GeriUmut Fırat Eroğlu Ya internet biterse
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ya internet biterse

Şimdiki gibi sıradışı zamanlarda internet trafiği başkalarına duyarlılık göstermemiz gereken konular arasında. İnternet de diğer tüm kaynaklar gibi sonsuz değil, ölçülü kullanmak en hayırlısı.

Uzaylılar halimizi izliyorlarsa pek gülüyorlardır. Keyfimize göre kullanabilmek için yaptığımız her şeyi bıraktık, evde takılıyoruz. Uzaydan bakıldığında veri akışının gezegeni nasıl sarmaladığı görülseydi, muhtemelen Dünya şu sıralar koca bir yün topu gibi görünürdü. İnternet trafiği ülkelere göre yüzde 20-50 oranında arttı. Netflix ve YouTube görüntü kalitesini bu hafta HD’den standart düzeye indirdi.

Ya internet biterse
Sebep video konferans mı?
Peki internet bu aşırı yüklenmeyi kaldırabilecek mi? Uzmanlara göre internete bir şey olmaz ama donanımlar ve cihazlar yüklenmeyi uzun vadede kaldırmayabilir. Verilerin saklandığı, işlendiği sunucular, akışı sağlayan router’lar, uydu bağlantı noktaları, bazı modemler ve kimi servis sağlayıcılar, akışı sürekli istenilen düzeyde tutarken hararet yapabilir.
İnternetin çökmesi dünya için doğal bir felaketten farksız. Neyse ki, “Bir de internet felaketi geliyor” bunalımına girmemize şimdilik gerek yok. Aşırı yüklenme internetin kendisine bir şey yapmıyor fakat erişim hızını belirgin biçimde yavaşlattığı bir gerçek. İş dünyası ve eğitim çalışmalarıyla tıp dünyasının iletişimi bundan her geçen gün daha fazla etkileniyor olabilir. Video konferans marifetiyle hayat akışını aynen koruma gayemiz, yavaşlamanın başlıca sebeplerinden. Arkadaşlarla üç-beş kaynatmak normal de sıkıntıdan ne yapacağını bulamayıp dünyanın video kaynaklarını termik santral gibi sömürenlerin duyumunu alıyoruz. Hazır evdeyken yıllardır ziyaret etmediği akrabalarına videoyla bağlananlar, kahvaltıda masaya telefonları koyup sülalece kahvaltı edenler, hatta telefonunu tribün yapıp PlayStation maçlarını izletenler... O esnada uzaktan eğitim vermeye çalışan öğretmenle bağlantı yavaşladıkça dersi kaynatmaya hazır öğrenciyi kim düşünsün? Online derste bağlantı kesilince sınıfta curcuna koptuğuna bizzat şahit oldum.
Uzaylılar kaçırmadıysa...
Bir de geleceğini düşünen üniversite öğrencisi var uzaktan dersine erişmeye çalışan. Evdeki internet hızını yükselteyim dese, zaten kalamadığı aparta, özel yurda hâlâ kira ödüyor, annesini, babasını internet faturasını katlamaya nasıl ikna etsin? Cebindeki interneti bitse, ekstra 1 gigabyte’ı iki günlük öğlen yemeği parası. İşler eve taşındığı için ofislerdeki yüksek hızlı bağlantılara uzak kaldık, içtiğimiz her kahveyi de paşalar gibi kendimiz ödüyoruz. Alt kattaki komşu teyzeleriyle bitcoin gününe bağlanacak diye işten geri kalma stresine girmeye hiç gerek yok!
Şimdiki gibi sıradışı zamanlarda internet trafiği, başkalarına duyarlılık göstermemiz gereken konular arasında. Toplumlardaki insaf seviyesinin marketteki tuvalet kâğıdı miktarından anlaşıldığı şu günlerde dünyaya göre iyi bir noktadayken, bu konuda da sağduyumuzu korumamızda fayda var. İnternet bağlantısı diğer tüm kaynaklar gibi sonsuz değil, ölçülü kullanmak en hayırlısı. Koronadan önce popüler bir internet esprisi vardı, şimdi tam yerini buldu: Sizi uzaylılar kaçırmadıysa canlı yayına bağlanmayın!
Farklı bir gelecek için
‘altın bilezikler’
Ya internet biterse
İnternetten nasıl yapılacağını öğrenip ekrandan uzakta yapabileceğiniz pek çok faaliyet var. SkillShare, Udemy, Masterclass gibi yeni meziyetler öğreten platformlarda çizim yapmaktan enstrüman çalmaya, robot yapmaktan uzayı gözlemlemeye, yapı tamirat işlerinden bahçe ve bostan ekimine kadar onlarca şey öğrenebilirsiniz. Ayrıca yeni iş olanakları için ‘altın bilezikler’ edinmeniz de olası!
Yüzdelerle
internet trafiği
-Avrupa’nın yaygın GSM şebekesi Vodafone’un açıklamasına göre conona virüs nedeniyle internet kullanımı Avrupa’da yarı yarıya arttı.
-Tüm video yayınlarının internet trafiğinde kapladığı alan yüzde 60
-Verizon verilerine göre son bir haftada online oyun bağlantılarında yüzde 75 artış gerçekleşti.
-Netflix (yüzde 12.1) ve YouTube’un (yüzde 6.3) internette kullandığı toplam bant genişliği yüzde 18.4 Şimdilerdeyse iki video servisinin toplam internetin üçte birini kullandığı tahmin ediliyor.
-Wurl verilerine göre geçen hafta internetten yayın izleyenlerin oranı yüzde 20 arttı, kimi ülkelerde yüzde 40’a çıktı.
YENİ BİR ÜRÜN
Wi-Fi menzil genişleticiler
Evin her köşesi bağlanma noktası oldu fakat internet her yerde aynı çekmiyor. Menzil genişleticilerle Wi-Fi sinyalinizi yükseltebilirsiniz. Fiyatları 80-400 lira. Evin merkezinde, yüksekçe bir yere konumlandırın. TP-Link en çok tercih edilen marka. Asus, Xiaomi, Zyxel, D-Link ürünleri incelenebilir.
Ya internet biterse

X

Cinsiyetçi teknoloji kadınları kullanıyor

Cana yakın, memnun etmeye hevesli, pasif karakterli... Erkek mentalitesinden kaynaklanan hatalı kalıplar teknolojideki kadın algısına zarar veriyor. Bunun önüne geçilebilmesi için bilim, teknoloji ve bilgisayar alanlarında kadın nüfusunun artmasının önemi büyük.

Akıllı asistanlar, yapay zekâ ve robotlar... İnsan karakterini taklit eden, insan davranışları sergilemeye çalışan teknolojiler çoğu zaman kadınsılıkla özdeşleşiyor. Alexa, Siri, Cortana ve dahasının varsayılan ayarlarında kadın sesi var. Kablosuz hoparlörümüzün içindeki bir kadın sesi, telefon bankacılığının ucundaki de... Peki, gelişmiş teknoloji arayüzlerinde çokça rağbet gördükleri halde kadınlar neden halen bilim-teknoloji ve mühendislik sahalarında yeterince fark edilmiyor?

Kadınların bilim-teknoloji odaklı mesleklere erkekler kadar ilgi duymadıkları yönünde yaygın bir kanı hâkim. Dünyadaki tüm toplumlarda karşılık bulan bu yanlış anlayış; erkeklerin rasyonel ve mantık odaklı, kadınların duygusal ve yaratım odaklı düşünce yapısıyla açıklanıyor. Ama tabii ki bu teori moda, tasarım ve reklamcılık gibi yaratım odaklı işlere neden erkeklerin hâkim olduğunu açıklamaya yeterli gelmiyor. Cinsiyet kalıplarının meslek seçimleri üzerine etkisini inceleyen Houston Üniversitesi ile Washington Üniversitesi’nden akademisyenler bir süre önce önemli bir rapor yayımladılar. 2.200 çocukla birlikte yapılan deney ve çalışmalar, basmakalıp inançların meslek seçimlerini daha çocuk yaşta etkilediğini ortaya koydu.

Bilgisayar bilimleri ve  mühendislik özelinde gerçekleştirilen araştırma, önce çocukların bu meslekler konusundaki inançlarını ölçmüş. Anket sırasında çocuklara “Kızlar bilgisayar bilimlerine oğlanlardan daha az ilgi duyar. Buna katılıyor musunuz?” sorusu soruluyor. Çocukların yüzde 51’i kızların bilgisayar bilimlerine daha az ilgi duyduğu fikrine katılırken mühendislik mesleğine dair bu oran yüzde 63’e yükseliyor.

 

FİKİRLER BİRE BİR ÖRTÜŞÜYOR

Buna kıyasla, kızların bilgisayar bilimlerine oğlanlardan daha fazla ilgi duyduğuna inanan çocukların oranı yüzde 14’te kalırken, mühendislik için bu oran yüzde 10’a düşüyor.

Yazının Devamını Oku

Hem kirletiyor hem tehlikeli

Uydulardan artık iletişimden ulaşıma, ticaretten askeri operasyonlara pek çok alandaki günlük işlerin akışında faydalanıyoruz. Uydular giderek ülkelerin yumuşak karnı haline gelirken anti-uydu silahları da yeni güç gösterisi araçlarına dönüşüyor. Üstelik bu savaşlar uzay kirliliğine neden olurken astronot ve kozmonotları da tehlike altında bırakıyor.

“Houston, bir sorunumuz var!” Hafızalara yer eden bu cümle, öngörülmemiş ve aniden tehlike arz eden durumlar için sıkça kullanılır... Cümleyi ilk sarf eden, 1970’te Apollo 13 görevi sırasında uzay mekiğinde bir patlama sesi duyan NASA astronotu Jack Swigert olmuştu. Tarih kayıtlarına geçen olay popüler kültüre mal oldu. Tom Hanks’in başrol oynadığı ‘Apollo 13’ filmi dahil onlarca filmde duyuldu, hatta 2016’da adına bir belgesel film bile çekildi.

Bilimkurgu sahnelerinin hayatımıza serpildiği zamanlardayız. Geçen pazartesi, NASA Görev Komuta Merkezi yani Houston, yörüngeden aynı minvalde bir mesaj aldı. Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) astronotları ve kozmonotları, hayati bir tehlike nedeniyle alarma geçmişti. Tahliye kapsüllerine girerek her an Dünya’ya dönmek üzere hazır bulunuyorlardı. Tam olarak filmlerde gördüğümüz sahnelerden... ISS’nin karşısında aniden devasa bir atık bulutu belirmişti. Futbol sahası büyüklüğündeki uzay istasyonu kıvrak bir manevrayla döndürülemezse irili ufaklı 1.500 parçadan oluşan uzay atıkları istasyonu mermi gibi delip geçebilirdi...

Aynı günün erken saatlerinde Rusya’nın uzay araştırmaları merkezi Roscosmos ve Rus ordusunun uzay komuta biriminde hareketli anlar yaşanıyordu. Yörüngede gerçekleşen bir tatbikat başarıyla tamamlanmıştı. Devre dışı bırakılan Kosmos-1408 adlı uydu, kinetik bir anti-uydu silahıyla vurulmuş ve paramparça edilmişti. İçinde ABD’li astronotların yanı sıra çeşitli ülkelerden biliminsanları ve Rus kozmonotların da bulunduğu ISS’yi ölümcül tehlikeye sürükleyen uzay atığının kaynağı anlaşıldı. NASA Başkanı Bill Nelson “Rusya’nın sadece Amerikan ve diğer ülke astronotlarını değil, kendi kozmonotlarını da tehlikeye atması düşünülemez” sözleriyle tatbikatı eleştirdi ve kınadı. Açıklama yapan Rusya ise iddiaları yalanlayarak yörüngeye dağılan parçacıkların uzay aktiviteleri için tehdit oluşturmadığını söyledi. Ayrıca vurdukları uydunun ISS’nin yörüngesinden uzakta olduğunu ifade etti.

