Hemşireler emeğinin karşılığını alamıyor

CHP Adana Milletvekili Dr. Müzeyyen Şevkin, polis ve öğretmenlerden sonra hemşirelerin de 3600 ek göstergeden yararlanması için kanun teklifihazırladı.

Hemşireler için 657 sayılı ‘Devlet Memurları Kanunu’nda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifini TBMM’ye sunan CHP’li Dr. Şevkin, koronavirüs sürecinde tüm sağlık çalışanları gibi vatandaşın sağlığı için kendi canını hiçe sayan hemşirelerin de hak ve hukukunun gözetilmesi gerektiğini vurguladı.

Hemşirelerin, sağlık hizmetlerinde hekimlerin en yakın çalışma arkadaşları, sağlık hizmetlerinin sunumunda büyük görevler ve sorumluluklar üstlenen sağlık emekçileri olduğunu kaydeden Dr. Şevkin, mesleki eğitim alan, hekimlerin hazırladığı planlamayla tedavi sürecinde görev alan hemşirelerin, hasta bakımını üstlenmelerinin yanı sıra, hastaları yapılacak tetkiklere hazırlama, ilaç ve serumlarını uygulama, hastaların tıbbi öykülerini rapor etme ve durumlarındaki değişiklikleri izleme, acil tıbbi durumlarda hastaya anında bakım sağlama gibi görevleri de yaptığına dikkat çekti.

Zafer Bayramı’na 12 gün kaldı!

HATIRLATMAK istedim! Malum; hazırlıklar anca tamamlanır. Millet olarak, hükümetin ve tüm basının 15 Temmuz’da ve Ayasofya açılışında göstermiş olduğu gayret ve hassasiyeti 30 Ağustos günü de bekliyoruz. Tabii ki maskeler takılmak ve sosyal mesafe kuralına uyulmak suretiyle!

Bir ülke için Milli Bayram çok önemlidir. Çünkü Milli Bayramlar; Milli duyguların mihenk taşıdır. Hainlerin kâbus günüdür. Gerçek yüzlerin ve
hazımsızlıkların ortaya çıktığı teşhir günüdür.

Vatanseverlerin kenetlendiği birlik ve beraberlik günüdür. Milli duyguların tazelendiği şan, şeref, onur günüdür. Yedi düvele tarihi hatırlatma günüdür. Ecdada saygı ve vefa günüdür. Milli olmak, sözle değil Milli Bayram’lara verilen önemle ortaya konur..! Bunu bir kez daha göreceğiz. (Dr. Vecdet ÖZ)

OKULLARIN AÇILMAMASI NEYE MAL OLACAKTIR

SAĞLIK Bilim Kurulu tarafından verilen okulların açılmaması hatalı bir karardır. Çünkü sistemde İngilizce eğitim yapan özel ve devlet kurumları vardır. Veliler, bu liselere çok fahiş paralar ödemektedirler. Örneğin; Robert Koleji, Üsküdar Amerikan, Notre Dame de Sion, Saint Joseph gibi okullar. Bu okulların yıllık ücreti minimum 100 bin liradır. Benim tezim ise yabancı dil ancak okulda öğretilir. Bundan 20 yıl önceki açık öğretim televizyon metoduyla hiçbir şekilde öğrenilemez. Okulların kapalı kalma süresi uzadıkça maddi kayıplarımız artmaktadır ve artacaktır.

Biz bu yüksek ücretleri, çocuklarımız yabancı dil öğrensin diye veriyoruz. Bedava sınıf geçmek öğrencilerimize hiçbir şey öğretmez. Aynı problem; parasız devlet okulları için de geçerlidir. Örneğin; Galatasaray Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi ve İngilizce eğitim yapan Anadolu liseleri için de geçerlidir. (Aslan ÖZMEN - Makine Yüksek Mühendisi)

FINDIĞIN SARAYI, TAHTI VE PAYİTAHTI

Ordu Ticaret ve Sanayi Odası 8. meslek komitesince 2020 yılı mahsulü kabuklu iç ve kabuklu fındığı ekonomiye ilk kazandıran firmalardan natürel iç fındık dalında İlyas Yalçın’a (Çıtırak Gıda) ve kabuklu fındık dalında da Yüksel Göl’e (Koray Ticaret) ödülleri verildi. İç ve kabuklu fındığı piyasaya kazandıran sanayici-tüccarlara ödülleri, sanayiciler Dursun Oğuz Gürsoy ve Kenan Yavuz tarafından verildi. Ordu Ticaret Odası Meclis Başkan Yardımcısı Osman Çakmak, “Dünyada fındıktaki en önemli güç hâlâ Türkiye’nin elindedir. Üreten ve ekonomiye kazandıranların moralini yüksek tutmak zorundayız” diye konuştu.

Bu arada fındık üzerine Karadeniz’de üretilen yeni sloganlar dikkat çekti. Fındığın ‘sarayı’ Trabzon (Oltan Gıda, Ferraro, Cirav, Sabırlar, Özgün Gıda, Aslantürk) ‘tahtı’ Giresun (en lezzetli fındık) ve ‘payitahtı’ (dünyada fındığın en fazla üretildiği yer) Ordu olarak nitelendiriliyor.

GÜNÜN SÖZÜ

“HER alanda ve herkes için mücadele edeceksiniz, sonra da yok CHP sağa kaymış... Bu eleştirileri yapanların pek çoğunun solculuğu, gardırop Atatürkçülüğü gibi kantin solculuğudur. CHP’de Atatürk düşmanı yok, olamaz.”

Kemal KILIÇDAROĞLU

EY BELEDİYE!

Okurdan küçük bir not: “Bolu Belediyesi son 1.5 yıldır CHP’li başkanın elinde. Ama belediyede tatsız bir gidişat var. Halkın güçlü desteğini alan bir başkan hatalı işler yapmaya başladı.”

BİLİYOR MUSUNUZ?

Şamanizm anlatıldı

ULUSLARARASI Şamanizm Araştırmalar Merkez Müdürü Dr. Timur B. Davletov’un, Sibirya yerlisi Şaman Türklerinden Hakaslara ve maalesef Türkoloji’de hâlâ pek kabul edilemeyen ve hor görülmeye devam eden kadim Türk dini ve kültürü Şamanizm’i, hafta sonu Zoom toplantısında anlattığını... (Orha Haber Ajansı)

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Gevşeme ikinci dalgayı getirdi... AB kasıp kavuruluyor

Her şey ortada. Önlemlere harfiyen uymamanın, rehavetin, gevşemenin yol açtığı söylenen ‘ikinci dalga’ Avrupa’yı kasıp kavuruyor. Almanya, İngiltere, Fransa, İspanya başta olmak üzere, hemen her ülkede günlük vaka sayıları yüksek, ölenlerin sayıları artıyor.

