GeriUğur YILMAZ Karbon düşmanımız değil
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Karbon düşmanımız değil

Bir süredir küresel ısınma, iklim değişikliği, Avrupa Yeşil Mutabakatı gibi konularda kafa yoruyor ve bunu yazılarıma yansıtıyorum.

Ekoloji, biyoloji ya da çevre ile ilgili bir eğitim almadım ancak içinde yaşadığımız kürenin, biyolojik çeşitlilikle dengede kalabileceğini de görebiliyorum. Bu konularla ilgili karşıma çıkan konuşmalara, toplantılara, belgesellere kayıtsız kalamıyorum. Bugün de size Netflix’de izlediğim bir belgeselden bahsetmek istiyorum: Kiss the Ground (Yeri ya da toprağı öp diye çevirebiliriz).

İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Bugüne kadar hep karbon salımından bahsettik (Hoş çoğu yerde salınımı deniliyor ama lütfen salımı demeye gayret edelim. Sallanan değil, salınan bir şeyden bahsediyoruz). Karbonu kötü çocuk ilan ettik. Aslında karbondan yapıldığımızı unuttuk. Karbonun, ağırlıklı olarak ait olduğu yerin dışına çıkmasıydı bizi endişelendiren. Karbonun çoğu toprağa aitken, gökyüzünde çoğalması dengemizi altüst ediyor. Ve biz bu nedenle salımdan bahsediyoruz. Yani karbonu gökyüzüne salmayalım diyoruz. Üretim ve tüketim faaliyetlerimizde bunu engellemeye çalışıyoruz. Oysa karbonu salmayı engellemeye çalışırken, sera gazını emme yeteneğine sahip en büyük güç olan toprağı göz ardı ediyoruz.

İşte bahsettiğim belgesel, bir yandan toprağın sera gazını emme yeteneğini anlatırken, diğer yandan toprağı da nasıl yok ettiğimizi, acı bir şekilde ortaya koyuyor. Yani bizler ne kadar karbon salımını ortadan kaldırmak için uğraşsak da, eğer toprakla ilgili bir çabamız yoksa çözüm bir noktada tıkanıyor. Belgeselin bir yerinde şöyle diyor: “Toprağı düzeltirsek sorunlarımızın çoğunu düzeltiriz. Sağlıklı toprak, sağlıklı bitki üretir, sağlıklı bitki, sağlıklı hayvan, sağlıklı insan, sağlıklı su ve sağlıklı iklim.”

Belgeselde beni en çok şaşırtan şey, toprağın sürülmesine ilişkin bölümdü. Toprağı sürmenin ne kadar yanlış olduğunu, bunun erozyona neden olduğunu, hayretle izledim. Ayrıca sanayi tarzı tarımsal üretimin, doğaya nasıl zarar verdiğini de gördüm.

Çözüm olarak yenileyici tarımı öneriyor belgesel.
Toprağın yaşadığını, kimyasal ilaç kullanımın verdiği ağır tahribatı da ortaya koyan belgeselde, erozyonun yaratacağı sorunlara da yer verilmiş. Örtüsüz toprağın yaratacağı sıcaklık farkı ve yağmuru uzaklaştırması da da dile getiriliyor. Dünyanın üçte ikisinin çölleştiği bunun da göçlere neden olacağı, hatta 2050 yılında 1 milyar insanın doğduğu yerleri terk edeceği ifade ediliyor. Küresel ısınmanın bir diğer sonucu da bu olacak sanırım. Hayvancılığın da kapalı çiftlikler şeklinde değil de otlatma yöntemiyle yapılmasının karbon salımını nasıl düşüreceği de anlatılıyor. Bu kadar detay yeterli sanırım. https://kissthegroundmovie.com/ sitesini de ziyaret edin derim.

Gökyüzündeki karbon ayak izimiz, su ayak izimiz konuşulurken aslında büyük sorun olan toprak ayak izimiz de gündeme gelmeli ve tarımsal üretim şekillerini bir kez daha gözden geçirmeliyiz.
Kalın sağlıcakla.

X

Yeni Haliç vakası

Gazeteciler arasında söylenen bir şey vardır. Türkiye’de bir günde yaşanan olaylar İsveç’te bir yılda olmaz diye.

Haberci açısından zengin bir ülkeyiz. Ancak bu, her zaman mutluluk veren bir şey olmuyor elbette. Bu sözü, dinamik, sürprizlere açık bir ülkede, canlılığı hissetmek için kullansak da bazen çoğunlukla bilinmezliğin, kuralsızlığın, kötü sürprizlerin, plansızlığı tanımlamak maksadıyla kullanırız.
Hep güzel ülkemiz sözüyle avutuyoruz kendimizi. Güzel olduğu kesin de, beslenmesi yanlış, alkol ve uyuşturucu kullanan, iyi uyumayan, dinlenmeyen ve yeterince su içmeyen güzel bir kadın gibi Türkiye. Böyle devam ederse eskiden ne kadar güzelmiş denilecek.
Türkiye’nin kendini koruması gerektiğini doğa bize çok açık anlatıyordu bir süredir. Ama anlayana.

