Barışı kurmak...

2017 yılının sonlarına yaklaştığımız günlerde Türkiye'nin dış politikasında son yıllarda görülen vizyon eksikliğinin ve hedefi belli olmayan yolculuğun da sonuna yaklaştığımızı umanlar gittikçe azalıyor. Aksine, 2018 yılının bizi daha karmaşık, daha girift ve daha zor sınamalarla karşı karşıya bırakacağını şimdiden görmek mümkün.

Dış politikada son yılların bir numaralı gündem maddesi olan Suriye bu yerini kaybedeceğe benzemiyor. Önce ABD, ardından Rusya, IŞİD'e karşı zafer kazanıldığını ilan ederek Suriye'nin şimdi kendi geleceğine odaklanması gerektiğinin beklentisini yarattılar. Bunun için Cenevre'deki barış görüşmelerinde başarılı bir ilerleme sağlanması gerekiyor. Oysa böyle bir ilerleme yok. Son tur görüşmelerde de ümit verici bir gelişme görülmedi.

 

Öte yandan, bölgede her ne kadar IŞİD'in artık neredeyse "yok edildiği" ileri sürülse de, terörist unsurların henüz tam anlamıyla temizlendiğini belirtmek zor. Herşeyden önce İdlib'te Türkiye'nin sorumlu olduğu çatışmasızlık bölgesinde kurulması öngörülen kontrol noktalarının tamamının faaliyete geçmediği söyleniyor. İdlib hala uluslararası koalisyonun radikal terörist unsurlar olarak nitelendirdiği grupların barınmaya devam ettikleri bir bölge. Terörle mücadelede IŞİD kadar önemsenen diğer silahlı grupların nasıl barışa ve silahlarını bırakarak sivilleşmeye ikna edilecekleri belli değil.

 

Bu durum, tam da Rusya'nın askerlerini artık Suriye'den çekmeye karar verdiğini açıkladığı bir sırada büyük önem taşıyor. Söz konusu geri çekilmenin sadece operasyonel düzeyde kalması, örneğin Türkiye ile Suriye yönetimi arasında ortaya çıkabilecek beklenmedik bir gerginliğin siyasi bakımdan yatıştırılması için Rusya'nın ağırlığını koymaya devam etmesi beklenir. Tabii eğer Rusya bu iki ülkenin artık Suriye sorununun çözümünde kendi aralarında asgari müşterekleri bulmaları için perde gerisinde gerekli zemini hazırlamamışsa...

 

Rusya'nın Suriye'de başka bir konuda uygun bir zemin hazırladığı inancı ise giderek artıyor. Suriye'de yönetimin sahadaki askeri üstünlüğü yeniden ele geçirmesinde ve ülke topraklarının önemli bir bölümünde yeniden kontrol sağlamasında Şam'a büyük yardım ve destek sağlayan Rusya'nın, Esad'ı Suriye'nin geleceğinde Kürt yurttaşları ile masaya oturmaya da ikna ettiği ileri sürülüyor. Birkaç kez ertelenen Suriye Halkları Kongresi'nin Ocak ayında toplanması konusunda Rusya ısrarını sürdürüyor. Rusya bu toplantıda PYD'nin de bir şekilde temsil edilmesini istiyor. Türkiye ise buna şiddetle karşı çıkmaya devam ediyor ve Suriye toprakları içinde PYD'ye karşı bir askeri harekat hedeflediğinin dahi sinyallerini veriyor.

 

Suriye gündemde bu konular bakımından önemini korurken, Donald Trump'ın Kudüs ile ilgili kararı Ortadoğu'da yeni bir fitili ateşledi. Türkiye, İslam İşbirliği Teşkilatı'nın olağanüstü zirve toplantısına ev sahipliği yaparak islam dünyasının Filistin'e verdiği desteğe yeni bir ivme kazandırdı. Bununla beraber, her ne kadar Kudüs meselesi öne çıksa da, bölgede asıl fay hattını İsrail ve Suudi Arabistan'ın İran'a karşı birlikte başı çektikleri gerilim oluşturuyor. Bir süredir perde gerisinde yürütüldüğü ileri sürülen İsrail-Suudi Arabistan dolaylı temaslarını ise artık duymayan kalmadı.

 

Ortadoğu "denge"nin bir türlü sabitleşemediği, her gün bir başka denge ile karşı karşıya kalındığı, dengelerin ve küçük ittifakların sık sık değiştiği bir coğrafya. Böyle bir coğrafyadaki değişkenliğe karşı duyarlı davranmak gerektiği de ortada. Nitekim, Kremlin'in sözcüsü tarafından dile getirilen "Kudüs konusundaki yaklaşımımızın Türkiye'ninki ile tam olarak örtüştüğünü söyleyemem" şeklindeki ifade de özünde Türkiye'yi incitmeyi değil İsrail'i incitmemeyi hedefliyor.

 

İşte tüm bu nedenlerle, 2018 yılının belki de 2017'de yaşadıklarımızdan çok daha karmaşık ve sonucu öngörülemeyen sınamalarla dolu olduğu ortada. Türkiye'nin bu sınamalar karşısında yeniden taraf tutmayan, akılcı, sorunlara çözüm odaklı yaklaşımlar üreten bir bölgesel aktör konumuna dönmesi gerekiyor. Vizyon sahibi, Türkiye'nin bu konumuna geri dönmesine gönülden inanan çevrelerde bu yaklaşıma "itibarı barışı bozmakta değil de barışı kurmakta arayan akılcı yaklaşım" deniyor. Bunun neresi zor?

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Bu bir veda değildir, kalın sağlıcakla...

Türkiye'nin ateş çemberi ile çevrili olduğu günleri yaşıyoruz.

Görünürde büyük çaplı bir savaş olmadığı ileri sürülse de, ülkemiz sıcak çatışma noktaları ile sarılmış durumda, üstelik sınır ötesinde bu sıcak noktalardan birinin tam da içinde. Çözüm için yapıcı, diyaloga ve diplomasiye öncelik veren, mevcut sorunların ertelenmesi ya da çözümünün daha zorlaştırılması yerine ortadan kaldırılmasına odaklanan politikalara ihtiyaç duyuluyor.

 

Bu durum yıllardır sürüyor. Türkiye Birinci Körfez Savaşı'ndan etkilenmiş ve bunun olumsuz yansımalarını yaşamıştı. Ardından 2003 tarihinden itibaren Irak'ta başlayan savaşta bir milyonun üzerinde sivilin yaşamını kaybettiği belirtiliyor. Milyonlarca insanın yerlerinden edilmiş olduğu da istatistiki verilerde yer alıyor.