Başka ülkeleri risk bölgesi ilan eden Almanya, şimdi ülke içinde de risk bölgeleri ilan etmeye başladı. Bu bölgelerde yaşayanların başka bölgeye gitmesi veya başka yerden buralara gitmek neredeyse yasaklanacak. Madrid ve etrafındaki bölgeler dış dünyaya tekrar kapandı. Önemli bir gerekçe olmadan dışarı çıkmak yasak. Paris’te de keza benzer durum yaşanıyor. İtalya, alınan önlemleri sıkı takip için polis ve ‘carabinieri’ denilen jandarmaya ilaveten ordudan yardım istedi.

Bilim insanları vaka sayıları azalsa bile bunun azalmanın devam edeceği anlamına gelmediğini ısrarla işaret ediyorlar. Bu kez ‘sessiz enfeksiyonların’ veya ‘süper bulaştırıcıların’ ortaya çıkacağını söylüyorlar. Dolayısıyla bir süre daha bu salgın ile önlem alarak yaşamaya devam edileceğini hatırlatıyorlar. Birebir benzemese bile 1918-1919 İspanyol gribi salgınında da birinci dalgadan sonra, “Tamam bitti” derken ikinci dalganın, ardından üçüncü dalganın geldiği söyleniyor. ABD’de Minnesota Üniversitesi Bulaşıcı Hastalıklar Araştırma Merkezi Direktörü Mike Osterholm, “Salgının hemen biteceğini düşünmek mikrobiyolojiye aykırı” diyor.

Çıplak gözle görülemeyecek derece küçük bir virüs, sınır, engel tanımaksızın, ayrım yapmaksızın herkesi ölümle yüz yüze getiriyor. Tüm dünyada dolaşan virüsleri toplasan bir gram ya gelir ya gelmez diyor bilim insanları. Avrupa’da ‘shutdown’ denilen ‘tamamen kapanma’ alçak sesle konuşuluyor ama ekonominin alacağı ikinci bir darbenin belki de ülkeyi nakavt edeceği korkusu yüksek perdeden seslendirmeyi şimdilik engelliyor. Ama gidişat o yöne doğru galiba. Frankfurt’ta, Berlin’de veya birçok metropolde akşam 22.00’de restoranların, barların, kafelerin kepenkleri indirmesine karar kılındı.

Türkiye’de de vaka sayıları gerilemiyor, artıyor. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, günler evvel durumu “birinci dalgada pik” olarak niteledi. Karamsarlık veya paniğe mahal vermemek istedi sanırız. Haklı da. İster ikinci dalga, ister pik deyin, zaten gerçek değişmiyor. Daha fazla yayılmaması gerek. Yoksa sağlık sistemi çöker. Maske, sosyal mesafe, hijyen kuralını ‘ama’sız yerine getirmek şart. Hasta tedavi edilerek salgın önlenmez. Tek çaresi etkin bir aşı. Başka çare yok.

GÜNÜN SÖZÜ
“ADALET, milletlerin ekmeğidir; milletler daima adalete acıkırlar.”
Heraklitos

‘ANADOLU KALKINMA KOOPERATİFİ’ KURULUYOR

Yazının Devamını Oku

6 Ekim’in anlamı nedir?

Atatürk, diyor ki:

“Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen milletler, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.”

Prof. Dr. Mehmet Ali Körpınar, İstanbul’un kurtuluş gününü anlatıyor: “24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra, 23 Ağustos 1923’ten itibaren İtilaf Kuvvetleri İstanbul’dan ayrılmaya başladı. Son İtilaf birliği ise 4 Ekim 1923 günü Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle Türk bayrağını selamlayarak şehri terk etti. 6 Ekim 1923’te ise Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu İstanbul’a girdi ve işgal resmen sonlandı. İşgal, 4 yıl 10 ay 23 gün sürdü.

Mustafa Kemal Atatürk’ümüzü ve onunla birlikte İngiliz, Yunan, Fransız ve İtalyan kuvvetlerine karşı mücadele eden, hayatlarını veren tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi, sevgi ve saygı ile anıyoruz.

6 Ekim, İstanbul’un kurtuluş günü olarak belirlendi ve yıllardır kutlanmaya başlandı. Emperyalist ülkelerin Osmanlı’ya uyguladığı ekonomik ve askeri politikalar ile onu aciz bırakarak ne kadar vahşi ve gaddarca yaptığı işgali unutmamak ve de unutturmamak gerekir. Bunun için de umarım her yıl, bu günü kutlamaya devam ederiz.”

GÜNÜN SÖZÜ

“21. yüzyılın cahilleri, okuma-yazma bilmeyenler değil; okumayanlar, öğrendikleri yanlış bilgileri değiştiremeyenler ve yeniden öğrenemeyenler olacaktır.”

Alwin Toffler

46 YILLIK AVUKATTAN GENÇLERE ÖNERİLER

Yazının Devamını Oku

‘Fatih’in Rönesansı’

Bizim çocukluğumuzda 6 Ekim’de (bugün) “İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşu” kutlanırdı... Çokpartili rejimden sonra, kafalarda Osmanlı mantığı ağır basınca, İstanbul’un fethini kutlamaya başladık... Bu konuda Cumhuriyet’in saygın yazarı rahmetli İlhan Selçuk epey yazdı:

Bir devlet en büyük kentini fethettiği için bayram yapıp cümle âleme “Burası bizim değildi, ama işgal ettik” der mi?.. Kafayı sanırım o günlerde yemeye başlamıştık...

‘Tarih Baba’ diyor ki: “Türkler Anadolu’ya bin yıl önce Orta Asya’dan göçle geldiler... Malazgirt Meydan Savaşı...”

Peki, biz geldiğimiz zaman Anadolu boş muydu?

Daha önceki tarihsel öyküleri bir yana bırakalım ama 1. Dünya Savaşı’nda ve sonrasında Anadolu’yu paylaşmak için nasıl biz bize boğuştuk?

Türkler Anadolu’yu Hıristiyan emperyalizmine ikram mı edecekti?

Hesaplaşma kanlı oldu...

İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşunu değil fethini kutlayan kafa, işi buralara kadar sürükledi...

İşte o zaman emperyalizme karşı savaşla kurulmuş laik ve bağımsız

Yazının Devamını Oku

‘Hesap sorulabilirlik, hesap verilebilirlik’

‘İYİ Partililer daha değerli... CHP’de bir şeyler oluyor’ başlıklı dünkü yazıda CHP-Üsküdar’daki istifalar ve bunlara Gürsel Tekin’in tepkisi ile ilgili ifadelere eski CHP milletvekili Kemal Anadol, bir başka açıdan bakarak ‘okkalı’ bir cevap yazmış.

Anadol diyor ki:

“Demokrasilerde önemli kurallardan biri, hesap sorulabilirlik ve hesap verilebilirliktir. Bu kural parti içi demokrasinin de olmazsa olmazıdır. Adaylar önseçimle belirlenirse sorumlular delege veya üyelerdir.

