Salgın halk oyunlarını da vurdu

Covid-19 salgını bildiğiniz gibi sadece sağlığımızı değil, işlerimizi de tehdit etti/ediyor.

Salgının başında en büyük darbeyi lokantalar, eğlence mekanları, berberler/kuaförler, sinemalar/tiyatrolar ve müzikli mekanlar almıştı. Bir süre sonra bazıları, az da olsa tekrar iş yapmaya başladı.
Tiyatrocular, müzisyenler seslerini az da olsa duyurmaya çalıştı. İşlerinin çok zor olduğunu, geçim sıkıntısı yaşadıklarını dile getirdiler. Bazıları tiyatrolara kilit vurulduğunu duyurdu. Tüm bu sıkıntılı süreçte, sesini duyurmakta zorluk çeken kültür-sanat-spor, adına ne derseniz deyin bir branş var; Halk oyunları. Halk oyunları alanında çalışma yapan dernekler, bu çalışmalarını Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı yürütüyor. Dernek oldukları için İçişleri Bakanlığı’yla da ilişkililer haliyle. Ancak asıl hizmet ettikleri yer kültür ve turizm alanı. Ama Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bir bağları yok.

*
Halk oyunları, sandığımızın aksine oldukça yaygın bir sportif ve kültürel alan. İlköğretimden üniversiteye kadar neredeyse tüm eğitim alanında okulların çoğunda halk oyunu eğitimleri veriliyor. Gençlere bir yandan kültürümüzü unutturmama, diğer yandan da birlikte bir sosyal etkinlik içinde olma becerisini kazandıran halk oyunları bu anlamda çok da özel bir işi becermiş oluyor. Sadece bununla da kalmıyor. Yetişkinler de derneklerin, belediyelerin ve halk eğitim merkezlerinin açtığı kurslarda sosyalleşiyorlar.
Gördüğümüzden daha kalabalık bir geri planı olan halk oyunlarında, ışık, ses, müzik, kostüm ve en önemlisi eğiticiler salgında çok ciddi sıkıntılar yaşadı.
Binlerle ifade edilen ve bir çoğu okullarda çalıştıkları süre boyunca sigortalı olan, halk oyunu eğitmenleri, salgın süresince büyük sıkıntı çeken grupların başında yerini alıyor. Geçen süre boyunca, çoğu sıfır gelirle ayakta kalmanın yolunu bulmaya çalıştılar. Kısa sürede bir gelir elde etmeleri de görünmüyor ufukta.

*
Yine halk oyunlarına kostüm sağlayan firmalarda da kapısına kilit vuranlar var. Ağırlıklı kiralama usulüyle çalışan firmaların bazıları geçen 7 aya dayanamayarak işlerini sonlandırdı. Halk oyunlarına ağırlıklı hizmet veren müzisyenler için de durum farklı değil.
Bu durum, kendi salonu olan dernekleri de zora sokmuş görünüyor. Kira, personel, elektrik ve ısınma gibi giderleri karşılamakta zorlanıyor halk oyunu dernekleri. Bazıları kapılarını kapadı bile. Direnmeye çalışanlara kimin destek vereceği ise bilinmiyor. Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın yarışmalarına katılan dernekler, aslında kültürel bir hizmette bulunuyor. Yani aslında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da konuya el atması gerekiyor. Onların ayakta kalması bu coğrafya folklorunun en belirgin yüzü olan halk oyunlarının da kitleselleşmesini sağlıyor. Bir çözüm getirilmesi şart. Aksi halde yalnızlığının içine gömülen bir gençlik tablosu daha da büyüyecek, halk oyunlarımızın gelecek kuşaklara taşınması da gittikçe daha da güçleşecek.
Kalın sağlıcakla.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

İki çift söz de benden

Sosyal medyada en çok konuşulanlar arasındaki yerini aldı Bursalı Berkun Oya’nın, Bir Başkadır dizisi. Hakkında olumlu ya da olumsuz düşünceler paylaşıldı. Meraklı olanlar bu düşüncelerdeki payını dağarcığına çoktan yükledi bile.

Öncelikle ben diziyi beğenenlerdenim. Söylendiği gibi başta Öykü Karayel ve Fatih Artman ve Funda Eryiğit olmak üzere oyunculuklar çok inandırıcı. Karakterler ince ince işlenmiş.
Film izlerken, kitap okurken hep inandığım bir şey var, o da eserleri sadece yazanın anlatmak istediğiyle değil, sizin anlamak istediğinizle de şekillendiğidir. Aslında kitabın bendeki etkisine odaklanırım çokça. Kitap, film, tiyatro her ne olursa olsun bendeki duygu ve düşünceleri hareketlendiren bir şeyse, o olmuşlar sınıfına girer benim için.
Kişisel bir durum irdelemesi değil, aksine kendi gerçekliğimizin mutlaklık bataklığına düşmemesine açıklık getirmeye çalışıyorum. Kendi bakışımızı ya da eser yaratıcısının yaptığını o mutlaklıkla değerlendirmeyi yanlış buluyorum. Ortaya konulan ve sanat olduğunu düşündüğümüz eserin bizi harekete geçirmesi bence en önemli belirleyicidir. Harekete geçtikten sonra, o eser artık sizin olmuştur ve siz neresini büyütürseniz o eser sizin için odur.

*
Örneğin Cesur Yürek, benim için özgürlüğün önemini anlatan bir eserken, kimi için Hollywood’un İngiltere’ye aba altından sopa göstermesidir.
Martin Eden, kimine göre aydın kavramına eleştirel bir yaklaşım iken, bana göre sınıfsal yerini belirleyemeyen birinin köksüzlüğünün destanıdır.
Gelelim Bir Başkadır mini dizisine. Uzun zamandır çevremde ve kafamda tartıştığım kutuplaşmaya, kendisini diğerinden farklı sanan insana, Türkiye’ye belki de ayna tutması açısından önemli. Bazıları, hakim olan sosyal ve siyasi yapının güzellemesi olarak görüyor diziyi. Yönetmenin böyle bir fikri varsa da bana geçmedi. Şeytanın ayrıntıda gizli olma haline inanırım ama siz şeytana karşı efsunluysanız, o ayrıntıda kendi kendine takılır gider bence.

