GeriUmut Fırat Eroğlu Instagram’ın sırrı: Dünyayı olduğundan iyi bir yer gibi gösterebilmek
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Instagram’ın sırrı: Dünyayı olduğundan iyi bir yer gibi gösterebilmek

Kendi ekonomisini yaratıp dijital bir ulus haline gelen Instagram, her şeyi -ve herkesi- avcumuza getirme kudretine sahip. İki gün sonra 10’uncu yaşını kutlayacak olan uygulamanın hikâyesi nasıl başladı ve başarısının sırrı ne? Birlikte aşağı doğru kaydırmaya başlayalım…

Zap’lamanın yerini çoktan aşağıya kaydırmak aldığına göre, artık televizyon yerine Instagram’da ‘hikâye’ izlediğimizi kabul edebiliriz. Andy Warhol “Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” dediğinde bugünleri görmüştü. Fakat sürenin 15 saniyeye düşmesi eminim onu bile şaşırtırdı. 10’uncu yılını kutlamaya hazırlanan Instagram, sosyal medya ve internetin gelmiş geçmiş en etkili uygulaması. Bana göre başarısını hepimizi ‘ünlü’ etme potansiyeline borçlu.

Instagram, 2010’da Kevin Systrom tarafından kuruldu. Systrom kaliteli viskiye olan merakıyla Burbn adlı bir uygulama geliştirmişti. Kullanıcılar mekânlara check-in yapabiliyor ve görsel paylaşabiliyordu. O dönemde Foursquare ile lokasyon paylaşmak modaydı. Ancak gezilen yerlerden görsel post etmek yeni bir fikirdi. Telefon kameralarının emekleme döneminde, fotoğrafları filtrelerle makyajlayan Hipstamatic, Systrom’un dikkatini çekmişti fakat paylaşım özellikleri yetersizdi. Sosyal yanı Facebook gibi güçlü, gezilen yerlerden güzel fotoğraflarların paylaşıldığı kolay bir uygulama  işe yarayabilirdi.

Stanford mezunu Kevin, Silikon Vadisi’nden iki yatırımcıyı hemen etkilemeyi başardı. Peri masalı başlamıştı. İki hafta içinde 500 bin doları kucakladı. 25 yaşındaki arayüz tasarımcısı Mike Krieger’ı ekibe aldı ve birlikte işe koyuldular. Burbn’un fazlalıklarını atıp arayüzün sadeliğine ve fotoğraf paylaşım kalitesine odaklandılar. 8 haftada uygulama tamamlandı. Instagram, App Store’a yüklendiği ilk gün 25 bin kişi tarafından indirildi. Takvim, 6 Ekim 2010’u gösteriyordu. 

Bir yıl sonra 1 milyar dolara Facebook’a sattı

Kısa sürede milyonlarca kullanıcıya ulaşan Instagram, 2011’de 1 milyar dolar nakit ve hisse karşılığında Facebook tarafından satın alındı. Zuckerberg’in şartı, Instagram’ın bağımsız yönetilmesiydi. Çok yıllar sonra Zuck, Instagram’ı tehdit gibi gördüğü için satın aldığını itiraf etmek durumunda kalacaktı. Facebook’un himayesinde 1 yıl geçmeden ilk skandal yaşandı. Yeni kullanım şartnamesinde, kullanıcılara ait fotoğrafların sahiplenildiği ve üçüncü kişilere satılabileceği ibaresi mevcuttu. Kullanıcılar hesaplarını silmeye başlayınca madde kaldırıldı. Sular durulunca Instagram kendi çizgisinde ilerlemeye devam etti. Twitter’dan Vine’ı kopyalayıp Boomerang’a dönüştüren; hikâye özelliğini araklayıp Snapchat’i gömen Instagram, asıl başarısını kullanıcılarına borçlu.

Herkesin reklamını yapabildiği ilk platform

Instagram, herkesin ‘kendi reklamını’ yapabildiği ilk platform olma özelliği taşıyor. İster Jamie Oliver gibi usta bir aşçı, ister Paris Hilton ve Kim Kardashian gibi ‘ne idüğü belirsiz’ ünlüler olun Instagram’da dünyayı kendinize hayran edebilirsiniz. Estetik bir bakış, insanların gıpta edeceği bir yaşam stili ve ‘biraz da herkes gibi olmak’ iyi profillerin sırrı. Gerisi topluluk yönetim marifetine ve takipçilere ne fayda sunulduğuna kalıyor.

Kendi ekonomisi var

Instagram, zenginliğin de kapılarını aralayabiliyor. Şirketler ilk başta Instagram’a vitrin gözüyle bakıyordu, şimdiyse satış mağazası gibi kullanıyorlar. Ürün tanıtıcısı olmak ve influencer’lık, Instagram ekonomisinde para kazanmanın en tatlı yolu. Standart piyasada 100 bin takipçili bir hesabın yapacağı tek paylaşım, 400-500 dolar civarı değer görüyor. Hesap sahibinin popülerliği fiyatı etkiliyor. Takipçi satın almak gibi hileler yapılsa da post’ların ‘beğeni’ sayılarıyla takipçi oranı arasında uçurum varsa organik olmadığı anlaşılıyor. Instagram kullanıcıları politik paylaşımlardan uzak duruyor ve mesaj vermek için hikâyeleri tercih ediyor. Irkçılık karşıtı #BlackLivesMatter ve kadın gücünü vurgulayan #ChallengeAccepted gibi paylaşımlar söz konusu olduğunda sosyal duyarlılık ön plana çıkıyor. İlk 10 yılını sıradışı başarılarla geçiren Instagram önümüzdeki yıllara damgasını vuracak mı göreceğiz... Bir süre daha dünyayı olduğundan iyi göstermeye devam edeceği kesin. 

Instagram’ın ‘en’leriInstagram’ın sırrı: Dünyayı olduğundan iyi bir yer gibi gösterebilmek
Sevgilisini elinden tutup kumsala sürükleyen kızın fotoğrafını hepimiz hatırlıyoruz. #FollowMeTo hashtag’iyle (etiket) fenomen olan fotoğrafın sahibi Murad Osmann (@muradosmann), Rus asıllı bir fotoğrafçı. Instagram’ın en ünlü imajı olarak bilinen bu fotoğraf, Osman’ın ve eşi Nataly’nin hayatını değiştirdi. Instagram’ın en çok like alan fotoğrafıysa bir yumurta. @world_record_egg hesabındaki yumurta bir rekor denemesiyle ortaya çıktı. Kylie Jenner’in 18 milyon beğeni alan bebekli fotoğrafına meydan okuyarak bugün 54 milyon beğeniye ulaşan yumurta halen yerinde sağlam duruyor. Instagram’a ilk yüklenen fotoğraf Systrom’un köpeğine ait. Ayrıca Instagram’ın ‘Top 20’ fotoğrafçısı arasında 817 bin takipçiyle İlhan Eroğlu (@ilhan1077) isimli Türk fotoğrafçı yer alıyor.

 237 milyon takipçi

Yıldız futbolcu Cristiano Ronaldo (altta), Instagram’da en fazla takipçi kupasının da sahibi. Instagram’ın sırrı: Dünyayı olduğundan iyi bir yer gibi gösterebilmek

X

Absürt bir gözlük hikâyesi

İnternette ‘mim’ kültürünün en sevdiğim karakterlerinden biri Khaby. Konuşmaz ve iki elini yana açıp mimikleriyle “İşte... Aslında ne kadar basit!” demiş olur. İnternetin bazen sınırları zorlayan absürtlüğüne karşı bir manifestodur... Facebook ve Ray-Ban işbirliğiyle geçen hafta piyasaya sürülen Ray-Ban Stories adlı ‘akıllı’ gözlüğü görünce gözümün önüne hemen Khaby geldi. Neden olduğunu anlatayım.

Mark Zuckerberg’in Facebook’u gelecekte bir ‘metaverse’ yani dijital ‘öte âlem’ şirketi olarak gördüğünü önceki haftalarda yazmıştım. ‘Metavers’in olmazsa olmazı, akıllı giyilebilir cihazlar ve sanal gerçeklik başlıkları... Facebook’un Ray-Ban ile ürettiği Stories akıllı gözlükler, ilk bakışta dijital öte âleme göz kırpıldığı hissi uyandırıyor. Ancak teknoloji âlemine ne yenilik kattığını ve kimin neden kullanacağını sorgulamamak elde değil. Ray-Ban Stories, yerleşik kamerasıyla günlük anıları kullanıcı gözünden kaydetmek için tasarlanmış. Klasik modelin köşesinde küçük bir buton ve hemen altında kamerası var. Dahili hafızası 30 saniyelik videolar ve 500’e yakın fotoğrafı kaydedebiliyor. 5MP kamera çözünürlüğü ‘eh’ seviyelerinde. Gelişmiş akıllı telefon kameralarına yaklaşamıyor... Ancak eller serbest çekim yapmaya ve anlık hikâyelere ‘kendi gözümden’ havası katmaya yarıyor. Bir de “Ellerim dolu ama mutlaka fotoğraf çekmeliyim” dediğinizde faydalı olmalı.

Facebook işin neresinde derseniz, Ray-Ban Stories fotoğrafları Facebook’un ‘View’ uygulamasına aktarıyor ve buradan paylaşılabiliyor. Gözlük sapındaki hoparlör ve mikrofonlar, sesli mesajları ve çağrıları dinlemeye, yanıtlamaya yarıyor. Sapından dokunmatik kontrol edilen gözlük, istenirse “Hey Facebook” komutuyla da aktive edilebiliyor. Sesli komutlar yalnızca kamera kontrolleriyle sınırlı. Hoparlörün müzikten ziyade sesli mesaj ve konuşma için tercih edilebileceği yorumlarına rastlıyorum. Sesi dışarı verdiği için ortalık yerde kullanmaya pek müsait değil. Akıllı gözlük dendiğinde akla hemen ‘casus teknolojisi’ gelir. İnsanları habersiz çekme sorunu ortada... Küçük beyaz bir kamera ışığı yandığı için Ray-Ban Stories’e casus gözlüğü diyemeyiz. Yine de açık havada fark edilmeyebilir.