Merkez yoklaması ile belirlenmişse sorumluluk parti genel merkezindedir. Yetki ve sorumluluk bir madalyonun iki yüzü gibidir. Üsküdar CHP Belediye Meclisi listesini yaparak yetkisini kullanan CHP merkez üyeleri son istifalardan sonra CHP seçmenine ve örgütüne hesap vermek zorundadırlar. Merakla yanıt bekliyoruz!”

KUTLANACAK GAZETECİ

Partisinden kapı dışarı edilen Melih Gökçek’in herkese saldırgan tutumuna en güzel cevabı internet sitesi Super Haber’in sahibi Cengiz Er verdi ya...

Cengiz Er’in unutulmayacak sözü şöyle:

“Bu adamın kime çalıştığını artık çözmemiz lazım. Bu tür bayağı paylaşımlara karşı mahalle medyasının yaptığı gibi susmak değil, karşı durmalıyız. KORKMAYINIZ.”

Medyaya da ders veriyor

Yazının Devamını Oku

Sakarya gaz sahası için düşünceler

Petrol çıkarma ve rafinerilerde yıllarca çalışmış olan yüksek makine mühendisi Aslan Özmen hesap yapmış, Sakarya gaz sahasından yılda 10 milyar metreküp satılabilir doğalgaz çıkacağını hesaplamış... 28 yıl süreyle bu gazın Türkiye’nin dörtte bir ihtiyacını karşılayacağını söylüyor. Özmen’le konuşurken “Esas yeraltı serveti petroldür” demeyi de ihmal etmiyor.

Türkiye’nin Karadeniz’de (Zonguldak) 320 milyar metreküp doğalgaz bulduğunu açıklarken “Biraz da havaya girilmiştir” diyor ve ekliyor: “Politikacılar 2-3 ay içerisinde bu gazın nakde dönüşeceğine inanıyorlardı. Sanırım hevesleri boşa gitti!”

“Petrol ve doğalgaz nedir” sorusunu yanıtlıyor Aslan Özmen:

“Ham petrol deniz planktonlarının 100 derecede ve 100 atmosfer basıncı altında kalmasıyla 1 milyon yıl, doğalgaz ise yine deniz planktonlarının 160 derece ve 100 barda 1 milyon yıl kalmasıyla oluşur. Bu işin esası petrol hidrokarbonlarını bulmaktır. Latince’de petroil, kaya yağı demektir. Petrol çıkaran ünlü devletlerden Suudi Arabistan, İran, Irak’ta doğalgaz çıkmaz. Çıkan petrol ayrıştırılırken yüzde 5-10 yabancı maddeler (su gibi) çıkar.

Doğalgaz, petrolün içinde yağla ‘bileşik’ bulunur ve ülkelerde petrol ayrıştırılırken yan ürün olarak çıkar.

Doğalgaz son 30 yılda termik santrallarda yakmak için ve konutlarda ısınmak için ‘popüler’ bir enerji olmuştur.

Dünyanın doğalgaz üreticileri yıllık bazda rezervleri büyük üreticiler; Rusya 35 trilyon metreküp, İran 33 trilyon metreküp, Katar 24 trilyon metreküp, Türkmenistan 19 trilyon, ABD trilyon 8 metreküp, Birleşik Arap Emirlikleri 6 trilyon metreküp... Bize ‘akran’ devletlerde ise Mısır 2.2 trilyon metreküp, Özbekistan 1.5 trilyon metreküp, Pakistan 560 milyar metreküp, Ukrayna 260 milyar metreküp, Hollanda 161 milyar metreküptür. Türkiye ise 323 milyar metreküp... Kendimizi bu rakamlarla mukayese etmeliyiz.

BİZ ÖNCE PETROLCÜYÜZ

Doğalgaz bir de proses hammaddesi olarak, gübre, petrokimya ürünlerinin hammaddesi olarak kullanılır. Geçmiş yıllara bakarsak, Türkiye

Yazının Devamını Oku

Bilgisayar karaborsaya düştü

Bu çocukların hali ne olacak, ders öğrenemeyecekler mi?

Bilgisayarsızlık tablosu hiç hoş değil, bu durumun faturası ağır olur. Kadıköy’den bir bilgisayar tamircisi aradı, “Yalçın Bey, bilgisayarlar karaborsa oldu” diye haykırdı.

Bu sıkıntıyı bir bilgisayar satıcısı anlatamaz.

Gaziantep’ten 12 yıl önce gelmiş, yaşamı yenisiyle eskisiyle hep bilgisayarlarla geçmiş.

“Çocuklar hem bilgisayar alamıyor, hem de eğitim yapamıyor. Arayan arayana...” diyor.

Bilgisayar da piyasadan çekilmiş, yani mal bulunmuyor, bir de bunun parçalarını düşünün.

“İkinci el bilgisayar 1500 lira olmuş, 1000 liralık tablet de 2 bin lira... Bazı bilgisayarları 1500 liraya bulmak mümkün değil.”

Olağanüstü bir durum yaşandığını, herkesin duyarlı olması gerektiğini söylüyor genç tamirci:

“Yardımsever ve şefkat sahibi kişiler, ihtiyaç dışı kalan bilgisayarlarını gençlere ve okul müdürlerine teslim etmelidir.”

Yazının Devamını Oku

İlaçta ve tıbbı cihazda pazarlık başladı

CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, ABD’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield’in 2.3 milyar dolarlık ilaç borcu uyarısının ardından Ankara’da pazarlığa başlandığını duyurdu.

Emir, “Maliye şu anda Ankara’da firmalarla pazarlığa oturdu. Tıbbi cihaz borçlarında yüzde 60 feragat istemişlerdi, şimdi de ilaçta yüzde 20 feragat istiyorlar” dedi.

Büyükelçinin ABD’li ilaç firmalarının Türkiye’ye ilaç satışını durdurabileceği açıklamasını hatırlatan CHP’li Emir, şunları söyledi:

“Üniversite ve kamu hastanelerinin tıbbi cihaz ve ilaçta piyasaya olan borcu büyükelçi Satterfield’in dediği gibi 2.3 milyar dolara ulaştı, yani bugünkü kurla 18 milyar TL’ye yaklaştı. Borcun yüzde 60’ı ilaç depolarına, yüzde 40’ı da tıbbi cihaz ve medikal firmalarına yönelik. Neden pazarlık yapıyorlar? Çünkü borçların ödenmesi için yüzde 20 feragat istiyorlar. Üstelik bu durum Türkiye’nin yurtdışında da yatırım itibarını her geçen gün daha da zedeliyor. Tüm dünya da şu anda büyükelçinin Türkiye’ye yönelik uyarısını konuşuyor.”

YA İLAÇ ALAMAZSAK

Emir’in şu sözü ilginç: “Hastaneler yakında eldiven ve gazlı bez dahi alamayacak hale gelecek diye uyarmıştık, şimdi de Türkiye ilaç alamaz hale gelecek diye uyarıyoruz.”

Bakalım büyükelçiye ne cevap verilecek?

