‘Antalyalı parti’ hikâyesinin ardındaki gerçekler CHP aşındırılıyor...

Dün iki cümle bahsettiğimiz, adını vermediğimiz‚ ‘Antalya kökenli parti’ hikâyesi bir anda ortalığa düştü. ‘Heyecan’ ötesinde ‘kızgınlık’ da yarattı. İttifakın lokomotifi CHP, nereye gidiyor, ne yapıyor soruları öne çıkmaya başladı.

Peşinen söyleyelim: Kemal Kılıçdaroğlu ittifak konusunda doğru şeyler yapıyor. İYİ Parti ve SP’yi ana gövdeden koparttırmıyor. Yeni partileri kanatları altına almak istiyor.

İktidar ise başka bir yöne gidiyor ama Kılıçdaroğlu, başta rejim olmak üzere partiyi batıdan koparmak istemiyor.

Bir siyasal araştırmacı ile konuşurken, “Bu konuda bir şey söylemeden önce Kırgısiztan’da neler olduğunu dikkatle izlemek lazım” diyor.

Rusya, Suriye’de gücünü ortaya koyuyor; Azerbaycan-Ermeni ilişkilerinde de iki ülkeyi ‘terbiye’ ediyor.

Akdeniz’de ‘bayrak’ sallamamıza karşı bütün güçler karşımıza dikilmek isteniyor.

Kıbrıs’taki başkanlık seçimini Mustafa Akıncı yeniden kazanırsa? Bunun cevabı henüz yok.

CHP’DEN KOPUŞLAR

Asıl vurgulamak istediğimiz, CHP seçmenden küçük kopuşlara dikkat çekmek. ‘Seçmen yapısındaki bu olumsuz kopuşu’ değerlendirmek gerekiyor. Kılıçdaroğlu’nu yakından tanıyanlar diyor ki: “Partide barış yaparak herkesi büyük bir amacın şemsiyesi altında niye toplamıyor?”

İttifaka ödün veriyor gibi görünüyor ama duyarlı kesimin Cumhuriyet ve Atatürk hassasiyeti, temel ilkelerden uzaklaşılıyor gibi bir tablonun ortaya çıkması sorun. Bazı şeyler de “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” ile olmuyor.

Kemal Bey, partide ‘başkaldıranları’ uzlaşmaya çağırmadığı için tepkiler daha büyüyor. Kopuşlar ve çekilmeler dikkat çekiyor. İYİ Parti’ye gösterilen ‘sıcaklık’ parti içi muhaliflerine gösterilmiyor.

CHP’deki tahribatın farkında olan siyasal araştırmacıların “Kazan kaynıyor” diye alarm mı vermesi lazım!

Parti içi barışın sağlanması gerektiği vurgulanmıyor. Muhalefetin saldırısı ve baskısına direnemiyor. CHP savunulmuyor, aksine parti içinde ağır eleştirilerin tonu daha da artıyor.

CHP aşındırılıyor. CHP savruluyor.

VE HALK PARTİ

İktidar kanadında CHP’nin Kemalist kanadı gıdıklanıyor, ağır eleştiriler yapılıyor. Kemal Bey’in etrafında ‘adam’ kalmadı, nasıl bir genel başkan olduğu sorgulanmaya başladı.

CHP’den yeni bir parti mi doğdurulmak isteniyor? Evet, dışarıda ‘üflenen’lere göre böyle.

Partinin kurucuları olarak Yılmaz Ateş, Mehmet Sevigen, Algan Hacaloğlu, Mustafa Özyürek’in isimleri gündeme getiriliyor. Onur Öymen ve Şahin Mengü’nün adını fısıldayanlar da var.

İsmi ‘Halk Parti’ olacakmış...

Baykal’ın kızı da genel başkan olacakmış.

En önemlisi, dışarda Baykal’ın bir görüşü ve beyanı geçmiyor.

Muharrem İnce de gelebilir mi?

CHP’nin ‘ağır’ bir abisi “Baykal’ın bir beyanı yoksa bu işin bir ciddiyeti olamaz” diyor.

Özet mi: Bu bir ittifak partisi olabilir, arkasında şimdiden ‘kontenjan’ hesabı vardır.

GÜNÜN SÖZÜ

“KORONAVİRÜSLE mücadelenin kahramanlarından biri de Türk çiftçisidir.”

TZOB Genel Başkanı Şemsi BAYRAKTAR

SOYER’LERE YAPILAN HAKSIZLIK

“BiR gerçeği sunmak istiyorum. İzmir’de bazı internet sitelerinde çıkan ‘Tunç Soyer’in eşi satıyor, İBB Başkanı kocası alıyor’ haberi üzerine bir şeyler yazmak istiyorum. Bu haber doğru değil, yapılan iş öyle değil. Kooperatifçiliği teşvik için yasalar ve mevzuat‚ ‘Kamu kurumları, belediyeler ihtiyaçlarını ihalesiz olarak kooperatifler ve üst birliklerinden satın alabilirler’ hükümlerini getirmiştir.

İBB Başkanı Soyer’in eşi yıllardır Ege-İzmir tarımsal üretim kooperatifleri birliği Köy-Koop’un (Mahmut Türkmenoğlu’nun kurduğu birlik) başkanıdır. Aziz Kocaoğlu döneminden bu yana bu birlik ve ortağı kooperatiflerin ürünlerini İBB direkt ihalesiz satın alır ve kooperatifleri bu yolla destekler. Tunç Soyer döneminde de yapılan budur. Eşten değil, yasal ve doğru olarak doğrudan üreticilerden aracısız satın alma söz konusudur. Suçlamanın tarafı ve taraftarların da avukatı değilim ama gerçeği bilen bir hukukçu olarak bu açıklamayı size iletmek istedim.”  Sabri ERGÜL

MESAJ PANOSU

SÖZCÜ yazarlarına verilen cezalar ve en yüksek yargı ve karar organı olan Anayasa Mahkemesi’nin Enis Berberoğlu hakkındaki kararını, 14. Ağır Caza Mahkemesi’nin tanımaması, Türkiye’nin hukuk devleti ve yargı bağımsızlığından nedenli uzak olduğunun çok açık kanıtıdır! Demokrasi ve hukuk devletiyle yönetilen hiçbir ülkede, Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmaması görülmemiştir.

Prof. Dr. Hakkı KESKİN
Eski Almanya milletvekili

ALBARTROS PARK MI, REZİDANS MI OLMALI?

