‘Fatih’in Rönesansı’

Bizim çocukluğumuzda 6 Ekim’de (bugün) “İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşu” kutlanırdı... Çokpartili rejimden sonra, kafalarda Osmanlı mantığı ağır basınca, İstanbul’un fethini kutlamaya başladık... Bu konuda Cumhuriyet’in saygın yazarı rahmetli İlhan Selçuk epey yazdı:

Bir devlet en büyük kentini fethettiği için bayram yapıp cümle âleme “Burası bizim değildi, ama işgal ettik” der mi?.. Kafayı sanırım o günlerde yemeye başlamıştık...

‘Tarih Baba’ diyor ki: “Türkler Anadolu’ya bin yıl önce Orta Asya’dan göçle geldiler... Malazgirt Meydan Savaşı...”

Peki, biz geldiğimiz zaman Anadolu boş muydu?

Daha önceki tarihsel öyküleri bir yana bırakalım ama 1. Dünya Savaşı’nda ve sonrasında Anadolu’yu paylaşmak için nasıl biz bize boğuştuk?

Türkler Anadolu’yu Hıristiyan emperyalizmine ikram mı edecekti?

Hesaplaşma kanlı oldu...

İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşunu değil fethini kutlayan kafa, işi buralara kadar sürükledi...

İşte o zaman emperyalizme karşı savaşla kurulmuş laik ve bağımsız Atatürk Cumhuriyeti olur...

Gazi Mustafa Kemal, İstanbul’u düşmandan kurtarmasaydı şimdi ‘fetih bayramı’ yapılabilir miydi?

BELLİNİ’NİN TABLOSU

Evet, Fatih’in Venedikli ressam Gentile Bellini’nin atölyesinde resmedilmiş olan orijinal portresi dün gazete yöneticileri ve yazarlarla buluştu, resmi açılış ise bugün yapılacak.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Saraçhane’deki belediye binasında müzeye dönüştürülen salonda konukları gazete yöneticileri ve yazarlara dün özetle şu bilgileri verdi:

540 yıllık Fatih Sultan Mehmed tablosu Bellini’nin atölyesinde resmedildi. Fatih’in bu orijinal portresi Londra’daki Christie’s salonunda düzenlenen müzayedede satın alındı. Tablo, 26 Ağustos 2020 tarihinde gümrük işlemleri tamamlanarak İBB koleksiyonuna katıldı. Eserin dinlendirilmesi için Saraçhane binasında özel olarak hazırlanan tam güvenlikli ve iklimlendirmeli bir depo alanı oluşturuldu. Özel gazlı yangın söndürme sistemi oluşturularak eserin tam güvenliği sağlandı. İBB, eserin görüleceği alanı ziyarete uygun hale getirmek için düzenlemeler yaptı. Mimar Nevzat Erol tarafından sergi salonu olarak tasarlanıp 1953 yılında inşa edilen fakat günümüzde farklı bir biçimde işlev gören alan ilk haline dönüştürülerek eserin sergilenmesi için hazırlandı. Oluşturulan yeni sergi yüzeyleriyle izleyicinin eserle buluşurken yaşayacağı deneyimin zenginleştirilmesi amaçlandı.

Sergi içeriği ve teması, ‘Fatih’in Rönesansı’ olarak belirlendi.

Tablonun sergilenmesine yönelik çalışmalar Prof. Dr. Nurhan Atasoy küratörlüğünde yürütüldü.

Sergide tabloyla birlikte döneme ait üç ayrı sikke de yer alacak. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’da 1476 yılında darp ettirdiği ilk altın para, Cem Sultan’ın 22 günlük kısa taht sürecinde bastırdığı sikke ve Osmanlı ‘sahh’ damgalı Venedik sikkesi de ziyarete açık olacak.

540 yıllık Rönesans portresi bugünden itibaren pazartesi dışında haftanın her günü 10.00-16.30 saatleri arasında Saraçhane Belediye Sarayı Sergi Salonu’nda halkla buluşturuluyor. Eser iki ay boyunca bu salonda ziyaret edilebilecek.

ZİYARETE GELENLER/GELMEYENLER

Tablonun ön gösterimine, Osmanoğlu ailesi de davet edildi.

Şu üyeler katılım gösterdi:

Padişah Abdülmecid kolu-Arzu Enver Erdoğan ve eşi Ömer Bey.

Padişah Abdülmecid kolu-Cengiz Baransel ve eşi Şenay Hanım.

Padişah 5. Murad kolu-Osman Selahaddin Osmanoğlu ve eşi Candan Hanım.

Padişah 5. Murad kolu-Kenize Murad.

Padişah Reşad kolu-Rukiye Bâlâ Hodo.

Padişah Vahdettin kolu-Hanzade Özbaş, Mesude Emel Evliyazade.

Padişah Vahdettin kolu-Ali Suat Ürgüplü.

MUHALEFET GEZDİ Mİ?

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, ilk tanıtımın siyasetçilere yapıldığını söyledi. “Davet edilenler arasında Sayın Cumhurbaşkanı dahil, bütün siyasi partilerin genel başkanları, bütün siyasi partilerin milletvekilleri, İstanbul milletvekilleri ve İstanbul’daki yine bir kısım siyasiler dahil davet edilmiştir. Yani biz, sadece Sayın Kılıçdaroğlu’nu değil, herkesi davet ettik. Bize mazeret bildiren, programı olduğunu bildiren bir kısım genel başkanlar oldu ama bir kısmıyla ilgili de bir dönüş almadık. Yani İstanbul Valisi de dahil, bütün bürokrasi de buraya davet edilmiştir.”

İmamoğlu, sorular üzerine tabloda imza olarak ‘Bellini’nin atölyesinden’ yazısı bulunduğunu, nitekim bu yönde açıklama yaptıklarını, bedelini tek tek açıklayacaklarını, tabloyu Murat Ongun’un bir gazete haberinde okumasıyla “Hemen alalım” kararını verdiklerini, İstanbul’la ilgili başka tabloları almak için araştırmalarını sürdürdüklerini, bu konuda kendilerini vazifeli hissettiklerini söyledi. Açık arttırma sırasında katılımcı bir Türkün bulunduğu konusunda duyumları olduğunu da ancak katılımcıların kim olduğunu bilmediklerini söyledi.

Bu eserle ilgili olarak Avrupa’dan gelen ekspertiz raporlarında tartışma olduğu sorusuna karşılık İmamoğlu, “Tabii ekspertiz raporu var” yanıtını verdi. Tablonun geniş bir kitle tarafından gezilmesi için hazırlıklar yaptıklarını belirtirken idealinin geçici de olsa diğer iki tabloyla da yan yana getirip bütün dünyaya tanıtmak istediklerini anlattı.

İmamoğlu, başka bir fetihle anılan Trabzon’un merkez mahallesinde doğduğunu söyleyerek “Buranın bir başka özelliği de Kanuni Sultan Süleyman’ın doğduğu mahalle olmasıdır. Hatta benim ilkokulumun adı da Kanuni Sultan Süleyman İlkokulu. Yani aslında Fetih’i, Osmanlı’yı, o ruhu yaşayarak büyüdüm ben de” diye ekledi.

