GeriUmut Fırat Eroğlu Bütün ihtişamlarıyla geri döndüler
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bütün ihtişamlarıyla geri döndüler

Efsanevi bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke “İki ihtimal var: Evrende ya yalnızız ya değiliz. İkisi de eşit derecede ürkütücü” der. Dönem dönem uzaylı konusunun yeniden canlanıp gündeme geldiği, ibrenin “Galiba sahiden varlar!” eksenine kaydığı zamanlar oluyor. Şimdi, böyle zamanlardan biri...

Bütün ihtişamlarıyla geri döndüler
Bütün ihtişamlarıyla geri döndülerPentagon’un yayımladığı UFO görüntüsü.

Son haftalarda internette UFO ve uzaylı haberleriyle sıkça karşılaşıyoruz. Nisan sonunda Pentagon, geçmişte farklı kaynaklarca ifşa edilen üç ayrı UFO videosunu resmi olarak yayımlamış ve varlıklarını onaylamıştı. UFO, malumunuz ‘tanımsız uçan cisim’ demek. Yani her UFO’da uzaylı olma mecburiyeti yok. Ancak kayda değer UFO’ların ortak özelliği, kontrollü manevraları. Akıllı varlıkların kullandığı izlenimi uyandırıyorlar. 

Uzay paslaşmaları

Pentagon videolarındaki UFO görüntüleri çok net değil ancak ilginç şekilleri ve sıradışı manevraları dikkat çekiyor. Pentagon’un açıklamasının hemen ardından Japon Savunma Bakanlığı, olası bir UFO karşılaşması için Japon Hava Kuvvetleri’ne protokol önerisinde bulundu. Japon yetkililerin beyanatlarıysa çelişkili, şahsen inanırım diyen de var, inanmayan da...

Zamanlama manidar

Japonya ile ABD’nin uzay üzerinden paslaşması yeni değil. ABD Uzay Kuvvetleri ocak ayında göreve başlarken Japonya eşzamanlı bir açıklama yaparak, kendi uzay kuvvetlerinin nisan ayında faaliyete başlayacağını duyurmuştu. Uzay kuvvetlerinin asli görevi uyduları korumak ve istihbarat. Elbette olası ‘uzaylı saldırılarına’ karşı savunma tedbirleri de bulunuyor.

Dolayısıyla Pentagon’un UFO videoları yayımlaması, Uzay Kuvvetleri’nin Amerikan halkının gözündeki yerini sağlamlaştırıyor. Ayrıca seçimler yaklaşıyor ve Başkan Trump’ın desteklediği 2024 tarihli Artemis projesi gündemde. NASA, 52 yıl sonra yeniden Ay’a inmeyi planlıyor. Ancak günümüzün ekonomik koşullarında projenin ertelenme ihtimali yüksek.

Günümüz koşullarına değinmişken, UFO gündeminin koronavirüs zamanlarına denk gelmesi de manidar. 2010’da Arap Baharı’nın patlak verdiği günlerde FBI, UFO’ların varlığını doğrulayarak alternatif bir gündem yaratmıştı.

Nükleeri sevmiyorlar

UFO konusu Pentagon için hep bir tabu olagelmiş. Karşılaşma vakaları saklanmış veya örtbas edilmiş. Son yıllardaysa hem UFO vakalarının arttığı hem de Pentagon’un şeffaflaşmaya başladığı görülüyor. Ayrıca uzayda uluslararası rekabet söz konusu. ABD ve Japonya’nın ortak rakibi Çin, yeni devreye aldığı FAST projesiyle dünya dışı yaşam araştırmalarında lider konuma geldi. 500 metre çapında bir çanakla ücra köşeleri dinlemeye başlayan Çin, uzaydan ses gelirse ilk duyan olacak.

UFO vakaları en çok nükleer araştırmaların yürütüldüğü sahalarda görülüyor. 2014-2015’te, ABD’nin nükleer uçak gemisi USS Theodore Roosevelt’in etrafında aylarca uçan F-18 pilotları hemen her gün bir UFO vakası bildirmiş. İkinci Dünya Savaşı sonrası ilk atom bombasının denendiği Nevada Çölü’nde öyle çok UFO görülmüş ki izlemek için özel personel atamak gerekmiş. UFO’lar belirdiğinde nükleer silahların işlevsiz hale gelmesi gibi fenomenler resmi kayıtlara geçmiş. Bu durum ‘uzaylı dostlarımızın’ nükleer tahribata pek sıcak bakmadığını, hatta gezegenimizi korumaya çalıştığını hissettiriyor...

Neden göremiyoruz?

Pekâlâ uzaylılar varsa, neden açık seçik kendilerini göstermiyorlar? Mantıklı bulduğum teorilerden biri, kendi can güvenlikleri. Hayal edin, balta girmemiş ormanlara gidiyorsunuz ve etrafta sürekli savaşan vahşi kabileler var. Onlara barış mesajı vermek için ortalarına atlar mıydınız? Bir diğer teori, dünya düzenine açıktan müdahale etmemeleri. Keza aleni şekilde ortaya çıksalar, büyük bir kaosa yol açabilirler. Öte yandan YouTube’daki ünlü komplo teorisyenlerinin farklı fikirleri var. Gizli güçlerin yakında ‘uzaylı korkusu’ düzmecesiyle toplumları manipüle etmeye başlayacağını öne sürüyorlar. Uyanık olmakta fayda var!

Luis Elizondo: Yalnız olmayabiliriz

Pentagon’un gizli UFO projesinin başında yer alan ve daha sonra görevden ayrılan Luis Elizondo, kilit bir isim. Söz konusu üç videonun kamuoyuna açıklanması için yıllarca yoğun çaba sarf etmiş. Çabaları, ancak görevden ayrıldıktan sonra sonuç vermiş. Pentagon’un ve istihbarat birimlerinin elinde çok daha fazla görüntü ve belge olduğu biliniyor. Görevde olduğu sürede pek çok vakayla karşılaştığını açıklayan Elizondo, fikrini açıkça ifade ediyor: “Fazlasıyla ikna edici delillere inanarak söylüyorum ki yalnız olmayabiliriz.”

CYBORG’LAR İÇİN BİYONİK GÖZ ŞEMASI HAZIR!Bütün ihtişamlarıyla geri döndüler
Hong Kong Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nden araştırmacılar, insan gözünden daha üstün bir biyonik gözü konsept olarak tasarladılar. Nature dergisinde üç boyutlu şeması yayımlanan biyonik gözün içinde ışığa aşırı duyarlı nano teller yer alıyor. 5 yıl gibi yakın bir gelecekte bu protez gözü kullanan insanlar ve insansı robotlar, gece görüş kabiliyetine sahip olacak ve normalden daha net görebilecekler.

X

Uzay da turistik yer oldu!

Uzay turizmi henüz uzayın kıyılarından, yani yörünge altı bölgeden faaliyete başlamış olsa da geleceği büyük potansiyele sahip... Uzayın sonsuzluğunda 3 dakika havada durmak için yüzbinlerce dolar harcamaya hazır yüzlerce insan var.


Bu ay uzay turizmi resmen başladı. Bu gelişmenin ilham verici yeniliklerinden biri de uzay limanı. Sırada uzay otelleri var.

Ne çok duyduk bu lafı; “Büyüyünce astronot olucam!” Bir kuşağın çocukluk hayaliydi büyüyünce astronot olmak. 1969’da Ay’a ayak basılalı beri, astronotluk ‘gözde bir meslek’ haline geldi diyemeyiz elbette. Ancak insanlığın en yüksek sosyolojik mertebesini temsil ettiği kesin. Önceki hafta dünyanın ilk ticari uzay seyahatini gerçekleştiren İngiliz işadamı Sir Richard Branson çocukluğunda bu hayali paylaşanlardan biriydi. Virgin Galactic’in başarılı uzay macerasından dönüşte herkese anlattı. Branson’ın seyahati uzay turizminin ilk adımı olarak tarihe geçti. Bir sonraki hafta yani 20 Temmuz’da Amazon’un sahibi Jeff Bezos kendi roketiyle uzayın sınırındaki ilk uçuşunu gerçekleştirdi. Yanında seyahate para ödeyen bir yolcu da vardı. Rakip iki özel firmanın faaliyetlerine başlaması ve ücret ödeyen bir müşterinin bulunmasıyla birlikte Dünya gezegeninde resmi olarak uzay turizmi başlamış oldu.

Sir Richard Branson, kendi parasıyla uzaya giden ilk insan olarak tarihe geçti.

 

JUSTİN BİEBER DA SIRADA

Yazının Devamını Oku

Minik sembollerle ilişkimiz insanlık tarihi kadar eski

Emojilerin atası olan ilk emoticon’u biliyor musunuz? :-) Slm! İşte bu...

Emoticon, ‘emotion icon’ yani ‘duygu ikon’ kelimelerinden türetilmiş. Emoji ise Japonca ‘e’ (resim) ve ‘moji’ (karakter) kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. İkisinin de başındaki ‘emo’ yani ‘duygu’ ifadesi çok şey anlatıyor. Kelimelerden fazlasını söyleyen, yokluğunda gözlerimizin aradığı bu minik sembollerle ilişkimiz aslında insanlık tarihi kadar eski... Dijital çağdaysa kısıtlı alanlarda geniş ifadelere ihtiyaçla emoticon’lar ve emojiler doğuyor.

Sevdiğim internet hikâyelerinden biridir... İlk emoticon’un ihtiyaçtan ötürü bir profesör tarafından icat edilmesi bana oldum olası komik gelir :-) Profesörün kendi makalesinden aktarıyorum: Yıl 1982, Carnegie Mellon Üniversitesi. E-postanın ilk yılları… Bilgisayar Bilimleri Fakültesi’nden Dr. Scott Fahlman akademik yazışmalar arasında gidip gelen eğlencelik mesajların yarattığı karışıklığa çözüm getirmek ister. Üstelik kimileri bu mesajları ciddiye alıp polemiğe bile düşmektedir. Sonunda aklına o dâhiyane fikir gelir. Mizahi e-postaların konu başlığına :-) ciddi olanlara :-( eklenmesini önerir. Gerisi malum… Emoticon’lar hızla yayılır ve güneş gözlüklerinden B-) Abraham Lincoln’e =):-)= kadar yüzlercesi interneti sarar.