Uluslararası düzeyde tepki çeken olay tarihte ilk değil... Yakın zaman önce Hindistan yine kendisine ait bir uyduyu patlatmış ve eleştirilmişti. 2007 yılında anti-uydu silahı denemesi yapan Çin, yörüngede büyük bir kirliliğe yol açmıştı. Hatta ISS, birkaç hafta önce Çin’in patlattığı uydunun atıklarıyla karşılaşmış ve benzer bir manevra yapmak durumunda kalmıştı. Neyse ki ISS bir kez daha sıyrık almadan yoluna devam etmeyi başardı. Ancak yörüngede kalan atıklar, uzay çalışmaları için tehdit oluşturmayı sürdürüyor. Üstelik yalnızca bilimsel araştırmaları değil, yeni başlayan uzay turizmini de etkiliyor. NASA ile ortaklaşa büyük bir uzay istasyonu ve ‘uzay oteli’ inşa etmeyi planlayan Axiom Space, hadise üzerine yetkilileri duyarlılığa çağırdı. SpaceX ile NASA’ya hizmet veren Elon Musk’ın konuya sessiz kalmasıysa dikkat çekti.

Uzay atıklarının yörünge faaliyetleri adına oluşturduğu tehlike uzun süredir gündemde. Mayısta konuya kapsamlı biçimde değinmiştim. O vakitlerde Çin’in yanlışlıkla Dünya’ya düşen roketi gündemdeydi. Uzay atıklarına çoğunlukla devre dışı kalan ve birbiriyle çarpışan uydular sebep oluyor. Şimdiyse anti-uydu silahları ciddi bir tehdit oluşturmaya başladı.

Günümüz teknolojisinde uydular her zamankinden önemli. Güncel bir araştırmaya göre olası bir toplu uydu blokajının sadece ABD’ye maliyeti günlük 1 milyar dolar civarında. GPS uydularını hedef alarak bireysel ve toplu ulaşımları, ticari sevkıyatı, hatta askeri operasyonları sabote etmek mümkün. Yalnızca birkaç iletişim uydusunu düşürerek milyonlarca insanın irtibatını kesintiye uğratmak olası. Uydular giderek ülkelerin yumuşak karnı haline gelirken anti-uydu silahları da yeni güç gösterisi araçlarına dönüşüyor.

SAATTE 27.000 KM HIZ

Yazının Devamını Oku

Elektrik devriminin ayak sesleri

Dünya hızla elektrikli araçlara yöneliyor. Bu araçlar karbon üretmiyor ama kullanılan piller çevre için büyük tehdit oluşturuyor. Akademisyenler de elektrik devriminin küresel eşitsizliğe çanak tutabileceğine dikkat çekiyor.

Yoksa siz hâlâ elektrikli araç kullanmaya başlamadınız mı? Birden şaşırmış olabilirsiniz. Evet, bu soruyu duymak için biraz erken olduğu doğru. Ancak yine de fazla beklemeyeceğiz. Dünyanın hızla elektrikli araçlara (EV) yönelmesinin ardında ekolojiden ekonomiye pek çok etken var. Küresel ısınmanın başlıca sebepleri arasında gösterilen fosil yakıtların terk edilmesi bunlardan biri... 2030’lu yıllarda başta ABD ve İngiltere gibi büyük ekonomiler benzinli araçları tedavülden kaldırıp karbon izi düşük elektrikli araçlara yönelecek. Elektrik devrimi denilen bu büyük dönüşümün ayak sesleriyse şimdiden duyulmaya başladı. Geçen  haftalarda araç kiralama şirketi Hertz tarafından elektrikli araç üreticisi Tesla’ya 100 bin araçlık sipariş verileceği öğrenildi. Sipariş henüz  resmileşmedi ancak haber, EV dünyasında heyecan yaratmaya yetti.

GÖZLER E-BİSİKLETTE

Elektrikli araç denince akla önce otomobiller gelir. Devrim niteliğinde bir dönüşüm söz konusu olduğundaysa yalnızca teknolojinin değil, alışkanlıkların toptan değişmesi beklenir. Öyle de oluyor. Araştırma kuruluşu Deloitte’in verilerine göre bilinçli tüketicilerin yeni gözdesi, elektrikli bisiklet. 2020 itibariyle ABD’de yarım milyona yakın elektrikli bisiklet satılmış. Satılan elektrikli otomobil adediyse 231 bin civarında.

Sokaklarda sıkça görmeye başladığımız e-scooter’lar şimdiden fuzuli araç kullanımını azaltarak karbon salımına dolaylı yoldan etki etmeye başladı. Pandemi koşullarında toplu taşımadan ziyade bireysel ulaşıma yönelen pek çok insan da elektrikli araçları tercih öncelikleri arasına alıyor. Dünya çapında 11 milyon civarında e-bisiklet var. Önümüzdeki 10 yılda bu rakamın 150 milyona ulaşması bekleniyor.

BÜYÜK SORUN KAPIDA

Karbon üretmeyen elektrikli araçlar ekolojik yönden olumlu bir imaja sahip ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Martı markasıyla yaygınlaşan kiralık e-scooter’lar şimdiden İstanbul gibi metropollerin görüntü kirliliğine fark edilir bir katman ekledi.

Elektrikli araç pilleri kimyasallar ve ağır metaller içeriyor.

Yazının Devamını Oku

Twitch’te kara para aklama olayının arkasında ne var?

Geçen hafta dijital yayıncılık portalı Twitch’in Türkiye sitesinde bir kara para skandalı ortaya çıktı. Bu olayda para aklamaya video oyunu yayını yapanlar zemin sağlıyordu. Aslında oldukça basit bir yöntem. Sanal paranın ‘asıl sahibi’ suçlular ve rüşvetten vergi kaçırmaya nerelerde, nasıl kullanılıyor bakalım...

Twitch, oyun oynarken canlı yayın yapanların bağış yoluyla gelir elde ettiği bir ortam... Geçen hafta çalıntı kartlarla elde edilen kara paraların bağış süsüyle aktarıldığı ve daha sonra aktaranlar ve yayıncılar arasında bölüşüldüğü ortaya çıktı. #temiztwitch etiketiyle Twitter’da trend olan olayın yankıları sürüyor... Bit paraların kullanıldığı hadise, kripto piyasaların kirli parayla olan ilişkisini gündeme getirdi.

Bitcoin, 2008’de paranın gerçekliğini doğrulamak için bir bankaya ve de hükümete ihtiyaç olmaması idealiyle Satoshi Nakamoto mahlaslı, kimliği saklı kişi veya grup tarafından icat edildi. Dolaşıma girdiği 2009’dan bugüne değeri 66 bin katına çıkan Bitcoin’in varoluş amacı aslında yatırım aracı olmak değil, dijital para birimi olmaktı. Bugünlere kolay geldiği söylenemez...

Paypal’ın kurucularından, eski CEO’su Bill Harris gibi isimler, Bitcoin’in insanlık tarihinin en büyük sahtekârlıklarından biri olduğunu, balonun er ya da geç patlayacağını iddia ediyor. Elon Musk gibi spekülatörlerse gelecekte kripto paraların piyasaya hâkim olmasını kaçınılmaz olarak nitelendiriyor.

 

BİTCOİN ÖNCE DE VARDI

Her durumda Bitcoin’den fazlasıyla faydalanan bir grup var: Siber suçlular. Aslında siber suçlulara Bitcoin’in gerçek sahipleri diyebiliriz... Çünkü telefon uygulamanızda Bitcoin alıp satmaya başlamadan çok önceleri, internetin karanlık tarafında Bitcoin ile derin ticaretler yapılıyordu... Bitcoin’in çalışma prensibini hatırlayalım: Tüm kripto paralara örnek olan Bitcoin, merkeziyetten muaf ve dijital ortamda aktarıldıkça var oluyor. Bu yapıya blok zinciri (blockchain) deniyor. Blockchain teknolojisinde veri her zaman belirli bir sıralama yaklaşımıyla kayıt altına alınıyor. Değiştirilemez olmasının nedeni bu. Basit bir örnekle açıklayalım: Beş tane karton etiketiniz ve uzun bir ipiniz olduğunu düşünün. Etiketlerden birinin üzerine adınızı yazarak imzalıyorsunuz ve bu etiketi ipe geçiriyorsunuz. Sonra bir arkadaşınız da aynısını yapıyor ve etiketini aynı ipe geçiriyor. Bu işlemi beş arkadaşınızın hepsi tekrarlıyor. Artık elinizde belirli bir sırayla ilerleyen, her birinin üstünde bir kişinin adı ve imzası olan etiketlerin düğümlendiği bir ipiniz var. Blockchain kayıt sisteminde isimlerimiz veriyi, etiketler blok adı verilen yapıları, ipse zamanın akışını temsil eder. Yüksek işlem hacimli bilgisayarlar bu sıralamayı kontrol ederek işlemlerin tekil olduğunu kanıtlar. Bunun karşılığında da sistemden küçük bir ödül alır. Buna da madencilik denir.

 

Yazının Devamını Oku

Plumia ile küresel vatandaşlık mümkün

Dünyanın ilk internet ülkesi Plumia, gerçek vatandaşlık haklarına sahip olmayı ve diğer ülkeler tarafından tanınmayı hedefleyen dijital bir kolektif. Topluluğa katkıda bulunabilecek herkese açık olan Plumia’nın vatandaşı olmak için internet sitesini ziyaret etmek yeterli.

John Lennon ünlü ‘Imagine’ şarkısında sınırlara gerek olmayan bir gelecek hayal etmişti. Ütopik olduğunu elbette kendisi de biliyordu ancak hayalinin dijital dünyada bir gün gerçek olacağını acaba düşünmüş müydü? Dünyanın ilk internet ülkesi... Gezegen üzerinde hiçbir toprak bütünlüğü yok ancak vatandaşları dünyanın dört bir yanında memnuniyetle ağırlanıyor. Üstelik bu ülke, alım gücü ve refah seviyesi bakımından en ön sıralarda bulunuyor ve nüfusu her geçen gün daha da artıyor.

ALIM GÜCÜ YÜKSEK

İşlerini yanında taşıyan, freelance (bağımsız) çalışan ve sürekli seyahat halinde olmaktan hoşlanan insanlara dijital göçebe deniyor. Sayıları giderek çoğalan dijital göçebeler, ülkemize yabancı bir topluluk değil. Hatta Türkiye, kendi içinde dijital göçebeliği ilk deneyimleyen ülkelerden... Son yıllarda başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde yaşam kalitesinin azalmaya başlaması, sahil bölgelerine ve doğaya yakın kentlere akın başlatmıştı. Halen süren bu göç hali, pandeminin de etkisiyle ivme kazanmıştı. Türkiye’nin coğrafyası ve iklim çeşitliliği büyük şehirlerden kaçışı kolaylaştırıyor. Dünyadaysa dijital göçebeler dönemsel olarak farklı ülkelerde yaşamayı tercih ediyorlar. Kimileri iklim kuşağını takip edip yazın serin,  kışın tropik yerlerde yaşıyor, kimileriyse çalıştıkları projelere bağlı seyahat ediyor. Dünya üzerinde dijital göçebelerin sayısı 35 milyondan fazla. Kanada’nın nüfusuna eşdeğer bu rakam, birçok Avrupa ülkesindekinden daha büyük bir popülasyonu ifade ediyor.