*

Yazının Devamını Oku

Cari açığa çözüm

Malum döviz konusunda sıkıntılar yaşıyoruz. Cari açık, yabancı sermaye çıkışı, yerleşiklerin TL yerine dövizi bir yatırım aracı olarak benimsemesi döviz ihtiyacımızı körüklüyor.

Sermaye çıkışı ve döviz tevdiat hesaplarına yönelme eğilimi iktidarın aldığı kararlarla bir yoluna giriyor zaman zaman. Net hata noksan kaleminin önemli girdileri içinde yer alan bavul ticareti ve turizmde ise pandemi etkisi görülüyor. Yani orada da pandeminin geçmesi beklenecek gibi.
Asıl büyük mesele cari açıkta.

Cari açığı basitçe döviz cinsinden gelir gider garkı dersek, giderlerimizdeki fazla bize açığı verecektir.
Malum pandeminin cari açığa olumlu olumsuz etkileri oldu. Kısmen tüketim azaldı, yurt dışına çıkışlar azaldı, ithalat düştü. Karşılığında, turist daha az geldi ve ülkemiz ithalat esaslı üretim gerçekleştirdiği için üretim de düştü. Son yıllarda cari açığımız 20-25 milyar dolarları buluyor. Ve ülkemiz hep cari açıkla büyüyor.

BUSİAD’IN online Çekirge Toplantısı’nda Türkiye’nin cari açıksız büyüme gerçekleştirmesinin mümkün olup olmadığının sorulduğu Piri Reis Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Erhan Aslanoğlu, bunun hangi şartlarda mümkün olacağını anlattı.

Prof. Dr. Aslanoğlu, “İthalat faturasını, mümkünse enerji ithalat faturasını kısılması gerekiyor. Böyle olursa cari açıksız büyüme olabilir. Yüzde 85 fosil yakıtla üretim yapılıyor. Türkiye, rüzgar, güneş gibi yenilenebilir enerji ile üretim yapmalı” diyor.
Haklı mı peki? Yerden göğe kadar haklı. Rakamlar doğruluyor. 2019’da Türkiye’nin 202 milyar dolarlık ithalatında enerjinin faturası yüzde 4.2’lik düşüşe rağmen 41 milyar dolar. Yani cari açıktan fazla bir rakam.

Burada gerçekleştirilecek bir telafi döviz ihtiyacımızı da düşürecek.

Yazının Devamını Oku

Yüreklerdeki kırıklar

İçinde bulunulan yıldan memnun olduğumuzu hatırlamam hiç. Kişisel olarak iyi geçen yıllar olmuştur elbet ama genel olarak içinde olunulan yıldan kurtulmak isteriz.

Yaşadıklarımız, sanki bizden habersiz geçip giden zamanın suçuymuş gibi. Hep ileri sarmak isteriz zamanı. Adam Sandler’ın başrolünü üstlendiği Click filmindeki gibi; hep ileri. Sonra bir bakarsınız ki işler istediğiniz gibi gitmemiş.
Mesela 1993 yılında olanları hatırlatayım size kısaca, Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Adnan Kahveci, Turgut Özal öldü ya da öldürüldü. Sivas, Başbağlar ve Bingöl katliamları yaşandı. Bu yıla kötü derken geçmiş ve gelecekte yaşanacak kötü yıl ve yıllar olacağını da unutmayalım.
Evet çok kötü başladık ve kötü gidiyor 2020. Ama bunlarla daha da dayanıklı olacak atlatanlarımız. Umarım kahve gibi oluruz da ısınan suya tat veririz. Korkum yumurta gibi ısınan suyla katılaşmamızdır.

*

Bazen yaşanan olayların yüreklerimizi katılaştırdığını görmek yaşanan olaydan daha çok koyuyor insana. Ayda ve Elif bebeklerin verdiği umut olmasa, sosyal medyadan fışkıran iğrençliklere kendini kaptırıp onlara benzemek de var. Yoksa deprem, sel ve hastalıkla gelen ölümler hep oldu hep olacak.
Bizi ayıran kırıklar depremden olsun yeter ki. Bu kadar karşıya koymak başkasını ve onun ölüsü üzerine ağır cümleler kurmak daha çok yaralıyor insanı.
Dedim ya, en kötü yıl bu yıl mı bilinmez ama en kötü yürekli olduğumuz yıllara girdiğimiz gibi bir hisse kapılmıyor da değilim.

*

Yazının Devamını Oku

Isınan küreyi neyle tutacağız?

 Pandemi, insan denilen canlıya büyük korku salmış durumda. Yaz nispeten idare ettik ama kış geliyor (Dizideki gibi oldu ama öyle). Görünen yakıcı gerçekten kaçamıyoruz.

İnsan sağlığını, derinden etkileyen Covid-19 salgının seyrini, yaşayanlarımız görecek elbette ancak uzun zamandır, hiç de ağır olmayan bir şekilde hayatımızı etkileyen küresel ısınmanın çok yakınımızda olan ayak sesleri de, bir o kadar can sıkıcı olabiliyor.
İTÜ Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Şen, Eylül 2020’deki sıcaklıklara dikkat çekerek bazı önerilerde bulunmuş. Mayıs ve Eylül ayının da artık Türkiye için yaz aylarına katılması gerektiğini, eğitim ve turizmin de buna göre düzenlenmesini önermiş.
Bakın Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerinde nasılmış durum:
“2020 yılı Eylül ayında ortalama sıcaklıklar yurdumuzun genelinde mevsim normallerinin üzerinde gerçekleşmiştir. Uzun yıllar Eylül ayı ortalama sıcaklığı 20.5°C iken, 2020 Eylül ayı 23.9°C olarak gerçekleşmiştir. Eylül ayında en düşük sıcaklık 2.3ºC ile Sarıkamış’ta, en yüksek sıcaklık ise 47.1°C ile Kozan’da tespit edilmiştir”

*
Son yılların en kurak yılını yaşıyoruz. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, bir görüşmede, son 30 yılın en kurak yılını geçirdiklerini ifade etmiş ve kış aylarında daha önce çalıştırmadıkları kuyuları bu kış çalıştırdıklarını söylemişti. Gittiğim tüm sulama göletleri ya kurumuş ya da çok düşük seviyede su ile idare ediyordu.