MANGALARDAN İLHAM ALDI 

Akıllı telefonlarla popüler olan emojilerin doğuşuysa bir tasarım hikâyesi... iPhone ve Android’lere gelmeden çok önce, 1999’dan beri Japonya’da kullanılıyor. Emojiler ilk olarak Japon telekom devi NTT DoCoMo tarafından sipariş edilmiş. Zamanın mobil internet ağındaki 250 karakterlik mesajlara daha fazla ifade sığdırabilmek amacıyla… Henüz 25 yaşındaki genç tasarımcı Shigetaka Kurita, 5 haftada 176 sembolden oluşan ilk emoji setini tamamlamış. Emojilerin Japon icadı olması tesadüf değil. Çin kökenli Kanji alfabesi, sembolik ve resimsel ifadeye dayalıdır. Ancak Kurita’ya Tokyo sokaklarında sık rastladığı piktogramlar (trafik lambasındaki insan figürü gibi) ve duyguların grafiklerle ifade edildiği, bizdeki mizah dergilerine benzeyen ‘manga’lar ilham vermiş.

Emojilerin kökeni, tarihi duvar resimleriyle başlayan sembolizme kadar uzanıyor. Sembol, geniş ve derin bir kavramın görsel ifadesidir. İlintili semboller bir arada dil oluşturmaya başlar. Emojiler de bugün milyarlarca insanın konuştuğu ortak bir dil haline geldi. Gelecekte iyice yaygınlaşıp farklı mecralarda bile yer bulacak. Örneğin Z Kuşağı’yla yakın bir iletişim kurmak istiyorsanız emoji diline hâkim ve yeterince yaratıcı olmalısınız. Bizim sonradan öğrendiğimiz bu dilin Z’ler için ‘anadil’ olduğu bir gerçek... Emojileri dozunda ve yerinde kullanmak önemli. Ne aşırısı ne de aşağısı... Her cümleye komik emoji eklemek yapay gelebiliyor; tek tük eklenen standart emojilerse ilgisiz bir hava yaratabiliyor. Hep aynı emojilere ‘yapışmak’ hiç ‘cool’ değil. Z Kuşağı emojilerle neredeyse şiir yazabiliyor ancak her emojinin aynı çağrışımı yapmadığı bir gerçek. Kişinin karakterini düşünüp çıkarım yapmak en kolayı.

SİYAH KALP DE NEDİR?

Bir de gizemli emojiler var. Örneğin siyah kalp ne anlama geliyor? Hiç kullanmadığım için bilmiyorum. Sadece rock’çı arkadaşlarım kullandığında anlıyorum. Mavi, yeşil ve beyaz kalplerin temiz sevgi ve ‘arkadaşlık sınırı’ manası malum. Ancak kırmızı kalp de her zaman ‘aşk’ anlamına gelmiyor. Kırmızı kalp emojisi, yaratıcısı Shigetaka Kurita’nın en sevdiğiymiş. Emoji anlayışı bazen kültürden kültüre farklılık gösteriyor. Örneğin Japon kültüründe ‘kaka’ sevimli bir şeydir. Kurita, bu emojiye ilk sette yer vermek istemiş fakat onay alamamış. Emoticon sayılabilecek ‘asşlkjsşlskdjsadf’ gülme efektinin Türkiye’ye has oluşu da yine kültürel bir fark. Yabancıların Türklerle ilk yazışmalarında asla anlam veremediği bu harf çorbası bizim için çok şey ifade ediyor :D

Yazının Devamını Oku

Dijital dünyanın pandemisi

İnsanlığın virüslerle sınavı bitecek gibi değil! Yarattığımız dijital dünyanın da kendi virüsleri olacaktı elbet. İnsanlık, biyolojik salgının etkilerini yeni yeni atlatırken şimdide ‘Robin Hood maskeli’ korsanların başlattığı pandemiyle karşı karşıya: Fidye yazılımları!

Önceki cuma günü bilgi işlem tarihinde bir dönüm noktası gerçekleşti. Kayıtlara geçen en büyük organize bilgisayar korsanlığı, sayıları 26 bini bulan şirketleri ve çok sayıda ülkeyi etkiledi. ABD menşeli Kaseya yazılım firmasının ağına sızan REvil (ransom evil / fidye şeytanı) adlı hacker örgütü sisteme bir fidye yazılımı yerleştirdi. Kaseya’nın sistemini kullanan dünya çapında binlerce şirket doğrudan veya dolaylı yoldan etkilendi. Kimileri hizmetlerini yavaşlatmak durumunda kalırken tamamen kapanma noktasına gelenler oldu. Firmalar maddi kayıp ve müşteri mağduriyetleri yaşadı. Yeni Zelanda’nın eğitim sistemi ve İsveç’in ulusal demiryollarıyla mağaza zincirlerinde büyük aksamalar gerçekleşti. Mayıs ayında ABD merkezli Colonial Pipeline adlı boru hattı şirketini hedef alan fidye yazılımı saldırısı benzin istasyonlarının kapanmasına neden olmuş, ülkede yakıt kıtlığı baş gösterince kısa süreli kaos yaşanmıştı. Aynı anda birkaç ülkeye sirayet eden yeni REvil saldırısıysa fidye virüslerinin pandemi düzeyinde etki yaratabileceğinin kanıtı.

Boru hatlarını hedef alan saldırı, benzin istasyonlarının kapanmasına neden olmuş, ülkede yakıt kıtlığı baş gösterince kısa süreli kaos yaşanmıştı.

Fidye yazılımları bilgisayar korsanlığının vardığı son nokta. Yakın geçmişe kadar virüs dendiğinde çöken bilgisayarlar, silinen bellekler veya çalınan bilgiler akla gelirdi. Virüs atakları bir bakıma mikro terör saldırıları niteliğindeydi. Fidye yazılımlarıysa bilgisayarlara ve içindeki verilere hiçbir zarar vermiyor. Tıpkı rehinelerini korumak zorunda olan haydutlar gibi! Sistemi kilitleyip istenen fidye ödenmediği müddetçe kullanılamaz hale getiriyor. Ekranda korsanların hazırladığı fidye mesajıyla şifre kutusu görünüyor. Fidyeler kaynağı takip edilemediği için kripto paralarla ödeniyor. Sistemi yeniden açan şifre ‘dark web’ üzerinden iletiliyor ve iletişim yalnızca buradan sağlanıyor. 

Bu, korsanlık ‘mesleğine’ yeni bir boyut getiren bir yöntem. Meselenin çapı artık siber suçlulardan ibaret değil. Kara ticaret uluslararası ölçekte güç gösterisi haline geliyor. Güvenlik uzmanları şimdilerde tüm CEO’lara fidye yazılımlarına karşı hazırlıklı olmalarını öneriyor. Mayıstaki boru hattı saldırısını gerçekleştiren DarkSide grubu ve REvil fidye yazılımlarını herkese açık bir ‘hizmet’ olarak sunuyor. İngilizcede ‘Ransomware-as-a-Service’ deniyor. Yani imkânı olanlar fidye yazılımı araçlarını kiralayarak emellerine ulaşabiliyor. Rakiplerini tökezletmek ya da gözdağı vermek isteyenler, karşı tarafı anlaşmaya zorlayanlar, kaynakları sabote etmeyi amaçlayanlar ve daha nicesi...

‘KARŞILIK VERİLECEK’

Kimi organizasyonların çok farklı motivasyonları da oluyor. Örneğin DarkSide elde ettiği fidye gelirlerinin büyük bölümünü hayır ve eğitim kurumlarına bağışlıyor. Bir nevi Robin Hood’luk! DarkSide boru hattı saldırısından sonra yaşanan mağduriyetle ilgili  dark web’deki blog’ları üzerinden özür mesajı yayımlamıştı.

Yazının Devamını Oku

Kripto parayla sömürgecilik!

Kripto para herkesin gündeminde. Yardım kuruluşları bile hem daha şeffaf hem de daha kolay olduğu için acil durumlarda ihtiyaç sahiplerine kripto parayla yardım gönderilmesi üzerine projeler geliştiriyor. Ancak kontrolsüzlük yeni bir tür sömürgeciliğe davetiye çıkarıyor.

Birkaç hafta öncesine kadar Bitcoin yatırımcıları yeni ‘altına hücum’ çağının zevkini tadıyordu. İşler birden tersine döndü. Dünyanın kripto paralar hakkında öğreneceği daha çok şey var. Yaşamın dinamiklerini dönüştürmeye muktedir kripto paralar, parayla ilişkimizi yenileyebilecek nitelikler sergiliyor. Öyle ki neo-kolonizasyon adı verilen yeni bir ekonomik sömürgecilik türüne bile alan açabiliyor. Anlatacağım hikâye bağımsız içerik mecrası Vice’ın teknoloji odaklı Mother-board kanalından...

Hikâye, Pasifik Okyanusu’ndaki ada cumhuriyeti Vanuatu’da başlıyor. Vanuatu, fırtınalar ve tayfunların eksik olmadığı bir iklim kuşağında... Sürekli insani yardıma muhtaç hale gelen 300 bin nüfuslu ülkenin ekonomisi doğal olarak fazlasıyla kırılgan. Birleşik Krallık menşeli yardım kuruluşu Oxfam, Avustralyalı bir akıllı uygulamayla ortak iştirakle Vanuatu’nun ekonomisine kripto para odaklı dijital çözüm getirmeye niyetleniyor. İhtiyaç sahibi insanlara blok zincir teknolojisiyle maddi yardım ulaştırmak isteniyor. Oxfam’ın sitesinde bir ifade var: “Kriz zamanlarında yemek, barınma ve diğer acil ihtiyaçları geleneksel biçimde gidermeye çalışmak her zaman en verimli yöntem olmayabilir. İhtiyacı olanlara doğrudan para dağıtmak lojistik olarak çok daha kolay, ucuz ve hızlıdır.” Tam bu noktada da blok zincir teknolojisinin altı çiziliyor.

ŞEFFAFLIK ADINA İDEAL AMA...

Kripto parayla yardım yöntemi ‘kupon’ sistemiyle çalışıyor. Banka kartı biçimindeki kripto para yüklü kuponlar ihtiyacı olanlara dağıtılıyor. Yoksul bölgelerde yaşayan çoğu insanın banka hesabı bile bulunmadığı düşünüldüğünde pratik bir düşünce... Bununla birlikte parayı kimin, ne kadar ve ne zaman harcadığı, ne satın aldığı gibi tüm ayrıntılar kayıtlı hale geliyor. Şeffaflık adına ideal görünse de uzmanlara göre bu tip bir ekonomiye geçiş kişisel bilgilerin mahremiyeti adına tam bir kâbus senaryosu.

Oxfam’ın çözüm önerisine farklı açılardan karşı çıkanlar da var. Blok zincir teknolojisinde uzmanlaşan akademisyen Pete Howson “Felaketin sona erdiğine karar veren yardım kuruluşundaki bir kişiden başkası değil” diyor ve ekliyor: “İnsanlar kendi ekonomik hükümranlığını yitiriyor.” Oxfam’ın projesi sadece bir örnek. Asıl konu uluslararası yardım kuruluşları arasında yayılan kripto trendi... Vice’a göre hükümetlerden bağımsız çalışan organizasyonlar ve yardım kuruluşları dolar yerine Bitcoin dağıtmanın daha verimli ve şeffaf olduğunu belirtiyor. Ancak teknoloji beraberinde sürekli gözetim, politik baskı, yerel ekonomik iradenin temelini sarsma ve yardımı alanların kaynak kullanımlarını kontrol olanağı yaratıyor. Eleştirenler işte bu fenomene ‘kripto sömürgeciliği’ adını veriyor. Gelişmekte olan birçok ülkede yer aldığını iddia ediyorlar.