Vatandaşlıkları haricinde hiçbir ülkeyle yerleşik bağı bulunmayan bu geniş topluluğun ortak özelliği, hepsinin çalışan insanlar olması. Aralarında girişimciler, finansçılar, yaratıcı işlerle uğraşanlar, influencer’lar, sanatçılar, broker’lar ve büyük oranda bilişim sektörü çalışanları var. Haliyle alım gücü ve refah seviyesi yüksek bir profil...

Yeni teknolojiye odaklanan etkinlik ve medya şirketi TNW’nun verilerine göre dijital göçebelerin ticari alışverişler dahil yıllık harcamaları 787 milyar dolar civarında. Bu rakam, refah seviyesi en yüksek 50 ülke arasında yer bulmalarını sağlıyor. Hal böyle olunca, dijital göçebeler turist çekmeye çabalayan ülkelerin ilgi alanına giriyor. Barbados, Bermuda, Kosta Rika gibi egzotik yerlerin yanı sıra Doğu Avrupa ülkelerinin neredeyse tamamı dijital göçebelere cazip olanaklar sunuyor. Bunlar arasında vize ve çoklu giriş-çıkış kolaylığı, gelir vergisi muafiyeti, devlet destekli konut gibi önemli imkânlar var.

Pekalâ, 35 milyonluk nüfusuna rağmen işsizlik oranı sıfır olan bu dijital milletin gerçek bir ülkesi olsa nasıl olurdu? İşte bu sorunun cevabını da yine dijital göçebelerden oluşan ve sayıları 1000’den fazla olan bir topluluk veriyor: Plumia. Dünyanın ilk internet ülkesi olan Plumia, gerçek vatandaşlık haklarına sahip olmayı ve diğer ülkeler tarafından tanınmayı hedefleyen dijital bir kolektif.

TÜM GÖÇEBELERE AÇIK

Yazının Devamını Oku

Anılarımızı modifiye etmeye hazır mıyız?

Geçen hafta Cambridge Üniversitesi’nden uzmanlar istemediğimiz anıları değiştirebilmenin, hatta belki silmenin mümkün olabileceğini açıkladı. Peki, bizi biz yapan tecrübelerimizse eğer, anılarımızı sildirmek kendimize ait bir parçadan da vazgeçmek değil midir?

Gözlerinizi kapatıp derin bir nefes alın ve kendinize sorun: Bir daha asla hatırlamak istemediğim ne var? Aklınıza hemen bir şey gelmediyse iyisiniz... Ancak bir ya da birkaç olay hatırlıyorsanız, bilinçaltınız bu olayların etkileriyle halen meşgul demektir.

Geçmişte olduğu halde algılarımızı etkilemeye devam eden olaylar, yani travmalar, yaşadığımız gerçekliği şekillendiren başlıca unsurlar arasında. Travmaların izleri, benzer bir olay yeniden yaşandığında ona nasıl tepki vereceğimizi belirliyor.

Peki ya geçmişteki anıları değiştirebilseydik... Yeni bir çalışma, gelecekte bunun mümkün olabileceğine dair bulgular ortaya koyuyor. The Independent’ın haberine göre Cambridge Üniversitesi’nden araştırmacılar,  insanların anılarının değiştirilebileceğine, hatta unutturulabileceğine işaret eden bir protein keşfettiler. Bu gelişme, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) sendromundan mustarip olanlar için ümit verici.

Bilindiği üzere hafıza uzun ve kısa süreli olmak üzere ikiye ayrılıyor. Son araştırmalar, bağırsak ve kalbin de barındırdıkları nöron hücreleri vasıtasıyla ikinci ve üçüncü beyin işlevi gördüğünü gösteriyor. Bu organların, benliğin duygular ve sezgiler gibi zihin ötesi alanlarını idare ettiği düşünülüyor. Uzun süreli hafızaysa gerçeklik bazlı ve içgüdüsel bazlı olarak ikiye ayrılıyor. İlki olayları, yerleri ve kişileri; ikincisi duyguları ve kabiliyetleri hatırlıyor. Keşfedilen protein sayesinde içgüdüsel bazlı anıların değiştirebileceğini düşünen biliminsanları bu sayede TSSB hastalarına yardımcı olabilmeyi umuyor.

Söz konusu protein, belirli nöronları birbirine bağlayan bir mafsal görevi görüyor. Bu mafsal, iki nöron arasındaki bağlantının gücünü belirleyen reseptörlere destek oluyor. Araştırmacılar, proteini baskılayarak nöronlar arasında oluşan bağlantıyı zayıflatmayı umuyor... Böylece anlık bir olayın geçmişteki travmaya ulaşacak yolunun kesilebileceği düşünülüyor. Hemen akla “Ya hafıza kaybına yol açarsa” sorusu geliyor. Araştırmacılar bu ihtimali yüzeysel düzeyde farelerde test etmeyi başarmışlar. Hayvanların yemek almak için ‘tıklattığı’ bir düzenek hazırlanarak her tıklamada küçük bir elektrik şoku verilmiş. Elektrik şoku, fareler için korku duygusuyla ilişkilenmiş. Her şoktan sonra proteini baskılayan ‘proponalol’ maddesi uygulanan farelerin korkuya kapılmadıkları gözlenmiş. Üstelik hayvanların hafıza kaybı yaşamadıkları da kayda geçmiş.

KİŞİLİĞİMİZ GELİŞİYOR

Araştırmanın başındaki Dr. Amy Milton, hayvanlarla benzerlik taşımasına rağmen insan beyninin çok daha karmaşık yapıda olduğunu hatırlatarak ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ (Sil Baştan) filmindeki gibi anıların toptan silinmesinin mümkün olmayacağını belirtiyor: “Ama zamanla hayvanların anılarını modifiye edebileceğimiz faktörleri belirlemeyi ve bunu insanlara yorumlamayı umuyoruz.”

Yazının Devamını Oku

Dijital dünyada âlem var âlem içinde...

Bir binaya, parka veya köprüye iliştirilmiş incecik kablolar çarparsa gözünüze şaşırmayın. Çünkü kısa süre önce internetin ‘kesintisiz’ bir kaynak olmadığını hatırlatan şebeke arızaları, birtakım sivil girişimleri beraberinde getirdi. Bu sayede bölgesel bir kesinti durumunda bile internete bağlanabiliriz.

Önceki haftanın büyük kesinti hadisesinin yankıları halen sürüyor... Facebook, Instagram ve WhatsApp’ın 6 saat ulaşılamaz hale geldiği ‘network’ arızasının fazla gündeme gelmeyen ilginç bir yönü, beraberinde ulaşılamaz hale getirdiği diğer mecralar. Dünyanın dört yanında sürekli kullanılan bu platformlara erişimin kesilmesiyle meraka kapılan milyonlarca insan, durumu araştırmak için belli başlı sitelere yüklenmişti. Aralarında Reddit, Is it Down, hatta Twitter’ın yer aldığı pek çok platforma ani trafik yüklenmesi gerçekleşmiş; kimi sitelerin yavaşlamasına, kimilerinin de çöküntü yaşamasına neden olmuştu.

Yakın zamanda yaşanan bu olay, internetin ‘kesintisiz’ bir kaynak olmadığını hatırlatırken alternatif arayışlarını da gündeme getirdi. Büyük sunucuların çökmesi ve kapsamlı şebeke arızaları, teknolojinin doğası gereği öngörülebilir durumlar. Ancak doğal afetler, toplumsal olaylar, engellemeler, hatta büyük festivaller bile internetin ‘dengesini’ bozabiliyor. Böyle durumlarda iletişimin devam edebilmesi için ortaya çıkan sivil girişimlerden biri ‘Mesh’ ağları... ‘Mesh’in sözlükteki kelime karşılıkları arasında birbirine geçmek, iç içe geçmiş sistem ifadeleri sıralanıyor.

Aktivist bir tavırla kurulan Mycelium Mesh Project, internetin engellendiği ortamların iletişim alternatiflerinden... Mycelium, internet dışı protokolleri kullanan, metin tabanlı bir mesaj sistemi kurguluyor, ABD’nin şehir bölgelerine yerleştirecekleri bağlantı nod’larıyla (Nod, bağlantı noktası anlamına geliyor) sistemi hayata geçirmeyi planlıyor. Terk edilmiş bina, köprü, park gibi yerlere monte edilen güneş enerjili modemlerle aktarıcı nod’lar oluşturuluyor. Nod’lar herhangi bir toplumsal olay veya doğal afetle ilgili kesinti durumunda anlık olarak da yerleştirilebiliyor. Mycelium kolektifi, Atlanta’da kurdukları 20 kilometre genişliğindeki ilk ağın test sürümünde istenen başarıya ulaşmış.

New York kökenli NYC Mesh’se intranet vasıtasıyla daha gelişmiş bir network alternatifi kurguluyor. ‘Dahili internet’ olarak bilinen, kurumsal yapılarda kullanılan intranet, ağ arayüzüyle bilgiye erişim sağlar. NYC Mesh, şehir bölgelerine yerleştirilen nod’lar aracılığıyla bağımsız intranetler kuruyor. Bölgesel bir kesinti durumunda insanların kendi aralarındaki internete bağlanması amaçlanıyor. NYC Mesh, şehre yerleştirilen bağımsız nod’ları ‘süpernod’ denilen sunuculara bağlayarak internete ulaştırabiliyor.

Aktivist bir tavırla kurulan bu girişimler internetin engellendiği bölgelerde iletişim için bir alternatif sunuyor.

Günümüzde emekleme adımları atan yeni bağlantı modellerinin 10 yıl içinde gelişip alternatif ağlar yaratabileceğini öngörmek mümkün. Büyük resme bakınca sosyal yaşamın dinamiklerini belirleyen iletişim ve ekonominin merkezilikten uzaklaşmaya başladığını görüyoruz. Şimdilerde yatırım imkânlarıyla heyecanlandıran dijital coin’ler gelecekte parayı küresel ölçekte bağımsızlaştıran teknoloji olarak anılacak. Mesh ağları gibi veri iletişiminin, hatta internetin merkezi yapıdan ayrışmaya başladığı bir gerçekliğe ilerliyoruz. Kendi interneti, kendi dijital parası ve doğal kaynaklarıyla yaşayan dünya vatandaşları, acaba geleceğin toplulukları arasında var olabilir mi?

STARLİNK’E ‘ASTRO SÖMÜRGECİLİK’ İTHAMI

Yazının Devamını Oku

İğneyi Facebook’a, çuvaldızı kendimize batıralım

Hafta başında tüm dünya Facebook, WhatsApp, Instagram ve Oculus hesaplarına erişmekte güçlük çekti. Problem 6 saat gibi uzun bir sürede çözülünce kullanıcılar olası bir büyük çöküşe karşı alternatifler aramaya başladı. Facebook erişim probleminin altında yatan nedenler, insana “Sosyal medyada etrafımızı ‘yanlış bilgilerle’ çeviren illüzyon perdesini aralamanın vakti geldi mi?” diye sorduruyor.