*

Yazının Devamını Oku

Köprü

1980 öncesi doğanlar bilecektir. Toplumculuk yaşamda, edebiyatta ve sinemada yükselen değer olmuştur.

 1960’lardaki köy, göç toplumsal gerçekliğinin ötesine geçerek, siyasal bir boyut da kazanır 1970’lerin Türk sinemasında toplumculuk. Daha iyi bir yaşam, ezilenin yanında olma, eskiyi temsil edenle mücadele, cehalet ve akılcılık, bireycilik ve toplumculuk bazı filmlerin ana ekseni olmuştur.
Bir sinema eleştirmeni değil, sinemayı çok seven bir izleyicim. Edebiyat gibi tiyatro gibi sinemanın da sanatsal olanının içimizde değişime neden olduğuna inanırım. Sinema filmi, eğer bir sanat eseri niteliği taşıyorsa izlemeye başlayanla, izlemeyi bitirmiş kişi artık ayı kişi değildir artık.

*

İşte tam da böyle bir film, kendisini tekrar hatırlattı bana. Şerif Gören’in Köprüsü. Zamanın koşullarını göz ardı etmezsek, oldukça iyi ve biraz hak ettiği yeri bulamayan bir film.
Köprü öyle bir film ki, insana eskinin bağrından doğan yeniyi, cehaletle bilim arasındaki mücadeleyi, bireycilik ile toplumculuğu, aklın duygu ile harmanlığında yaratacağı müthiş direnci yalın bir şekilde ortaya koymayı başarıyor.

*

Cehaletin, eskinin, yenilik direncinin nasıl akıldan yoksun olduğunu ve çıkarlarına ters bir durum olduğunda nasıl da yıkıcı olabileceğini ortaya koyuyor.

Yazının Devamını Oku

En çok neye ihtiyacımız var?

En çok neye ihtiyacımız var? Kent yöneticileri, kente ilişkin fikir sahibi insanlar ve iş insanlarıyla sohbet ve görüşmelerimde gündeme gelen konuları düşünürken, beynimde bu soru dönerken yakaladım kendimi.

Herkes kentin daha yaşanılır olması için bir öneri getiriyordu o görüşmelerde. Durduğu yerden bakıyordu çoğu. Yine pek çoğu, diğerini yerden yere vuruyordu. Kimi çevreyi öne alıyor, kimi daha çok iş diyor, kimi ise trafik diyordu.
*
Gerçekten bu kentin en çok neye ihtiyacı vardı?
Turizm, tarım, sanayi ve insan gücü açısından verimli bir kent, ne olursa daha yaşanılır bir kent olurdu?
Sonda değil başta söyleyelim. Bu kentin ve Türkiye’deki tüm kentlerinin özümsenmiş bir kentlilik bilincine ihtiyacı var. Bu bilinç öyle bir oluşmalı ki, yapılan kent planları ortak bir platformda belirlenmeli ve belirlenen kent planı, çıkarlar ve siyasi gerekçelerle asla bozulmamalı. Plan derken, yeter artık bu kent 3.5 milyonu geçmeyecek denmesini kastediyorum. Fark ettiyseniz 500 bin de fazladan söyledim. Bir yerde durması gerektiği bu büyümenin kesin olarak belirlenmeli.
Bu kenti yönetmeye talip olanlar, bu kentte yaşayan ve buradan geçimini sağlayanlar, kent planına sahip çıkmadıkça gerisinin boş olduğu ortada. Planın olmadığı yerde, birisi 0.50 emsal diyerek yoğunluğu artırırken, diğeri bunu engelleyerek başka sıkıntılara neden oluyor.
*

Yazının Devamını Oku

Yakın ne kadar uzak?

İnsanın doğasında temas etmek var. Dokunmak birbirine, doğaya karşı dayanışma içinde olmak var. İmece var kültürümüzde, komşunun külüne muhtaç olmak var. Saçakları birbirine değen evlerimiz var. 

Yaşlıya saygı, hastaya çorba, düğüne takı var. Dayanışma var insanımızda, dokunmak var insanlıkta.
Hal böyle olunca, özümüze ters yaşar olduk son 6 ayda. Bir arkadaşa sarılamamak, düğünlere katılamamak, okullara da arkadaşlarımızla koşturamamak canımızı çok sıkmaya başladı.
Bu sıkıntıyla baş edemeyenler, yelkenleri erken suya indirip, pandemiyi unuttu. Doğasına aykırı hareket edemedi. Ancak insan aynı zamanda iradedir. İrademizi daha diri tutmamız gerekiyor. Aylardır tokalaşamayıp, arkadaşlarımıza, sevdiklerimize sarılamıyoruz. O günlerin geleceği duygusuyla yaşıyoruz.
Kalabalıklardan kaçıyoruz. En sevdiklerimizden olduğu halde, festivaller, panayırlar, konserlere gitmek yerine, doğada daha az kalabalıklarla etkinlikler planlıyoruz.
Yeni normal diye bir çıktı. Temassız, uzaktan, araya en iyi ihtimalle birkaç metre, çoğunlukla da ekranlar koyan bir hayatı anlatıyor.
İnsan doğadaki en çaresiz canlılardan. O nedenle sosyalleşir. Dayanışmazsa hayatta kalamaz. Sevgi ve sevginin önemli bir göstergesi olan dokunmak ve yakın olmak insanı ekmek gibi su gibi hayata bağlar.
Bilim Kurulu’nun ardından bildiğiniz gibi Toplum Bilimleri Kurulu kurulmuştu. Bu kurulun en etkin olacağı dönemdeyiz sanırım. Temas etme, ilişkide kalma yakın olma isteklerimizin bir süre daha bastırılması için harekete geçilmesi şart.