 

Arap Uyanışı ile birlikte Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da başlayan kargaşa bundan daha az bir kayıpla sonuçlanmadı. Aksine, halk ayaklanmalarının Suriye'ye yansıması, Suriye ve Irak topraklarında IŞİD'in estirdiği terör ve Suriye'de giderek tırmanan  iç savaş milyonlarca sivili etkiledi, etkilemeye de devam ediyor.

 

Türkiye, yıllar boyu fedakarca mücadele ettiği, nice şehitler verdiği ve gaziler edindiği terörden bölgenin karmaşık yapısı nedeniyle bir türlü kurtulamıyor. Üstelik, bu mücadeleyi artık bir komşu ülkenin toprakları içinde de sürdürmek zorunda kalıyor. Bu da şehit ve gazilerimizin sayısını her geçen gün artırmaya devam ediyor.

 

Yazının Devamını Oku

Suriye'ye yönelik dış politika

Kadir Has Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Merkezi tarafından yapılan "Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması"nın sonuçları geçen hafta açıklandı. Araştırma her yılın sonunda  Aralık ayında yapılıyor ve bulguları da yeni yılda Ocak ayının sonunda yayımlanıyor.  Bu araştırmanın içinde bir de Dış Politika ile ilgili sorular ve onlara verilen yanıtların analizleri var.

Aynı merkez, 2017 yılının Temmuz ayında da yaz aylarında yaptığı "Türk Dış Politikası Kamuoyu Algıları Araştırması"nın sonuçlarını yayımlamıştı. Bu iki araştırma farklı konularda olsa da, Temmuz ayı anketinin sorularıyla Sosyal-Siyasal Eğilimler anketinin dış politika soruları arasında bazı örtüşmeler mevcut. Bu örtüşmeye dayanarak yanıtların bir arada değerlendirilmesi aslında Türkiye'nin dış politikası hakkındaki kamuoyu algısının son altı ay içinde ne gibi gelişmeler gösterdiğine dair ipuçları veriyor.

Türkiye'nin dostu olarak bilinen ülkelerin nasıl sıralanacakları hakkında sorulan sorulara verilen yanıtlarda Azerbaycan yıllardır açık ara birinci sırada çıkıyor. Bu sıralamada Azerbaycan Temmuz ayında yüzde 71,3 oranında destek alırken, yıl sonunda bu oranın yüzde 67,8'e düştüğü görülse de, "tek millet iki devlet" kavramının etkisini ezici üstünlükle sürdürdüğü anlaşılıyor.

Türkiye'ye tehdit oluşturduğu düşünülen ülkeler sıralamasında ise uzun süre birinci sırada yer alan İsrail'in son iki yıldır ikinci sıraya gerilemiş olması, bu narada ABD'nin Türkiye için en önemli tehdit oluşturan ülke haline gelmiş olması dikkati çekiyor. Temmuz ayında ABD yüzde 66,5 oranında tehdit olarak görülürken, yıl sonunda bu oran yüzde 64,3'e gerilemiş olsa da ABD'nin birinci sıradaki yeri sürüyor. Türkiye-ABD ilişkileri belki de tarihinin en zor döneminden geçiyor ve Türkiye'deki ABD algısı giderek olumsuzlaşıyor.

"Türkiye dış politikasını yürütürken hangi ülke gruplarıyla birlikte hareket etmelidir?" sorusuna verilen yanıtlarda ise önemli bir değişiklik göze çarpıyor. Temmuz ayında "Türki Cumhuriyetler" yüzde 37,4 iken yıl sonunda yüzde 25,4'e gerilemiş ancak ilk sırayı korumuş. "Müslüman ülkeler" yanıtı yüzde 22,4'ten yüzde 15,4'e gerilemiş. Çarpıcı olan ise, Temmuz ayında Türkiye'nin dış politikasını yalnız hareket ederek sürdürmesi gerektiğini düşünenler yüzde 14,7 iken, yıl sonunda yüzde 16'ya yükselmiş. Anlaşılan "değerli yalnızlık" yaklaşımı etkisini giderek artırıyor.

Yazının Devamını Oku

Suriye'de yaşanan Türkiye - ABD gerginliği NATO'yu endişelendiriyor

Değişen uluslararası sistem yirminci yüzyılda beliren birçok kurum ve yapıyı etkilediği gibi mevcut örgütleri ve bunların içindeki dengeleri de etkiliyor.

Bu örgütler arasında elbette NATO da var.

 

NATO 1990'lı yıllardan başlayarak değişen dünya koşullarına uyum sağlamak için kendini sürekli olarak yenilemeye, stratejik konseptini de bu değişimler çerçevesinde geliştirmeye çalışıyor. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından ve Varşova Paktı'nın ortadan kalkmasından sonra ilk sorulan soru NATO'ya artık ihtiyaç kalıp kalmadığı idi. NATO bu soruya kısa zamanda gereken yanıtı verdi. Çift kutuplu sistemin yıkılmasıyla birlikte beliren yeni tehditler karşısında bir ortak savunma  örgütüne olan ihtiyaç bir ortak güvenlik örgütüne olan ihtiyaçtan daha da önemli bir hale gelmişti. Dolayısıyla, NATO hala güncelliğini koruyordu. Üstelik, uluslararası terörün yükselmeye başlaması, devlet-dışı yapılanmaların da istikrar ve güvenliğe yönelik tehditlerini artırması NATO'nun "alan dışı" ya da "beşinci madde ötesi" yükümlülükler üstlenmesini de zorunlu kılmaya başlamıştı.

 

Avrupa güvenliğinin dengelerini etkileyen en önemli gelişme  NATO'nun hızlı genişlemesi olmuştur. Varşova Paktı'nın dağılmasının üzerinden on yıl geçtiğinde bu paktın tüm eski  üyelerinin NATO'ya üye olmaları hem Avrupa'da Karşılıklı Kuvvet İndirimi Anlaşması (AKKA) ile sağlanmaya çalışılan askeri dengeleri bozmuş, hem Rusya'nın güvenlik endişelerini artırmıştır.

 

Bu hızlı büyümenin NATO'nun kendi içindeki dengeleri ve karar alma süreçlerini etkilemediğini savunmak güçtür. Üstelik, aynı hızlı büyüme Rusya'nın NATO karşıtı faaliyetlerini de hızlandırmış ve keskinleştirmiştir. NATO ile Avrupa Birliği'nin Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası arasında kurulmak istenen ortak mekanizmaların AB üyesi olmayan NATO üyelerini, bu çerçevede özellikle Türkiye'yi olumsuz etkilemesi, ister istemez NATO içinde de bir gevşemeye yol açmıştır.