TANITIM MALZEMESİ

Snapchat’in 2016’da piyasaya sürdüğü ‘Spectacles’ gözlüğünü hatırlarsınız. Kameralı gözlük Spectacles çıktığında bir heyecan dalgası yaratmış fakat sonra esamesi okunmaz olmuştu. Snap Inc. yakın zamanda gözlüğü yeniledi ve yalnızca yaratıcı dijital içerik üreticilerine sundu. Google Glass ise büyük vaatlerle akıllı gözlük pazarını yaratıp şirketin en başarısız girişimi olarak tarihe karışmıştı. Öyleyse Facebook ve Ray-Ban’in gururla sunduğu bu gözlük neye hizmet ediyor? Şahsi yorumum; her iki firma için de iyi bir tanıtım malzemesi. Facebook, popüler bir yaşam stili markasıyla birlikte anıldığında ‘hayatın içindeyiz’ hissi aşılıyor. Ray-Ban ise ürün gamına teknoloji aroması katmış oluyor. Smart unvanına kavuşuyor. Halbuki çok da akıllı sayılmaz. 5 yıl önceki teknolojiyi ısıtıp yeniden sunuyor. Tek farkı; iyi bir güneş gözlüğü olması. Hoparlörlü güneş gözlüklerinin çok daha iyisini Bose iki yıl önce yapmıştı. Eller serbest kaliteli görüntü çekmek için GoPro ve onlarca mini kamera var... “Hey Facebook, fotoğraf çek” demeyle de pek akıllı olunmuyor. “Hey Ray-Ban!” dense en azından havalı olurdu. 299 dolara satılan bu yeni gözlüğü kim ne yapacak? İşte tam bu anda Khaby’nin elleri iki yana açık, o meşhur ifadesi gözümün önüne geliyor!

AKILLI TELEFONA RAKİP OLABİLİR Mİ?

Teknoloji devi Xiaomi, geçen hafta yeni bir akıllı gözlük konsepti tanıttı. Gözlüğün önemli özelliği akıllı telefona ihtiyaç duymadan kendi başına çalışabilmesi. Tek renkli ekranına WaveGuide teknolosiyle metin mesajları ve basit imajlar yansıtabiliyor. Fotoğraf çekebiliyor, sesli komut alabiliyor ve arttırılmış gerçeklik uygulamalarıyla navigasyon sistemlerine entegre olabiliyor. Henüz konsept olarak geliştirilen gözlüğü Xiaomi, gelecekte akıllı telefonlara alternatif yaratabilecek bir cihaz olarak tanımlıyor.

Günlük alet edevata bir-iki küçük teknoloji eklendi mi ‘akıllı’ oluveriyor. Görünüşte her yanımız yapay zekâ dolu. Bilimsel anlamda gerçek bir yapay zekânın ortaya çıkmasına 5-10 yıl var.

Yazının Devamını Oku

Gençlik sosyal medyadan ‘tik’ kapıyor

İnternetten virüs bulaşmasına alışmıştık... Peki sosyal medyadan gençlerin birbirine tik bulaştırmasına ne demeli? Ya da ‘Zoom dismorfisine’, yani özellikle Z Kuşağı’nın düşük çözünürlüklü bilgisayar, telefon kameralarda kendini gördüğü hali bir süre sonra beğenmemeye başlamasına... Hepsinin nedeni yine dönüp dolaşıp stres ve belirsizliğe dayanıyor. Bu nedenle teknolojiyi yasaklamak da aslında bir çözüm değil.

Geçen hafta neredeyse her teknoloji blog’unda gençler arasında artan şekilde görülen, bilim insanlarının tam olarak açıklayamadığı bulaşıcı bir tik vakasından söz ediliyordu. Yanı sıra bir de ‘Zoom dismorfisi’ olarak tanımlanan, insanların benlik algısını rahatsız eden bir sendrom ortaya çıktı. Ortak noktaları, stresli pandemi atmosferinde ekran bağımlılığının çoğu genci tuhaf hallere sürüklemesi...

Kökeni genetik bozukluklara dayansa da tiklerin bulaşıcı olabildiği bilinir. Göz seyirmesi, istemsiz el kol ve baş hareketleri gibi tikler, belli kelimeleri ve cümleleri durmadan tekrar etme şeklinde de ortaya çıkabiliyor. Şayet tikli biriyle yeterince vakit geçirirseniz, bir süreliğine de olsa ondan tik kapmanız olasıdır. Önce İngiltere, daha sonra ABD, Almanya, Avustralya, Kore gibi ülkelerde de tespit edilen özel vakalar, tiklerin sosyal medya aracılığıyla bulaşabildiğini gösteriyor. Başta Z kuşağı mustarip; özellikle kadınlar etkileniyor.  

İngiltere’deki vakaları merceğine alan medya şirketi Vice’ın haberine göre gençler arasında yaygınlaşan tiklerin sorumlusu, pandemiyle doğan belirsizlik ve stres atmosferi. Konuyla ilgili çalışma yayımlayan Great Ormond Street psikiyatrlarına göre pandeminin gençler üzerindeki etkisi yetişkinlere nazaran daha farklı seyrediyor.

VAKALAR 10 KAT ARTMIŞ

“Artan ölüm vakaları, dışarıda kol gezen enfeksiyon ve virüs... 14 yaşındaki bir insan için oldukça vahşi bir atmosfer” diyor Dr. Suzan Gibson. Bir yıl boyunca arkadaşlarından ayrı kalmak ve belirsizliğin yarattığı anksiyetenin tik vakalarını tetiklediği düşünülüyor.

Önce tuhaf sesler çıkarmaya başlayan, birkaç hafta sonra istemsiz biçimde sınıfta eşyaları fırlatacak kadar ilerleyen tikleriyle kliniğe kaldırılan lise çağındaki Sadie, İngiltere’de kayda geçen ilk vakalardan biri. Bir gece ansızın boynundaki ve dilindeki hareketleri kontrol edemez hale gelen 14 yaşındaki Freya ise yaşadığı durumu “Gözünü kırpmamaya çalışmak gibi imkânsız bir şey” olarak tarif ediyor. Pandemi öncesinde gençler arasında yüzde 2-3 oranında görülen vakalar pandemi sonrasında tam 10 kat artışla yüzde 25-30 seviyelerine yükselmiş. Gençlerin pandemiden tek kaçış noktası haline gelen sosyal medya ve internetse durumu tam bir kısır döngüye sokuyor. Tikli hallerini ailesinden gizleme eğilimi gösteren gençler, normalleşmek umuduyla durumlarını videolarla paylaşmaya yöneliyor. İyice bulaştırıcı bir tuzak...

Henüz kapsamlı bir araştırma yapılmamış olsa da TikTok ve YouTube’da izlediği videolardan ‘tik kaptığını’ bildiren gençlerin sayısı oldukça fazla. Öyle ki tiklerle ilgili paylaşımlarda 3.2 milyar görüntülemeyle başı çeken popüler platformun bu bölümüne gençler ‘Tic-Tok’ demeye başlamışlar. Tuhaf tikleriyle popüler olan ABD’li liseli bir gencin YouTube kanalında 3 milyondan fazla abonesi var. Gençler bu videoları çok fazla izleyince yeni tikler de kapabiliyor.

Yazının Devamını Oku

Yalanla gerçekler iç içe geçiyor

Sıradışı biçimde tanıştığımız ve yine şaşırtıcı bir yoldan yaşantımıza giren ‘deepfake’, yapay zekâyla bir portre fotoğrafının hareketlendirilip istenen biçimde konuşturulması anlamına geliyor. Video görüntüleri de bu yöntemle manipüle edilebiliyor. Şimdiye kadar bir ‘tekno-şaka’ olan deepfake, şimdilerde birbirine zıt iki uçtan gerçek hayata karışıyor: İş dünyası ve siber suçlar...

Teknolojinin hayata karışması, seyirlik olmaktan çıkıp araç gerece dönüşmesi demek. ‘Deepfake’ ilkin 2017’de Hollywood yıldızlarının porno film karelerine yerleştirilmesiyle gündeme gelmişti. Yakın zamana kadar bir ‘tekno-şaka’ olan deepfake, şimdilerde birbirine zıt iki uçtan gerçek hayata karışmaya başlıyor:

İş dünyası ve siber suçlar... Bugün sahip olduğumuz teknolojiyi büyük oranda savunma sanayisine borçluyuz. Dijital teknolojideki büyük gelişmeleri icat eden veya herkesten önce kullanıma alanlarsa çoğunlukla ‘hacker’lar oluyor. Siber suçlular, deepfake’i bir internet oyuncağı olmaktan çıkarıp güçlü bir güvenlik tehdidi haline getirmeyi başardı.

FBI, martta gelecek 8-12 ay içinde deepfake temelli siber suçların ortaya çıkacağını bildirmişti. Konuyu gündeme alan Venture Beat portalının haberine göre deepfake marifetiyle siber atak dönemi resmen başladı. Bilinen ilk deepfake dolandırıcılığı Eylül 2019’da yaşanmıştı. Adı açıklanmayan bir İngiliz enerji firmasının CEO’su, patronunun sesini taklit eden bir telefon konuşmasıyla  220 bin sterlini istenen banka hesabına aktarmıştı. Telefonun diğer tarafındaki yapay zekâ öyle başarılıydı ki Alman patronun belirgin aksanını taklit edebilmişti. Dolandırıcılığı kimin yaptığı bulunamadı.

Ses taklit yöntemi, siber suçlular tarafından güvenilir kişi veya kurumlardan gelmiş gibi görünen ‘phishing’ (yemleme) mesajlarında kullanılıyor. Yaygın kullanılan kurumiçi iletişim platformları, takım liderlerinin sesli mesajlarla çalışanlarına direktif vermesine olanak sağlıyor. En doğru anı kollayarak tam zamanında araya sızan siber suçlular, ses taklitleriyle çalışanlara kendi amaçlarına yönelik talimat verebiliyor. ‘Görevimiz Tehlike’ filmlerini andıran dolandırıcılık yöntemleri yüz tanıma teknolojilerini de alt etmeyi başarıyor. İstedikleri kişilerin fotoğraflarını manipüle eden siber suçlular, sentetik kimlikler üretip kimlik doğrulama sırasında yüz tanıma kullanan finans sistemlerini hedef alıyorlar. Kredi takip şirketi Experian’ın raporuna göre sentetik kimlik sahteciliği yöntemi, en hızlı gelişen finansal suç türü. Siber suçlular deepfake tekniklerini ‘derin internet’te başkalarının kullanımına da sunuyorlar.

“Hayata pornoyla atıldı, siber suçlara alet oldu.. Ne menem şeymiş şu deepfake!” demeyin... Renkli bir iletişim yöntemi olarak karşılık bulduğu yer; iş dünyası. Wired dergisinin haberine göre uluslararası şirketler Zoom toplantılarını, kurum içi iletişimi ve sunumları canlandırmak için deepfake tekniğini kullanmaya başlamış. Sektörün öncüsü, Ernst&Young olarak bilinen EY, İngiliz startup Synthesia ile ortak bir sunum yöntemi geliştirmiş. Adı ‘Yapay Gerçeklik Kimliği’ (ARI). Çoğu üst düzey yönetici olan EY müşterileri, sentetik dublörlerini e-postalarını canlandırmak ve sunumlara samimiyet katmak için kullanıyor. Global şirketler, farklı dillerde video sunumları hazırlayabiliyor. Örneğin, bir müşteri Japonya’daki ortaklarıyla Zoom toplantısına Japonca konuşmayla başlayarak samimi bir bağ kurmayı başarmış. ‘Sentetik dublörler’ elbette gerçekmiş gibi yapmıyor, izleyenler kurgu olduğunu biliyorlar. Amaç şaşırtmak ve teknoloji marifetiyle etkilemek.

Yazının Devamını Oku

Algoritma mı insan mı?