BÜYÜKÇEKMECE’de yıllardır Albatros Parkı tartışması sürer gider. Hasan Akgün, “Burası belediyenin mülküdür, ticaret ve konut izni vardır, yapacağız” diyor! Albatros Dayanışması, “Albatros parktır, park olarak kalsın” diyor. Başta CHP milletvekili Dr. Ali Şeker olmak üzere birçok vekil ve bazı CHP’li üyeler park kalsın diye eylem yaptılar, biz de defalarca yazdık. Akgün’ün hedefi olmuştuk.

Son olarak İBB Meclisi’nde, AKP’li Meclis üyelerinin oylarıyla tamamı ‘yeşil alan’ oldu. Ancak 12 Ekim 2020 günü mecliste 56 no’lu gündemde Ekrem İmamoğlu tarafından Albatros Parkı ile ilgili alınan ‘yeşil alan’ kararı veto edildi. Tekrar meclise görüşülmek üzere iade edildi! CHP milletvekili Dr. Ali Şeker’in bu işin ortaya çıkarılmasında çok emeği olduğu bilinir. Bugüne kadar bir tweet’ini görmedik, atar mı?

Acaba şu an CHP’li seçilmiş meclis üyelerinin hangileri ‘kapı arkaları’nda günah çıkarıyor?

Belediyeden bir okurumuz “30 bin m2 dönümlük arazinin park mı, rezidans mı olması konusunda Akgün’ün bir anket yaptırmasını” önerdi... Bize göre,dikkate alınırsa Büyükçekmece’de son görev döneminde başkanlığını taçlandırır Akgün.

BELTUR’DA ‘KORUMACILIK’ OLAMAZ

İBB’ye bağlı BELTUR için atamalardaki rahatsızlıkları yazdık. Büyükşehir de ‘yumuşak’ şekilde bir açıklama yaptı. Bu tür açıklamaların arkası ‘patlar’, dikkat etmek gerekir. Karşı taraf hemen ‘gerçeği’ anlatır.

Görevden alınan eski BELTUR Genel Müdürü Güçlü Şeneler, İBB Perakende Grubu İştirakler AŞ’ye ‘danışman’ olarak atandı. Görevden alınan, yani tenzil-i rütbe edilen bir kişi, makam aracı kullanabilir mi? İBB kulislerinde konuşulanlara göre Şeneler’in elinde bazı belgeler bulunduğu ve bu yüzden ilişiğinin kesilmesinin ‘kolay’ olmadığı söyleniyor.

Şuna da dikkat çekelim: BELTUR’daki yolsuzlukların ortaya çıkmasını sağlayan insan kaynakları müdürü Mısra Pişkin’e istifa etmesi yönünde üst yönetimden büyük baskı yapılıyormuş. Ne zamandan beri CHP’nin yönettiği İBB’de yolsuzlukların ortaya çıkmasını sağlayarak kamunun parasını koruyan müdürlere “İstifa et” baskısı yapılıyor?

Ekrem İmamoğlu’nun konuyla ilgili bilgilendirildiği biliniyor, nasıl bir tavır takınacağı da merak konusu olmuş.

Biz uyaralım, aman dikkat diye. ‘Acemiler tayfası’ işi kapatmaya çalışırken, İSKİ benzeri skandallara yol açılırsa mahcup olunmaz mı?

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kıbrıs’ta kuzey-güney savaşları

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde tarihi Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turu 18 Ekim Pazar günü Başbakan Ersin Tatar ve Devlet Başkanı Mustafa Akıncı arasında gerçekleşecek.

Sadece Kıbrıslı Türklerin değil, Türkiye’nin Akdeniz’deki kaderi de belirlenecek.

Güney Kıbrıslı Rumların, Akıncı’yı desteklemesi boşuna değil.

Bağımsız aday Akıncı geçen dönemde Kıbrıs müzakerelerinde devamlı Türkleri zora sokan, Rum yandaşı fikir ve konuşmalarıyla gündem oldu.

“Kıbrıs’ta çözüm için topraklarımızdan bir kısmını Rumlara geri vermeliyiz” ifadesi, belgeleriyle ortada olan tavrının söze dökülmüş halidir.

Eğer Kıbrıs’ı kaybedersek, Doğu Akdeniz’deki haklarımızı, Akdeniz’deki iddiamızı kaybederiz. ‘Mavi vatan’ kavramından nefret edenlerin hepsi Rumların yanında toplandı. ABD, İngiltere, Fransa, Mısır, Suudi Arabistan, İsrail, say gelsin... Fransa üs açtı. Yunanistan asker sayısını arttırdı. Akıncı ise hâlâ gül, bülbül ve ‘Rum taraftarı’ söylemlerinde!

ATATÜRK’ÜN UYARISI

Sömürgeci güçler adeta ‘milli irade’ şampiyonu; tıpkı Irak’ta, Suriye’de saygı gösterdikleri gibi yani... Kıbrıslılar çok ağır bir propaganda altında. İç politika nefretleriyle ve duygusal oy verirlerse, her şey bir yana Atatürk’e ihanet ederler. Çünkü Atatürk ne demişti:

“Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece ikmal yollarımız tıkanır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir...”

Yazının Devamını Oku

AKP ne yapıyor?

KONDA Yönetim Kurulu Başkanı Bekir Ağırdır, güncel konular üzerinde senaryo ve analizler yaparken, “Türkiye’de her 4 kişiden 3’ünün kaygılı olduğunu” söyledi. Ayşenur Arslan’ın ‘Medya Mahallesi’ programında aldığımız küçük notlar şöyle:

AKP’nin ‘çekirdek seçmeni’nde çözülme var. Kaybettiği oylar ise bir yere gitmiyor, gri alanda genişliyor. Tayyip Erdoğan’a ise tam güveni var.

AKP’nin hedefi ittifakları dağıtmak. Onun için İYİ Parti’ye ve HDP’ye bastırıyor.

Seçim sistemi kilitlenmiş durumda. Yeni dönemde seçim sistemi değişikliği ‘gündem’ olabilir. MHP’nin oyu yüzde 6-7’ye inerse dışlanır ve yeni partilere ‘kapı’ açılmış olabilir.

İYİ Parti ittifaka girerse, tümüyle de olmasa oradaki oyları yine muhalefete gidebilir.

Kaç türlü seçmen var? Duyusal seçmen, taraftar seçmen ve çekirdek seçmen. Çekirdek seçmenin kendi içinde eleştiriler yapması ilginç sayılmalı.