Yazının Devamını Oku

Gençlere özel plan şart

Ekonomiyle ilgilenenleriniz bilir, her ayın 10’unda iş gücü istatistiklerini açıklar Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK).

Pandemi süreciyle birlikte bu açıklamaların şekli değilse bile içeriği değişti ve biraz daha dikkatli okuma gerekmeye başladı. 2018 Ağustos ayındaki döviz dalgalanmasına kadar iş gücü rakamları giderek düzelmeye başlamıştı.
*
Haziran 2018 verisine göre, 29 milyon 314 bin istihdam vardı. İşsizlik oranı ise 10.2’de kalmış. 2019 Haziran’da bu rakamlar istihdamda 25 milyon 512 bin kişi ve işsiz oranı da yüzde 13. Bu yılın Haziran ayı verisi ise 26 milyon 531 bin istihdam ve 13.4 işsizlik oranı.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kısa çalışma ödeneği ile işten çıkarma yasağı. Bu şartlar altında işsiz oranı çok artmamış görünebilir. Ama bize sıkıntılı tabloyu, istihdam oranı ve iş aramaktan vazgeçenler gösteriyor.
Yani 24 ayda istihdam rakamı neredeyse 3 milyon geriye düşüyor. Yani kapasiteler düşüyor, işletmeler kapanıyor demektir bu. Buna bir de artan nüfusu ekleyince tablo biraz daha iç karartıcı olabiliyor.
*
İçiniz kararmasın bunu düzeltebilecek dinamizme sahibiz. Ancak asıl korkutan tablo genç işsizlerde. 24 ayda 15-24 yaşı kapsayan genç işsiz oranı yüzde 20.2’den bugün yüzde 28.2’ye çıkmış durumda.

Yazının Devamını Oku

Kimsesiz gölet

Yazın son demlerini yaşıyoruz artık. O nedenle bunaltıcı sıcakta, özellikle akşamları doğaya kaçmayı çok seviyorum.

Kamp sandalyesi, küçük bir masa, bir termos çay en büyük keyiflerimden. Ha bir de, dostların güzel sesleri yaz akşamlarını doyulmaz kılıyor. Tabi olumsuz girdiler işbaşı yapana kadar.

Size bu hafta Bursa’nın en güzel yerlerinden biri olan Kayapa Göleti’nin kimsesizliğinden bahsetmek istiyorum. Zaman zaman, yazılarıma çevresindeki kirliliği anlatarak girmişti Kayapa Göleti.

Doğa harikası bir yer. Bir tarafınız şehir ışıkları. Ama o tarafa dönmezseniz, Bursa’da olduğunuzu unutacağınız bir yer Kayapa Göleti.
Ormanla çevrili, içinde ördeklerin ve balıkların yaşadığı, etrafında sokak köpeklerinin gelenlerden yemek beklediği güzelliklerle dolu bir yer. Baharlarda, göleti besleyen dereye doğru yürümek ayrı bir keyif.

Geçen hafta, iki akşam gitme imkanı bulduğum Kayapa Göle’nde, çevresel kirlenme yine göze çarpıyordu. Akşam karanlığında, kendinizi başka bir dünyada hissettiğiniz Göleti, gündüz görmek insanın içini acıtıyor. Etraftaki şişe ve plastik çöplerinin dışında, ses kirliliğini de bizzat yaşadık.

Komşu piknikçiler kendi zevklerinin herkes tarafından benimsendiğinden çok eminlerdi. Adeta bize de hizmet etsin diye, damardan şarkılarının sesini olabilecek en yüksek sese de ayarlamışlardı. Hizmette sınır yoktu anlayacağınız. Ardından daha vahim bir duruma tanıklık ettik.

Yasal karşılığı olup olmadığından emin değilim ama iki araçla getirdikleri jetskilerine binen iki kişi, bir saat ne göletin sakinleri balıklar ve ördeklerde, ne de etrafında kafa dinlemek isteyen bizlerde huzur bıraktı. Bu arada üzerlerinde can yeleği bile yoktu. Öylesine bir hazırlıkla buraya gelebilme cesaretini göstermeleri ya kendilerine olan yüksek güvenden ya da Kayapa Göleti’nin kimsesizliğini iyi bilmekten kaynaklanıyor olmalı. Yakılan devasa ateşler ise son noktayı koyar cinstendi.

Yetki sahibi olanlar, Kayapa Göleti için acilen bir karar vermeli. Ya giriş çıkış imkansız hale getirilmeli (Çok sevdiğim halde Göleti kaybetmektense gitmemeye razı olurum) ya da başka göletlerde gördüğümüz gibi burası da, insanların sınırlamalarla yararlanabileceği, bir piknik alanı olarak kullanılabilmeli. Böyle olursa, hiç yoktan çöp konteyneri, seyyar bir tuvalet ve görevli bulunması gibi imkanlarla varlığını devam ettirebilir Kayapa Göleti. Aksi bir cennet parçasının tamamen kimsesizleşmesine tanıklık etmeye devam edeceğiz.

Yazının Devamını Oku

Yüzümüzü güneşe dönelim

Aylar sonra ilk kez sinema salonuna girme cesareti gösterdim.

Yine de büyük bir çekince ile sadece 14 kişinin alındığı özel koltuklu bir salonu tercih ettim.
Film büyük yönetmen Christopher Nolan’ın. İyi de yaptık; ailece keyifli bir film izledik. Gelecek ile geçmişin savaşı, yaşadığımız dönemi de tekrar sorgulattı. Detay vermeyeceğim.

