NATO’nun Sonu mu?

Verda ÖZER / VARŞOVA

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a eşlik ettiğimiz Varşova’daki NATO Zirvesi, yine tam bir hava durumu parodisiydi. Malum hava durumunu izlerken sadece yaşadığımız şehre bakarız. Diğer yerler ilgimizi çekmez. NATO üyeleri de aynen böyle. Herkes kendi bölgesine, kendi derdine odaklanmış durumda.

 

SURİYE GÜNDEMDE YOK

 

Romanya ve Bulgaristan her zamanki gibi “ne olur Karadeniz’e konuşlanın” derdindeydi. Baltık ülkeleri ve Polonya, “Rusya’ya karşı bize asker gönderin” dedi yine. Türkiye zaten sınırlarının hemen ötesinde dağılan Irak ve Suriye’den kendi içine nüfuz eden terörle boğuşuyor. İngiltere, Fransa ve Almanya ise “geçin bunları, önce şu mülteci sorununu çözelim” demekten öteye gitmiyor.

 

Varşova Zirvesi’nde alınan kararlar, liderlerin konuşmaları da bu bölünmüşlüğü ve kafa dağınıklığını gösteriyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit IŞİD iken, zirvenin ilk gününde yapılan Genel Kurul’da konuşan liderlerin -Erdoğan dışında- hiç birinin ağzından “Suriye” kelimesi çıkmadı bile.

 

Cumartesi günü açıklanan sonuç bildirgesinden de somut adım olarak çıka çıka Polonya, Estonya, Letonya ve Litvanya’ya ek asker konuşlandırılması ve Afganistan’daki askeri gücün devam ettirilmesi kararı çıktı.

 

*

 

Kısacası; Ortadoğu’da kan gövdeyi götürüyor. IŞİD dünyanın her yerinde sürekli bomba patlatıyor. Ve NATO hala ve neredeyse sadece “Rusya” diyor.

 

TÜRKİYE’NİN BAŞI ÇEKTİĞİ BLOK

 

1949’da Sovyet Bloku’na karşı kurulan NATO, bugün bambaşka bir güvenlik ortamının içinde. Soğuk Savaş biteli neredeyse 30 yıl olacak. Artık tehdit, tek bir devlet ya da belli bir coğrafi bölge değil.

 

Bugünün tehditleri küresel. Bazıları birkaç ülkeyi, bazıları ise tüm dünyayı ilgilendiriyor. Terör, mülteci sorunu, siber güvenlik, kitle imha silahları... Yani devletler arası savaşların yerini; nereden ve ne zaman geleceği belli olmayan tehditler almış durumda.

 

Bu yeni tehditleri birçok ülke paylaştığı için, artık güvenlik paylaşılan, paylaşılması gereken bir olgu. Bunun için de sadece belli bir coğrafyadaki ülkelerin değil, Rusya dahil olmak üzere bu tehditlere maruz kalan herkesin birlikte çalışması gerekiyor.

 

Soğuk Savaş yıllarında Rusya’daki St. Petersburg’a en yakın NATO ülkesi, 1920 km uzaklıktaydı. Oysa bugün NATO üyesi olan Estonya, St. Petersburg’tan sadece 96 km uzaklıkta. Dahası eskinin bu iki düşmanı arasındaki fiziksel yakınlığın ötesinde, işbirliği de pek çok alanda arttı ve derinleşti.

 

*

 

Bu bakımdan Türkiye Zirve’de bugünün güvenlik ortamını en iyi ortaya koyan ülke oldu. Elbette bunda, coğrafi konumundan dolayı bugünün tehditlerine en çok maruz kalan NATO üyesi olması etkili.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasına IŞİD terörü ve Suriye’deki durumdan beslenen PKK damgasını vurdu. İslam’la terörün özdeşleştirilmesinin ve “İslami terör” kavramının kullanılmasının sakıncaları da, Erdoğan’ın Genel Kurul’daki konuşmasında öne çıktı.

 

Ancak dediğim gibi; İttifak’ın bugünün tehditlerini gündemine aldığını söylemek imkansız. Başını devekuşu gibi kuma gömüyor. Ve ortaya koyduğu refleks, kanserin son evresindeki bir hastanın baş ağrısını geçirmek için Aspirin almasına benziyor.

 

NATO DAĞILIYOR MU?

 

NATO’nun varoluşunu sürdürebilmesi için ise, herşeyden önce yeni bir “stratejik konsept” oluşturması gerekiyor. Zira İttifak’ın mevcut stratejik konsepti 2010 yılında oluşturuldu. Bu da günün şartlarına hitap etmiyor.

 

Dahası İttifak içerisinde karşıtlık yaratıyor. Bir tarafta geleneksel, miadını doldurmuş bir güvenlik anlayışıyla hareket etmek isteyenler. Yani Rusya’ya karşı caydırıcılık ve savunmayı öne çıkaranlar.... Diğer tarafta ise Türkiye’nin başı çektiği, yeni güvenlik anlayışını savunanlar... Ki bu blok, Rusya’yla diyalog kurmaktan yana.

 

*

 

Benzer bir çelişkiyi ve bölünmeyi bugün Avrupa Birliği de yaşıyor. Yeni koşullara uyum sağlayamadığı için savruluyor. Antik Yunan tarihçisi Thucydides “ortak korkular bir ittifakın tek sağlam temelidir’ demişti. Bugün ortak korkulara odaklanamayan ittifaklar, dağılıyor.

 

Bu yüzden Soğuk Savaş zamanının kurumları ya raf ömrünü tamamlamış olan eski hakim paradigmayı değiştirecekler. Ya da zamanla devre dışı kalacaklar.

 

Peki yerlerine ne kurulacak? Türkiye bu yeni ortamda güvenliğini nasıl sağlayacak? Bu pilav daha çok su kaldırır.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Dün, bugün, yarın...

BUGÜN sizlere son kez bu sayfadan sesleniyorum.

Hürriyet gazetesi bana şu yerkürede çok az insana nasip olabilecek bir fırsat sundu ve beni sizlerle buluşturdu. Bunun için başta patronum Aydın Doğan olmak üzere, bütün Doğan ailesine gönülden müteşekkirim.