GÜNÜN SÖZÜ

Yazının Devamını Oku

Çoklu baro ve getirdikleri

Çoklu baro düzenlemesinin getireceği sakıncalar düşünülenden çoktur:

1- Kılık kıyafet: Değişiklik getiren yasanın 49. maddesine göre “Avukatlara, cübbe dışında, staj dönemi de dahil olmak üzere, mesleğin icrası kapsamında kılık-kıyafetle ilgili herhangi bir zorunluluk getirilemez”. Başörtüsü ve türban esasen kürsüde ve mahkeme salonlarında kullanılıyordu ama bu maddeye göre, artık ‘bir tarikat giysisi, fes, sarık, külah’ takarak da duruşma salonuna girilebilecektir.

2-Türk’ sözcüğü: Sırada, demokratik kitle örgütleri ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının adının başında yer alan ‘Türk-Türkiye’ sözcüğünün kaldırılması yer alıyor.

3- Çoklu baro nerede: Çoklu baro, 5 binden fazla avukat bulunan illerde kuruluyor. Türkiye’de bu şekilde yalnız 3 il var: Ankara, İstanbul ve İzmir. Bu iller düşünüş ve eylem olarak en demokratik, bağımsız ve muhalif yapıya sahip olan yerler olduğu için baroları bölünmek isteniyor.

4- Kaç baro olacak: Bu hesaba göre –henüz kurulamamış olsa bile- İstanbul’da 23, Ankara’da 8 ve İzmir’de 5 baro kurulabilecektir. Bu mesleki örgütlenmeyi, düzeni bozacaktır. Eğer hukukçu sayısına göre baro sayısı artacaksa hâkim ve savcı sayısına göre de yeni Hâkimler ve Savcılar Kurulu, yeni HSK’lar kurulmalıdır.

5- Avukat sayıları: İstanbul’un 46 bin 052, Ankaranın 17 bin 598, İzmir’in de 9 bin 612 avukat üyesi bulunmasına rağmen delege sayısı ve üst organ seçimlerinde, bünyesinde 350 bin 400 avukat bulunan il baroları ile aynı duruma getirilmektedir.

6- Delege sayıları: İstanbul’un delege sayısı 138’den 13’e, Ankara’nın 53’ten 7’ye, İzmirin 16’dan 5’e düşürülüyor. Böylece bu baroların bünyelerinde çok fazla sayıda avukat bulundurmalarına rağmen barolar birliği başkan ve yönetimini seçmekteki etkinlikleri yok ediliyor.

7- Mukayeseli tablo: Bir başka hesaba göre baroda kayıtlı avukat sayısına göre, Tunceli’de her 10 avukat, Kilis’te her 22 avukat bir delege seçecek iken, İstanbulda 3 bin 542 avukata bir delege ve Ankara’da her 2 bin 514 avukata ancak bir delege düşecektir.

8-

Yazının Devamını Oku

Ne Menemen-Kubilay, ne de Şeyh Sait saklanıyor artık

“Milli Eğitim’de müfredat değişikliği sonrası Atatürk, Atatürkçülük ve diğer konularla ilgili ders kitaplarının son hali için ‘Gayrimilli Eğitim’ kitabımı inceleyebilirsiniz” diyor eğitimci Mustafa Solak.

Dün yerimizin darlığından sosyal bilgiler 4. ve 5. sınıf kitaplarına yer verememiştik. Mustafa Solak “Burada Atatürk, sıradan birisi gibi gösterilmeye çalışılıyor” diyor ve şunları anlatıyor:

“Milli mücadele kahramanları Fevzi Çakmak, ‘Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’, ‘Fevzi Paşa’; İsmet İnönü ‘İsmet İnönü’, ‘İsmet Paşa’ veya ‘İsmet Bey’, Kazım Karabekir, ad ve soyadı veya ‘Kazım Karabekir Paşa’ Ali Fuat Cebesoy, ‘Ali Fuat Paşa’ diye yazılırken Atatürk için ‘Paşa’, ‘Bey’; ‘Atatürk’, ‘Mustafa Kemal Atatürk’ hitabı neredeyse yoktur. Kitabın yazarı bugünden seslenerek sorduğu için ‘soyadı kanunu olmadığından böyle hitap edildiği’ savunusu yapılamaz.

ATATÜRK’Ü UNUTMAYIZ

Atatürk’ü çıkararak veya azaltarak emperyalizme karşı milli birliği sağlamak mümkün değildir. Atatürk’ün önemi ve Atatürk ilkelerinin ülkemizin ihtiyacı olduğu, zorunlulukların sonucu ortaya çıktığı vurgulanarak anlatılmalıdır. Sendika, dernek, kitle örgütleri, partiler, yazarlar, aydınlar bunun mücadelesini vermelidir.”

ÇERKEZKÖY’DEN SONRA KIRKLARELİ TERMİK SANTRAL PROJESİ DE İPTAL

TRAKYA halkının ortak mücadelesiyle Kırklareli Dokuzhöyük kömürlü termik santral projesi iptal edildi. Doğal Yaşamı Koruma Vakfı (DAYKO)’nın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı aleyhine açtığı davada Danıştay 6. Dairesi, Trakya çevre düzeni planlardaki değişiklikle yapılmak istenen kömürlü termik santrala ilişkin bakanlığa ‘dur’ dedi.

Kırklareli halkı, köylüsü, işçisi, esnafı, gençleri, STK’lar ve önemlisi kadınları ile yaşamlarını karartacak termik santrala karşı mücadele verdiler. Aynı Çerkezköy- Silvri’de olduğu gibi...

CHP’li

Yazının Devamını Oku

Atatürk’e gene saygısızlık

Eğitimci Mustafa Solak’ın şu yazısını okuyun, sonra da yine söyleyecekseniz söyleyin:

18 Temmuz 2017’de öğretim programlarını yayımlayan MEB, bu programlara dayalı ders kitaplarını 3 yıldır okutuyor. Genel olarak değerlendirdiğimizde Atatürk’ün, Atatürk ilkelerinin, özellikle laikliğin geçtiği yerlerin azaltıldığını hatta kimi derslerden kaldırıldığını, padişahın, halifenin teslimiyetçi, işbirlikçi rolünü, Cumhuriyet’e karşı hilafet yanlısı Şeyh Sait, Menemen ayaklanmalarını gözden uzak tutarak yeni bir tarih anlayışı yaratılmaya çalışıldığını gözlemledim. Bu yıl da değişen bir şey yok.

İlköğretimden lise sonuncu sınıfa (4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12) kadar okutulan din kültürü ve ahlak bilgisi ders kitaplarından Atatürk, Atatürk’ün din ve vicdan özgürlüğüne dair ünite, cümleler, görseller kaldırıldı. Öyle ki yeni kitaplarda Atatürk’e 1 kelime dahi değinilmiyor.

Tarih kitabında Atatürkçülük konuları azaltıldı. Sosyal Bilgiler 5. sınıf kitabında Atatürk ilkeleri çıkarıldı.