 

Yazının Devamını Oku

Uluslararası sistem ve Türkiye'nin dış politikası-IV

Dünya değişiyor. Bu değişim sırasında yirmibirinci yüzyılın en önemli sorularından birini de uluslararası aktörlerin birbirleriyle ilişkilerinin ve etkileşimlerinin nasıl bir uluslararası sistem içinde gelişeceği oluşturuyor.

Çift kutuplu sistemin Sovyetler Birliği'nin yıkılmasıyla birlikte sona erdiği, Soğuk Savaş'ın bildiğimiz koşullarının sürdüğünden artık söz edilemediği, uluslararası sistemin kısa bir tek kutuplu geçiş döneminden sonra yavaş yavaş çok kutupluluğa doğru evrildiği  birçok çevrede paylaşılan bir görüşü oluşturuyor.

 

Uluslararası sistemin temel aktörleri olarak devletleri, uluslararası örgütleri, bölgesel örgütleri ve devlet dışı aktörleri saymak mümkün. Çok kutuplu sistemin "kutup"ları olarak ise, askeri ve ekonomik gücünü uluslararası siyaseti etkilemek maksadıyla kullanma yeteneği olan ve bu yeteneğini kullanma konusunda ikna gücü ve inandırıcılığı yüksek olan aktörler öne çıkıyor.

 

Bu tanımlamadan hareketle, ABD, Çin, Rusya ve diğerleri kadar olmasa da Avrupa, çok kutuplu sistemde en önemli aktörler olarak görünüyorlar. Önümüzdeki yıllarda karşılaşacağımız yeni sınamaların bu güç/etki odakları (ya da kutuplar) arasındaki rekabet, çekişme veya birbirlerini etkileme mücadelesi şeklinde belireceğinden söz ediliyor.

 

Donald Trump'ın kendine özgü yaklaşımları Trans-Atlantik stratejik ortaklığın Avrupa'lı ortaklarını elbette tedirgin ediyor. Bununla beraber, Avrupa Birliği'nin (AB) geleceğini dağılma eğilimli değil de daha çok dayanışma odaklı bir yenilenme ve güçlenme üzerine kurgulamayı tercih edeceği anlaşılıyor.

 

Yazının Devamını Oku

Uluslararası sistem ve Türkiye'nin dış politikası - III

Türkiye'nin dış politikasına ilişkin hedeflerin uluslararası sistemdeki gelişmeler dikkate alınarak planlanıp planlanmadığı konusunu sorgulamaya başladığımız zaman dünyada çok kutuplu bir sisteme doğru evrilen bir gelişme olduğunun üzerinde durmuştuk.

Bu çerçevede, ABD'nin hala dünyanın en etkili  ekonomik ve askeri güce sahip ülkesi olduğunu, Rusya'nın da Soğuk Savaş ertesi yitirdiği küresel süpergüç konumunu yeniden elde etmek için gayret gösterdiğini belirtmiştik.

 

Çok kutuplu sistemde "kutup" olarak adlandırılabilecek aktörlerin ya da ülkeler grubunun mutlaka birbirleriyle aynı kapasitelere sahip olmaları gerekmiyor. Örneğin, ABD ile Rusya arasında hala askeri ve ekonomik güç bakımından farklılıklar var. Ancak Rusya, bu alanlarda ABD kadar ileri düzeyde olmasa da, uluslararası sistemi etkileme olanağına sahip olmaya devam ediyor.

 

Çok kutuplu sistemin koşullarına kendini adapte etmekte güçlük çekmeyen bir aktör de Çin. Özellikle Xi Jinping liderliğinde kendini önemli bir küresel ekonomik güç olarak kabul ettiren Çin'in açılımı önce Afrika kıtasından başlamıştı. Kıtanın zengin kaynaklarından istifade etmeyi hedefleyen Çin'in Afrika'da altyapı projelerine finansman sağladığı, kazandığı ihalelerde de kendi işgücünü kullanarak düşük maliyetle yüksek kar payı elde ettiği biliniyor. Çin aynı zamanda kıtanın doğal zenginliklerinden de yararlanıyor.

 

Çin'in Afrika'dan sonraki yeni hedefi Avrupa. "Tek Kuşak Tek Yol" projesi ekonomik bakımdan Çin'in dünya ile tam entegrasyonunu sağlamak üzere geliştirilen, kara ve deniz ulaşım koridorları üzerinden Çin'in Batı'ya doğru açılımının altyapısını oluşturan stratejik bir hedefi hayata geçiriyor. Bu proje Çin'den başlayarak Batı Avrupa'da Baltık ülkelerine kadar uzanıyor ve sadece Doğu-Batı hattında değil aynı zamanda Güney-Kuzey hattında da ulaşım ve iletişim alanında Çin'i dünya ile bütünleştiriyor. Çin böylece Avrupa'ya köprü kurmuş oluyor. Bu proje Avrupa ile üniversiteler, düşünce kuruluşları, laboratuvarlar gibi alanlarda geniş bir şebeke oluşturulmasıyla daha da pekişiyor. 

 

Yazının Devamını Oku

Uluslararası sistem ve Türkiye'nin "dış" politikası-II

Türkiye’nin dış politikası Afrin harekatının başladığı şu günlerde gündemi en çok meşgul eden konuların başında gelmeye devam ediyor. Yine de, salt Türkiye merkezli bir bakış yerine öncelikle küresel sistemi kavramak ve dış politikamızın bu sistemle uyumunu irdelemek önem taşıyor.

Geçen yazımızda uluslararası sistemin giderek çok kutuplu özelliklere sahip olmaya başladığını, Türkiye'nin konumunun da bu gelişmelerden hareket edilerek belirlenmesi gerektiğini vurgulamıştık. Öncelikle bu tespite varmamıza yol açan etkenleri ele almakta yarar var.

 

Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu sistemi Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte sona erdi. Dünya, kısa bir süre bu değişimin çalkantılarıyla uğraştı ve sistemin yeniden yerine oturmasını bekledi. Bu geçiş döneminde ABD'nin dünya üzerinde askeri ve ekonomik bakımdan en güçlü devlet olarak tek başına kaldığı, sistemin adeta tek kutuplu bir düzene dönüştüğü ileri sürüldü.

