GeriUmut Fırat Eroğlu Dijital dünyada âlem var âlem içinde...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Dijital dünyada âlem var âlem içinde...

Bir binaya, parka veya köprüye iliştirilmiş incecik kablolar çarparsa gözünüze şaşırmayın. Çünkü kısa süre önce internetin ‘kesintisiz’ bir kaynak olmadığını hatırlatan şebeke arızaları, birtakım sivil girişimleri beraberinde getirdi. Bu sayede bölgesel bir kesinti durumunda bile internete bağlanabiliriz.

Önceki haftanın büyük kesinti hadisesinin yankıları halen sürüyor... Facebook, Instagram ve WhatsApp’ın 6 saat ulaşılamaz hale geldiği ‘network’ arızasının fazla gündeme gelmeyen ilginç bir yönü, beraberinde ulaşılamaz hale getirdiği diğer mecralar. Dünyanın dört yanında sürekli kullanılan bu platformlara erişimin kesilmesiyle meraka kapılan milyonlarca insan, durumu araştırmak için belli başlı sitelere yüklenmişti. Aralarında Reddit, Is it Down, hatta Twitter’ın yer aldığı pek çok platforma ani trafik yüklenmesi gerçekleşmiş; kimi sitelerin yavaşlamasına, kimilerinin de çöküntü yaşamasına neden olmuştu.

Dijital dünyada âlem var âlem içinde...

Yakın zamanda yaşanan bu olay, internetin ‘kesintisiz’ bir kaynak olmadığını hatırlatırken alternatif arayışlarını da gündeme getirdi. Büyük sunucuların çökmesi ve kapsamlı şebeke arızaları, teknolojinin doğası gereği öngörülebilir durumlar. Ancak doğal afetler, toplumsal olaylar, engellemeler, hatta büyük festivaller bile internetin ‘dengesini’ bozabiliyor. Böyle durumlarda iletişimin devam edebilmesi için ortaya çıkan sivil girişimlerden biri ‘Mesh’ ağları... ‘Mesh’in sözlükteki kelime karşılıkları arasında birbirine geçmek, iç içe geçmiş sistem ifadeleri sıralanıyor.

Aktivist bir tavırla kurulan Mycelium Mesh Project, internetin engellendiği ortamların iletişim alternatiflerinden... Mycelium, internet dışı protokolleri kullanan, metin tabanlı bir mesaj sistemi kurguluyor, ABD’nin şehir bölgelerine yerleştirecekleri bağlantı nod’larıyla (Nod, bağlantı noktası anlamına geliyor) sistemi hayata geçirmeyi planlıyor. Terk edilmiş bina, köprü, park gibi yerlere monte edilen güneş enerjili modemlerle aktarıcı nod’lar oluşturuluyor. Nod’lar herhangi bir toplumsal olay veya doğal afetle ilgili kesinti durumunda anlık olarak da yerleştirilebiliyor. Mycelium kolektifi, Atlanta’da kurdukları 20 kilometre genişliğindeki ilk ağın test sürümünde istenen başarıya ulaşmış.

New York kökenli NYC Mesh’se intranet vasıtasıyla daha gelişmiş bir network alternatifi kurguluyor. ‘Dahili internet’ olarak bilinen, kurumsal yapılarda kullanılan intranet, ağ arayüzüyle bilgiye erişim sağlar. NYC Mesh, şehir bölgelerine yerleştirilen nod’lar aracılığıyla bağımsız intranetler kuruyor. Bölgesel bir kesinti durumunda insanların kendi aralarındaki internete bağlanması amaçlanıyor. NYC Mesh, şehre yerleştirilen bağımsız nod’ları ‘süpernod’ denilen sunuculara bağlayarak internete ulaştırabiliyor.

Dijital dünyada âlem var âlem içinde...Aktivist bir tavırla kurulan bu girişimler internetin engellendiği bölgelerde iletişim için bir alternatif sunuyor.

Günümüzde emekleme adımları atan yeni bağlantı modellerinin 10 yıl içinde gelişip alternatif ağlar yaratabileceğini öngörmek mümkün. Büyük resme bakınca sosyal yaşamın dinamiklerini belirleyen iletişim ve ekonominin merkezilikten uzaklaşmaya başladığını görüyoruz. Şimdilerde yatırım imkânlarıyla heyecanlandıran dijital coin’ler gelecekte parayı küresel ölçekte bağımsızlaştıran teknoloji olarak anılacak. Mesh ağları gibi veri iletişiminin, hatta internetin merkezi yapıdan ayrışmaya başladığı bir gerçekliğe ilerliyoruz. Kendi interneti, kendi dijital parası ve doğal kaynaklarıyla yaşayan dünya vatandaşları, acaba geleceğin toplulukları arasında var olabilir mi?

STARLİNK’E ‘ASTRO SÖMÜRGECİLİK’ İTHAMI

Elon Musk’ın dünyanın her yanına ulaştırmayı planladığı internet ağı Starlink hakkındaki tartışmalar da büyüyor. Starlink, dünyadaki internet servis sağlayıcılarına gökyüzünden sunulan bir alternatif. Starlink’in genişlemesi, gökyüzünün serbest dolaşan uydularla kaplanması demek. Yerli halkları savunan Avustralyalı avukatlar, Starlink’in faaliyetlerine yönelik ‘astro sömürgecilik’ ithamında bulundu. Gökyüzünün tüm insanlara ait olduğunu savunan avukatlar, özel şirketlerin bu alanı istedikleri gibi parselleme hakkı olmadığını belirtiyor. 2030’da yörüngedeki uyduların 100 bin adede, yani bugünkü popülasyonun 25 katına ulaşacağı hesaplanıyor.

GÜNEŞ PATLAMALARI KITALARARASI BAĞLANTIYI KOPARABİLİR!

Güneş fırtınalarının elektrik dalgalarını kesintiye uğratması güçlü bir ihtimal. Birkaç günlük bir kesintinin bile dünyayı kaosa sürükleyebileceği öngörülür. İddialı bir senaryo... Ancak internet kablolarının güneş fırtınalarına karşı çok daha dayanıksız olduğu ortaya çıktı. Kaliforniya Üniversitesi’nin raporuna göre okyanus altından geçen fiber optik kablolar, güneşten kopacak manyetik parçacıklara karşı savunmasız halde. Şiddetli bir Güneş patlamasında internet haftalarca kesilebilir.

X

Yapay zekânın ‘kara maddesi’ keşfedildi

Yapay zekânın insan zekâsına yaklaşabilmesi için ‘kara maddenin’ yani sosyal etkileşimin şart olduğu belirtiliyor. Ancak sosyal etkileşim söz konusu olduğunda insana yetişemeyeceği de bir gerçek. Öyleyse yapay zekâya karşı hayatta kalma mücadelemizde ne kadar sosyal ve birlik halindeysek o kadar varız!

Homo sapiens, Türkçesiyle ‘zeki insan’ sahip olduğu zekâyı çevresiyle ileri düzeyde etkileşime girebilmesine yani sosyal bir varlık olmasına borçlu. Temel hayatta kalma koşulları sağlandığı andan itibaren sosyal zekâ, bilinç düzeyinin çok katmanlı işlemesini sağlayarak düşünen insanı sofistike bir varlık haline getiriyor... Yapay zekânın günün birinde insan zekâsıyla boy ölçüşür hale geleceğinden her zaman söz edilir. Bir bakıma doğru… Ancak Montreal Üniversitesi’nden iki araştırmacının ay başında yayımladığı makaleye bakıldığındaysa bu pek kolay bir mesele değil; evvela sosyal etkileşim bariyerinin aşılması gerekiyor. Araştırmacılar buna yapay zekânın ‘kara maddesi’ diyorlar.

Sosyal öğrenimin zekâ gelişimi için neden önemli olduğunu açıklarsak yapay zekânın insanla rekabetinin aslında ne derece zor olduğunu anlamamız kolaylaşır. Bilgisayar bilimi, yapay zekâ ve psikiyatri alanlarında uzman Samuele Bolotta ve Guillaume Dumas imzalı makaleye göre insanın zihinsel işlevleri genetik aktarımla şekillenmekten ziyade, sosyal etkileşimle gelişen ‘bilişsel araçlardan’ oluşuyor. Sosyal canlılar, doğumlarından itibaren kendi türlerini çevreleri hakkında bilgi toplamaya yarayan araçlar olarak kullanıyorlar.
Yani ilk etkileşime girdiğimiz ebeveynlerimiz ve diğerleri çevrenin zorlayıcı koşullarına etkili karşılık verebilmemize yardım ediyorlar. Aynı zamanda kendi başına deneme, yanılma gibi vakit ve enerji harcayan süreçlerin azalmasına imkân sağlıyorlar.

AVERAJ ZEKÂNIN GERİSİNDE

Güncel araştırmalara göre sosyal öğrenme dört ana kategoride gerçekleşiyor. Kopyalama: Gözlemci olan diğerlerinin eylemlerini veya davranış sonuçlarını bire bir kopyalıyor. Olanak sağlayıcı öğrenme: Sosyal bir canlı, çevre koşullarının veya nesnelerin nasıl kullanılacağını diğer canlıları gözlemleyerek öğreniyor. Gözleme dayalı koşullama: Bir başka canlının davranış biçimi, öğrenen canlının uyarıcı bir etkenle daha önce bilinmeyen bir ilişkiyi fark etmesini ve kendi davranışını biçimlendirmesini sağlıyor. Arttırma: Öğrenen canlı belirli nesnelere veya konumlara odaklanmayı diğerlerinden görüyor ve aynı odağı kendi yaşamında uygulamaya başlıyor. Genelgeçer bir kavramı da eklemekte yarar var; çevre sürekli olarak bireyin davranışlarıyla değişir ve bireyin davranışları çevredeki değişimlerle şekillenir. Bu kusursuz alma-verme dengesi, durmaksızın her ‘an’ gerçekleşmeye devam eder.

Gelelim konunun yapay zekâyla ilişkisine… Yapay zekâ, daha gerçekçi tabiriyle ‘makine öğrenimi’ şöyle gerçekleşiyor: Yapay zekâ mevcut koşulları kaydediyor ve kıyaslama yöntemiyle yeni koşullara nasıl yanıt vereceğini öğreniyor. Yapay zekânın ilerleyebilmesi için kendisine sürekli yeni girdiler, yeni koşullar sunulması gerekiyor. Yani depolama ve işlemci kapasitesine bağlı olarak yapay zekâ ne kadar aktif olursa o kadar öğreniyor.