GÜNÜN SÖZÜ

“KENT denilen beton ve teneke yığınının, iğneli fıçı gibi sağlıksız ortamından kurtulmak için uğraşın! Bir müzik konserini dinlemek için on binlerce kişi meydanları doldurduğu, görkemli biyoloji kitapları yayınladığımız zaman uygar olacağız. Bilim ve doğa sevgisi yaşama güven getirecek. Mutluluk onun çiçeklenmesinden başka bir şey değildir...”

Prof. Dr. Doğan KUBAN

MESAJ PANOSU

KAFKASYA’nın Rusya arka planında Çin kontrolüne verilmesi ve Karadeniz havzasına çıkmak isteyen Çin’in bölgede yeni bir aktör olması noktasında Türkiye, Kafkas birliği paktını acilen kurmalıdır. T.Ç.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Türkiye aşıda ne yapıyor?

Türkiye’de COVID-19 aşı araştırmaları ve Prof. Dr. Ercüment Ovalı konusuna değinmek istiyoruz. Acıbadem’de görev yapıyor Ovalı, aşı konusundaki çalışmalarını ısrarla sürdürdüğünü öğreniyoruz. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden arkadaşı Prof. Dr. Kemal Üçüncü, “Yalçın Bey, Sayın Ovalı vatansever ve mümtaz bir bilim adamıdır. Onu haksız ithamlarla çalışmalarını gölgelemeyelim” dedi. “COVID salgını sürecinde kamuoyunu ikaz etmek adına yaptığı açıklamalar bir iletişim yönetimi editörlüğüne tabi tutulmadığı için yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermiş olabilir. Ercüment Ovalı rüştünü ispat etmiş ülkemizin dünyada bilim çevrelerinde tanınan yüz akı bilim adamıdır.”

Ovalı ne gibi çalışmalar yürütüyor, Prof. Üçüncü bize aktarıyor.

“2017 yılında ‘kan ve kök hücreden yapay deri üretimi’ ile dünyanın prestijli tıp ödüllerinden, ABD Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Derneği’nin ‘en iyi deneysel araştırma ödülü’ne layık görüldü. Kendisiyle KTÜ’den arkadaşız. Kendisiyle sohbetimiz esnasında verdiği bilgilerin kamuoyunca yeterince anlaşılmadığını düşündüm ve bu bilgilerin karar alma mekanizmaları, bilim adamları ve kamuoyu tarafından bilinmesi gerektiğini düşündüğüm için sizlerle paylaşıyorum, bilim camiasında bu görüşlerin tartışılması gerekir.”

Anlaşıldığı kadarıyla Ercüment Ovalı ayrıntıya girmiyor ve “Aşı çeşitlerinin daha kolay anlaşılabilmesi için iki büyük gruba ayırmalıyız. 1. grup yeni platform aşılar, 2. grup eski platform aşılar” dedikten sonra şu bilgiyi aktarıyor:

“Türkiye’ye gelince, TÜBİTAK bünyesinde 13, TUSEB bünyesinde 2 aşının üretilmeye çalışıldığını duyuyoruz. Hatta Erciyes Üniversitesi-Koçak Farma ikilisi ülkemizdeki ilk klinik çalışması Kayseri Erciyes Üniversitesi’nde başladı (Faz 1); diğeri Acıbadem Üniversitesi’nde. Bu aşı ile ilgili yakın tarihte klinik Faz 1 çalışmasının başlaması bekleniyor.”

Türkiye insanlarını COVID’den kurtarmaya çalışan ve bunun için gece gündüz uğraşan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, bu değişik yöntemli Türk aşı çalışmasına da gereken ilgiyi gösterir diye umuyoruz.

GÜNÜN SÖZÜ

“BİR araya gelmek bir başlangıçtır, beraberliği sürdürmek bir ilerleme. Birlikte çalışmaksa gerçek başarıdır.”Henry Ford

‘AKP DEPRESYONDA’

Yazının Devamını Oku

10 milyona yakın emekçi yaşanabilir ücret bekliyor

Çalışma yaşamının uzmanlarından Şükrü Karaman, asgari ücretin yeni yılda ne olması gerektiğini sorguluyor.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu 2021 yılında uygulanacak ücreti belirleme çalışmalarına aralık ayının ilk günlerinde başlayacak. Dört toplantının ardından yeni asgari ücretin kamuoyuna açıklanması bekleniyor.

Hükümet, işçi ve işveren temsilcilerinden oluşan 15 kişilik komisyonun saptayacağı yeni rakam, salgından ötürü büyük yoksunluk çeken 10 milyona yakın emekçi tarafından merakla bekleniyor.

Halen brüt 2 bin 943, net 2 bin 324 lira olarak uygulanan ücrete, 2021 yılı için öngörülen enflasyon oranında, yani yüzde 12-13 arasında artış yapılacağı belirtiliyor. Çarşı pazardaki fiyatlardan çok uzak olan öngörülen enflasyon oranında zam yapılırsa, asgari ücretli yine mağdur olur.

Dizginlenemeyen enflasyondan ötürü, asgari ücret uygulanmaya başlandığı ocaktan 4 ay sonra satın alma gücünü yitirmeye başlıyor, eylül ayından itibaren de vergi kesintisi nedeniyle iyiden iyiye kuşa dönüyor. Emekçilerin yıllardır ısrarla istemde bulunduğu gibi, asgari ücret nedense vergi dışı bırakılmıyor. En az ücretin vergi dışı bırakılmasıyla çalışanın eline daha fazla para geçeceği ve derin nefes alacağı aşikâr. Yeniden eve kapanacağımız şu günlerde, özveriyle, kelle koltukta oradan oraya koşuşturan kurye, kargo çalışanı, komi ve garsonlar, apartman görevlisi, belediye temizlik emekçileri önümüzdeki günlerde toplanacak komisyondan, İsviçre’deki gibi 34 bin lira (4 bin 100 frank) değil, zor koşullarda yaşanabilir ücreti oybirliğiyle bekliyor.

Varsılların lüks restoranlarda bir gecede bahşiş olarak bıraktığı, emekçinin bir aylığı olan para, milyonlarca dar gelirliden esirgenmemeli. Açlık sınırının 2 bin 500 lirayı aştığı ortamda yüksek ücret beklemek emekçinin hakkı değil mi?

GÜNÜN SÖZÜ
“DİN seçim, Türklük kaderdir.” Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi

SİGORTALANMAYAN YATIRIMLAR

Yazının Devamını Oku

Trakya’yı yağmalatmayın

Bakan Bekir Pakdemirli demiş ki:

“Hiç yağış olmaması durumunda bile İstanbul’un yaklaşık 3 ay, Ankara’nın da 5 aylık suyu var. İstanbul’a su sağlayan barajların doluluk oranı ortalaması yüzde 27, Ankara’nın ise yüzde 13...”

20 milyon nüfuslu bir bölgenin (Trakya) 3 aylık suyu kalması vahim bir durumdur. ‘Kanal İstanbul’dan ‘yaşam’ bakımından çok daha önemlidir. Araplara rezidans satılacaksa onun su ihtiyacı Trakya-Melen suları ile karşılanamaz. Ancak Karadeniz’den tuzlu su ile mümkün olabilir. Araplar da tuzlu suyu sevmez!

Bize göre bu veriler çok düşüktür. Son yıllarda böyle düşük bir oran görmediğimizi söylemek isteriz. Kuraklık tehlikesinin hangi boyutlarda olduğu fark edilmemektedir. Aslında ciddi tasarrufların yapılması gerekmektedir, yani alarm verilmelidir.