Dünyayı algoritmalar yönetiyor desek yeri. Tüm dünyayı değilse de en azından sosyal medya dünyasını... Öyle ki artık hangi müziği dinleyeceğimize de hangi videoyu izleyeceğimize de onlar karar veriyor. Neleri sevdiğimizi ‘öğrenmek’ için de tercihlerimizi yakınen takip ediyorlar. Peki, bir algoritmanın bizi anlaması, duygularımıza hitap edecek seçimler yapması gerçekten mümkün mü?

İnsanların bilgisayarlarla, yapay zekâlarla yarıştığı sahnelere filmlerden alışığız. Geçen hafta Spotify üzerinden açılan bir konu, algoritmalar (yazılımların bir amaca ulaşmak için izlediği yol) ve insanları bir kez daha karşı karşıya getirdi. Hürriyet Kelebek müzik yazarı Sinem Vural, pandemi döneminde müzisyenlerin başlıca gelir kapısı haline gelen Spotify hakkında merak edilenleri Türkiye’den sorumlu müzik direktörü Melanie Parejo’ya sordu.

Spotify’ın editoryal seçimlerle oluşturulan çalma listelerindeki eşitsizlik iddialarını da gündeme taşıdı. Parejo’nun, tüm dünyadaki şarkıları bir grup editörün seçtiği bilgisini paylaşması dikkatimizi çekti. 150 kişinin on binlerce şarkıyla başa çıkması mümkün müydü? Biz de insan mı algoritma mı daha çok çalışıyor sorusuyla birlikte konuyu masaya yatırmaya karar verdik...

Radikal gazetesinde müzik yazıları yazdığım yıllarda Sinem’le sayısız etkinlikten mesai arkadaşlığımız vardır. Fikrini alırken ilk olarak “Bu sistemden şikâyet eden müzisyenlerin hepsi rap’çi mi” soruma yanıtı “Evet” oldu. Tahmin ettiğim gibi iddiaları çoğunlukla rap müzisyenleri ortaya atıyormuş. Algoritmalar için olmasa da bizim için anlamlı bir veri.

Algoritma denince akla ilk gelen mecralardan Spotify, rollerin iç içe geçtiği bir ekosisteme sahip. Müzisyenler hem tedarikçi hem paydaş konumunda, editörler hem insan hem algoritma olabiliyor, dinleyicilerse veri üreticisi konumunda bulunuyorlar. Şarkıların dinlenebilirlik değeri Spotify’daki en kıymetli veriyse, bu veriyi dinleyiciler üretiyor. Algoritma da makine öğrenimiyle veriyi anlamlı ve kişisel odaklı hale getiriyor.

Ancak Spotify bir yapay zekâ değil. Yapay zekâ olmadığını editörlerin varlığından anlıyoruz. Sinem’den öğrendiğime göre, editörler müzisyenlerin keşfedilmesini sağlayan popüler çalma listelerinin oluşmasında rol oynuyor. Teknoloji de onlara destek veriyor. Örneğin, 40 parçalık bir çalma listesinin oluşması için editörün ilk 10 şarkıyı girmesi yeterli. Gerisini Spotify içerideki benzer müziklerden öneriyor ve liste tamamlanıyor. Gelgelelim veryansın eden müzisyenlerin şarkıları algoritmanın radarına girmemişse yapacak bir şey bulunmuyor.

Pekâlâ, bu algoritma iyi müziği neye göre seçiyor? Müzik insanın duygularına ve ruhuna hitap eder. İyi müzik sunma işindeyseniz şarkıları gerçek, deneyimli insanların dinlemesi ve seçmesi gerekir. Dinleyicilerin gücü işte burada ortaya çıkıyor. Spotify’ın gizli emekçileri olan dinleyiciler olarak bir şarkıyı yeniden çaldığımızda veya dinlemeyip geçtiğimizde tercihlerimizi algoritmaya öğretmiş oluyoruz.

Ben de Spotify Türkiye’ye algoritmayla insan seçkisi arasında nasıl bir oranlama yaptığını sordum. Gelen yanıt; sayısal oranlardan ziyade liste mekanizmasının genel hatlarıyla ilgiliydi. Haftalık ‘Keşif’, ‘Radar’ gibi kullanıcıya özel listeler tamamen algoritma tarafından oluşturuluyor. 3 binden fazla çalma listesiyse deneyimli bir editoryal ekip tarafından trendlere bağlı olarak, veri grafikleri ve tabloların yardımıyla oluşturuluyor. Yeni olansa editör ve algoritma işbirliğiyle oluşturulan ‘algotorial’ listeler. Bu listeler editörlerin seçtiği şarkıları kullanıcılara göre özelleştirebiliyor.

Yazının Devamını Oku

İnternetin geleceği olarak görülüyor

İleride daha sık duyacağımız ‘metavers’ kelimesini ‘öte evren’ veya ‘öte âlem’ şeklinde çevirebiliriz. Mark Zuckerberg, bu kavramı ‘izleyici kalmayıp içinde yer alacağımız, vücut bulmuş bir internet ortamı’ olarak tanımlıyor. ‘Metavers’i tam anlamıyla deneyimlemek, sanal gerçeklik teknolojisinin yaygınlaşmasıyla mümkün olacak.

Yazar Neal Stephenson, kahramanların gerçek dünyanın tatsızlığından kaçmak için girdikleri üç boyutlu dijital dünyaya ‘metavers’ adını veriyor.

Dünyanın yeni bir gerçekliğe ihtiyacı var. Peki, tek güvenli, eğlenceli ve sosyal kaçış yerimiz, dijital dünyaların birbirine bağlandığı, yeni ve ‘öte bir sanal âlem’ mi olacak? Facebook CEO’su Mark Zuckerberg’e göre öyle görünüyor. Önceki hafta şirketinin gelecek vizyonunu aktardığı konuşmasında ‘metaverse’ terimini defalarca yineleyen Zuckerberg, manidar bir zamanlamayla ilkin distopik bilimkurgu romanlarında ortaya çıkan bu kavramı gündeme taşıdı. Kelime anlamıyla meta, ‘öte’ demek. ‘Verse’ ise evren anlamına gelen universe kelimesinden alınmış. İleride daha fazla duyacağımız bu kelimeyi ‘öte evren’ veya ‘öte âlem’ şeklinde çevirmek mümkün, Türkçe isimleştirmek için metavers şeklinde yer veriyorum. Fortnite oynuyorsanız veya Spielberg’ün ‘Ready Player One’ filmini izlediyseniz, bir metaversin ne olduğunu biliyorsunuz: “Fiziki gerçekliğin dijital dünya olanaklarıyla buluştuğu sanal evrende yaşam deneyimi.”
Filmde dünyanın harabeye döndüğü yakın gelecekte çaresizliğe kapılmadan yaşamanın en iyi yolu, başka bir gerçekliğin içinde yeniden hayat bulmaktı. Oasis (vaha) adlı VR dünyada insanlar avatarlarıyla güzelleşiyor ve üstün yetenekler kazanıyor, bir yandan büyük bir yarışın içinde yer alıyordu.

 

İZLEYİCİ KALMAYACAĞIZ

Zuckerberg’in sözünü ettiği metavers ise insanların farklı platformlarda edindiği dijital varlıklarını her yerde kullanabildiği, çeşitli sosyal statülere ulaştığı bir sanal yaşam alanı... Facebook’un geleceğini artık bir sosyal medya şirketi değil, metavers şirketi olarak öngören Zuckerberg, yeni bir tanım yapmaktan da geri kalmadı: “Metavers, dijital alanlarda insanlarla birlikte bulunacağınız sanal bir çevredir.” İzleyici kalmayıp içinde yer alacağımız, vücut bulmuş bir internet ortamı olduğunu ifade eden Facebook CEO’sunun hayal ettiği sanal evrende kilit nokta, yine kendi şirketine ait olan Oculus VR setleri... Metaversi tam anlamıyla deneyimlemek, sanal gerçeklik teknolojisinin yaygınlaşmasıyla mümkün olacak.

Facebook’un Instagram ve WhatsApp’ı satın alarak sosyal medyada tekele dönüştüğü gibi metaversi de domine etme planı olsa gerek. Yine de metavers, doğası gereği tek şirkete ait olabilecek bir yapı değil. Gerçek hayatta bir tek AVM’ye gitmediğimiz gibi metavers içinde de farklı cazibe alanları arayacağız. Farklı dijital platformların etkileşim ve işbirliği içinde olması gereği de burada ortaya çıkıyor. Metaverste sahip olunan dijital varlıklar ve finansal güç evrensel ölçekte işlevsel hale geliyor. Örneğin Marvel oyunlarından satın aldığınız NFL lisanslı Iron Man kostümüyle teorik olarak Fortnite’ta oynayabilir, buradan kazandığınız puanları ‘blockchain’ (kripto para borsası) üzerinden paraya dönüştürerek arkadaşlarınızla sanal sinemada film izleyebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Çiplere kıran girdi

Dünya çapında mikroçip talebinin artmasıyla, teknoloji dünyasında bir çip krizi ortaya çıktı. Bundan ilk olarak otomotiv sektörü etkilendi. Şimdi sıra mobil cihazlarda...

Gezegenimizin kaynakları hızla tükenirken bu kez hiç hesapta olmayan yeni bir kıtlık türüyle karşı karşıyayız: Çip krizi. Dünya çapında mikroçip talebinin artmasıyla bu yılın başlarında ortaya çıkan durum öncelikle otomotiv sektörünü etkilemişti. Yakın zamanda bir açıklama yapan Apple CEO’su Tim Cook’a göre şimdi de sıra akıllı telefon pazarına geliyor. Bir yanda COVID-19 aşılarıyla insanlığın ‘çipleneceği’ komplo teorileri üretilirken diğer yanda küresel ölçekte çip krizi yaşanması haliyle ironik bir durum. Şimdi, dünyanın ilk teknolojik kıtlığının ilerleme aşamalarını ve son tüketiciyi nasıl etkileyeceğini inceleyelim...

OTOMOBİLİN İHTİYACI DAHA ÇOK

Öncelikli etken pandemi... Kapanmalar dolayısıyla sosyalleşme ve eğlence aracı olarak teknoloji tek seçeneğe dönüşünce mobil cihazlar, TV’ler ve oyun konsollarına talepte patlama oldu. O sırada çip üreten fabrikaların salgın dolayısıyla kapanması üretimde kısıtlama sorununu doğurdu. Çipler yalnızca dijital cihazlarda değil, başta otomotiv ve ev aletleri olmak üzere pek çok endüstride kullanılıyor. Sürecin en başında seyahat kısıtlamaları nedeniyle 2021’de satışların düşeceğini hesaplayan otomotiv sektörü mikroçip siparişlerini azaltma kararı almıştı. Otomobil üreticileri ‘tam zamanında üretim’ metodolojisini kullandığı için çipleri yalnızca üretim sırasında tedarik ediyor. Teknoloji firmalarıysa kıyasıya rekabeti kontrol edebilmek için çipleri ve diğer parçaları stokluyor. Otomotiv sektörünün talebi düşünce Çinli çip üreticileri ağırlığı kıymetli müşterileri olan dijital teknoloji markalarına vermeye başladı.