Bir şirketin en kara günü nasıl olur? İşletme fakültelerinde örnek gösterilecek olsa, Facebook’un pazartesi günü yaşadıklarına rakip olabilecek bir emsal kolay bulunmazdı. Düşünün, bir süredir internete sızan gizli dokümanlarla şirketin güvensiz yapısını ifşa eden kişi, kimliğini açıklayarak daha ileri demeçler vermeye başlıyor. Birkaç saat içinde büyük bir network arızası baş gösteriyor ve milyarca insanın kullandığı Facebook, Instagram, WhatsApp ve Oculus ulaşılmaz hale geliyor. Üstelik bunların hepsi, sosyal medyada tekel oluşturduğu iddialarıyla şirketi Instagram ve WhatsApp’ı satmaya zorlayan Federal Ticaret Komisyonu’na itiraz dilekçesi sunulduğu gün gerçekleşiyor.

Facebook’un sosyal medyada tekel yaratıp yaratmadığı halen bir tartışma konusu. Ancak sosyal yaşamımızı yönlendiren unsurları olduğu bir gerçek. Facebook’un yönetim politikaları ve algoritma stratejileri her gün kullandığımız, işlerimizi, hayatımızı yönettiğimiz
ana mecraların bizlere nasıl bir dünya yarattığını belirliyor. Dokümanları internete sızdıran muhbir Frances Haugen, mayısa kadar Facebook’un ürün müdürlüğünü yapan isim. Geçmişte Pinterest, Yelp, Google gibi teknoloji devlerinin bünyesinde aynı görevi icra etmiş, sosyal medyayı çok iyi tanıyor. Kendisini alarma geçiren durumu “Birçok sosyal ağ gördüm fakat Facebook’taki durum daha önce karşılaştığım her şeyden çok daha kötü boyuttaydı” şeklinde ifade ediyor.

Okuyacaklarınız doğrultusunda Facebook’u ‘kötü niyetli bir şirket’ olarak yaftalamak adaletsizlik olur. Çünkü Instagram ve WhatsApp ile birlikte Facebook’un insanlığa her yönden iletişim özgürlüğü ve fırsat eşitliği sunan serbest teknoloji araçlarından biri olduğunu kabul ediyoruz. Platformları kullanmaya elbette devam edeceğiz. Madalyonun diğer yüzündeyse kârlılığı her şeyin önüne koyarak amacından sapan bir yapının ‘istemeden de olsa’ insanlığa nasıl zarar verebileceği gerçeği yatıyor. Facebook’un durumunu, sermaye düzeninin küresel ölçekte nasıl çarpıklaştığı yönünden okumakta fayda var. Bir noktada iğneyi Facebook’a, çuvaldızı kendimize batırmayı düşünebiliriz. Aynı güne denk gelen büyük kesintiyse kalıcı alternatifler düşünmeye başlamamızı söyleyen bir işaret belki de. Acaba sosyal medyada etrafımızı ‘yanlış bilgilerle’ çeviren illüzyon perdesini aralamanın vakti mi geliyor?

‘NEFRET DUYGUSU ETKİLEŞİMİ ARTTIRIYOR’

ABD’nin en köklü ve etkili haber programı olan 60 Minutes’a konuk olup sızdırdığı belgelerin gerçekliğini doğrulayan Haugen, sosyal medya devinin yol açtığı toplumsal vahameti anlattı. Teknoloji blogu Gizmodo’nun röportajı analiz ederek 9 başlık altında topladığı korkutucu gerçekler arasından en çarpıcı olanları paylaşıyorum.

*

Yazının Devamını Oku

İnsan ve makine arasında tuhaf yakınlaşmalar

Sanal Yakınlık Sistemi, insan-makine ilişkisine yeni bir boyut katarken işin etik yönünü sorgulatıyor... Sanal influencer Rozy’ninse hem global müşterileri hem de takipçi sayısı her geçen gün artıyor...

İnsan ilişkilerinin akışta ilerleyen, senkronize bir doğası var. Kendimizle uygun titreşimde insanlarla yakınlaşır, ilham verici deneyimler yaşarız. Zıt kutuplarda olanlara çekilir, gelişim imkânı buluruz.  Yaşama anlam katan birlikteliklerde çoğu zaman kıymetli bir tesadüf rol oynar. Öylesi bir karşılaşma, denk gelme... Tesadüften öte, muazzam bir eşzamanlılık... Her şey sanki planlanmış ve olması gerektiği gibi aktığında, doğru bir buluşma olduğundan emin oluruz. 

Yeni yeni içinden çıkmaya başladığımız pandemi evresi, düzeni bir miktar değiştirmiş olsa da insan yakınlaşmalarının temel dinamikleri halen korunuyor. Gelgelelim, mesafe gerçeği ve evde kalma hali, ‘üçüncü türden bir yakınlaşma’ alanı açtı. Teknoloji marifetiyle insanı makinelerle temas noktasına getiren bu yeniliğe ‘Sanal Yakınlık Sistemi’ adı veriliyor. Bir diğer taraftaysa gerçekte var olmadığı halde onlarca büyük müşterisi ve on binlerce takipçisi bulunan, sanal bir fotomodel çıkıyor karşıma. Aynı gün biliminsanlarının dünyanın ilk dokunmatik hologramını geliştirdiği haberi önüme düşüyor. Öte âlem ‘metaverse’in hayli gündemde olduğu şu günlerde, yeni boyutlar kazanan insan-makine yakınlaşmasını gelin mercek altına alalım.

Sanal Yakınlık Sistemi (SYS), dijital literatüre geçebilecek bir terim. Futurism blog’unda karşıma çıkan örnek uygulama sanal cinsellik odaklı olduğu için adresini paylaşmıyorum. Konu kavramsal olarak ilgi çekici yenilikler barındırıyor. Sanal partner ve cinsellik konusu uzun yıllar bilimkurgu fantazileri arasındaydı. Sonunda gerçek oldu. Malum sektörün bir gerçeği olarak sistem öncelikle erkeklere hitap ediyor. Sisteme üye olan kullanıcılar kendi eşlerini kendileri yaratabiliyor. Üstelik 2 boyutlu fotoğrafı olan herhangi bir kişi modellenebiliyor. Hayali kurulan ünlüler, platonikler, ulaşılmaz olanlar... Sanal ortamda hararetli bir gerçeğe dönüşüveriyorlar! İşin etik boyutu elbette tartışmalı. Ayrıca her ay sitedeki canlı erotik yıldızlar oylanıyor ve seçilen insan modellenerek sisteme katılıyor. Uygulamanın ilgi çekici diğer özelliği, tam da konunun merkezinde olan makineyle temas noktası. Video veya sanal gerçeklik başlığıyla kullanılan sistemde, deneyimi daha ileri götürmek isteyenler için bir seks oyuncağı mevcut. Ayrı satılan aparat, sanal sahnede yaşananları eş zamanlı olarak fiziki dokunuşlara dönüştürüyor.

Bilimkurgu fantezilerinin gerçeğe varması heyecan verici ancak cinselliğin böylesine metalaşması ve tamamen maddeye gömülmesi içimde soru işaretleri uyandırıyor. İnsan ilişkilerindeki uyum birliğinin tasarlanabilir hale gelmesi, mucizevi eşzamanlılığın her istediğine ulaşmakla yer değiştirmesi... Bir diğer yandaysa cinselliğe ulaşamayan, engelleri bulunan bireylere sağlayabileceği açılımlar... Sanırım anahtar yine dengeyi bulmakta ve kendini bilmekte... 

SPONSORU CHEVROLET

Rozy, sosyal medyada başarılı olmak için ortalama bir influencer’dan çok daha az emek ve para harcıyor. Yine de 100’den fazla global müşterisi, Instagram’da 100 bin’e yakın takipçisi bulunuyor... Rozy’nin sırrı, gerçek biri olmaması... Bilgisayar grafikleri marifetiyle yaratılan Rozy, Kore menşeli Sidus Studio X medya şirketinin popüler yüzü. Rozy’nin şaşırtıcı derecede gerçek bir görünümü var, hasbelkader karşınıza çıksa ayırt edemeyeceğiniz düzeyde... Bu gerçekçi algısında paylaşımlarının da etkisi var. İnsan rakiplerinden farksız; doğum günü pastasını üflüyor, havuzda yüzüyor, tropik bir kafede dergisini okuyor, çölde ATV kullanıyor, ofiste çalışıyor, gün batımında spor yapıyor. Sanal bir karakter olduğu için olanakları sınırsız... Yine de insansı hissiyatını korumak için bir astronot yapmamışlar mesela, hep hayatın içinde...

Birçok karede Rozy, dünyaca ünlü giyim markalarının kıyafetlerini giyiyor. Sponsorları arasında moda ve güzellik markalarının yanı sıra Chevrolet gibi otomobil sektöründen isimler de var... Popülerliğinin yanı sıra Rozy’nin insan rakiplerine karşı yenilmez üstünlükleri bulunuyor. Koreli Rozy 22 yaşında ve doğal olarak hiç yaşlanmıyor... Sanal fotomodelin yaratıcılarından Sidus CEO’su Baek Seung Yeop’a göre bu onun uzun bir kariyere sahip olacağının göstergesi. Ayrıca işbirlikçi markalar için ultra güvenli bir model olduğunu belirtiyor: “Sanal insanlar asla endişe duyulacak skandallara karışmaz.” @rozy.gram profilinden sanal modeli ziyaret edip, mükemmel influencer nasıl olurmuş bakabilirsiniz!

Yazının Devamını Oku

Bir gezegen nasıl soğutulur?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda son 10 yıldır en önemli konu küresel ısınmanın önüne nasıl geçileceği... Daha birkaç ay önce Antarktika buz sahanlığından dünyanın en büyük buzdağı koptu, yani kaybedecek vakit yok! Hal böyle olunca, devreye ‘çılgın proje’ler olarak anılan jeo-mühendislik fikirleri giriyor.

Dünyamızın ayarının şaştığı antropojen çağında çılgın biliminsanlarına ve fikirlere gün geçtikçe daha çok yer açılıyor. En basit haliyle, uzay boşluğunda devasa bir ateş topunun yanı başında, vaktiyle serin ve yaşam dolu, şimdiyse giderek ısınan ve kuruyan bir küremiz var. Küreyi ısıtan yalnızca biz olmayabiliriz ama ısının yüzeyde hapsolmasına sebep olacak her şeyi yapıyoruz.

1 Kasım’da başlayacak olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP 26), 26 yıldır toplanıyor; son 10 yılın en önemli gündem maddesi, küresel ısınmanın önüne nasıl geçileceği... Her yıl büyük hedeflerle birtakım uzlaşmalara varılıyor ama buzullar hızla erimeye devam ediyor, her yaz yeni sıcaklık rekorları kayda geçiyor.

İngiltere Başbakanı Boris Johnson, çarşamba akşamı ABD ziyareti sırasında Birleşmiş Milletler liderlerine hitaben hararetli bir konuşma yaptı. Johnson, insanlığı ergenlik çağındaki bir çocuğa benzeterek “Artık büyümemiz gerekiyor. Dünya gezegeni duvardan duvara atabileceğimiz, kırılmaz, lastik bir oyuncak değil. Aksine bu kıymetli mavi kürenin yumurta kabuğu kadar narin bir yüzeyi ve bir tutam atmosferi var” mesajını verdi, ülkeler arası kolektif birlik çağrısında bulundu.