Evet Marmara Denizi’nden ve artık çok duymaya başladığımız müsilajdan konuşalım bu hafta. İstanbul Alibeyköy’de doğdum büyüdüm. Çocukluğum Alibeyköy, Haliç kıyısı ve Eyüp civarında geçti. Haliç kıyısındaki fabrikaların suyu nasıl öldürdüğüne de, fabrikaların yıkımına da, temizleme çalışmalarına da tanıklık ettim. Ancak Bedrettin Dalan döneminde 1980’lerin ortalarında başlayan temizleme çalışmaları halen devam ediyor. Yani ölen halici diriltmek için önce fabrikalar taşındı ardından temiz su akıtıldı ve dipten çamur çıkarıldı. Yani neredeyse 40 yıla yakın bir süredir devam eden bir süreç. Böyle giderse Marmara Denizi’nin de sonu benzer olacak. Bazı hocalara göre ise, Marmara Denizi’nin ölümü çoktan gerçekleşti. Umarım yanılıyorlardır.

Lafı uzatmak istemiyorum. İçim acıyor. Haliç’i yaşamış biri olarak, kaçınılmaz son yaklaşıyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Türkiye’nin yaklaşık 67 bin kilometrekarelik bir yüzölçüme ile yüzde 8,5’ine karşılık gelen Marmara Bölgesi’nin nüfus açısından, 25 milyon ile Türkiye nüfusunun yüzde 30’unu barındırdığını söylersem olayın vehameti ortaya çıkar sanırım. Marmara Bölgesi’nin kendisi Haliç olmuş durumda. Bursa kadar bir büyüklüğe sahip Marmara Denizi, bu nüfus ve sanayi yoğunluğunu kaldıramaz. 1991’de 12 milyon civarında olan bölge nüfusu, 30 yılda 2 kattan fazla büyümüş. Çanakkale 1915 Köprüsü ve Osmangazi Köprüsü ile bir çemberle dolanacak oto yol projesiyle, yoğunluk daha da artacak. Acilen Marmara’daki sanayi ve insan yoğunluğunu azaltacak projeler geliştirilmeli. Yoksa kaybedecek çok şeyimiz olacak.
Kalın sağlıcakla.

Yazının Devamını Oku

Nerede kalmıştık?

Öyle görünüyor ki gelecek kış artık kapanmaların olmayacağı bir dönem yaşayacağız.

İngiltere, ABD ve İsrail’deki aşılama uygulamalarında başarı bize gösterdi ki, Türkiye’nin yaptığı anlaşmalardaki aşıları alabilmesi halinde, gelecek kış aylarında toplumsal bağışıklığı yaşayacağız.

Ancak gelecek kışa kadar, önümüzde geçmemiz gereken bir yaz ve sonbahar var. Yaz ayları malum turizm açısından çok önemli. Buradan gelecek dövizlere ihtiyacımız var. Ayrıca çok bunaldık. Bu bunalmanın etkisiyle kendimizi sokaklara attık bile. Geçen hafta İstanbul’da bulundum. Pandemiye ilişkin farklı olan iki şey maske ve kapalı yeme içme mekanlarıydı. Onun dışında aynı trafik ve aynı insan kalabalığı vardı. O nedenle aklıma pandemi başlarken ‘artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ sözleri aklıma geldi. Geldiğimiz noktada değişiklikler yaşansa da genel olarak çok şey eskisi gibi olacak sanırım. Ayrıca olmasını da arzu ederim. İnsan, telefonun ucunda, ekranın karşısında sosyal hayatını sürdürebilen bir yaratık değil. Dokunmak, mimikleri görmek sosyalleşmemizin ayrılmaz parçası. Bazen dalga geçmek için kullandığımız evlendirme programlarındaki elektrik alamadım sözü de aslında doğru bir yerde.

Eğer yaz ve sonbaharı yüksek aşılamayla atlatırsak birbirimize sarılacağımız soframızı paylaşacağımız soğuk kış günlerini keyifle yaşayacağız umarım. Peki o zaman iş dünyası, sosyal yaşamımızda neler olacak? İşte orada gözlemlerim eskiye hızlı bir dönüş olacağı yönünde.
Türkiye süreci eksiklerine rağmen hiç de fena götürmedi. Böyle de devam ederse pandemiden hem en az zayiatla atlatan ülkeler içinde olacağız, hem de buradan kendimize yeni bir sıçrama imkanı da yaratabiliriz. Ekonomide, turizmin de gelecek yıl tam olarak kendine gelmesiyle, hem döviz girdisi artacak, hem istihdam artacağı için işsizliğin yarattığı sosyal ve ekonomik sorunlar da ortadan kalkacak.

Ayrıca pandemin sürecinde anlaşılan Çin’e bağlı tedarik anlayışının da değişmesiyle, Türkiye artan taleplerin de merkezleri içinde yer alacak. Bunu iyi değerlendirebilen bir Türkiye, ekonomik ve sosyal yapısında da bir üst lige çıkabilir. Yeter ki biz aşılamalarla, pandemiden kurtulalım ve önümüze gelen fırsatı iyi okuyalım. Elbetteki bu fırsatı ülke çıkarına değerlendirebilmek için liyakatla çalışacak kişilere görev vermek de önemli. Ben önümüzü aydınlık görenlerdenim. Güzel günlerin çok da uzakta olmadığına inanıyorum. Ekonomik alanda yaşanacak olumlu gelişmelerin sosyal hayatımızı da güzelleştireceğini düşünüyorum. Artık tünelin ucundakinin trenin farı değil, gün ışığı olduğuna inancım tam.
Kalın sağlıcakla.