 

Oysa bu dönem aslında sistemin henüz tam yerleşmediği, temel parametrelerinin belirginleşmediği bir geçiş dönemi idi. ABD'nin uluslararası örgütler, bu anlamda Birleşmiş Milletler, NATO ve AGİT gibi kuruluşlar üzerinden çözemediği sorunları çözmek için kendi liderliğinde başlattığı "gönüllüler koalisyonları" deneyimleri bu geçiş döneminin önemli özellikleri arasındaydı. Ancak bu deneyimler ABD'nin küresel düzeyde imajının olumsuz etkilenmesine ve yıpranmasına da katkıda bulundu. Obama dönemi bu farkındalığın yaşandığı ve ABD'nin "müdahaleci" yaklaşımlarının olabildiğince azaldığı bir süreç olarak geçti.

 

ABD’nin tek kutup olarak görüldüğü ve askeri güç kullanımını azalttığı süreç uluslararası dengelerin biraz daha yerine oturmasına yol açtı. Bu süreç aynı zamanda Rusya'nın kendini toparlamasına da yardımcı oldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının yarattığı psikolojik travmadan kurtulan Rusya, Putin'in önderliğinde yeniden uluslararası ilişkilerde etkin olmaya başlayınca, tek kutuplu görüntünün geçiciliği de anlaşıldı. Yeni dönem  ABD ile Rusya arasında yeni bir iki kutupluluk yerine birden fazla, ancak birbirleriyle tam olarak eşit sayılamayacak güç odaklarının bir tür etki alanı yaratma mücadelesine doğru evrildi.

 

Yazının Devamını Oku

Uluslararası sistem ve Türkiye'nin 'dış' politikası - 1

Türkiye'nin gündemi her zaman içinde yer aldığı coğrafyanın koşullarının etkisinde kalmıştır.

Karadeniz, Kafkasya, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz havzası bu etkileşimin önde gelen parametrelerini oluşturur. Ortadoğu ve Doğu Akdeniz bu bağlamda diğer ikisinden hep birkaç adım önde yer almıştır. Bugün de öyle olmaya devam ediyor.

 

Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da yedi yıl önce başlayan Halkların Uyanışı dalgası Suriye'ye ulaştığından beri sınırlarımız etrafında  görülen gelişmeler Türkiye'nin bölgeye ilişkin gündeminin belirlenmesinde önem kazandı. Suriye odaklı gündeme dayalı gelişmeler de Türkiye'nin dış politikasının parametrelerinde şiddetli sarsıntılar oluşturuyor.

 

Bu sarsıntılar Türkiye'nin NATO başta olmak üzere ittifak ilişkilerini ve müttefikleriyle ikili ilişkilerini etkiliyor. Aynı şekilde, Avrupa Birliği ile olan ilişkilerine de olumsuz yansımalarda bulunuyor. Üstelik, Türkiye'nin dış politikasında alışılmadık bir sapma göstererek İran ve Rusya gibi bölge ülkeleriyle yakınlaşmasına yol açıyor. Bu yakınlaşma da NATO, AB ve müttefiklerle ikili düzeydeki ilişkilerde görülen genel olumsuzluğu daha da pekiştiriyor.

 

Türkiye'nin ABD ile olan ilişkilerinde görülen inişli-çıkışlı seyir 2003 yılından beri güçlü bir dalgalanmanın etkisinde. Irak'ta başlayan bu dalgalanma, Suriye sorunsalı sebebiyle son zamanlarda daha da hızlandı. Bugün Türkiye-ABD ilişkilerinde gerginlik yaratan bir çok dosya var. Gün geçmiyor ki bu dosyaların yarattığı olumsuzluklar Ankara'nın serzenişlerine yol açmasın.

 

Yazının Devamını Oku

Gündem Suriye'yi özlemişti...

Uzun bir süre sessizliğini koruyan Suriye problemi geçtiğimiz hafta yeniden gündemin üst sıralarına tırmanmaya başladı. Gelen haberler Suriye yönetiminin İdlib'te çeşitli bölgeleri bombalamaya başladığı, bu bombardımana Rus uçaklarının da katıldığı, Suriye'nin ordusunun da karadan İdlib'in içerilerine doğu ilerlemeye başladığı şeklinde.

Bu haberler iki konuda önemli soru işaretlerinin belirmesine yol açıyor. Birinci soru, Türkiye ile Rusya'nın ortaklaşa garantörlüğünü üstlendikleri ve İran'ın da nispeten desteğinin  beklendiği İdlib çatışmasızlık bölgesi uygulaması hayata geçiriliyor mu yoksa bu konuda bir aksama mı var?

 

İkinci soru ise şu: Şam yönetimi ile muhalefet güçleri arasında İdlib'te (ve Suriye sathında üç bölgede daha) çatışmasızlık bölgesi uygulamasıyla akan kanın durdurulması ve Cenevre'de barış görüşmeleri için uygun bir ortamın yaratılması hedefleniyordu. Bu görüşmelerin hazırlanması için de Rusya tarafından Soçi'de Ocak ayının sonunda Suriye'deki tüm ilgili tarafların davet edilecekleri bir toplantı yapılması öngörülüyordu. Bu toplantı yapılacak mı yoksa yapılmayacak mı?

 

Suriye'de geçen hafta başlayan ve hızlanan çatışmalarla ilgili haberlerden hareket edildiği takdirde bu soruların ikisine de olumlu yanıt verilemeyeceği anlaşılıyor.

 

İdlib'teki çatışmasızlık bölgesinin kurulması ve denetimi görevinin  yürümediği belli. Suriye kuvvetlerinin kah bombardıman, kah Rus desteği, kah karadan küçük ilerlemeler suretiyle çatışmasızlık durumunu ihlal eden davranışlarının dengeleri bozduğu anlaşılıyor. Oysa çatışmasızlık bölgesinin dinamikleri Türkiye'nin İdlib'in kuzeyinden itibaren gözetim noktaları kurması sırasında Rusya'nın da Suriye kuvvetlerinin mevcut statükoyu bozacak adımlar atmalarını önlemesi üzerine kurulmuştu.

 

Yazının Devamını Oku

Asıl tehlikenin farkında mıyız?

Yeni yıla iki önemli ziyaretle başladık. Cumhurbaşkanı Erdoğan Fransa'yı, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da Almanya'yı ziyaret ettiler. Bu iki ziyaretin önemi Türkiye'nin 2017 yılında ilişkilerinin ciddi bir duraklama dönemine girdiği Avrupa ile yeni bir hareketlilik  işaretini vermelerinden kaynaklanıyordu.

Türkiye'den bakıldığında "Avrupa" kavramının nasıl tarif edildiği tarif edene göre değişiyor. Avrupa'ya kurumsal açıdan bakıldığında akla önce AB ve NATO geliyor. Türkiye'nin Avrupa ile ilişkilerinin kurumsal boyutunu sadece bu iki kuruluşun oluşturduğunu düşünmek yanıltıcı olur. Kamuoyunun da bu iki kurumun işlevsel bakımdan birbirlerinden farklı olduklarını kavramaları gerekir. Esasen, NATO da sadece Avrupa değil bir Avrupa-Atlantik kurumudur zira ABD ve Kanada'yı da içerir.