EN İYİ İHTİMALLE 2050’DE...

Geçen yıldan beri bir arpa boyu yol alınan karbon emisyonlarını azaltma sürecinde bu seneki konferansın daha etkili olması bekleniyor. Ama karbon emisyonunu küresel ölçekte ‘net zero’ denilen sıfır noktasına getirmemizin iyi ihtimalle 2050’yi bulacağı tahmin ediliyor. Henüz birkaç ay önce Antarktika buzullarından en büyük parçanın koptuğu düşünülürse, kaybedecek hiç vaktimiz kalmadığı aşikâr. Hal böyle olunca, ‘çılgın projeler’ olarak anılan jeo-mühendislik fikirleri devreye giriyor. İklimi ve atmosferi ‘hack’lemek’ şeklinde nitelendirilen jeo-mühendislik, gezegeni soğutmak için iki ana yol öneriyor: Atmosferdeki karbonu ayrıştırıp toplamak veya Güneş’ten gelen ısıyı azaltmak. Bu çılgın fikirlerden birkaçı şöyle:

Bulut beyazlatma: ABD’li araştırmacıların yakın zaman önce ortaya attıkları bu fikir bulutların yansıtıcı yapısını arttırmayı hedefliyor. Yüzeyler beyazlaştıkça ısıyı ve ışığı geri yansıtıcı özellik kazanıyor. Okyanus bulutlarına kristalize tuz partikülleri spreylenerek daha beyaz olmaları amaçlanıyor. Yoğun beyazlıktaki bulutlar Güneş’ten gelen ışınları uzaya daha çok geri yansıtabilecek.

Yazının Devamını Oku

Absürt bir gözlük hikâyesi

İnternette ‘mim’ kültürünün en sevdiğim karakterlerinden biri Khaby. Konuşmaz ve iki elini yana açıp mimikleriyle “İşte... Aslında ne kadar basit!” demiş olur. İnternetin bazen sınırları zorlayan absürtlüğüne karşı bir manifestodur... Facebook ve Ray-Ban işbirliğiyle geçen hafta piyasaya sürülen Ray-Ban Stories adlı ‘akıllı’ gözlüğü görünce gözümün önüne hemen Khaby geldi. Neden olduğunu anlatayım.

Mark Zuckerberg’in Facebook’u gelecekte bir ‘metaverse’ yani dijital ‘öte âlem’ şirketi olarak gördüğünü önceki haftalarda yazmıştım. ‘Metavers’in olmazsa olmazı, akıllı giyilebilir cihazlar ve sanal gerçeklik başlıkları... Facebook’un Ray-Ban ile ürettiği Stories akıllı gözlükler, ilk bakışta dijital öte âleme göz kırpıldığı hissi uyandırıyor. Ancak teknoloji âlemine ne yenilik kattığını ve kimin neden kullanacağını sorgulamamak elde değil. Ray-Ban Stories, yerleşik kamerasıyla günlük anıları kullanıcı gözünden kaydetmek için tasarlanmış. Klasik modelin köşesinde küçük bir buton ve hemen altında kamerası var. Dahili hafızası 30 saniyelik videolar ve 500’e yakın fotoğrafı kaydedebiliyor. 5MP kamera çözünürlüğü ‘eh’ seviyelerinde. Gelişmiş akıllı telefon kameralarına yaklaşamıyor... Ancak eller serbest çekim yapmaya ve anlık hikâyelere ‘kendi gözümden’ havası katmaya yarıyor. Bir de “Ellerim dolu ama mutlaka fotoğraf çekmeliyim” dediğinizde faydalı olmalı.

Facebook işin neresinde derseniz, Ray-Ban Stories fotoğrafları Facebook’un ‘View’ uygulamasına aktarıyor ve buradan paylaşılabiliyor. Gözlük sapındaki hoparlör ve mikrofonlar, sesli mesajları ve çağrıları dinlemeye, yanıtlamaya yarıyor. Sapından dokunmatik kontrol edilen gözlük, istenirse “Hey Facebook” komutuyla da aktive edilebiliyor. Sesli komutlar yalnızca kamera kontrolleriyle sınırlı. Hoparlörün müzikten ziyade sesli mesaj ve konuşma için tercih edilebileceği yorumlarına rastlıyorum. Sesi dışarı verdiği için ortalık yerde kullanmaya pek müsait değil. Akıllı gözlük dendiğinde akla hemen ‘casus teknolojisi’ gelir. İnsanları habersiz çekme sorunu ortada... Küçük beyaz bir kamera ışığı yandığı için Ray-Ban Stories’e casus gözlüğü diyemeyiz. Yine de açık havada fark edilmeyebilir.

TANITIM MALZEMESİ

Snapchat’in 2016’da piyasaya sürdüğü ‘Spectacles’ gözlüğünü hatırlarsınız. Kameralı gözlük Spectacles çıktığında bir heyecan dalgası yaratmış fakat sonra esamesi okunmaz olmuştu. Snap Inc. yakın zamanda gözlüğü yeniledi ve yalnızca yaratıcı dijital içerik üreticilerine sundu. Google Glass ise büyük vaatlerle akıllı gözlük pazarını yaratıp şirketin en başarısız girişimi olarak tarihe karışmıştı. Öyleyse Facebook ve Ray-Ban’in gururla sunduğu bu gözlük neye hizmet ediyor? Şahsi yorumum; her iki firma için de iyi bir tanıtım malzemesi. Facebook, popüler bir yaşam stili markasıyla birlikte anıldığında ‘hayatın içindeyiz’ hissi aşılıyor. Ray-Ban ise ürün gamına teknoloji aroması katmış oluyor. Smart unvanına kavuşuyor. Halbuki çok da akıllı sayılmaz. 5 yıl önceki teknolojiyi ısıtıp yeniden sunuyor. Tek farkı; iyi bir güneş gözlüğü olması. Hoparlörlü güneş gözlüklerinin çok daha iyisini Bose iki yıl önce yapmıştı. Eller serbest kaliteli görüntü çekmek için GoPro ve onlarca mini kamera var... “Hey Facebook, fotoğraf çek” demeyle de pek akıllı olunmuyor. “Hey Ray-Ban!” dense en azından havalı olurdu. 299 dolara satılan bu yeni gözlüğü kim ne yapacak? İşte tam bu anda Khaby’nin elleri iki yana açık, o meşhur ifadesi gözümün önüne geliyor!

AKILLI TELEFONA RAKİP OLABİLİR Mİ?

Teknoloji devi Xiaomi, geçen hafta yeni bir akıllı gözlük konsepti tanıttı. Gözlüğün önemli özelliği akıllı telefona ihtiyaç duymadan kendi başına çalışabilmesi. Tek renkli ekranına WaveGuide teknolosiyle metin mesajları ve basit imajlar yansıtabiliyor. Fotoğraf çekebiliyor, sesli komut alabiliyor ve arttırılmış gerçeklik uygulamalarıyla navigasyon sistemlerine entegre olabiliyor. Henüz konsept olarak geliştirilen gözlüğü Xiaomi, gelecekte akıllı telefonlara alternatif yaratabilecek bir cihaz olarak tanımlıyor.

Günlük alet edevata bir-iki küçük teknoloji eklendi mi ‘akıllı’ oluveriyor. Görünüşte her yanımız yapay zekâ dolu. Bilimsel anlamda gerçek bir yapay zekânın ortaya çıkmasına 5-10 yıl var.

Yazının Devamını Oku

Gençlik sosyal medyadan ‘tik’ kapıyor

İnternetten virüs bulaşmasına alışmıştık... Peki sosyal medyadan gençlerin birbirine tik bulaştırmasına ne demeli? Ya da ‘Zoom dismorfisine’, yani özellikle Z Kuşağı’nın düşük çözünürlüklü bilgisayar, telefon kameralarda kendini gördüğü hali bir süre sonra beğenmemeye başlamasına... Hepsinin nedeni yine dönüp dolaşıp stres ve belirsizliğe dayanıyor. Bu nedenle teknolojiyi yasaklamak da aslında bir çözüm değil.

Geçen hafta neredeyse her teknoloji blog’unda gençler arasında artan şekilde görülen, bilim insanlarının tam olarak açıklayamadığı bulaşıcı bir tik vakasından söz ediliyordu. Yanı sıra bir de ‘Zoom dismorfisi’ olarak tanımlanan, insanların benlik algısını rahatsız eden bir sendrom ortaya çıktı. Ortak noktaları, stresli pandemi atmosferinde ekran bağımlılığının çoğu genci tuhaf hallere sürüklemesi...

Kökeni genetik bozukluklara dayansa da tiklerin bulaşıcı olabildiği bilinir. Göz seyirmesi, istemsiz el kol ve baş hareketleri gibi tikler, belli kelimeleri ve cümleleri durmadan tekrar etme şeklinde de ortaya çıkabiliyor. Şayet tikli biriyle yeterince vakit geçirirseniz, bir süreliğine de olsa ondan tik kapmanız olasıdır. Önce İngiltere, daha sonra ABD, Almanya, Avustralya, Kore gibi ülkelerde de tespit edilen özel vakalar, tiklerin sosyal medya aracılığıyla bulaşabildiğini gösteriyor. Başta Z kuşağı mustarip; özellikle kadınlar etkileniyor.  

İngiltere’deki vakaları merceğine alan medya şirketi Vice’ın haberine göre gençler arasında yaygınlaşan tiklerin sorumlusu, pandemiyle doğan belirsizlik ve stres atmosferi. Konuyla ilgili çalışma yayımlayan Great Ormond Street psikiyatrlarına göre pandeminin gençler üzerindeki etkisi yetişkinlere nazaran daha farklı seyrediyor.

VAKALAR 10 KAT ARTMIŞ

“Artan ölüm vakaları, dışarıda kol gezen enfeksiyon ve virüs... 14 yaşındaki bir insan için oldukça vahşi bir atmosfer” diyor Dr. Suzan Gibson. Bir yıl boyunca arkadaşlarından ayrı kalmak ve belirsizliğin yarattığı anksiyetenin tik vakalarını tetiklediği düşünülüyor.

Önce tuhaf sesler çıkarmaya başlayan, birkaç hafta sonra istemsiz biçimde sınıfta eşyaları fırlatacak kadar ilerleyen tikleriyle kliniğe kaldırılan lise çağındaki Sadie, İngiltere’de kayda geçen ilk vakalardan biri. Bir gece ansızın boynundaki ve dilindeki hareketleri kontrol edemez hale gelen 14 yaşındaki Freya ise yaşadığı durumu “Gözünü kırpmamaya çalışmak gibi imkânsız bir şey” olarak tarif ediyor. Pandemi öncesinde gençler arasında yüzde 2-3 oranında görülen vakalar pandemi sonrasında tam 10 kat artışla yüzde 25-30 seviyelerine yükselmiş. Gençlerin pandemiden tek kaçış noktası haline gelen sosyal medya ve internetse durumu tam bir kısır döngüye sokuyor. Tikli hallerini ailesinden gizleme eğilimi gösteren gençler, normalleşmek umuduyla durumlarını videolarla paylaşmaya yöneliyor. İyice bulaştırıcı bir tuzak...