Önceki yıllarda ‘Çağdaşlaşan Türkiye’ ve ‘Yeni Türk Devletinin Temelleri’ ünitelerinde 7 sayfada anlatılan Atatürk ilkelerine yeni kitapta yer verilmedi.

Bakarsanız Atatürk’ün ismine kaç kez yer verilmiş, bunun anlamı saygısızlıktır.

Mustafa SOLAK

Bir yılda kurulan 4. parti oldu

YEŞİLLER PARTİSİ İDDİALI GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Sigortasız inşaat olur mu?

İSTANBUL büyük bir susuzluk tehlikesiyle karşı karşıya diyoruz geçen ocak ayından beri... Dünyada büyük bir kuraklık başlıyor dedik; dünyada artan sıcaklıklar, tarımdaki ve sanayideki savurganlıklar kontrol altına alınmalı, hiç olmazsa ‘tasarruf’ olgusu öne çıkarılmalı dedik... Türkiye coğrafyasının yüzde 3’ünü oluşturan Trakya bölgesi imar bakımından korunmalı dedik. ‘Kanal İstanbul’ ile İstanbul’un canına okumaya başladık...

Trakya’dan taşıma su ile İstanbul rezidanslarına su yetiştiremezsiniz dedik, dinleyen olmadı. Yağmur geliyor dendi, o gelen yağmur ancak iki ay sürekli yağarsa yeraltı sularının yarısını karşılar; tabii böyle bir şey olmayacak!

Bürokraside bir şeyler ‘tıkanıyor’; kaç yıldan beri çözüm bulunamıyor Melen’e. 2023’te bitmesi bile hayaldir bizce.

Yineleyelim: Trakya’nın yeraltı suları İstanbul’a çare olmaz. Trakya ve Istranca bölgesinden yeraltından 300 metreden su çekilip barajlarla Terkos’a aktarılamaz. Çünkü artık su yok! İBB-İSKİ’nin Istranca bölgesinde yaptırdığı göletlerin dibindeki çamurlar kurumuş, beton gibi olmuş artık.

DENİZDEN ‘KATIK’ SU

İstanbulun idarecileri bu konuda ne düşünüyor acaba... Denizden ‘katık’ yapılıyorsa bilemiyoruz. Yapılıyorsa da geçmiş yıllardan beri böyle bir işlemin yapıldığını duyarız.

Gelelim İstanbul’un su temininin ‘sigortası’ sayılan Melen Barajı’na... İstanbul Belediyesi’nin başına bela oldu. Barajın güçlendirilmesi ihalesi DSİ tarafından 28 Şubat 2020’de yapıldı. Şartnamede yeni bir baraj şeklindeki güçlendirme yapısının yer tesliminden itibaren 1000 gün içinde tamamlanacağı belirtildi. DSİ, müteahhide yeni inşaat için yer teslimini 1 Haziran 2020 tarihinde yaptı. Aradan geçen 3 aya rağmen Melen Barajı’nın ilave inşaatının ilerleyişi konusunda herhangi bir açıklama yapılmadı.

İMAMOĞLU’NA BİLGİ YOK

Melen için İBB Başkanı

Yazının Devamını Oku

Halifelik nedir?

Süleyman Çelik, ‘Halif-i Müslimin ve Emirü’l-Mü’minin ve de Cihat’ başlıklı yazısında halife sözcüğünün Arapça ‘halef’ten (Türkçesi ‘ardıl’) geldiğini, ‘Peygamber’in ardılı’, yani ‘onun yerine geçen’ demek olduğu için halifeliğin hem dinsel hem de siyasi liderlik makamı olarak görüldüğünü aktarıyor. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlı’dan örnekler veriyor. Selçuklu’da halifenin artık siyasal hiçbir gücü kalmamış, sadece dinsel bir simge olarak kullanılır olmuş. Osmanlı’da Arap mollalar danışman yapılmış, askerlik ve vergiden muaf tutulmuş.

‘Kızılbaş’ denilerek Türkler dışlanırken, Arapların kucaklanmasına ve onlara birçok ayrıcalıklar/ödünler verilmesine karşın, Osmanlı’yı Araplar hiçbir zaman benimsememiş ve sevmemiştir.

Osmanlı ordusunun yeniden düzenlenmesiyle görevli Alman askeri kurulunun başkanı olarak İstanbul’a gelen, sonra Çanakkale’deki 5. Ordu ve Filistin Cephesi’ndeki Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı görevlerinde bulunan General Otto Liman von Sanders, anılarında cihat ilanını şöyle anlatıyor: “(...) 1914 Kasım ayının ortalarına doğru, İslamiyet’in bir zamanlar en kıymetli silahı olan cihat, savaşın terazi kefesine atıldı ve törenle ilan edildi. Çok dindar olan Anadolulu askerler için cihada gerek yoktu; onlar, cihat olmadan da padişahları için kahramanca ve düşünmeksizin ölüme giderlerdi. Türk egemenliği altındaki Müslüman Araplar için ise cihat, Türkler ve Araplar arasındaki kökü derinlere giden zıtlıkları ve Türk yönetimine karşı nesillerdir büyüyen ve beslenen genel hoşnutsuzluğu dengeleyememişti.”

- Sözde ‘kutsal halifelik makamı’nın Araplar ve diğer Müslümanlar üzerinde maddi-manevi hiçbir yaptırım gücü ve işlevinin olmadığı zamanla görüldü.

- Gerçekler bu kadar ortada iken, bizim dinciler niçin hilafet istiyor, bunun için neden bu kadar yanıp tutuşuyorlar? Çünkü din emperyalistler için her zaman en iyi sömürü aracı oldu.

- Bugün de hilafet isteyen dincilerin arkasında, AKP’lilerin ‘dış güçler’ dediği, emperyalist güçler var. Bunu içimizdeki ajanlarının ağızlarından kaçırdıkları oluyor. Örneğin, “Keşke Yunan galip gelseydi” diyecek kadar alçalan, fesli paranoyak Mısıroğlu, “Halifelik gelsin de isterse kukla olsun” diyerek ifade etmişti. Emperyalistler ise bu isteklerini açıkça belirtiyor, hatta ajanlarına kitaplar yazdırıyorlar.

- Türkleri sevdikleri için laik Kemalist düzenin yıkılıp başında bir halifenin bulunduğu şeriat devleti kurulması gerektiğini anlatıyorlar!

‘ARAPLAR İŞE YARAMAZ’

- Meşrutiyet’ten sonra Araplara tanınmış olan askerlik muafiyeti kaldırılmış ve askere alınmışlardır.

Yazının Devamını Oku

‘750 köyümüz birer fabrikadır’

Lüleburgazlı aktivist, TEMA Vakfı üyesi Hakan Dedeoğlu, Trakya’da videolar çekip sosyal medya üzerinden yayınlıyor. 30 yıldır çevre konularında çalışıyor, siyasetçilerle ve bürokratlarla tartışıyor. Onlara uyarılar yapıyor. Hayrettin Karaca kendisini ormanlarda gezdiren Dedeoğlu’nu çok severdi.