Otomobiller, mobil cihazlara nazaran daha eski tip ve büyükçe çipleri kullanıyor. Ancak gelişmiş otomobillerde fren mekanizmalarından navigasyon sistemlerine kadar pek çok bileşende çipler kullanılıyor. Dolayısıyla bir otomobil, bir cep telefonundan çok daha fazla çipe ihtiyaç duyuyor. Gelgelelim kapanmaların beklenenden hızlı kalkması, otomobillere talebi yeniden arttırdı. Mobil çiplere ağırlık veren çip üreticileriyse otomotiv sektörünün talebini karşılayamaz hale geldi. Zamanla işler tersine döndü. Yeniden otomotiv sektörü için basit çipler üretmeye yönelen Çinli fabrikalar bu kez mobil pazara arzda zorlanmaya başladılar. Dijital cihazların ana işlemcileriyle (CPU) ilgili bir üretim sorunu yok ancak mobil cihazlar ekran kartı, ses dekoderi gibi ünitelerinde bu basit yapılı yardımcı çipleri kullanıyorlar. Onlar olmadan da akıllı telefonlar, tabletler ve konsollar işlevsiz hale geliyor.

IPHONE FİYATI YÜKSELEBİLİR

Tim Cook, iki hafta önce yaptığı açıklamada çipler ve diğer parçalardaki üretim sıkıntısının iPhone ve iPad satışlarını etkileyebileceğinden söz etti. Diğer mobil üreticilerin de sorundan etkilendiğini düşünen Cook, üçüncü çeyrekte üretimin azalıp fiyatların yükselebileceğini söyledi. iPhone’un en yüksek modeli 12 Max serisi gelişmiş çipleri nedeniyle durumdan fazla etkilenmezken kısıtlamalar daha çok XS gibi düşük modellere yansıyacak.

Çip krizinde rol oynayan bir etkenin de ABD-Çin arasındaki ekonomik savaş olduğu düşünülüyor. Çin’in çip üretimini kontrol ederek ABD ekonomisinin gücünü etkilemeye çalıştığı, teorilerden biri...

Yazının Devamını Oku

QR deyip geçmeyin!

Pandemide tüm restoranlar QR kod uygulamasına başladı, klasik menülere göre maliyet yönündeki artılarıyla işletmelerin vazgeçilmezi oldu. Tüketiciyi ilgilendiren kısımsa, bilgi mahremiyeti... Ama korkmayın. Asıl mesele, dışarıda yemek yemek gibi özünde çevrimdışı bir eylemin artık veri pazarına giriyor olması.


İnsanlığın dijital dönüşümünde hiçbiri onun kadar hızlı kabul görüp günlük hayata adapte olmamıştı: QR kod. Her restoranda karşımıza çıkan, havaalanlarında elimizin iyice alıştığı, hatta AVM’ye bile onunla girdiğimiz şu küçük, siyah beyaz bezeli kare kodlar. Hayatımızın öyle çabuk vazgeçilmezi haline geldi ki şimdi gündem konusu olmasını bile yadırgayabilirsiniz. Öyleyse QR kod hakkında pek bilinmeyen gerçeklerin farkına varmanın tam sırası! The New York Times’ın yayımladığı bir analiz sürekli izlenen tüketim davranışlarımıza QR kod marifetiyle yeni bir katman daha eklendiğini gösteriyor.

Pandemi sürecinde temastan sakınmak hayati önem kazanınca, QR kodlar bir anda tüm restoranlarda belirdi. Bu kodlar yalnızca menüyü göstermekle kalmıyor; yiyecek fotoğrafları ve pek çok ayrıntıya yer verilebiliyor. Ekstra ürünler, indirimler gibi harcamayı arttıracak cazip seçenekler sunulabiliyor. Üstelik Cheqout gibi sistemler sayesinde siparişi ve ödemeyi yapmak mümkün. Bu sayede işletmelerin yüzde 30 ile 50 oranında kâra geçebileceği The New York Times’ın analizinde vurgulanıyor.

 

NE ZAMAN, NE YEDİNİZ...

İşletmelerin yola QR’la devam etmek için çok sebebi, tüketiciler içinse madalyonun diğer yüzünde bilgi mahremiyeti var. Gazetenin görüş aldığı Amerikan Sivil Hakları Birliği üyesi Jay Stanley “Bir yerde oturup yemek yemek normalde çevrimdışı aktiviteyken bir anda çevrimiçi reklamcılık imparatorluğunun parçası haline geldi” diyor.   

QR kod tıpkı barkodlar gibi karakter bazlı veriyi sembolik işarete dönüştüren bir sistem. Genellikle URL bilgisi içeriyor. Telefonunuzdaki okuyucu sizi QR kodun içerdiği URL’ye yani internet sayfasına yönlendiriyor. Normalde herhangi bir internet sitesine girmekten bir farkı yok. Mesele şu ki, QR kodla yönlendiğinizde o sırada fiziki olarak hangi lokasyonda bulunduğunuz belli. Üstelik tüketim tercihinizle ilgili bilgileri menünün yer aldığı internet sitesiyle paylaşmak üzeresiniz. Bir de ödeme yaparsanız, kredi kartı hareketlerinizi de verilere eklemiş olursunuz. Bu verilerin ‘değer kazanması’ için elbette restoran tarafından toplanıyor ve klasifiye ediliyor olması gerekli. Ancak restoran kendi sayfası yerine hazır bir sistemi kullanıyorsa, veriler çok daha büyük bir havuza dahil oluyor demektir. Günün hangi saatlerinde yemek yediğiniz, yemek seçimleriniz, ne sıklıkla restorana gittiğiniz vb. bilgileri toplamak mümkün. Veriler çokça biriktiğinde beslenme tercihleriniz, sosyal alışkanlıklarınız hatta sağlık ve maddi durumunuza dair tahminlerde bulunmak bile mümkün olabilir. Tek noktadaki restoranlar için veriler ‘müdavim kaydı’ tutmaya yararken zincir restoranlarda seçenekler çoğalabiliyor. Bünyesinde pek çok marka bulunduran bir holdingin, zincir restorandan topladığı verileri kendi data havuzu içinde paylaşıma sokması mümkün. Ne mi olur? Bir sonraki siparişinizde sevebileceğiniz seçenekler sunulur.

QR kodla elde edilen verilerin Google’ın her gün topladıklarından pek farkı yok. Mesele, dışarıda yemek yemek gibi özünde çevrimdışı olan bir eylemin artık veri pazarına giriyor olması.

Yazının Devamını Oku

Uzay da turistik yer oldu!

Uzay turizmi henüz uzayın kıyılarından, yani yörünge altı bölgeden faaliyete başlamış olsa da geleceği büyük potansiyele sahip... Uzayın sonsuzluğunda 3 dakika havada durmak için yüzbinlerce dolar harcamaya hazır yüzlerce insan var.


Bu ay uzay turizmi resmen başladı. Bu gelişmenin ilham verici yeniliklerinden biri de uzay limanı. Sırada uzay otelleri var.

Ne çok duyduk bu lafı; “Büyüyünce astronot olucam!” Bir kuşağın çocukluk hayaliydi büyüyünce astronot olmak. 1969’da Ay’a ayak basılalı beri, astronotluk ‘gözde bir meslek’ haline geldi diyemeyiz elbette. Ancak insanlığın en yüksek sosyolojik mertebesini temsil ettiği kesin. Önceki hafta dünyanın ilk ticari uzay seyahatini gerçekleştiren İngiliz işadamı Sir Richard Branson çocukluğunda bu hayali paylaşanlardan biriydi. Virgin Galactic’in başarılı uzay macerasından dönüşte herkese anlattı. Branson’ın seyahati uzay turizminin ilk adımı olarak tarihe geçti. Bir sonraki hafta yani 20 Temmuz’da Amazon’un sahibi Jeff Bezos kendi roketiyle uzayın sınırındaki ilk uçuşunu gerçekleştirdi. Yanında seyahate para ödeyen bir yolcu da vardı. Rakip iki özel firmanın faaliyetlerine başlaması ve ücret ödeyen bir müşterinin bulunmasıyla birlikte Dünya gezegeninde resmi olarak uzay turizmi başlamış oldu.

Sir Richard Branson, kendi parasıyla uzaya giden ilk insan olarak tarihe geçti.

 

JUSTİN BİEBER DA SIRADA

Yazının Devamını Oku

Minik sembollerle ilişkimiz insanlık tarihi kadar eski

Emojilerin atası olan ilk emoticon’u biliyor musunuz? :-) Slm! İşte bu...

Emoticon, ‘emotion icon’ yani ‘duygu ikon’ kelimelerinden türetilmiş. Emoji ise Japonca ‘e’ (resim) ve ‘moji’ (karakter) kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. İkisinin de başındaki ‘emo’ yani ‘duygu’ ifadesi çok şey anlatıyor. Kelimelerden fazlasını söyleyen, yokluğunda gözlerimizin aradığı bu minik sembollerle ilişkimiz aslında insanlık tarihi kadar eski... Dijital çağdaysa kısıtlı alanlarda geniş ifadelere ihtiyaçla emoticon’lar ve emojiler doğuyor.

Sevdiğim internet hikâyelerinden biridir... İlk emoticon’un ihtiyaçtan ötürü bir profesör tarafından icat edilmesi bana oldum olası komik gelir :-) Profesörün kendi makalesinden aktarıyorum: Yıl 1982, Carnegie Mellon Üniversitesi. E-postanın ilk yılları… Bilgisayar Bilimleri Fakültesi’nden Dr. Scott Fahlman akademik yazışmalar arasında gidip gelen eğlencelik mesajların yarattığı karışıklığa çözüm getirmek ister. Üstelik kimileri bu mesajları ciddiye alıp polemiğe bile düşmektedir. Sonunda aklına o dâhiyane fikir gelir. Mizahi e-postaların konu başlığına :-) ciddi olanlara :-( eklenmesini önerir. Gerisi malum… Emoticon’lar hızla yayılır ve güneş gözlüklerinden B-) Abraham Lincoln’e =):-)= kadar yüzlercesi interneti sarar.

MANGALARDAN İLHAM ALDI 

Akıllı telefonlarla popüler olan emojilerin doğuşuysa bir tasarım hikâyesi... iPhone ve Android’lere gelmeden çok önce, 1999’dan beri Japonya’da kullanılıyor. Emojiler ilk olarak Japon telekom devi NTT DoCoMo tarafından sipariş edilmiş. Zamanın mobil internet ağındaki 250 karakterlik mesajlara daha fazla ifade sığdırabilmek amacıyla… Henüz 25 yaşındaki genç tasarımcı Shigetaka Kurita, 5 haftada 176 sembolden oluşan ilk emoji setini tamamlamış. Emojilerin Japon icadı olması tesadüf değil. Çin kökenli Kanji alfabesi, sembolik ve resimsel ifadeye dayalıdır. Ancak Kurita’ya Tokyo sokaklarında sık rastladığı piktogramlar (trafik lambasındaki insan figürü gibi) ve duyguların grafiklerle ifade edildiği, bizdeki mizah dergilerine benzeyen ‘manga’lar ilham vermiş.