AKP, iki turlu seçimden vazgeçip tek turlu seçimi düşünebilir.

Herkes ‘saray’a bakıyor; AKP’nin seçimden avantajlı çıkacağını da düşünmek gerekiyor.

Siyasi İslam ile muhafazakârlık arasındaki makas açılıyor. Şunu da söyleyebiliriz: Siyasi İslam iflas etti artık.

Yazının Devamını Oku

Gevşeme ikinci dalgayı getirdi... AB kasıp kavuruluyor

Her şey ortada. Önlemlere harfiyen uymamanın, rehavetin, gevşemenin yol açtığı söylenen ‘ikinci dalga’ Avrupa’yı kasıp kavuruyor. Almanya, İngiltere, Fransa, İspanya başta olmak üzere, hemen her ülkede günlük vaka sayıları yüksek, ölenlerin sayıları artıyor.

Başka ülkeleri risk bölgesi ilan eden Almanya, şimdi ülke içinde de risk bölgeleri ilan etmeye başladı. Bu bölgelerde yaşayanların başka bölgeye gitmesi veya başka yerden buralara gitmek neredeyse yasaklanacak. Madrid ve etrafındaki bölgeler dış dünyaya tekrar kapandı. Önemli bir gerekçe olmadan dışarı çıkmak yasak. Paris’te de keza benzer durum yaşanıyor. İtalya, alınan önlemleri sıkı takip için polis ve ‘carabinieri’ denilen jandarmaya ilaveten ordudan yardım istedi.

Bilim insanları vaka sayıları azalsa bile bunun azalmanın devam edeceği anlamına gelmediğini ısrarla işaret ediyorlar. Bu kez ‘sessiz enfeksiyonların’ veya ‘süper bulaştırıcıların’ ortaya çıkacağını söylüyorlar. Dolayısıyla bir süre daha bu salgın ile önlem alarak yaşamaya devam edileceğini hatırlatıyorlar. Birebir benzemese bile 1918-1919 İspanyol gribi salgınında da birinci dalgadan sonra, “Tamam bitti” derken ikinci dalganın, ardından üçüncü dalganın geldiği söyleniyor. ABD’de Minnesota Üniversitesi Bulaşıcı Hastalıklar Araştırma Merkezi Direktörü Mike Osterholm, “Salgının hemen biteceğini düşünmek mikrobiyolojiye aykırı” diyor.

Çıplak gözle görülemeyecek derece küçük bir virüs, sınır, engel tanımaksızın, ayrım yapmaksızın herkesi ölümle yüz yüze getiriyor. Tüm dünyada dolaşan virüsleri toplasan bir gram ya gelir ya gelmez diyor bilim insanları. Avrupa’da ‘shutdown’ denilen ‘tamamen kapanma’ alçak sesle konuşuluyor ama ekonominin alacağı ikinci bir darbenin belki de ülkeyi nakavt edeceği korkusu yüksek perdeden seslendirmeyi şimdilik engelliyor. Ama gidişat o yöne doğru galiba. Frankfurt’ta, Berlin’de veya birçok metropolde akşam 22.00’de restoranların, barların, kafelerin kepenkleri indirmesine karar kılındı.

Türkiye’de de vaka sayıları gerilemiyor, artıyor. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, günler evvel durumu “birinci dalgada pik” olarak niteledi. Karamsarlık veya paniğe mahal vermemek istedi sanırız. Haklı da. İster ikinci dalga, ister pik deyin, zaten gerçek değişmiyor. Daha fazla yayılmaması gerek. Yoksa sağlık sistemi çöker. Maske, sosyal mesafe, hijyen kuralını ‘ama’sız yerine getirmek şart. Hasta tedavi edilerek salgın önlenmez. Tek çaresi etkin bir aşı. Başka çare yok.

GÜNÜN SÖZÜ
“ADALET, milletlerin ekmeğidir; milletler daima adalete acıkırlar.”
Heraklitos

‘ANADOLU KALKINMA KOOPERATİFİ’ KURULUYOR

Yazının Devamını Oku

6 Ekim’in anlamı nedir?

Atatürk, diyor ki:

“Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen milletler, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.”

Prof. Dr. Mehmet Ali Körpınar, İstanbul’un kurtuluş gününü anlatıyor: “24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra, 23 Ağustos 1923’ten itibaren İtilaf Kuvvetleri İstanbul’dan ayrılmaya başladı. Son İtilaf birliği ise 4 Ekim 1923 günü Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle Türk bayrağını selamlayarak şehri terk etti. 6 Ekim 1923’te ise Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu İstanbul’a girdi ve işgal resmen sonlandı. İşgal, 4 yıl 10 ay 23 gün sürdü.

Mustafa Kemal Atatürk’ümüzü ve onunla birlikte İngiliz, Yunan, Fransız ve İtalyan kuvvetlerine karşı mücadele eden, hayatlarını veren tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi, sevgi ve saygı ile anıyoruz.

6 Ekim, İstanbul’un kurtuluş günü olarak belirlendi ve yıllardır kutlanmaya başlandı. Emperyalist ülkelerin Osmanlı’ya uyguladığı ekonomik ve askeri politikalar ile onu aciz bırakarak ne kadar vahşi ve gaddarca yaptığı işgali unutmamak ve de unutturmamak gerekir. Bunun için de umarım her yıl, bu günü kutlamaya devam ederiz.”

GÜNÜN SÖZÜ

“21. yüzyılın cahilleri, okuma-yazma bilmeyenler değil; okumayanlar, öğrendikleri yanlış bilgileri değiştiremeyenler ve yeniden öğrenemeyenler olacaktır.”

Alwin Toffler

46 YILLIK AVUKATTAN GENÇLERE ÖNERİLER

Yazının Devamını Oku

‘Fatih’in Rönesansı’

Bizim çocukluğumuzda 6 Ekim’de (bugün) “İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşu” kutlanırdı... Çokpartili rejimden sonra, kafalarda Osmanlı mantığı ağır basınca, İstanbul’un fethini kutlamaya başladık... Bu konuda Cumhuriyet’in saygın yazarı rahmetli İlhan Selçuk epey yazdı:

Bir devlet en büyük kentini fethettiği için bayram yapıp cümle âleme “Burası bizim değildi, ama işgal ettik” der mi?.. Kafayı sanırım o günlerde yemeye başlamıştık...