TOPRAKLAR PARSELLENİYOR!

Yazının Devamını Oku

UFO’lar artık UFO değil

Dünya’nın gidişatından bunalanlara müjde! ‘Dünya dışı akıllı yaşam arayışı’ artık yalnızca meraklı araştırmacılarla gizli istihbarat birimlerinin merceğinde kalmayacak. UFO konuları anaakıma dahil olurken, biliminsanları da konuyla akademik düzeyde ilgilenebilecek.

Kimileri bunun yakın gelecekte ifşa edilecek çarpıcı bilgiler için bir ön hazırlık olduğunu düşünüyor. Kimileri “Uzaylıların gelişi yakındır” diyor, kimileriyse ABD-Çin-Rusya arasında hazırlıkları yapılan ‘Uydu Savaşları’ ve uzay savunma sistemleri için bir zemin hazırlandığını öne sürüyor. Hepsi olası... Gökyüzündeki fenomenal olayları son olarak gündeme getiren, mart ayındaki Pentagon açıklamasıydı. ABD askeri hava sahasında kaydedilen UFO görüntüleri resmi makamlarca ilk kez paylaşılmıştı. Daha sonra Pentagon, geçen cuma günü istihbarat kayıtlarıyla birlikte kapsamlı bir rapor yayımlayacaklarını ve tüm vakaları açıklayacaklarını bildirdi. Bu yazı baskıya girdiğinde hâlâ açıklanmamıştı. Pentagon’un merakla beklenen açıklaması UFO gözlemcileri için önemli iki tarihin arasına denk geliyor: Dünya UFO Günü 24 Haziran’da ve 2 Temmuz’da kutlanıyor. İlki, havacı Kenneth Arnold’un ABD’nin ilk kapsamlı UFO raporu olarak bilinen tanıklığını yayımladığı tarihe, ikincisi de birkaç gün sonra gerçekleşen ve ünlü Roswell olayı olarak bilinen, aynı isimli bölgeye bir UFO’nun çakıldığı rivayet edilen tarihe denk geliyor (1947).      

24 Haziran ve 2 Temmuz günleri Dünya UFO Günü olarak kutlanıyor.

HEPSİ ‘UZAYLI İŞİ’

Pentagon’un açıklamasında UFO’ların (yeni tabiriyle UAP’ların) uzaylılarla, yani Dünya dışı akıllı varlıklarla bağlantısına dair ifadeler yer alması beklenmiyordu. Tanımlanamayan Uçan Cisimler olarak bilinen UFO’lara artık UAP (Unidentified Aerial Phenomena / Tanımlanamayan Hava Fenomeni) denmesinin nedeni, gökyüzündeki sıradışı olayların uçan objelerle sınırlı olmaması. Işık huzmeleri, gökte beliren sembolik formlar, Dünya dışından gelen sinyaller gibi ‘uzaylı işi’ olduğu düşünülebilecek her şey bu kapsama giriyor.

NBC New York’un haberine göre araştırmacı, gazeteci, yazar Leslie Kean, UFO’lar konusunu uzun yıllardır inceleyen, hükümetlere bildiklerini ve bilmediklerini açıklamaları için baskı yapan etkili bir isim. Kean’a göre sır gibi saklanan bilgilerin sonunda resmi olarak açıklanması önemli bir kilometre taşı. ABD, askeri tatbikatlarının yapıldığı hava sahasında tanımlayamadığı uçan cisimlerin varlığını ve kendi teknolojisi olmadığını kabul edecek... Düşünün, ‘Süper Güç’ ABD’nin donanma gemilerinin tepesinde çok daha ileri teknolojiye sahip cisimler uçuşuyor. Ne oldukları bile anlaşılamıyor... Cisimlerin Rusya ve Çin ile bağlantısı her zaman akla gelen ihtimallerden. Bu iki ülkenin Pentagon raporuna nasıl tepki vereceği de merak konusu. Kean “Şayet bu cisimlerin Rus veya Çin veya Amerikan malı olmadığı yüzde yüz anlaşılacak olursa bu büyük bir olay olur. O andan itibaren ‘yeni bir dünya’dayız demektir.” sözleriyle raporun önemini ifade ediyor.

UAP’ler, ABD başkanlarının da gündem maddeleri arasında yer alıyor. Hillary Clinton, seçim yarışı sırasında Beyaz Saray’a girerlerse tüm UFO olaylarını ifşa edecekleri vaadinde bulunmuştu. Eski ABD Başkanı Obama, yakın zaman önce katıldığı bir TV programında Beyaz Saray’a adım attığı gün UFO’ları ve uzaylıları sorduğunu anlatmıştı ve açıklanamayan olayların varlığını doğrulamıştı. Eski Başkan Trump’ınsa konuya özel ilgisi olduğu biliniyor. Hatta iddialara göre Trump uzaylıların varlığını açıklayacak raddeye gelmiş fakat ‘kitlesel histeri’ yaratmaması için kararından vazgeçirilmiş... BBC’nin haberine göre bu iddiayı ortaya atan isim İsrail Savunma Bakanlığı’ndan Haim Eshed. Uzay İdaresi’nin eski başkanı Eshed “ABD hükümetiyle uzaylılar arasında bir anlaşma var” iddiasında bulunuyor ve ekliyor: “Burada deneyler yapmak için bizimle kontrat imzaladılar.”

 

Yazının Devamını Oku

Yakında rüyalarımıza da ürün yerleştirilecek

Filmlere, dizilere ürün yerleştirme çalışmalarına alışkınız. Peki, rüyalarımıza da reklam almaya hazır mıyız? Biliminsanları rüya yerleştirme reklamcılığının ‘şaka’ olmadığını söylüyor. Dünyada bazı markalar uyku-rüya yerleştirme konusunda gönüllülerle çalışmalara başladı bile.


Eskiden şehir efsanelerinin hüküm sürdüğü günlerde pek meşhur bir tanesi vardı: 25’inci kare. Rivayete göre sinema filmlerindeki gizli karelere yerleştirilmiş içecek reklamını algılayan bilinçaltı film arasında hemen koşup içeceği satın alma güdüsüne kapılıyordu. İçecek hikâyesi efsane olabilir ancak 25’inci kare tekniği halen sinema sanatında kullanılıyor. Şimdiyse bilinçaltının çok daha derinliklerine inen bir pazarlama yöntemiyle karşı karşıyayız: Rüyaya yerleştirme.

Geçen hafta Science Magazine’de yayımlanan bir makale, uyku bilimi uzmanı 40 akademisyenin ortak imzasını taşıyan bir bildiriyi konu alıyordu. “Rüya yerleştirme reklamcılığı basit bir şaka değil, bilakis gerçek sonuçları olabilecek kaygan bir zemindir” ifadesinin yer aldığı bildiride “Rüyalarımız kurumsal reklamverenler için yeni bir oyun alanına dönüşemez” cümlesi dikkat çekiyor. Makaleyi Harvard Medikal, Montreal Üniversitesi ve MIT öğretim üyeleri kaleme almış ve farklı ülkelerden akademisyenler imza vermiş.

BİLİNÇALTINA İZİNSİZ GİRİŞ

Reklamcılıkta ‘ürün yerleştirme’ tabir edilen yöntemin rüya karşılığı olan teknik son yıllarda büyük kurumsal şirketlerin radarına girmiş. Son örneği Coors adlı Amerikan bira markasının reklam kampanyası. Yılın en büyük spor olayı Super Bowl döneminde dolaşıma giren kampanya, gönüllü tüketicileri hedefliyor. Tanıtım videosunda markanın rüya araştırmasına katılan bir grup denek, içeriğinde şelaleler, serin dağ yamaçları ve bira kutuları olan görüntüler izleyip ortam sesleri eşliğinde rüyaya yatıyor. Aralarından beşi rüyasında birayı gördüğünü anlatıyor. Kampanya tanıtımını izleyenler gönüllü katılıma çağrılıyor ve arkadaşlarıyla paylaşmaları karşılığında hediye bira paketi sunuluyor.

Biliminsanlarının hedef gösterdiği bu kampanya esasında etik olarak sakıncalı değil. Katılımcılar bile isteye rüyalarında bira görmek için imajları ve sesleri kullanıyorlar. Gelgelelim biliminsanları bu örneğin gelecekte bilinçaltına izinsiz girmek isteyebilecek pazarlamacılara emsal teşkil edebileceği konusunda uyarıyorlar. Terminolojide ‘Targeted Dream Incubation’ (Hedeflenmiş Rüya Kuluçkası) olarak geçen yöntemle ilgilenenler arasında Microsoft, Sony, Burger King gibi markalar yer alıyor. Xbox ve PlayStation, rüya yerleştirme tekniğini reklamdan ziyade oyun deneyimini zenginleştirmek için araştırıyor. Burger King ise Cadılar Bayramı için ‘Kâbus Burger’ adlı, rüyalarla ilintili bir kampanya hazırlamış. Makaleyi kaleme alan akademisyenlerden MIT doktora öğrencisi Adam Haar, son iki yılda Microsoft ve iki havayolu şirketinden teklif almış. Oyun projesine katkıda bulunan akademisyen, reklam tekliflerini etik bulmadığı için geri çevirmiş. Günümüzdeki rüya yerleştirme projeleri aktif katılım gerektirdiği için etik anlamda sorun yaratmıyor. Ancak akıllı hoparlörlerin herkesin hayatına girdiği bir gelecekte teknolojinin pasif ve irade dışı bir reklam mecrasına dönüşme ihtimalinden bahsediliyor.

Farz edin ki internetten uykuyu kolaylaştıracak müzikler dinliyorsunuz, araya bilinçaltına işleyecek reklam mesajları serpiştiriliyor. Akıllı hoparlörlerin nefes alış verişi dinleyerek uykunun derin fazlarını tespit etmesi de bir olasılık. Uyarıda bulunan biliminsanlarının maksadı bugün için kaygı yaratmak değil. Ancak henüz yolun başındayken denetlemelerin gündeme getirilmesini ve benlik algımızı şekillendiren rüyalarımızın korunması gerektiğini hatırlatıyorlar.    

Geçmiş uykuda yazılıyor

Yazının Devamını Oku

Gel gör beni ‘like’ neyledi

Instagram birkaç ülkede beğeni sayısını gizlemeyi denemişti, sonunda tercihi kullanıcılara bıraktı. Influencer Rachel Araz bu seçenekle herkesin artık daha özgür paylaşım yapacağını düşünüyor. Peki, sadece arkadaşınızın fotoğrafını paylaşabildiğiniz, beğeni ve takipçi sayısının olmadığı ‘Poparazzi’nin popülerleşmesi ne anlama geliyor?