Yazının Devamını Oku

Yeşil dolarlar için yeşile uymak zorundayız

Geçen haftadan söze devam edelim. Büyük kapanmanın ilk günlerindeyiz.

Pandeminin başlamasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti. Hala uyum sorunu yaşıyoruz. Gözüne ışık tutulmuş tavşanlar gibiyiz geçen bir yıla rağmen. Ancak sanayi ve iş dünyası, tüm bu bilinmezlik içerisinde, sorunları tespit etme ve onları çözme gücünü bir şekilde buluyor. Birkaç yıl önce, dijital dönüşümle başlayan, sanayicinin çağa ayak uydurma çabasına, şimdi Avrupa Yeşil Mutabakatı da eklendi.
*
Halkımız gelişmenin çok da farkında değil. Ancak sanayici, ürünlerini satacağı piyasanın taleplerini anlamak ve ona göre üretmek zorunluluğunun farkında. İş dünyasıyla ilgili sivil toplum örgütleri çalışmalarına başladı. TÜSİAD ve BUSİAD Yeşil Mutabakatı ana gündem konusu yaptı bile. Türkiye’nin 1. ve 2. SİAD’ı olan bu iki örgüt, üyelerini Yeşil Mutabakat noktasında bilgilendirmek için art arda online seminerler düzenliyor. İki SİAD da olayının çok yönlü oluşunun farkında. Bu işin sadece üretenlerin çözemeyeceğini biliyor bu örgütler. Artık devletin ve halkın da yeni ekonomi biçimine göre kendisini konumlandırması gerektiğinin farkındalar. Devletten yeni duruma göre stratejik olarak yapılanmasını isterken, halkın da, özellikle geri dönüşüm konusunda duyarlılık göstermesini bekliyorlar.
Sanıldığı gibi yeşil ekonominin, büyümeyi olumsuz etkilemesi değil, aksine yaratacağı yeni potansiyelle başka bir boyuta taşıması da beklentiler arasında. Yeşil ekonominin, ortadan kalkacak üretim biçimlerinin doğuracağı ekonomik ve istihdam kayıplarını, yaratacağı yeni potansiyel ile bertaraf etmesi de umulanlar arasında.
*
Açıkcası, küresel ısınma tehdidini savuşturmak için son 10 yılın içinde olduğumuz gerçeğiyle doğan Yeşil Mutabakat, aslında zorlayıcı olsa da dünyamız için bir can simidi oldu belki de. Artık Avrupa’ya ürün satıp gelir elde etmek isteyenler mecburen daha az karbon salımı gerçekleştirmek zorunda olacaklar. Başlıkta da söylediğimiz gibi doların yeşiline ulaşmanın yolu yeşilci yaklaşımdan geçiyor artık.
Çok da güzel bir zorlama aslında. Sanayiciler, üretim yapılarını doğrusaldan döngüsele çevirmeye mecburlar. Kısa süre içinde döngüsel ekonomi kavramı hayatımızın ayrılmaz parçası olacak. Bir üretimin artığı başka bir üretimin girdisi olmak zorunda olacak. Nasıl evlerdeki aydınlatmalarda tungsten lambalardan önce tasarruflu ampüle ardından da LED’e geçtiysek, tüm ürünlerde geri dönüşüm ve uzun kullanım sürelerine alışacağız (Reklamlarımızda bile görmeye başladık. İhtiyacın varsa al deniliyor artık). Umarım öyle olur. Böylece sadece fiziki dünyamızı değil, iç dünyamızı da kurtarabiliriz belki. Daha üretici olabiliriz. Z kuşağı ve Alfa kuşağı umudumuz.

Yazının Devamını Oku

Mutabık mıyız?

Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO), 2020’nin şimdiye kadar kaydedilen en sıcak 3 yıldan biri olduğunu bir raporla açıkladı.

Konuya duyarlı olanlar detaylarını da okumuştur kuşkusuz. Kasırga, sıcak hava dalgaları, sel ve orman yangınları gibi aşırı hava olaylarının, dünya genelinde en yüksek seviyelere ulaştığı ifade ediyordu haberde.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, raporun açıklanmasının ardından düzenlediği basın toplantısında, 2020’nin sanayi öncesi döneme göre, 1,2 santigrat derece daha sıcak olduğunu belirterek, “uçurumun eşiğindeyiz” uyarısı yaptı.
Paris İklim Anlaşması hedeflerinin karşılanması için “zamanın hızla tükendiğine” dikkati çeken Guterres, iklim değişikliğinin gıda güvenliğini de tehlikeye attığını söyledi. Guterres, iklim değişikliğiyle mücadele ve yeşil ekonomiye geçişin ise 25 milyon istihdam yaratacağını ifade etti.
Çok iç karartıcı. Sık sık bu konu üzerine fikirlerimi paylaşıyorum. Dünya için son 10 yıl vurgusu yapılıyor. Bugünlerde önlem almayı başaramazsak, 2030’lardan sonra insanlık büyük bir karmaşanın içine düşecek.