Türkiye'den bakıldığında bir diğer önemli Avrupa kurumu olan Avrupa Konseyi'nin NATO ve AB kadar önemsenmediği hissediliyor. Türkiye'nin küresel sistemle bütünleşmesinin diğer boyutlarını oluşturan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gibi örgütler ise daha da geri plana düşüyorlar.

Avrupa ile son zamanlarda ikili ilişkiler açısından yaşanan krizlerin, örneğin Almanya, Avusturya, Hollanda gibi ülkelerle yaşanan gerginliklerin dönemsel olduğunu sanmak ve bunların zamanla düzeleceği varsayımından hareket etmek Türkiye'nin dış politikasında giderek artan bir yanılgı haline gelmeye başladı. Diplomasi dilinden uzak ve ulusların duyarlılıklarını doğrudan etkileyen söylemlerin yarattığı incinme ve yıpranmaların çabuk unutulacağı varsayımı da aynı yanılgının parçası.

Avrupa'ya bakarken ikili ilişkiler ile kurumsal ilişkilerin birbirlerini bütünlediği de gözden kaçırılıyor. Örneğin, AB ile ilişkilerde tıkanıklıklar yaşanmasında üye ülkelerle ikili düzeyde yaşanan sıkıntıların rol oynayabileceği anlaşılamıyor. Avrupa'nın Türkiye'ye bakışının asla dostane olmadığı varsayımı da Türkiye-Avrupa paradigmasının neredeyse temel verisi olarak kabul ediliyor.

Yazının Devamını Oku

Türkiye- Avrupa ilişkilerine Fransa yeni bir dinamizm getirebilir mi?

2017 yılında Türkiye'nin Avrupa ile olan ilişkilerinde dikkati çeken  bir durgunluk yaşandı. Yeni yıl ile birlikte ilişkilerin canlanması ve Türkiye'nin Avrupa'dan uzaklaştığı yolundaki söylentilerin gerçeği yansıtmadığının gösterilmesi gerekiyor. Üst düzey resmi temasların ve karşılıklı ziyaretlerin böyle bir gelişmeye büyük katkısı olur. Bu açıdan bakıldığında, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Fransa ziyareti önem taşıyor.

Avrupa ile ilişkilerin canlanmasında Fransa'nın rol oynaması Avrupa-Türkiye ilişkilerindeki dinamiklerin değiştiğine de işaret ediyor. İki ülke arasında elbette tarihin derinliklerine uzanan köklü, yüzyıllara dayanan bir ilişkiler yumağı söz konusu. Ancak  Türkiye-AB üyelik müzakerelerinin başlamasından sonra bu süreçte Türkiye'nin önünü tıkayan ülkelerin başında  Fransa'nın gelmesi bu tarihi birikimle uyumlu bir görüntü vermedi.

Sarkozy döneminde Türkiye'nin AB ile üyelik müzakerelerinde beş faslın açılmasına engel çıkaran Fransa, Hollande'ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra bu tutumunu biraz yumuşatsa da, Türkiye'nin AB ile olan ilişkilerinde önemli bir kolaylaştırıcı olamadı.

Yeni Fransa Cumhurbaşkanı Macron hem Avrupa'ya hem Avrupa'nın Türkiye ile olan ilişkilerine bakışa yeni bir tarz ve yeni bir dinamizm getiriyor. Ancak bu yeni tarz ve dinamizmin Türkiye'nin AB ile olan ilişkilerindeki tıkanıklıkların aşılmasına yardımcı olmaya yetmeyeceğini de kabul etmek gerekiyor. Türkiye'den beklentilerin ne olduğu daha önce de dile getirildi. Bu konuda AB Komisyonu, AB Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve  Almanya başta olmak üzere bazı üye ülkeler çeşitli girişimlerde bulundular.

Bugün Türkiye'nin Brüksel ile de başka bir AB ülkesinin başkenti ile de ilişkilerinin mükemmel olduğunu söylemek zor. Almanya'da yeni hükümetin kurulması çalışmaları sürüyor. Ayrıca, Türkiye-Almanya ilişkileri de tarihinin en zor dönemini geçiriyor. Bu koşullarda, Fransa "iş başa düştü" anlayışıyla harekete geçmek zorunda kalıyor. Türkiye'nin Avrupa'dan kopmasının ne gibi sakıncaları olacağının, Fransa'da dahi Türkiye'de olduğundan daha iyi anlaşıldığını görmek umut veriyor.

Yazının Devamını Oku

Uluslararası ilişkilerde 2018 yılı ve sonrasının  senaryoları-III

Avrupa kıtası uluslararası ilişkilerin gelişiminde tarih boyunca önemli bir merkez konumunda olmuştur. Bugün de dünya siyasetinde geleceğe dönük senaryolar konuşulurken Avrupa merkezli açıklamaların öne çıkmasının sebebi bundan kaynaklanıyor. Peki, Amerika'da çok kullanılan bir söylemden ilham alarak "Avrupa Rüyası" diye adlandırılabilecek Avrupa projesi gerçekten başarısızlığa doğru mu ilerliyor?

Geçen yazımızda Elcano Enstitüsü'nün Avrupa'nın geleceğine dönük bazı senaryoların incelendiği raporundan söz etmiştik. Avrupa'nın başarısızlığı üzerine kurulu karamsar senaryo gibi, raporda bir de Avrupa'nın başarısına dayalı iyimser senaryo var. Bu senaryonun temeli başlıca üç gelişme üzerine oturtuluyor.

 

Birinci gelişme Avrupa Birliği'nin son yıllarda içinden geçmekte olduğu çalkantıların çözümlenmesi ve "çok vitesli" olmasa dahi en azından iki vitesli bir Avrupa modelinin ortaya çıkması. Bir yandan Brexit'in yarattığı yeniden yapılanma, bir yandan eski Doğu Avrupa blokunda yer alıp da AB'ye yeni üye olan ülkelerde görülen populist ve milliyetçi akımların nispeten otoriter rejimlere doğru evrilmeleri AB'nin içinde bir çekirdek grubun kuruluş ilke ve prensiplerine sahip çıkmalarına ve bir Avrupa Federasyonu oluşturmalarına yol açıyor.