Geleceği oluşturan bizlerin, yaptığımız hataların başka yaşamları etkileyeceğini bir kez daha hatırlatıp, asıl derdime geçeyim.
Malum,Türkiye Karadeniz’de keşfettiği 320 milyar metreküplük doğalgaz yatağının sevincini yaşıyor. Rakam, dünya ölçeğinde çok büyük olmasa da, bizim açımızdan önemli. Hem cebimizde döviz kalmasını, hem doğalgaz alırken pazarlık gücümüzün artmasını sağlayacak. Gözler, şimdi Akdeniz’de. Oradan da müjdelerin gelmesi bekleniyor.

Enerjide dışa bağımlılığın azalması elbette sevindirici bir durum. Ama petrol ve doğalgaz zengini olmadığımıza da sevinmek mi gerekli acaba? Petrol ve doğalgaz zengini olsak üretmek ve çalışmaktan kaçınacağımız gibi dünyanın kirlenmesine katkımız da bir o kadar fazla olacaktı.
Türkiye’nin üretenleri ve üretmeye kafa yoran mühendisleri, ekonomistleri, çevrecileri yenilenebilir enerji üzerine çok düşünüyor. Enerji zengini olsak belki bu kadar düşünmeyecektik.

Biraz doğalgaz ve petrolümüz olsun; ama asıl kafayı yenilenebilir kaynaklarla elektrik üretmeye yormalıyız. Mesela zengini olduğumuz güneşe daha çok kafa yormalıyız.

Geçen hafta BUSİAD Başkanı Ergun Hadi Türkay, bu konuyla ilgili bir açıklama yaptı. Doğalgaza memnun olduklarını ama güneşin de unutulmaması gerektiğini dile getirdi. Türkay, uzun süredir bu konulara kafa yoruyor. Kendisi de yenilenebilir enerji işiyle uğraşıyor. Konuya hakim anlayacağınız. Almanya’nın Türkiye’nin yarısı kadar güneşe sahip olmasına rağmen 8 kat fazla elektrik ürettiğini söylüyor Türkay. Özellikle belirttiği bir nokta ise güneşin bedava, kayıp kaçağın ise neredeyse sıfır olduğu.

Yazının Devamını Oku

Maskeyi sadece ağzımıza takmamalıyız

Ailevi nedenlerle geçen haftayı batı ve orta Karadeniz’de geçirdim. Gittiğim bazı yerler, Sağlık Bakanlığı’nın mobil uygulamasına göre çok yüksek riskli bölgelerdi. Elimizden geldiğince önlemimizi aldık, maskemizi taktık, toplu ortamlarda bulunmamak için uğraştık. Bulunmak zorunda kaldığımızda ise çok kısa sürede oradan ayrılmaya çalıştık.

Gittiğimiz yerlerde maske takan çoktu. Hatta köylerde bile maske takanlara tanık olmak beni şaşırtmadı desem yalan olur. Karantina altındaki bir köyün girişinde nöbet bekleyen jandarmaya da tanık olduk, o karantinadan kaçmaya çalışanlar olduğuna ilişkin hikayelere de.
*
Maskeyle sadece ağzımızı kapatmamızın yetmeyeceğini, bazı insani isteklerimize de maskeyle set vurmak zorunda olduğumuzu anlamadığımızı fark etmem çok uzun sürmedi. Maskenin sadece görüntüyü kurtarmak için takıldığını gidilen düğünler ve hasta ziyaretleriyle anladım. Görüştüğüm insanların davranışları umudumu azaltacak cinstendi.
Bir tanesi, yeğeninin Covid-19’a yakalanmış olabileceğini ve onu ziyarete gitmeyi düşündüğünü söyledi örneğin. Hem de beş kez kalp ameliyatı geçirmiş birisi olmasına rağmen. Çok dil döktüm, umarım vazgeçmiştir bu sevdasından. Bir tanesi, birkaç tane düğüne katılmak zorunda olduğundan bahsediyordu. Aman demeyi ihmal etmedik.
Toplumsal baskı, alışkanlıklar ve istekleriniz, görünmeyen düşmana karşı koyacağınız iradeyi kırmayı başarıyor. Maskeyi, sadece ağız ve buruna takarsanız sonu bu oluyor. İradenizi güçlendirip, isteklerimizi sınırlamadıkça, alacağımız daha iyi bir sonuç görünmüyor ne yazık ki.
*
Bu kısa seyahatte anladım ki, insanların tercih ve iradesine bırakırsanız bu işi, koronadan kurtulmamız hiç de kolay olmayacak. Evet bu bir irade işi ama önce kurallar işi. Devlet kuralları daha net çizmeli. Düğünler askıya alınmalı. Kırsalda insanların en ciddi sosyalleşme alanı olan düğünler bulaş için de cennet. Hepimizin aklında olan ama yaşamak istemediğimiz şey sonbaharda tekrar evlere kapanır mıyız? Sorusu. Önlemleri vatandaşa yıkarsak varacağımız sonuç da o olacak gibi. Bir de buna soğuk algınlığı, gribal enfeksiyonlar eklenince işin içinden çıkmak zor olacak.

Yazının Devamını Oku

Altın

Malum çok hareketli bir yıl yaşıyoruz. Doğal felaketlerle başlayan, pandemi ve ekonomik krizle devam eden bir yıl. Herkes şaşkın. İnsanlık gözüne ışık tutulan tavşana döndü. Hangi veri ile ne karar vereceğini bilemez oldu.

Türkiye’nin etrafında sular ısınıyor. Doğu Akdeniz, Suriye’nin kuzeyinde ABD, terör örgütleri ilişkisi, Azerbaycan ile ortak tatbikat vs. Sert bir sonbahar ve kışa girileceği artık malum. Winter is coming yani.

Yeniden evlere kapanıp kapanılmayacağı, ekonominin tekrar durup durmayacağı konuşuluyor. Geçen hafta altınla yatılıp altınla kalkıldı. Herkes nereye gidiyoruz diye merak içinde.