Şimdi bir insanı düşünün; uykudan uyandığı andan gözünü kapatana dek doğrudan ve dolaylı olarak onlarca insanla etkileşime girer. Sosyal medya, mesajlaşmalar, izledikleri, dinledikleri ve okudukları da cabası… Gözlemlediği deneyimleri kendi hafızasındaki anılarla eşleştirip çoğaltarak her yeni olaya farklı bir davranış biçimi geliştirebilir. Bunun ne kadar çok katmanlı bir bilinç faaliyeti yarattığını sezebilirsiniz. Bilinç, bildiğini bilmek, bildikleriyle yeni kavramlar yaratabilmek demektir. Yapay zekânınsa insandan en büyük eksiği bilinç; belki de asla sahip olamayacağı bir yeti… Yapay zekânın sürekli girdilere ihtiyaç duyduğunu söylemiştik... İnsanın sahip olduğu kesintisiz girdi akışı ve çok katmanlı ilişkilendirebilme kabiliyetiyle kıyaslandığında, averaj zekânın bile ne kadar gerisinde kalacağı anlaşılabilir.

Yazının Devamını Oku

Uzayda en uzun süre kalan astronotlardan Kuipers: ‘Sağlıklı olman gerek, kondisyonun iyi olmalı, Süpermen olman da beklenmiyor’

“Büyüyünce ne olacaksın” diye sorulduğunda “Astronot olacağım!” diyen çocuklardan biriydim… Houston’a hiç yolum düşmedi ama rüyalarımda gezegenler arası seyahat etmişliğim var. Bir astronotla tanışmayıysa hep istemiştim… Hollandalı astronot André Kuipers İstanbul’daydı, ben de sonunda kayıt cihazımı uzaya gidip gelmiş bir biliminsanına uzattım; astronot olmayı ve Mars çalışmalarını sordum.

Toplam 204 günle en uzun süre uzayda kalan Avrupalı astronotlardan biri olan Hollandalı André Kuipers, NASA sergisinin açılışı ve bir dizi etkinlik için İstanbul’daydı. Buluştuk, birbirimize hemen ısındık ve sohbetimiz çok verimli oldu.

Uzayda 6 ay geçirdiniz... Dünya’dan soyutlanmak nasıldı?

Aslında tamamen izole hissetmiyorsun... Yerle sürekli bağlantı halindeyiz. Astronot bir takım oyuncusudur, yerdekilerin gözleri ve elleri oluruz. Sürekli birbirimizle ve yerdeki mühendislerle konuşuruz. Ailemizle ve bazen de kendimizle konuşuruz. Astronotlar yaptıkları işe çok motivedir, o yüzden dert etmeyiz. İkinci görevimde 5 aylığına gitmiştim. Sonra yerde bir şey oldu ve 6 hafta daha uzattılar. Hiç umursamadım. Havada süzülmek çok hoş, manzara fantastik, önünde bir şeylerin uçuşması, suyun havada durması, hepsi çok güzel. Bir yıl çok rahat kalırdım. Uzayda bir tek doğayı çok özlüyorsun, bitkiler, kuşlar; onları özlememek elde değil.

Mars’a gitmekse çok daha uzun, belki hiç dönmeyecekler...

Teknik olarak gidip dönebiliriz. Dünya’dan gitmek ağır bir iş ama Ay’dan gitmek daha kolay olacak. Gelecekte küçük bir araştırma kolonisi kurulduğunda orada uzun süre kalanlar olabilir. Aslında geçmişte eski insanların yaptığı gibi... Amerika’yı keşfedenlerin çoğu da bir daha geri dönmediler.

Yazarımız Umut Fırat Eroğlu André Kuipers’le buluşmasında sergideki NASA tulumlarından birini giydi. Sergi Ataşehir’de Metropol İstanbul AVM’nin zemin katındaki HupaLupa Expo’da devam ediyor.

‘MARS’TA İNSAN BULUNMALI’

Mars’a insan götürmek gerçekten gerekli mi? Robotlar, rover’lar yeterli değil mi?

Yazının Devamını Oku

Kim korkar metaverse’ten, yapay zekâdan!

Çalışma düzenimizin teknolojiyle yeniden örüleceği bir yıla giriyoruz. 2022’de değişimler, dönüşümler ve artan farkındalıklar sadece iş dünyasını değil, günlük yaşamımızı da etkileyecek.

Uzaktan çalışma, artık iş düzeninin vazgeçilmez bir parçası. Pandemi sürecinde vizyoner IT şirketleri uzaktan çalışma modeline kalıcı biçimde geçerek işlerini hasarsız sürdürmeyi ve dönüştürmeyi başardılar. Üstelik kâra bile geçtiler. Ofise geri dönmeyi bekleyen şirketlerse ertelemeler ve beklemeler dolayısıyla süreci istikrarlı geçiremedi ve birtakım kayıplara uğradı.

2022, çalışma hayatında teknolojik dönüşümü adeta mecbur kılan bir sene olacak. Yeni uygulamaların oturmasını ve yaygınlaşmasını fazla beklemeden adaptasyonu kabul eden organizasyonlar rakiplerini geride bırakacak. Yeni çalışma düzeninde teknolojiyi her alana entegre edebilmek, gerekliliğin ötesinde ‘yeni normal’ haline geliyor. Bunun bir örneği, özellikle Batı’daki büyük şirketlerde bilişim kurulu başkanlarının (CIO) giderek icra kurulu başkanlarına (CEO) yaklaşması. Teknolojiyi aktif kullanan şirketlerde 2022 itibariyle yeni CEO adaylarının teknolojiye hâkim CIO’lardan çıkması bekleniyor.

Tüm çalışanları ilgilendiren önemli dönüşümlerden biri de otomasyon. Yapay zekâ ortaya çıktığından beri gelecekte belli mesleklerin yerine geçeceği biliniyordu. Bu doğru, ancak nitelikli çalışanlar için yapay zekâ tam aksine kolaylaştırıcı rol üstlenecek. Yapay zekâyla işbirliği yapan personel, geçmişe oranla hem kendi iş yükünü azaltacak hem de daha verimli ve güvenilir performans sergileyecek. Yapay zekânın şimdiden işine göz diktiği sahaysa maalesef işçiler ve vasıfsız elemanlar. Yine nitelikli olanlar pozisyonlarını korurken özellikle depolama, götür-getir, kayıt tutma, ürün bulma, envanter gibi işleri bu yıl itibariyle yapay zekâ ve mobil robotlar devralmaya başlayacak.

Kapıya teslim market alışverişi ve çevrimiçi yani internet üzerinden mağazacılık 2022’de yaşam standardı haline gelecek. Türkiye, bu alanda öncü ülkelerden biri. İngiliz The Guardian’ın haberine göre bir süre önce dünyaya açılan Getir markasının motokuryeleri, alışıldık renkleriyle Londra sokaklarında sıkça görülmeye başlamış. Hayatımızın kaçınılmaz gerçekleri olan pandemi ve iklim değişikliği, tüketicilerin bilinçlenmesine sebep oldu. Çevreci çözümler üreten inovatif teknoloji şirketleri ve belirli bir misyona sahip kurumlar bu yıl da değer kazanacak. Zeno Group’un araştırmasına göre tüketiciler güçlü bir amaca sahip markalardan alışveriş yapmaya 6 kat fazla meyilli...

2022’yle birlikte iş yaşamını etkilemeye başlayacak yeniliklerden biri de metaverse... Networking buluşmaları, eğitimler ve toplantıların şirketlerin metaverseofislerine taşındığına şahit olacağız.

VR gözlükler (solda), Metaverse’e giriş için kullanılan ekipmandan biri. Yapay zekâ destekli üretime en iyi örnekler ‘Cloudpainter’ın çizdiği sanat eserleri (sağda)...

BU YILA DAMGA VURACAK TRENDLER

Yazının Devamını Oku

Hayaldi gerçek oldu

Uzaya seyahat, zihnimizde oluşturduğumuz sanal bir evrende yaşam, füzyon enerjisi, beyin gücüyle araçları kontrol etme... Kitaplara, filmlere konu olan bu fenomenler artık günümüzün gerçeği... Sadece bir yılda atılan adımlar, uçan otomobillerin, ışınlanmanın, sanal seyahatin pek de uzak olmadığını hissettiriyor. 2021’e damgasını vuran teknolojik ve bilimsel gelişmeleri sıraladık.

10 TEKNOLOJİK GELİŞME

METAVERSE EVRENİ AÇILDI

Yıla damgasını vuran en önemli gelişme metaverse oldu. Facebook’un şirket ismini Meta olarak değiştirmesiyle anaakıma giren ve arazi satışlarıyla ünlenen metaverse, sınırsız olasılık ve fırsat barındıran yeni dünyamız...

İŞE, OFİSE, MESLEKLERE  BAKIŞIMIZ DEĞİŞTİ

Uzaktan çalışmanın artık vazgeçilmez olacağı 2021’de kesinleşti. Oyun oynamak artık bir meslek olarak kabul görmeye başladı.

APPLE’DA DEĞİŞİM

Apple, yeni mikroişlemcisi M1 ile tüm PC’lerini hızlandırdı, MacBook Air’ler bile güçlü bilgisayarlarla yarışır oldu. Macbook’lara eski portları yeniden geldi, sorunlu ‘touchbar’ kalktı.

Yazının Devamını Oku

Yeni evrenimiz açıldı: Metaverse!

Bundan böyle hepimiz bir yandan gerçek hayatlarımızı yaşarken bir yandan da bir bilgisayar oyununun içine gireceğiz. Arttırılmış gerçeklik gözlüklerimiz sayesinde iş toplantılarına avatarlarımızla katılacak, sanal âlemden arsa satın alacağız. Yani artık hayaller uzay, gerçekler metaverse!

Yıl 2027... Yer: İstaverse... Lokasyon Dünya gezegeni, koordinatlar Kuzeybatı Anadolu’yu gösteriyor. Siber kürede açılan bir portaldan geçerek, Galaktik Havayollarının servisiyle şehrin popüler merkezine iniyorsunuz. Havalı ve cafcaflı kıyafetleriyle mahşeri bir kalabalık... Dev reklam panoları ve sonsuz etkinlik davetlerinin arasından süzülerek ilerliyorsunuz. Gezici Robo-kafe’den aldığınız kahvenin aroması, sanal maskenizin havalandırmasına yayılıyor. Son ziyaretinizden bu yana şehrin renkleri değişmiş. Yeni fosforik atmosfere uygun bir kıyafet seçmeli... Göğe fazlaca baktığınızı fark eden bir yapay zekâ, sizi gerçek hayatta sevdiğiniz butiğin metaverse şubesine davet ediyor. Hoşgeldin bonusunu kullanmak için iyi fırsat... Kendinizi yenilenmiş hissettiyseniz, şimdi işleri düşünme vakti geldi... Peki, hangisi daha ilham verici? Şirketin yeni siber plazada açtığı, NFT’leriyle ünlü ofiste uluslararası takım toplantısı yapmak mı? Yoksa şehrin sentetik keşmekeşinden uzaklaşıp ormanın derinliklerindeki stüdyonuza ışınlanmak mı? Her halükârda yolculuk uzun... Başlamadan VR kaskını çıkarıp biraz balkona uğramak iyi bir fikir olabilir...