‘Tarih Baba’ diyor ki: “Türkler Anadolu’ya bin yıl önce Orta Asya’dan göçle geldiler... Malazgirt Meydan Savaşı...”

Peki, biz geldiğimiz zaman Anadolu boş muydu?

Daha önceki tarihsel öyküleri bir yana bırakalım ama 1. Dünya Savaşı’nda ve sonrasında Anadolu’yu paylaşmak için nasıl biz bize boğuştuk?

Türkler Anadolu’yu Hıristiyan emperyalizmine ikram mı edecekti?

Hesaplaşma kanlı oldu...

İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşunu değil fethini kutlayan kafa, işi buralara kadar sürükledi...

İşte o zaman emperyalizme karşı savaşla kurulmuş laik ve bağımsız

Yazının Devamını Oku

CHP İstanbul’da başka İzmir’de başka mıdır?

AKP’ye yakın vakıf ve derneklere aktarılan paranın seçimleri kazanan CHP’li belediye başkanları tarafından kesildiği biliniyor. İzmir’de ise bunun aksi oldu ve CHP örgütü karıştı. AKP’li Meclis üyesi Fikret Mısırlı’nın başkan yardımcısı olduğu Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği’ne destek vermek amacıyla imzalayacağı protokol akıllarda soru işaretleri bıraktı.

Bu konudaki önergeyi bizzat Tunç Soyer gündeme soktu. Soyer’in bu derneği daha önceden de ziyaret ettiği bildirildi. “Sanki meclisin iradesi Tunç Soyer’de mi” sorusu ortaya atıldı. Ne yazık ki protokol daha mecliste imzalanmadan önce Soyer’e ‘teşekkür’ metni yayınlanması dikkat çekti.

Tartışılan soru şuydu: “Bu parti siyaseti açısından ne kadar doğrudur? CHP’nin politikaları şehirlere göre mi değişiyor? İstanbul, İzmir ve Ankara’da başka CHP mi vardır?”

Bu arada CHP Buca/büyükşehir meclis üyesi avukat Taner Kazanoğlu’nun ismi ortaya çıktı. Silivri’deki duruşmalardan tanıdığımız, Bakırköy’den sonra Buca’dan aday gösterilen Kazanoğlu’nun itirazı ile ilgili olarak “bu tip derneklere resmi olarak destek verilmesini doğru bulmadığını” söylemesi AKP’liler tarafından gündeme taşındı. Kazanoğlu, ret vereceğini açıkladı. Konunun AKP’liler ve başka bazı CHP’liler tarafından da istismar edilmek istenmesi dikkat çekti.

Örgütte kriz çıktı. Bunun üzerine bir formül bulundu. Kazanoğlu, konunun görüşüldüğü gün toplantıya katılmadı ve önerge meclisten oybirliği ile geçti. Tartışmalar sırasında, İBB ile Hatuniye İlim Yayma ve İsrafı Önleme Derneği arasında imzalanacak protokolden, ‘ayni ve maddi destek verilmesi’ ibaresinin kaldırılmasına karşılık ille de ‘destek’ ibaresine yer verilmesi, bu kez “Desteğin açılımı ne?” sorularını gündeme getirirdi. Derneğin kamu yararı statüsünde değil de klasik bir cami derneği olması da tartışmaların önünü açtı. Bazı CHP’liler de “İzmir’de böyle oluyorsa AKP döneminde TÜRGEV ve Ensar’a yapılan yardımlara karşı çıkılmasını nasıl izah edilecek?” diye konuştular. Peki AKP’ye şirin gözükmek neyin nesidir?

Demek ki herkesin yandaşı kendisinedir.

GÜNÜN SÖZÜ
MEDENİ KANUN 94. YAŞINDA

Yazının Devamını Oku

‘Hesap sorulabilirlik, hesap verilebilirlik’

‘İYİ Partililer daha değerli... CHP’de bir şeyler oluyor’ başlıklı dünkü yazıda CHP-Üsküdar’daki istifalar ve bunlara Gürsel Tekin’in tepkisi ile ilgili ifadelere eski CHP milletvekili Kemal Anadol, bir başka açıdan bakarak ‘okkalı’ bir cevap yazmış.

Anadol diyor ki:

“Demokrasilerde önemli kurallardan biri, hesap sorulabilirlik ve hesap verilebilirliktir. Bu kural parti içi demokrasinin de olmazsa olmazıdır. Adaylar önseçimle belirlenirse sorumlular delege veya üyelerdir.

Merkez yoklaması ile belirlenmişse sorumluluk parti genel merkezindedir. Yetki ve sorumluluk bir madalyonun iki yüzü gibidir. Üsküdar CHP Belediye Meclisi listesini yaparak yetkisini kullanan CHP merkez üyeleri son istifalardan sonra CHP seçmenine ve örgütüne hesap vermek zorundadırlar. Merakla yanıt bekliyoruz!”

KUTLANACAK GAZETECİ

Partisinden kapı dışarı edilen Melih Gökçek’in herkese saldırgan tutumuna en güzel cevabı internet sitesi Super Haber’in sahibi Cengiz Er verdi ya...

Cengiz Er’in unutulmayacak sözü şöyle:

“Bu adamın kime çalıştığını artık çözmemiz lazım. Bu tür bayağı paylaşımlara karşı mahalle medyasının yaptığı gibi susmak değil, karşı durmalıyız. KORKMAYINIZ.”

Medyaya da ders veriyor

Yazının Devamını Oku

Sakarya gaz sahası için düşünceler

Petrol çıkarma ve rafinerilerde yıllarca çalışmış olan yüksek makine mühendisi Aslan Özmen hesap yapmış, Sakarya gaz sahasından yılda 10 milyar metreküp satılabilir doğalgaz çıkacağını hesaplamış... 28 yıl süreyle bu gazın Türkiye’nin dörtte bir ihtiyacını karşılayacağını söylüyor. Özmen’le konuşurken “Esas yeraltı serveti petroldür” demeyi de ihmal etmiyor.

Türkiye’nin Karadeniz’de (Zonguldak) 320 milyar metreküp doğalgaz bulduğunu açıklarken “Biraz da havaya girilmiştir” diyor ve ekliyor: “Politikacılar 2-3 ay içerisinde bu gazın nakde dönüşeceğine inanıyorlardı. Sanırım hevesleri boşa gitti!”