Bunu uzun süredir gören AB, Avrupa Yeşil Mutabakatı’nı hayata geçiriyor. Bu Mutabakat, sık sık karşınıza gelecek artık. Daha önce ISO, CE Belgesi, gümrük birliği, yalın üretim gibi kelimeler nasıl kulaklarımızdan eksik olmuyorsa, gelecek 10 yıl da Avrupa Yeşil Mutabakatı’nı duymaya devam edeceğiz.
Ekonomik alanda faaliyet yürüten sivil toplum kuruluşları, dijital dönüşümün ardından artık önemli ölçüde bu konuya eğilmeye başladı bile.

Ülkemizde gönüllü kuruluşlar bu tür tarihi dönemeç noktalarını çok hızlı yakalıyorlar. Gelecek yılların, küresel ısınmaya karşı mücadele yılları olduğunu görüyorlar. Yaşadığımız coğrafyada üretimin bu gerçeğe göre yapılması gerektiğinin farkında pek çok sanayici.

Örneğin kumaşlar inceldi bile. Yakında ülkemizin en güneyi değil belki de daha kuzeyi tatil açısından daha cazip hale gelecek. Ayrıca afetler artık inşaat ve sigortacılık gibi faaliyetlerimiz için belirleyici olacak. Ama ekonomik açıdan en el yakanı elbette Avrupa Yeşil Mutabakatı olacak. Uyum için hızla hazırlanan büyük firmalar var. STK’larda bilgilendirme çalışmaları tam hız devam ediyor. Ancak ulusal bir stratejimiz var mı? Meçhul.

Yazının Devamını Oku

Umut hep var

Vaka sayısı 60 bini geçti. Dünya sıralamasında ilk üçteyiz. Hatta nüfusa oranlayınca belki de birinci.

Her şey 1 Mart’a kadar iyiye gidiyordu aslında. Açılınca saçıldık da. Kimse beklemiyordu bu kadarını. Aşı da iyi gidiyor düşüncesiyle, bir ferahlama geldi 84 milyonumuza da.
20 milyon doza yakın aşı yapıldı. Ama istenilen olmadı. Aksine, baharda çığ yaşadık. 5 binlerde olan vaka sayısı 12 kat birden arttı 45 günde. Sağlık çalışanları artık avaz avaz bağırıyorlar. Halk bir yandan korkuyor, diğer yandan bir yılı aşan daralmışlığına söz geçiremiyor.
*
Çözüm çetrefilli. Herkesin söyleyecek bir sözü var. Bu satırların yazarının da haliyle. Kimisi sadece tıp biliminin gerçekleriyle hareket etmeyi savunuyor, kimisi ekonominin gerçekleriyle. Kimi bana bir şey olmazcı, kimi aman ha yıllarca benden uzak durucu.
Şimdi 15 günlük bir kısmi kapanma sürecinin içindeyiz. İşimiz kolay değil. Kara bulutlar tepemizde ve önümüzde. Ancak umut da, o kara bulutların arasından zayıf da olsa kendi ışığını bize gösteriyor. İnanmamız gerekiyor. İnsanlık bu zorluktan yara alsa da kurtulacak. Elbette sıkmaktan ağzımızda diş kalmayacak ama yaralı da olsak bu savaş bir şekilde sona erecek.
Umudumuz 15 günde yaşanacak gerileme ve aşılamada. Daha fazla aşılama ile toplumsal bağışıklığın sağlanmasında umudumuz. Ancak onun için de aşı gelmesi gerekiyor. Önümüz yaz. İnsanları evde tutmak gittikçe zorlaşıyor. Karar alıcıların da işi zorlaşıyor. İki ucu pis değnek.
*

Yazının Devamını Oku

Dünya fakirleşirken

Geçen hafta Forbes Dergisi, dünya dolar milyarderleri listesini 35. kez açıklandı. Zenginin parası, züğürdün çenesini yorar misali konuşalım biraz.

 

Malum pandemi ile birlikte dünya ekonomisinin küçülmesi bekleniyor. Wikipedia’dan aldığım verilere göre, 2019’da 87 trilyon dolar olan dünyanın gayri safi yurtiçi hasılası, 2020’de 84 trilyon dolara düşecek görünüyor.
Peki dünya milyarderleri de aynı şekilde gerilemiş mi? Hayır. Listede, geçen yıl 2 bin 95 olan milyarder sayısı, bir yılda üçte bir oranında artarak 2 bin 775’e çıkmış durumda.

Artan sadece milyarder sayısı da değil üstelik. Milyarderler bir yılda servetlerini de yüzde 65’e yakın oranında artırmış. Bir yılda, dolar milyarderlerinin serveti 8 trilyon dolardan, 13.1’e çıkmış.

ABD’de milyarder sayısı 724 ve onu 690 milyarderle Çin izliyor. ABD milyarderleri, bir yılda 1.5 trilyon dolar daha zenginleşmiş ve servetleri 4.4 trilyon dolara çıkmış durumda. Türkiye’nin miyarder sayısı ise 27.

