgaride kullanan bir kişi olarak, böylesine bir konuda huzurlarınızda olduğum için de üzüntülerimin kabulünü peşinen rica ediyorum.

Öncelikle “Kars neresidir?” sorusuyla başlamak isterim. Kars sadece bir ilin adı değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmadan önce Cenub-i Garbi Kafkas Cumhuriyeti’nin, ardından Kars Milli Şura Devleti’nin başkentidir. Livane (Artvin), Batum, Karaköse (Ağrı) Sürmeli Sancağı (Iğdır) Ardahan-Çıldır Sancağı (Ardahan) illerinin toplamıdır. Bu devletler kendi rızasıyla Atatürk’ün önderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmıştır.

Malumunuz “93 Harbi” denilen Osmanlı Rus Savaşı’nda Ruslar İstanbul Yeşilköy’e kadar geldiler. Kars savaş tazminatı olarak Ruslara verildi. Osmanlı Sultanı Abdülmecid tarafından üç yıl vergiden muaf olarak verilen Gazilik Madalyası da olan Kars’ın binlerce evladı yollara düştü. Sivas binlerce insana 20-30 sene süren bir zaman diliminde ev sahipliği yaptı. Bugün aralarında Yozgat, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Balıkesir, Hatay dahil 12 ilde 93 muhaciri yaşamaktadır. 1960’li yıllarda İstanbul, Ankara, İzmir, Adana’ya yapılan göçlerle en az üç milyon insan yaşamaktadır ülkemizde.

Biz Kars’ta Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Azeri gibi etnik ayrımcılığı bilmedik. Bu sebeple aşiret, Türkmen, terekeme, yerli diye seslendik birbirimize. Farklılıklarımızı muhafaza ederek kardeşçe yaşadık. Kültürümüze sahip çıktık. Ama bölgeciliği de bir anlamda bölücülük saydık. Göç ettiğimiz yörelerde evlilikler yaptık, iş kurduk. Atatürk, bayrak, toprak sevgimizden ödün vermedik.

Niye bu kadar çok gazeteci var? Okuryazar bir bölgeyiz. Kars’ın kültür sınırları Tebriz’den, Bakü’den başlar. Yeni değil ki bu. Anadolu Ajansı’nın bir numaralı kurucusu Ahmet Ağaoğlu’ndan mı, Bahadır Dülger’den mi, Ataol Behramoğlu’dan mı, Ercan Arıklı’dan mı, Mevlüt Işık’tan mı, Cengiz Ekinci’den mi, Fikret Ercan’ndan mı, Dursun Akçam’dan mı başlayalım? Yoksa günümüzde hepimizin göğsünü kabartan Doğan Şentürk’ten, İsmet Orhan, Ercan Sarıkaya, Barış Yarkadaş, Adnan Bulut, Erhan Öztürk, Deniz Zeyrek’ten, Mahmut Övür’den mi? Sizin dediğiniz abartılı değil, sayısı 500’ü bulan gazeteci değerlerimizden mi? Hangisini sayalım?

Karslı gazeteciler ne demek? Hadi Özışık’ın kendisi bile Türkiye’de rahmetli Ufuk Güldemir ile birlikte internet gazeteciliğinin babası olduğunu inkâr edemez. Çekirdekten gazetecidir. Tabii bugünkü konumunu çok tartışmalı ve gazetecilik etiğine uygun olmadığının altını çizerek. Bu konuda en keskin eleştirileri yapan birisi olarak söylüyorum. Bir gazeteciyi, siyasetçiyi memleketine göre tasnif etmek ayıptır. Hele bunu diyenlerin adı gazeteciyse daha büyük ayıptır. Gelelim Sezgin Baran Korkmaz’a, o otelde kaç Karslı kaldı? Yok. Sezgin Baran Korkmaz’ı tanımam, birçoğumuz gibi işimiz de olmaz. Adamı muteber bir iş insanı gibi bazı sanayici, gazeteci, vali, emniyet müdürü ve bürokratları gezdirip birlikte boy boy resimlerini basacaksınız, bazı gazeteciler Sezgin Baran Korkmaz’ın ablası olunca iyi ama başkaları için “Vayy Karslılar” olacak!

Ya Korkmaz Karaca? Adamın yedi düvel ile arkadaşlığı var. Sonra ne olacak? Eşinin resmini birlikte basarak p... ilan edilecek? Ya o resimlerdeki diğer taraflar? Her partiden, görüşten insan ile sarmaş dolaş! Şahsen benim dün de bugün de bu isimlerle bir müşterekim olmadı. Binlerce hemşerimiz gibi. Tam tersine, ne yaptıklarını tasvip ediyorum, ne de savunuyorum. Ama dedim ya, bölgecilik de bölücülüktür. Kısacası ayıptır, günahtır. Ağırımıza gidiyor. Mesleki kıskançlıkları bir yana bırakalım. İnsanların ve illerin değil, yolsuzlukların, olayların peşine düşelim.

Metin IŞIK - 20. Dönem İstanbul MV., İkinci Yüzyıl Derneği Başkanı GÜNÜN SÖZÜ “‘HAKEME gideriz, söke söke alırız’

Yazının Devamını Oku