Hayatınızda bir değişiklik ister misiniz? Instagram’da ‘beğenileri gizle’ seçeneğini aktive edin ve dünyaya farklı gözlerle bakmaya başlayın! Instagram aylardır birçok ülkede milyonlarca kullanıcıyla test ettiği beğenileri gizleme seçeneğini geçen hafta itibariyle tüm dünyaya sundu. Basit bir seçeneğin böyle kapsamlı bir deneme sürecine tabi tutulması ilginç gelebilir. Kullanıp alıştıkça ‘bir şeylerin’ farklı gelmeye başlayacağına emin olabilirsiniz... İşin aslı, kalp bırakıp geçtiğimiz, arada bir göz ucuyla, bazen de dönüp dönüp baktığımız o beğeni rakamları aslında hiç de masum değil. Hatta bilincimize bir bilgisayar virüsü gibi yerleştikleri söylenebilir. Beğeniler, zamanla modern insanın moralini etkileyen bir ‘mikro onaylanma sistemine’ dönüştü. Öte yanda, influencer’lar ve markaların yer aldığı milyar dolarlık bir sektörün başarı metriği haline geldi. Gelin Instagram’ın ‘beğenileri gizleme’ hikâyesinin ardında yatanları yakından inceleyelim.

Bağımlılık yarattı

2010’da kullanıma açılan Instagram, beğeni mekanizmasını hayatımıza yerleştiren bir uygulama. Beğeniler yaşantımıza öyle nüfuz etti ki, bugün artık insanların akıl sağlığına tesiri üzerine ciddi araştırmalar yapılıyor. Henüz olumsuz etkilerini kanıtlayan yeterli bilimsel bulgu olmasa da ‘beğenilerin’ sosyal medya deneyimini baskıladığı bir gerçek. Instagram’ın yöneticisi Adam Mosseri, beğeni özelliğini ‘insanların daha iyi hissetmesi’ için değiştirdiklerini ifade ediyor. Instagram Kanada, Brezilya, Japonya gibi ülkelerde beğenileri tamamen gizlemeyi bile denemişti. Sonunda tercihi kullanıcılara bırakmaya karar verdiler. Peki Instagram, ‘kilit’ özelliklerinden birini değiştirmeyi neden göze aldı? Temelde araç ve amacın yer değiştirmesi sorunsalı yatıyor. İnsanların kayda değer anlarını paylaşabilecekleri, seslerini duyurup iş yapabilecekleri platform, giderek çoğunlukla beğeni toplamak için gönderi paylaşılan bir alana dönüştü. Bot’lar, takipçi çiftlikleri türedi. Nihayetinde bir bağımlılık ve dengesizlik ortaya çıktı. Ciddiye alınması gereken bir konu olarak akademik çevrelerde yankı buldu. Endişeler büyüyünce hukuki ve yasal yaptırımlar gündeme geldi. Bireysel ölçekte ise bağımlılıkların insanları mutsuz ettiği ve nihayetinde ortamı terk etme arzusu yarattığı bir gerçek. “İnsanlara daha fazla kontrol sunmak istedik” diyen Mosseri, herkesin beğenilerden ‘biraz nefes almak’ isteyebileceğini ifade ediyor.

Beğenilerin etkisi beynin onaylanma ve ödül mekanizmasıyla ilişkili. Dopamin tesiri yapan beğenilerin yolculuğu Facebook’un meşhur başparmağıyla başlamıştı. Instagram’ın kalp sembolüyle duygusal benliğimize ulaştı. Beğenmeyi hızlandıran parmak hareketi de kolayca elimize yerleşti. Instagram akışında neredeyse her gördüğünüzü beğendiğiniz anlar yaşamışsınızdır. Özellikle tanıdığınız insanlar onayladığınız, hoşunuza giden veya imrendiğiniz hallerde görüntüleniyorsa…

Beğenilerin insanı kolayca esir alan onaylanma ihtiyacıyla ilgisi biliniyor. Egoya da temas ediyor. Misal, gerçek hayatta bir başköşeye kurulup geleni gideni alkışladığınızı veya burun kıvırdığınızı düşünün. Kendinizi otorite gibi görmeye başlarsınız... İşte her beğeni minik bir ego gıdıklamasıyla içimize işlemeyi başarıyor.

Gözleri dönüyor

Madalyonun diğer yüzünde âleme kendini göstermek var. Onaylanma ihtiyacımızın belirdiği, otorite koltuğundan inip sahneye çıktığımız an... Duygusal benliğin iyice karıştığı yer tam da burası. Wired dergisindeki bir makale ‘Fake Famous’ (Sahte Ünlü) adlı ilginç bir belgeselden bahsediyor. Nick Bilton adlı gazeteci, influencer olmaya özenen üç gencin beğenilerini yapay yoldan (takipçi satın alarak) yükseltmiş. Gençler bunu bildikleri halde artan beğenilerin büyüsüne kapılıyor ve daha fazlası için adeta gözleri dönüyor. Sonunda üçü de gerçek arkadaşları ve aileleri tarafından tanınmaz hale geliyorlar.

Yazının Devamını Oku

Filmlerdeki gibi süper gözler

Yakın zamanda görüntüleme teknolojilerinde gerçekleşen üç gelişme, tam da filmlerdeki gerçekliği hayatımıza davet ediyor... Teknoloji geliştikçe duvarların ardındaki insanların nefes alışları ve kalp ritmi dahi ölçülebilecek.


Şimdilerde bilimkurgu senaristliği pek meşakkatli olmalı... Geçmişte hayal ürünü teknolojik cihazlarla heyecan odağı yaratmak nispeten kolaydı. Zaman makineleri, ışınlama kapsülleri, insana süper güçler kazandıran türlü aygıtlar... Artık hepsine aşinayız. Üstelik
o cihazlar birer birer hayatımızda belirmeye başladı. Yakın zamanda görüntüleme teknolojilerinde yaşanan üç gelişme filmlerdeki gerçekliği hayatımıza davet ediyor...

İlki, arttırılmış gerçeklik gözlükleri. En klasik örneği ‘Terminatör’ filmleridir. Arnold’ın kızıl vizyonundan dünyayı izlerken çevresi hakkında bilgiler gözlerine yansır. Bugün cep telefonlarındaki arttırılmış gerçeklik (AR) teknolojisiyle benzerini elde ediyoruz. Gündemde Snapchat’in önceki hafta tanıttığı yeni gözlükleri var. Kullanıcı gözünden video kaydederek üç boyutlu hikâyeler yaratabilen Spectacles gözlüklere AR marifeti ekleniyor. Yeni gözlükler ilk etapta, bu deneyimi zenginleştirmeyi hedefleyen AR küratörlerine sunulacak. Aylık 500 milyon aktif kullanıcıya sahip Snapchat, kendisini bir kamera şirketi olarak konumlandırıyor ve son model gözlükleri ‘kamerayı yeniden icat etme yolculuğunun sonraki adımı’ olarak nitelendiriyor. Üzerinde 2 kamera, 4 mikrofon, stereo hoparlörler ve dokunmatik kontroller bulunan gözlüğün pil süresi 30 dakika.

DUVAR ÖTESİ RADAR

İkincisi, duvarların ardındaki insanları ve hareketli nesneleri gösteren vizyon teknolojisi. ‘Görevimiz Tehlike’ benzeri casus filmlerinden biliriz... Kalın bir duvarın ardında olup bitenler ‘röntgenlenir’. Yakın gelecekte 5G teknolojisi yeni algoritmalar ve gelişmiş radar üniteleriyle kalın duvarların ardını görmek mümkün olacak. Duvar ötesi radarlar, deprem ve afet bölgelerinde arama kurtarma çalışmalarında faydalı olacak. Şebeke ve altyapı hasarlarının tespitinde büyük hız kazandıracak. Ar-Ge çalışmalarına en büyük destek ordudan geliyor. Zira Soğuk Savaş döneminden beri Amerikan ordusu, binaların ve içindekilerin gerçek zamanlı üç boyutlu haritalarını çıkarabilecek bir teknolojiye ulaşmayı hedefliyor.

Radar cihazları, ışık hızında ilerleyen radyo sinyallerini uzaktaki objeye yöneltir ve yüzeyinden geri yansıyan sinyalleri ölçerek cismin formunu ve mesafesini tahmin eder. Bu teknik, hava ve su gibi geçirgen alanlarda yüksek frekanslarla net sonuç veriyor. Ancak sinyallerin kalın engelleri geçebilmesi için düşük frekanslı olması gerekiyor. Nesneden geri yansıyan sinyal tekrar duvardan geçerken daha da zayıflayacağı için alıcılar çok hassas olmalı. Bu noktada devreye 5G dalgaları ve günümüzün gelişmiş bilgisayar olanakları giriyor. Teknoloji geliştikçe duvarların ardındaki insanların nefes alışları, kalp ritmi ölçülebilecek. Böylece bulaş riskli hastaların odasına girmeden sağlık ölçümleri yapılacak. 

GÖRME ENGELLİLERE...

Yazının Devamını Oku

Gelecek geliyor...

Dünyanın Android kullanan yarısını ilgilendiren pek çok yeniliğin yer aldığı Google I/O’dan ilgimi çeken gelişmeleri sizin için derledim. Google’ın vitrininden teknolojik hayatımıza neler yansıyacak bakalım: Çevrimiçi ama yan yana hissi veren görüşmeler, yapay zekâyla desteklenmiş asistanlar ve daha neler...


Öyle bir teknoloji markası ki... İnternet sanki onsuz olmuyor: Google... Yoluna bir arama motoru olarak başlayan

Google hayatımızda biricik yere sahip. E-posta, ofis uygulamaları, mobil işletim sistemi, fotoğraflar, bulut veri alanı ve dahasıyla ‘ailecek kullandığımız’ Google için bu hafta önemli bir tarihti.

Geçen yıl pandemi dolayısıyla yapılmayan Google I/O, bu yıl 18-20 Mayıs tarihleri arasında herkese açık olarak çevrimiçi ortamda gerçekleşti. Yazılım geliştiriciler için buluşma ve bilgi platformu olarak yola koyulan Google I/O, son yıllarda yeni projelerin ve ürün geliştirmelerin duyurulduğu fuar havasında geçiyor.