Emojilerin kökeni, tarihi duvar resimleriyle başlayan sembolizme kadar uzanıyor. Sembol, geniş ve derin bir kavramın görsel ifadesidir. İlintili semboller bir arada dil oluşturmaya başlar. Emojiler de bugün milyarlarca insanın konuştuğu ortak bir dil haline geldi. Gelecekte iyice yaygınlaşıp farklı mecralarda bile yer bulacak. Örneğin Z Kuşağı’yla yakın bir iletişim kurmak istiyorsanız emoji diline hâkim ve yeterince yaratıcı olmalısınız. Bizim sonradan öğrendiğimiz bu dilin Z’ler için ‘anadil’ olduğu bir gerçek... Emojileri dozunda ve yerinde kullanmak önemli. Ne aşırısı ne de aşağısı... Her cümleye komik emoji eklemek yapay gelebiliyor; tek tük eklenen standart emojilerse ilgisiz bir hava yaratabiliyor. Hep aynı emojilere ‘yapışmak’ hiç ‘cool’ değil. Z Kuşağı emojilerle neredeyse şiir yazabiliyor ancak her emojinin aynı çağrışımı yapmadığı bir gerçek. Kişinin karakterini düşünüp çıkarım yapmak en kolayı.

SİYAH KALP DE NEDİR?

Bir de gizemli emojiler var. Örneğin siyah kalp ne anlama geliyor? Hiç kullanmadığım için bilmiyorum. Sadece rock’çı arkadaşlarım kullandığında anlıyorum. Mavi, yeşil ve beyaz kalplerin temiz sevgi ve ‘arkadaşlık sınırı’ manası malum. Ancak kırmızı kalp de her zaman ‘aşk’ anlamına gelmiyor. Kırmızı kalp emojisi, yaratıcısı Shigetaka Kurita’nın en sevdiğiymiş. Emoji anlayışı bazen kültürden kültüre farklılık gösteriyor. Örneğin Japon kültüründe ‘kaka’ sevimli bir şeydir. Kurita, bu emojiye ilk sette yer vermek istemiş fakat onay alamamış. Emoticon sayılabilecek ‘asşlkjsşlskdjsadf’ gülme efektinin Türkiye’ye has oluşu da yine kültürel bir fark. Yabancıların Türklerle ilk yazışmalarında asla anlam veremediği bu harf çorbası bizim için çok şey ifade ediyor :D

Yazının Devamını Oku

Dijital dünyanın pandemisi

İnsanlığın virüslerle sınavı bitecek gibi değil! Yarattığımız dijital dünyanın da kendi virüsleri olacaktı elbet. İnsanlık, biyolojik salgının etkilerini yeni yeni atlatırken şimdide ‘Robin Hood maskeli’ korsanların başlattığı pandemiyle karşı karşıya: Fidye yazılımları!

Önceki cuma günü bilgi işlem tarihinde bir dönüm noktası gerçekleşti. Kayıtlara geçen en büyük organize bilgisayar korsanlığı, sayıları 26 bini bulan şirketleri ve çok sayıda ülkeyi etkiledi. ABD menşeli Kaseya yazılım firmasının ağına sızan REvil (ransom evil / fidye şeytanı) adlı hacker örgütü sisteme bir fidye yazılımı yerleştirdi. Kaseya’nın sistemini kullanan dünya çapında binlerce şirket doğrudan veya dolaylı yoldan etkilendi. Kimileri hizmetlerini yavaşlatmak durumunda kalırken tamamen kapanma noktasına gelenler oldu. Firmalar maddi kayıp ve müşteri mağduriyetleri yaşadı. Yeni Zelanda’nın eğitim sistemi ve İsveç’in ulusal demiryollarıyla mağaza zincirlerinde büyük aksamalar gerçekleşti. Mayıs ayında ABD merkezli Colonial Pipeline adlı boru hattı şirketini hedef alan fidye yazılımı saldırısı benzin istasyonlarının kapanmasına neden olmuş, ülkede yakıt kıtlığı baş gösterince kısa süreli kaos yaşanmıştı. Aynı anda birkaç ülkeye sirayet eden yeni REvil saldırısıysa fidye virüslerinin pandemi düzeyinde etki yaratabileceğinin kanıtı.

Boru hatlarını hedef alan saldırı, benzin istasyonlarının kapanmasına neden olmuş, ülkede yakıt kıtlığı baş gösterince kısa süreli kaos yaşanmıştı.

Fidye yazılımları bilgisayar korsanlığının vardığı son nokta. Yakın geçmişe kadar virüs dendiğinde çöken bilgisayarlar, silinen bellekler veya çalınan bilgiler akla gelirdi. Virüs atakları bir bakıma mikro terör saldırıları niteliğindeydi. Fidye yazılımlarıysa bilgisayarlara ve içindeki verilere hiçbir zarar vermiyor. Tıpkı rehinelerini korumak zorunda olan haydutlar gibi! Sistemi kilitleyip istenen fidye ödenmediği müddetçe kullanılamaz hale getiriyor. Ekranda korsanların hazırladığı fidye mesajıyla şifre kutusu görünüyor. Fidyeler kaynağı takip edilemediği için kripto paralarla ödeniyor. Sistemi yeniden açan şifre ‘dark web’ üzerinden iletiliyor ve iletişim yalnızca buradan sağlanıyor. 

Bu, korsanlık ‘mesleğine’ yeni bir boyut getiren bir yöntem. Meselenin çapı artık siber suçlulardan ibaret değil. Kara ticaret uluslararası ölçekte güç gösterisi haline geliyor. Güvenlik uzmanları şimdilerde tüm CEO’lara fidye yazılımlarına karşı hazırlıklı olmalarını öneriyor. Mayıstaki boru hattı saldırısını gerçekleştiren DarkSide grubu ve REvil fidye yazılımlarını herkese açık bir ‘hizmet’ olarak sunuyor. İngilizcede ‘Ransomware-as-a-Service’ deniyor. Yani imkânı olanlar fidye yazılımı araçlarını kiralayarak emellerine ulaşabiliyor. Rakiplerini tökezletmek ya da gözdağı vermek isteyenler, karşı tarafı anlaşmaya zorlayanlar, kaynakları sabote etmeyi amaçlayanlar ve daha nicesi...

‘KARŞILIK VERİLECEK’

Kimi organizasyonların çok farklı motivasyonları da oluyor. Örneğin DarkSide elde ettiği fidye gelirlerinin büyük bölümünü hayır ve eğitim kurumlarına bağışlıyor. Bir nevi Robin Hood’luk! DarkSide boru hattı saldırısından sonra yaşanan mağduriyetle ilgili  dark web’deki blog’ları üzerinden özür mesajı yayımlamıştı.

Yazının Devamını Oku

Kripto parayla sömürgecilik!

Kripto para herkesin gündeminde. Yardım kuruluşları bile hem daha şeffaf hem de daha kolay olduğu için acil durumlarda ihtiyaç sahiplerine kripto parayla yardım gönderilmesi üzerine projeler geliştiriyor. Ancak kontrolsüzlük yeni bir tür sömürgeciliğe davetiye çıkarıyor.

Birkaç hafta öncesine kadar Bitcoin yatırımcıları yeni ‘altına hücum’ çağının zevkini tadıyordu. İşler birden tersine döndü. Dünyanın kripto paralar hakkında öğreneceği daha çok şey var. Yaşamın dinamiklerini dönüştürmeye muktedir kripto paralar, parayla ilişkimizi yenileyebilecek nitelikler sergiliyor. Öyle ki neo-kolonizasyon adı verilen yeni bir ekonomik sömürgecilik türüne bile alan açabiliyor. Anlatacağım hikâye bağımsız içerik mecrası Vice’ın teknoloji odaklı Mother-board kanalından...

Hikâye, Pasifik Okyanusu’ndaki ada cumhuriyeti Vanuatu’da başlıyor. Vanuatu, fırtınalar ve tayfunların eksik olmadığı bir iklim kuşağında... Sürekli insani yardıma muhtaç hale gelen 300 bin nüfuslu ülkenin ekonomisi doğal olarak fazlasıyla kırılgan. Birleşik Krallık menşeli yardım kuruluşu Oxfam, Avustralyalı bir akıllı uygulamayla ortak iştirakle Vanuatu’nun ekonomisine kripto para odaklı dijital çözüm getirmeye niyetleniyor. İhtiyaç sahibi insanlara blok zincir teknolojisiyle maddi yardım ulaştırmak isteniyor. Oxfam’ın sitesinde bir ifade var: “Kriz zamanlarında yemek, barınma ve diğer acil ihtiyaçları geleneksel biçimde gidermeye çalışmak her zaman en verimli yöntem olmayabilir. İhtiyacı olanlara doğrudan para dağıtmak lojistik olarak çok daha kolay, ucuz ve hızlıdır.” Tam bu noktada da blok zincir teknolojisinin altı çiziliyor.

ŞEFFAFLIK ADINA İDEAL AMA...

Kripto parayla yardım yöntemi ‘kupon’ sistemiyle çalışıyor. Banka kartı biçimindeki kripto para yüklü kuponlar ihtiyacı olanlara dağıtılıyor. Yoksul bölgelerde yaşayan çoğu insanın banka hesabı bile bulunmadığı düşünüldüğünde pratik bir düşünce... Bununla birlikte parayı kimin, ne kadar ve ne zaman harcadığı, ne satın aldığı gibi tüm ayrıntılar kayıtlı hale geliyor. Şeffaflık adına ideal görünse de uzmanlara göre bu tip bir ekonomiye geçiş kişisel bilgilerin mahremiyeti adına tam bir kâbus senaryosu.

Oxfam’ın çözüm önerisine farklı açılardan karşı çıkanlar da var. Blok zincir teknolojisinde uzmanlaşan akademisyen Pete Howson “Felaketin sona erdiğine karar veren yardım kuruluşundaki bir kişiden başkası değil” diyor ve ekliyor: “İnsanlar kendi ekonomik hükümranlığını yitiriyor.” Oxfam’ın projesi sadece bir örnek. Asıl konu uluslararası yardım kuruluşları arasında yayılan kripto trendi... Vice’a göre hükümetlerden bağımsız çalışan organizasyonlar ve yardım kuruluşları dolar yerine Bitcoin dağıtmanın daha verimli ve şeffaf olduğunu belirtiyor. Ancak teknoloji beraberinde sürekli gözetim, politik baskı, yerel ekonomik iradenin temelini sarsma ve yardımı alanların kaynak kullanımlarını kontrol olanağı yaratıyor. Eleştirenler işte bu fenomene ‘kripto sömürgeciliği’ adını veriyor. Gelişmekte olan birçok ülkede yer aldığını iddia ediyorlar.