 

Almanya'nın önderliğinde, böyle bir federasyonda yer almaya muktedir ve istekli ülkelerin bir araya gelmeleriyle oluşan bu çekirdek grubun iç halkası Avro bölgesi içinde kalmaya ve makroekonomik alanda istikrarı sağlamak için ayrı bir bütçeye sahip olmaya devam ediyor. Bu iç halkada yer alan ülkeler savunma alanında daha sıkı bir işbirliği geliştiriyorlar. Dış halka ise daha gevşek ve özellikle Serbest Pazar'a odaklı bir oluşum halinde devam ediyor.

 

İkinci olarak, Avrupa'nın bu şekilde kendini iki katmanlı biçimde de olsa toparlayarak uluslararası alanda yeniden önem kazanması, çok kutuplu sistemin etkin bir aktörü haline gelmesi sonucunu doğuruyor. ABD, her ne kadar NATO içinde Avrupa'ya karşı olan taahhütlerindeki isteksizliği artırsa da, bir süre sonra iki taraf trans-Atlantik ilişkilerin vazgeçilmezliğini kabul etmek zorunda kalıyorlar. Ancak yeni parametreler, Avrupa'nın hem ABD ile hem Rusya ve giderek dünya üzerinde etkinliğini artıran Çin ile  işleme dayalı bir ilişki mekanizması oluşturmasına yol açıyor.

 

Yazının Devamını Oku

Uluslararası ilişkilerde 2018 yılı ve sonrasının  senaryoları- II

Uluslararası ilişkilerin en önemli aktörlerinden biri olan Avrupa yirminci yüzyılda iki büyük savaşın merkezinde yer aldı.

Bugün Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), NATO, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği gibi birçok kuruluş Avrupa'nın bu trajik deneyiminin sonucunda ortaya çıkmıştır. Bütün bu kurum ve kuruluşların temel gayesi de Avrupa'da ve dünyada barışı korumak ve yirminci yüzyılın acı tecrübelerinin bir daha yaşanmasını engellemek olmuştur.

2018 Birinci Dünya Savaşı'nın sona erişinin 100. Yıldönümü olacak. İkinci Dünya Savaşı biteli ise yetmiş yılı geçti. Ancak birçok siyasi gözlemci bu iki büyük dünya savaşının öncesinde yaşanan gelişmelerle bugünkü dünya koşulları arasında benzerlikler olduğunu ileri sürmekten geri kalmıyorlar. Bu görüşler ister istemez 2018'in daha henüz başında dünyanın gidişatı ile ilgili iyimser bir bakış açısının öne çıkmasını engelliyor.

Madrid'de bulunan Elcano Enstitüsü Brüksel'deki bürosuna Avrupa'nın geleceğine yönelik çeşitli senaryoları tartışan bir rapor hazırlattı. Bu raporda ele alınan senaryoların arasında "kabus senaryosu" olarak adlandırılan ve Avrupa'nın başarısızlığına dayandırılan bir gelecek tablosu dikkati çekiyor.

Söz konusu senaryo on yıl sonra NATO ve AB'nin dağılması üzerine kurulu. Bu senaryoda ABD'nin Trans-Atlantik güvenlik yapılanmalarından kendini soyutlayacağı, Avrupa'nın güvenliğini Avrupa ülkelerinin üstlenmesi gerektiği tezine dayalı bir dış politika ve güvenlik politikasını uygulayacağı ileri sürülüyor. NATO'nun dağılmasının nedenleri olarak, Trans-Atlantik ilişkilerdeki kopmanın yanı sıra, Çin ile ABD arasında yeni bir kutuplaşmanın ortaya çıkması, Avrupa'nın bu kutuplaşmada ABD'yi desteklememesi, Rusya'nın Avrupa ile olan ilişkilerindeki çatışmacı yaklaşımlarına son vermesi, bütün bu gelişmelerin de  NATO'nun varoluş nedenini zayıflatması gösteriliyor.

Yazının Devamını Oku

Boynuz kulağı geçti

REAL Koçu Pablo Laso, oyuncusu olduğu Obradovic’e ve salonu doldurmuş coşkulu Fenerbahçe taraftarına İstanbul’da üzücü üçüncü gecesini yaşattı.

Maçın ilk yoklama çeyreğinde iyi savunma sonucu kapılan topları sıcak ellerle sayıya dönüştürerek skor liderliğini ele geçirdik ama keyfini süremedik. Rakibe ritmini yakalatmamaya dikkat ettik ama süper genç yıldızları Doncic takımını ikinci çeyrekte sırtlarken savunmalarını sertleştirerek oyuna ortak oldular.

UNUTALIM BU GECEYi

- REAL’in nerdeyse tamamı sakat olan aslarından yoksun olmasına ve savunma liderleri Tavares’in çift sportmenlik dışı faulle oyun dışı kalmasına rağmen bu avantajımızı kullanamadık. İkinci yarıda Real sazı tamamen Doncic’e teslim etti. Campazzo’nun cinliği ve olay çıkarma uzmanı Reyes’in pota altı uyanıklığı ile konuk ekip momentum kazandırdı. Biz pota altına yüklenmeyi akıl edemezken Thompkins boyalı alan sayılarıyla maçı kırmamıza izin vermedi. Kaçan turnikelerimizin yanı sıra Vesely’nin gereksiz sinirlenmesi akşama tuz biber ekti. 7 saniye kala top bizdeyken maçı uzatamadan yılın son maçını başımız önümüzde kapadık.

 

 

Yazının Devamını Oku

Uluslararası ilişkilerde 2018 yılı ve sonrasının  senaryoları- I

Birkaç gün sonra 2017 yılını geride bırakacağız. Uluslararası ilişkiler açısından bu yılın değerlendirmesini yapmak gelecek yılların bize neler hazırlamakta olduğu hakkında bazı ipuçları verebilir. Bu yazıdan başlayarak, 2018 yılı ve ötesine yönelik bazı senaryoları bu köşede paylaşacağım. Öncelikle mevcut durumun bir fotoğrafını çekmek yerinde olur.

Avrupa ile Ortadoğu arasında yer alan Türkiye'nin bu iki coğrafyanın karşılaşacakları gelişmelerden etkilenmemesi beklenemez. Dolayısıyla, öncelikle Türkiye'nin çevresinde yaşanan ve yaşanabilecek olası gelişmelere odaklanmakta yarar var.

 

Avrupa son yıllarda hem kendi içinden hem dışarıdan kaynaklanan çeşitli krizlerin etkisinde kaldı. 2008 yılından itibaren dünyayı sarsan mali krizin olumsuz etkileri yavaş yavaş azalıyor olsa da, Avrupa'nın hala çözümlenemeyen sorunları var. Bunların başında Rusya ile Batı ülkeleri arasında yeniden oluşmaya başlayan ve Soğuk Savaş dönemini hatırlatan gerginlikler geliyor.