“Petrol ve doğalgaz nedir” sorusunu yanıtlıyor Aslan Özmen:

“Ham petrol deniz planktonlarının 100 derecede ve 100 atmosfer basıncı altında kalmasıyla 1 milyon yıl, doğalgaz ise yine deniz planktonlarının 160 derece ve 100 barda 1 milyon yıl kalmasıyla oluşur. Bu işin esası petrol hidrokarbonlarını bulmaktır. Latince’de petroil, kaya yağı demektir. Petrol çıkaran ünlü devletlerden Suudi Arabistan, İran, Irak’ta doğalgaz çıkmaz. Çıkan petrol ayrıştırılırken yüzde 5-10 yabancı maddeler (su gibi) çıkar.

Doğalgaz, petrolün içinde yağla ‘bileşik’ bulunur ve ülkelerde petrol ayrıştırılırken yan ürün olarak çıkar.

Doğalgaz son 30 yılda termik santrallarda yakmak için ve konutlarda ısınmak için ‘popüler’ bir enerji olmuştur.

Dünyanın doğalgaz üreticileri yıllık bazda rezervleri büyük üreticiler; Rusya 35 trilyon metreküp, İran 33 trilyon metreküp, Katar 24 trilyon metreküp, Türkmenistan 19 trilyon, ABD trilyon 8 metreküp, Birleşik Arap Emirlikleri 6 trilyon metreküp... Bize ‘akran’ devletlerde ise Mısır 2.2 trilyon metreküp, Özbekistan 1.5 trilyon metreküp, Pakistan 560 milyar metreküp, Ukrayna 260 milyar metreküp, Hollanda 161 milyar metreküptür. Türkiye ise 323 milyar metreküp... Kendimizi bu rakamlarla mukayese etmeliyiz.

BİZ ÖNCE PETROLCÜYÜZ

Doğalgaz bir de proses hammaddesi olarak, gübre, petrokimya ürünlerinin hammaddesi olarak kullanılır. Geçmiş yıllara bakarsak, Türkiye

Yazının Devamını Oku

Bilgisayar karaborsaya düştü

Bu çocukların hali ne olacak, ders öğrenemeyecekler mi?

Bilgisayarsızlık tablosu hiç hoş değil, bu durumun faturası ağır olur. Kadıköy’den bir bilgisayar tamircisi aradı, “Yalçın Bey, bilgisayarlar karaborsa oldu” diye haykırdı.

Bu sıkıntıyı bir bilgisayar satıcısı anlatamaz.

Gaziantep’ten 12 yıl önce gelmiş, yaşamı yenisiyle eskisiyle hep bilgisayarlarla geçmiş.

“Çocuklar hem bilgisayar alamıyor, hem de eğitim yapamıyor. Arayan arayana...” diyor.

Bilgisayar da piyasadan çekilmiş, yani mal bulunmuyor, bir de bunun parçalarını düşünün.

“İkinci el bilgisayar 1500 lira olmuş, 1000 liralık tablet de 2 bin lira... Bazı bilgisayarları 1500 liraya bulmak mümkün değil.”

Olağanüstü bir durum yaşandığını, herkesin duyarlı olması gerektiğini söylüyor genç tamirci:

“Yardımsever ve şefkat sahibi kişiler, ihtiyaç dışı kalan bilgisayarlarını gençlere ve okul müdürlerine teslim etmelidir.”

Yazının Devamını Oku

İlaçta ve tıbbı cihazda pazarlık başladı

CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, ABD’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield’in 2.3 milyar dolarlık ilaç borcu uyarısının ardından Ankara’da pazarlığa başlandığını duyurdu.

Emir, “Maliye şu anda Ankara’da firmalarla pazarlığa oturdu. Tıbbi cihaz borçlarında yüzde 60 feragat istemişlerdi, şimdi de ilaçta yüzde 20 feragat istiyorlar” dedi.

Büyükelçinin ABD’li ilaç firmalarının Türkiye’ye ilaç satışını durdurabileceği açıklamasını hatırlatan CHP’li Emir, şunları söyledi:

“Üniversite ve kamu hastanelerinin tıbbi cihaz ve ilaçta piyasaya olan borcu büyükelçi Satterfield’in dediği gibi 2.3 milyar dolara ulaştı, yani bugünkü kurla 18 milyar TL’ye yaklaştı. Borcun yüzde 60’ı ilaç depolarına, yüzde 40’ı da tıbbi cihaz ve medikal firmalarına yönelik. Neden pazarlık yapıyorlar? Çünkü borçların ödenmesi için yüzde 20 feragat istiyorlar. Üstelik bu durum Türkiye’nin yurtdışında da yatırım itibarını her geçen gün daha da zedeliyor. Tüm dünya da şu anda büyükelçinin Türkiye’ye yönelik uyarısını konuşuyor.”

YA İLAÇ ALAMAZSAK

Emir’in şu sözü ilginç: “Hastaneler yakında eldiven ve gazlı bez dahi alamayacak hale gelecek diye uyarmıştık, şimdi de Türkiye ilaç alamaz hale gelecek diye uyarıyoruz.”

Bakalım büyükelçiye ne cevap verilecek?

GÜNÜN SÖZÜ

Yazının Devamını Oku

Çoklu baro ve getirdikleri

Çoklu baro düzenlemesinin getireceği sakıncalar düşünülenden çoktur:

1- Kılık kıyafet: Değişiklik getiren yasanın 49. maddesine göre “Avukatlara, cübbe dışında, staj dönemi de dahil olmak üzere, mesleğin icrası kapsamında kılık-kıyafetle ilgili herhangi bir zorunluluk getirilemez”. Başörtüsü ve türban esasen kürsüde ve mahkeme salonlarında kullanılıyordu ama bu maddeye göre, artık ‘bir tarikat giysisi, fes, sarık, külah’ takarak da duruşma salonuna girilebilecektir.

2-Türk’ sözcüğü: Sırada, demokratik kitle örgütleri ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının adının başında yer alan ‘Türk-Türkiye’ sözcüğünün kaldırılması yer alıyor.

3- Çoklu baro nerede: Çoklu baro, 5 binden fazla avukat bulunan illerde kuruluyor. Türkiye’de bu şekilde yalnız 3 il var: Ankara, İstanbul ve İzmir. Bu iller düşünüş ve eylem olarak en demokratik, bağımsız ve muhalif yapıya sahip olan yerler olduğu için baroları bölünmek isteniyor.