Yaklaşık dört yıldır bu köşeden sizlere ulaşıyorum. Elimden geldiğince bilgi ve analize dayalı, objektif değerlendirmeler yapmaya çalıştım.

Sizin mesajlarınız ve sorularınız doğrultusunda konularıma yön verdim.

Bu esnada hem ülke içinde, hem dünyada çok sert kırılmalar yaşadık. Elimden geldiğince hep serinkanlı ve gereken mesafeyle olayları okumaya gayret ettim.

Yazının Devamını Oku

Hâlâ darbe riski var mı?

SALI günü, ordumuzun yüzde 85’inin “ultra-laik”, yüzde 15’inin ise “FETÖ’cü” diye nitelendirildiğini yazmıştım. Konuştuğum birçok askeri uzmana dayanarak. Dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) toplumun siyasi görüşlerini ve değerlerini yansıtmadığını vurgulamıştım.

Ancak TSK’nın toplumu yansıtmayan başka yönleri de var. Özellikle farklı etnisite ve dinlerden askerlerin ve kadınların sayısı konusunda.

ORDUDA KÜRT KİMLİĞİ

TÜRK toplumunun ciddi bir bölümünü Kürt vatandaşlarımız oluşturuyor. TSK içinde de Kürt kökenli çok askerimiz var. Hatta general rütbesinde subaylar da var. Bunların birçoğu çok iyi Kürtçe konuşuyor. Ne var ki konuştuğum askeri uzmanlar, etnik ve siyasal olarak Kürt kimliğini önceliklendiren, yani “etnik olarak uyanmış Kürt” asker olmadığını söylüyor.

Salı günü alıntıladığım Metin Gürcan, eski bir asker ve aynı zamanda Sabancı Üniversitesi’ne bağlı İstanbul Politikalar Merkezi’nde (IPC) araştırmacı. Gürcan, Kürt kimliğinin ordu içinde hâlâ ayrılıkçı bir kimlik olarak algılandığını anlatıyor. Doktora tezi sırasında yaptığı ankete göre, askerin yüzde 97’si Kürtçenin kamuda (okulda, hastanede vs) görünür olmasına karşı. Yani bir nevi 90’lar Türkiye’sini yansıtıyor. Gürcan, bunun önümüzdeki yıllarda yüzleşmemiz gereken asıl sorun olacağı ve çok iyi yönetilmesi gerektiği görüşünde.

Daha önemlisi ise bu durum ordu-toplum ilişkisine ve yakınlaşmasına son derece olumsuz yansıyor. Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi hocası Zeki Sarıgil’in 2013’te yayınlanan “Ordu-Toplum İlişkileri” araştırmasına göre: Kürt kökenli bir vatandaş, bir Türk’ün yarısı kadar orduya güveniyor.

KADIN VE FARKLI DİNDEN SUBAYLAR

TSK’da Ermeni, Yahudi, Süryani gibi farklı etnik ve dini gruptan ise tek bir asker bile yok. Ne yazık ki bu, Türk toplumunun gerçekliğinden ve yapısından son derece uzak. Dahası; bu kökendeki vatandaşlarımızın orduyla ilişki kurmasını da engelliyor.

Gelelim kadın sayısına. Askeri kadrolar ve eğitim sistemi, kadınlara açık. Ordulardaki kadın sayısına baktığımızda dünya standardı yüzde 7-8. Bizde ise bu oran yüzde 3. Dahası: TSK’da 3000’e yakın kadın personel var. Ancak bunun sadece 300-400 kadarı subay. Dolayısıyla üst rütbelere çıktıkça kadın sayısı düşüyor. Kadınların yüzde 85’i alt rütbelerde.

Yazının Devamını Oku

Ordunun yüzde kaçı AK Partili?

TÜRKİYE’de orduyla iktidar ilişkisi hep sıkıntılı olageldi.

Tarihimiz boyunca yaşadıklarımız hepimizin malumu. İlginç olan ise AK Parti’nin neredeyse 15 yıldır iktidarda oluşu bile bu durumu değiştirmedi. Halkın neredeyse yüzde 50’sinin oyunu alan bir partiyle askerin arasında, hâlâ ciddi bir uçurum var.

15 Temmuz, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki FETÖ yapılanmasını gözümüzün önüne serdi. Kalkışmanın yıldönümü yaklaşırken, basında orduyla ilgili hararetli bir tartışma yürüyor. Bugün TSK içinde hâlâ büyük bir FETÖ’cü kitle var mı? İddia edildiği gibi darbe peşinde koşanlar çok mu? Ve yazılıp çizildiği gibi ordu içinde AK Parti destekçileri sadece yüzde 1 mi?

 

ORDUNUN YÜZDE 85’İ ULTRA-LAİK

 

ARTIK “milli güvenlik uzmanımız” haline gelen Metin Gürcan’la konuşuyorum. Gürcan eski bir asker ve Sabancı Üniversitesi’ne bağlı İstanbul Politikalar Merkezi’nde (IPC) araştırmacı. Doktorasını da “TSK’nın kurumsal dönüşümü” üzerine yapmış.

Gürcan, doktora tezi sırasında ordu içinde geniş çaplı bir anket yapmış. Öncelikle şöyle genel bir eğilim olduğunu söylüyor: Atatürkçülük, subayların yüzde 85’inin temel değeri, yaşam felsefesi. Ancak alt rütbeler (yani yüzbaşı ve altı) daha kariyerist, yani kendi kariyerlerine dönükler. Rütbe yükseldikçe (binbaşı ve üstü) askerlerin siyasi görüşü ve değerleri daha öne çıkıyor. Dolayısıyla üst rütbelerde laiklik hassasiyeti çok daha yüksek.

*

Yazının Devamını Oku

Yeni küresel dalgaya hazır olun!

BİR önceki yazımda Danimarka’nın Silikon Vadisi’ne büyükelçi atayan ilk ülke olduğunu yazmıştım. Başka birçok ülkenin de bu konvoya hızla katılacağını söyleyip, eklemiştim: “Biz de yeni teknoloji çağına hızla uyum sağlamalıyız. Ve işe Silikon Vadisi’ne büyükelçi atayarak başlamalıyız.”