 

2008 yılında Gürcistan, 2014 yılında da Ukrayna'da yaşanan ve Rusya'nın kazanç hanesine yazılan gelişmeler Doğu-Batı dengesini yeniden dünya uluslararası sisteminin odak noktası haline getirdi. Silahlanma olanca hızıyla devam ediyor. Rusya,  Karadeniz ve Batı'ya doğru uzanan eski Sovyetler Birliği coğrafyasındaki etki alanını yeniden genişletmeye başladı. Bu durum, Soğuk Savaş döneminde Doğu bloku içinde yer alan ancak son yıllarda NATO ve AB üyeliğine kavuşan bazı Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinde tedirginlik yaratıyor.

 

Batı Avrupa'nın daha yeni yeni aşmaya başladığı ekonomik durgunluk ise bir yandan himayeci ve içine kapanık eğilimleri, bir yandan da popülist politikaların etkisiyle siyasi partilerde merkezden sağa doğru hızla yayılan bir kayma sonucunu doğurdu.

 

Yazının Devamını Oku

Asgari ücret tartışmaları ve evrensel temel gelir hakkı

Türkiye'de yıl sonuna yaklaşılıyor ve her yıl bu dönemlerde  yaşandığı gibi yine asgari ücretin ne kadar olacağı konusunda bir tartışma yaşanıyor.

Türkiye'nin ekonomik büyümesinin yılın üçüncü çeyreğinde dünyadaki en yüksek düzeye eriştiği, bu yılın sonunda da Türkiye ekonomisinde oldukça yüksek bir büyüme hızının yakalanacağı söyleniyor. Ancak enflasyonun giderek artması, işsizlik oranlarının yüksek olması, dört kişilik bir ailenin geçimi için gerekli gelirin hala kolay erişilebilir düzeyde olmaması dönüp dolaşıp asgari ücret tartışmalarını etkiliyor. Sendikalar yüksek rakamlar talep ediyorlar, hükümet ise her zaman olduğu gibi pazarlığı minimum düzeyde tutuyor.

 

Asgari ücreti, "emeğin, ülkenin ekonomik olanakları ve kaynakları ile orantılı olarak, olabildiğince adil bir şekilde belirlenen karşılığı" şeklinde tarif etmek yerinde olur. Hiç bir ülkede, hiç bir zaman emeğin karşılığının tam olarak takdir edilebildiğini ya da adil bir şekilde verilebildiğini söylemek mümkün değil. Geçim endeksi açısından bakıldığında da asgari ücretin dört kişilik bir ailenin geçimini sağlayacak bir  rakam olmasını beklemek hayalcilik olur.

 

Konuya insan hakları açısından bakıldığı takdirde başka bir yol var. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 25. Maddesinin birinci paragrafı şöyle diyor: "Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir."

 

Bu anlayıştan hareket edildiğinde her bireyin böyle bir güvenliğe sahip olması gerektiği, bunun da bir insan hakkı olduğu açıklıkla anlaşılıyor. İnsanlığın yaşamını sürdürme mücadelesinde bugün ulaşılan temel insan hakları ve demokrasi anlayışı doğrultusunda artık yepyeni bir kavramdan söz ediliyor: "Evrensel Temel Gelir".

 

Yazının Devamını Oku

Türkiye ve bölgedeki enerji denkleminde yaşanan gelişmeler

Türkiye bir yandan bölgesindeki önemli dış politika gelişmelerinin bir yandan Batı'lı müttefikleriyle ilişkilerindeki duraksamanın etkisinde kalmaya devam ediyor. Doğu ile Batı arasındaki ilişkilerin sağlıklı bir zeminde ilerleyebilmesi için en önemli platform olarak görülen Türkiye henüz bu işlevi gereken sorumluluk ve başarı ile yerine getirebileceği izlenimini veremiyor.

Doğu ile Batı arasındaki ilişkilerin uyumlu ve çatışmasız bir anlayışla gelişmesi için gereken ekonomik, siyasi, kültürel birikim ve deneyime Türkiye'nin tarihsel olarak sahip olduğu söylenebilir. Son yıllarda bunlara bir de enerji konuları eklendi. Doğu'nun zengin hidrokarbon kaynaklarının işletilerek dünya pazarına ihraç edilmesi ve bu bağlamda Batı'nın ihtiyaçlarını karşılayan önemli bir tedarikçi haline gelmesi Türkiye'yi bir de bu konuda iki coğrafya arasında önemli bir fiziki birleştirici konumuna sokuyor.

 

Türkiye'nin bu konumunu bir transit ülke olarak mı yoksa bir ticaret merkezi olarak mı sürdüreceği güncel bir tartışma haline geldi. Bazı gözlemciler Türkiye'nin coğrafi konumunun onu mükemmel bir transit ülke yapacağı görüşünü savunuyorlar. Genellikle Türkiye'nin dışındaki kaynaklar tarafından dile getirilen bu görüşlerin günümüz dünyasında ülkemize aktif bir enerji denklemi aktörü statüsü kazandırması zor.

 

Öte yandan, Türkiye'nin bir "enerji ticaret merkezi" haline gelmesi görüşünü savunanların ise kafalarının karışık olduğu anlaşılıyor. Enerji üretiminde yararlanılan kömür, petrol, doğalgaz gibi hammaddelerin birinin ya da birkaçının ticaretinin merkezi olmak mümkün ancak bunların kullanılmasıyla üretilen enerjinin ticaret merkezi olmak değil Türkiye'ye, dünya üzerinde başka ülkelere de pek nasip olmuş bir özellik olarak görülmüyor.

 

Türkiye Avrupa'nın ve dünyanın önde gelen doğal gaz ithalatçısı ülkelerden biri. Bu özelliği ile bir doğalgaz ticaret merkezi haline gelebilme şansı oldukça yüksek. Bunun için elbette Türkiye'de enerji piyasasının liberalleşmesi kadar Türkiye'nin doğalgazı depolama kapasitesinin de ticaret merkezi olmayı hedefleyen bir ülkede olması gereken düzeye yükseltilmesi gerekiyor.

 

Yazının Devamını Oku

Ortadoğu denklemi ve Rusya

Tüm dünyanın Kudüs meselesi üzerine odaklandığı bir sırada Rusya'nın Suriye'de bulunan askerlerinin önemli bir bölümünü çekme kararı aldığını açıklaması dikkatlerden kaçmış olabilir. Bu konu üzerinde durmakta yarar var.