Sanal dünyadaki en yeni akım metaverse evreni içinde arsa satın alarak kendi yaşam alanını yaratmak. Metaverse’te yer satın almak isteyenler, bunun için sadece aralık ayının başından bugüne, yaklaşık 100 milyon dolardan fazla harcadı.

METAFASHION ETKİSİ

Biz okul çağındayken bilgisayarda fazlaca oynamak haytalık sayılırdı. Atari salonları muhteşem yerlerdi; oradayken hayal dünyamızda bir metaverse’e girerdik. Video oyunlarının karakterleri içimizde yaşardı. Şimdiyse Atari, NFT ayakkabılarını metaverse’te ayağımıza giydirecek. Evet, bildiğimiz Atari, metaverse’ün kült moda markalarından biri olma yolunda. Sanal ortamın modasına ‘Metafashion’ deniyor. Gerçek modayı da etkileyeceğini düşünüyorum. Meta kıyafet tasarımları insanların Instagram selfie’lerinde görülmeye başlamış bile. Haydi içeri geri dönelim, dışarısı soğuk... Metaverse’te sıcak bir yerlere seyahat etmek mümkün ama hemen Maldivler havası esmeyebilir. Şimdilik kültür turizmi daha cazip... Dünyadaki büyük müzelerin metaverse şubeleri açması, galerilerini kopyalaması için birkaç yıl yeterli. Konserler, festivaller, büyük buluşmalar metaverse’ten faydalanmaya başladı bile... Henüz ismi ortaya çıkmamışken, ilk metaverse haberini geçen yıl mayısta duyurmuştum. Fortnite oyun evreninde Travis Scott konseri düzenleniyordu... İtiraf edeyim, o günden sonra her şey beklediğimden çok daha hızlı gelişti.

Facebook, WhatsApp ve Instagram gibi uygulamaları bünyesinde barındıran Facebook Inc.’nin CEO’su Mark Zuckerberg, ekimde yaptığı açıklamada Facebook’un yeni adının ‘Meta’ olduğunu duyurarak “Facebook artık bir metaverse şirketi” dedi.

Facebook’un bir süre önce ismini Meta olarak değiştirmesi bir dönüm noktasıydı. Geçen günlerde Oculus platformunda Horizon Worlds adlı meta evreninin açılmasıyla işler hızlandı. Sandbox gibi bağımsız platformlar şimdiden yüz binlerce dolara arazi satıyor, hatta toprak sahiplerini billboard reklam gelirlerine ortak ediyorlar. Metaverse’te iki hafta önce 650 bin dolara satılan sanal yatı duymuşsunuzdur.

Metaverse evreninde satılan ilk yat olan The Metaflower isimli süper mega yat NFT’si 149 ETH yani 650 bin dolara alıcı buldu. Republic Realm şirketi tarafından OpenSea platformunda piyasaya sürülen NFT, The Fantasy Collection serisinin bir parçası...

Grafiklerine bakıldığında oyun platformu gibi görünen metaverse ortamları, kısa sürede iş ve çalışma alışkanlıklarımızı da değiştirmeye başlayacak. Meta evren yaratma hazırlığındaki Microsoft’un kurucusu Bill Gates, 2-3 yıl içinde iş görüşmelerinin ve toplantılarının tamamen metaverse’e taşınacağını söylüyor. Halen zihninizde somutlaşmadıysa metaverse’ün tek bir yer olmadığını belirteyim.

Yazının Devamını Oku

İklim teknolojileri yapay zekâdan bile kârlı

Krizleri fırsata çevirmek, riskli sermaye yatırımcılarının ilgi duyduğu bir kavram. Sera gazlarının atmosferden toplanıp depolanması yeni faaliyet alanlarından. Ardından gıda, tarım, arazi kullanımı, çevre yapılandırmayla enerji, iklim ve jeoloji bazlı veri üretimine yönelik çözümler geliyor. Kriz bolluğu yaşanan dünyada nihayet iklim krizi de cazip bir yatırım aracına dönüştü!

Küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliğinin etkilerini azaltmaya yönelik teknolojik girişimlere ‘iklim teknolojileri’ deniyor. Bloomberg Green’de yayımlanan yeni bir makaleye göre iklim teknolojileri, son yılların en hızlı büyüyen yatırım alanlarından biri. ‘Etki yatırımı’ (impact investment) adı verilen bu yatırımlar risk sermayesiyle yönetiliyor. Söz konusu etki, karbon emisyonlarının çevreye etkisini ifade ediyor. İlginç olansa herhangi bir endüstrinin çevreye ve iklime olumsuz etkisi ne kadar büyükse, bunu telafi etmeye yönelik girişimlerin bir o kadar kârlı hale gelmesi. En belirgin örneği taşımacılık ve ulaşım. Elektrikli scooter, elektrikli bisiklet gibi mikro mobilite araçları, tüm iklim teknolojisi yatırımlarının yüzde 63 kadar büyük bir oranını kapsıyor.

Küresel Sürdürülebilir Yatırım Birliği’nin son raporuna göre tüm dünyada sürdürülebilirlik üzerine yatırımların hacmiyse 35.5 trilyon dolara ulaşmış. Bunların içinde söz konusu iklim teknolojilerini kapsayan pazar 2013-2019 arasında muazzam bir büyüme sergileyerek
5 katına erişmiş. Yapay zekâ gibi popüler bir alanı bile 3’e katlayan iklim teknolojisi girişimlerine yönelik riskli sermaye yatırımlarında, geçen yılın verilerine göre 60 milyar dolarla başta gelen ABD’yi Kanada, Çin ve Avrupa izliyor. ABD ve Çin’de yapılan yatırımların en büyük bölümü mobilite ve taşımacılık faaliyetleri...

İklim teknolojileri çoğunlukla insanlığın yararına olsa da bazı çözümler uzun vadede daha büyük sorunlara yol açma riski taşıyor. Geçen aylarda yer verdiğimiz jeolojik mühendislik çözümleri bunlardan biri.

ÇİN HAVAYI MODİFİYE EDİYOR 

Jeo-mühendislik, yeryüzündeki karbon emisyonlarını azaltmaktan ziyade doğrudan iklimin kendisini ve doğal koşulları modifiye etmeye yöneliyor. Bu hafta Futurism blog’undaki bir habere göre Çin, kendi menfaatine iklimi değiştirmeyi başaran ilk ülke oldu. Güney Çin Sabah Postası gazetesinin haberine göre araştırmacılar, Çin’in geçen yaz yapılan ulusal kutlamalar esnasında havayı başarılı biçimde değiştirdiğini doğruladılar. Biliminsanlarına göre Çin, tartışmalı bir yöntem olan ‘bulut tohumlama’ teknolojisini kullanmış. Gümüş iyodür parçacıklarının bulutlara ateşlenmesiyle su damlacıkları bir araya toplanıyor ve hava durumunu kontrol etmek mümkün oluyor. Çin, hava modifikasyon programını 2025’e kadar yaklaşık 9 milyon kilometrekarelik bir alana genişletmeyi planlıyormuş. Hindistan’ın yüzölçümüne denk gelen devasa büyüklükteki alanın iklimine yapılacak müdahale, Çin’in havasını dengelerken komşu ülkeler için tam tersi yönde, büyük fırtınalara ve sel felaketlerine yol açabilir.

KISA KISA

Yazının Devamını Oku

Siber savaşlara hazır mısınız?

Ülkenin akaryakıt sistemini kilitleyen siber saldırıya karşılık vermek isteyen İranlı hacker’lar 1.5 milyon İsraillinin kişisel bilgilerini ifşa etti; iki hükümet arasındaki siber savaşın bedelini siviller ödedi. Siber ataklar gerçek bir savaşın habercisi olabilir mi?

Bildiğim kadarıyla, 3.400 yıllık kayıtlı insanlık tarihinde yalnızca 268 yıl savaşsız geçmiş. Bu oran, maalesef medeniyetimizin savaşsız yapamadığını gösteriyor. Hani bazı bilimkurgu filmlerinde savaşçı uzaylı ırkları vardır... Güya barışçıl insan ırkının huzuruna kastetmek için uzak galaksilerden gelip ortalığı karıştırırlar. İşte o savaşçı uzaylılar aslında biziz. Şimdiyse teknoloji marifetiyle yeni bir cephe daha icat ettik; siber savaşlar.

Konuyu gündeme taşıyansa, İsrail ile İran arasında giderek büyüyen ve sonunda sivillerin hayatını da ciddi biçimde etkilemeye başlayan siber çatışma. İran’ın nükleer silah çalışmalarının ezelden beri İsrail’i rahatsız ettiği biliniyor. İran hükümetine gözdağı vermek isteyen İsrail, vaktiyle İran’ın nükleer tesislerine siber saldırıda bulunmuştu. 26 Ekim’deyse ülkenin akaryakıt dağıtım şebekesini bloke ederek bu kez sivil halkı etkileyen bir atak gerçekleştirdi. The New York Times’ın haberine göre saat 11.00 itibariyle tüm ülkede 4 bin 300 gaz istasyonunda pompalar kilitlendi, halk hiçbir şekilde akaryakıta ulaşamadı. Yakıt bekleyen müşterilere İran lideri Humeyni’yi şikâyet etmeleri için dijital mesajlar iletildi ve devlet dairesinin telefon numarası verildi. Ülkenin dijital reklam panolarını da kontrol altına alan İsrailli hacker’lar, meydanlarda “Humeyni, benzinim nerede” şeklinde mesajlar yayımladılar.

Akaryakıt kesintisiyle beraber yükselen hükümet karşıtı protestolara yönetimin cevabı ağır oldu ve 300’e yakın vatandaş hayatını kaybetti. Siber saldırıdan 4 gün sonra Kara Gölge isimli İranlı hacker grubu, Tel Avivli sivil vatandaşları hedef alan bir siber saldırı gerçekleştirdi. LGBTQI+ içerikli arkadaşlık sitelerine sızan hacker’lar yaklaşık 1.5 milyon İsrail vatandaşının mahrem bilgilerini Telegram aracılığıyla ifşa ettiler. İnsanların mahrem fotoğrafları, cinsel  yönelimlerini içeren bilgiler ve daha fazlası açığa çıktı. İran’ın gaz istasyonlarına yönelik saldırının yarattığı hasarı gidermesi 12 gün sürmüştü. İsrailli vatandaşların yaşadığı duygusal hasarın sonuçlarını öngörmekse pek mümkün değil... Uzmanlar, İran’ın doğrudan sivil halkı hedef almasının sebebini bir bakıma çaresizlik olarak yorumluyor. Sıkı güvenlik önlemleriyle korunan hükümet ağlarına sızmak zor olduğu için hacker’lar, çareyi çok daha savunmasız olan sosyal medya platformlarını hedef almakta bulmuştu. Neticede iki hükümet arasındaki gerginliğin bedelini ödeyenler, iki taraftaki masum vatandaşlar oldu.