ÇOK KULLANIŞLI BİR ARAMA ARACI

Google Lens

Google’ın sessiz sedasız geliştirdiği, belki de en kullanışlı teknolojisi. En iyi örnekle anlatılır... Wi-Fi modemlerin arkasındaki uzun şifreleri bilirsiniz, insanlığın ortak kâbusudur. Mobil Chrome’dan ulaşabileceğiniz Lens ile cihazdaki şifreyi telefonun metin alanına kopyalamak aslında çok kolay. Google, Lens’e çok önem veriyor ve geleceğin arama aracı olarak konumlandırıyor. Hayallerin sınırı yok, yakında evdeki yürüyüş botlarınızın fotoğrafını çekip Lens’e “Bunlarla Kaçkarlar’a tırmanabilir miyim” diye sorabileceksiniz.

BU KEZ İYİCE ZEKİ

Yazının Devamını Oku

130 milyon parça çöp dış uzaya mı süpürülecek?

Binyıllar içinde gördük ki Dünya toleransı yüksek bir gezegen. Çöplerimizi halının altına süpürmemize yeterince izin verdi, ancak uzay aynı toleransı gösterir mi? Hint Okyanusu’na düşen Çin uydusu buzdağının görünen kısmı... Uzay, geleceğin savaş alanı da çöplüğü de olabilir.

Gezegenimizde insanın ayak basmadığı son kalan bakir toprakların yüzde 3’e düştüğü bilgisi henüz gelmişti... Daha haber soğumadan Çin’in ‘Long March’ uzay roketinin kontrolsüz biçimde Dünya’ya düşeceğini öğrendik... Bilim dünyasını epeydir meşgul eden ‘uzay atıkları’ sonunda dünya gündemine girmiş oldu. Çin’in uzay istasyonu projesi Tianhe’nin çekirdek modülünü taşıyan Long March 5B roketi 10 gün süren tartışmalı bir sürecin ardından 8 Mayıs’ta Maldivler’in kuzeyine, Hint Okyanusu açıklarına çakıldı... 21 ton ağırlığındaki roketin parçaları okyanus sularına gömüldü...

Ekosistemi kirletmeyi öyle kanıksamış durumdayız ki Long March’ın talihsiz serüvenini ‘şans’ addedebiliyoruz. Zira kontrolsüz gerçekleşen düşme olayı yaşam alanlarını hedef alıp büyük bir felakete yol açabilir, ormanlık bölgelerde yangın çıkarabilirdi. “Neyse ki okyanusa düştü” dememiz, yalnızca ironik bir avuntu... Üstelik bu Çin’in ilk vakası değil. Geçen yıl aynı isimli roket kontrolsüz biçimde Atlantik Okyanusu’na düşmüş, bazı parçalar Afrika topraklarını vurmuştu. 2018’de yine Çin’e ait 8 ton ağırlığındaki bir uzay aracı kontrolsüz şekilde Dünya’ya çarpmıştı... Normalde roket parçaları kontrollü biçimde okyanusa ‘indiriliyor’. Anlayacağınız, uzay sektörü de diğerleri gibi denizi çöplük olarak kullanıyor!

Şimdi modern dünyayı ilgilendiren bir tehdit daha ortaya çıktı: Uzay atıkları. Avrupa uzay ajansı ESA’nın istatistiklerine göre Dünya’nın yörüngesinde yaklaşık 130 milyon parçalık uzay atığı kütlesi dolanıyor. Çoğu 1 milimetrenin altında, 500 bin kadarı da büyükçe parçalardan meydana geliyor. Uzay atıkları, atıl hale gelen insan yapımı uydulardan kaynaklanıyor. Yörüngede rastgele dolanan ölü uydular zaman zaman çarpışarak parçalanıyor, kimi zaman infilak ediyor ve her yöne savruluyor. Asıl problem, bu parçacıkların çarpışma şiddetiyle hız kazanması. Uzayda hava direnci bulunmaz; bir objeye fiske bile atsanız, başka bir cisme çekilmedikçe aynı hızda yoluna devam eder.

SERSERİ KURŞUN GİBİ

Çarpışmalar ve patlamalarla hızlanan uydu parçacıkları uzay ortamında adeta serseri kurşunlara dönüşüyor. Çalışan bir uyduyu delip geçmesi için birkaç milimetre çapında olması yeterli... Ayrıca içinde hâlâ yakıt kalan, pilleri patlayabilen yüksek riskli uydular da var...

Modern dünyayı uydusuz hayal edemeyeceğimiz günlerdeyiz... Ülkelerin savunma ve istihbarat sistemleri, herkesi ilgilendiren iklim, meteoroloji, navigasyon çalışmaları ve başta cep telefonları olmak üzere iletişim faaliyetleri uydularla yönetiliyor. Geçen yılın başlarında ‘Uzay Kuvvetleri’ni devreye alan ABD’nin vizyonunu anlamak zor değil. Eskiden denizlere hâkim olan dünyaya hâkim olurdu. Bundan sonra uzaya hâkim olan medeniyeti idare edecek... Üçüncü dünya savaşının uzayda patlak vermesi gerçek bir olasılık... Geçen haftalarda ABD istihbaratı tarafından bildirilen, Çin’in uydulara yönelik sabotaj hazırlığı şüphesi gündemdeydi. Ardından bu kontrolsüz düşüş komplo teorisyenlerini harekete geçirdi...

‘MEZARLIK YÖRÜNGESİ’

Yazının Devamını Oku

Dijital mecralarda ‘sesler’ yükseliyor!

Podcast’ler, sesli kitaplar, kalabalık sohbet odaları... Sosyal medyada ses platformları büyük bir hızla yükselişe geçti. Gözleri serbest bırakan bu uygulamalar, araba kullanırken, spor yaparken, evi süpürürken de sosyalleşmeye, öğrenmeye, eğlenmeye olanak tanıyor.

“Önce söz vardı...” Yaratılışın her şeyden evvel sözle ve sesle başladığını söyleyen, hatta Tanrıyı sözle bağdaştıran bu ünlü kutsal metin İncil’de yer alır (John 1.1). Bilim feylesoflarıysa ‘Big Bang’in ardından önce ses mi geldi, yoksa ışık mı’ argümanını yıllarca tartışabilir. Oysa modern devrin iletişim araçlarını düşününce yanıttan eminiz: Önce ses vardı. Sesi ve sözü uzak mesafelere bir çırpıda taşıyan radyo insanlık için teknolojik bilgi çağının başlangıcı sayılabilir. İtalyan Marconi, radyonun patentini alalı 125 yıl oldu. Şimdi, TV, video ve internetin bile tahtından indiremediği bir fenomenin yeniden yükselişine şahit oluyoruz: Sesli yayınlar.

Geçen ayların en taze ve en heyecan verici mecrası kuşkusuz Clubhouse olmuştu. Halen de dinamizmini koruyor. Videonun her şeyden popüler olduğu, fotoğraf paylaşmanın sosyal reflekse dönüştüğü bir dönemde, insanların sadece sesleriyle var oldukları bir platformun bu kadar ‘ses getirmesi’ gerçekten beklenmedik bir sürprizdi.

Facebook da kendi Clubhouse’unu açıyor. ‘Live Audio Rooms’ adıyla hayata geçecek platform, bire bir kopya suretinde Clubhouse ile sosyal medya rekabetine başlayacak. Facebook ayrıca Soundbites adlı kullanıcı feed’ine ses lokmaları dahil eden yeni özelliğini de test ediyor.

Sosyal medyada ses platformları hızlı bir yükselişte. Sesli sohbet odalarıyla popüler Clubhouse aslında sebepten ziyade, sonuç.

Sesin hayal gücünü ve vizyonları önemli ölçüde etkilediği bir gerçek. Masal dinlerken gözlerimizi kapatırız. Çünkü bize hiç görmediğimiz bir dünyayı hayal etmek için gerekli atmosferi sunar. 

YALNIZLIĞA DA DEVA

Görüntülü konuşma beden dili ve ifadeler sayesinde telefona nazaran daha etkili iletişim olabilir. Ama kaliteli bir kulaklıkla telefonda konuşurken gözlerinizi kapatınca o insanın yanınızda olduğuna dair beyne bir bilgi gider. Böylece videoya göre çok daha yakın ve samimi görüşmeler yapabilirsiniz. Sesin insan zihnine tesir gücü, bu sayede, pandemiyle hayatımıza hâkim olan yalnızlık hissine bile derman oldu.

Yazının Devamını Oku

Sosyal medya interneti ele geçirdi!

Önemli bir global araştırma, internetin yavaş yavaş sosyal medya tarafından domine edildiğini gösteriyor. Günümüzde sosyal medya profilleri, bir markanın normalde internet sitesiyle karşıladığı ihtiyaçlarını fazlasıyla gideriyor.


İnternet trendlerinin nabzını tutan büyük araştırmalardan ‘Digital 2021 Global Statshot Report’ her yıl dört çeyrek boyunca yayımlanıyor. Bu yılın ilk çeyreğinde ilginç bilgiler ortaya çıktı. ‘Pandemili dünya’nın dijital âlemde vardığı son nokta, internetin yavaş yavaş sosyal medya tarafından ele geçirildiğini gösteriyor. Geçen 12 ayda yarım milyardan fazla insan sosyal medyaya dahil oldu. Günümüzde sosyal medya profilleri, bir firma veya markanın normalde internet siteleriyle karşıladığı ihtiyaçlarını fazlasıyla gideriyor. Ürünün karakterinde otomobiller veya takılar gibi göz alıcı veya etkileyici olmak yoksa, sadece Instagram işinizi kurmanız, WhatsApp da yürütmeniz için yeterli. Bir de ara sıra Facebook’a işe yaramayan reklamlar verirseniz âdet yerini bulur.

Dünyanın en popüler sosyal medya platformu halen WhatsApp.
KADIN-ERKEK FARKI

Sosyal medyanın internete nasıl nüfuz ettiğini anlamak için ‘Global Statshot’ olarak adlandırılan internet kullanım oranlarına göz atalım:

Dünyanın yüzde 60’ı çevrimiçi. Geçen yıla göre çevrimiçi kullanıcı sayısı 332 milyon artıp 4.7 milyara ulaşmış. Günde ortalama 6 saat

Yazının Devamını Oku

VR bizi seyahate çıkar!

Kısıtlamalar, sanal gerçeklik (VR) teknolojisini keşfedenlere vız geliyor! Bu teknoloji bulunduğumuz yerden tamamen başka bir gerçekliğe geçişi sağlıyor. Bu dönemde özellikle ailenin en büyüklerinin ve en küçüklerinin çok işine yarar...


Evde kal 2.0 dönemi geçen salı resmen başladı. Geçen yılın başındaki ilk yüklemeye nazaran daha ılımlı bir atmosferdeyiz...

Yine de dikkat etmezsek iki hafta sonra yeni bir sistem güncellemesi geleceğini biliyoruz.