Rusya 2015 yılının Eylül ayında Suriye'deki duruma askeri müdahale başlatmıştı. O zaman belirlenen hedef IŞİD terörüyle mücadele idi. Bugün hem Irak'ta hem Suriye'de IŞİD'in önemli ölçüde zemin kaybettiği, hatta mücadelenin kazanıldığının ileri sürüldüğü bir ortamda Rusya'nın muzaffer bir eda ile Suriye sahasından çekilmesi olağan görülüyor olabilir. Bununla beraber, iki yıl sonunda Rusya'nın bölgedeki kazanımlarına bakınca meselenin sadece IŞİD'in yenilgiye uğratılması olmadığı açıkça görülüyor.

 

Öncelikle, Esad ve Şam yönetimi iki yıl öncesine oranla Suriye sahasında artık daha geniş bir alanı kontrol edebiliyor. Dolayısıyla, gerileyen sadece IŞİD değil. Suriye yönetimine karşı mücadele eden muhalefet de zemin kaybetti. Bu durum doğal olarak Şam'ın ve Esad'ın Suriye'nin geleceğine dönük planlarda ve geçiş sürecinde rol oynamaya devam edeceğine ilişkin inancı da pekiştirdi. Türkiye dahil, Esad'a itirazı olan çevreler bu konuda eskiye oranla artık seslerini yükseltmiyorlar.

 

İkinci olarak, Rusya iki yıl önce Suriye'de tehlikeye giren askeri varlığını güçlendirdi ve yeniden güvence altına aldı. Tartus'teki deniz ve Lazkiye yakınlarındaki Hmeymim hava üslerindeki Rus askeri varlığı sahadaki askeri gelişmelerin de yardımıyla bugün sürdürülebilirlik bakımından kuşku uyandırmayan konum  kazandılar.

 

Rusya'nın Suriye'de kazandığı askeri deneyim ve sınanan yeni silah teknolojileri de Rusya'nın yeniden dünya silah ticaretinde öne çıkmasına yardımcı oldu. Türkiye'nin Rusya'dan S-400 füzeleri almaya ikna olması dahi aslında Rusya'nın bu psikolojik kazancının bir sonucu olarak görülebilir.

 

Yazının Devamını Oku

ABD'nin Kudüs kararı ile ilgili olarak ne yapılmalı?

ABD Başkanı Donald Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıdığını açıklaması ve Tel Aviv'deki ABD Büyükelçiliği'nin Kudüs'e taşınması için bir karar imzalaması tüm dünyada gözlerin yeniden Filistin sorununa çevrilmesine yol açtı. Bu kararı ABD'den başka hiç bir ülkenin desteklemeye niyetli olmadığı anlaşılıyor. Dünyanın her köşesinden ABD'nin kararını kınayan ya da kabul edilemez bulan açıklamalar geliyor.

Karar ABD tarafından alındığı halde İslam alemindeki tepkilerin İsrail'e yönelmesini genel İsrail aleyhtarlığının yarattığı ruh hali ile açıklamak yerinde olur. Esasen bu çevrelerde sadece ABD'yi değil tüm dünyayı musevilerin yönettiği gibi bir inanış mevcut. Hal böyle olunca, kararı alan kim olursa olsun İsrail'i eleştirmek için fırsat çıkmış oluyor. Fırsatı kaçırmak istemeyenler de İsrail'e yüklenerek içlerini döküyorlar.

 

Trump'ın kararı mevcut statükoyu hemen değiştirecek bir sonuç doğurmuyor. ABD'nin Büyükelçiliği'ni Kudüs'e taşıması bile birkaç yıl zaman alacaktır. Bu süre zarfında elbette bir yandan da Filistin sorununun çözümü için çabaların sürdürülmesi gerekir.

 

Ancak Trump'ın kararı siyasi açıdan bir dengesizlik yaratmıştır. Nitekim Filistin ABD'nin bu kararı nedeniyle artık Filistin sorununun çözümünde ABD'yi tarafsız ve güvenilir, önyargısız bir kolaylaştırıcı olarak göremeyeceğini açıkladı. Bu da ister istemez Ortadoğu Barış sürecini tehlikeye sokuyor.

 

13 Aralık Çarşamba günü Türkiye'de yapılacak olan İslam İşbirliği Teşkilatı'nın (İİT) zirve toplantısında ABD'nin kararına ve İsrail'e karşı tepkilerin dile getirilmesi ve mutabakat sağlanabildiği ölçüde bazı kararların alınması bekleniyor. Olağanüstü Zirve daveti Türkiye'den geldi, zira Türkiye örgütün dönem başkanlığını yürütüyor.

 

Yazının Devamını Oku

Yanlış hesap Kudüs'ten döner

ABD Başkanı Donald Trump'ın son çıkışı uluslararası ilişkilerde tam anlamıyla yeni bir deprem yaratmayı hedefliyor. Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımak ve ABD Büyükelçiliği'nin TelAviv'den Kudüs'e nakli için ABD Dışişlerine talimat vermek başka türlü açıklanamaz.

Öncelikle bir yanılgıya yol açmamak için mevcut duruma bakalım. Esasen 1948 yılından beri İsrail Kudüs'ü başkenti olarak görüyor. Dolayısıyla, İsrail'in atmış olduğu yeni bir adım yok ve Trump da yeni bir gelişme üzerine bu kararı almış değil.

Trump seçim kampanyası sırasında dile getirdiği vaatlerden biri olan "ABD Büyükelçiliği'ni Kudüs'e taşıma" konusunu bu defa somut olarak hayata geçirme kararı aldı. Bu vaat esasen Trump'ın seçim kampanyası sırasında dile getirdiği zamandan beri eleştirilen ve uygulamada gerçeklik kazandığı takdirde Ortadoğu'daki bütün dengeleri alt üst edebilecek bir adım olarak görülen bir söylem idi.

Dolayısıyla, Trump açısından bakıldığında, bu karar seçim kampanyası sırasında verdiği sözlerden birini daha yerine getirme çabası olarak görülebilir. Trump buna benzer birçok kararını yerine getirme deneyimi içinde olmuştu. Bunların da çoğu ya ABD yargısı ya da ABD yasama erki yani Kongre tarafından bir şekilde engellenmişti.

Bundan önceki denemelerin büyük çoğunluğunu ABD'nin iç politikasına etki eden türden gelişmeler oluşturuyordu. Dışarıdan bakıldığında her yeni adım ve kararın ABD içinde yarattığı çalkantılara "yeni ABD Başkanı'nın tarzı ve bunun karşılığında ülke içi dengeleri korumaya çalışan yerleşik düzen ve kurumsal refleksin tepkisi" denilip geçiliyordu.

Yazının Devamını Oku