Çünkü bir ay önce yağmur yağdı, tarlalar ekilebildi. Bu yağışın yeterli olduğu sanılıyor. Hayır, öyle değil...

Trakya’da toprağın 10 santim altı kupkurak, göl ve dereler de aynı şekilde.

Istranca’nın sularından beslenen göletler çamur deryası içinde; İstanbul’a, Terkos’a su aktarılamıyor.

‘Büyüğünden’ ‘beldesine’ kadar belediyelerimiz suyun ucuzlatılmasını hizmet olduğunu düşünüyorlar.

Su ucuzlatılmaz.

Yazının Devamını Oku

Bu gençlere yazık olacak

Koronavirüs bahanesiyle yılda en az 70 bin TL ödediğimiz yabancı dilde eğitim yapan okulların öğretime başlamaması, çocuklarımıza yazık etmektedir.

Okula gitmeyen çocuklar yabancı dil öğrenemezler. Eski Ankara TED Koleji CEO’su Milli Eğitim Bakanı, kaçmadan konunun üzerine eğilmelidir. Benim çocuk dokuzuncu sınıfı pas geçmiş, onuncu sınıfta da yılı bitmek üzeredir. Milli Eğitim Bakanı’nın öğretmenlerin işleri süründürdüğünün bilincinde olması gerekir. Sağlık Bakanı’na ve sağlık bilimi profesörlere gelince... Kendileri değil miydi gençlere koronavirüs bulaşmıyor diyen? Avrupa ve tüm dünyada korona dolayısıyla okullar hiç kapanmamıştır. Bir de kendi sistemleri EBA’yı çok övüyorlar. EBA 1980’lerin açıköğretimine benzemektedir. Burayı bitirenler ancak devlet dairelerinde işe girebilirler. Bugünkü nesle yazık edilmektedir.

Eğer öğretmen sayısını arttırırsak eğitimi rahatça yapabiliriz.

Aslan ÖZMEN

GÜNÜN SÖZÜ

“KKTC’nin adından ‘kuzey’ sözü çıkarılıp, adı ‘Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ olmalıdır.”

Prof. Dr. Hasan ÜNAL-Maltepe Üniversitesi

HDP NEDEN GRUP KURMUYOR?

BİLİNDİĞİ

Yazının Devamını Oku

‘CHP’yi bitiriyorlar’

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, uğradığı ‘haksızlıklara’ karşı partisine, liderine ve genel merkez yöneticilerine ‘ağır’ eleştiriler yöneltti. Ahmet Hakan’ın sunduğu önceki akşamki Tarafsız Bölge programında sorularına açık ve net yanıtlar verdi. Kılıçdaroğlu’na karşı çok kırgındı İnce... 4 Eylül’den beri 46 ili gezdiğini, parti kurması için büyük oranda bir taleple karşılaştığını (Bir sözünde bu talebi yüzde 99 olarak belirtti), çünkü siyasette büyük oranda bir boşluk olduğuna dikkat çekti.

Cumhurbaşkanı seçiminde CHP’den yaklaşık yüzde 8.5 oranında fazla oy aldığını, bunun hıncının kendisinden alınmak istendiğini anlattı. İnce’nin en çok yakındığı konu bu oldu.

ERDOĞAN-KILIÇDAROĞLU BİRBİRLERİNİN KOPYASI

“Atatürk’ün koltuğunda oturan bir kişi yalan söylemez. Ama bana iftira atıyorlar. Bunun gerçeğini açıklamak mecburiyetindeler, özellikle de genel başkan tarafından... Erdoğan ile Kılıçdaroğlu birbirlerinin kopyası çünkü.

CHP’nin oyunun yüzde 65 olması lazım, halbuki CHP bu manzara karşısında ‘seçim, seçim, seçim’ diye haykırmalı. Seçim diyorlar ama ortada öyle 40-50’li bir oy yok.

Beceriksiz bir iktidar var, onun karşısında da umutları tazelemeyen, coşturamayan bir muhalefet... İktidar ile muhalefet birbirlerine benziyor diyorum. Meclis’te Cumhurbaşkanı’na hiçbir konuda ne soru, ne gensoru sorulamıyor, acı değil mi? CHP’de de aynı durum var. Bu iktidar ile CHP arasında karşılıklı bir memnuniyet mi var diye sormak istiyorum.

CNN TÜRK’E KİMLER ÇIKTI?

CNN Türk’e çıkmak yasaktı hani... Yılmaz Büyükerşen, Zeydan Karalar, Tunç Soyer, Sezgin Tanrıkulu çıktı. Hiçbirini partiden atmadılar. Atmadıklarına göre boykottan vazgeçtiler demek ki.

Ben CHP üyesiyim, parti dışı faaliyet sürdürdüğüm söylenemez. Ama ben siyaset yapıyorum Ahmet (Hakan) Bey... Cumhurbaşkanlığı seçiminde Türkiye’ye dolaştım, daha önce gittiğim, örneğin Hakkâri ve Rize’de miting yapıyorum. Ayaklarına giderek dertlerini dinliyorum. Siyaseti de yasal yollardan yapıyorum. Bir yanlışım yok. Partimi şikâyet etmem. Onlara ‘Derdiniz ne’ dediğim için beni partiden atarlarsa atabilirler. Esasında benim yaptığım iş doğrudur. Haklı olduğum bir davada da tek başına mücadele ederim.”

Yazının Devamını Oku

Aşının öyküsünü unutmayın

Tüm Avrupa basınında Uğur Şahin ve Özlem Türeci’nin başarısından söz ediliyor. Dört yaşındayken Türkiye’den ailesiyle Almanya’ya göçmesi, tanışmaları, BioNTech’i kurmaları tekrar ve tekrar anlatılıyor. Amerika bile BioNTech’i yetkilendirerek büyük ortak olan Pfizer’in başarısından söz ediyor ve bunda Türk çiftin isimleri ön plana çıkıyor. Almanya’nın Mainz kentinde bulunan BioNTech firmasını kuran Şahin çiftinin yaşadığı Almanya’da 1960’da Alman devletinin talebiyle başlayan işgücü göçü aralıksız yıllarca sürdü.

Alman eğitim sistemi köyden, işçi sınıfından gelen ana-babaların çocuklarını çok itip kaktı. Dil bilmeyen ana-babaları aşağıladılar. Türk çocukları Sonderschule (engelli ya da zekâ özürlü çocukların gönderildiği okullar) denilen okullara yönlendirildiler çoğunlukla. Öğretmenler çok önyargılıydı ve ana babalar mücadele edemiyordu. 

Gymnasium denen liseye Türk çocuklarını göndermiyor, meslek okullarına gitmelerinde ısrar ediyorlardı. Hatta Cem Özdemir’in annesi dil bildiği halde çocuğunu meslek okuluna göndermekte ısrar eden öğretmenle mücadelesini anlatmıştı. Biliyorsunuz, milletvekili oldu. Türk girişimci veya bilim insanı olanlara Almanya iyi şartlar sağladığından değil, Türk ana-babalar maddi manevi büyük mücadele verdiğinden bu sonuç.

Şimdi ‘Alman aşısı’ diye övünüyorlar. Almanya’nın kalkınmasına 60 yıldır yardım eden, katkı ve emek vermiş Türk işçileridir. Onlarla övünün.