Listenin ilk 10’unda 6, ilk 100’ünde 23 teknoloji milyarderi var. Dedim ya zenginin çenesi züğürdün çenesini yorar. Ellerim tuşlara basarken, aklım da bu uçurumu hayal ederken yoruldu. Kendimi bir kumar salonunda ya da saadet zinciri içinde hissediyorum. Birileri zenginleştikçe zenginleşiyor, dünya ise fakirleşiyor. Artık pasta da büyüyemiyor. O nedenle midir bilinmez, dünya dışına bile bakıyorlar, teknolojiden kazanan zenginler.

Dünya tükeniyor. Çıkıştan önce son 10 yıl diyenler bile var. Ama birileri daha da zenginleşiyor. Üstüne üstlük, ihtiyaçlar hiyerarşisinde daha ilk basamakları halledememişken insanoğlu, iletişim, sosyalleşme, eğlence, satın alma yöntemi gibi teknoloji işleri yapanlar büyüdükçe büyüyor. İnsanlar eskiden temel ihtiyacını bilir ve onu talep ederdi. Artık, temel ihtiyaçlarını bilse de onu gidermek yerine farklı sosyal gerekçelerle kendisini var etmenin peşine dönüyor.

Gençlik yıllarımda, kahvelerde kıt kanaat geçinen insanların yabancı lüks sigara içmeleriyle ilgili verilen örneklere gidiyor aklım. Aynı şeyi şimdi, bütçesini aşan cep telefonu kullananlar yapıyor. Sosyal medyada üç takipçisi olan ama sürekli paylaşımda bulunanlar var şimdi de. Gerçek ihtiyaçlarımız değil statü arayışımız tüketimimizi belirliyor. Gittikçe söylenen gerçekleşiyor. Hepimiz tüketici oluyoruz. Duygularımız yönlendiriliyor, isteklerimiz şekilleniyor.

Yazının Devamını Oku

Sahalarda görmek istediğimiz hareketler bunlar

Bursa denilince, sanayi, otomotiv, tekstil, ihracat, futbol, termal, Uludağ ve padişah türbelerinin ardından akla tarım geliyordur sanırım. Ancak, Bursa hala sanayinin yanında ciddi bir tarım kenti. Özellikle meyvecilikte sanayi gibi çalışan meyve bahçelerini görebilirsiniz.

Hektar üzerinden gidersek 1 milyon 88 bin 638 hektar olan Bursa’nın yüzölçümünün yaklaşık üçte biri tarım arazisi. 347 bin 90 hektar. Orman alanı 486 bin 304 hektar, yerleşim ve sanayi ise sadece 177 bin 384 hektarda.
Bursa’yı başta Uludağ olmak üzere dağlar hala koruyor. Hala kurtarabileceğimiz bir kentimiz var. Hele hele tarımsal üretimden para kazanılabileceği anlaşılırsa tarımsal üretimi artırmak ve tarımsal alanları korumak da o kadar kolay olur. Bursa hayvancılığı da içine alan tarımsal üretimde Türkiye 11.’si. Tarımsal üretim değerimiz 2019 verilerine göre 9 milyar 596 milyon 82 bin TL’yi buluyor. Aslında bitkisel üretimde daha iyi durumdayız. Burada, 6 milyar 214 milyon 237 bin lira ile 7. sıradayız.

*
Meyvede de durumumuz parlak. Armut, ahududu, böğürtlen, sofralık zeytin şeftalide birinci sırada, ayva ve nektarinde ikinci, ceviz, incir ve erikte 3. sırada kendine yer bulabiliyor.
Hal böyle olunca hem yeşil bir kentte yaşamak, hem hayatın en temel ihtiyaçlarından olan gıdada bolluk yaşamak, hem de bu bolluğu ihracata kanalize etmek ve böylece bu konuda marka olabilmek için yerel yönetimlere büyük işler düşüyordu. Sağolsunlar, tarım ve gıdanın önemini anlamış durumdalar. Önce Nilüfer Belediyesi geçen yılı tarım bu yılı da gıda yılı ilan etmişti. Bursa Büyükşehir Belediyesi de Tarım AŞ. kanalıyla tarıma özel önem verdiğini gösteriyordu. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, geçen hafta toplam 25 milyon liralık bir fidan kampanyasının startını verdi.

*
Özellikle üzümsü meyveler konusunda lider olmak amacıyla başlattıkları ‘kaliteli ahududu yetiştiriciliği’ ve ‘yaban mersini yetiştiriciliği’ projeleriyle çiftçilerin yüzünü güldürdüklerini dile getiren Başkan Aktaş, “Bugüne kadar 650 bin fidanı üreticimiz ile buluşturduk. 2021 yılı itibariyle yaban mersini ve ahududu yetiştiriciliği projelerimize ek olarak aronya, böğürtlen, gojiberry, çilek ve lavanta yetiştiriciliği projelerimizi de uygulamaya koyuyoruz. Bu kapsamda üreticimize her yıl 1.5 milyon fide ve fidan desteği vereceğiz. Böylece 2023 sonu itibariyle 750 futbol sahası büyüklüğünde alanda 5 milyonu aşkın fide ve fidan kentimizin tarımına kazandırılmış olacak” dedi. Aktaş, 5 milyon fidan için yapılacak 25 milyon liralık yatırımın yarısının Büyükşehir tarafından sübvanse edileceğini, kalan yarısının ise ürününe göre çiftçilerden hasattan hasada birkaç vade ile alınacağını vurguladı.