İran ve İsrail arasındaki çatışma, sivilleri etkileyen yönüyle bir milat sayılabilir. Bu şekilde gelişen siber atakların artması halinde
-ki öyle olacağı düşünülüyor- sonunda aleni savaş sebebi sayılması en büyük endişelerden biri. Görünüşe göre siber savaş terimini gelecekte daha sık duyacağız... Öyleyse savaşçı gezegenin bu yeni ‘marifetini’ daha yakından tanımakta fayda var...

CAN KAYBINA NEDEN OLUYOR

Siber savaş, tanım itibariyle iki hükümet arasında gerçekleşen sistematik siber atakları ifade ediyor. Siber ataklar, hükümetlerin veritabanlarına ve ağ şebekelerine hasar vermeyi, gizli bilgileri çalmayı ve ifşa etmeyi hedef aldığı gibi elektrik, su, sağlık ve iletişim şebekelerine zarar vermeyi amaçlayabiliyor. Saldırıların etkisi fiziki yapılara hasar vermeye, hatta insanların hayatını kaybetmesine kadar varabiliyor ve fiziki savaşları tetikleme potansiyeli barındırıyor. Öte yandan ‘siber savaş’ teriminin dünyamızda henüz bir karşılık bulmadığını savunan kimi uzmanlar, gerçekleşen saldırıların yalnızca ‘siber atak’ kapsamında değerlendirilebileceğini öne sürüyorlar.

Yazının Devamını Oku

Cinsiyetçi teknoloji kadınları kullanıyor

Cana yakın, memnun etmeye hevesli, pasif karakterli... Erkek mentalitesinden kaynaklanan hatalı kalıplar teknolojideki kadın algısına zarar veriyor. Bunun önüne geçilebilmesi için bilim, teknoloji ve bilgisayar alanlarında kadın nüfusunun artmasının önemi büyük.

Akıllı asistanlar, yapay zekâ ve robotlar... İnsan karakterini taklit eden, insan davranışları sergilemeye çalışan teknolojiler çoğu zaman kadınsılıkla özdeşleşiyor. Alexa, Siri, Cortana ve dahasının varsayılan ayarlarında kadın sesi var. Kablosuz hoparlörümüzün içindeki bir kadın sesi, telefon bankacılığının ucundaki de... Peki, gelişmiş teknoloji arayüzlerinde çokça rağbet gördükleri halde kadınlar neden halen bilim-teknoloji ve mühendislik sahalarında yeterince fark edilmiyor?

Kadınların bilim-teknoloji odaklı mesleklere erkekler kadar ilgi duymadıkları yönünde yaygın bir kanı hâkim. Dünyadaki tüm toplumlarda karşılık bulan bu yanlış anlayış; erkeklerin rasyonel ve mantık odaklı, kadınların duygusal ve yaratım odaklı düşünce yapısıyla açıklanıyor. Ama tabii ki bu teori moda, tasarım ve reklamcılık gibi yaratım odaklı işlere neden erkeklerin hâkim olduğunu açıklamaya yeterli gelmiyor. Cinsiyet kalıplarının meslek seçimleri üzerine etkisini inceleyen Houston Üniversitesi ile Washington Üniversitesi’nden akademisyenler bir süre önce önemli bir rapor yayımladılar. 2.200 çocukla birlikte yapılan deney ve çalışmalar, basmakalıp inançların meslek seçimlerini daha çocuk yaşta etkilediğini ortaya koydu.

Bilgisayar bilimleri ve  mühendislik özelinde gerçekleştirilen araştırma, önce çocukların bu meslekler konusundaki inançlarını ölçmüş. Anket sırasında çocuklara “Kızlar bilgisayar bilimlerine oğlanlardan daha az ilgi duyar. Buna katılıyor musunuz?” sorusu soruluyor. Çocukların yüzde 51’i kızların bilgisayar bilimlerine daha az ilgi duyduğu fikrine katılırken mühendislik mesleğine dair bu oran yüzde 63’e yükseliyor.

 

FİKİRLER BİRE BİR ÖRTÜŞÜYOR

Buna kıyasla, kızların bilgisayar bilimlerine oğlanlardan daha fazla ilgi duyduğuna inanan çocukların oranı yüzde 14’te kalırken, mühendislik için bu oran yüzde 10’a düşüyor.

Yazının Devamını Oku

Hem kirletiyor hem tehlikeli

Uydulardan artık iletişimden ulaşıma, ticaretten askeri operasyonlara pek çok alandaki günlük işlerin akışında faydalanıyoruz. Uydular giderek ülkelerin yumuşak karnı haline gelirken anti-uydu silahları da yeni güç gösterisi araçlarına dönüşüyor. Üstelik bu savaşlar uzay kirliliğine neden olurken astronot ve kozmonotları da tehlike altında bırakıyor.

“Houston, bir sorunumuz var!” Hafızalara yer eden bu cümle, öngörülmemiş ve aniden tehlike arz eden durumlar için sıkça kullanılır... Cümleyi ilk sarf eden, 1970’te Apollo 13 görevi sırasında uzay mekiğinde bir patlama sesi duyan NASA astronotu Jack Swigert olmuştu. Tarih kayıtlarına geçen olay popüler kültüre mal oldu. Tom Hanks’in başrol oynadığı ‘Apollo 13’ filmi dahil onlarca filmde duyuldu, hatta 2016’da adına bir belgesel film bile çekildi.

Bilimkurgu sahnelerinin hayatımıza serpildiği zamanlardayız. Geçen pazartesi, NASA Görev Komuta Merkezi yani Houston, yörüngeden aynı minvalde bir mesaj aldı. Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) astronotları ve kozmonotları, hayati bir tehlike nedeniyle alarma geçmişti. Tahliye kapsüllerine girerek her an Dünya’ya dönmek üzere hazır bulunuyorlardı. Tam olarak filmlerde gördüğümüz sahnelerden... ISS’nin karşısında aniden devasa bir atık bulutu belirmişti. Futbol sahası büyüklüğündeki uzay istasyonu kıvrak bir manevrayla döndürülemezse irili ufaklı 1.500 parçadan oluşan uzay atıkları istasyonu mermi gibi delip geçebilirdi...

Aynı günün erken saatlerinde Rusya’nın uzay araştırmaları merkezi Roscosmos ve Rus ordusunun uzay komuta biriminde hareketli anlar yaşanıyordu. Yörüngede gerçekleşen bir tatbikat başarıyla tamamlanmıştı. Devre dışı bırakılan Kosmos-1408 adlı uydu, kinetik bir anti-uydu silahıyla vurulmuş ve paramparça edilmişti. İçinde ABD’li astronotların yanı sıra çeşitli ülkelerden biliminsanları ve Rus kozmonotların da bulunduğu ISS’yi ölümcül tehlikeye sürükleyen uzay atığının kaynağı anlaşıldı. NASA Başkanı Bill Nelson “Rusya’nın sadece Amerikan ve diğer ülke astronotlarını değil, kendi kozmonotlarını da tehlikeye atması düşünülemez” sözleriyle tatbikatı eleştirdi ve kınadı. Açıklama yapan Rusya ise iddiaları yalanlayarak yörüngeye dağılan parçacıkların uzay aktiviteleri için tehdit oluşturmadığını söyledi. Ayrıca vurdukları uydunun ISS’nin yörüngesinden uzakta olduğunu ifade etti.

Uluslararası düzeyde tepki çeken olay tarihte ilk değil... Yakın zaman önce Hindistan yine kendisine ait bir uyduyu patlatmış ve eleştirilmişti. 2007 yılında anti-uydu silahı denemesi yapan Çin, yörüngede büyük bir kirliliğe yol açmıştı. Hatta ISS, birkaç hafta önce Çin’in patlattığı uydunun atıklarıyla karşılaşmış ve benzer bir manevra yapmak durumunda kalmıştı. Neyse ki ISS bir kez daha sıyrık almadan yoluna devam etmeyi başardı. Ancak yörüngede kalan atıklar, uzay çalışmaları için tehdit oluşturmayı sürdürüyor. Üstelik yalnızca bilimsel araştırmaları değil, yeni başlayan uzay turizmini de etkiliyor. NASA ile ortaklaşa büyük bir uzay istasyonu ve ‘uzay oteli’ inşa etmeyi planlayan Axiom Space, hadise üzerine yetkilileri duyarlılığa çağırdı. SpaceX ile NASA’ya hizmet veren Elon Musk’ın konuya sessiz kalmasıysa dikkat çekti.

Uzay atıklarının yörünge faaliyetleri adına oluşturduğu tehlike uzun süredir gündemde. Mayısta konuya kapsamlı biçimde değinmiştim. O vakitlerde Çin’in yanlışlıkla Dünya’ya düşen roketi gündemdeydi. Uzay atıklarına çoğunlukla devre dışı kalan ve birbiriyle çarpışan uydular sebep oluyor. Şimdiyse anti-uydu silahları ciddi bir tehdit oluşturmaya başladı.

Günümüz teknolojisinde uydular her zamankinden önemli. Güncel bir araştırmaya göre olası bir toplu uydu blokajının sadece ABD’ye maliyeti günlük 1 milyar dolar civarında. GPS uydularını hedef alarak bireysel ve toplu ulaşımları, ticari sevkıyatı, hatta askeri operasyonları sabote etmek mümkün. Yalnızca birkaç iletişim uydusunu düşürerek milyonlarca insanın irtibatını kesintiye uğratmak olası. Uydular giderek ülkelerin yumuşak karnı haline gelirken anti-uydu silahları da yeni güç gösterisi araçlarına dönüşüyor.

SAATTE 27.000 KM HIZ

Yazının Devamını Oku

Elektrik devriminin ayak sesleri

Dünya hızla elektrikli araçlara yöneliyor. Bu araçlar karbon üretmiyor ama kullanılan piller çevre için büyük tehdit oluşturuyor. Akademisyenler de elektrik devriminin küresel eşitsizliğe çanak tutabileceğine dikkat çekiyor.