Altının niye bu kadar yükseldiği ve nerede duracağı merak konusu. Yorumlar gani. İsteyen istediğini alsın. Mücadele büyük. Detaylı bir altın analizi yapacak değilim. İşlerin değiştiği ve bu değişime göre yeni bir doğumun yaklaştığı aşikar. 31.10 grama karşılık gelen ons altının seyrine ilişkin birkaç rakam vereyim:
“1950’de ons altın 34 dolar düzeyinde. 1980’de 615 dolar, 1980 615, 1990 383, 2000’de 279 ve 2010’da 1224 dolar. Bugün 2000 doların üzerinde.”
Bir sürü gerekçe ortaya atılıyor artışın nedeni olarak. Pandemi sürecinin uzun süreceği kaygısı ve piyasadaki para miktarının artması, yani paranın değerini kaybetmesi altına yönelişin başındaki iki neden olarak gösteriliyor.

Sadece bireyler değil, devletler de altına yönelmiş durumda. Türkiye altın rezervi açısından, 583 ton ile 12. sırada görülüyor. Hatta, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, 2019’da dünyanın en çok altın alan merkez bankası olmuş. Geçen yıl 159 ton altın almış Merkez Bankası. Yani bir şeylere hazır yakalanmış ya da hazırlığını gelecek güne göre yapmaya çalışmış. 31 Aralık 2019’da bir kilo altın 48 bin 900 dolar civarındayken, bugün 65 bin 900 dolar civarında. Varın Merkez Bankası’nın kazancını siz düşünün.

Amacım ekonomik değerlendirme değil. Elbette kendimizi korumak için önlemler alacağız. Ama asıl olan altın, sanki yatırım yapılan sarı metal değil. Asıl olan altın, önce bedeni ve akli dengemizi korumak. Sonra her şeyi yapabilecek güce elbet kavuşuruz. Kaotik bir ortamdan geçiyoruz. Sakin bir şekilde olanları anlamaya çalışmalıyız elbette. Ancak her hıyarım var diyene de tuzla koşmayalım.

Yazının Devamını Oku

Ölümün bağlacı olmaz

Bazı cümleleri bağlaçla devam ettiremezsiniz/ettirmemelisiniz.

Meşru müdafaa dışında cana kıymayla ilgili bir cümleyi örneğin.

Burada kullanılan; ama, ancak, mesela, çünkü ve diğer bağlaçlar, ölüme neden bulmanın yolunu açar. Aman diyelim. Böyle cümlelerin kurulduğu beyinlerin ve ağızların sahibi olmayın. Bir insan ve özellikle bir kadın, çocuk öldürülmüşse, bağlaçsız cümlelerimizi çıkaralım beynimizdeki odacıklardan.

Sadece insan da değil üstelik. İstanbul’da komşusunun köpeğini, gözünü kırpmadan vuran kişiyle ilgili de bağlaçsız kuralım cümlemizi.

Bağlaçsız kuramazsak cümlelerimizi, ortak hayat kurmak da zorlaşır. Bir canlının öldürülmesinde amalara yer yoktur. Bir ölümün hangi koşullarda geçerli olabileceği hukuki, ahlaki ve vicdani olarak hepimiz için sarih olmalıdır.

Bir kadının, bir köpeğin, bir kedinin, bir erkeğin öldürülmesinin ardından kurulan bağlaçlı cümle duyarsanız kaçın ordan. Ölümün bağlacı olmaz çünkü.
İlla bağlaç kullanacaksanız cümlelerinizde, onlar hayata bağlaçlar kuran cümleler olsun. “Yaşamayı hak ediyor çünkü insan (canlı)” diyebilmeliyiz mesela. Dini referans vereceksek, “Allah’ın verdiği canı sadece Allah alabilir” ya da “Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur” diyebilmeliyiz.

Aksi halde, herkesin bağlacın arkasına ekleyeceği bir nedeni olur. Bu nedene izin vermemek ise insanlığımızın geldiği noktayı işaret eder.

Yazının Devamını Oku

Bireysel ulaşım öne çıkıyor

Pandeminin hayatımızı değiştireceği konuşuluyor mart ayından beri. Ufak ufak etkilerini görmeye de başladık.

Bundan bir yıl kadar önce, özellikle ulaşım anlayışının, paylaşım ekonomisi ile değişime uğrayacağı, elektrikli araçların yaygınlaşacağı, otomobil almak isteyenlerin oranın düşeceği konuşuluyordu. Dev şirketler gelecek 30-40 yılını buna göre şekillendiriyordu.
Durum değişiyor gibi. Paylaşım ekonomisini şimdilik pandemi vurdu. Toplu taşıma, sağlık açısından sıkıntılı durumda. İnsanlar bireysel ulaşım araçlarına yönelmeye başladı tekrar. Bir farkla. Karbon salımı daha az olacak, ekonomik maliyeti daha düşük, trafikte ilerlemeyi sağlayacak bisiklet ve motosikletlere ilgi arttı. Bu bir gözlem değil sadece, rakamsal dayanağı da var. Bu rakamlara bakarak, özellikle eve servis yapan kuryelere talep de artınca onların kullandığı motosiklet satışı da artıyor haliyle. Gençler bisiklet, elektrikli scooter gibi araçlarla ulaşımı tercih etmeye başladı bile.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun yayınladığı motorlu kara taşıtları verilerinde, Mayıs 2020’de motosiklette artış net görülüyor. Geçen yıl 3 milyon 271 bin olan trafiğe kayıtlı motosiklet rakamı, bu yıl aynı dönemde 3 milyon 376’e çıkmış durumda.
Bisikletle ilgili bu kadar net rakama ulaşmak mümkün olmadı. Ancak meslektaşlarımın yaptığı haberlerde yüzde 30 gibi bir artıştan bahsediliyor.
Önümüzdeki süreçte kabinlisi de dahil olmak üzere çok sayıda motosiklet görmemiz mümkün olabilir. 

Ayrıca tabana kuvvet anlayışı da öne çıkacak. Bisikletten elektrikli bisiklet, scooter ve motosiklete kadar çok sayıda bireysel araç yollara çıkacak gibi. Buna göre önlemler alınmalı. Ama salgından kurtulup tekrar paylaşım ekonomisini konuşabileceğimiz döneme dönebilmeyi de çok arzularım. Ancak çok da kolay görünmüyor.
Kalın sağlıcakla.