Yazının Devamını Oku

Yeşil sınır bizi zorlayacak

Küresel ısınma, dijital dönüşüm, pandemi derken, “Yeşil Ekonomi ve Avrupa Yeşil Mutabakatı” bu yılın önemli gündemini oluşturacak gibi.

Uzun bir zamandır konuşulan şeyler artık dönülmez noktaya yaklaştıkça, aniden hayata geçmeye başlıyor. Hürriyet Bursa’da ilk yazım, “Çevreye Duyarlı Konaklama Tesisleri” projesi kapsamında verilen “Yeşil Yıldız” uygulamasında, Bursa’nın durumunu anlatan bir yazıydı. 2016 sonlarıydı. O günden bugüne sık sık çevre, yeşil konusunda yazı yazıyorum. Geldiğimiz nokta artık en önemli sorunun da çevre olduğunu ortaya koyuyor.

*
BUSİAD’ın düzenlediği bir online toplantıda Eskişehir Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Cengiz Türe, 2050 yılında böyle gidersek 2.5 dünyaya ihtiyacımız olduğunu vurguluyor. Bugünde kalsak bile yarım dünyaya daha ihtiyaç var üstelik. Ama bunun böyle gitmeyeceği de açık. Artık en büyük ihracat pazarımız AB, önümüze yeşil bir sınır koyuyor. İhracatımızın neredeyse yarısını AB’ye yaptığımızı düşünürsek çok dikkatli olmamız gerekiyor. Üstelik sadece şirketinizin çevreci olması bile sizi kurtaramayacak. Tedarikçilerinizin karbon emisyonları da çok ama çok belirleyici olacak. Üstelik bu yaz adım adım başlayacak Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın ilk dalgaları. Bilinmeyenleri çok. Ticaretin sınırlamasının nasıl olacağı merak konusu. Karbon emisyon ticaretinin nasıl işleyeceği de.
Fırsatı da barındırıyor elbette yeni durum. Aynı toplantıda Hüsamettin Çoban, coğrafi yakınlık, genç nüfus, otomotiv ve tekstil gibi gelişmiş sektör tecrübeleri ile yenilenebilir enerji kaynaklarına ulaşımın artılarımız olduğunu ifade ediyor.
Ancak yine de işimiz kolay değil. Yine Prof. Dr. Türe’nin verdiği bilgilere dönersek, 2000 yılında ekolojik ayak izi indeksine göre, biyolojik kapasitemiz 1.8 kha (küresel hektar), ekolojik ayak izimiz ise 2.9 kha olmuş. Yani 0.9 ekolojik açık yaratmışız. Yani dünyadan yemişiz. 2016 daha vahim 1.5 kha’ya düşen biyolojik kapasite karşısında 3.4 kha’lık bir ekolojik ayak izi. Yani -1.9 kha’lık açık.

*
Bitmiyor. Yale Üniversitesi’nin araştırmasına göre ise, Çevresel Performans İndeksi^nde 2016’da 99. sırada olan Türkiye 2018’de 108. olabiliyor.

Yazının Devamını Oku

Aziz Hoca’dan mektup var

Aziz Sancar adını, 2015 yılında Nobel Kimya Ödülü’nü almasıyla birlikte duymayan kalmadı. Ancak daha sonra yaptığı açıklamalar ve Ödülü Anıtkabir’e bağışlaması bizim duygularımızı daha da okşadı elbette.

Aziz Sancar, kendisini var eden şeyin Cumhuriyet ideali olduğunu her fırsatta dile getirmeyi bildi. Mardin Savur’da, 8 çocuklu ailenin 7. çocuğu olarak dünyaya gelip Nobel Ödülü’ne ulaşmanın nasıl bir şey olduğunu en iyi bilen o idi ve Türk Halkına da elinden geldiğince anlattı.
*
Bir röportajında gençlere, “Atatürk’ün başlattığı devrimleri, Atatürk’ün bilime verdiği önemi hiç unutmamak ve Atatürk’ün söylediği “Cumhuriyeti biz kurduk. Cumhuriyeti sizler yaşatacaksınız ve Cumhuriyeti yaşatmanın tek yolu bilim yapmaktır”sözünü hiç unutmamaları gerektiğini söylemek isterim” diyen Prof. Dr. Sancar, ödülü neden Anıtkabire bağışladığını ise şu sözlerle dile getiriyor:
“Başka nereye koyayım. Atatürk ve Cumhuriyet’in bilimsel devrimlerine çok şey borçluyum. Düşünün bir; Sakarya Savaşı’nın en çetin günleri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde eğitim reformu üzerine tartışılıyor. Çünkü biliyor Atatürk, bu ülkede eğitim ön plana çıkarılmazsa bir yere varılamaz...
Bu Nobel’i ülkemin gençlerine adıyorum, bu Atatürk’ün ve Cumhuriyetin madalyasıdır, madalyayı Ata adına aldım, Ata’ya aittir ve yeri de Ata’nın yanıdır.”
Yani Aziz Sancar, cumhuriyet ve Atatürk’ün, bilim, özgürlük, aydınlanma, eğitim, gelişme, değişim gibi pek çok anlamı barındırdığını bize ifade etmekten hiç geri durmadı. Nobel Ödülü’nü alınca da durmadı Sancar, kendi ifadesiyle günde 12 saat laboratuvarında çalışmayı sürdürüyor.
Bunu da Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin 15. ÇEK Ödül Töreni’ne gönderdiği mektuptan öğreniyoruz.