ALMANYA’DA RAKAMLAR ALARM VERİCİ

Almanya’da salgından dolayı ölenlerin sayısı günlük olarak yükseliyor. Dün 261 kişinin daha öldüğü açıklandı. Bu rakamın en son nisan ayında görüldüğü söyleniyor. Çarşamba sabahı itibarıyla 18 bin 487 yeni vaka açıklandı. Bu rakam geçen hafta çarşamba günkü vaka sayısından yaklaşık 1500 daha fazla. Toplam vaka sayısı 703 bin 687’ye yükseldi. Tedavi edilenlerin sayısının da yaklaşık 454 bin 800 olduğu belirtiliyor. Ölenlerin sayısı da 261 artarak 11 bin 767 idi. Robert Koch Enstitüsü’nün geçen 8-10 günlük vaka sayılarına bakarak yaptığı tahmine göre bulaştırma katsayısı da 1’in altına inip 0.92 oldu. Yani virüs bulaşan 100 kişi virüsü 92 kişiye daha bulaştırıyor.

TÜRKLERİN SAYISI 400’Ü GEÇTİ

3 Kasım’da COVID-19 dolayısıyla Almanya’da hayatını kaybeden Türklerin sayısının 314’e ulaştığı bilgisini paylaşmıştık. Berlin Büyükelçimiz Ali Kemal Aydın’ın açıklamasına göre dün itibarıyla bu sayı maalesef 400 sınırını aşmış durumda. Sloganı unutmayın: Lütfen maske, mesafe ve hijyen kurallarına uyalım, sağlığımızı koruyalım.

KADIN VE ÇOCUKLAR ÖNDE!

Yazının Devamını Oku

Atatürk neden büyüyor?

Kendi kaderini belirleyecek insanlar yarattığı için, her geçen gün daha da büyümektedir Atatürk.

İnsana ‘insana yaraşır şekilde hayat’ sunduğu için her geçen gün daha da yücelmektedir Atatürk.

Aklı ve bilimi sadece insana en hakiki yol gösterici bir ilke olarak sunmakla kalmamış, aklı devlet politikası yapmış ve bu nedenle çağını aşmıştır.

Atatürk demek ulus egemenliği demektir.

Barış demektir.

Çağdaşlaşma demektir.

İlkelerini ve devrimlerini yaşam biçimi haline getirmek demektir.

Mazlum ülkelere umut ve örnek olmak demektir.

Yalnız

Yazının Devamını Oku

Ağlayarak değil anlayarak!

Türkiye PEN, Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ü yitirişimizin 82. yıldönümünde, yönetim kurulu üyesi Haydar Ergülen’in 10 Kasım 2007 doğumlu kızı, 8. sınıf öğrencisi Nar Ergülen’in yazdığı bildiriyle anıyor:

“Bugün 10 Kasım, Atatürk’ü anıyoruz. Peki onu anarken yeterince anlıyor muyuz? O’nun geride bıraktığı düşüncelerin önemini ne zaman kavrayacağız? 82 yıl önce hayata veda etmiş bir dünya liderinin çağdaş fikirlerini benimseyebildik mi?

Bunlara verebileceğimiz yanıt ne yazık ki olumlu olmayacak. Her 10 Kasım’da onu andık ama, galiba anlamayı unuttuk ve bu unutkanlığın sonuçlarını bugün yaşıyoruz. Atatürk her kuşağın yenilikçi fikirler benimsemesini, demokratik ve laik Cumhuriyet düşüncesinin geleceğe aktarılmasını hedeflemişti. Ne yazık ki 97 yıl önce kurulan Cumhuriyet’in ilkeleri tümüyle uygulanamadı ve toplumsal eşitlik sağlanamadı. Çağdaş bir topluma ulaşamadık.

Atatürk’ü anlamak demek, onun ilke ve devrimlerini bıraktığı yerden devam ettirmek ve daha ileri götürmek demektir. O’nun düşüncelerinin değerini, devrimlerinden uzaklaşmaya başlayınca anladık.

‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ demişti. Bugün bilimin ve aklın yol göstericiliğinden çok uzaktayız. Ama Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençler olarak çok çalışacak, bilimin ışığında, aklın yolunda, aydınlık bir Türkiye’ye ulaşacağız.

Kadınlara, erkeklerle eşit haklar sağlamıştı, özgürlüklerine çok önem vermişti.

Bugün eşitlikten ve kadınların özgürlüğünden yoksun bir ülkede yaşıyoruz... Ama haklarının ve özgürlüklerinin bilincinde gençler olarak, Ata’mızın bize armağan ettiği özgürlükleri yeniden kazanıp, ülkemize de kazandıracağız.

Eğitim-öğretimde laiklik ve fırsat eşitliği sağlamıştı, bugün ne yazık ki bunun geçerliliği kalmadı... Ama şimdi laik eğitimin bir ülkenin gelişmesindeki en önemli unsur olduğunu unutmadan çalışacağız.

Türkiye Atatürk’ün önderliğinde bilimde, kültürde, sanatta, sporda, eğitimde başlattıklarını sürdürebilseydi, bugün kendi bölgesinde ve dünyada en gelişmiş ülkelerden biri olurdu. Cumhuriyet ve laikliğin bile tartışılır duruma geldiği bu zamanda, O’nu ağlayarak değil anlayarak analım.”

Yazının Devamını Oku

Ekmeklik buğday alerjik olabiliyor

Gıda konusunda en tartışmalı besin ekmektir. Ekmek deyince de buğday akla geliyor. Buğday da insanda ‘buğday alerjisi’, ‘çölyak hastalığı’ yapabiliyor. ‘Gluten hassasiyeti’ oluşabiliyor. Buğday alerjisi üzerine araştırmalar yapan İstanbul Altınbaş Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölüm Başkanı Prof. Dr. Haydar Özpınar’ın araştırması sona ermiş.

Özetleyelim. İlgilenenler, uzmanlar makaleyi bulup detaylarını okuyabilir. Alman Alexander Humboldt Vakfı’nın desteğiyle Almanya’daki Potsdam Üniversitesi ile işbirliğinde yürütülen araştırmada, Almanya’dan 25, Türkiye’den de 21 yerli, ithal veya melez buğday incelenmiş. Bunlar Güneydoğu, Orta ve Doğu Anadolu’dan, Ege’den, Karadeniz ve Marmara ve Akdeniz bölgesinden Kunduru, Siyazan, Tosunbey, Esperya, Kayra, Sivas, Ceyhan, Pehlivan, Rusya, AK-702 ve Altay cinsi buğdaylar.

ALERJEN PROTEİN

‘Ekmeklik Buğday Türlerinde Alerjen Proteinlerin Saptanması’ adlı araştırmada, sindirim bozukluğuna neden olan alerjen protein araştırılmış. İlk kez yapılan bu araştırmada bazı ekmeklik buğdaylarda ‘alerjen protein miktarı’ yüksek bulunmuş. Prof. Dr. Özpınar, ‘Bu tür alerjen protein miktarı yüksek buğday tohumlarının belirlenmesi insan sağlığı açısından büyük önem taşıyor. Buğdayda glutene bağlı oluşan çölyak hastalığı ve semptomları biliniyor. Ancak, alerjen proteinler konusunda yeterince bilgi yok’ diyor. Projede Tarım ve Orman Bakanlığı TAGEM ve İstanbul Halk Ekmek ile birlikte hareket ettiklerini, tohum toplamada her iki kurumdan destek aldıklarını söyleyen Prof. Dr. Özpınar, bu konuda çalışmalara Türkiye’de de devam ettiklerini söylüyor.