Yoksa siz hâlâ elektrikli araç kullanmaya başlamadınız mı? Birden şaşırmış olabilirsiniz. Evet, bu soruyu duymak için biraz erken olduğu doğru. Ancak yine de fazla beklemeyeceğiz. Dünyanın hızla elektrikli araçlara (EV) yönelmesinin ardında ekolojiden ekonomiye pek çok etken var. Küresel ısınmanın başlıca sebepleri arasında gösterilen fosil yakıtların terk edilmesi bunlardan biri... 2030’lu yıllarda başta ABD ve İngiltere gibi büyük ekonomiler benzinli araçları tedavülden kaldırıp karbon izi düşük elektrikli araçlara yönelecek. Elektrik devrimi denilen bu büyük dönüşümün ayak sesleriyse şimdiden duyulmaya başladı. Geçen  haftalarda araç kiralama şirketi Hertz tarafından elektrikli araç üreticisi Tesla’ya 100 bin araçlık sipariş verileceği öğrenildi. Sipariş henüz  resmileşmedi ancak haber, EV dünyasında heyecan yaratmaya yetti.

GÖZLER E-BİSİKLETTE

Elektrikli araç denince akla önce otomobiller gelir. Devrim niteliğinde bir dönüşüm söz konusu olduğundaysa yalnızca teknolojinin değil, alışkanlıkların toptan değişmesi beklenir. Öyle de oluyor. Araştırma kuruluşu Deloitte’in verilerine göre bilinçli tüketicilerin yeni gözdesi, elektrikli bisiklet. 2020 itibariyle ABD’de yarım milyona yakın elektrikli bisiklet satılmış. Satılan elektrikli otomobil adediyse 231 bin civarında.

Sokaklarda sıkça görmeye başladığımız e-scooter’lar şimdiden fuzuli araç kullanımını azaltarak karbon salımına dolaylı yoldan etki etmeye başladı. Pandemi koşullarında toplu taşımadan ziyade bireysel ulaşıma yönelen pek çok insan da elektrikli araçları tercih öncelikleri arasına alıyor. Dünya çapında 11 milyon civarında e-bisiklet var. Önümüzdeki 10 yılda bu rakamın 150 milyona ulaşması bekleniyor.

BÜYÜK SORUN KAPIDA

Karbon üretmeyen elektrikli araçlar ekolojik yönden olumlu bir imaja sahip ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Martı markasıyla yaygınlaşan kiralık e-scooter’lar şimdiden İstanbul gibi metropollerin görüntü kirliliğine fark edilir bir katman ekledi.

Elektrikli araç pilleri kimyasallar ve ağır metaller içeriyor.

Yazının Devamını Oku

Twitch’te kara para aklama olayının arkasında ne var?

Geçen hafta dijital yayıncılık portalı Twitch’in Türkiye sitesinde bir kara para skandalı ortaya çıktı. Bu olayda para aklamaya video oyunu yayını yapanlar zemin sağlıyordu. Aslında oldukça basit bir yöntem. Sanal paranın ‘asıl sahibi’ suçlular ve rüşvetten vergi kaçırmaya nerelerde, nasıl kullanılıyor bakalım...

Twitch, oyun oynarken canlı yayın yapanların bağış yoluyla gelir elde ettiği bir ortam... Geçen hafta çalıntı kartlarla elde edilen kara paraların bağış süsüyle aktarıldığı ve daha sonra aktaranlar ve yayıncılar arasında bölüşüldüğü ortaya çıktı. #temiztwitch etiketiyle Twitter’da trend olan olayın yankıları sürüyor... Bit paraların kullanıldığı hadise, kripto piyasaların kirli parayla olan ilişkisini gündeme getirdi.

Bitcoin, 2008’de paranın gerçekliğini doğrulamak için bir bankaya ve de hükümete ihtiyaç olmaması idealiyle Satoshi Nakamoto mahlaslı, kimliği saklı kişi veya grup tarafından icat edildi. Dolaşıma girdiği 2009’dan bugüne değeri 66 bin katına çıkan Bitcoin’in varoluş amacı aslında yatırım aracı olmak değil, dijital para birimi olmaktı. Bugünlere kolay geldiği söylenemez...

Paypal’ın kurucularından, eski CEO’su Bill Harris gibi isimler, Bitcoin’in insanlık tarihinin en büyük sahtekârlıklarından biri olduğunu, balonun er ya da geç patlayacağını iddia ediyor. Elon Musk gibi spekülatörlerse gelecekte kripto paraların piyasaya hâkim olmasını kaçınılmaz olarak nitelendiriyor.

 

BİTCOİN ÖNCE DE VARDI

Her durumda Bitcoin’den fazlasıyla faydalanan bir grup var: Siber suçlular. Aslında siber suçlulara Bitcoin’in gerçek sahipleri diyebiliriz... Çünkü telefon uygulamanızda Bitcoin alıp satmaya başlamadan çok önceleri, internetin karanlık tarafında Bitcoin ile derin ticaretler yapılıyordu... Bitcoin’in çalışma prensibini hatırlayalım: Tüm kripto paralara örnek olan Bitcoin, merkeziyetten muaf ve dijital ortamda aktarıldıkça var oluyor. Bu yapıya blok zinciri (blockchain) deniyor. Blockchain teknolojisinde veri her zaman belirli bir sıralama yaklaşımıyla kayıt altına alınıyor. Değiştirilemez olmasının nedeni bu. Basit bir örnekle açıklayalım: Beş tane karton etiketiniz ve uzun bir ipiniz olduğunu düşünün. Etiketlerden birinin üzerine adınızı yazarak imzalıyorsunuz ve bu etiketi ipe geçiriyorsunuz. Sonra bir arkadaşınız da aynısını yapıyor ve etiketini aynı ipe geçiriyor. Bu işlemi beş arkadaşınızın hepsi tekrarlıyor. Artık elinizde belirli bir sırayla ilerleyen, her birinin üstünde bir kişinin adı ve imzası olan etiketlerin düğümlendiği bir ipiniz var. Blockchain kayıt sisteminde isimlerimiz veriyi, etiketler blok adı verilen yapıları, ipse zamanın akışını temsil eder. Yüksek işlem hacimli bilgisayarlar bu sıralamayı kontrol ederek işlemlerin tekil olduğunu kanıtlar. Bunun karşılığında da sistemden küçük bir ödül alır. Buna da madencilik denir.

 

Yazının Devamını Oku

Plumia ile küresel vatandaşlık mümkün

Dünyanın ilk internet ülkesi Plumia, gerçek vatandaşlık haklarına sahip olmayı ve diğer ülkeler tarafından tanınmayı hedefleyen dijital bir kolektif. Topluluğa katkıda bulunabilecek herkese açık olan Plumia’nın vatandaşı olmak için internet sitesini ziyaret etmek yeterli.

John Lennon ünlü ‘Imagine’ şarkısında sınırlara gerek olmayan bir gelecek hayal etmişti. Ütopik olduğunu elbette kendisi de biliyordu ancak hayalinin dijital dünyada bir gün gerçek olacağını acaba düşünmüş müydü? Dünyanın ilk internet ülkesi... Gezegen üzerinde hiçbir toprak bütünlüğü yok ancak vatandaşları dünyanın dört bir yanında memnuniyetle ağırlanıyor. Üstelik bu ülke, alım gücü ve refah seviyesi bakımından en ön sıralarda bulunuyor ve nüfusu her geçen gün daha da artıyor.

ALIM GÜCÜ YÜKSEK

İşlerini yanında taşıyan, freelance (bağımsız) çalışan ve sürekli seyahat halinde olmaktan hoşlanan insanlara dijital göçebe deniyor. Sayıları giderek çoğalan dijital göçebeler, ülkemize yabancı bir topluluk değil. Hatta Türkiye, kendi içinde dijital göçebeliği ilk deneyimleyen ülkelerden... Son yıllarda başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde yaşam kalitesinin azalmaya başlaması, sahil bölgelerine ve doğaya yakın kentlere akın başlatmıştı. Halen süren bu göç hali, pandeminin de etkisiyle ivme kazanmıştı. Türkiye’nin coğrafyası ve iklim çeşitliliği büyük şehirlerden kaçışı kolaylaştırıyor. Dünyadaysa dijital göçebeler dönemsel olarak farklı ülkelerde yaşamayı tercih ediyorlar. Kimileri iklim kuşağını takip edip yazın serin,  kışın tropik yerlerde yaşıyor, kimileriyse çalıştıkları projelere bağlı seyahat ediyor. Dünya üzerinde dijital göçebelerin sayısı 35 milyondan fazla. Kanada’nın nüfusuna eşdeğer bu rakam, birçok Avrupa ülkesindekinden daha büyük bir popülasyonu ifade ediyor.

Vatandaşlıkları haricinde hiçbir ülkeyle yerleşik bağı bulunmayan bu geniş topluluğun ortak özelliği, hepsinin çalışan insanlar olması. Aralarında girişimciler, finansçılar, yaratıcı işlerle uğraşanlar, influencer’lar, sanatçılar, broker’lar ve büyük oranda bilişim sektörü çalışanları var. Haliyle alım gücü ve refah seviyesi yüksek bir profil...

Yeni teknolojiye odaklanan etkinlik ve medya şirketi TNW’nun verilerine göre dijital göçebelerin ticari alışverişler dahil yıllık harcamaları 787 milyar dolar civarında. Bu rakam, refah seviyesi en yüksek 50 ülke arasında yer bulmalarını sağlıyor. Hal böyle olunca, dijital göçebeler turist çekmeye çabalayan ülkelerin ilgi alanına giriyor. Barbados, Bermuda, Kosta Rika gibi egzotik yerlerin yanı sıra Doğu Avrupa ülkelerinin neredeyse tamamı dijital göçebelere cazip olanaklar sunuyor. Bunlar arasında vize ve çoklu giriş-çıkış kolaylığı, gelir vergisi muafiyeti, devlet destekli konut gibi önemli imkânlar var.

Pekalâ, 35 milyonluk nüfusuna rağmen işsizlik oranı sıfır olan bu dijital milletin gerçek bir ülkesi olsa nasıl olurdu? İşte bu sorunun cevabını da yine dijital göçebelerden oluşan ve sayıları 1000’den fazla olan bir topluluk veriyor: Plumia. Dünyanın ilk internet ülkesi olan Plumia, gerçek vatandaşlık haklarına sahip olmayı ve diğer ülkeler tarafından tanınmayı hedefleyen dijital bir kolektif.

TÜM GÖÇEBELERE AÇIK

Yazının Devamını Oku

Anılarımızı modifiye etmeye hazır mıyız?

Geçen hafta Cambridge Üniversitesi’nden uzmanlar istemediğimiz anıları değiştirebilmenin, hatta belki silmenin mümkün olabileceğini açıkladı. Peki, bizi biz yapan tecrübelerimizse eğer, anılarımızı sildirmek kendimize ait bir parçadan da vazgeçmek değil midir?