Peki ama niye? Silikon Vadisi’nde ne işimiz var? Teknoloji bizim için neden bu kadar önemli?

TEKNOLOJİ VE DIŞ POLİTİKA

ÇÜNKÜ: Bir ülkenin dünya üzerindeki konumu, artık teknolojiyi ne kadar iyi kullandığıyla çok bağlantılı.

Herşeyden önce, dış politika teknolojiden gittikçe daha fazla etkileniyor. Diplomasinin bir ayağı geleneksel, yani hükümetler arasında. 2’nci ayağı ise kamu diplomasisi. Bir diğer deyişle; hükümetlerle toplumlar arasında. İşte bu da artık neredeyse tamamen teknolojinin boyunduruğu altında.

Artık dış ilişkiler ağırlıklı olarak sosyal medya üzerinden yönetiliyor. Bu yüzden birçok gelişmiş ülkede dışişleri bakanlıkları, “dijital diplomasi” ya da “teknoloji-diplomasi” adlı birimler oluşturuyor. Kendi politikalarını başka toplumlara sosyal medya üzerinden duyurmak için stratejiler geliştiriyorlar. Bizde ise ne yazık ki böyle bir yapılanma henüz yok.

*

2’ncisi: İçinde bulunduğumuz yeni teknoloji çağı, dış politikayı ciddi şekilde dönüştürdü. Çünkü dış politikanın temeli olan güvenlik anlayışını değiştirdi. Bugün “siber güvenlik”, ülkelerin baş etmekte en çok zorlandığı alan. Rusya’nın Amerikan seçimlerine müdahalesi gibi...

İşte bu yeni güvenlik açığı da, ülkeleri eskisine göre çok daha kırılgan ve savunmasız hale getirdi. Dahası; bir ülkenin kendi ürettiği bir virüs, daha sonra kendisine karşı kullanılabiliyor. Mesela geçtiğimiz hafta ABD’de Ulusal Güvenlik Teşkilatı’nın (NSA) ürettiği bir virüs, NSA’nın sisteminden çalındı. Ve NSA başta olmak üzere ABD’de birçok kurumun bilgisayarını kilitledi.

Yazının Devamını Oku

Nerede bizim büyükelçimiz?

TEKNOLOJİ çağında olduğumuz, yepyeni bir dönemin içine girdiğimiz artık resmen tescillendi.

Geçtiğimiz günlerde Danimarka, Silikon Vadisi’ne ilk büyükelçisini atadı. Yani aynen Ankara ya da Washington büyükelçisi gibi, ülkenin artık bir de “Silikon Vadisi Elçisi” var. Böylelikle bu kuzey Avrupa ülkesi, dünyada bir ilke de imza atmış oldu. Artık yerküremizde bir ülkenin teknoloji büyükelçisi var. Başka ülkelerin de hızla bu konvoya katılacağı ise aşikâr.

DÜNYANIN İLK TEKNOLOJİ BÜYÜKELÇİSİ

DANİMARKA Dışişleri Bakanlığı geçtiğimiz aylarda bu gelişmenin ilk işaretini vermişti. “Teknoloji-diplomasi”nin kısaltması olan “Tek-lomasi” adını verdiği bir inisiyatif oluşturarak. Yani teknoloji politikasını stratejik bir öncelik haline getirdiğini ortaya koyarak. Hemen ardından da dünyanın ilk “Tek-Büyükelçisi”ni atadı. Bu da şunu gösteriyor: Çok yakında teknoloji şirketleri, devletler kadar önemli olacak. Yani bir ülkenin Google ya da Apple gibi bir teknoloji deviyle ilişkisi, başka bir devletle olan ilişkisi kadar yer tutacak.

Telefonda görüştüğüm Danimarka’nın Tek-Elçisi Casper Klynge, “Geçmişte teknoloji politikası sadece sanayileşmeyle ilgiliydi. Şimdi ise aynı zamanda bir devletin ticaret politikası, finans politikası ve güvenlik politikası. Çünkü artık teknoloji, ülkeler arası ilişkileri ve bir ülkenin uluslararası platformdaki yerini de etkiliyor” diyor. Bununla birlikte, büyük teknoloji şirketleri gitgide seslerini yükseltiyorlar. Ve devletin bazı politikalarına karşı çıkarak onları şekillendiriyorlar.

İşte Klynge şimdi California’da dünyanın teknoloji devleriyle diyalog kurup ilişkileri geliştirecek. Bu yeni trend de belli ki devletlerle teknoloji arasında daha güçlü bir bağ kurulmasına yol açacak.

DEVLETLEŞEN SİLİKON VADİSİ

BU gelişme, Silikon Vadisi’nin vardığı noktayı da ortaya koyuyor. Burası aslında 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin California eyaletinde bulunan Stanford Üniversitesi’nin himayesinde kurulmuş. Stanford profesörü Frederick Terman’ın fakülteleri teknoloji geliştirmeleri için cesaretlendirmesiyle, temelleri atılmış. Adını da bu bölgede yetiştirilen silikondan (orjinal adıyla “silisyum”, yani bilgisayar türevi cihazların temel yapıtaşı olan çip) almış.

Silikon Vadisi çok kısa zamanda dünyanın teknoloji yuvası haline geldi. Facebook, Google, Tesla, PayPal, Skype, Apple, Yahoo burada kurulan şirketlerden sadece birkaçı. Vadi’nin hacmi bugün birçok devletin ekonomisini de aşıyor. Yıllık kazancı 535 milyar dolarla, İrlanda ve Arjantin ekonomisine eşdeğer. Finlandiya, Portekiz ve Yunanistan’ınkinden ise büyük. Dünyada tüm yatırımların da yüzde 30’u bu bölgeye yapılıyor.

Yazının Devamını Oku

Verda ÖZER

“Birkaç gün aradan sonra haftaya görüşmek üzere....”
Yazının Devamını Oku

Brexit yalan mı oldu?

İNGİLTERE’DE 5 gün önce yapılan seçimler sadece İngiltere değil, yaşadığımız dünyayla ilgili çok şey söylüyor. Zira seçim sonucunu ülke içinden çok, dünyadaki dinamikler belirlemiş görünüyor.