Henüz kapsamlı bir araştırma yapılmamış olsa da TikTok ve YouTube’da izlediği videolardan ‘tik kaptığını’ bildiren gençlerin sayısı oldukça fazla. Öyle ki tiklerle ilgili paylaşımlarda 3.2 milyar görüntülemeyle başı çeken popüler platformun bu bölümüne gençler ‘Tic-Tok’ demeye başlamışlar. Tuhaf tikleriyle popüler olan ABD’li liseli bir gencin YouTube kanalında 3 milyondan fazla abonesi var. Gençler bu videoları çok fazla izleyince yeni tikler de kapabiliyor.

Yazının Devamını Oku

Yalanla gerçekler iç içe geçiyor

Sıradışı biçimde tanıştığımız ve yine şaşırtıcı bir yoldan yaşantımıza giren ‘deepfake’, yapay zekâyla bir portre fotoğrafının hareketlendirilip istenen biçimde konuşturulması anlamına geliyor. Video görüntüleri de bu yöntemle manipüle edilebiliyor. Şimdiye kadar bir ‘tekno-şaka’ olan deepfake, şimdilerde birbirine zıt iki uçtan gerçek hayata karışıyor: İş dünyası ve siber suçlar...

Teknolojinin hayata karışması, seyirlik olmaktan çıkıp araç gerece dönüşmesi demek. ‘Deepfake’ ilkin 2017’de Hollywood yıldızlarının porno film karelerine yerleştirilmesiyle gündeme gelmişti. Yakın zamana kadar bir ‘tekno-şaka’ olan deepfake, şimdilerde birbirine zıt iki uçtan gerçek hayata karışmaya başlıyor:

İş dünyası ve siber suçlar... Bugün sahip olduğumuz teknolojiyi büyük oranda savunma sanayisine borçluyuz. Dijital teknolojideki büyük gelişmeleri icat eden veya herkesten önce kullanıma alanlarsa çoğunlukla ‘hacker’lar oluyor. Siber suçlular, deepfake’i bir internet oyuncağı olmaktan çıkarıp güçlü bir güvenlik tehdidi haline getirmeyi başardı.

FBI, martta gelecek 8-12 ay içinde deepfake temelli siber suçların ortaya çıkacağını bildirmişti. Konuyu gündeme alan Venture Beat portalının haberine göre deepfake marifetiyle siber atak dönemi resmen başladı. Bilinen ilk deepfake dolandırıcılığı Eylül 2019’da yaşanmıştı. Adı açıklanmayan bir İngiliz enerji firmasının CEO’su, patronunun sesini taklit eden bir telefon konuşmasıyla  220 bin sterlini istenen banka hesabına aktarmıştı. Telefonun diğer tarafındaki yapay zekâ öyle başarılıydı ki Alman patronun belirgin aksanını taklit edebilmişti. Dolandırıcılığı kimin yaptığı bulunamadı.

Ses taklit yöntemi, siber suçlular tarafından güvenilir kişi veya kurumlardan gelmiş gibi görünen ‘phishing’ (yemleme) mesajlarında kullanılıyor. Yaygın kullanılan kurumiçi iletişim platformları, takım liderlerinin sesli mesajlarla çalışanlarına direktif vermesine olanak sağlıyor. En doğru anı kollayarak tam zamanında araya sızan siber suçlular, ses taklitleriyle çalışanlara kendi amaçlarına yönelik talimat verebiliyor. ‘Görevimiz Tehlike’ filmlerini andıran dolandırıcılık yöntemleri yüz tanıma teknolojilerini de alt etmeyi başarıyor. İstedikleri kişilerin fotoğraflarını manipüle eden siber suçlular, sentetik kimlikler üretip kimlik doğrulama sırasında yüz tanıma kullanan finans sistemlerini hedef alıyorlar. Kredi takip şirketi Experian’ın raporuna göre sentetik kimlik sahteciliği yöntemi, en hızlı gelişen finansal suç türü. Siber suçlular deepfake tekniklerini ‘derin internet’te başkalarının kullanımına da sunuyorlar.

“Hayata pornoyla atıldı, siber suçlara alet oldu.. Ne menem şeymiş şu deepfake!” demeyin... Renkli bir iletişim yöntemi olarak karşılık bulduğu yer; iş dünyası. Wired dergisinin haberine göre uluslararası şirketler Zoom toplantılarını, kurum içi iletişimi ve sunumları canlandırmak için deepfake tekniğini kullanmaya başlamış. Sektörün öncüsü, Ernst&Young olarak bilinen EY, İngiliz startup Synthesia ile ortak bir sunum yöntemi geliştirmiş. Adı ‘Yapay Gerçeklik Kimliği’ (ARI). Çoğu üst düzey yönetici olan EY müşterileri, sentetik dublörlerini e-postalarını canlandırmak ve sunumlara samimiyet katmak için kullanıyor. Global şirketler, farklı dillerde video sunumları hazırlayabiliyor. Örneğin, bir müşteri Japonya’daki ortaklarıyla Zoom toplantısına Japonca konuşmayla başlayarak samimi bir bağ kurmayı başarmış. ‘Sentetik dublörler’ elbette gerçekmiş gibi yapmıyor, izleyenler kurgu olduğunu biliyorlar. Amaç şaşırtmak ve teknoloji marifetiyle etkilemek.

Yazının Devamını Oku

Algoritma mı insan mı?

Dünyayı algoritmalar yönetiyor desek yeri. Tüm dünyayı değilse de en azından sosyal medya dünyasını... Öyle ki artık hangi müziği dinleyeceğimize de hangi videoyu izleyeceğimize de onlar karar veriyor. Neleri sevdiğimizi ‘öğrenmek’ için de tercihlerimizi yakınen takip ediyorlar. Peki, bir algoritmanın bizi anlaması, duygularımıza hitap edecek seçimler yapması gerçekten mümkün mü?

İnsanların bilgisayarlarla, yapay zekâlarla yarıştığı sahnelere filmlerden alışığız. Geçen hafta Spotify üzerinden açılan bir konu, algoritmalar (yazılımların bir amaca ulaşmak için izlediği yol) ve insanları bir kez daha karşı karşıya getirdi. Hürriyet Kelebek müzik yazarı Sinem Vural, pandemi döneminde müzisyenlerin başlıca gelir kapısı haline gelen Spotify hakkında merak edilenleri Türkiye’den sorumlu müzik direktörü Melanie Parejo’ya sordu.

Spotify’ın editoryal seçimlerle oluşturulan çalma listelerindeki eşitsizlik iddialarını da gündeme taşıdı. Parejo’nun, tüm dünyadaki şarkıları bir grup editörün seçtiği bilgisini paylaşması dikkatimizi çekti. 150 kişinin on binlerce şarkıyla başa çıkması mümkün müydü? Biz de insan mı algoritma mı daha çok çalışıyor sorusuyla birlikte konuyu masaya yatırmaya karar verdik...

Radikal gazetesinde müzik yazıları yazdığım yıllarda Sinem’le sayısız etkinlikten mesai arkadaşlığımız vardır. Fikrini alırken ilk olarak “Bu sistemden şikâyet eden müzisyenlerin hepsi rap’çi mi” soruma yanıtı “Evet” oldu. Tahmin ettiğim gibi iddiaları çoğunlukla rap müzisyenleri ortaya atıyormuş. Algoritmalar için olmasa da bizim için anlamlı bir veri.

Algoritma denince akla ilk gelen mecralardan Spotify, rollerin iç içe geçtiği bir ekosisteme sahip. Müzisyenler hem tedarikçi hem paydaş konumunda, editörler hem insan hem algoritma olabiliyor, dinleyicilerse veri üreticisi konumunda bulunuyorlar. Şarkıların dinlenebilirlik değeri Spotify’daki en kıymetli veriyse, bu veriyi dinleyiciler üretiyor. Algoritma da makine öğrenimiyle veriyi anlamlı ve kişisel odaklı hale getiriyor.

Ancak Spotify bir yapay zekâ değil. Yapay zekâ olmadığını editörlerin varlığından anlıyoruz. Sinem’den öğrendiğime göre, editörler müzisyenlerin keşfedilmesini sağlayan popüler çalma listelerinin oluşmasında rol oynuyor. Teknoloji de onlara destek veriyor. Örneğin, 40 parçalık bir çalma listesinin oluşması için editörün ilk 10 şarkıyı girmesi yeterli. Gerisini Spotify içerideki benzer müziklerden öneriyor ve liste tamamlanıyor. Gelgelelim veryansın eden müzisyenlerin şarkıları algoritmanın radarına girmemişse yapacak bir şey bulunmuyor.

Pekâlâ, bu algoritma iyi müziği neye göre seçiyor? Müzik insanın duygularına ve ruhuna hitap eder. İyi müzik sunma işindeyseniz şarkıları gerçek, deneyimli insanların dinlemesi ve seçmesi gerekir. Dinleyicilerin gücü işte burada ortaya çıkıyor. Spotify’ın gizli emekçileri olan dinleyiciler olarak bir şarkıyı yeniden çaldığımızda veya dinlemeyip geçtiğimizde tercihlerimizi algoritmaya öğretmiş oluyoruz.

Ben de Spotify Türkiye’ye algoritmayla insan seçkisi arasında nasıl bir oranlama yaptığını sordum. Gelen yanıt; sayısal oranlardan ziyade liste mekanizmasının genel hatlarıyla ilgiliydi. Haftalık ‘Keşif’, ‘Radar’ gibi kullanıcıya özel listeler tamamen algoritma tarafından oluşturuluyor. 3 binden fazla çalma listesiyse deneyimli bir editoryal ekip tarafından trendlere bağlı olarak, veri grafikleri ve tabloların yardımıyla oluşturuluyor. Yeni olansa editör ve algoritma işbirliğiyle oluşturulan ‘algotorial’ listeler. Bu listeler editörlerin seçtiği şarkıları kullanıcılara göre özelleştirebiliyor.

Yazının Devamını Oku

İnternetin geleceği olarak görülüyor

İleride daha sık duyacağımız ‘metavers’ kelimesini ‘öte evren’ veya ‘öte âlem’ şeklinde çevirebiliriz. Mark Zuckerberg, bu kavramı ‘izleyici kalmayıp içinde yer alacağımız, vücut bulmuş bir internet ortamı’ olarak tanımlıyor. ‘Metavers’i tam anlamıyla deneyimlemek, sanal gerçeklik teknolojisinin yaygınlaşmasıyla mümkün olacak.

Yazar Neal Stephenson, kahramanların gerçek dünyanın tatsızlığından kaçmak için girdikleri üç boyutlu dijital dünyaya ‘metavers’ adını veriyor.

Dünyanın yeni bir gerçekliğe ihtiyacı var. Peki, tek güvenli, eğlenceli ve sosyal kaçış yerimiz, dijital dünyaların birbirine bağlandığı, yeni ve ‘öte bir sanal âlem’ mi olacak? Facebook CEO’su Mark Zuckerberg’e göre öyle görünüyor. Önceki hafta şirketinin gelecek vizyonunu aktardığı konuşmasında ‘metaverse’ terimini defalarca yineleyen Zuckerberg, manidar bir zamanlamayla ilkin distopik bilimkurgu romanlarında ortaya çıkan bu kavramı gündeme taşıdı. Kelime anlamıyla meta, ‘öte’ demek. ‘Verse’ ise evren anlamına gelen universe kelimesinden alınmış. İleride daha fazla duyacağımız bu kelimeyi ‘öte evren’ veya ‘öte âlem’ şeklinde çevirmek mümkün, Türkçe isimleştirmek için metavers şeklinde yer veriyorum. Fortnite oynuyorsanız veya Spielberg’ün ‘Ready Player One’ filmini izlediyseniz, bir metaversin ne olduğunu biliyorsunuz: “Fiziki gerçekliğin dijital dünya olanaklarıyla buluştuğu sanal evrende yaşam deneyimi.”
Filmde dünyanın harabeye döndüğü yakın gelecekte çaresizliğe kapılmadan yaşamanın en iyi yolu, başka bir gerçekliğin içinde yeniden hayat bulmaktı. Oasis (vaha) adlı VR dünyada insanlar avatarlarıyla güzelleşiyor ve üstün yetenekler kazanıyor, bir yandan büyük bir yarışın içinde yer alıyordu.