(Prof. Dr. Haydar Özpınar’ın araştırması sona erdi. Uluslararası saygın ‘Foods’ dergisinde 13 Ekim 2020’de yayınlanan makalesini gönderdi. Araştırmanın başladığına dair yazımız geçen yılın 23 Ağustos’unda çıkmıştı.)

GÜNÜN SÖZÜ
“Tecrübe çok acımasız bir öğretmen, önce sınavı yapıyor, dersi sonra öğretiyor.” Vernon Law

BİR GÜNLÜK YAS GEREKİRDİ

DOĞRU

Yazının Devamını Oku

Din değil, akıl ve fen

Bilim insanlarına göre deprem fizik kanunlarının şaşmaz bir şekilde çalışması sebebiyle oluşan bir doğa olayıdır.

İbrahimi dinlere ait kutsal kitaplara göre ise deprem, güneşin doğup batması, gece-gündüz dahil, olan ve olacak bütün doğa olayları, insanlar arasından peygamberler atayan, onlara vahiy gönderen, neleri yapmaları, neleri yapmamaları gerektiğini söyleyen, talimatlarına uyanları cennete, uymayanları cehenneme gönderen, gücü sınırsız bir tanrı tarafından oluşturulmakta ve yönetilmektedir.

Çok okuyan ve İbrahimi dinlerin kutsal kitaplarında yazılanları bilen Atatürk 1937 yılında TBMM’yi açarken yaptığı konuşmada, “Bizim prensiplerimiz, gökten indiği sanılan kitapların dogmaları (kesin doğru olduğu sanılan bilgileri) ile asla bir tutulmamalıdır. Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil doğrudan doğruya hayatın içinden almış bulunuyoruz” diyerek, kutsal kitaplardaki dogmalardan ilham almadığını açıklamış ve bu sözüyle laikliğin tanımını da yapmış, laikliğin din ve vicdan özgürlüğünden ibaret olmadığını, devlet işlerinin, herhangi bir dinin kutsal kitabındaki kurallara göre düzenlenmemesi demek olduğunu açıklamış, yani, egemenliği gökten indiği sanılan kutsal kitapların elinden alıp Türk milletine vermiştir. Atatürk’ün rehberimiz olması gereken diğer sözü şudur:

“Dünyada her şey için; medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit (en gerçek yol gösterici) ilimdir, fendir (pozitif bilimdir). İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir”.

Demek ki eğer ‘Atatürkçüyüm’ diyorsak, dünyaya bakışımız ve davranışımız, akıl ve fen olmalıdır.

Tuncay ERCİYES

GÜNÜN SÖZÜ“Depremin imtihan olduğu doğrudur. Ama din imtihanı değil, mühendislik imtihanıdır.” Nietzsche

HAREM-SELAMLIK

CUMHURBAŞKANI’

Yazının Devamını Oku

Mesut Yılmaz’ın ‘had’leri

Yahya Kemal ‘Rindlerin Ölümü’nde, ölümü asude bir bahar ülkesi olarak tasvir eder. Bir başka şiirinde ise bir ‘sessiz gemi yolculuğu’. “Dönen yok ki” derken, ‘o yerden’ bir memnuniyet hali çıkarır.

Mesut Yılmaz da sessiz bir gemiye binip asude bir bahar ülkesine doğru yola çıktı. Dünya standartlarında eğitimli, iki lisana hâkim, donanımlı, babadan zengin, konforu yerinde bir işinsanı iken, darbe sonrası demokratikleşme sürecinde sivil siyasete omuz verdi.

Türk siyasi hayatında en uzun süreli, kesintisiz milletvekilliği yapanlardan biri oldu, çeşitli bakanlık görevlerinde bulundu, üç defa hükümet kurdu.

Türkbank’ı mafya tezgâhına teslim etmediği için Yüce Divan’da yargılandı.

Ortada suçlayacak hiçbir delil yoktu, ama ne yazık ki mahkemede bu ülkede başbakanlık yapmış bir kişinin hukukunu koruyacak cesaret de yoktu, deve mi kuş mu olduğu belirsiz bir ucube karar çıktı.

‘Sığ siyaset’ 28 Şubat’ı sırtına yüklemeye çalıştı ama zamanın asker muktedirleri munis siyasetçi olmadığı ve askeri vesayet aracı olarak kullanılan ‘ulusal savunma’ konseptini, hem de genel kongrede cepheden eleştirdiği için ertesi gün, şahsına ‘hadsiz’ bir muhtıra verdi.

28 Şubat komplo davasında tanıklık yaptı ve kendisine muhtıra verenlerin hukukunu korudu, lehlerine tanıklık yaptı.

Siyasetten uzak olduğu bir dönemde, 15 Temmuz kalkışmasında, ülkeyi yurtdışında koşulsuz savundu.

Avrupa Birliği’nin siyasi mülahaza ile değil, ‘

Yazının Devamını Oku

Avrupa salgına teslim

SAĞLIK Bakanı Fahrettin Koca’ya kulak verelim. “2 bine yaklaşan ağır hasta sayısını düşürmek zorundayız” diyor. Ekliyor: “Tedbirden daha güçlü silahımız yok. Hareketliliği azaltalım.” Yılbaşından beri dünyayı sarsan COVID’in damlacık yoluyla geçtiği artık kesin biliniyor.

‘Maske, mesafe, hijyen’ kuralına harfiyen riayet edelim. Bunu sadece kendimize değil ailemize, ülkemize hatta insanlığa karşı bir görev addedelim. Salgın Avrupa’yı teslim almış durumda. Türkiye’nin sağlık sisteminin, yoğun bakım yatak sayısının, kahraman sağlık ordumuzun bizi Avrupa’nın durumuna düşürmediğine teşekkür edelim. Hollanda, Belçika gibi ülkelerde yoğun bakım yatağı kalmadı. Hastaları ambulans helikopterlerle Almanya’ya sevk ediyorlar. Mesela İsviçre zihinlerde canlandırılan İsviçre değil artık salgın karşısında. Wallis Kantonu’nda yoğun bakım yatağı kalmamış. NZZ gazetesine göre hastalar geri çevriliyormuş.

Fransa’da vaka sayısı 1.4 milyonu geçmiş... Pazar akşamı sağlık bakanlığı 47 bin vaka açıkladı. Pazar günü 231 kişi ölmüş. Ölenlerin sayısı 37 bin aşmış. Başa çıkmakta artık zorlanmayı bırakın, imkânlarını aşmak üzere. İtalya deseniz, günlük vaka sayısı 30 bin. Günde ölenlerin sayısı 200’ü aşmış. Orada da yoğun bakım yatak sorunu var.

Avrupa’da en fazla vatandaşımızın yaşadığı Almanya zaten bir süre önce ordudan yardım istemişti. Alman ordusu 15 bin askeri bu iş için ayırmış. Şimdiden 4 bini asker, il sağlık dairelerinde görev yapıyor, filyasyona yardım ediyor. Alman Savunma Bakanı Annegret Kramp-Karrenbauer bir TV’ye verdiği demeçte “Biz zaten sağlık müdürlüğü gibi çalışıyoruz” diyordu.