O yüzden evde kalma pratiğimizi sistemin gereksinimlerine göre geliştirmemizde fayda var. Kastettiğim sağlık sistemi, zira bütün çabalar sisteme aşırı yüklenmeyi engellemeyi amaçlıyor... En nihayetinde bir gün herkesin koronavirüsü kendi DNA portfolyosuna katacağını -ister aşıyla, ister doğrudan- biliyoruz. Şimdi madem yeni bir güncelleme geldi, öyleyse evde kalma deneyimimizi nasıl ‘yükseltebiliriz’ bakalım...

Sanal gerçeklik (Virtual Reality-VR) teknolojisi, tamamen başka bir gerçekliğe geçişimizi sağlıyor. Pandemiyle gelen seyahat kısıtlamaları VR için eşsiz bir fırsat yarattı. Sanal seyahat uygulamaları çok yatırım almaya başladı.

VR setleri üreten öncü marka Oculus’un Facebook himayesine girmesiyle teknolojisi hızla gelişti. Öne çıkan diğer üreticiler Sony ve Vevo ise sektörü büyütmeye devam ediyor.

Yazının Devamını Oku

Yapay zekâyla romantizm

10 yıl içinde çiftlerin yarısı çevrimiçi tanışacak. Yapay zekâ birbirine uygun çiftleri buluşturacak mı? ‘Android’ler ideal sevgili olmayı öğrenecek mi? Bu yeni romantizm bir ilişkiden beklentileri anlayıp çözmeye yeter mi? Kırılan kalpleri tamir eder mi, ne dersiniz?

İki flörtöz yapay zekâ buluşursa ne olur? Yanıtı merak edenler, bir çift ‘chatbot’u romantik bir sohbet için programlayıp “Acaba birbirlerini etkileyebilecekler mi” diye gözlemlemeye koyuluyor. Yapay zekâları romantik ortamda buluşturan, tanınmış bir tekila markasının yakında yayına girecek dijital kampanyası...

Pandemide çevrimiçi tanışan çift adaylarının başta fazlaca ‘robotik ve formülize’ diyaloglara maruz kalmaları, kampanyanın içgörüsü. Reklam ajansı eş bulma uygulamalarından toplanan yüzlerce klişe açılış cümlesini iki sohbet botuna (robot) yüklemiş. Reklam filminde barda buluşan robot ikilinin arasında pek bir kimya olmadığı izleniyor; kuru sohbetler, taca giden espiriler...

Erkek robot, muhabbete “Bekârım ve ilişkiye açığım” klişesiyle başlıyor, “Her tür müziği severim; rap, hiphop, rock” diye devam ediyor. Dişi robot “Salsa sever misin” dediğinde “İyi bir dansçı değilim” diyor. Dişi olan “Yemeği kastetmiştim” karşılığını verince “Salsa yemek eğlencelidir, salsa dansı değildir” esprisiyle kurtarmaya çalışıyor. Dişi robot gözlerini deviriyor. Nihayetinde “Robot gibi flört etmek istemiyorsanız onlardan olmayın” mesajı veriliyor.

Malum, kontrollü bir kurgu... Ama ilginç olan botların konuştuğu cümlelerin gerçek diyaloglardan alınmış olması. Yani insanların sözde sıcak bir ilişkiye başlamak için sarf ettiği cümleler robotlara daha çok yakışıyor! Eş bulma uygulamalarındaki robotik diyalogların ardında ilginç bir sebep seziyorum. Bilgisayar algoritmalarında her şey bir sorguyla başlar ve yanıtlar 0 veya 1 şeklindedir. Olumlu ya da olumsuz...

EN DOĞRU EŞİ BULMA VAADİ

Şayet iki insan buluştuğunda derin bir ilişki arayışındalarsa bu, bilgisayar için sofistike bir sistem haline gelir. Kodun tanımlayamayacağı hisler, kokular, sezgiler ve duygular devreye girer. Akıl ve zihinden çok, derin bilince ait olan bu kavramlar, bilgisayara çözümlemesi olanaksız görünür. Gelgelelim insani ihtiyaçlar tensel ve onaylanma düzeyine indiğinde bilgisayar için işler kolaylaşıyor. Çünkü yalnızca tensel beklentiyle varılacak sonuç çok net: 1 veya 0. Yani olur ya da olmaz... İşte şimdi, pandemi dönemindeki ilk buluşmaların neden robotik başladığına dair bir tahminde bulunabiliriz. Hedef çok net olduğunda, iki insan arasında bile sonuca kestirmeden varacak bir algoritma yeterli bulunabilir.

Yani yapay zekânın aşk ve derinlik ihtiyacını giderme olanağı pek yok. Ancak insanın ‘öncelikli’ arzularını karşılayabileceğini anlıyoruz.

Elbette bunu ben keşfetmedim... Yapay zekâ sektörünün insan ilişkileriyle ilgili kanadı uzun zamandır araştırmalara büyük yatırımlar yapıyor. Çevrimiçi eş bulma sektörünün global değeri 3 milyar doların üzerinde. 2031’de çiftlerin yüzde 51’inin çevrimiçi ortamda tanışacağı öngörülüyor. Bunu mümkün kılabilmek adına eş bulma uygulamaları giderek daha fazla yapay zekâ modelleri kullanmaya başladı. Kimi uygulamalar yapay zekâ desteğiyle 70’ten fazla kriteri değerlendirerek en doğru insanı bulmayı vaat ediyor. Üyelerin dürüstlüğünü ölçmek, ilk görüşme ve randevu sırasında destek olmak, geri bildirim vermek için yapay zekâ kullananlar da var. Benzeri pek çok yöntem, iki insan arasındaki ilişki başlangıcını kolaylaştırmaya, güvenilir hale getirmeye hizmet ediyor.

Yazının Devamını Oku

Yaşadığımız dönüşüm bir sosyal mutasyon sayılırsa...

İnternet ve cep telefonsuz dünyayı hiç tanımamış kuşak bizi sanki masal anlatıyoruz ya da tarih dersi veriyoruz gibi dinliyor. Çoğu ‘disket’in ne olduğunu bile bilmiyor. Bu nesil de elbette teknoloji devrimleri yaşayacak ancak onların yakından şahit olacağı devrim, cep telefonu gibi icatlarla değil, değişen yaşam alışkanlıklarıyla gerçekleşecek.

Genç, 20’li yaşlarında bir yakınımla havadan sudan muhabbet ederken koca bir dünya gerçeğinin yüzüme çarpacağını hiç beklemiyordum... Söz dönüp dolaşıp ‘disket’ kelimesine gelmişti. Z kuşağının genç üyesi, “Disket neydi ya” diye sorunca sarsıldım. 20 yıl evvel bilgisayar bölümünde okurken sınavda kâğıt yerine ‘disket’ teslim eden ilk nesillerden biriydik. Kendimizi modern çağın öncüleri olarak görüyorduk! Bir gün karşıma disketin ne olduğunu bile hatırlamayan birilerinin çıkacağını hiç düşünemezdim. Yetmezmiş gibi, aynı günlerde karşıma bir internet mimi çıktı. Floppy disket’i okul arşivinde ilk kez gören küçük çocuk “Aa! Kaydet düğmesini üç boyutlu mu bastınız” diye soruyordu.

Şükür, henüz dinozor olmadık ancak çağın ilelebet değiştiği açık. Bugün internet ve cep telefonsuz dünyayı hiç tanımamış nesiller yetişiyor. Dünya onların dünyası oldu bile! Günün birinde internetsiz ve mobilsiz dünyada yaşamış son neslin mensubu olacağımı biliyorum. Geleceğin çocukları, öğrencileri, o günleri bizlerden masal veya tarih dersi gibi dinleyecekler belki de…

Sadece 20 dakika konuşma

İşte o günleri hatırlamak için bu hafta sonu oldukça anlamlı. Kaderin cilvesi olarak, dün yani 3 Nisan, teknoloji tarihinden iki büyük kilometre taşını takvimlere kaydediyor. Birincisi, dünyada cep telefonuyla yapılan ilk görüşme… 3 Nisan 1973’te, Motorola mühendisi Martin Cooper, kamyon takozundan hallice bir mobil telefonla ilk aramayı yapmıştı. Cep telefonunun mucidi ve patent sahibi Cooper, 1.1 kilogram ağırlığındaki prototip cihazla New York’taki ofisinden New Jersey’deki Bell Laboratuvarı’nı aramıştı. Sadece 20 dakika konuşulabilen telefonun bir sonraki görüşmeye kadar tam 10 saat şarj olması gerekiyordu. Martin Cooper, bireysel telefon numarası fikrini ortaya atan kişi olarak tarihe geçti. Kendisinin bugün 600 milyon dolar net serveti var.    

Bilgisayar dünyasının öncü markası IBM’in ilk dizüstü bilgisayarıysa 13 yıl sonra aynı gün sektöre tanıtılacaktı. PC Convertible adlı, 1986 tarihli IBM modeli kendi başına pille çalışan, katlanır ekranıyla türünün ilk örneklerindendi. Teknik limitasyonları nedeniyle uzun süreli başarı getiremedi ama tarihe geçmeyi başardı. Satış fiyatı 1.995 dolar olan bilgisayar, 256 KB’lık RAM’e sahipti. 6 kilo ağırlığındaki modelin önbelleği, şimdiki dizüstülerden 32 bin kat daha düşük kapasitedeydi.

Yüzde 100 ofis ihtimali sıfır!    

Günümüzde cep telefonları, tabletler, akıllı saatler, giyilebilir cihazlar ve ‘şeylerin interneti’yle her an her yandan ağlara ve internete bağlı bir dünyada yaşıyoruz. İnsanın teknolojik uzuvlarına dönüşen cihazlar, fütüristlere göre modern insanı çoktan cyborg’lara (yarı robot) dönüştürdü bile. Navigasyonsuz yolunu bulamayan, akıllı telefonsuz sosyalleşemeyen, hatta bilgisayarsız geçimini sağlayamayan herkes, teknik olarak cyborg sayılabilir. Geri dönüşü olmayan dijital bir dünyada yaşıyoruz. Arttırılmış ve genişletilmiş gerçeklik teknolojileri hemen köşe başında, yeni yaşam standartlarımızı belirlemek için bekliyor. Bir sonraki teknoloji devrimini cep telefonu gibi icatlar değil, değişen yaşam alışkanlıkları gerçekleştirecek. En güçlü örneği pandemi...

Yazının Devamını Oku

‘Tanrılardan çaldığımız bu ateşle ne yapacağız?’

Tartışmalı CRISPR teknolojisi kes-kopyala-yapıştır yöntemiyle her tür genin modifiye edilmesine imkân sağlıyor. Tekniği geliştiren, Nobel ödüllü Jennifer Doudna’nın biyografisini yazan Walter Isaacson çekinceleri olduğunu anlatıp Prometheus benzetmesiyle başlıktaki soruyu soruyor...