TOPRAKLAR PARSELLENİYOR!

Yazının Devamını Oku

UFO’lar artık UFO değil

Dünya’nın gidişatından bunalanlara müjde! ‘Dünya dışı akıllı yaşam arayışı’ artık yalnızca meraklı araştırmacılarla gizli istihbarat birimlerinin merceğinde kalmayacak. UFO konuları anaakıma dahil olurken, biliminsanları da konuyla akademik düzeyde ilgilenebilecek.

Kimileri bunun yakın gelecekte ifşa edilecek çarpıcı bilgiler için bir ön hazırlık olduğunu düşünüyor. Kimileri “Uzaylıların gelişi yakındır” diyor, kimileriyse ABD-Çin-Rusya arasında hazırlıkları yapılan ‘Uydu Savaşları’ ve uzay savunma sistemleri için bir zemin hazırlandığını öne sürüyor. Hepsi olası... Gökyüzündeki fenomenal olayları son olarak gündeme getiren, mart ayındaki Pentagon açıklamasıydı. ABD askeri hava sahasında kaydedilen UFO görüntüleri resmi makamlarca ilk kez paylaşılmıştı. Daha sonra Pentagon, geçen cuma günü istihbarat kayıtlarıyla birlikte kapsamlı bir rapor yayımlayacaklarını ve tüm vakaları açıklayacaklarını bildirdi. Bu yazı baskıya girdiğinde hâlâ açıklanmamıştı. Pentagon’un merakla beklenen açıklaması UFO gözlemcileri için önemli iki tarihin arasına denk geliyor: Dünya UFO Günü 24 Haziran’da ve 2 Temmuz’da kutlanıyor. İlki, havacı Kenneth Arnold’un ABD’nin ilk kapsamlı UFO raporu olarak bilinen tanıklığını yayımladığı tarihe, ikincisi de birkaç gün sonra gerçekleşen ve ünlü Roswell olayı olarak bilinen, aynı isimli bölgeye bir UFO’nun çakıldığı rivayet edilen tarihe denk geliyor (1947).      

24 Haziran ve 2 Temmuz günleri Dünya UFO Günü olarak kutlanıyor.

HEPSİ ‘UZAYLI İŞİ’

Pentagon’un açıklamasında UFO’ların (yeni tabiriyle UAP’ların) uzaylılarla, yani Dünya dışı akıllı varlıklarla bağlantısına dair ifadeler yer alması beklenmiyordu. Tanımlanamayan Uçan Cisimler olarak bilinen UFO’lara artık UAP (Unidentified Aerial Phenomena / Tanımlanamayan Hava Fenomeni) denmesinin nedeni, gökyüzündeki sıradışı olayların uçan objelerle sınırlı olmaması. Işık huzmeleri, gökte beliren sembolik formlar, Dünya dışından gelen sinyaller gibi ‘uzaylı işi’ olduğu düşünülebilecek her şey bu kapsama giriyor.

NBC New York’un haberine göre araştırmacı, gazeteci, yazar Leslie Kean, UFO’lar konusunu uzun yıllardır inceleyen, hükümetlere bildiklerini ve bilmediklerini açıklamaları için baskı yapan etkili bir isim. Kean’a göre sır gibi saklanan bilgilerin sonunda resmi olarak açıklanması önemli bir kilometre taşı. ABD, askeri tatbikatlarının yapıldığı hava sahasında tanımlayamadığı uçan cisimlerin varlığını ve kendi teknolojisi olmadığını kabul edecek... Düşünün, ‘Süper Güç’ ABD’nin donanma gemilerinin tepesinde çok daha ileri teknolojiye sahip cisimler uçuşuyor. Ne oldukları bile anlaşılamıyor... Cisimlerin Rusya ve Çin ile bağlantısı her zaman akla gelen ihtimallerden. Bu iki ülkenin Pentagon raporuna nasıl tepki vereceği de merak konusu. Kean “Şayet bu cisimlerin Rus veya Çin veya Amerikan malı olmadığı yüzde yüz anlaşılacak olursa bu büyük bir olay olur. O andan itibaren ‘yeni bir dünya’dayız demektir.” sözleriyle raporun önemini ifade ediyor.

UAP’ler, ABD başkanlarının da gündem maddeleri arasında yer alıyor. Hillary Clinton, seçim yarışı sırasında Beyaz Saray’a girerlerse tüm UFO olaylarını ifşa edecekleri vaadinde bulunmuştu. Eski ABD Başkanı Obama, yakın zaman önce katıldığı bir TV programında Beyaz Saray’a adım attığı gün UFO’ları ve uzaylıları sorduğunu anlatmıştı ve açıklanamayan olayların varlığını doğrulamıştı. Eski Başkan Trump’ınsa konuya özel ilgisi olduğu biliniyor. Hatta iddialara göre Trump uzaylıların varlığını açıklayacak raddeye gelmiş fakat ‘kitlesel histeri’ yaratmaması için kararından vazgeçirilmiş... BBC’nin haberine göre bu iddiayı ortaya atan isim İsrail Savunma Bakanlığı’ndan Haim Eshed. Uzay İdaresi’nin eski başkanı Eshed “ABD hükümetiyle uzaylılar arasında bir anlaşma var” iddiasında bulunuyor ve ekliyor: “Burada deneyler yapmak için bizimle kontrat imzaladılar.”

 

Yazının Devamını Oku

Yakında rüyalarımıza da ürün yerleştirilecek

Filmlere, dizilere ürün yerleştirme çalışmalarına alışkınız. Peki, rüyalarımıza da reklam almaya hazır mıyız? Biliminsanları rüya yerleştirme reklamcılığının ‘şaka’ olmadığını söylüyor. Dünyada bazı markalar uyku-rüya yerleştirme konusunda gönüllülerle çalışmalara başladı bile.


Eskiden şehir efsanelerinin hüküm sürdüğü günlerde pek meşhur bir tanesi vardı: 25’inci kare. Rivayete göre sinema filmlerindeki gizli karelere yerleştirilmiş içecek reklamını algılayan bilinçaltı film arasında hemen koşup içeceği satın alma güdüsüne kapılıyordu. İçecek hikâyesi efsane olabilir ancak 25’inci kare tekniği halen sinema sanatında kullanılıyor. Şimdiyse bilinçaltının çok daha derinliklerine inen bir pazarlama yöntemiyle karşı karşıyayız: Rüyaya yerleştirme.

Geçen hafta Science Magazine’de yayımlanan bir makale, uyku bilimi uzmanı 40 akademisyenin ortak imzasını taşıyan bir bildiriyi konu alıyordu. “Rüya yerleştirme reklamcılığı basit bir şaka değil, bilakis gerçek sonuçları olabilecek kaygan bir zemindir” ifadesinin yer aldığı bildiride “Rüyalarımız kurumsal reklamverenler için yeni bir oyun alanına dönüşemez” cümlesi dikkat çekiyor. Makaleyi Harvard Medikal, Montreal Üniversitesi ve MIT öğretim üyeleri kaleme almış ve farklı ülkelerden akademisyenler imza vermiş.

BİLİNÇALTINA İZİNSİZ GİRİŞ

Reklamcılıkta ‘ürün yerleştirme’ tabir edilen yöntemin rüya karşılığı olan teknik son yıllarda büyük kurumsal şirketlerin radarına girmiş. Son örneği Coors adlı Amerikan bira markasının reklam kampanyası. Yılın en büyük spor olayı Super Bowl döneminde dolaşıma giren kampanya, gönüllü tüketicileri hedefliyor. Tanıtım videosunda markanın rüya araştırmasına katılan bir grup denek, içeriğinde şelaleler, serin dağ yamaçları ve bira kutuları olan görüntüler izleyip ortam sesleri eşliğinde rüyaya yatıyor. Aralarından beşi rüyasında birayı gördüğünü anlatıyor. Kampanya tanıtımını izleyenler gönüllü katılıma çağrılıyor ve arkadaşlarıyla paylaşmaları karşılığında hediye bira paketi sunuluyor.

Biliminsanlarının hedef gösterdiği bu kampanya esasında etik olarak sakıncalı değil. Katılımcılar bile isteye rüyalarında bira görmek için imajları ve sesleri kullanıyorlar. Gelgelelim biliminsanları bu örneğin gelecekte bilinçaltına izinsiz girmek isteyebilecek pazarlamacılara emsal teşkil edebileceği konusunda uyarıyorlar. Terminolojide ‘Targeted Dream Incubation’ (Hedeflenmiş Rüya Kuluçkası) olarak geçen yöntemle ilgilenenler arasında Microsoft, Sony, Burger King gibi markalar yer alıyor. Xbox ve PlayStation, rüya yerleştirme tekniğini reklamdan ziyade oyun deneyimini zenginleştirmek için araştırıyor. Burger King ise Cadılar Bayramı için ‘Kâbus Burger’ adlı, rüyalarla ilintili bir kampanya hazırlamış. Makaleyi kaleme alan akademisyenlerden MIT doktora öğrencisi Adam Haar, son iki yılda Microsoft ve iki havayolu şirketinden teklif almış. Oyun projesine katkıda bulunan akademisyen, reklam tekliflerini etik bulmadığı için geri çevirmiş. Günümüzdeki rüya yerleştirme projeleri aktif katılım gerektirdiği için etik anlamda sorun yaratmıyor. Ancak akıllı hoparlörlerin herkesin hayatına girdiği bir gelecekte teknolojinin pasif ve irade dışı bir reklam mecrasına dönüşme ihtimalinden bahsediliyor.

Farz edin ki internetten uykuyu kolaylaştıracak müzikler dinliyorsunuz, araya bilinçaltına işleyecek reklam mesajları serpiştiriliyor. Akıllı hoparlörlerin nefes alış verişi dinleyerek uykunun derin fazlarını tespit etmesi de bir olasılık. Uyarıda bulunan biliminsanlarının maksadı bugün için kaygı yaratmak değil. Ancak henüz yolun başındayken denetlemelerin gündeme getirilmesini ve benlik algımızı şekillendiren rüyalarımızın korunması gerektiğini hatırlatıyorlar.    

Geçmiş uykuda yazılıyor

Yazının Devamını Oku

Gel gör beni ‘like’ neyledi

Instagram birkaç ülkede beğeni sayısını gizlemeyi denemişti, sonunda tercihi kullanıcılara bıraktı. Influencer Rachel Araz bu seçenekle herkesin artık daha özgür paylaşım yapacağını düşünüyor. Peki, sadece arkadaşınızın fotoğrafını paylaşabildiğiniz, beğeni ve takipçi sayısının olmadığı ‘Poparazzi’nin popülerleşmesi ne anlama geliyor?