 

İZLEYİCİ KALMAYACAĞIZ

Zuckerberg’in sözünü ettiği metavers ise insanların farklı platformlarda edindiği dijital varlıklarını her yerde kullanabildiği, çeşitli sosyal statülere ulaştığı bir sanal yaşam alanı... Facebook’un geleceğini artık bir sosyal medya şirketi değil, metavers şirketi olarak öngören Zuckerberg, yeni bir tanım yapmaktan da geri kalmadı: “Metavers, dijital alanlarda insanlarla birlikte bulunacağınız sanal bir çevredir.” İzleyici kalmayıp içinde yer alacağımız, vücut bulmuş bir internet ortamı olduğunu ifade eden Facebook CEO’sunun hayal ettiği sanal evrende kilit nokta, yine kendi şirketine ait olan Oculus VR setleri... Metaversi tam anlamıyla deneyimlemek, sanal gerçeklik teknolojisinin yaygınlaşmasıyla mümkün olacak.

Facebook’un Instagram ve WhatsApp’ı satın alarak sosyal medyada tekele dönüştüğü gibi metaversi de domine etme planı olsa gerek. Yine de metavers, doğası gereği tek şirkete ait olabilecek bir yapı değil. Gerçek hayatta bir tek AVM’ye gitmediğimiz gibi metavers içinde de farklı cazibe alanları arayacağız. Farklı dijital platformların etkileşim ve işbirliği içinde olması gereği de burada ortaya çıkıyor. Metaverste sahip olunan dijital varlıklar ve finansal güç evrensel ölçekte işlevsel hale geliyor. Örneğin Marvel oyunlarından satın aldığınız NFL lisanslı Iron Man kostümüyle teorik olarak Fortnite’ta oynayabilir, buradan kazandığınız puanları ‘blockchain’ (kripto para borsası) üzerinden paraya dönüştürerek arkadaşlarınızla sanal sinemada film izleyebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Çiplere kıran girdi

Dünya çapında mikroçip talebinin artmasıyla, teknoloji dünyasında bir çip krizi ortaya çıktı. Bundan ilk olarak otomotiv sektörü etkilendi. Şimdi sıra mobil cihazlarda...

Gezegenimizin kaynakları hızla tükenirken bu kez hiç hesapta olmayan yeni bir kıtlık türüyle karşı karşıyayız: Çip krizi. Dünya çapında mikroçip talebinin artmasıyla bu yılın başlarında ortaya çıkan durum öncelikle otomotiv sektörünü etkilemişti. Yakın zamanda bir açıklama yapan Apple CEO’su Tim Cook’a göre şimdi de sıra akıllı telefon pazarına geliyor. Bir yanda COVID-19 aşılarıyla insanlığın ‘çipleneceği’ komplo teorileri üretilirken diğer yanda küresel ölçekte çip krizi yaşanması haliyle ironik bir durum. Şimdi, dünyanın ilk teknolojik kıtlığının ilerleme aşamalarını ve son tüketiciyi nasıl etkileyeceğini inceleyelim...

OTOMOBİLİN İHTİYACI DAHA ÇOK

Öncelikli etken pandemi... Kapanmalar dolayısıyla sosyalleşme ve eğlence aracı olarak teknoloji tek seçeneğe dönüşünce mobil cihazlar, TV’ler ve oyun konsollarına talepte patlama oldu. O sırada çip üreten fabrikaların salgın dolayısıyla kapanması üretimde kısıtlama sorununu doğurdu. Çipler yalnızca dijital cihazlarda değil, başta otomotiv ve ev aletleri olmak üzere pek çok endüstride kullanılıyor. Sürecin en başında seyahat kısıtlamaları nedeniyle 2021’de satışların düşeceğini hesaplayan otomotiv sektörü mikroçip siparişlerini azaltma kararı almıştı. Otomobil üreticileri ‘tam zamanında üretim’ metodolojisini kullandığı için çipleri yalnızca üretim sırasında tedarik ediyor. Teknoloji firmalarıysa kıyasıya rekabeti kontrol edebilmek için çipleri ve diğer parçaları stokluyor. Otomotiv sektörünün talebi düşünce Çinli çip üreticileri ağırlığı kıymetli müşterileri olan dijital teknoloji markalarına vermeye başladı.

Otomobiller, mobil cihazlara nazaran daha eski tip ve büyükçe çipleri kullanıyor. Ancak gelişmiş otomobillerde fren mekanizmalarından navigasyon sistemlerine kadar pek çok bileşende çipler kullanılıyor. Dolayısıyla bir otomobil, bir cep telefonundan çok daha fazla çipe ihtiyaç duyuyor. Gelgelelim kapanmaların beklenenden hızlı kalkması, otomobillere talebi yeniden arttırdı. Mobil çiplere ağırlık veren çip üreticileriyse otomotiv sektörünün talebini karşılayamaz hale geldi. Zamanla işler tersine döndü. Yeniden otomotiv sektörü için basit çipler üretmeye yönelen Çinli fabrikalar bu kez mobil pazara arzda zorlanmaya başladılar. Dijital cihazların ana işlemcileriyle (CPU) ilgili bir üretim sorunu yok ancak mobil cihazlar ekran kartı, ses dekoderi gibi ünitelerinde bu basit yapılı yardımcı çipleri kullanıyorlar. Onlar olmadan da akıllı telefonlar, tabletler ve konsollar işlevsiz hale geliyor.

IPHONE FİYATI YÜKSELEBİLİR

Tim Cook, iki hafta önce yaptığı açıklamada çipler ve diğer parçalardaki üretim sıkıntısının iPhone ve iPad satışlarını etkileyebileceğinden söz etti. Diğer mobil üreticilerin de sorundan etkilendiğini düşünen Cook, üçüncü çeyrekte üretimin azalıp fiyatların yükselebileceğini söyledi. iPhone’un en yüksek modeli 12 Max serisi gelişmiş çipleri nedeniyle durumdan fazla etkilenmezken kısıtlamalar daha çok XS gibi düşük modellere yansıyacak.

Çip krizinde rol oynayan bir etkenin de ABD-Çin arasındaki ekonomik savaş olduğu düşünülüyor. Çin’in çip üretimini kontrol ederek ABD ekonomisinin gücünü etkilemeye çalıştığı, teorilerden biri...

Yazının Devamını Oku

QR deyip geçmeyin!

Pandemide tüm restoranlar QR kod uygulamasına başladı, klasik menülere göre maliyet yönündeki artılarıyla işletmelerin vazgeçilmezi oldu. Tüketiciyi ilgilendiren kısımsa, bilgi mahremiyeti... Ama korkmayın. Asıl mesele, dışarıda yemek yemek gibi özünde çevrimdışı bir eylemin artık veri pazarına giriyor olması.


İnsanlığın dijital dönüşümünde hiçbiri onun kadar hızlı kabul görüp günlük hayata adapte olmamıştı: QR kod. Her restoranda karşımıza çıkan, havaalanlarında elimizin iyice alıştığı, hatta AVM’ye bile onunla girdiğimiz şu küçük, siyah beyaz bezeli kare kodlar. Hayatımızın öyle çabuk vazgeçilmezi haline geldi ki şimdi gündem konusu olmasını bile yadırgayabilirsiniz. Öyleyse QR kod hakkında pek bilinmeyen gerçeklerin farkına varmanın tam sırası! The New York Times’ın yayımladığı bir analiz sürekli izlenen tüketim davranışlarımıza QR kod marifetiyle yeni bir katman daha eklendiğini gösteriyor.

Pandemi sürecinde temastan sakınmak hayati önem kazanınca, QR kodlar bir anda tüm restoranlarda belirdi. Bu kodlar yalnızca menüyü göstermekle kalmıyor; yiyecek fotoğrafları ve pek çok ayrıntıya yer verilebiliyor. Ekstra ürünler, indirimler gibi harcamayı arttıracak cazip seçenekler sunulabiliyor. Üstelik Cheqout gibi sistemler sayesinde siparişi ve ödemeyi yapmak mümkün. Bu sayede işletmelerin yüzde 30 ile 50 oranında kâra geçebileceği The New York Times’ın analizinde vurgulanıyor.

 

NE ZAMAN, NE YEDİNİZ...

İşletmelerin yola QR’la devam etmek için çok sebebi, tüketiciler içinse madalyonun diğer yüzünde bilgi mahremiyeti var. Gazetenin görüş aldığı Amerikan Sivil Hakları Birliği üyesi Jay Stanley “Bir yerde oturup yemek yemek normalde çevrimdışı aktiviteyken bir anda çevrimiçi reklamcılık imparatorluğunun parçası haline geldi” diyor.   

QR kod tıpkı barkodlar gibi karakter bazlı veriyi sembolik işarete dönüştüren bir sistem. Genellikle URL bilgisi içeriyor. Telefonunuzdaki okuyucu sizi QR kodun içerdiği URL’ye yani internet sayfasına yönlendiriyor. Normalde herhangi bir internet sitesine girmekten bir farkı yok. Mesele şu ki, QR kodla yönlendiğinizde o sırada fiziki olarak hangi lokasyonda bulunduğunuz belli. Üstelik tüketim tercihinizle ilgili bilgileri menünün yer aldığı internet sitesiyle paylaşmak üzeresiniz. Bir de ödeme yaparsanız, kredi kartı hareketlerinizi de verilere eklemiş olursunuz. Bu verilerin ‘değer kazanması’ için elbette restoran tarafından toplanıyor ve klasifiye ediliyor olması gerekli. Ancak restoran kendi sayfası yerine hazır bir sistemi kullanıyorsa, veriler çok daha büyük bir havuza dahil oluyor demektir. Günün hangi saatlerinde yemek yediğiniz, yemek seçimleriniz, ne sıklıkla restorana gittiğiniz vb. bilgileri toplamak mümkün. Veriler çokça biriktiğinde beslenme tercihleriniz, sosyal alışkanlıklarınız hatta sağlık ve maddi durumunuza dair tahminlerde bulunmak bile mümkün olabilir. Tek noktadaki restoranlar için veriler ‘müdavim kaydı’ tutmaya yararken zincir restoranlarda seçenekler çoğalabiliyor. Bünyesinde pek çok marka bulunduran bir holdingin, zincir restorandan topladığı verileri kendi data havuzu içinde paylaşıma sokması mümkün. Ne mi olur? Bir sonraki siparişinizde sevebileceğiniz seçenekler sunulur.

QR kodla elde edilen verilerin Google’ın her gün topladıklarından pek farkı yok. Mesele, dışarıda yemek yemek gibi özünde çevrimdışı olan bir eylemin artık veri pazarına giriyor olması.