Dolayısıyla asıl mesele ne Muhafazakâr Partili Başbakan Theresa May’in Meclis’te çoğunluğu kaybetmesi. Ve koalisyon kurmak zorunda kalması. Ne de ana muhalefet olan İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’in oylarını ciddi şekilde arttırması. Ve bunun da “sol yeniden yükseliyor” tezini gündeme taşıması. Asıl mesele, bu seçimin sonucunu dünyada yerinden oynayan dengelerin belirlemiş olması.

SEÇİM BREXIT OYLAMASIYDI

THERESA May bizzat başbakanlığını Brexit’e borçlu. Zira bundan tam 1 yıl önce yapılan Brexit referandumunda yüzde 52 “AB’den çıkalım” deyince, Muhafazakâr Parti lideri Cameron istifa etmişti. Yerine May geçti. Ve başbakan olur olmaz koyu bir şekilde AB’den çıkmayı savunmaya başladı. Dolayısıyla ismi Brexit’le özdeşleşti.

Zaten May bu erken seçim kararını da Nisan’da sırf AB ile Brexit pazarlıklarında elini güçlendirmek için almıştı. O günlerde kendi partisi İşçi Partisi’nin 20 puan önünde göründüğü için, Meclis’te güçleneceğinden emindi. Dolayısıyla bu seçim her şeyden önce bir Brexit oylamasıydı. Ve görünen o ki İngilizler bir yıldan bu yana Brexit’ten epey soğumuşlar.

*

Peki neden? Çünkü her şeyden önce bu 1 yıl içinde İngiltere tam bir boşluğa düştü. AB’den nasıl çıkılacağına dair bir yol haritası hala yok. Zaten tam da bu muamma yüzünden Muhafazakâr Parti bile 3’e bölündü. 1. grup, AB’de kalma yanlısı. 2. grup, AB’den “sert çıkış” taraftarı. Yani kurumsal ve ticari tüm bağları kesmek istiyorlar. 3. grup ise, “yumuşak çıkış”tan yana. Onlar da serbest dolaşım hakkı ve ticari anlaşmalar kalsın diyor.

Topluma da aynı bölünme hakim.

Yazının Devamını Oku

Kriz gitgide büyüyor

TABİİ ki herkesin kafası karışık. Daha Körfez ülkelerinin Katar’a abluka kararını sindiremeden, DEAŞ’ın İran’daki çifte saldırı haberini aldık. Tahran’ın “Bunun ardında Suudi Arabistan var” demesiyle de bu iki kriz iç içe geçti.

Peki bu gitgide dallanıp budaklanan kriz nereye varacak? Ucu bize de dayanır mı? Şimdi herkes bu soruların cevabını arıyor.

DEAŞ’TAKİ İRANLI SÜNNİLER

AKLA ilk gelen soruyla başlayalım: DEAŞ’ın Tahran eylemlerinin arkasında Suudi Arabistan mı var? Ve bu saldırı Katar-Körfez kriziyle bağlantılı mı? Zira Suudilerin, Katar’ın İran’la ilişkisinden rahatsız olduğu biliniyor. Zaten Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez ülkelerinin Katar’ı abluka altına alması asıl bu yüzden.

Ama saldırıların ardında Suudi Arabistan’ın olduğu hükmüne varmadan önce, şunu hatırlamak gerek: Tahran yönetimi bundan tam 1 ay önce DEAŞ’ın kritik bir eylemini engellediğini açıklamıştı. Yani her ne kadar bu DEAŞ’ın İran’a ilk saldırısı olsa da daha önce defalarca teşebbüsleri engellenmiş. Bununla birlikte, DEAŞ’ın binlerce Sünni İran vatandaşı topladığına dair istihbarat raporları var. Özellikle de rejimin bastırdığı Sünnileri. Hakeza bu saldırıları yapan DEAŞ’lıların hepsi de İran vatandaşı.

Daha da dikkat çekici olan ise şu: DEAŞ’ın İran Meclisi’nin içine girerek yaptığı bu eylem, 2-3 gün içinde planlanmış olamaz. Bunun “içeriden” bir destek, koordinasyon ve altyapı gerektirdiği aşikâr.

*

Buna mukabil, DEAŞ belli ki eylemini özellikle bu günlere denk getirdi. Bu zamanı seçmesi ise 2 bakımdan anlamlı. 1.si, DEAŞ Suriye ve Irak’taki iki kalesini, yani Rakka ve Musul’u kaybetmek üzere. Bu yüzden hem kendi tabanına hem dünyaya “yıkılmadım ayaktayım” mesajı veriyor. Zaten DEAŞ Meclis’teki saldırıyı kendi web sitesinden canlı yayınlarken bir DEAŞ’lının “bizi yenemeyeceksiniz!” diye haykırması da  bundan.

2.si, bu krizi tırmandırmak üzere DEAŞ’ı İran’a saldırması için elbette bir güç yönlendirmiş olabilir. Ancak böyle olsa da

Yazının Devamını Oku

Arap krizi bize de sıçrar mı?

YİNE nur topu gibi bir kriz bulduk kucağımızda. Şimdi de Körfez birbirine girdi. Haber dün sabah patladı: Önce 2 Körfez ülkesi - Suudi Arabistan ve Bahreyn- Katar’la diplomatik ilişkilerini kestiklerini açıkladılar. Hemen ardından Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Maldivler ve Yemen ile Libya’nın uluslararası tanınan hükümetleri de onlara katıldı.

Dahası Katar’la deniz ve hava sınırlarını kapattılar. Ülkelerini terk etmeleri için Katar vatandaşlarına 14 gün süre verdiler. Ve bu ülkeler Katar’ı, Yemen’de El Kaide ve DEAŞ başta olmak üzere “terörü güçlendirmekle” suçladı.

Türkiye ise aslında bu krizin tarafı değil. Çünkü hem Katar’la arası “fevkalade”. Hem de Suudi Arabistan’la ilişkilerini son zamanlarda iyice geliştirdi. Ancak sorun şu ki, özellikle birçok bölge ülkesinde Türkiye Katar’ın tarafında gibi algılanıyor. Bu algıyla birlikte birkaç faktör, bizi de yakında sıkıntılı günlerin bekleyebileceğine işaret ediyor.