Hayatınızda bir değişiklik ister misiniz? Instagram’da ‘beğenileri gizle’ seçeneğini aktive edin ve dünyaya farklı gözlerle bakmaya başlayın! Instagram aylardır birçok ülkede milyonlarca kullanıcıyla test ettiği beğenileri gizleme seçeneğini geçen hafta itibariyle tüm dünyaya sundu. Basit bir seçeneğin böyle kapsamlı bir deneme sürecine tabi tutulması ilginç gelebilir. Kullanıp alıştıkça ‘bir şeylerin’ farklı gelmeye başlayacağına emin olabilirsiniz... İşin aslı, kalp bırakıp geçtiğimiz, arada bir göz ucuyla, bazen de dönüp dönüp baktığımız o beğeni rakamları aslında hiç de masum değil. Hatta bilincimize bir bilgisayar virüsü gibi yerleştikleri söylenebilir. Beğeniler, zamanla modern insanın moralini etkileyen bir ‘mikro onaylanma sistemine’ dönüştü. Öte yanda, influencer’lar ve markaların yer aldığı milyar dolarlık bir sektörün başarı metriği haline geldi. Gelin Instagram’ın ‘beğenileri gizleme’ hikâyesinin ardında yatanları yakından inceleyelim.

Bağımlılık yarattı

2010’da kullanıma açılan Instagram, beğeni mekanizmasını hayatımıza yerleştiren bir uygulama. Beğeniler yaşantımıza öyle nüfuz etti ki, bugün artık insanların akıl sağlığına tesiri üzerine ciddi araştırmalar yapılıyor. Henüz olumsuz etkilerini kanıtlayan yeterli bilimsel bulgu olmasa da ‘beğenilerin’ sosyal medya deneyimini baskıladığı bir gerçek. Instagram’ın yöneticisi Adam Mosseri, beğeni özelliğini ‘insanların daha iyi hissetmesi’ için değiştirdiklerini ifade ediyor. Instagram Kanada, Brezilya, Japonya gibi ülkelerde beğenileri tamamen gizlemeyi bile denemişti. Sonunda tercihi kullanıcılara bırakmaya karar verdiler. Peki Instagram, ‘kilit’ özelliklerinden birini değiştirmeyi neden göze aldı? Temelde araç ve amacın yer değiştirmesi sorunsalı yatıyor. İnsanların kayda değer anlarını paylaşabilecekleri, seslerini duyurup iş yapabilecekleri platform, giderek çoğunlukla beğeni toplamak için gönderi paylaşılan bir alana dönüştü. Bot’lar, takipçi çiftlikleri türedi. Nihayetinde bir bağımlılık ve dengesizlik ortaya çıktı. Ciddiye alınması gereken bir konu olarak akademik çevrelerde yankı buldu. Endişeler büyüyünce hukuki ve yasal yaptırımlar gündeme geldi. Bireysel ölçekte ise bağımlılıkların insanları mutsuz ettiği ve nihayetinde ortamı terk etme arzusu yarattığı bir gerçek. “İnsanlara daha fazla kontrol sunmak istedik” diyen Mosseri, herkesin beğenilerden ‘biraz nefes almak’ isteyebileceğini ifade ediyor.

Beğenilerin etkisi beynin onaylanma ve ödül mekanizmasıyla ilişkili. Dopamin tesiri yapan beğenilerin yolculuğu Facebook’un meşhur başparmağıyla başlamıştı. Instagram’ın kalp sembolüyle duygusal benliğimize ulaştı. Beğenmeyi hızlandıran parmak hareketi de kolayca elimize yerleşti. Instagram akışında neredeyse her gördüğünüzü beğendiğiniz anlar yaşamışsınızdır. Özellikle tanıdığınız insanlar onayladığınız, hoşunuza giden veya imrendiğiniz hallerde görüntüleniyorsa…

Beğenilerin insanı kolayca esir alan onaylanma ihtiyacıyla ilgisi biliniyor. Egoya da temas ediyor. Misal, gerçek hayatta bir başköşeye kurulup geleni gideni alkışladığınızı veya burun kıvırdığınızı düşünün. Kendinizi otorite gibi görmeye başlarsınız... İşte her beğeni minik bir ego gıdıklamasıyla içimize işlemeyi başarıyor.

Gözleri dönüyor

Madalyonun diğer yüzünde âleme kendini göstermek var. Onaylanma ihtiyacımızın belirdiği, otorite koltuğundan inip sahneye çıktığımız an... Duygusal benliğin iyice karıştığı yer tam da burası. Wired dergisindeki bir makale ‘Fake Famous’ (Sahte Ünlü) adlı ilginç bir belgeselden bahsediyor. Nick Bilton adlı gazeteci, influencer olmaya özenen üç gencin beğenilerini yapay yoldan (takipçi satın alarak) yükseltmiş. Gençler bunu bildikleri halde artan beğenilerin büyüsüne kapılıyor ve daha fazlası için adeta gözleri dönüyor. Sonunda üçü de gerçek arkadaşları ve aileleri tarafından tanınmaz hale geliyorlar.

Yazının Devamını Oku

Filmlerdeki gibi süper gözler

Yakın zamanda görüntüleme teknolojilerinde gerçekleşen üç gelişme, tam da filmlerdeki gerçekliği hayatımıza davet ediyor... Teknoloji geliştikçe duvarların ardındaki insanların nefes alışları ve kalp ritmi dahi ölçülebilecek.


Şimdilerde bilimkurgu senaristliği pek meşakkatli olmalı... Geçmişte hayal ürünü teknolojik cihazlarla heyecan odağı yaratmak nispeten kolaydı. Zaman makineleri, ışınlama kapsülleri, insana süper güçler kazandıran türlü aygıtlar... Artık hepsine aşinayız. Üstelik
o cihazlar birer birer hayatımızda belirmeye başladı. Yakın zamanda görüntüleme teknolojilerinde yaşanan üç gelişme filmlerdeki gerçekliği hayatımıza davet ediyor...

İlki, arttırılmış gerçeklik gözlükleri. En klasik örneği ‘Terminatör’ filmleridir. Arnold’ın kızıl vizyonundan dünyayı izlerken çevresi hakkında bilgiler gözlerine yansır. Bugün cep telefonlarındaki arttırılmış gerçeklik (AR) teknolojisiyle benzerini elde ediyoruz. Gündemde Snapchat’in önceki hafta tanıttığı yeni gözlükleri var. Kullanıcı gözünden video kaydederek üç boyutlu hikâyeler yaratabilen Spectacles gözlüklere AR marifeti ekleniyor. Yeni gözlükler ilk etapta, bu deneyimi zenginleştirmeyi hedefleyen AR küratörlerine sunulacak. Aylık 500 milyon aktif kullanıcıya sahip Snapchat, kendisini bir kamera şirketi olarak konumlandırıyor ve son model gözlükleri ‘kamerayı yeniden icat etme yolculuğunun sonraki adımı’ olarak nitelendiriyor. Üzerinde 2 kamera, 4 mikrofon, stereo hoparlörler ve dokunmatik kontroller bulunan gözlüğün pil süresi 30 dakika.

DUVAR ÖTESİ RADAR

İkincisi, duvarların ardındaki insanları ve hareketli nesneleri gösteren vizyon teknolojisi. ‘Görevimiz Tehlike’ benzeri casus filmlerinden biliriz... Kalın bir duvarın ardında olup bitenler ‘röntgenlenir’. Yakın gelecekte 5G teknolojisi yeni algoritmalar ve gelişmiş radar üniteleriyle kalın duvarların ardını görmek mümkün olacak. Duvar ötesi radarlar, deprem ve afet bölgelerinde arama kurtarma çalışmalarında faydalı olacak. Şebeke ve altyapı hasarlarının tespitinde büyük hız kazandıracak. Ar-Ge çalışmalarına en büyük destek ordudan geliyor. Zira Soğuk Savaş döneminden beri Amerikan ordusu, binaların ve içindekilerin gerçek zamanlı üç boyutlu haritalarını çıkarabilecek bir teknolojiye ulaşmayı hedefliyor.

Radar cihazları, ışık hızında ilerleyen radyo sinyallerini uzaktaki objeye yöneltir ve yüzeyinden geri yansıyan sinyalleri ölçerek cismin formunu ve mesafesini tahmin eder. Bu teknik, hava ve su gibi geçirgen alanlarda yüksek frekanslarla net sonuç veriyor. Ancak sinyallerin kalın engelleri geçebilmesi için düşük frekanslı olması gerekiyor. Nesneden geri yansıyan sinyal tekrar duvardan geçerken daha da zayıflayacağı için alıcılar çok hassas olmalı. Bu noktada devreye 5G dalgaları ve günümüzün gelişmiş bilgisayar olanakları giriyor. Teknoloji geliştikçe duvarların ardındaki insanların nefes alışları, kalp ritmi ölçülebilecek. Böylece bulaş riskli hastaların odasına girmeden sağlık ölçümleri yapılacak. 

GÖRME ENGELLİLERE...

Yazının Devamını Oku

Gelecek geliyor...

Dünyanın Android kullanan yarısını ilgilendiren pek çok yeniliğin yer aldığı Google I/O’dan ilgimi çeken gelişmeleri sizin için derledim. Google’ın vitrininden teknolojik hayatımıza neler yansıyacak bakalım: Çevrimiçi ama yan yana hissi veren görüşmeler, yapay zekâyla desteklenmiş asistanlar ve daha neler...


Öyle bir teknoloji markası ki... İnternet sanki onsuz olmuyor: Google... Yoluna bir arama motoru olarak başlayan

Google hayatımızda biricik yere sahip. E-posta, ofis uygulamaları, mobil işletim sistemi, fotoğraflar, bulut veri alanı ve dahasıyla ‘ailecek kullandığımız’ Google için bu hafta önemli bir tarihti.

Geçen yıl pandemi dolayısıyla yapılmayan Google I/O, bu yıl 18-20 Mayıs tarihleri arasında herkese açık olarak çevrimiçi ortamda gerçekleşti. Yazılım geliştiriciler için buluşma ve bilgi platformu olarak yola koyulan Google I/O, son yıllarda yeni projelerin ve ürün geliştirmelerin duyurulduğu fuar havasında geçiyor.

ÇOK KULLANIŞLI BİR ARAMA ARACI

Google Lens

Google’ın sessiz sedasız geliştirdiği, belki de en kullanışlı teknolojisi. En iyi örnekle anlatılır... Wi-Fi modemlerin arkasındaki uzun şifreleri bilirsiniz, insanlığın ortak kâbusudur. Mobil Chrome’dan ulaşabileceğiniz Lens ile cihazdaki şifreyi telefonun metin alanına kopyalamak aslında çok kolay. Google, Lens’e çok önem veriyor ve geleceğin arama aracı olarak konumlandırıyor. Hayallerin sınırı yok, yakında evdeki yürüyüş botlarınızın fotoğrafını çekip Lens’e “Bunlarla Kaçkarlar’a tırmanabilir miyim” diye sorabileceksiniz.

BU KEZ İYİCE ZEKİ

Yazının Devamını Oku

130 milyon parça çöp dış uzaya mı süpürülecek?