4- Kaç baro olacak: Bu hesaba göre –henüz kurulamamış olsa bile- İstanbul’da 23, Ankara’da 8 ve İzmir’de 5 baro kurulabilecektir. Bu mesleki örgütlenmeyi, düzeni bozacaktır. Eğer hukukçu sayısına göre baro sayısı artacaksa hâkim ve savcı sayısına göre de yeni Hâkimler ve Savcılar Kurulu, yeni HSK’lar kurulmalıdır.

5- Avukat sayıları: İstanbul’un 46 bin 052, Ankaranın 17 bin 598, İzmir’in de 9 bin 612 avukat üyesi bulunmasına rağmen delege sayısı ve üst organ seçimlerinde, bünyesinde 350 bin 400 avukat bulunan il baroları ile aynı duruma getirilmektedir.

6- Delege sayıları: İstanbul’un delege sayısı 138’den 13’e, Ankara’nın 53’ten 7’ye, İzmirin 16’dan 5’e düşürülüyor. Böylece bu baroların bünyelerinde çok fazla sayıda avukat bulundurmalarına rağmen barolar birliği başkan ve yönetimini seçmekteki etkinlikleri yok ediliyor.

7- Mukayeseli tablo: Bir başka hesaba göre baroda kayıtlı avukat sayısına göre, Tunceli’de her 10 avukat, Kilis’te her 22 avukat bir delege seçecek iken, İstanbulda 3 bin 542 avukata bir delege ve Ankara’da her 2 bin 514 avukata ancak bir delege düşecektir.

8-

Yazının Devamını Oku

Ne Menemen-Kubilay, ne de Şeyh Sait saklanıyor artık

“Milli Eğitim’de müfredat değişikliği sonrası Atatürk, Atatürkçülük ve diğer konularla ilgili ders kitaplarının son hali için ‘Gayrimilli Eğitim’ kitabımı inceleyebilirsiniz” diyor eğitimci Mustafa Solak.

Dün yerimizin darlığından sosyal bilgiler 4. ve 5. sınıf kitaplarına yer verememiştik. Mustafa Solak “Burada Atatürk, sıradan birisi gibi gösterilmeye çalışılıyor” diyor ve şunları anlatıyor:

“Milli mücadele kahramanları Fevzi Çakmak, ‘Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’, ‘Fevzi Paşa’; İsmet İnönü ‘İsmet İnönü’, ‘İsmet Paşa’ veya ‘İsmet Bey’, Kazım Karabekir, ad ve soyadı veya ‘Kazım Karabekir Paşa’ Ali Fuat Cebesoy, ‘Ali Fuat Paşa’ diye yazılırken Atatürk için ‘Paşa’, ‘Bey’; ‘Atatürk’, ‘Mustafa Kemal Atatürk’ hitabı neredeyse yoktur. Kitabın yazarı bugünden seslenerek sorduğu için ‘soyadı kanunu olmadığından böyle hitap edildiği’ savunusu yapılamaz.

ATATÜRK’Ü UNUTMAYIZ

Atatürk’ü çıkararak veya azaltarak emperyalizme karşı milli birliği sağlamak mümkün değildir. Atatürk’ün önemi ve Atatürk ilkelerinin ülkemizin ihtiyacı olduğu, zorunlulukların sonucu ortaya çıktığı vurgulanarak anlatılmalıdır. Sendika, dernek, kitle örgütleri, partiler, yazarlar, aydınlar bunun mücadelesini vermelidir.”

ÇERKEZKÖY’DEN SONRA KIRKLARELİ TERMİK SANTRAL PROJESİ DE İPTAL

TRAKYA halkının ortak mücadelesiyle Kırklareli Dokuzhöyük kömürlü termik santral projesi iptal edildi. Doğal Yaşamı Koruma Vakfı (DAYKO)’nın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı aleyhine açtığı davada Danıştay 6. Dairesi, Trakya çevre düzeni planlardaki değişiklikle yapılmak istenen kömürlü termik santrala ilişkin bakanlığa ‘dur’ dedi.

Kırklareli halkı, köylüsü, işçisi, esnafı, gençleri, STK’lar ve önemlisi kadınları ile yaşamlarını karartacak termik santrala karşı mücadele verdiler. Aynı Çerkezköy- Silvri’de olduğu gibi...

CHP’li

Yazının Devamını Oku

Atatürk’e gene saygısızlık

Eğitimci Mustafa Solak’ın şu yazısını okuyun, sonra da yine söyleyecekseniz söyleyin:

18 Temmuz 2017’de öğretim programlarını yayımlayan MEB, bu programlara dayalı ders kitaplarını 3 yıldır okutuyor. Genel olarak değerlendirdiğimizde Atatürk’ün, Atatürk ilkelerinin, özellikle laikliğin geçtiği yerlerin azaltıldığını hatta kimi derslerden kaldırıldığını, padişahın, halifenin teslimiyetçi, işbirlikçi rolünü, Cumhuriyet’e karşı hilafet yanlısı Şeyh Sait, Menemen ayaklanmalarını gözden uzak tutarak yeni bir tarih anlayışı yaratılmaya çalışıldığını gözlemledim. Bu yıl da değişen bir şey yok.

İlköğretimden lise sonuncu sınıfa (4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12) kadar okutulan din kültürü ve ahlak bilgisi ders kitaplarından Atatürk, Atatürk’ün din ve vicdan özgürlüğüne dair ünite, cümleler, görseller kaldırıldı. Öyle ki yeni kitaplarda Atatürk’e 1 kelime dahi değinilmiyor.

Tarih kitabında Atatürkçülük konuları azaltıldı. Sosyal Bilgiler 5. sınıf kitabında Atatürk ilkeleri çıkarıldı.

Önceki yıllarda ‘Çağdaşlaşan Türkiye’ ve ‘Yeni Türk Devletinin Temelleri’ ünitelerinde 7 sayfada anlatılan Atatürk ilkelerine yeni kitapta yer verilmedi.

Bakarsanız Atatürk’ün ismine kaç kez yer verilmiş, bunun anlamı saygısızlıktır.

Mustafa SOLAK

Bir yılda kurulan 4. parti oldu

YEŞİLLER PARTİSİ İDDİALI GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Sigortasız inşaat olur mu?