Henüz anne rahmindeyken genetik müdahaleyle üstün nitelikler kazandırılmış bebekler hayal edin. Daha zeki, daha güçlü ve kusursuz güzelliğe sahip... Etkileyici ama etik anlamda rahatsız edici değil mi? Peki ya sadece HIV, kanser gibi ölümcül veya kalıtsal hastalıklara karşı DNA’sı düzenlenmiş olsa? CRISPR’ın mucizevi ve tartışmalı dünyasına hoş geldiniz... Kes-kopyala-yapıştır yöntemiyle her tür genin modifiye edilmesine imkân sağlayan CRISPR, ‘tasarım bebekler’ ihtimaliyle insanın tanrılaşmasını sorgulatan, tartışmalı bir teknoloji.

Ahlaki bir ikilem...

CRISPR doğru ellerce kullanılırsa insanlığın ve ekosistemin sağlıklı bir geleceğe kavuşması için önemli potansiyele sahip. 2020 Nobel Kimya Ödülü’nü alan Jennifer Doudna, CRISPR teknolojisini keşfeden biliminsanı. Ünlü biyografi yazarı Walter Isaacson’ın 9 Mart’ta yayımlanan ‘Code Breaker’ (Kod Kıran) adlı kitabıyla gündeme geldi. Doudna’nın hikâyesini kaleme alan Isaacson’a göre modern dünyayı şekillendiren üç büyük teknoloji devrimi var: Atom, bilgisayar bitleri ve genler. Ortak özellikleri ilgimi çekiyor, her biri kendi yapılarındaki en küçük birimler... Atomlar fiziki maddelerin, bitler dijital dünyanın ve genler yaşayan organizmaların yapıtaşları... Büyük devrimler için gereken en küçük zerrelerin sırrını çözmek.

Jennifer Doudna, biliminsanı olmaya küçük yaşlarda karar vermiş. ‘Çift Sarmal’ adlı bilimsel dedektif romanından etkilenmiş. Okuldaki akıl hocası ona “Kadınlar biliminsanı olmaz” dediğinde işi inada bindirmiş. Bugün ismi Albert Einstein, Steve Jobs gibi efsanelerle birlikte anılıyor. Dahası, insanlığın geleceğini şekillendiren bir kadın olarak tanınıyor.       

Doudna’nın geliştirdiği yöntem, hücrenin DNA’sına yönelen, ‘makas ve yapıştırıcı’ görevi gören proteinlerle çalışıyor. Bunlar DNA kodunda A,G,T, C harfleriyle ifade edilen bazların yerini değiştirebiliyor. CRISPR’ın kısa sürede yaygınlaşması, bilim dünyasında ‘altına hücum’ misali bir patent yarışı başlatmıştı. Ancak pandemi süreci bilim dünyasını birleştirdi ve ortak çalışmalara yöneltti. Isaacson, sözü geçen ahlaki ikilemin insan genetiğine ve doğmamış bebeklere müdahalenin Doudna dahil herkes için zorlayıcı olduğunu anlatıyor. Ancak kalıtsal hastalıklar, ilerleyen körlük, alzheimer, kanser ve daha pek çok hastalığa çare potansiyelini fazlasıyla motive edici buluyor.

Wired’a konuşan Isaacson halen iki çekincesi olduğundan bahsediyor: Biri, teknolojinin yalnızca zenginlere özel sunulması... Diğeriyse insan ırkındaki çeşitliliğin giderek tekdüze hale gelmesi ve kaybolması... Isaacson sözlerini şu anlamlı Prometheus benzetmesiyle noktalıyor: “Molekülleri mikroçip programlar gibi düzenleyebildiğimiz zaman, merak ediyorum, tanrılardan çaldığımız bu ateşle ne yapacağız?”

Yazının Devamını Oku

Yeni kripto çılgınlığı: NFT

Son günlerin en çok konuşulan konularından biri NFT. Beeple adlı sanatçının ‘Everyday’ adlı dijital eserinin 69 milyon dolara satılması şaşkınlık yarattı. Blockchain teknolojisi, sanat dünyasını da etkisi altına aldı. Bu noktada eserin değerini kripto para camiasının trendleri belirliyor. Sosyal medyası kuvvetli, top 10 listelerine giren sanatçılar daha yüksek satış rakamlarına ulaşıyor.

Bitcoin’in akıl almaz yükselişini hazmedemeden, yeni bir kripto çılgınlığı internet ekonomisini çalkalamaya başladı. NFT adlı yeni popüler teknoloji, herhangi bir dijital eserin veya varlığın eşsiz olarak tescillenmesini, bir anlamda tapulanmasını sağlıyor. Non-fungible tokens (değiştirilemez jetonlar) anlamına gelen NFT, bitcoin gibi blockchain altyapısını kullanıyor. NFT alım satımlarında kripto para olarak Ethereum tercih ediliyor. Ancak halen “Bu bitcoin de ne ola ki, bir türlü anlayamadık” diyenlerdenseniz NFT’yi anlamak iyice güç, onu baştan söyleyelim. Ancak gidişat o ki, herkesin internetin para birimi kriptolara alışması gerekecek.

NFT’ye dönersek... Dijital sanat eserlerine üreticinin orijinal imzasını, son maddi değerini, eserin ayrıntılı geçmişini meta veri olarak bağlayan NFT’ler, blockchain (Kripto paraların, şifrelenmiş işlemlerin takibini yapan veritabanı sistemi) marifetiyle sadece birer defa üretilebiliyor ve bir daha kopyalanamıyor. Bu sayede internette gördüğümüz dijital eserler, videolar, fotoğraflar, hatta tweet’ler biricik hale geliyor ve açık arttırmalarda alınıp satılabiliyor. İlk olarak 2017’de ortaya çıkan, 2020’de anaakıma ulaşan NFT, geçen hafta Christie’s müzayedesinde kaydedilen rekor satışla dünya gündemine düştü. Beeple adlı sanatçının bir JPG resminden ibaret ‘Everyday’ adlı eseri 69 milyon dolara alıcı buldu.

69 milyon dolara satılan ‘Everyday’ (üstte), Elon Musk’ın NFT’lediği tweet’i (altta, solda) ve Mesut Özil’in animasyon klibi (altta, sağda).

KRİPTO SANAT TOPLULUĞU

NFT hakkında genel bilgileri kripto para ticaret platformu Huobi’nin Türkiye genel müdürü Alphan Göğüş’ten aldım. Türkiye’de sanat camiasının yaklaşımlarını da CI Plugin Küratörü ve Direktörü Esra Özkan’a sordum. Özkan, teknolojinin Türkiye’de yeni olmadığını, yerli dijital sanatçılarımızın uzun zamandır NFT üretiminde bulunduğunu anlattı. “Sosyal medyada buluşan NFT Turkey, özgürce üreten sanatçıların ve sürekli bilgi akışının olduğu bir platform (Instagram@nftturkey). Sanat sektöründe hem ekonomi hem de yapı olarak alışılagelmiş kalıpları yıkıyor” diyen Özkan’a göre şu andaki NFT çılgınlığı durulduğunda gerçekten üretim yapan sanatçılar kendi sektörünü oluşturacak ve ‘kripto sanat’ topluluğu yerine oturmuş olacak.

NFT’ye yeni adım atmayı düşünenler içinse Alphan Göğüş tavsiyelerde bulunuyor: “Yatırımcılar öncelikle ne beklediklerini belirlemeli. İşin al-sat kısmında eserin içeriğinden çok üreticisine ve kripto para camiasının trendlerine odaklanmak gerek. Sadece kendiniz içinse beğendiğiniz bir eseri alabilirsiniz. Sanatçılar tarafında sosyal medyası kuvvetli olanların daha yüksek satış rakamlarına ulaştığını görebiliyoruz. Ayrıca galeri platformlarından doğrulanmış profil rozetini kazanmak oldukça önemli.”

Yazının Devamını Oku

Rüyadayım, öyleyse varım!

Düşünün ki çok derin bir uykudasınız, rüya görüyorsunuz ve dışarıdan sorulan soruları anlayabiliyor, doğru yanıt verebiliyorsunuz. Merak etmeyin, bilinçaltınızdaki sırlar hemen ortaya dökülmüyor. Çalışmalar oldukça başlangıç düzeyinde... Yine de bilimsel ortamda rüyaların içine ilk kez girilmesi önemli bir adım.

Rüyada olduğunuzun farkına varıp bilinçli hareket etmeye başladığınız, rüyayı istediğiniz şekilde yönlendirdiğiniz bir deneyim yaşadınız mı? ‘Lusid rüya’ adı verilen bu fenomen, bilim çevrelerinde etkileşimli rüya deneyimi olarak tanımlanıyor. Rüyalar hakkında pek az şey bilindiği malum. Kimi insanların rüyalarında bilinçlenerek kontrolü ele alması bilim dünyasında her zaman ilgi çeken bir konuydu. Önceki hafta Current Biology’de yayımlanan bir makale bu alanda nihayet bir ilkin gerçekleştiğini duyurdu. Biliminsanları derin uykudaki insanlarla lusid rüya gördükleri sırada iletişime geçmeyi başardı.

Northwestern Üniversitesi’nin öncülük ettiği uluslararası deney; ABD, Hollanda, Fransa ve Almanya’daki laboratuvarlarda gerçekleşti. Toplam 36 deneğin katıldığı çalışmada lusid rüya deneyimi olanların yanı sıra bu tip rüyalara fazla aşina olmayan denekler de yer aldı.

Araştırmayı yürütenler arasından doktora öğrencisi Karen Konkoly, Vice’a verdiği röportajda lusid rüya görebilenler üzerinde daha önce farklı deneyler gerçekleştirildiğini anlatıyor. Bazılarının rüyalarında birbiriyle iletişim kurabildikleri ve önceden belirlenen görevleri hatırlayabildikleri kaydedilmiş. “Bizi şaşırtan, derin rüya gören birinin ilk defa söylediğimiz bir cümleyi anlayabilmesi ve doğru yanıt vermesi oldu” diyen Konkoly, bilimsel ortamda rüyaların içine ilk kez girildiğini ifade ediyor. 

Uyanınca da hatırlıyor

Düşünün ki çok derin bir uykudasınız, rüya görüyorsunuz ve sorulan sorulara doğru yanıt verebiliyorsunuz. Merak etmeyin, bilinçaltınızdaki sırlar hemen ortaya dökülmüyor. Çalışmalar oldukça başlangıç düzeyinde...