Gözlerinizi kapatıp derin bir nefes alın ve kendinize sorun: Bir daha asla hatırlamak istemediğim ne var? Aklınıza hemen bir şey gelmediyse iyisiniz... Ancak bir ya da birkaç olay hatırlıyorsanız, bilinçaltınız bu olayların etkileriyle halen meşgul demektir.

Geçmişte olduğu halde algılarımızı etkilemeye devam eden olaylar, yani travmalar, yaşadığımız gerçekliği şekillendiren başlıca unsurlar arasında. Travmaların izleri, benzer bir olay yeniden yaşandığında ona nasıl tepki vereceğimizi belirliyor.

Peki ya geçmişteki anıları değiştirebilseydik... Yeni bir çalışma, gelecekte bunun mümkün olabileceğine dair bulgular ortaya koyuyor. The Independent’ın haberine göre Cambridge Üniversitesi’nden araştırmacılar,  insanların anılarının değiştirilebileceğine, hatta unutturulabileceğine işaret eden bir protein keşfettiler. Bu gelişme, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) sendromundan mustarip olanlar için ümit verici.

Bilindiği üzere hafıza uzun ve kısa süreli olmak üzere ikiye ayrılıyor. Son araştırmalar, bağırsak ve kalbin de barındırdıkları nöron hücreleri vasıtasıyla ikinci ve üçüncü beyin işlevi gördüğünü gösteriyor. Bu organların, benliğin duygular ve sezgiler gibi zihin ötesi alanlarını idare ettiği düşünülüyor. Uzun süreli hafızaysa gerçeklik bazlı ve içgüdüsel bazlı olarak ikiye ayrılıyor. İlki olayları, yerleri ve kişileri; ikincisi duyguları ve kabiliyetleri hatırlıyor. Keşfedilen protein sayesinde içgüdüsel bazlı anıların değiştirebileceğini düşünen biliminsanları bu sayede TSSB hastalarına yardımcı olabilmeyi umuyor.

Söz konusu protein, belirli nöronları birbirine bağlayan bir mafsal görevi görüyor. Bu mafsal, iki nöron arasındaki bağlantının gücünü belirleyen reseptörlere destek oluyor. Araştırmacılar, proteini baskılayarak nöronlar arasında oluşan bağlantıyı zayıflatmayı umuyor... Böylece anlık bir olayın geçmişteki travmaya ulaşacak yolunun kesilebileceği düşünülüyor. Hemen akla “Ya hafıza kaybına yol açarsa” sorusu geliyor. Araştırmacılar bu ihtimali yüzeysel düzeyde farelerde test etmeyi başarmışlar. Hayvanların yemek almak için ‘tıklattığı’ bir düzenek hazırlanarak her tıklamada küçük bir elektrik şoku verilmiş. Elektrik şoku, fareler için korku duygusuyla ilişkilenmiş. Her şoktan sonra proteini baskılayan ‘proponalol’ maddesi uygulanan farelerin korkuya kapılmadıkları gözlenmiş. Üstelik hayvanların hafıza kaybı yaşamadıkları da kayda geçmiş.

KİŞİLİĞİMİZ GELİŞİYOR

Araştırmanın başındaki Dr. Amy Milton, hayvanlarla benzerlik taşımasına rağmen insan beyninin çok daha karmaşık yapıda olduğunu hatırlatarak ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ (Sil Baştan) filmindeki gibi anıların toptan silinmesinin mümkün olmayacağını belirtiyor: “Ama zamanla hayvanların anılarını modifiye edebileceğimiz faktörleri belirlemeyi ve bunu insanlara yorumlamayı umuyoruz.”

Yazının Devamını Oku

İğneyi Facebook’a, çuvaldızı kendimize batıralım

Hafta başında tüm dünya Facebook, WhatsApp, Instagram ve Oculus hesaplarına erişmekte güçlük çekti. Problem 6 saat gibi uzun bir sürede çözülünce kullanıcılar olası bir büyük çöküşe karşı alternatifler aramaya başladı. Facebook erişim probleminin altında yatan nedenler, insana “Sosyal medyada etrafımızı ‘yanlış bilgilerle’ çeviren illüzyon perdesini aralamanın vakti geldi mi?” diye sorduruyor.

Bir şirketin en kara günü nasıl olur? İşletme fakültelerinde örnek gösterilecek olsa, Facebook’un pazartesi günü yaşadıklarına rakip olabilecek bir emsal kolay bulunmazdı. Düşünün, bir süredir internete sızan gizli dokümanlarla şirketin güvensiz yapısını ifşa eden kişi, kimliğini açıklayarak daha ileri demeçler vermeye başlıyor. Birkaç saat içinde büyük bir network arızası baş gösteriyor ve milyarca insanın kullandığı Facebook, Instagram, WhatsApp ve Oculus ulaşılmaz hale geliyor. Üstelik bunların hepsi, sosyal medyada tekel oluşturduğu iddialarıyla şirketi Instagram ve WhatsApp’ı satmaya zorlayan Federal Ticaret Komisyonu’na itiraz dilekçesi sunulduğu gün gerçekleşiyor.

Facebook’un sosyal medyada tekel yaratıp yaratmadığı halen bir tartışma konusu. Ancak sosyal yaşamımızı yönlendiren unsurları olduğu bir gerçek. Facebook’un yönetim politikaları ve algoritma stratejileri her gün kullandığımız, işlerimizi, hayatımızı yönettiğimiz
ana mecraların bizlere nasıl bir dünya yarattığını belirliyor. Dokümanları internete sızdıran muhbir Frances Haugen, mayısa kadar Facebook’un ürün müdürlüğünü yapan isim. Geçmişte Pinterest, Yelp, Google gibi teknoloji devlerinin bünyesinde aynı görevi icra etmiş, sosyal medyayı çok iyi tanıyor. Kendisini alarma geçiren durumu “Birçok sosyal ağ gördüm fakat Facebook’taki durum daha önce karşılaştığım her şeyden çok daha kötü boyuttaydı” şeklinde ifade ediyor.

Okuyacaklarınız doğrultusunda Facebook’u ‘kötü niyetli bir şirket’ olarak yaftalamak adaletsizlik olur. Çünkü Instagram ve WhatsApp ile birlikte Facebook’un insanlığa her yönden iletişim özgürlüğü ve fırsat eşitliği sunan serbest teknoloji araçlarından biri olduğunu kabul ediyoruz. Platformları kullanmaya elbette devam edeceğiz. Madalyonun diğer yüzündeyse kârlılığı her şeyin önüne koyarak amacından sapan bir yapının ‘istemeden de olsa’ insanlığa nasıl zarar verebileceği gerçeği yatıyor. Facebook’un durumunu, sermaye düzeninin küresel ölçekte nasıl çarpıklaştığı yönünden okumakta fayda var. Bir noktada iğneyi Facebook’a, çuvaldızı kendimize batırmayı düşünebiliriz. Aynı güne denk gelen büyük kesintiyse kalıcı alternatifler düşünmeye başlamamızı söyleyen bir işaret belki de. Acaba sosyal medyada etrafımızı ‘yanlış bilgilerle’ çeviren illüzyon perdesini aralamanın vakti mi geliyor?

‘NEFRET DUYGUSU ETKİLEŞİMİ ARTTIRIYOR’

ABD’nin en köklü ve etkili haber programı olan 60 Minutes’a konuk olup sızdırdığı belgelerin gerçekliğini doğrulayan Haugen, sosyal medya devinin yol açtığı toplumsal vahameti anlattı. Teknoloji blogu Gizmodo’nun röportajı analiz ederek 9 başlık altında topladığı korkutucu gerçekler arasından en çarpıcı olanları paylaşıyorum.

*

Yazının Devamını Oku

İnsan ve makine arasında tuhaf yakınlaşmalar

Sanal Yakınlık Sistemi, insan-makine ilişkisine yeni bir boyut katarken işin etik yönünü sorgulatıyor... Sanal influencer Rozy’ninse hem global müşterileri hem de takipçi sayısı her geçen gün artıyor...

İnsan ilişkilerinin akışta ilerleyen, senkronize bir doğası var. Kendimizle uygun titreşimde insanlarla yakınlaşır, ilham verici deneyimler yaşarız. Zıt kutuplarda olanlara çekilir, gelişim imkânı buluruz.  Yaşama anlam katan birlikteliklerde çoğu zaman kıymetli bir tesadüf rol oynar. Öylesi bir karşılaşma, denk gelme... Tesadüften öte, muazzam bir eşzamanlılık... Her şey sanki planlanmış ve olması gerektiği gibi aktığında, doğru bir buluşma olduğundan emin oluruz. 

Yeni yeni içinden çıkmaya başladığımız pandemi evresi, düzeni bir miktar değiştirmiş olsa da insan yakınlaşmalarının temel dinamikleri halen korunuyor. Gelgelelim, mesafe gerçeği ve evde kalma hali, ‘üçüncü türden bir yakınlaşma’ alanı açtı. Teknoloji marifetiyle insanı makinelerle temas noktasına getiren bu yeniliğe ‘Sanal Yakınlık Sistemi’ adı veriliyor. Bir diğer taraftaysa gerçekte var olmadığı halde onlarca büyük müşterisi ve on binlerce takipçisi bulunan, sanal bir fotomodel çıkıyor karşıma. Aynı gün biliminsanlarının dünyanın ilk dokunmatik hologramını geliştirdiği haberi önüme düşüyor. Öte âlem ‘metaverse’in hayli gündemde olduğu şu günlerde, yeni boyutlar kazanan insan-makine yakınlaşmasını gelin mercek altına alalım.

Sanal Yakınlık Sistemi (SYS), dijital literatüre geçebilecek bir terim. Futurism blog’unda karşıma çıkan örnek uygulama sanal cinsellik odaklı olduğu için adresini paylaşmıyorum. Konu kavramsal olarak ilgi çekici yenilikler barındırıyor. Sanal partner ve cinsellik konusu uzun yıllar bilimkurgu fantazileri arasındaydı. Sonunda gerçek oldu. Malum sektörün bir gerçeği olarak sistem öncelikle erkeklere hitap ediyor. Sisteme üye olan kullanıcılar kendi eşlerini kendileri yaratabiliyor. Üstelik 2 boyutlu fotoğrafı olan herhangi bir kişi modellenebiliyor. Hayali kurulan ünlüler, platonikler, ulaşılmaz olanlar... Sanal ortamda hararetli bir gerçeğe dönüşüveriyorlar! İşin etik boyutu elbette tartışmalı. Ayrıca her ay sitedeki canlı erotik yıldızlar oylanıyor ve seçilen insan modellenerek sisteme katılıyor. Uygulamanın ilgi çekici diğer özelliği, tam da konunun merkezinde olan makineyle temas noktası. Video veya sanal gerçeklik başlığıyla kullanılan sistemde, deneyimi daha ileri götürmek isteyenler için bir seks oyuncağı mevcut. Ayrı satılan aparat, sanal sahnede yaşananları eş zamanlı olarak fiziki dokunuşlara dönüştürüyor.