KATAR VE KÖRFEZ’İN İRAN MESELESİ

ASLINDA bu kriz damdan düşmedi. Zaten bir süredir ısıtılıyordu. Arkasında ise 2 sebep var. 1.si; Suudi Arabistan ve BAE başta olmak üzere Körfez ülkeleri, İran’ın bölgedeki gücünü kırmak istiyor. Katar’ın ise bir süredir İran’la ilişki kurduğu biliniyor. Geçtiğimiz hafta İran’ın Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani’nin Katar Dışişleri Bakanı’yla görüşmesi, Körfez’de kaşları iyice kaldırdı. Dahası, Katar’ın İran’la Körfez arasında arasında arabuluculuğa soyunduğu bile konuşuluyordu.

Katar aynı şekilde Hizbullah ve Hamas’a karşı da –onları “terör örgütü” diye tanımlayan Körfez’in aksine- ılımlı bir tutum sergiledi. Hatta hatırlarsanız Hamas, karargâhını Şam’dan Katar’ın başkenti Doha’ya taşımıştı.

Hakeza geçtiğimiz hafta Suudi Arabistan ve BAE basınında köpürtülen bir haber de, bu tutumu ele verdi. Buna göre Katar Emiri askerlerin mezuniyet töreninde, İran’la anlaşmazlığın tırmandırılmasına itiraz etmişti. Hizbullah ve Hamas’ı da “direniş hareketleri” olarak nitelemişti.

MÜSLÜMAN KARDEŞLER AÇMAZI

KÖRFEZ’

Yazının Devamını Oku

Ah Trump, vah Karadağ

 ABD Başkanı Trump’ın devirdiği çamlara ve kırdığı camlara artık alıştık.

Ama bu son hamlesi, tam anlamıyla “altın vuruşu” oldu. Geçen hafta Brüksel’de NATO Zirvesi’nde yaptığı hareketten bahsediyorum. Yani geleneksel aile fotoğrafı için en ön sıraya geçmeye çalışırken, Karadağ Başbakanı Duşko Markoviç’i kolundan haşince itmesini kastediyorum. Markoviç ise ne olup bittiğini anladığında, bozuntuya vermeden gülümseyip geçiştiriyor.

Bu görüntüyü ilk izlediğimde, ister istemez düşündüm: Acaba Karadağlılar izlerken ne hissettiler? Ve Markoviç ülkesine döndüğünde nasıl bir tepkiyle karşılandı? Milletçe “milli onurumuz ayaklar altına alındı!” diye ayaklandılar mı?

KARADAĞ'IN NATO SORUNSALI
KARADAĞ, eski Yugoslavya’yı oluşturan 6 cumhuriyetten biriydi. Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra 92’de önce “Sırbistan-Karadağ” devleti olarak ortaya çıktı. 2006’da da bağımsız oldu. Sonrasında direksiyonu hızla Batı’ya kırdı. Ve 2012’de AB’ye katılım müzakerelerine başladı.

Yazının Devamını Oku

Gönülsüzler zirvesi

“GELECEĞE dönüş” deyişini bilirsiniz. Geçmişte olan bir şeyin bugün ya da gelecekte tekrar etmesi anlamında kullanılır. İşte evvelsi gün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı Brüksel’deki NATO zirvesini takip ederken, böyle hissettim. Geleceğe dönmüş gibi!

Zirvede; aynen 11 Eylül sonrasındaki gibi NATO terörle, yani DEAŞ’la mücadeleye katılma kararı aldı. Tesadüf bu ya, 11 Eylül’den sonra El Kaide’nin Londra’da yaptığı bombalı saldırılar gibi, bu sefer de zirveden hemen önce DEAŞ yine İngiltere’de bir intihar saldırısı düzenledi.

Ama tüm bu benzerliklere aldanmayın. Bugün herşey farklı. Ne NATO aynı NATO. Ne dünya aynı dünya. Ne de NATO’nun terörle mücadelesi aynı olacak.

NOSTALJİ: AFGANİSTAN VE IRAK

MALUM 11 Eylül 2001’de El Kaide, ABD’ye saldırdı. Hemen ertesi gün de NATO, 5. maddeyi ilk kez hayata geçirdi. Yani bu saldırıyı tüm NATO üyesi ülkelere yapılmış saydı. Bunu temel alan ABD öncülüğündeki koalisyon da, El Kaide’nin üssü olarak belirlediği Afganistan’a müdahale etti.

Derken sıra geldi Irak’a. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları olduğunu iddia etti. Ve Irak’a müdahaleye karar verdi. Ama bu sefer NATO’yu yanında bulamadı. Özellikle Fransa ve Almanya, bu işgale karşı çıktılar. Hatta hatırlarsanız bunun üzerine dönemin ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, “eski ve yeni Avrupa” ayrımını yaptı. Buna göre ABD’nin Irak politikasını destekleyen Avrupa ülkeleri, “yeni Avrupa”ydı.

Bunun üzerine Bush, “Gönüllüler Koalisyonu” adını verdiği bir ittifak kurdu. Ve buna katılan 49 ülkeyle birlikte, Mart 2003’te Irak’ı işgal etti. Böylelikle NATO olmadan, münferit ülkeler bir araya gelerek bu işe giriştiler. Hem de bu kez Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararı da olmadan.

NATO’NUN İŞLEVSİZLİĞİ

ZAMANLA

Yazının Devamını Oku

İran’da milat

İRAN’da geçen cuma günü yapılan seçimler, ülke için 1979 İslam Devrimi’nden bu yana bir milat.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, içerideki dini otoritenin muhalefetine rağmen seçimi yine kazandı. Böylelikle “karşı devrim” rüştünü ispat etmiş oldu. Dışarıdan, yani ABD’nin yeni başkanı Trump’tan gelen ciddi baskılar da Ruhani’nin galibiyetini engelleyemedi. Ve kaderin bir cilvesi olacak ki; tam da Trump, İran’ın ezeli düşmanı Suudi Arabistan’a ayak bastığında, Ruhani zaferini ilan etti.