Trakya’daki 750 köy için “Her köy bir fabrikadır” sloganını kullanıyor ‘köycülük’ çalışmalarında... Fabrikalar üretim yapıyor da peki bunların atıklarının doğamızı nasıl kirlettiğini düşünen var mı?

Toprak, hava ve su giderek kirlendiği ve yok olmaya yüz tuttuğu için yaşam zorlaşmaya başladı. Trakya’yı imara ve sanayiye açanlar bunun sıkıntısını ilerde çok çekecekler, intizar da alacaklar. İstenildiği kadar Ergene’nin kirliliğini Marmara’ya aktaralım; gene de hiçbir şey sağlıklı olmayacaktır. Dedeoğlu, “COVID-19 ile dünyada ve ülkemizde artık temiz havanın ve oksijenin ne kadar önemli bir şey olduğu ortaya çıktı. Köylerin artık göç alan yerler olduğunu düşünmeliyiz” diyor.

Dedeoğlu’ne göre, köylerimiz yeni ürün desenlerine sahip olmaya başlamış; en moda da lavanta yetiştirmek olmuş. Armut ve elma ‘tarlalarımız’ var artık. Çiçekleriyle ünlü Alacaoğlu köyünü gezmemizi salık veriyor dostumuz. Kavakdere’de ise yerli tohumlarla ‘yeni nesil’ karpuz-kavun yetiştiriciliği başlamış.

Kırklareli ve Malkara yörelerinde yüzlerce dekar ceviz ekilmiş. 7-8 yıl sonra yerli badem de pazara çıktıkça Amerikan bademinin ithalatının kalkacağını söyleyenlere inanmak istiyoruz.

Şu artık gerçek: Dünyada bir işe kadın eli değmezse bir şey olmuyor. “Köylerimizde gençler yok” savının tersine, genç kızlarımızla genç annelerimiz var artık; hem de ne becerikli olduklarını görseniz...

CENNETTEN BİR KÖŞE

Dokuzhöyük köyü ‘cennetten bir köşe’ diyebiliriz. Türlü çeşitli ürünler ve meyveler, doğal ortamda, yeni tekniklerle yetiştiriliyor. Şaşırmayın, bu köyde 50-60 yıldan beri ‘tütün’ ekilirmiş. Balkan insanı Türkiye’ye göç ederken oradan getirmiş bu ‘tarımı’. Her yıl 350 dönümde Virginia tütünü ekiliyormuş. Bir şirket bu tütünleri alıp kurutuyor, sonra nereye gönderiliyorsa... Köylüler ihracata mı, Ege’ye mi bilmiyorlar çünkü... İkinci ürünleri kırmızı biber olmuş; salça yapılıyormuş. Bütün bunlara bağlı olarak kalkınma kooperatifini anlatmak gerekmiyor, çünkü her şey ‘tıkır tıkır’ işliyormuş. Edirne’nin Karadeniz’e doğru ve Lüleburgaz sınırlarında mükemmel şarap bağlarının kurulduğunu, üretilen şarapların İtalya’ya ihraç edildiğini, ayrıca 15-20 odalık otellerinde yerli turist ağırladıklarını ‘müjdelemek’ isteriz. Gelibolu yöresindeki ‘şarap sektörünün gelişimi’ bir başka yazının konusu olabilir. İktidardan ‘şarap’ konusunda ‘kısıtlayıcı’ engellerden vazgeçmesi isteniyor. İlanlarında ‘lezzet yolu’ değil, ‘şarap yolu’ sloganını rahatça kullanmak istiyorlar.

KIRKLARELİ’NDE TERMİK

Yazının Devamını Oku

Akdeniz’in gürültücü devletlerine... Türkiye kenara itilemez

Türkiye geçen hafta boyunca, Akdeniz politikasında sözde ortaklar arası Fransa, İspanya, Portekiz, Malta, İtalya, Yunanistan ve GKRD tarafından, hiç yoktan suçlu koltuğuna itilivermiştir. İstenmez ama kuvvete mi başvurmamız mı istenmektedir! Kıbrıs’a 20 Temmuz 1974 tarihinde havadan 10 bin kişi indirdik. Denizden de 8 bin deniz piyadesi, 400 tank, 30 bin kişilik kara kuvveti indirdik. Kıbrıs Rum hükümeti ve dış devletler seslerini çıkaramadılar. İş oldubittiye geldi.

Şimdi ise enerji sorunu ortaya atılarak çok taraflı karışmalar oluyor. Türkiye hareket etmedikçe karışmalar daha da artacaktır. Akdeniz’e ‘Haçlı ruhu’ ile karışarak Türkleri yabancı duruma koymuşlardır. Bence yapılması gereken şey, başta Meis Adası olmak üzere Türkiye’ye komşu Midilli, Sakız ve İstanköy adalarına müdahale edebileceğimiz korkusu vermek ve kimseyi takmadan doğalgaz arama çalışmalarını sürdürmektir.

Haçlılar kuvvetten anlar, dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in “Kıbrıs sorunu 20 Temmuz 1974’te halledilmiştir” sözüne sadık kalınmalıdır.

Başta ABD ve ‘izci devletleri’nden oluşan AB, gücümüzü bilmelidir.

Bir şey söylemek gerekirse, TSK Yunanistan’dan girip Baltık Denizi’nden çıkacak güç ve kabiliyettedir.

Almanya ve Fransa bir sürü küçük devleti başlarına toplamışlar ve ‘Avrupa Birlikçiliği’ oynamaktadırlar. Bu devletler niçin ‘izci devletlerdir’? 1940’ta, 2. Dünya Savaşı’nda Hitler, Fransa’ya hücum edecekken mareşalleri, “Fransa’da Maginot hattı var, geçemeyiz” derler. Hitler harita üzerinde onlara daha küçük devletler, Hollanda ve Belçika’yı işaret eder ve üç günde Alman ordusu bu küçük devletleri Verdün Savaşı’nda yenerek Paris’e girer.

Savaş irade işidir, Haçlıları durdurmak için kendimize güvenip harekete geçmeliyiz. Adamlar Türkiye’yi şamatayla Akdeniz’den dışarı itmiş görünüyorlar.

Sorun, TSK ile hükümetin halledeceği bir iştir. Taraflar arasında konuşulacak ve anlaşacak hiçbir şey yoktur.

Hıristiyan dünyası Kıbrıs sorununa karışmak için 46 yıldır fırsat aramaktadır.

Yazının Devamını Oku

Yaşama hakları esirgenmesin!