Yazının Devamını Oku

Mart kapıdan baktırsın...

Mart ayı temkinli olma ayıdır.

Umudu barındırır; ama geri dönüşleri de. “Mart kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır” sözü, ne de güzel anlatır durumu.
Bu kez durum biraz daha farklı. Sadece doğanın uyanmasını, cemreleri, nevruzu değil, pandemiden kısmen özgür kalmayı da kutlayabilmeyi umuyoruz mart ayında. 1 Mart 2021, pandemide yeni bir tarihi kavşak olarak yerini alacak. Geçen yıl mart ayında başlayan, zaman zaman ferahladığımız ama bir türlü sonlandıramadığımız Covid-19 virüsüyle mücadelemizde yeni bir tarihi.

Artık yerel kararlar alınacak, kapanma ya da açılmaya ilişkin olarak. Karar alıcıların işi çok ama çok zor olacak. İnsanları evlerinde tutmak gittikçe zorlaşıyor. Son bir aydır bunu herkes hayatının içinde yaşayarak görüyor.

Marketler, hafta sonu hafta içinden daha kalabalık. Parklar dolup taşıyor. Bir tek restoranlar kapalı. Bir de araçla yola çıkanlar dikkatli davranıyor, polise yakalanmamak için. Onun dışında sokağa çıkmak gayet normal artık. O halde bu gerçek üzerinden bir formül de şart sanırım.
Kapalı mekanları, hiç değilse aşılamada biraz daha yol aldıktan sonra açsak bile, açık havada yapılabilecek etkinliklere biraz daha sıcak bakmak gerek herhalde. İnsanımız bunaldı. Sosyal ihtiyaçlarımız, görünmeyen virüs tehlikesine karşı tavır almamızı zorlaştırıyor. Dikkatli ama biraz nefes aldıracak önlemler de şart doğrusu.

Dünyada işler iyi gitmiyor. Türkiye günlük bulaş rakamında, 25 Şubat tarihi itibariyle 11. sırada yer alıyordu. Aynı gün toplam ölüm sıralamasında ise 18’inci. Milyon kişi başına ölümde ise 75. sırada bulunan Türkiye’de işler ne çok iyi, ne de kara yas kara kışlık bir durumda.
Hayat devam ediyor. Bir yıldır korku, endişe ve umutsuzluk yaşayan milyarlarca insan var. Biraz ferahlamaya herkesin hakkı var. Mart kapıdan baktırıp kazma kürek yaktırmasın; ama en azından kapının eşiğinde de oturabilelim artık.

Yazının Devamını Oku

Son düzlükteyiz

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Beştepe Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen İklim Değişikliğiyle Mücadele Toplantısı’nda şu sözleri kullandı geçen hafta:

“Eskiden bir felaket olduğunda, durup soluklanacak, kendimizi toparlayacak bir aralık bulabiliyorduk. Ancak şimdi daha yaşadığımız şeyi tüm boyutlarıyla anlayamadan, yeni bilinmezliklerle karşılaşıyoruz... Son dönemeçteyiz. Elimizde, gidişatı olumlu yönde değiştirebilecek son on yılımız var. Ve bu fırsatı değerlendirebilecek son nesiliz.”
Prof. Dr. Ali Demirsoy da katıldığım bir toplantıda 2035 yılından sonra insanoğlunun katliamlar göreceğini ve bunun nedeninin küresel ısınma olacağını ifade etmişti.

Son birkaç yıldır katıldığım toplantılarda bir şekilde iklim değişikliği, küresel ısınma, yeşil ekonomi konuları hep karşıma çıktı. Ancak sürecin sanki biraz daha uzun olacağını sanıyordum/sanıyorduk. Öyle değilmiş son bir yılda iyiden iyiye ortaya çıktı.
Dünya, geri dönülemez bir noktaya hızla ilerlerken acil önlemler alınmaya çalışılıyor.
ABD’nin başına Joe Biden gelir gelmez, iklim değişikliğiyle ilgili politika farklılığının açıklamasını da yaptı. Eski Dışişleri Bakanı John Kery’i bu iş için görevlendirdi. Biden, koltuğa oturduğu hafta, iklim değişikliğiyle mücadelenin, yönetiminin en önemli önceliklerinden biri olduğunu vurguladı ve “ABD dış politikası ve ulusal güvenliğinin ana unsurlarından biri” ifadesini kullandı. Biden, “İklim değişikliği varoluşsal bir tehdit ve gözümüzün önünde cereyan ediyor. Artık daha fazla bekleme lüksümüz yok, acilen harekete geçme vakti” mesajını verdi.
Biden petrol şirketleri yerine yenilenebilir enerjiyi destekleme kararlılığını vurgularken, kamunun sahip olduğu tüm araçların temiz ve elektrikli olanlar ile değiştirileceğini de ifade etti.