Bilimkurgu fantezilerinin gerçeğe varması heyecan verici ancak cinselliğin böylesine metalaşması ve tamamen maddeye gömülmesi içimde soru işaretleri uyandırıyor. İnsan ilişkilerindeki uyum birliğinin tasarlanabilir hale gelmesi, mucizevi eşzamanlılığın her istediğine ulaşmakla yer değiştirmesi... Bir diğer yandaysa cinselliğe ulaşamayan, engelleri bulunan bireylere sağlayabileceği açılımlar... Sanırım anahtar yine dengeyi bulmakta ve kendini bilmekte... 

SPONSORU CHEVROLET

Rozy, sosyal medyada başarılı olmak için ortalama bir influencer’dan çok daha az emek ve para harcıyor. Yine de 100’den fazla global müşterisi, Instagram’da 100 bin’e yakın takipçisi bulunuyor... Rozy’nin sırrı, gerçek biri olmaması... Bilgisayar grafikleri marifetiyle yaratılan Rozy, Kore menşeli Sidus Studio X medya şirketinin popüler yüzü. Rozy’nin şaşırtıcı derecede gerçek bir görünümü var, hasbelkader karşınıza çıksa ayırt edemeyeceğiniz düzeyde... Bu gerçekçi algısında paylaşımlarının da etkisi var. İnsan rakiplerinden farksız; doğum günü pastasını üflüyor, havuzda yüzüyor, tropik bir kafede dergisini okuyor, çölde ATV kullanıyor, ofiste çalışıyor, gün batımında spor yapıyor. Sanal bir karakter olduğu için olanakları sınırsız... Yine de insansı hissiyatını korumak için bir astronot yapmamışlar mesela, hep hayatın içinde...

Birçok karede Rozy, dünyaca ünlü giyim markalarının kıyafetlerini giyiyor. Sponsorları arasında moda ve güzellik markalarının yanı sıra Chevrolet gibi otomobil sektöründen isimler de var... Popülerliğinin yanı sıra Rozy’nin insan rakiplerine karşı yenilmez üstünlükleri bulunuyor. Koreli Rozy 22 yaşında ve doğal olarak hiç yaşlanmıyor... Sanal fotomodelin yaratıcılarından Sidus CEO’su Baek Seung Yeop’a göre bu onun uzun bir kariyere sahip olacağının göstergesi. Ayrıca işbirlikçi markalar için ultra güvenli bir model olduğunu belirtiyor: “Sanal insanlar asla endişe duyulacak skandallara karışmaz.” @rozy.gram profilinden sanal modeli ziyaret edip, mükemmel influencer nasıl olurmuş bakabilirsiniz!

Yazının Devamını Oku

Bir gezegen nasıl soğutulur?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda son 10 yıldır en önemli konu küresel ısınmanın önüne nasıl geçileceği... Daha birkaç ay önce Antarktika buz sahanlığından dünyanın en büyük buzdağı koptu, yani kaybedecek vakit yok! Hal böyle olunca, devreye ‘çılgın proje’ler olarak anılan jeo-mühendislik fikirleri giriyor.

Dünyamızın ayarının şaştığı antropojen çağında çılgın biliminsanlarına ve fikirlere gün geçtikçe daha çok yer açılıyor. En basit haliyle, uzay boşluğunda devasa bir ateş topunun yanı başında, vaktiyle serin ve yaşam dolu, şimdiyse giderek ısınan ve kuruyan bir küremiz var. Küreyi ısıtan yalnızca biz olmayabiliriz ama ısının yüzeyde hapsolmasına sebep olacak her şeyi yapıyoruz.

1 Kasım’da başlayacak olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP 26), 26 yıldır toplanıyor; son 10 yılın en önemli gündem maddesi, küresel ısınmanın önüne nasıl geçileceği... Her yıl büyük hedeflerle birtakım uzlaşmalara varılıyor ama buzullar hızla erimeye devam ediyor, her yaz yeni sıcaklık rekorları kayda geçiyor.

İngiltere Başbakanı Boris Johnson, çarşamba akşamı ABD ziyareti sırasında Birleşmiş Milletler liderlerine hitaben hararetli bir konuşma yaptı. Johnson, insanlığı ergenlik çağındaki bir çocuğa benzeterek “Artık büyümemiz gerekiyor. Dünya gezegeni duvardan duvara atabileceğimiz, kırılmaz, lastik bir oyuncak değil. Aksine bu kıymetli mavi kürenin yumurta kabuğu kadar narin bir yüzeyi ve bir tutam atmosferi var” mesajını verdi, ülkeler arası kolektif birlik çağrısında bulundu.

EN İYİ İHTİMALLE 2050’DE...

Geçen yıldan beri bir arpa boyu yol alınan karbon emisyonlarını azaltma sürecinde bu seneki konferansın daha etkili olması bekleniyor. Ama karbon emisyonunu küresel ölçekte ‘net zero’ denilen sıfır noktasına getirmemizin iyi ihtimalle 2050’yi bulacağı tahmin ediliyor. Henüz birkaç ay önce Antarktika buzullarından en büyük parçanın koptuğu düşünülürse, kaybedecek hiç vaktimiz kalmadığı aşikâr. Hal böyle olunca, ‘çılgın projeler’ olarak anılan jeo-mühendislik fikirleri devreye giriyor. İklimi ve atmosferi ‘hack’lemek’ şeklinde nitelendirilen jeo-mühendislik, gezegeni soğutmak için iki ana yol öneriyor: Atmosferdeki karbonu ayrıştırıp toplamak veya Güneş’ten gelen ısıyı azaltmak. Bu çılgın fikirlerden birkaçı şöyle:

Bulut beyazlatma: ABD’li araştırmacıların yakın zaman önce ortaya attıkları bu fikir bulutların yansıtıcı yapısını arttırmayı hedefliyor. Yüzeyler beyazlaştıkça ısıyı ve ışığı geri yansıtıcı özellik kazanıyor. Okyanus bulutlarına kristalize tuz partikülleri spreylenerek daha beyaz olmaları amaçlanıyor. Yoğun beyazlıktaki bulutlar Güneş’ten gelen ışınları uzaya daha çok geri yansıtabilecek.

Yazının Devamını Oku

Absürt bir gözlük hikâyesi

İnternette ‘mim’ kültürünün en sevdiğim karakterlerinden biri Khaby. Konuşmaz ve iki elini yana açıp mimikleriyle “İşte... Aslında ne kadar basit!” demiş olur. İnternetin bazen sınırları zorlayan absürtlüğüne karşı bir manifestodur... Facebook ve Ray-Ban işbirliğiyle geçen hafta piyasaya sürülen Ray-Ban Stories adlı ‘akıllı’ gözlüğü görünce gözümün önüne hemen Khaby geldi. Neden olduğunu anlatayım.

Mark Zuckerberg’in Facebook’u gelecekte bir ‘metaverse’ yani dijital ‘öte âlem’ şirketi olarak gördüğünü önceki haftalarda yazmıştım. ‘Metavers’in olmazsa olmazı, akıllı giyilebilir cihazlar ve sanal gerçeklik başlıkları... Facebook’un Ray-Ban ile ürettiği Stories akıllı gözlükler, ilk bakışta dijital öte âleme göz kırpıldığı hissi uyandırıyor. Ancak teknoloji âlemine ne yenilik kattığını ve kimin neden kullanacağını sorgulamamak elde değil. Ray-Ban Stories, yerleşik kamerasıyla günlük anıları kullanıcı gözünden kaydetmek için tasarlanmış. Klasik modelin köşesinde küçük bir buton ve hemen altında kamerası var. Dahili hafızası 30 saniyelik videolar ve 500’e yakın fotoğrafı kaydedebiliyor. 5MP kamera çözünürlüğü ‘eh’ seviyelerinde. Gelişmiş akıllı telefon kameralarına yaklaşamıyor... Ancak eller serbest çekim yapmaya ve anlık hikâyelere ‘kendi gözümden’ havası katmaya yarıyor. Bir de “Ellerim dolu ama mutlaka fotoğraf çekmeliyim” dediğinizde faydalı olmalı.

Facebook işin neresinde derseniz, Ray-Ban Stories fotoğrafları Facebook’un ‘View’ uygulamasına aktarıyor ve buradan paylaşılabiliyor. Gözlük sapındaki hoparlör ve mikrofonlar, sesli mesajları ve çağrıları dinlemeye, yanıtlamaya yarıyor. Sapından dokunmatik kontrol edilen gözlük, istenirse “Hey Facebook” komutuyla da aktive edilebiliyor. Sesli komutlar yalnızca kamera kontrolleriyle sınırlı. Hoparlörün müzikten ziyade sesli mesaj ve konuşma için tercih edilebileceği yorumlarına rastlıyorum. Sesi dışarı verdiği için ortalık yerde kullanmaya pek müsait değil. Akıllı gözlük dendiğinde akla hemen ‘casus teknolojisi’ gelir. İnsanları habersiz çekme sorunu ortada... Küçük beyaz bir kamera ışığı yandığı için Ray-Ban Stories’e casus gözlüğü diyemeyiz. Yine de açık havada fark edilmeyebilir.

TANITIM MALZEMESİ

Snapchat’in 2016’da piyasaya sürdüğü ‘Spectacles’ gözlüğünü hatırlarsınız. Kameralı gözlük Spectacles çıktığında bir heyecan dalgası yaratmış fakat sonra esamesi okunmaz olmuştu. Snap Inc. yakın zamanda gözlüğü yeniledi ve yalnızca yaratıcı dijital içerik üreticilerine sundu. Google Glass ise büyük vaatlerle akıllı gözlük pazarını yaratıp şirketin en başarısız girişimi olarak tarihe karışmıştı. Öyleyse Facebook ve Ray-Ban’in gururla sunduğu bu gözlük neye hizmet ediyor? Şahsi yorumum; her iki firma için de iyi bir tanıtım malzemesi. Facebook, popüler bir yaşam stili markasıyla birlikte anıldığında ‘hayatın içindeyiz’ hissi aşılıyor. Ray-Ban ise ürün gamına teknoloji aroması katmış oluyor. Smart unvanına kavuşuyor. Halbuki çok da akıllı sayılmaz. 5 yıl önceki teknolojiyi ısıtıp yeniden sunuyor. Tek farkı; iyi bir güneş gözlüğü olması. Hoparlörlü güneş gözlüklerinin çok daha iyisini Bose iki yıl önce yapmıştı. Eller serbest kaliteli görüntü çekmek için GoPro ve onlarca mini kamera var... “Hey Facebook, fotoğraf çek” demeyle de pek akıllı olunmuyor. “Hey Ray-Ban!” dense en azından havalı olurdu. 299 dolara satılan bu yeni gözlüğü kim ne yapacak? İşte tam bu anda Khaby’nin elleri iki yana açık, o meşhur ifadesi gözümün önüne geliyor!