RUHANİ’NİN DÜZENLE SAVAŞI

FİLMİ çok hızlı geriye saralım: Şu anki Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, 2013’te büyük bir tantanayla seçilmişti. Ondan önce 8 yıl cumhurbaşkanı olan Ahmedinejad ise Ruhani’nin aksine koyu bir muhafazakârdı.

Ruhani ilk iş, Batı ile o meşhur nükleer anlaşmayı imzaladı. Böylelikle ülkenin 79’dan beri ensesinde boza pişiren yaptırımları büyük ölçüde kaldırdı. Ama ülke içi dengeler, Ruhani’nin işini zorlaştırmaya devam etti. En yüksek mercii olan dini lider Ayetullah Ali Hamaney, geçtiğimiz seçimlerde Ruhani’ye alenen muhalefet etti. Zaten din adamlarından oluşan ve Parlamento’dan daha etkili olan Uzmanlar Meclisi de, reformcu harekete hep karşı olageldi.

*

Sadece ülke içi dengeler değil, dünya konjonktürü de Ruhani’nin aleyhine. Trump, daha seçim kampanyasında İran’ı hedef almaya başlamıştı bile. Başkan olur olmaz da ilk yurtdışı seyahatini geçtiğimiz günlerde İran’ın iki azılı düşmanına yaptı. Yani İsrail ve Suudi Arabistan’a. Ve her iki ülkede de İran’ı hedef aldı. “Tüm bölgeye yıkım ve kaos yayan teröristleri silahlandırdığını” ve tecrit edilmesi gerektiğini vurguladı.

Trump 110 milyar dolarlık silah anlaşması imzaladığı Suudi Arabistan’da, “Sünni NATO”nun tohumunu da attı. 55 Arap ve İslam ülkesinin katıldığı bir zirvede, 2018’e kadar “Teröre Karşı İslam İttifakı” kurulması kararı alındı. Yani 34 bin kişilik askeri bir gücün inşası... Bunun İran’ın yayılmacılığını önlemeye odaklanacağı da aşikar.

İRANLILARIN REFORM İSTEĞİ

Yazının Devamını Oku

Trump’a yol mu göründü?

BİZ tam da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’la görüşmesi “Türkiye-ABD ilişkilerinde nokta mı olacak, virgül mü” derken, görüşme Trump’ın kariyerinde nokta olacak gibi!

Zira iki liderin görüşmesinin hemen öncesinde ve sonrasında ABD’de öyle gelişmeler oldu ki... Şimdi herkes “Yoksa Trump başkanlıktan düşürülecek mi” diye soruyor. Bu yüzden “Erdoğan, Başkan’ın görüştüğü son lider mi olacak” esprileri havada uçuşuyor.

ABD’DE YER YERİNDEN OYNADI

MALUM, Trump’ın Rusya’yla ilişkileri “şaibeli” bulunuyor. FBI (Federal Soruşturma Bürosu), zaten Temmuz 2016’dan beri bununla ilgili soruşturma yürütüyor. Diğer yandan Kongre de, Trump başkan olur olmaz bir soruşturma komisyonu kurdu. Ancak Trump’ın Cumhuriyetçi Partisi Kongre’nin iki kanadına da hakim olduğu için, bu komisyondan bir şey beklenmiyor.

Ne var ki, FBI soruşturması son derece ciddi. Soruşturmanın başına eski FBI direktörü Mueller’ın atanmasıyla da, daha da ciddi bir hal aldı. Son bir hafta içinde üst üste patlayan gelişmelerle de, ABD’de resmen yer yerinden oynadı. Önce Trump, soruşturmayı yürüten FBI direktörü James Comey’yi kovdu. Ve Twitter’dan Comey’ye “Basına konuşmadan önce dua etsin de aramızdaki konuşmaların kaydı olmasın” diye gözdağı verdi.

Dahası tam bu sırada Trump, Rus Dışişleri Bakanı Lavrov’u Beyaz Saray’da ağırladı. Ve görüşmede kendisine “son derece gizli bir istihbarat” verdiği basına yansıdı.

*

Aslında ABD başkanının yetkileri o kadar geniş ki, atadığı herkesi doğrudan görevden alma yetkisine sahip. Hatta isterse başka bir ülkeyle istihbarat da paylaşabilir. Dolayısıyla buradaki sorun, bunları tam da Rusya’yla ilgili iddialar havada uçuşurken yapması. Diğer sorun da bu süreci yönetirken yaptığı hatalar. Bir yandan Beyaz Saray’daki görüşmelerini gizlice kayıt altına aldığını ima etmesi. Diğer yandan adalete müdahale etmesi...

Dolayısıyla

Yazının Devamını Oku

Erdoğan ve Trump’ın Kürt satrancı

"GELİN YPG’den vazgeçin. Onlar yerine biz, desteklediğimiz Arap ve Türkmen gruplarla birlikte DEAŞ’a karşı savaşalım."

Hayır, bunlar bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başkan Trump’a söyleyeceği sözler değil. Evet bu cümleler Erdoğan’ın ağzından çıktı, ama bundan tam 1 yıl önce. 1 Nisan 2016’da. Muhatabı ise Trump değil, selefi Obama’ydı. Eşlik ettiğim 4 günlük Washington gezisinde, Erdoğan’ın bu mesajı verdiğini kulis bilgisi olarak yazmıştım.

 

Aradan tam bir yıl geçti. Amerikan başkanı değişti. Suriye’de dengeler altüst oldu. Ama gördüğünüz gibi, ABD politikası hiç değişmedi. Bugün Erdoğan Trump’a yine aynı şeyleri söyleyecek. Ve Trump da –bu ziyaretin hemen öncesinde YPG’ye silah yardımını onaylayarak gösterdiği gibi- muhtemelen Obama’nın Suriye stratejisini aynen sürdürecek.

 

TRUMP’IN VERECEĞİ SÖZLER

 

BUNUN sebepleri ise muhtelif. En öncelikli neden, Trump’ın Suriye politikasını askerlere ve alt kadrolara teslim etmiş olması. İşte o kadrolar da nerdeyse tamamen Obama yönetiminden yadigar. 2’ncisi, ABD’nin Suriye’de kara gücü olarak bellediği YPG’ye çok yatırım yapmış olması ve daha fazla zaman-kaynak kaybetmekten kaçınması.