Yazının Devamını Oku

Tazminat kaygısı

Kontrollü Normalleşme Süreci yaşıyoruz. Hoş kontrolü kaybettiğimizi düşünenlerdenim.

Uzun bir eve kapanma sürecinin ardından, marjinal faydası yüksek olan özgürlüğe kapıldık gidiyoruz. Zembereğinden boşalmış yay gibiyiz. Maske, mesafe hijyen hak getire. Yeniden eve kapanma korkusu yaşarken, bir gözümüz ve kulağımız da ekonomide.
Malum aylarca üretim ve hizmet durdu. Çarklar dönmeye başlayınca, başka sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Şimdi istihdam konusu masaya geldi.
Bu konu bir yandan ekonomik, diğer yandan sosyolojik ve psikolojik unsurlar içeriyor. Taraflar dinlenmeye başlandı. Yakında önce istihdam kalkanı açıklanacak, ardından da kıdem tazminatı için formüller kesinleşecek.
İşçi kıdem tazminatına dokunulmasına “Kırmızı çizgimiz” diyerek karşı çıkıyor. Hal böyle olunca sanıyoruz ki, işveren bunu destekliyor. Ama öyle görünmüyor. İşveren birkaç noktada kıdem tazminatının bir fonla yönetilmesine karşı.

*
Birincisi ve belki de en önemlisi, istifa edildiğinde de çalışanın kıdem tazminatını hak ediyor olması. İşveren, bu madde nedeniyle vasıflı çalışanlarını kaybetme korkusu yaşıyor. İşveren, en ufak bir fazla ödeme önerisinde, çalışanın kıdem tazminatını yakma derdi kalmayacağı için iş yerini değiştirebileceğini, bunun da kendilerini zora sokacağını söylüyor. Yani kurum aidiyeti yara alacak diyorlar.
Bu konuda ikinci sıkıntı ise, fona her ay ödenecek olan yüzde 3’lük katkı. Bu da işvereni düşündürüyor. Bugün bir işçiyi işten çıkardığında ya da işçi emekli olduğunda tazminat ödeyen işveren, her ay düzenli bir yükün altına girmek durumunda kalacağı için dertli.

Yazının Devamını Oku

Bursa'nın değişmeyen sorunu

Bursa, raylarla 1892’de tanışmış. Mudanya’dan Bursa’ya 56 yıl süren tren seferi 1948’de sona ermiş. Raylar sökülmüş. Ancak o günlerden kalan istasyonlar, bugün lokanta-cafe olarak hizmet vermeye devam ediyor.

Bursa’nın uzun yıllar sonra tekrar raylara kavuşması ise şehir içi ulaşımla mümkün oldu.
2002 yılında Bursaray ilk seferine başladı. İpekböceği, tarihi tramvay hatlarıyla, raylara alışkın hale geldi Bursa. Ama Bursa’nın makus talihini kimse kıramadı. 25 yıllık meslek hayatım boyunca, Bursa’nın en önemli sorunlarının başında, ulaşımın geldiğine tanıklık ettim.Üzerine defalarca yazdım, haber yaptım.
Hava, deniz ve karadan şehirler ve ülkeler arası bağlantı sorunun hep yaşadı Bursa.

25 YILDIR YENEMEDİ

Türkiye’nin üretim üssü ve ikinci ihracatçı ili olarak, bu talihini, 25 yılına tanıklık ettiğim sürede hiç yenemedi Bursa. Yenişehir Havaalanı, Yunuseli Havaalanı tartışmaları hiç bitmedi. Yenişehir Havaalanı’nın bölge havaalanı olarak kullanılması ihtimali de İstanbul Havaalanı’nın yapımıyla neredeyse imkansız hale geldi. Oysa dünyada bolca örneği olan ucuz havaalanı olması içten değildi Yenişehir’in.
Yenişehir, birkaç şehire sefer düzenlenen, hac döneminde kullanılan efektif kullanılamayan bir havaalanı olarak yaşamını sürdürüyor.
Havada işi çözemedik. Karada ise otoyollarla, gecikmeli de olsa bir rahatlama yaşandı şehirlerarası ulaşımda.

Yazının Devamını Oku

Maskeyi kahramanlar takar

Bazen sözlerinizin kifayetsiz olduğunu bilirsiniz. Ancak kendinizi söylemekten de geri tutamazsınız. Bir kişiye değse size yeter. Hatta kimse oralı bile olmasa, size bir ferahlık verir içinizde tutmadığınız için düşüncenizi. Bir umutla söylemişsinizdir sözünüzü.

Bu kez de aynı duygular içindeyim. Kifayetsiz sözler edeceğim belki ama etmeden de duramıyorum.
Bursa’nın en medeni, modern, gelişmiş, Türkiye’nin en çok üniversite mezununun yaşadığı ilçeler sıralamasında üçüncü olan Nilüfer’de yaşıyorum. Hal böyle olunca beklentiniz de yüksek oluyor. Medeni olmanın, modern olmanın, gelişmenin sadece maddi değil beşeri etkilerini de görmek istiyorsunuz, ama gerçek size oyun oynamaya devam ediyor.
Covid-19 salgını sürecini 2.5 ay iyi idare ettiğimizi düşünenler arasındayım. Ama son birkaç haftadır işler öyle değil. Salgının tekrar yayılması endişesini taşıyanlardanım ancak daha büyük medeniyet ölçümüzün düşüklüğünde.
Sokaklara çıkıldığında maskesiz insanları gördükçe hayretler içinde kalıyorum. Maskeyi kahramanlar takar. Bakın çizgi romanlara, fantastik filmlere. Örümcek adamdan Zorro’ya, Batman’dan Maskeli Süvari’ye kadar.
Maskeyi takan sadece kendini gizlemek amacını gütmez, sevdiklerini korumak için de takar maskeyi.
Günümüzün maskeli kahramanları da, hiç kuşku yok ki sağlık çalışanları. Hem kendilerini, hem tüm insanlığı koruyorlar maskeleriyle.
Bizim kültürümüze ise biraz yabancı maske. Bizde kahramanlar, çoğunlukla somut-gerçek kişiler olmuş. Maskeye gerek görmeden, mertçe mücadelelerini vermişler. Ama bu yine somut kötü karakterler karşısında gerçekleşmiş.