Rüyadakilerle iletişime geçmek için ilginç bir yöntem seçilmiş. Denekler gözbebeklerini belli yönde hareket ettirerek yanıt veriyor. Derin uykuya geçen 19 yaşındaki ABD’li bir denek rüya gördüğü sırada sekizden altıyı çıkarması istendiğinde gözbebeklerini soldan sağa iki kez hareket ettirerek doğru yanıtlamış. Bu şekilde yapılan deneylerin yüzde 18’inde doğru yanıtlar verilmiş. Yüzde 17’sinde yanıtlar anlaşılamamış. Yüzde 3’ünde yanlış yanıtlar alınırken yüzde 60’ında herhangi bir yanıt kaydedilememiş. Oranlar yetersiz görünmesin; bu tip deneylerde tek tük doğru yanıtlar bile yeterli sayılıyor. Araştırma görevlisi Konkoly “Sonucunu hemen veren bir deney. Verileri analiz etmenize gerek yok. Denekler karşınızda uyurken soru soruyorsunuz ve uykusunda yanıt veren insanlar var!” diyor. Doğru yanıt veren denekler yaşadıkları deneyimi gayet net hatırladıklarını anlatıyor.

Geliştirilen yöntem, okyanusu keşfetmek için kıyıdan gözlükle suyun altına bakmaya benziyor. Ancak ilk defa suyun altındaki bir canlı, izlendiğini fark edip gözlemciye yanıt veriyor. İşte bu andan itibaren olasılıklar katlanarak artıyor. Suyun altındaki ile iletişim gelişirse kim bilir bizi hangi derinliklere götürüp neler neler gösterebilir...

Yazının Devamını Oku

Varınızı yoğunuzu satın, astronot kıyafeti alın!

NASA’nın keşif aracı Perseverance, gezegenin yüzeyine indiğinden beri Instagram’da karşıma çıkan beş fotoğraftan biri Mars manzaralı! Stephen Hawking “İnsanlık hayatta kalmak için uzaya yönelmeli” diyerek içimize kurt düşürüp öyle gitmişti. Uzay hayalleri pazarlanıyor ama...

Düşünün; güzel bir Mars sabahı, pencereden içeriye kızıl ışıklar süzülüyor… İç kademedeki camı açıyorsunuz ve tozu filtrelenmiş, karbondioksit dolu mis gibi toksik havayı ciğerlerinize çekiyorsunuz! Hava açık, gezegeni kasıp kavuran amansız kum fırtınaları başlamadan önce dışarıda vakit geçirmek için muhteşem bir gün. Bir de şu düşük atmosfer basıncı olmasa... Dünya’daki evinizi satarak aldığınız radyasyona dayanıklı astronot kıyafetiniz pek havalı... Giyip spor yapmak için dışarı çıkıyorsunuz. 400 faktörlü güneş kreminizi sürmeyi aman unutmayın! Biliyorsunuz, kızıl gezegenin atmosferi çok ince, manyetik alanı kalmadığı için Güneş’ten gelen radyasyonu ve ışıkları süzmeyi beceremiyor. Aslında pek dert edilecek bir şey değil, çünkü bronzlaşmak isterseniz Mars’ta çabucak ‘Gerçeğe Çağrı’daki Arnold (Schwarzenegger) gibi kızarabilirsiniz.

Aktif yaşamayı seviyorsanız spor yapmak için arazi çok uygun. Her yer tartan pist gibi. İndin vadi, tırmandın dağ... Üstelik ayağım takılır düşerim diye dert etmenize de gerek yok. Yerçekimi Dünya’dakinin yüzde 40’ı kadar; istediğiniz basketbol potasına havada takla atıp smaç basabilirsiniz. Tenis veya futbol oynamak için daha geniş sahalara ve filelere ihtiyaç var sadece. Yüzmek isterseniz sizi metan gölleriyle kaplı Titan’a alalım. Zira maalesef Mars’ta son birkaç milyon yıldır sıvı halde hiç su kalmadı. Bolca donmuş suyumuz var, isterseniz şimdi yatırım yapın ya da gelecek yıl Mars suyunun litresi 100 dolara inene kadar idrarınızı arıtmaya devam edin!

‘Mars’tan bize kartpostal geldi!’

Üstelik işinizi Mars’a taşımak isterseniz, paylaşımlı ofislerimizden çağlar boyunca yararlanabilirsiniz. Kızılın her tonuna hâkim, alabildiğine kurak toprak manzaralı ofislerimizde işinize tamamen odaklanıp çalışma veriminizi arttırabilirsiniz. Çünkü dışarıda dikkatinizi dağıtabilecek, ilginizi çekebilecek hiçbir şey yok!

Gazetelerde çıkan ilan-haberleri bilirsiniz. Reklam metinleri yazıyor olsaydım ve gelecekte Mars’ta konut satan bir firma bana başvursaydı bu satırları kaleme alırdım. Mars hayali satan reklam ajansı bildiğim kadarıyla henüz yok. Ancak uzay hayalleri üzerinden prim yapanlar çoktandır var.

Sözüm meclisten dışarı; NASA, ESA, Roscosmos gibi ulusal uzay ajansları bilim, teknoloji ve milli savunma adına uzay araştırmalarını yürütüyorlar. İlk bebek adımlarını atmaya hazırlanan Türk Uzay Ajansı da öyle... İlginç olan, bilhassa Mars’ın etrafında yaratılan heyecan dalgası. NASA’nın keşif aracı Perseverance, gezegenin yüzeyine başarılı iniş yaptığından beri Instagram’da karşıma çıkan beş fotoğraftan biri Mars manzaralı! Hatta tam bu yazıyı kaleme alırken NASA “Mars’tan kartpostal geldi!” diye yeni bir imaj servis etti. 15 senedir uzay haberleri yazıyorum, şimdiye kadar gördüklerimden pek bir farkını idrak edemedim. Tabii yüksek çözünürlüğü dışında... Bir de kadrajdaki makine daha cafcaflı...

Kartpostala, yani paylaşıma “İhtişamlı, tozlu ve onu seviyoruz!” diye yazılmış. Meşhur hamburger sloganını hatırlatıyor, “Bak ve sevdiğini düşün” dercesine... Biraz da çikolata markalarının mutluluk vaatleri gibi... Dikkat edin, mutsuzluktan çikolata yersiniz de “Ay, çok mutluyum şurdan bir çikolata yiyeyim” hiç demezsiniz. Beyin ne verirseniz onu alıyor; zaten illüzyona meyilli bir dünyada yaşıyoruz, konu uzay olunca göz boyamak iyiden iyiye kolaylaşıyor.  

Yazının Devamını Oku

Artık sana sana sana muhtaç değiliz petrol!

Dünyanın beşinci en büyük fosil yakıt üreticisi Shell’in yaptığı açıklama, petrol devrinin sona yaklaştığını gösteriyor. 2035’e kadar yatırımların önemli kısmı yenilenebilir ve temiz enerjiye aktarılacak. Bu önemli bir adım ama iklim krizini durdurmak için daha çok adım atmak gerekiyor.

Ajda Pekkan, dillerden düşmeyen, bol hicivli ‘Aman petrol, canım petrol” sözleriyle bilinen ‘Petrol’ (Beste: Attila Özdemiroğlu, Güfte: Şanar Yurdatapan) şarkısıyla ülkemizi Eurovision’da temsil edeli tam 41 yıl olmuş... Petrolün amansız üstünlüğü ve erişilmezliği karşısında toplumsal çaresizliğimizi aşk diliyle dünyaya duyurması hayranlık uyandırıcı! Sanatçımızın Avrupa’ya yönelttiği protest mesaj günümüzde halen evrenselliğini koruyor... Neyse ki bugünleri gördük. Sonunda Ajda Hanım’ın da rahat bir nefes alma vakti geldi; “Artık sana sana muhtaç değiliz petrol!”

Elbette bu şarkının sözlerini tamamen tersine çevirmek için çok erken. Yine de dünyanın beşinci en büyük fosil yakıt üreticisi Shell’in hafta başında yaptığı açıklama sonun yaklaştığını gösteriyor. Shell yıllık petrol üretimini her sene yüzde 1-2 oranında azaltacağını duyurdu. Düşey ilerleme petrol üretimi tamamen durana kadar devam edecek. Hollanda merkezli firma 2050’de ‘net sıfır emisyon’ hedefini eylül ayında açıklamıştı. Şimdiyse 2035’e kadar yatırımların önemli bir kısmının yenilenebilir ve temiz enerjilere aktarılacağını duyurdu.

Köklü değişimler kaçınılmaz

Üstelik yalnız Shell değil, İngiliz BP ve Fransız Total’in yanı sıra ABD’nin lider akaryakıt şirketleri de sermayelerini temiz enerji üretimi ve arzına aktarmaya başladı. Enerji devlerinin fosil yakıtlarından alternatif kaynaklara yönelmesinin birinci sebebi ‘çaresizlik’. Fosil yakıtların yegâne enerji kaynağımız olmadığını artık tüm dünya idrak etti. Elektrik enerjisine artan talep, iklim değişikliği ve bununla mücadele eden politikalar sektörde köklü değişimlerin kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Fosil yakıt rezervlerinin önünde sonunda tükeneceği bir gerçek. Bütün bunlara pandemiyle değişen çalışma ve ulaşım biçimleri de eklenince... Enerji sektöründe değişime ayak uydurmak hayatta kalmayla eşanlamlı hale geldi. Değişimin adıysa ‘elektrik devrimi’.

Araştırma grubu Wood Mackenzie’nin The Guardian’da yayımlanan verilerine göre önümüzdeki 10 yılda akaryakıt şirketleri yatırımlarının en az 5’te 1’ini rüzgâr ve güneş enerjisine yöneltmek zorunda. Aksi takdirde sektörde tutunmak güçleşecek. Benzin ve gaz gelirleri yenilenebilir kaynakların iki katı olmasına rağmen rüzgâr çiftlikleri gibi yatırımlar uzun ömürlü nakit akışıyla avantaj sağlıyor. Wood Mackenzie Araştırma Direktörü Valentina Kretzschmar “Yenilenebilir enerji teknolojilerinin yakaladığı ivme durdurulamaz düzeye erişti. Akaryakıt şirketleri bunun bir ‘mega trend’ olduğunu fark etmeye başladılar; geçici bir heves değil!” diyor.

‘2020’yi özleyeceğiz’

Enerji sektörü için aslında sadece işin rengi ve oyunun kuralları değişiyor. İklim değişikliğine karşı harekete geçmek duyarlılıktan öte bir zorunluluk. Kaliforniya eyaleti ve İngiltere 2030’lu yıllardan itibaren benzinli otomobillerin yasaklanacağını duyurmuştu. Yerini elektrikli araçlar alacak. Paris Anlaşması’na katılan ülkelerin dönüşüme ayak uyduracağı muhakkak. Benzin istasyonları, şarj istasyonları haline gelecek. Shell ve BP gibi şirketler de  temiz enerji sağlayıcısına dönüşecek, üretici vasfını terk edecekler. Hollandalı üreticinin finans direktörü Jessica Uhl, CNN Business’a verdiği demeçte “Yenilenebilir enerji ürünlerini satmak için üreticisi olmanız gerekmiyor” diyerek sektörün yeni vizyonunu ortaya koyuyor. 

Yazının Devamını Oku