Fizikçi olan Alman Şansölyesi Angela Merkel de birkaç hafta önce “Yaptığım hesaplara göre, böyle giderse günlük vaka sayısı 19 bin 200 olacak” demişti. Alman halkı hayret etmiş, şaşırmıştı. Hesabı gerçek oldu. Günlük vaka sayısı artık bu rakama dayandı. Toplam vaka sayısı 532 bin 930 oldu. Ölenlerin sayısı 10 bin aştı. Almanya bugünden itibaren kısmi kapanmaya gidiyor. Restoranlar, barlar, sinemalar, tiyatrolar, yüzme havuzları vs kapanıyor. Mağazalar açık ama 10 metrekareye bir kişi girebilecek. 10 kişiden fazla ne evde ne de dışarıda bir araya gelmek yasak. O da en fazla iki ayrı aile fertleri olabilecek. Kasımda durum gözden geçirilecek. Eğer durum değişmezse muhtemelen en sert önlemleri alacak Almanya.

Reuters Haber Ajansı’nın haberine göre bu virüs dünya çapında 45.5 milyon insana bulaştı, 1.2 milyon insan hayatını kaybetti. İkinci dalga daha fazla vuruyor. Hatta bazı bilimsel çalışmalara göre daha hızlı bulaşıyormuş... Milletçe İzmir depreminin acısını yaşadığımız bugünlerde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın uyarılarını kulak ardı etmeyelim. Çünkü bu virüs her geçen gün daha fazla can alıyor, daha fazla insanı sevdiklerinden koparıyor.

GÜNÜN SÖZÜ
“TÜM yabancı kaptan ve 2. pilotlar 1 Kasım 2020 tarihi itibarıyla izne gönderiliyor.” Turizm Yazarları ve Gazetecileri Derneği (TUYED) Başkanı Musa ALİOĞLU

MESUT YILMAZ’IN BİR ÖZELLİĞİ

Yazının Devamını Oku

‘Diriliş’ ve ‘Kuruluş’ dizileri çürüme ve çöküşü kurtarmaz

CHP Kırklareli Milletvekili Vecdi Gündoğdu, ‘tarımın batışı’ ile çarpıcı değerlendirmeler yaptı ve şöyle konuştu:

“Dünyada artan nüfus, iklim değişiklikleri ve çarpık sanayileşme sonucu su ve topraklarımız hızla kirlenmekte ve yok olmaktadır.

 18 yıllık AKP hükümetleri, tarımı ve gıda güvenliğimizi her geçen gün dışa bağımlı hale maalesef getirmiştir.

 2002 yılında gayrisafi yurtiçi hasıla içinde tarımın payı yüzde 10.3 iken 2019’da bu oran yüzde 6.4’e düşmüştür. Yani 2003-2019 arasında tarımsal hasıla kaybımız tam 971 milyar lira olmuştur. Tarımsal hasıla kaybımızın her yıl düşmesi ülkemizi net ithalatçı konumuna gelmiştir. İktidar, çiftçinin borç batağına saplanmasına da seyirci kalmaktadır. AKP’de üreticinin borcu tam 50 kat arttırmıştır.

 AKP üreticiyi adeta faize ve bankalara da çalışır hale getirmiş; bunun sonucu üretici ekemez, biçemez hale gelmiş ve toprağını terk ederek şehirlere göçe zorlanmıştır.

 2002 yılında tarımın istihdam içindeki payı yüzde 35 iken 2019 yılında bu rakam ne yazık ki yüzde 18’lere gerilemiştir. Bir başka deyişle, 2002’de 7.4 milyon kişi tarım sektöründe istihdam edilirken, 2019’da bu rakam 5.9 milyon kişiye düşmüştür.

Çiftçiyi üretimden koparmış, toprağına küstürmüş, borç batağına sürüklemiş, ülkemizi ise tarımda ithalatçı ülke haline getirmişlerdir. Köylerimiz boşaltılmış, işsizlik patlamış, sosyo-ekonomik yapı hançerlenmiştir. Bu bir utanç tablosudur; tarıma, çiftçiye verdiği değerin ibretlik, acı bir göstergesidir.

Artık çürümeyi ve çöküşü ‘Diriliş’ ve ‘Kuruluş’ dizileriyle inanın unutturamayacaksınız. Artık milletin kafasında ve gönlünde de yoksunuz.

Vatandaşın önüne giden ilk sandıkta da -şunu tekrar ediyorum- yok olacaksınız, yok olacaksınız ve yok olacaksınız.”

Yazının Devamını Oku

Cumhuriyetimizin 97. yılı kutlu olsun!

Dil Derneği, Cumhuriyetimizin 87. yılı nedeniyle bir mesaj yayınladı. Anlamlı içerikli bu mesajı özetleyerek yayınlıyoruz:

“Bu yıl, dünyada ve ülkemizde canlar alan salgın nedeniyle TBMM’nin 100. yılını coşkuyla kutlayamadık. 23 Nisan Ulusal Çocuk Bayramı’nı, 19 Atatürk’ü Anma, Gençlik Spor Bayramı’nı, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı coşkuyla kutlayamadık. Dil Derneği’nin 33. yaşını gönlümüzce kutlayamadık. 29 Ekim 2020’de laik Cumhuriyetimizin kuruluşunun 97’nci yılını da buruk bir coşkuyla kutlayacağız. Laik Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü, Lozan’la yayılmacılara son dersi veren İsmet İnönü’yü, Kurtuluş Savaşı’nın Kuvay-ı Milliyecilerini saygıyla anıyoruz.

Koronavirüsle savaşan bütün sağlıkçıları selamlıyor, bu savaşım sırasında yaşamını yitiren bütün hekimleri, bütün sağlık emekçilerini saygıyla anıyoruz. Tehlike sonlanmadı, salgın sürüyor. Cumhuriyet kurumlarını karartan, devrimleri budayan karşıdevrim ‘virüsü’ de sürüyor. Yıllardır akşam-sabah ‘Cumhuriyet tarihi(miz) boyunca’ diye başlayan, arkasından laik Cumhuriyetimizin değerlerinden birini ya da birkaçını yasal kılıflarla ortadan kaldıran sözleri dinliyor; yurdun tarihsel ve doğal dokusunu bozan eylemlere tanık oluyoruz. Eğitim ve yargı başta olmak üzere, her yurttaşın bugününü ve geleceğini güvence altına alacak kurumların yaralanmasıyla karşılaşıyoruz.
97 yaşındaki Cumhuriyet’in 21. yüzyılda yaşadıkları inanılacak gibi değil...
‘Yurtta barış, dünyada barış’ ilkemizin unutulduğu, Atatürkçülerin karalandığı sözde demokrasiyle sınanıyoruz.

Bu Cumhuriyet’in olanaklarıyla orun, ün, kazanç elde edenler, ‘cumhuriyet tarihini’ doğru okumakla yükümlüdür.

Yüzyıllarca kul sayılan, ‘ümmi ümmet’i yurttaş kılan, kadınlara haklarını öğreten, Osmanlı’nın borcunu bile ödeyen, kimseye boyun eğmeyen bağımsız bir Cumhuriyettir! Şimdi hesaplaşılan, bütün yaşamını, kazanımlarını ulusuna adayan Mustafa Kemal’dir!
Osmanlı’yı yıkan çağının gerisinde kalmasıydı; ulusal ve evrensel değerleri yok sayan hiçbir iktidarın da koltuğu kalıcı olmayacaktır! Mustafa Kemal Atatürk devrimlerin ışığını Çankaya’da parlatmıştı; bu ışık hiçbir zaman sönmeyecek! Bizler her şeye karşın, Cumhuriyet Bayramlarını Atatürk’e olan bağlılığımızla, aydınlanma aşkımızla başımız dik, alnımız açık kutlayacağız!”