 

Yazının Devamını Oku

Silah mı, iflah mı?

EVET işler yolunda gitmiyor gibi. ABD tüm itirazlarımıza rağmen, Suriye’de PKK bağlantılı grupları desteklemeye devam ediyor.

Hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu salı Başkan Trump’la buluşmasının tam arifesinde, PKK’nın Suriye kolu YPG’ye silah vereceğini ulu orta açıklıyor.

 

Sırf bu kadarla kalsak iyi. Rusya da topa giriyor. Kuzeybatı Suriye’de YPG’nin hâkim olduğu alanda Rus bayrağı çekip, bu gruplara adeta siper oluyor. Her ne kadar bunu Suriye’de ABD’ye nüfuz alanı kaptırmamak için yapsa da, sonuçta ucu bize dokunuyor.

 

IRAK VE SURİYE’DE PKK

 

BU mesele başımızı uzun süredir ağrıtıyor. İçeride zaten PKK ile uğraşıyoruz. Irak deseniz; her ne kadar kuzeydeki Barzani yönetimiyle dostane ilişkilerimiz olsa da, PKK orada da hükmünü sürdürüyor.

 

Yazının Devamını Oku

Trump görüşmesinden ne çıkacak?

TÜRKİYE dış politikada yeni bir hamleye hazırlanıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen haftaki Hindistan ve Rusya ziyaretlerini şimdi Kuveyt, Çin, ABD ve Brüksel izleyecek.

Ankara bu yeni dış politika perspektifine de, “360 dereceli politika” diyor. Yani “ya Batı ya Asya” demeden, tüm kampları kapsayan bir denge politikası uygulamaya başlıyor. Bunun bir ayağının Asya’ya açılım olduğunu bir önceki yazımda yazdım. İkinci ayağı ise AB ve ABD.

Erdoğan-Trump görüşmesi

CUMHURBAŞKANI Erdoğan’ın 16 Mayıs’ta Trump’la yapacağı görüşme, Ankara için kritik önemde. Çünkü Türkiye için beka meselesi olan Kuzey Suriye’deki YPG/PYD varlığı, ABD ile doğrudan ilişkili. Washington’ın YPG’ye verdiği destek, ziyaret gündeminin en tepesinde. Bununla birlikte, Türkiye-ABD ilişkilerini de doğrudan etkileyecek önemde. Erdoğan’ın Hindistan dönüşünde, “Böyle devam ederse, ABD ile uzlaşma içinde olmamız mümkün değil” demesi, bunun göstergesi.

Ne var ki Trump’ın, selefi Obama’dan devraldığı Suriye stratejisini değiştirme ihtimali oldukça zayıf.

Çünkü dış politikada büyük bir değişim olabilmesi için, her şeyden önce altyapı gerekiyor. Oysaki Trump geçen hafta başkanlıkta 100 gününü doldurmuş olmasına rağmen, henüz istediği birçok atamayı bile yapamadı. Dolayısıyla kendi ekibini oluşturabilmiş değil. Kendisine direnç gösteren yerleşik düzene karşı mücadelesi de hâlâ devam ediyor.

Dahası, hem Beyaz Saray’da hem Pentagon’da alt kadrolar Obama döneminden yadigar. Bu da aynı politikaların devamı demek.

Ankara da Trump’ın kararlarını asıl alt kadroların belirlediğini biliyor. Bu yüzden ziyaret öncesi bu seviyedeki temasları artırmış durumda. Şu anda Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan, bu yüzden Washington’da.

*

Yazının Devamını Oku

Erdoğan’ın yeni dış politika hamlesi

TÜRKİYE bir süredir içine kapanmıştı. 15 Temmuz, akabinde sistem tartışmaları ve derken referandum...

Bu badireler ise artık geride kaldı. Şimdi 2019 cumhurbaşkanlığı seçimine kadar iki yıllık bir düzlük var. İşte Ankara bunu hızla değerlendirmeye koyuldu bile. İçimize kapandığımız dönemi kapattı. Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan işe hafta başında Hindistan’a giderek başladı.

Bunu dünkü Rusya ziyareti izledi. Sırada Kuveyt, Çin, ABD, Brüksel’deki NATO Zirvesi ve AB ile görüşmeler var. Hepsi de peşpeşe ve bu ay içinde. Hatta bu o kadar yoğun bir trafik ki, Cumhurbaşkanı çareyi 16 Mayıs’ta Çin’den doğrudan ABD’ye uçmakta buldu!

 

360 DERECELİ DIŞ POLİTİKA

 

ANKARA bu yeni dış politika perspektifine, “360 dereceli politika” diyor. Yani dış politikaya sıfır toplamlı oyun gibi bakmıyor. “Ya Batı ya Asya” ayırımını kaldırarak, tüm dünyayı ve tüm kampları kapsayan bir denge politikası uygulamaya başlıyor.

Bunun arkasındaki asıl sebep ise dünyadaki değişim. Dünyanın ağırlık merkezi yavaş yavaş Batı’dan Doğu’ya doğru kayıyor. Bu da yeni fırsatlar Asya’da demek. Bununla birlikte Batı da ciddi bir değişimden geçiyor. ABD’nin yeni başkanı Trump, tam güven telkin etmiyor. Bu da ABD’yi kırılganlaştırıyor. Diğer yandan AB zayıflıyor. Aşırı sağ da Kıta Avrupası’nı pençesine alıyor.

*

Yazının Devamını Oku

Acil demokrasi hamlesi

MAALESEF beklenen oldu. 1949’dan beri üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi, Türkiye’yi 2004’te çıkardığı “denetim” sürecine yeniden alma kararı aldı. Oysa ki, AK Parti iktidara gelir gelmez yaptığı reformlar sayesinde, 90’ı yıllarda tabi olduğumuz denetimden bizi 2004’te çıkarmıştı.

Peki bundan sonra bizi ne bekliyor? Şimdi üyelik müzakereleri bitecek mi? Ya da askıya mı alınacak? 

Avrupa Konseyi zaman verecek

DÜN başlayan, bugün de devam eden önemli bir Avrupa Birliği (AB) zirvesi var. AB Dışişleri Bakanları Malta’da toplandılar. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da bugün o toplantıda. İşte bu zirvede, Türkiye ile müzakereleri askıya alma kararı alabilirler.