İSTANBUL büyük bir susuzluk tehlikesiyle karşı karşıya diyoruz geçen ocak ayından beri... Dünyada büyük bir kuraklık başlıyor dedik; dünyada artan sıcaklıklar, tarımdaki ve sanayideki savurganlıklar kontrol altına alınmalı, hiç olmazsa ‘tasarruf’ olgusu öne çıkarılmalı dedik... Türkiye coğrafyasının yüzde 3’ünü oluşturan Trakya bölgesi imar bakımından korunmalı dedik. ‘Kanal İstanbul’ ile İstanbul’un canına okumaya başladık...

Trakya’dan taşıma su ile İstanbul rezidanslarına su yetiştiremezsiniz dedik, dinleyen olmadı. Yağmur geliyor dendi, o gelen yağmur ancak iki ay sürekli yağarsa yeraltı sularının yarısını karşılar; tabii böyle bir şey olmayacak!

Bürokraside bir şeyler ‘tıkanıyor’; kaç yıldan beri çözüm bulunamıyor Melen’e. 2023’te bitmesi bile hayaldir bizce.

Yineleyelim: Trakya’nın yeraltı suları İstanbul’a çare olmaz. Trakya ve Istranca bölgesinden yeraltından 300 metreden su çekilip barajlarla Terkos’a aktarılamaz. Çünkü artık su yok! İBB-İSKİ’nin Istranca bölgesinde yaptırdığı göletlerin dibindeki çamurlar kurumuş, beton gibi olmuş artık.

DENİZDEN ‘KATIK’ SU

İstanbulun idarecileri bu konuda ne düşünüyor acaba... Denizden ‘katık’ yapılıyorsa bilemiyoruz. Yapılıyorsa da geçmiş yıllardan beri böyle bir işlemin yapıldığını duyarız.

Gelelim İstanbul’un su temininin ‘sigortası’ sayılan Melen Barajı’na... İstanbul Belediyesi’nin başına bela oldu. Barajın güçlendirilmesi ihalesi DSİ tarafından 28 Şubat 2020’de yapıldı. Şartnamede yeni bir baraj şeklindeki güçlendirme yapısının yer tesliminden itibaren 1000 gün içinde tamamlanacağı belirtildi. DSİ, müteahhide yeni inşaat için yer teslimini 1 Haziran 2020 tarihinde yaptı. Aradan geçen 3 aya rağmen Melen Barajı’nın ilave inşaatının ilerleyişi konusunda herhangi bir açıklama yapılmadı.

İMAMOĞLU’NA BİLGİ YOK

Melen için İBB Başkanı

Yazının Devamını Oku

Halifelik nedir?

Süleyman Çelik, ‘Halif-i Müslimin ve Emirü’l-Mü’minin ve de Cihat’ başlıklı yazısında halife sözcüğünün Arapça ‘halef’ten (Türkçesi ‘ardıl’) geldiğini, ‘Peygamber’in ardılı’, yani ‘onun yerine geçen’ demek olduğu için halifeliğin hem dinsel hem de siyasi liderlik makamı olarak görüldüğünü aktarıyor. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlı’dan örnekler veriyor. Selçuklu’da halifenin artık siyasal hiçbir gücü kalmamış, sadece dinsel bir simge olarak kullanılır olmuş. Osmanlı’da Arap mollalar danışman yapılmış, askerlik ve vergiden muaf tutulmuş.

‘Kızılbaş’ denilerek Türkler dışlanırken, Arapların kucaklanmasına ve onlara birçok ayrıcalıklar/ödünler verilmesine karşın, Osmanlı’yı Araplar hiçbir zaman benimsememiş ve sevmemiştir.

Osmanlı ordusunun yeniden düzenlenmesiyle görevli Alman askeri kurulunun başkanı olarak İstanbul’a gelen, sonra Çanakkale’deki 5. Ordu ve Filistin Cephesi’ndeki Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı görevlerinde bulunan General Otto Liman von Sanders, anılarında cihat ilanını şöyle anlatıyor: “(...) 1914 Kasım ayının ortalarına doğru, İslamiyet’in bir zamanlar en kıymetli silahı olan cihat, savaşın terazi kefesine atıldı ve törenle ilan edildi. Çok dindar olan Anadolulu askerler için cihada gerek yoktu; onlar, cihat olmadan da padişahları için kahramanca ve düşünmeksizin ölüme giderlerdi. Türk egemenliği altındaki Müslüman Araplar için ise cihat, Türkler ve Araplar arasındaki kökü derinlere giden zıtlıkları ve Türk yönetimine karşı nesillerdir büyüyen ve beslenen genel hoşnutsuzluğu dengeleyememişti.”

- Sözde ‘kutsal halifelik makamı’nın Araplar ve diğer Müslümanlar üzerinde maddi-manevi hiçbir yaptırım gücü ve işlevinin olmadığı zamanla görüldü.

- Gerçekler bu kadar ortada iken, bizim dinciler niçin hilafet istiyor, bunun için neden bu kadar yanıp tutuşuyorlar? Çünkü din emperyalistler için her zaman en iyi sömürü aracı oldu.

- Bugün de hilafet isteyen dincilerin arkasında, AKP’lilerin ‘dış güçler’ dediği, emperyalist güçler var. Bunu içimizdeki ajanlarının ağızlarından kaçırdıkları oluyor. Örneğin, “Keşke Yunan galip gelseydi” diyecek kadar alçalan, fesli paranoyak Mısıroğlu, “Halifelik gelsin de isterse kukla olsun” diyerek ifade etmişti. Emperyalistler ise bu isteklerini açıkça belirtiyor, hatta ajanlarına kitaplar yazdırıyorlar.

- Türkleri sevdikleri için laik Kemalist düzenin yıkılıp başında bir halifenin bulunduğu şeriat devleti kurulması gerektiğini anlatıyorlar!

‘ARAPLAR İŞE YARAMAZ’

- Meşrutiyet’ten sonra Araplara tanınmış olan askerlik muafiyeti kaldırılmış ve askere alınmışlardır.

Yazının Devamını Oku

‘750 köyümüz birer fabrikadır’

Lüleburgazlı aktivist, TEMA Vakfı üyesi Hakan Dedeoğlu, Trakya’da videolar çekip sosyal medya üzerinden yayınlıyor. 30 yıldır çevre konularında çalışıyor, siyasetçilerle ve bürokratlarla tartışıyor. Onlara uyarılar yapıyor. Hayrettin Karaca kendisini ormanlarda gezdiren Dedeoğlu’nu çok severdi.