AKILLI TELEFONA RAKİP OLABİLİR Mİ?

Teknoloji devi Xiaomi, geçen hafta yeni bir akıllı gözlük konsepti tanıttı. Gözlüğün önemli özelliği akıllı telefona ihtiyaç duymadan kendi başına çalışabilmesi. Tek renkli ekranına WaveGuide teknolosiyle metin mesajları ve basit imajlar yansıtabiliyor. Fotoğraf çekebiliyor, sesli komut alabiliyor ve arttırılmış gerçeklik uygulamalarıyla navigasyon sistemlerine entegre olabiliyor. Henüz konsept olarak geliştirilen gözlüğü Xiaomi, gelecekte akıllı telefonlara alternatif yaratabilecek bir cihaz olarak tanımlıyor.

Günlük alet edevata bir-iki küçük teknoloji eklendi mi ‘akıllı’ oluveriyor. Görünüşte her yanımız yapay zekâ dolu. Bilimsel anlamda gerçek bir yapay zekânın ortaya çıkmasına 5-10 yıl var.

Yazının Devamını Oku

Gençlik sosyal medyadan ‘tik’ kapıyor

İnternetten virüs bulaşmasına alışmıştık... Peki sosyal medyadan gençlerin birbirine tik bulaştırmasına ne demeli? Ya da ‘Zoom dismorfisine’, yani özellikle Z Kuşağı’nın düşük çözünürlüklü bilgisayar, telefon kameralarda kendini gördüğü hali bir süre sonra beğenmemeye başlamasına... Hepsinin nedeni yine dönüp dolaşıp stres ve belirsizliğe dayanıyor. Bu nedenle teknolojiyi yasaklamak da aslında bir çözüm değil.

Geçen hafta neredeyse her teknoloji blog’unda gençler arasında artan şekilde görülen, bilim insanlarının tam olarak açıklayamadığı bulaşıcı bir tik vakasından söz ediliyordu. Yanı sıra bir de ‘Zoom dismorfisi’ olarak tanımlanan, insanların benlik algısını rahatsız eden bir sendrom ortaya çıktı. Ortak noktaları, stresli pandemi atmosferinde ekran bağımlılığının çoğu genci tuhaf hallere sürüklemesi...

Kökeni genetik bozukluklara dayansa da tiklerin bulaşıcı olabildiği bilinir. Göz seyirmesi, istemsiz el kol ve baş hareketleri gibi tikler, belli kelimeleri ve cümleleri durmadan tekrar etme şeklinde de ortaya çıkabiliyor. Şayet tikli biriyle yeterince vakit geçirirseniz, bir süreliğine de olsa ondan tik kapmanız olasıdır. Önce İngiltere, daha sonra ABD, Almanya, Avustralya, Kore gibi ülkelerde de tespit edilen özel vakalar, tiklerin sosyal medya aracılığıyla bulaşabildiğini gösteriyor. Başta Z kuşağı mustarip; özellikle kadınlar etkileniyor.  

İngiltere’deki vakaları merceğine alan medya şirketi Vice’ın haberine göre gençler arasında yaygınlaşan tiklerin sorumlusu, pandemiyle doğan belirsizlik ve stres atmosferi. Konuyla ilgili çalışma yayımlayan Great Ormond Street psikiyatrlarına göre pandeminin gençler üzerindeki etkisi yetişkinlere nazaran daha farklı seyrediyor.

VAKALAR 10 KAT ARTMIŞ

“Artan ölüm vakaları, dışarıda kol gezen enfeksiyon ve virüs... 14 yaşındaki bir insan için oldukça vahşi bir atmosfer” diyor Dr. Suzan Gibson. Bir yıl boyunca arkadaşlarından ayrı kalmak ve belirsizliğin yarattığı anksiyetenin tik vakalarını tetiklediği düşünülüyor.

Önce tuhaf sesler çıkarmaya başlayan, birkaç hafta sonra istemsiz biçimde sınıfta eşyaları fırlatacak kadar ilerleyen tikleriyle kliniğe kaldırılan lise çağındaki Sadie, İngiltere’de kayda geçen ilk vakalardan biri. Bir gece ansızın boynundaki ve dilindeki hareketleri kontrol edemez hale gelen 14 yaşındaki Freya ise yaşadığı durumu “Gözünü kırpmamaya çalışmak gibi imkânsız bir şey” olarak tarif ediyor. Pandemi öncesinde gençler arasında yüzde 2-3 oranında görülen vakalar pandemi sonrasında tam 10 kat artışla yüzde 25-30 seviyelerine yükselmiş. Gençlerin pandemiden tek kaçış noktası haline gelen sosyal medya ve internetse durumu tam bir kısır döngüye sokuyor. Tikli hallerini ailesinden gizleme eğilimi gösteren gençler, normalleşmek umuduyla durumlarını videolarla paylaşmaya yöneliyor. İyice bulaştırıcı bir tuzak...

Henüz kapsamlı bir araştırma yapılmamış olsa da TikTok ve YouTube’da izlediği videolardan ‘tik kaptığını’ bildiren gençlerin sayısı oldukça fazla. Öyle ki tiklerle ilgili paylaşımlarda 3.2 milyar görüntülemeyle başı çeken popüler platformun bu bölümüne gençler ‘Tic-Tok’ demeye başlamışlar. Tuhaf tikleriyle popüler olan ABD’li liseli bir gencin YouTube kanalında 3 milyondan fazla abonesi var. Gençler bu videoları çok fazla izleyince yeni tikler de kapabiliyor.

Yazının Devamını Oku

Yalanla gerçekler iç içe geçiyor

Sıradışı biçimde tanıştığımız ve yine şaşırtıcı bir yoldan yaşantımıza giren ‘deepfake’, yapay zekâyla bir portre fotoğrafının hareketlendirilip istenen biçimde konuşturulması anlamına geliyor. Video görüntüleri de bu yöntemle manipüle edilebiliyor. Şimdiye kadar bir ‘tekno-şaka’ olan deepfake, şimdilerde birbirine zıt iki uçtan gerçek hayata karışıyor: İş dünyası ve siber suçlar...

Teknolojinin hayata karışması, seyirlik olmaktan çıkıp araç gerece dönüşmesi demek. ‘Deepfake’ ilkin 2017’de Hollywood yıldızlarının porno film karelerine yerleştirilmesiyle gündeme gelmişti. Yakın zamana kadar bir ‘tekno-şaka’ olan deepfake, şimdilerde birbirine zıt iki uçtan gerçek hayata karışmaya başlıyor:

İş dünyası ve siber suçlar... Bugün sahip olduğumuz teknolojiyi büyük oranda savunma sanayisine borçluyuz. Dijital teknolojideki büyük gelişmeleri icat eden veya herkesten önce kullanıma alanlarsa çoğunlukla ‘hacker’lar oluyor. Siber suçlular, deepfake’i bir internet oyuncağı olmaktan çıkarıp güçlü bir güvenlik tehdidi haline getirmeyi başardı.

FBI, martta gelecek 8-12 ay içinde deepfake temelli siber suçların ortaya çıkacağını bildirmişti. Konuyu gündeme alan Venture Beat portalının haberine göre deepfake marifetiyle siber atak dönemi resmen başladı. Bilinen ilk deepfake dolandırıcılığı Eylül 2019’da yaşanmıştı. Adı açıklanmayan bir İngiliz enerji firmasının CEO’su, patronunun sesini taklit eden bir telefon konuşmasıyla  220 bin sterlini istenen banka hesabına aktarmıştı. Telefonun diğer tarafındaki yapay zekâ öyle başarılıydı ki Alman patronun belirgin aksanını taklit edebilmişti. Dolandırıcılığı kimin yaptığı bulunamadı.

Ses taklit yöntemi, siber suçlular tarafından güvenilir kişi veya kurumlardan gelmiş gibi görünen ‘phishing’ (yemleme) mesajlarında kullanılıyor. Yaygın kullanılan kurumiçi iletişim platformları, takım liderlerinin sesli mesajlarla çalışanlarına direktif vermesine olanak sağlıyor. En doğru anı kollayarak tam zamanında araya sızan siber suçlular, ses taklitleriyle çalışanlara kendi amaçlarına yönelik talimat verebiliyor. ‘Görevimiz Tehlike’ filmlerini andıran dolandırıcılık yöntemleri yüz tanıma teknolojilerini de alt etmeyi başarıyor. İstedikleri kişilerin fotoğraflarını manipüle eden siber suçlular, sentetik kimlikler üretip kimlik doğrulama sırasında yüz tanıma kullanan finans sistemlerini hedef alıyorlar. Kredi takip şirketi Experian’ın raporuna göre sentetik kimlik sahteciliği yöntemi, en hızlı gelişen finansal suç türü. Siber suçlular deepfake tekniklerini ‘derin internet’te başkalarının kullanımına da sunuyorlar.

“Hayata pornoyla atıldı, siber suçlara alet oldu.. Ne menem şeymiş şu deepfake!” demeyin... Renkli bir iletişim yöntemi olarak karşılık bulduğu yer; iş dünyası. Wired dergisinin haberine göre uluslararası şirketler Zoom toplantılarını, kurum içi iletişimi ve sunumları canlandırmak için deepfake tekniğini kullanmaya başlamış. Sektörün öncüsü, Ernst&Young olarak bilinen EY, İngiliz startup Synthesia ile ortak bir sunum yöntemi geliştirmiş. Adı ‘Yapay Gerçeklik Kimliği’ (ARI). Çoğu üst düzey yönetici olan EY müşterileri, sentetik dublörlerini e-postalarını canlandırmak ve sunumlara samimiyet katmak için kullanıyor. Global şirketler, farklı dillerde video sunumları hazırlayabiliyor. Örneğin, bir müşteri Japonya’daki ortaklarıyla Zoom toplantısına Japonca konuşmayla başlayarak samimi bir bağ kurmayı başarmış. ‘Sentetik dublörler’ elbette gerçekmiş gibi yapmıyor, izleyenler kurgu olduğunu biliyorlar. Amaç şaşırtmak ve teknoloji marifetiyle etkilemek.

Yazının Devamını Oku