Ancak böyle bir adım, tüm üyelerin onayını (unanimity) gerektiriyor. Bu ise şu anda çok düşük bir ihtimal. Çünkü hem şu anda tüm üyeler böyle bir hamle üzerinde mutabık değiller. Hem de önce Fransa’daki 2 ayaklı cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlanması gerekiyor.

*

Daha yüksek ihtimalle olacak olan ise şu: AB Dışişleri Bakanları, topu Avrupa Komisyonu’na atabilirler. Komisyon’a, “Türkiye Kopenhag Kriterleri’ni ne kadar yerine getiriyor, bir rapor hazırlayın” diyebilirler. Kaynaklarıma göre, haziran ayında böyle bir adım bekleniyor. Komisyon ise bu raporu eylül ayındaki Almanya seçimleri sonrasına bırakacaktır.

Eğer Komisyon’un değerlendirmesi “Türkiye demokratik şartları yerine getirmiyor” şeklinde olursa, işte o zaman Avrupa Konseyi müzakereleri askıya alabilir. Ki bu sefer -devreye Komisyon girdiği için- oybirliğine de ihtiyaç olmayacak. Nitelikli çoğunluğun oyu yeterli olacak.

İşte şu andaki tabloya göre, gerçekleşmesi en yüksek olan olasılık bu. Ancak! Bu tabloyu değiştirmek hâlâ elimizde. Çünkü önümüzde daha 5 aylık bir süreç var.

Yazının Devamını Oku

Bugün AB ile yolumuz ayrılır mı?

TÜRKİYE’nin 54 yıllık Avrupa Birliği (AB) yolculuğunda, bugün çok önemli bir gün. Türkiye-AB ilişkilerini temelden etkileyebilecek kritik oylama, tam şu saatlerde kapımızda.

*

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM), bugün Türkiye’nin yeniden denetime alınıp alınmamasına karar verecek. Bu şu demek: 1949’dan beri üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi, Türkiye’yi 90’lı yıllarda “denetim” altına almıştı. 2004’te AK Parti’nin iktidara gelip hemen reformlara başlamasıyla, Türkiye’yi denetimden çıkardı. Bugünkü oylamada ise, tekrar denetime alması ciddi bir ihtimal.

Bununla birlikte bu haftasonu Malta’da toplanacak AB Dışişleri Bakanları, üyelerin 3’te birinin oyuyla Türkiye ile müzakereleri askıya alabilirler. İşte bu olumsuz adımlar sonucunda da Cumhurbaşkanı Erdoğan, “referandumdan evet çıkarsa AB üyelik sürecini referanduma götüreceğiz” sözünü yerine getirebilir. Dolayısıyla şimdi herkes “yoksa AB ile yolları ayırıyor muyuz” diye merakta.

 

Karşılıklı güvensizlik tavanda

 

AB bugün kendi kendisiyle büyük bir mücadele veriyor. İngiltere’nin Brexit kararı, işsizlik, mülteci sorunu, terör... Hepsi AB’nin gitgide içine kapanmasına ve erimesine yol açıyor. Biz de aynı şekilde kendi derdimizdeyiz. Özellikle 15 Temmuz sonrasında FETÖ’ye karşı verilen mücadele ve bizim için beka meselesi olan PKK-PYD tehdidi, enerjimizi tüketiyor.

Bununla birlikte her iki tarafta da güvensizlik had safhada. 15 Temmuz sonrasında Avrupa’dan beklediğimiz desteğin gelmemesi, üstüne Türkiye’deki OHAL uygulamalarına AB ülkelerinin verdiği olumsuz tepki, arayı iyice açtı. Referandum öncesi Almanya ve Hollanda ile yaşadığımız gerginlik, AGİT ve Venedik Komisyonu raporları ve idam cezası tartışmaları da gerilimi daha da arttırdı.

Yazının Devamını Oku

AB ile tamam mı devam mı?

MALUM; Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, referandum sonucu “evet” çıkarsa AB üyelik sürecini referanduma götüreceğini açıkladı. O yüzden şimdi herkes merakta: Acaba hakikaten AB ile yollarımızı ayıracak mıyız?

Bunu çoktan yapmış olan bir ülke ise hal-i hazırda var: İngiltere, geçtiğimiz yaz AB üyeliğini oyladı ve Brexit (AB’den çıkma) kararı aldı. Ülkenin düştüğü durum ise, AB’yle ilişkimizi kesersek bizi nelerin beklediğine dair çok ipucu veriyor.

İNGİLTERE ERKEN SEÇİME GİDİYOR

İNGİLTERE Başbakanı Theresa May, geçtiğimiz hafta 8 Haziran’da erken seçime gideceğini açıkladı. Ki aynı May, geçtiğimiz yaz başbakan olduğundan beri erken seçime karşı olduğunu, seçimlerin normal tarihinde, yani 2020’de yapılacağını söylüyordu. Bu yüzden İngilizler afalladı.

Ancak bu seçimler bir genel seçimden çok, Brexit kararının oylaması olacak. Çünkü herşeyden önce, May zaten iktidara Brexit kararı “sayesinde” geldi. Bir önceki Başbakan David Cameron, AB’de kalma yanlısıydı. İngiliz halkının yüzde 52’si “AB’den çıkalım” deyince, Cameron istifa etti. Yerine de, yine kendisi gibi AB’den yana olan May geldi.

Ama May hemen U çizip, hükümetin kilit bakanlıklarına Brexit yanlılarını getirdi. Ve koyu bir şekilde AB’den çıkmayı savunmaya başladı. Zaten Mart sonunda da Brexit mektubunu imzalayıp AB’ye sundu.

*

Şimdi May erken seçime yine Brexit için gidiyor. Çünkü başında olduğu Muhafazakâr Parti, anketlerde ana muhalefet olan İşçi Partisi’ne göre 20 puan önde görünüyor. Böylelikle Parlamento’daki sandalye sayısını arttırmayı, yani Brexit pazarlıklarında elini güçlendirmeyi hedefliyor.

BREXIT İNGİLTERE’Yİ KARIŞTIRDI

Yazının Devamını Oku