Ata Can Çorakçı “8 aylık kızımız Mercan’a, henüz 3.5 aylıkken SMA Tip 1 teşhisi kondu” diyor. Spinal Musküler Atrofi (SMA) kalıtsal ve ilerleyici bir kas hastalığı... Aileler ne acılar çekiyor, anlatmak zor. İstemli kasların güçsüzlüğüne ve erimesine yol açan SMA’nın dünya çapında görülme oranı 10 binde bir iken, Türkiye için bu oran 6-7 binde bir. SMA’nın en ağır seyrettiği Tip 1’de bebekler baş kontrolü, dönme, yürüme gibi temel becerilerden yoksun, emme ve yutma fonksiyonları kaybolmuş ve solunum cihazına bağlı bir şekilde yaşamlarını sürdürebiliyor. Solunum sorunları nedeniyle de çok erken yaşlarda hayatlarını kaybedebiliyorlar.

Çorakçı,Ne şanssız aileyiz” demekle haklı... SMA’ya yönelik sonuç alıcı tedavilerin geçmişi çok yeni. Uzun yıllar yapılan çalışmalar sonucunda geliştirilen ilaçlardan ilki 2016 yılından bu yana uluslararası otoritelerden onay alınarak kullanılmaya başladı. Ailelere büyük kaynak gerekiyor, anne-babanın gelişmeleri izlemeleri için İngilizce bilmeleri gerekiyor.

FDA (ABD Gıda ve İlaç Dairesi) ve EMA (Avrupa İlaç Ajansı) tarafından onaylanan ‘Spinraza’ isimli bu ilaç, bir tür destekleyici tedavi, hastalığın yol açtığı gerilemeleri yavaşlatıyor. Ömür boyu omurilikten enjeksiyonla alınmak zorunda. Spinraza, Türkiye’de de Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandırıldı, 2017 yılından itibaren SGK kapsamına alınarak kullanılmaya başladı. Ancak Spinraza’dan sonra geliştirilen ‘Zolgensma’ adlı ilacın uygulamasına dayalı gen terapisi en ağır Tip 1 hastaların yürümesini ve hayatlarına normal devam etmelerini sağlayabiliyor.

Patenti AveXis/Novartis’e ait olan Zolgensma, FDA’dan 2019, EMA’dan da 2020 Mayıs ayında onay aldı. Türkiye’de Sağlık Bakanlığı henüz incelemesini sonuçlandırmadığı için onaylanmadı. Türkiye’de Zolgensma ile gen tedavisine erişim mümkün değil, tedaviyi onaylamış ülkelerden birinden alınması gerekiyor. Üretici firma ülkelerle anlaşma yaptığı için vatandaş olmayan hastalar için ‘uluslararası hasta’ tarifesinden işlem yapılıyor. Şu anda bu kapsamda anlaşmalı ülkelerdeki belirlenmiş merkezlerde tedavi alabilmenin maliyeti 2.4 milyon dolar civarında. (2.1 milyon dolar Novartis’in ilaç için belirlediği fiyat, 300 bin dolar hastane masrafları.)

Daha fazla ayrıntıya girip bu insanların kafalarını karıştırmak istemiyoruz.

Özetle, Çorakçı ailesinin Mercan bebeciği ile 105 kardeşi sağlıklı yaşamak için Zolgensma ile gen tedavisini hak ediyorlar. Baba Ata Can Orakçı, tedavi için 2.1 milyon dolardan söz ederken, başını öne eğiyor ve sadece “Zolsgensma gen tedavisi ülkemizde uygulansın” diyebiliyor.

(canorakci@hotmail.com/ 0532 703 9296)
GÜNÜN SÖZÜ

Yazının Devamını Oku

‘Gerekeni yaparız’ ne demektir? Türkşeker’de neler oluyor?

“Kuraklık, su kıtlığı başlıyor, toprak çatlıyor... Kentli, köylü, çiftçi sanayici, herkes endişeli” derken, belki de asıl endişe duymamız gereken, pandemide önemi kat kat artan çiftçilerin, tarımsal kuruluşlarda çalışan işçilerin ve fabrikaların geleceğidir.

Önceki gün Milli Gazete, şeker üretiminde dünya devlerinin arasında bulunan Türkşeker’in, yapılan özelleştirmelerin ardından dünya şeker süper ligine veda ettiğini manşetine taşıdı. Habere göre Türkşeker, 2018 yılına kadar dünya şeker süper liginde yer alırken, bugün ligden düşmüş durumda.

Bize göre ligden düşmenin asıl sebebi, kamuya ait 15 şeker fabrikasını elinde bulunduran Türkşeker AŞ’nin özelleştirme sonrası izlediği politika... Geçtiğimiz hafta, kamuya ait 15 şeker fabrikasında çalışan tüm muvakkat ve daimi işçiler videokonferans toplantısında kadro taleplerini ilettikleri Türkşeker Genel Müdürü Mücahit Alkan’dan ret cevabı alıyor. Üzerine bir de işe küsüp işlerini aksatmayı düşünenlere “Gerekeni yaparız!” müjdesini veren Alkan, işçilerin videokonferansı protesto ederek canlı yayından ayrılması ile şoke oluyor.

Belki de ligde tutunamamanın en büyük sebebi izlenen bu yanlış politikadır.

GÜNÜN SÖZÜ
“İDAM cezasını geri getirmek, çağdaş Türkiye’ye hiçbir yarar sağlamaz. Bu, Türk hukukunda bugüne kadarki gelişmelere ters düştüğü gibi, Türkiye’yi başta üyesi olduğu Avrupa Konseyi ülkeleri olmak üzere idam cezasını kaldırmış olan devletler arasında yalnızlaştırır, üye olmak istediği AB ülkeleri yönünden Türkiye’ye karşı yeni bir ret bahanesi yaratır.”  Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK

SAĞLIK-İŞ: COVID-19 ‘MESLEK HASTALIĞI’ OLMALI

GENEL Sağlık-İş Başkanı Zekiye Bacaksız, Cumhurbaşkanlığı’na ilettiği bir yazı ile sağlık çalışanlarının COVID-19’a maruz kalmaları halinde bunun bir ‘sağlık meslek hastalığı’ olduğunun tespiti için Sosyal Sigortalar Yüksek Sağlık Kurulu’nun bir an önce toplanması ve gerekli kararı alması konusunda SGK’ya talimat verilmesini istedi.

Bacaksız

Yazının Devamını Oku

Melen’deki çatlaklar korkutuyor

Kuraklık haberimizde dün altı senedir bir su kanunu hazırlanamadığını, Meriç-Ergene’de ne zaman temiz su göreceğimizi, baraj seviyelerinin aşırı derecede düşüyor olduğunu ve en önemlisi de Melen Barajı’nın ne zaman biteceği sorusunu gündeme getirmiştik.

Su Politikaları Derneği Başkanı Dursun Yıldız dünkü yazımızı çok ilginç buldu ve “Melen Barajı inşaatının ilerlemesi İstanbul’da tüm yaşayanları yakından ilgilendiriyor. Melen’in gecikmemesi lazım ama bazı sorunlar dikkat çekiyor” dedi.