Yazının Devamını Oku

Uzay da turistik yer oldu!

Uzay turizmi henüz uzayın kıyılarından, yani yörünge altı bölgeden faaliyete başlamış olsa da geleceği büyük potansiyele sahip... Uzayın sonsuzluğunda 3 dakika havada durmak için yüzbinlerce dolar harcamaya hazır yüzlerce insan var.


Bu ay uzay turizmi resmen başladı. Bu gelişmenin ilham verici yeniliklerinden biri de uzay limanı. Sırada uzay otelleri var.

Ne çok duyduk bu lafı; “Büyüyünce astronot olucam!” Bir kuşağın çocukluk hayaliydi büyüyünce astronot olmak. 1969’da Ay’a ayak basılalı beri, astronotluk ‘gözde bir meslek’ haline geldi diyemeyiz elbette. Ancak insanlığın en yüksek sosyolojik mertebesini temsil ettiği kesin. Önceki hafta dünyanın ilk ticari uzay seyahatini gerçekleştiren İngiliz işadamı Sir Richard Branson çocukluğunda bu hayali paylaşanlardan biriydi. Virgin Galactic’in başarılı uzay macerasından dönüşte herkese anlattı. Branson’ın seyahati uzay turizminin ilk adımı olarak tarihe geçti. Bir sonraki hafta yani 20 Temmuz’da Amazon’un sahibi Jeff Bezos kendi roketiyle uzayın sınırındaki ilk uçuşunu gerçekleştirdi. Yanında seyahate para ödeyen bir yolcu da vardı. Rakip iki özel firmanın faaliyetlerine başlaması ve ücret ödeyen bir müşterinin bulunmasıyla birlikte Dünya gezegeninde resmi olarak uzay turizmi başlamış oldu.

Sir Richard Branson, kendi parasıyla uzaya giden ilk insan olarak tarihe geçti.

 

JUSTİN BİEBER DA SIRADA

Yazının Devamını Oku

Minik sembollerle ilişkimiz insanlık tarihi kadar eski

Emojilerin atası olan ilk emoticon’u biliyor musunuz? :-) Slm! İşte bu...

Emoticon, ‘emotion icon’ yani ‘duygu ikon’ kelimelerinden türetilmiş. Emoji ise Japonca ‘e’ (resim) ve ‘moji’ (karakter) kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. İkisinin de başındaki ‘emo’ yani ‘duygu’ ifadesi çok şey anlatıyor. Kelimelerden fazlasını söyleyen, yokluğunda gözlerimizin aradığı bu minik sembollerle ilişkimiz aslında insanlık tarihi kadar eski... Dijital çağdaysa kısıtlı alanlarda geniş ifadelere ihtiyaçla emoticon’lar ve emojiler doğuyor.

Sevdiğim internet hikâyelerinden biridir... İlk emoticon’un ihtiyaçtan ötürü bir profesör tarafından icat edilmesi bana oldum olası komik gelir :-) Profesörün kendi makalesinden aktarıyorum: Yıl 1982, Carnegie Mellon Üniversitesi. E-postanın ilk yılları… Bilgisayar Bilimleri Fakültesi’nden Dr. Scott Fahlman akademik yazışmalar arasında gidip gelen eğlencelik mesajların yarattığı karışıklığa çözüm getirmek ister. Üstelik kimileri bu mesajları ciddiye alıp polemiğe bile düşmektedir. Sonunda aklına o dâhiyane fikir gelir. Mizahi e-postaların konu başlığına :-) ciddi olanlara :-( eklenmesini önerir. Gerisi malum… Emoticon’lar hızla yayılır ve güneş gözlüklerinden B-) Abraham Lincoln’e =):-)= kadar yüzlercesi interneti sarar.

MANGALARDAN İLHAM ALDI 

Akıllı telefonlarla popüler olan emojilerin doğuşuysa bir tasarım hikâyesi... iPhone ve Android’lere gelmeden çok önce, 1999’dan beri Japonya’da kullanılıyor. Emojiler ilk olarak Japon telekom devi NTT DoCoMo tarafından sipariş edilmiş. Zamanın mobil internet ağındaki 250 karakterlik mesajlara daha fazla ifade sığdırabilmek amacıyla… Henüz 25 yaşındaki genç tasarımcı Shigetaka Kurita, 5 haftada 176 sembolden oluşan ilk emoji setini tamamlamış. Emojilerin Japon icadı olması tesadüf değil. Çin kökenli Kanji alfabesi, sembolik ve resimsel ifadeye dayalıdır. Ancak Kurita’ya Tokyo sokaklarında sık rastladığı piktogramlar (trafik lambasındaki insan figürü gibi) ve duyguların grafiklerle ifade edildiği, bizdeki mizah dergilerine benzeyen ‘manga’lar ilham vermiş.

Emojilerin kökeni, tarihi duvar resimleriyle başlayan sembolizme kadar uzanıyor. Sembol, geniş ve derin bir kavramın görsel ifadesidir. İlintili semboller bir arada dil oluşturmaya başlar. Emojiler de bugün milyarlarca insanın konuştuğu ortak bir dil haline geldi. Gelecekte iyice yaygınlaşıp farklı mecralarda bile yer bulacak. Örneğin Z Kuşağı’yla yakın bir iletişim kurmak istiyorsanız emoji diline hâkim ve yeterince yaratıcı olmalısınız. Bizim sonradan öğrendiğimiz bu dilin Z’ler için ‘anadil’ olduğu bir gerçek... Emojileri dozunda ve yerinde kullanmak önemli. Ne aşırısı ne de aşağısı... Her cümleye komik emoji eklemek yapay gelebiliyor; tek tük eklenen standart emojilerse ilgisiz bir hava yaratabiliyor. Hep aynı emojilere ‘yapışmak’ hiç ‘cool’ değil. Z Kuşağı emojilerle neredeyse şiir yazabiliyor ancak her emojinin aynı çağrışımı yapmadığı bir gerçek. Kişinin karakterini düşünüp çıkarım yapmak en kolayı.

SİYAH KALP DE NEDİR?

Bir de gizemli emojiler var. Örneğin siyah kalp ne anlama geliyor? Hiç kullanmadığım için bilmiyorum. Sadece rock’çı arkadaşlarım kullandığında anlıyorum. Mavi, yeşil ve beyaz kalplerin temiz sevgi ve ‘arkadaşlık sınırı’ manası malum. Ancak kırmızı kalp de her zaman ‘aşk’ anlamına gelmiyor. Kırmızı kalp emojisi, yaratıcısı Shigetaka Kurita’nın en sevdiğiymiş. Emoji anlayışı bazen kültürden kültüre farklılık gösteriyor. Örneğin Japon kültüründe ‘kaka’ sevimli bir şeydir. Kurita, bu emojiye ilk sette yer vermek istemiş fakat onay alamamış. Emoticon sayılabilecek ‘asşlkjsşlskdjsadf’ gülme efektinin Türkiye’ye has oluşu da yine kültürel bir fark. Yabancıların Türklerle ilk yazışmalarında asla anlam veremediği bu harf çorbası bizim için çok şey ifade ediyor :D

Yazının Devamını Oku

Dijital dünyanın pandemisi

İnsanlığın virüslerle sınavı bitecek gibi değil! Yarattığımız dijital dünyanın da kendi virüsleri olacaktı elbet. İnsanlık, biyolojik salgının etkilerini yeni yeni atlatırken şimdide ‘Robin Hood maskeli’ korsanların başlattığı pandemiyle karşı karşıya: Fidye yazılımları!

Önceki cuma günü bilgi işlem tarihinde bir dönüm noktası gerçekleşti. Kayıtlara geçen en büyük organize bilgisayar korsanlığı, sayıları 26 bini bulan şirketleri ve çok sayıda ülkeyi etkiledi. ABD menşeli Kaseya yazılım firmasının ağına sızan REvil (ransom evil / fidye şeytanı) adlı hacker örgütü sisteme bir fidye yazılımı yerleştirdi. Kaseya’nın sistemini kullanan dünya çapında binlerce şirket doğrudan veya dolaylı yoldan etkilendi. Kimileri hizmetlerini yavaşlatmak durumunda kalırken tamamen kapanma noktasına gelenler oldu. Firmalar maddi kayıp ve müşteri mağduriyetleri yaşadı. Yeni Zelanda’nın eğitim sistemi ve İsveç’in ulusal demiryollarıyla mağaza zincirlerinde büyük aksamalar gerçekleşti. Mayıs ayında ABD merkezli Colonial Pipeline adlı boru hattı şirketini hedef alan fidye yazılımı saldırısı benzin istasyonlarının kapanmasına neden olmuş, ülkede yakıt kıtlığı baş gösterince kısa süreli kaos yaşanmıştı. Aynı anda birkaç ülkeye sirayet eden yeni REvil saldırısıysa fidye virüslerinin pandemi düzeyinde etki yaratabileceğinin kanıtı.

Boru hatlarını hedef alan saldırı, benzin istasyonlarının kapanmasına neden olmuş, ülkede yakıt kıtlığı baş gösterince kısa süreli kaos yaşanmıştı.

Fidye yazılımları bilgisayar korsanlığının vardığı son nokta. Yakın geçmişe kadar virüs dendiğinde çöken bilgisayarlar, silinen bellekler veya çalınan bilgiler akla gelirdi. Virüs atakları bir bakıma mikro terör saldırıları niteliğindeydi. Fidye yazılımlarıysa bilgisayarlara ve içindeki verilere hiçbir zarar vermiyor. Tıpkı rehinelerini korumak zorunda olan haydutlar gibi! Sistemi kilitleyip istenen fidye ödenmediği müddetçe kullanılamaz hale getiriyor. Ekranda korsanların hazırladığı fidye mesajıyla şifre kutusu görünüyor. Fidyeler kaynağı takip edilemediği için kripto paralarla ödeniyor. Sistemi yeniden açan şifre ‘dark web’ üzerinden iletiliyor ve iletişim yalnızca buradan sağlanıyor. 

Bu, korsanlık ‘mesleğine’ yeni bir boyut getiren bir yöntem. Meselenin çapı artık siber suçlulardan ibaret değil. Kara ticaret uluslararası ölçekte güç gösterisi haline geliyor. Güvenlik uzmanları şimdilerde tüm CEO’lara fidye yazılımlarına karşı hazırlıklı olmalarını öneriyor. Mayıstaki boru hattı saldırısını gerçekleştiren DarkSide grubu ve REvil fidye yazılımlarını herkese açık bir ‘hizmet’ olarak sunuyor. İngilizcede ‘Ransomware-as-a-Service’ deniyor. Yani imkânı olanlar fidye yazılımı araçlarını kiralayarak emellerine ulaşabiliyor. Rakiplerini tökezletmek ya da gözdağı vermek isteyenler, karşı tarafı anlaşmaya zorlayanlar, kaynakları sabote etmeyi amaçlayanlar ve daha nicesi...

‘KARŞILIK VERİLECEK’

Kimi organizasyonların çok farklı motivasyonları da oluyor. Örneğin DarkSide elde ettiği fidye gelirlerinin büyük bölümünü hayır ve eğitim kurumlarına bağışlıyor. Bir nevi Robin Hood’luk! DarkSide boru hattı saldırısından sonra yaşanan mağduriyetle ilgili  dark web’deki blog’ları üzerinden özür mesajı yayımlamıştı.

Yazının Devamını Oku