Trakya’daki 750 köy için “Her köy bir fabrikadır” sloganını kullanıyor ‘köycülük’ çalışmalarında... Fabrikalar üretim yapıyor da peki bunların atıklarının doğamızı nasıl kirlettiğini düşünen var mı?

Toprak, hava ve su giderek kirlendiği ve yok olmaya yüz tuttuğu için yaşam zorlaşmaya başladı. Trakya’yı imara ve sanayiye açanlar bunun sıkıntısını ilerde çok çekecekler, intizar da alacaklar. İstenildiği kadar Ergene’nin kirliliğini Marmara’ya aktaralım; gene de hiçbir şey sağlıklı olmayacaktır. Dedeoğlu, “COVID-19 ile dünyada ve ülkemizde artık temiz havanın ve oksijenin ne kadar önemli bir şey olduğu ortaya çıktı. Köylerin artık göç alan yerler olduğunu düşünmeliyiz” diyor.

Dedeoğlu’ne göre, köylerimiz yeni ürün desenlerine sahip olmaya başlamış; en moda da lavanta yetiştirmek olmuş. Armut ve elma ‘tarlalarımız’ var artık. Çiçekleriyle ünlü Alacaoğlu köyünü gezmemizi salık veriyor dostumuz. Kavakdere’de ise yerli tohumlarla ‘yeni nesil’ karpuz-kavun yetiştiriciliği başlamış.

Kırklareli ve Malkara yörelerinde yüzlerce dekar ceviz ekilmiş. 7-8 yıl sonra yerli badem de pazara çıktıkça Amerikan bademinin ithalatının kalkacağını söyleyenlere inanmak istiyoruz.

Şu artık gerçek: Dünyada bir işe kadın eli değmezse bir şey olmuyor. “Köylerimizde gençler yok” savının tersine, genç kızlarımızla genç annelerimiz var artık; hem de ne becerikli olduklarını görseniz...

CENNETTEN BİR KÖŞE

Dokuzhöyük köyü ‘cennetten bir köşe’ diyebiliriz. Türlü çeşitli ürünler ve meyveler, doğal ortamda, yeni tekniklerle yetiştiriliyor. Şaşırmayın, bu köyde 50-60 yıldan beri ‘tütün’ ekilirmiş. Balkan insanı Türkiye’ye göç ederken oradan getirmiş bu ‘tarımı’. Her yıl 350 dönümde Virginia tütünü ekiliyormuş. Bir şirket bu tütünleri alıp kurutuyor, sonra nereye gönderiliyorsa... Köylüler ihracata mı, Ege’ye mi bilmiyorlar çünkü... İkinci ürünleri kırmızı biber olmuş; salça yapılıyormuş. Bütün bunlara bağlı olarak kalkınma kooperatifini anlatmak gerekmiyor, çünkü her şey ‘tıkır tıkır’ işliyormuş. Edirne’nin Karadeniz’e doğru ve Lüleburgaz sınırlarında mükemmel şarap bağlarının kurulduğunu, üretilen şarapların İtalya’ya ihraç edildiğini, ayrıca 15-20 odalık otellerinde yerli turist ağırladıklarını ‘müjdelemek’ isteriz. Gelibolu yöresindeki ‘şarap sektörünün gelişimi’ bir başka yazının konusu olabilir. İktidardan ‘şarap’ konusunda ‘kısıtlayıcı’ engellerden vazgeçmesi isteniyor. İlanlarında ‘lezzet yolu’ değil, ‘şarap yolu’ sloganını rahatça kullanmak istiyorlar.

KIRKLARELİ’NDE TERMİK

Yazının Devamını Oku

Akdeniz’in gürültücü devletlerine... Türkiye kenara itilemez

Türkiye geçen hafta boyunca, Akdeniz politikasında sözde ortaklar arası Fransa, İspanya, Portekiz, Malta, İtalya, Yunanistan ve GKRD tarafından, hiç yoktan suçlu koltuğuna itilivermiştir. İstenmez ama kuvvete mi başvurmamız mı istenmektedir! Kıbrıs’a 20 Temmuz 1974 tarihinde havadan 10 bin kişi indirdik. Denizden de 8 bin deniz piyadesi, 400 tank, 30 bin kişilik kara kuvveti indirdik. Kıbrıs Rum hükümeti ve dış devletler seslerini çıkaramadılar. İş oldubittiye geldi.

Şimdi ise enerji sorunu ortaya atılarak çok taraflı karışmalar oluyor. Türkiye hareket etmedikçe karışmalar daha da artacaktır. Akdeniz’e ‘Haçlı ruhu’ ile karışarak Türkleri yabancı duruma koymuşlardır. Bence yapılması gereken şey, başta Meis Adası olmak üzere Türkiye’ye komşu Midilli, Sakız ve İstanköy adalarına müdahale edebileceğimiz korkusu vermek ve kimseyi takmadan doğalgaz arama çalışmalarını sürdürmektir.

Haçlılar kuvvetten anlar, dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in “Kıbrıs sorunu 20 Temmuz 1974’te halledilmiştir” sözüne sadık kalınmalıdır.

Başta ABD ve ‘izci devletleri’nden oluşan AB, gücümüzü bilmelidir.

Bir şey söylemek gerekirse, TSK Yunanistan’dan girip Baltık Denizi’nden çıkacak güç ve kabiliyettedir.

Almanya ve Fransa bir sürü küçük devleti başlarına toplamışlar ve ‘Avrupa Birlikçiliği’ oynamaktadırlar. Bu devletler niçin ‘izci devletlerdir’? 1940’ta, 2. Dünya Savaşı’nda Hitler, Fransa’ya hücum edecekken mareşalleri, “Fransa’da Maginot hattı var, geçemeyiz” derler. Hitler harita üzerinde onlara daha küçük devletler, Hollanda ve Belçika’yı işaret eder ve üç günde Alman ordusu bu küçük devletleri Verdün Savaşı’nda yenerek Paris’e girer.

Savaş irade işidir, Haçlıları durdurmak için kendimize güvenip harekete geçmeliyiz. Adamlar Türkiye’yi şamatayla Akdeniz’den dışarı itmiş görünüyorlar.

Sorun, TSK ile hükümetin halledeceği bir iştir. Taraflar arasında konuşulacak ve anlaşacak hiçbir şey yoktur.

Hıristiyan dünyası Kıbrıs sorununa karışmak için 46 yıldır fırsat aramaktadır.

Yazının Devamını Oku