ÇANKAYA’DA ATATÜRK’LÜ AÇILIŞ

Yazının Devamını Oku

İnce’den 47 günde 46 kent

Sivas Kongresi’nin 101. yıldönümü olan 4 Eylül’de Sivas’tan ‘Memleket Hareketi’ gezilerine başlayan Muharrem İnce, Türkiye siyaset tarihinde, belki de dünyada denenmemiş yeni bir yöntemle, 81 ili karış-karış, hem de pandemi ortamının zor şartlarında geziyor...

47 günde 46 kenti ziyaret ettikten sonra, günlerdir bir grup akademisyen ve mesleğinde uzman isim tarafından kaleme alınan manifestosunun son halini vermek için İstanbul’da bir otelde istişare amaçlı kampa giriyor.

İnce, bugüne dek on binlerce insanla dirsek (COVID selamı) selamı yapıp, binlerce esnafın sorunlarını yüz yüze dinledi. İnce’in önümüzdeki haftalarda 81 ili tamamlayıp daha sonrasında da her kentin en büyük 4 ilçesini tek tek gezmesi bekleniyor.

Edindiğimiz izlenim: İnce’ye en büyük ilgi, Z kuşağı dediğimiz genç seçmen ve kadınlardan. Mesela Van’da sabah saatlerinde yanına gelen bir genç, “İlk kez oy kullanacağım, söz ilk oyum sana” diyor. Samsun’da paten yapan gençler otobüsü görünce kayarak geliyor ve İnce’nin etrafını sarıyorlar. Tokat’ta otobüsü gören gençler, otelde dinlenmeye çekilen İnce’nin telefon numarası olduğunu düşündükleri bir numaraya WhatsApp’tan otobüsle çekildikleri selfie’yi yollayarak, “Başkanım dinleniyormuşsunuz, sizi kaçırdık ama otobüsünüzle resim çekildik” diye yazıyor, mesajı gören İnce de “Bekleyin, iniyorum” yazıyor, DHA muhabiri, İnce’nin gelmesi ile şaşkınlık yaşayan Z kuşağı ile sohbeti otelin önünde haberleştirdi. 

Adana’da bir kafenin balkonundan “Başkanım bana da el sallayın” diye seslenen 18 yaşındaki kıza İnce’nin “İki elle sallıyorum gel aşağı” demesi üzerine pop star görmüş gibi titreyerek genç kızın ağlaması da TV ekranlarında yer aldı. Bunlar dikkat çekici...

Hakkâri’den Şırnak’a giderken Dağdibi’nde köylülerin otobüsün önünü keserek “Bizi İktidar ile HDP’nin arasında ezdirme, parti kur oy verelim” demeleri, Muş’ta kahvehaneye içeri ısrarla İnce’nin çağrılarak, muslukları açarak “Suyumuz akmıyor, haftalar oldu, çözüm yok, sesimiz ol” feryatları, esnafın her yerde dertlerini karşılarında gördükleri İnce’ye anlatması...

EK GÖSTERGEYİ UNUTMAM

Yollardaki kontrol noktalarında nöbet tutan kolluk kuvvetlerini, özellikle Doğu illerinde

Yazının Devamını Oku

Arapların Türkiye düşmanlığı büyüyor

Araplar tarafından sürdürülen ambargo neden mi başladı? ‘Müslüman Kardeşler’ Mısır, Katar, Libya konularında alınan karşıt tavırlar ve gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında siyasi bir krizin başlamasına ve büyümesine neden olan faktörler olarak sayılıyor.

Bu siyasi krizle birlikte Suudi Arabistan, 1.5 yıl önce gümrüklerde Türk mallarının girişini yavaşlatma, tam sayım uygulama gibi muamelelerle Türk ürünlerini limanlarda bekletme şeklinde başlayan ülkemize yönelik bir kısmi ve örtülü ambargo içindedir. Söz konusu ambargo, Suudi Arabistan’da iş alan müteahhitlerimizin hakedişlerinin geciktirilmesi ve artık iş verilmemesiyle, Suudi Arabistanlı turistlerin ülkemize gelmemesine yönelik telkinlerle devam etmiştir. Süpermarketten fast-food zincirlerine kadar pek çok firma Suudi Krallığı tarafından başlatılan ambargoya destek verir hale gelmiş ve Türk ürünlerini satmayacaklarını/kullanmayacaklarını açıklamışlardır.

Suudi Arabistan Ticaret Odaları Başkanı da “Türkiye’ye dair, ithalat, yatırım ya da turizm olsun, her şeye boykot uygulama” konusunda çağrılar yapmaktadır. Boykot Türk lokantalarına ve berberlere kadar uzamış durumda. Bunun 32 bini Hataylı olmak üzere 45 bin yurttaşımızı son derece tedirgin ediyor. Boykot Fas, Tunus, Cezayir ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde de görülüyor artık. Bu ülkelerde de tıpkı Arabistan ambargosunun başında olduğu gibi gümrüklerde Türk mallarının girişi yavaşlatılmaya başlanmıştır. TÜSİAD, TOBB, TESK, TİM, DEİK gibi Türkiye’nin en önemli iş örgütleri de yaptıkları ortak açıklamada ambargonun küresel lojistik firmalarından küresel tedarik zincirlerine kadar etkilerine dikkat çekerek sorunun çözülmesi için somut adımlar atılmasını istemişlerdir.

İhracatçımızdan nakliyecimize, çiftçimizden üreticimize, turizmcimizden müteahhidimize kadar her sektörden yurttaşımızı derinden etkileyen sorun, ancak TBMM’nin devreye girmesiyle giderilebilecektir. Bu nedenle, gittikçe derinleşen ve yaygınlaşan gayriresmi Suudi
ambargosunun nedenleri ve sonuçlarıyla ele alınması, bu ambargo karşısında alınacak tedbirlerin belirlenmesi amacıyla genel görüşme açılmasını istiyoruz.

Mehmet GÜZELMANSUR CHP Hatay Milletvekili

GÜNÜN SÖZÜ
“DÜNYANIN en büyük trajedilerinden biri ahlakın din tarafından ele geçirilmesidir.” Arthur C. Clarke

FINDIĞA ‘VURGUN’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Tatar, Rum liderinin tebrik mesajını derhal iade etmeli

KKTC’nin yeni seçilen Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’a, Rum lider Nikos Anastasiadis’in gönderdiği kutlama mesajı kabul edilebilir bir üslupla yazılmamıştır ve politik teamüller içerisinde derhal kendisine iade edilmelidir. Tatar, KKTC vatandaşları tarafından KKTC Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir. Anastasiadis’in kutlama mesajında bahsettiği şekli ile Türk cemaatinin lideri sıfatının da üzerinde, KKTC Cumhurbaşkanı sıfatını taşımaktadır.

Anastasiadis cumhurbaşkanımıza hitaben yazdığı yazılarında kendisine ‘KKTC Cumhurbaşkanı’ olarak hitap etmediği takdirde yazısının kabul edilemeyeceği kendisine bildirilmelidir. Kutlama yazısında yer alan ‘Kıbrıslı Türk vatandaşlarım’ tanımı kabul edilemezdir. Anastasiadis, Kıbrıslı Rumların oyları ile seçilmiş bir siyasidir. Hiçbir zaman ve koşulda da KKTC vatandaşları kendisinin temsil ettiği oluşumun vatandaşları değillerdir.