İstanbulun su temininin sigortası olan Melen Barajı’nın güçlendirilmesi ihalesi, DSİ tarafından 28 Şubat 2020’de yapıldı. Şartnamede yeni bir baraj şeklindeki güçlendirme yapısının yer tesliminden itibaren 1000 gün içinde tamamlanacağı belirtildi. DSİ, müteahhide yeni inşaat için yer teslimini 1 Haziran 2020 tarihinde yaptı. Aradan geçen 3 aya rağmen Melen Barajı’nın ilave inşaatının ilerleyişi konusunda herhangi bir açıklama yapılmadı. İBB Başkanı İmamoğlu’nun bu hafta içinde bir açıklama yapması bekleniyor.

Proje ile ilgili son durumu eski DSİ İçmesuyu Dairesi Başkan Yardımcısı Dursun Yıldız’a sorduk. “İstanbul’a su temininin sigortası olan barajın gecikmesi İstanbul’un su güvenliğini zorlar. Bu nedenle hızla tamamlanması gerekir” dedi ve şu bilgileri verdi: “Örneğin İstanbul’da barajların doluluk oranı yüzde 45’e düştü. Önümüzdeki yılın kurak geçmesi İstanbul’u riske sokar. Melen projesinin geçen yıl tamamlanması gerekiyordu. Zemindeki oturmalar nedeniyle baraj gövdesinde çatlaklar oluştu. Bunun üzerine DSİ mevcut barajdaki çatlakları önlemek için yeni bir proje hazırlattı ve inşaat işini de ihale etti. Ancak bu yeni projenin sorunu çözmeme, süre ve para kaybına neden olma ihtimali de var.”

 

ZEMİN GÜÇLENDİRİLMESİ

Dursun Yıldız devam ediyor:

“Melen Barajı’ndaki oturmaların ve gövdede oluşan çatlakların temel nedeni, zeminin zayıf olması ve burada bir güçlendirmenin yapılmamış olmasıydı. Şimdi bu zayıf zemin güçlendirilmeden yapılacak diğer çalışmaların olumlu sonuç vereceğini düşünmüyorum. Hatta dahası var: Önce zeminin güçlendirme için bu enjeksiyonu kabul edip etmeyeceği de incelenmeli. Sonra mevcut baraja destek olarak inşa edilecek yeni gövde dolgusunun zemini eğik enjeksiyonlar yapılarak güçlendirilmeli.

Destekleme dolgusunun inşaatına bu zemin güçlendirmesi yapıldıktan sonra başlanması daha uygun olur. Su Politikaları Derneği olarak elde ettiğimiz bilgilerle konunun uzmanlarıyla yaptığımız değerlendirmeden bu sonuç çıkıyor. Ancak yeni yapılacak proje DSİ’nin denetiminden geçmiş olduğu için fazla bir yorum yapmak istemem. Yine de mevcut zeminin enjeksiyonla konsolidasyonu sağlanmadan yapılacak işlerden endişemizi belirtirim.”

Yazının Devamını Oku

Kuraklık hepimizi kavuracak!

Hava sıcaklığı arttıkça artıyor. Bu sene 50 dereceyi de gördük. Uzmanlar “Daha da artacak” diyor. Böyle giderse daha önce yapılan planlar, hesaplar altüst olacak.

Bu gidişten en çok su ve toprak etkileniyor. Su azalıyor. Toprak çatlıyor. Kentli, köylü, çiftçi sanayici, herkes endişeli. Bu kuraklığa hatta daha da şiddetlilerine hazır mıyız?

Su yönetimi çalışıyor, suları bir yerde topluyor ama bu sefer de yörenin çiftçisi “Suyumuz kalmadı, hayvanlarımızı sulamak için tankerle su taşıyan köyler var” diyor.

Yeraltındaki su seviyeleri düştükçe düşüyor. Su kullananlar arasında paylaşım gerilimi artıyor.

6 senedir bir ‘su kanunu’ hazırlıyoruz. Hâlâ sonuç yok. Meriç Ergene’de temiz suyu ne zaman göreceğiz, belli mi? Sulara bırakılan kimyasallar önce balıkları zehirliyor, ne yapıyoruz? İstanbul’da baraj seviyeleri hızla düşüyor. Melen Barajı ne zaman bitecek? Gelecek yıl da kurak olursa durum vahim.

Devlet kirlilik, kuraklık eylem planlarını hazırlamış ama uygulamadaki karnemiz zayıf. Bu arada bizim toplum olarak da yapacaklarımız var. Önce bu gidişatın farkında olmalıyız, sonra da su ve toprağı kirletmekten uzak durmalıyız. Yoksa haberler iyi değil. Herkesin taşın altına elini değil, tüm bedenini koyma zamanı. Siyasilerden sanayiciye kadar herkes üstüne düşeni yapmalı artık.

 GÜNÜN SÖZÜ

“DİNSİZ yetiştiriliyor diye nefret ettiğiniz Köy Enstitüleri’nden tek bir tecavüzcü ya da tecavüze uğrayan çıktı mı?”

Özlem AVCI

Yazının Devamını Oku

Trakya’nın Efes’i: Marmara Ereğlisi

Tekirdağ İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Hacıoğlu, AA’ya yaptığı açıklamada, M. Ereğlisi’ndeki arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan ‘Perinthos Bazilikası’ndaki yaklaşık 400 metrekarelik mozaik döşemesinin, bugüne kadar Trakya’da bulunan en büyük mozaik olduğunu açıkladı.

Hacıoğlu, bazilikanın doğal şartlardan zarar görmemesi için özel olarak üstü örtülerek koruma altına alındığını belirterek, “Marmara Ereğlisi, Tekirdağ’ın en eski yerleşim yerlerini içinde bulunduruyor. Nasıl Ege’nin Efes’i varsa, Marmara Ereğlisi de Marmara’nın Efes’i olarak adlandırılacak yerdir. MÖ 1400 yılına kadar geçmişi olan bu ilçede tiyatrolar, stadyumlar, hamamlar, bazilikalar, surlar ve mezarlıklar bulunuyor. Bir antik kentte olması gereken bütün özellikler burada mevcut” dedi.

Bazilikanın, bakanlığın uzun süre yürüttüğü çalışmalar sonucu ortaya çıkarıldığını dile getiren Hacıoğlu, “Tekirdağ Arkeoloji ve Etnografya Müzesi yetkilileri, bu bazilikanın rölöve ve restorasyon çalışmalarını hazırladı, Edirne Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan da onaylandı. Yakın zamanda da burada uygulamaya başlanacak. 2021 yılında bakanlık programına girmesi bekleniyor” diyerek Selanik-Çanakkale yolu üzerinde bulunan bu önemli yerin, yani Marmara Ereğlisi’nin Trakya’nın Efes’i durumunda olduğunu ve gelecek yıllarda tarih turizminin de adresi olacağını vurguladı.

(Bu arada Marmara Ereğlisi’nin DSP’li belediye başkanı Hikmet Ata dün partisinden istifa edip AK Parti’ye geçti.)

GÜNÜN SÖZÜ

Yazının Devamını Oku