Binyıllar içinde gördük ki Dünya toleransı yüksek bir gezegen. Çöplerimizi halının altına süpürmemize yeterince izin verdi, ancak uzay aynı toleransı gösterir mi? Hint Okyanusu’na düşen Çin uydusu buzdağının görünen kısmı... Uzay, geleceğin savaş alanı da çöplüğü de olabilir.

Gezegenimizde insanın ayak basmadığı son kalan bakir toprakların yüzde 3’e düştüğü bilgisi henüz gelmişti... Daha haber soğumadan Çin’in ‘Long March’ uzay roketinin kontrolsüz biçimde Dünya’ya düşeceğini öğrendik... Bilim dünyasını epeydir meşgul eden ‘uzay atıkları’ sonunda dünya gündemine girmiş oldu. Çin’in uzay istasyonu projesi Tianhe’nin çekirdek modülünü taşıyan Long March 5B roketi 10 gün süren tartışmalı bir sürecin ardından 8 Mayıs’ta Maldivler’in kuzeyine, Hint Okyanusu açıklarına çakıldı... 21 ton ağırlığındaki roketin parçaları okyanus sularına gömüldü...

Ekosistemi kirletmeyi öyle kanıksamış durumdayız ki Long March’ın talihsiz serüvenini ‘şans’ addedebiliyoruz. Zira kontrolsüz gerçekleşen düşme olayı yaşam alanlarını hedef alıp büyük bir felakete yol açabilir, ormanlık bölgelerde yangın çıkarabilirdi. “Neyse ki okyanusa düştü” dememiz, yalnızca ironik bir avuntu... Üstelik bu Çin’in ilk vakası değil. Geçen yıl aynı isimli roket kontrolsüz biçimde Atlantik Okyanusu’na düşmüş, bazı parçalar Afrika topraklarını vurmuştu. 2018’de yine Çin’e ait 8 ton ağırlığındaki bir uzay aracı kontrolsüz şekilde Dünya’ya çarpmıştı... Normalde roket parçaları kontrollü biçimde okyanusa ‘indiriliyor’. Anlayacağınız, uzay sektörü de diğerleri gibi denizi çöplük olarak kullanıyor!

Şimdi modern dünyayı ilgilendiren bir tehdit daha ortaya çıktı: Uzay atıkları. Avrupa uzay ajansı ESA’nın istatistiklerine göre Dünya’nın yörüngesinde yaklaşık 130 milyon parçalık uzay atığı kütlesi dolanıyor. Çoğu 1 milimetrenin altında, 500 bin kadarı da büyükçe parçalardan meydana geliyor. Uzay atıkları, atıl hale gelen insan yapımı uydulardan kaynaklanıyor. Yörüngede rastgele dolanan ölü uydular zaman zaman çarpışarak parçalanıyor, kimi zaman infilak ediyor ve her yöne savruluyor. Asıl problem, bu parçacıkların çarpışma şiddetiyle hız kazanması. Uzayda hava direnci bulunmaz; bir objeye fiske bile atsanız, başka bir cisme çekilmedikçe aynı hızda yoluna devam eder.

SERSERİ KURŞUN GİBİ

Çarpışmalar ve patlamalarla hızlanan uydu parçacıkları uzay ortamında adeta serseri kurşunlara dönüşüyor. Çalışan bir uyduyu delip geçmesi için birkaç milimetre çapında olması yeterli... Ayrıca içinde hâlâ yakıt kalan, pilleri patlayabilen yüksek riskli uydular da var...

Modern dünyayı uydusuz hayal edemeyeceğimiz günlerdeyiz... Ülkelerin savunma ve istihbarat sistemleri, herkesi ilgilendiren iklim, meteoroloji, navigasyon çalışmaları ve başta cep telefonları olmak üzere iletişim faaliyetleri uydularla yönetiliyor. Geçen yılın başlarında ‘Uzay Kuvvetleri’ni devreye alan ABD’nin vizyonunu anlamak zor değil. Eskiden denizlere hâkim olan dünyaya hâkim olurdu. Bundan sonra uzaya hâkim olan medeniyeti idare edecek... Üçüncü dünya savaşının uzayda patlak vermesi gerçek bir olasılık... Geçen haftalarda ABD istihbaratı tarafından bildirilen, Çin’in uydulara yönelik sabotaj hazırlığı şüphesi gündemdeydi. Ardından bu kontrolsüz düşüş komplo teorisyenlerini harekete geçirdi...

‘MEZARLIK YÖRÜNGESİ’

Yazının Devamını Oku

Dijital mecralarda ‘sesler’ yükseliyor!

Podcast’ler, sesli kitaplar, kalabalık sohbet odaları... Sosyal medyada ses platformları büyük bir hızla yükselişe geçti. Gözleri serbest bırakan bu uygulamalar, araba kullanırken, spor yaparken, evi süpürürken de sosyalleşmeye, öğrenmeye, eğlenmeye olanak tanıyor.

“Önce söz vardı...” Yaratılışın her şeyden evvel sözle ve sesle başladığını söyleyen, hatta Tanrıyı sözle bağdaştıran bu ünlü kutsal metin İncil’de yer alır (John 1.1). Bilim feylesoflarıysa ‘Big Bang’in ardından önce ses mi geldi, yoksa ışık mı’ argümanını yıllarca tartışabilir. Oysa modern devrin iletişim araçlarını düşününce yanıttan eminiz: Önce ses vardı. Sesi ve sözü uzak mesafelere bir çırpıda taşıyan radyo insanlık için teknolojik bilgi çağının başlangıcı sayılabilir. İtalyan Marconi, radyonun patentini alalı 125 yıl oldu. Şimdi, TV, video ve internetin bile tahtından indiremediği bir fenomenin yeniden yükselişine şahit oluyoruz: Sesli yayınlar.

Geçen ayların en taze ve en heyecan verici mecrası kuşkusuz Clubhouse olmuştu. Halen de dinamizmini koruyor. Videonun her şeyden popüler olduğu, fotoğraf paylaşmanın sosyal reflekse dönüştüğü bir dönemde, insanların sadece sesleriyle var oldukları bir platformun bu kadar ‘ses getirmesi’ gerçekten beklenmedik bir sürprizdi.

Facebook da kendi Clubhouse’unu açıyor. ‘Live Audio Rooms’ adıyla hayata geçecek platform, bire bir kopya suretinde Clubhouse ile sosyal medya rekabetine başlayacak. Facebook ayrıca Soundbites adlı kullanıcı feed’ine ses lokmaları dahil eden yeni özelliğini de test ediyor.

Sosyal medyada ses platformları hızlı bir yükselişte. Sesli sohbet odalarıyla popüler Clubhouse aslında sebepten ziyade, sonuç.

Sesin hayal gücünü ve vizyonları önemli ölçüde etkilediği bir gerçek. Masal dinlerken gözlerimizi kapatırız. Çünkü bize hiç görmediğimiz bir dünyayı hayal etmek için gerekli atmosferi sunar. 

YALNIZLIĞA DA DEVA

Görüntülü konuşma beden dili ve ifadeler sayesinde telefona nazaran daha etkili iletişim olabilir. Ama kaliteli bir kulaklıkla telefonda konuşurken gözlerinizi kapatınca o insanın yanınızda olduğuna dair beyne bir bilgi gider. Böylece videoya göre çok daha yakın ve samimi görüşmeler yapabilirsiniz. Sesin insan zihnine tesir gücü, bu sayede, pandemiyle hayatımıza hâkim olan yalnızlık hissine bile derman oldu.

Yazının Devamını Oku

Sosyal medya interneti ele geçirdi!

Önemli bir global araştırma, internetin yavaş yavaş sosyal medya tarafından domine edildiğini gösteriyor. Günümüzde sosyal medya profilleri, bir markanın normalde internet sitesiyle karşıladığı ihtiyaçlarını fazlasıyla gideriyor.


İnternet trendlerinin nabzını tutan büyük araştırmalardan ‘Digital 2021 Global Statshot Report’ her yıl dört çeyrek boyunca yayımlanıyor. Bu yılın ilk çeyreğinde ilginç bilgiler ortaya çıktı. ‘Pandemili dünya’nın dijital âlemde vardığı son nokta, internetin yavaş yavaş sosyal medya tarafından ele geçirildiğini gösteriyor. Geçen 12 ayda yarım milyardan fazla insan sosyal medyaya dahil oldu. Günümüzde sosyal medya profilleri, bir firma veya markanın normalde internet siteleriyle karşıladığı ihtiyaçlarını fazlasıyla gideriyor. Ürünün karakterinde otomobiller veya takılar gibi göz alıcı veya etkileyici olmak yoksa, sadece Instagram işinizi kurmanız, WhatsApp da yürütmeniz için yeterli. Bir de ara sıra Facebook’a işe yaramayan reklamlar verirseniz âdet yerini bulur.

Dünyanın en popüler sosyal medya platformu halen WhatsApp.
KADIN-ERKEK FARKI

Sosyal medyanın internete nasıl nüfuz ettiğini anlamak için ‘Global Statshot’ olarak adlandırılan internet kullanım oranlarına göz atalım:

Dünyanın yüzde 60’ı çevrimiçi. Geçen yıla göre çevrimiçi kullanıcı sayısı 332 milyon artıp 4.7 milyara ulaşmış. Günde ortalama 6 saat

Yazının Devamını Oku

VR bizi seyahate çıkar!

Kısıtlamalar, sanal gerçeklik (VR) teknolojisini keşfedenlere vız geliyor! Bu teknoloji bulunduğumuz yerden tamamen başka bir gerçekliğe geçişi sağlıyor. Bu dönemde özellikle ailenin en büyüklerinin ve en küçüklerinin çok işine yarar...


Evde kal 2.0 dönemi geçen salı resmen başladı. Geçen yılın başındaki ilk yüklemeye nazaran daha ılımlı bir atmosferdeyiz...

Yine de dikkat etmezsek iki hafta sonra yeni bir sistem güncellemesi geleceğini biliyoruz.

O yüzden evde kalma pratiğimizi sistemin gereksinimlerine göre geliştirmemizde fayda var. Kastettiğim sağlık sistemi, zira bütün çabalar sisteme aşırı yüklenmeyi engellemeyi amaçlıyor... En nihayetinde bir gün herkesin koronavirüsü kendi DNA portfolyosuna katacağını -ister aşıyla, ister doğrudan- biliyoruz. Şimdi madem yeni bir güncelleme geldi, öyleyse evde kalma deneyimimizi nasıl ‘yükseltebiliriz’ bakalım...

Sanal gerçeklik (Virtual Reality-VR) teknolojisi, tamamen başka bir gerçekliğe geçişimizi sağlıyor. Pandemiyle gelen seyahat kısıtlamaları VR için eşsiz bir fırsat yarattı. Sanal seyahat uygulamaları çok yatırım almaya başladı.

VR setleri üreten öncü marka Oculus’un Facebook himayesine girmesiyle teknolojisi hızla gelişti. Öne çıkan diğer üreticiler Sony ve Vevo ise sektörü büyütmeye devam ediyor.

Yazının Devamını Oku