Yukarıda belirtilen hassas konular, Rum liderin Ersin Tatar’a hitaben gönderdiği yazılarda yer almadığı sürece, bu içerikteki yazıların kabul edilmemesi gerekmektedir.

Prof. Dr. ATA ATUN-Kıbrıs İlim Üniversitesi Dekanı, KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

GÜNÜN SÖZÜ

SAYIN Bekir Coşkun için: “Bizler hayata veda ettikten sonra güneş pek çok defa doğacak fakat bizleri bulamayacak. Fakat geride bıraktığınız güzel anılar, güzel yazılarınız, hayvan sevgisi ile beraber aşıladığınız güzel dersler hep yaşayacak. Azrail hiçbir yazarı, sanatkârı, kısacası düşünceleri ders olanları ölümüyle yok edemez. İnsan emelleri, düşünceleri ve bizlerde bıraktığı duyguları ile sonsuza kadar yaşar. Siz şanslısınız, siz gittikten sonra da düşünceleriniz yaşayacak.”    Prof. Dr. Cengiz KUDAY

AÇIKLAMA
KARTELLERE 10 MİLYAR DOLAR, BİZE 5 MİLYON DOLAR KALIYOR

FATSALI

Yazının Devamını Oku

‘Altın Ölüm’

Artık İbrahim Gündüz gibi araştırmacı ve ödünsüz gazetecilere rastlanılmıyor.

Şimdi malum nedenlerden dolayı herhangi bir kurumda çalışmıyor ama gazeteciliğe hâlâ devam ediyor. İbrahim, aktif olarak çalıştığı dönemde bir haber yaparken her zaman etik ilkelere bağlı ve objektif bakışıyla son derece titiz bir şekilde çalışırdı. Mutlaka taraflara eşit ölçüde söz vererek ve belgelere dayanarak haberini sunardı. İbrahim’in geçenlerde bir kitabı Galeati Yayınları’ndan çıktı. Adı, ‘Altın Ölüm’.

‘Altın Ölüm’ kitabı gerçekten çok önemli. Çok önemli çünkü her şeyden önce İbrahim, bu kitabı da bulup ortaya çıkardığı haberleri gibi kılı kırk yarmış da hazırlamış. Yarınlara kalacak olan çok önemli bir belge niteliğinde bu kitap.

Çok önemli çünkü bu ülkenin yeraltı kaynaklarının nasıl ticari meta haline getirildiğini kanıtlarıyla, belgeleriyle ve tarafların açıklamalarıyla öylesine gözler önüne seriyor ki, bu ülkede neler döndüğüne insanın inanası gelmiyor. Kitapta ‘altın’ arayışında doğanın nasıl talan edildiği, doğanın nasıl tüketildiği çok net bir şekilde anlatılıyor. Başka ülkelerde olsa bu kitap yayınlandığında ortalık ayağa kalkar, günlerce konuşulur, tartışılırdı.

Bursa’da Kirazlıyayla, Uşak’ta Murat Dağı, Kazdağları, Cerattepe, Kurşunçalı, Toroslar, Munzur başta olmak üzere neredeyse tüm dağlarımız, ormanlarımız ve ırmaklarımızın nasıl risk altında olduğunu bir bir anlatılıyor. Kitap, 384 sayfadan ve üç bölümden oluşuyor. Kitabın ‘Siyanür Kıskacında Yaşam’, ‘Maden Fuarlarında Pazarlanan Ormanlar ve Türk Tarımı’, ‘Türkiye’deki Siyanürlü Madenler ve Hikâyeleri’nden oluşan bölüm başlıkları bile insanı hayrete düşürüyor. Özellikle 3. bölümde yer alan ve ‘Ovacık Altın Madeni–Sarı Öküzün Verildiği Yer’, ‘Erzincan Dağlarında Bizans ve Yunan Güneşi’, ‘Çöpler Altın Madeni’, ‘Fındık ve Hamsi Diyarına Siyanür Darbesi: Fatsa Altın Madeni’, ‘Kışladağ Bitti Hedef Murat Dağı’, ‘Çanakkale-Balıkesir Siyanür Hattı’, ‘Öksüt-Alaplı Siyanür Hattı’, ‘Artvin-Cerattepe’, ‘Katar-Kanada-Yunanistan Ortaklığı Gururla Sunar: Kızıltepe Siyanür Madeni’, ‘Gümüştaş Siyanür Tesisi ve Doğan Yayıncılık İlkeleri’ gibi konular insanı hayrete düşürüyor.

Ellerine ve kalemine sağlık İbrahim... Elimizde olanak olsa, kitabın tüm sayfalarını buraya aktarmak isterdik.

Eğer siz de birazcık da olsa bu ülkede olup bitenleri merak ediyorsanız, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımıza ne olacak diyorsanız bu kitabı bir an önce okumalısınız. Yarın çok geç olmadan...

BU KADAR HAYVAN SEVGİSİZLİĞİ OLAMAZ!

BİGA’

Yazının Devamını Oku

Yavaş, Gökçek’i utandırıyor!

29 Ekim’de Ankara’da dev bir açılış var. Açılışın ‘dev’liği projenin büyüklüğünden değil öneminden geliyor.

Çubuk 1 Barajı rekreasyon alanı Mansur Yavaş’ın talimatıyla ihya ediliyor.

Yıllar boyu süren savaşlardan sonra Türkiye’nin yokluk yıllarında yapılan ilk barajı olan Çubuk Barajı, Atatürk gibi bir ‘dâhi’nin bizzat yönetiminde yapılmış yıllarca Ankara’ya hem rekreasyon alanı olarak hizmet vermiş, hem de Ankara’nın su ihtiyacını karşılamıştı.

1929 yılında yapımına başlanan ve 7 yılda tamamlanan Çubuk Barajı, Atatürk’ün sadece iyi bir asker olmadığının görülmesi açısından çok önemlidir. Çubuk Barajı, Cumhuriyet’in ilk eserlerinden biri olarak milli birlik ruhunu yansıtmaktadır ve bugün dönemsel olarak bu ‘ruh’un yeniden canlandırılması için Çubuk Barajı, bir rekreasyon alanından, bir barajdan çok daha önemlidir.

Atatürk’ün baraj yapımı sırasında inşaatı denetlerken, gelip giderken oturduğu yapı yıllar içinde ‘Atatürk Evi’ olarak ziyaretçilere açılmış ancak Melih Gökçek’in başkan seçilmesinden sonra sadece içinde ‘Atatürk Evi’ olduğu için rekreasyon alanı da kaderine terk edilmişti.

25 yıl aradan sonra Çubuk Barajı belediye iştiraki ANFA şirketi yetkililerinin büyük çabasıyla temizlendi. Öyle ki 25 yılın çöpü-molozu 2000 kamyonla atıldı. 1000 dönümlük bir araziye sahip Çubuk Barajı rekreasyon alanı temizlendi, binlerce ağaç ve bitki dikildi, yollar yapıldı. Atatürk Evi aslına uygun olarak restore edildi.

Mansur Yavaş’ın bütün hizmetleri bir yana, tarihsel bir öneme sahip rekreasyon alanının 29 Ekim’de açılacak olması anlayanlara çok önemli mesajlar veriyor.

Aslı Baykal açıklama yaptı

Yazının Devamını Oku