Yazının Devamını Oku

Çiftliklerde ölçek şart

Gelişmekte olan, ya da gelişmiş ülkelerin, çoğunlukla temel ihtiyaçların ne kadar önemli olduğunu unuttuklarını düşünürüm.

Dayatılan tüketim alışkanlığı içinde, teknolojinin getirdiği sanal mutluluk alanları, çoğunlukla vazgeçilemez gibi görünür. Ancak işin renginin öyle olmadığı, yaşadığımız salgın döneminde bir kez daha ortaya çıktı.
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin doğruluğu, yaşadığımız karantina günlerinde bir kez daha kendini gösterdi. Evde kapalı kaldığımız dönemin başında Mart ve Nisan aylarında, doymak ve bağışıklık sistemimizi güçlendirmek için besinler ve takviyelere doğru bir yönelme yaşandı (Elbetteki kişisel gözlemlerimden yaptığım çıkarımdır).
*
Yani Maslow’un piramidindeki ilk basamak olan fiziksel ihtiyaçlar giderilmeye çalışıldı. Aynı dönemde, evde kalarak, piramidin ikinci basamağı olan güvenlik ihtiyacımızı da gidermeye çalıştık. Ancak bir süre geçince, aç kalmadığımızı ve güvenliğimizi de kısmen de olsa sağladığımızı görünce, bu kez ait olma ihtiyacımız nüksetti. Önce online görüşmeler başladı ardından, güvenli olduğunu düşündüğümüz yakınlarımızla sosyal mesafe ve hijyene önem vererek yüz yüze görüşmeler de başladı.
Buradan devam edecek değilim. Yıllardır bu piramide inanırım. Bu dönem de bana bunun doğruluğunu gösterdi.
Özellikle gıdanın ne kadar önemli olduğunu, tarım ve hayvancılığın vazgeçilemezliğini bir kez daha kanıtladı.
*

Yazının Devamını Oku

Bursa kiviyi sevdi

Geçmiş bayramınız kutlu olsun. Evde kaldığımız, büyükleri ve küçükleri, eş ve dostu görüp sarılamadığımız bir bayram oldu. Sağlık olsun diyerek aldık, kabul ettik. Umarım gelecek bayramlara benzerini yaşamayız.

19 Mayıs’ta sokağa çıkma yasağı sürerken, Bursa kırsalını gezip tarımsal faaliyetlere ilişkin gözlemlerde bulunma şansım oldu. Batısından doğusuna, güneyinden kuzeyine gezdim. Ovada canlılık var. Bu yıl, nektarin ve şeftaliden umutlu çiftçi. İlaçlama, gübreleme, tekleme faaliyetleri sürüyor. Sebze dikimlerinde sona yaklaşıldı. Güzel bir hasat dönemi olur umarım.
Gezerken, gerek çiftçilerden, gerekse bana eşlik eden sevgili dostum Ziraat Mühendisi Bertuğ Karakule’den, Bursa tarımına ilişkin önemli bilgiler alma şansım oldu.
Tarım, malum stratejik önemde bir sektör. Olmazsa olmaz. Çiftçinin derdi çok ancak Bursa çiftçisi bilinçli, ölçeği kısmen yakalamış, gerekli yatırımları yapabilecek güce sahip. Hal böyle olunca, meyveciliğin üssü olan Bursa’da, kivi bahçeleri de artmaya başlamış. Biraz rakamlara bakalım.
Türkiye’de, geçen yıl 63 bin 798 ton kivi üretilmiş. Bunun 8 bin 168 tonu Bursa’dan, yani yüzde 13 gibi bir oran. Ama 2010 yılında durum çok farklıymış. Bursa’da kivi üretimi o zaman sadece 661 tonmuş, toplam üretimin sadece yüzde 2.5’i.

*

Peki neden kiviye eğilim var? Edindiğim izlenim şöyle; armut bahçesi olan çiftçiler, yıllarca bu üründen çok iyi para kazandılar. Armut, bakımı zahmetli bir ürün. Bir bıkkınlık da getirmiş haliyle. Belli bir doyuma ulaşan çiftçi, bahçesini bozarken, biriktirdiği sermaye ile ilk yatırım maliyeti yüksek olan kiviye yönelebiliyor. Dönümde, 8 bin lirayı bulan yatırım maliyetini karşılayabilen çiftçi, 3 yıl sonra gelecek ilk hasatı beklemeye başlıyor. Kivide ilaçlama yok gibi. Hasat zamanı gelince işi kolay. Zaten Türkiye’nin kivi tüketimine, üretimi yetmiyor bile. Yani ürünleri değerini buluyor. Ayrıca kivi konusunda Türkiye tüketicisi doyuma ulaşmış değil. Henüz bilmediğimiz sarı, kırmızı ve mini kivi çeşitleriyle de yakında tanışabiliriz. Yani hala bakir bir ürün sayılır kivi.
2010 yılında, Bursa’da 105 bin ton olan armut üretimi, 2019’da 209 bin tonu buluyor. Türkiye armut üretiminin 3’te 1’inden fazlasını Bursa karşılıyor. 9 yılda rekolte iki katına çıkıyor. Kivide ise 12 kattan fazla bir artış var. Bir yılda bile kivideki artış yüzde 45’e yakın. Şeftali, kara incir, ahududu, böğürtlen ve armut denilince ilk akla gelen kent olan Bursa, yakında Yalova ve Karadeniz’in ardından kivide de liderliğe oturabilir. 9 yılda gelinen nokta bunu gösteriyor. Bir de küresel ısınma etkisi var tabi. Meyveciliğin başkenti Bursa, yeni durumlara da adapte olabiliyor.

Yazının Devamını Oku