ABD’de yönetimle birlikte iklim değişikliğine bakış da değişirken, bu konuda uzun zamandır hassas olan AB, işi daha da ileri götürüyor. Avrupa Yeşil Mutabakatı son günlerde sürekli karşımıza çıkıyor. Bu mutabakatın Türkiye için de sonuçları olacak. Karbon emisyonu konusunda sınırlamalara uymayan ürünlerin AB’ye girişi mümkün olmayacak. Hazırlıklar buna göre yapılmaya başlandı bile.

Yazının Devamını Oku

Yunuseli üzerine

Malum bir kentte yaşıyoruz. Hem de öyle sıradan bir kentte değil üstelik.

Tarihi geçmişi çok güçlü, doğanın nimetleriyle bezenmiş bir kentte. Ancak, böylesine çekici bir kente ilgi de öylesine büyük oluyor. Düşünün, 30 yılda bir milyon 600 binden, 3 milyon 100 bine çıkan bir nüfus. Neredeyse ikiye katlanmış bir Bursa.
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını 6 milyonluk bir İstanbul’da geçirmiş birisi olarak, gelinen noktanın vahametini görüyorum. Bursa da aynı hızla yol alıyor.
Son Yunuseli tartışmaları da, Bursa’nın güçlenmek ve kıymetli bir şehir olmak niyetine çok da yakın olmadığını gösteriyor. Bursa, obeziteyi büyümek olarak görüyor. Şekerin büyük haz veren o duygusu gibi büyüdükçe büyüyor. Her yere binalar dikiliyor.
Bir kenti büyük yapan, bu unsurlar değil oysa. Elbette belli bir nüfus büyüklüğü gerekiyor ancak kent kimliğini içselleştirmek ve onu korumak hepsinden önde geliyor.

*

Gelelim Yunuseli meselesine. Yunuseli’nin Havaalanı olarak kullanılmasını isteyenlerdenim. 10 yıldan fazla zamandır, Bursa gibi bir kentin hava ulaşımının bu kadar kısıtlı olmaması gerektiğini hem deneyimlerimle, hem de araştırmalarımla yazdım.
Yenişehir’in nasıl hareketlenebileceğini, Yunuseli’nde nasıl uçuş olabileceğini dile getirdim.

Yazının Devamını Oku

Karbonunuz az gıdanız güvenli olsun

Son 5-6 yılın konusu malum, küresel ısınma, karbon salımı, çevresel sorunlar ve bununla doğrudan bağlantılı olarak tarım ve gıda.

Toplumsal dönüşümler tarihi, insan ihtiyaçlarını giderme metotlarındaki değişimlerin de tarihi aslında. Avcı toplayıcılıktan, tarım toplumuna, oradan sanayi toplumuna ve şimdi de dijital topluma evrilirken, üretim yöntem ve imkanlarının değişmesi bizi de geliştirdi/değiştirdi.
Ancak değişmeyen bir şey var ki, Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde ilk basamakta yer alan fizyolojik ihtiyaçların giderilmesi. Bunu gidermeden bir sonraki basamakları inşa etmeniz mümkün değil. İnsanlığın gelişimiyle, bir yandan tarımsal üretim artıyor, diğer yandan insan sayısı. Hal böyle olunca, üretilen gıdanın insanlara yetmemesi ya da üretilen gıdanın güvenli olmaması durumuyla karşı karşıya kalıyoruz.
Geçen hafta katıldığım iki toplantının ana teması, karbon salımının gelecek ekonomik ilişkileri belirleyecek olması ve gıdaydı.
İlk toplantı online olarak BUSİAD tarafından düzenlenen Çekirge Toplantısı’ydı ve burada TÜSİAD eski Genel Sekreteri Bahadır Kaleağası, 2050’ye kadar yeni teknolojik gelişmeler olmazsa insanlığı iyi bir durumun beklemediğini söyledi. Kaleağası, ayrıca demokrat, yeşil, dijital ve sosyal olunmasının şart olduğunu da ifade etti. Yani insanlık yeni bir dönüşüm evresine giriyor. O hırçın tüketim ve kazanma hırsının kenara koyulması artık şart. Yoksa dünya da yok olacak.
Bu saptamayı görenler, yerelde de önlemlerini kendilerince alıyorlar kuşkusuz. Nilüfer Belediyesi uzun zamandır, çevreci ulaşım, yenilenebilir enerji, tarım ve gıda konusunda kafa yoran bir anlayış içindeydi. 2020’yi tarım yılı ilan eden Nilüfer Belediyesi, bu yıl ise gıda temasını tercih ederek, doğru bir çalışmaya imza atmış görünüyor.
Bu satırlarda sık sık tarıma, gıda güvenliği ve güvenilir gıdaya ilişkin yazılara yer vermiştim. Bu anlamda Bursa’nın en gelişmiş ilçesi olan Nilüfer’in, aynı zamanda bir tarım alanı olduğunun unutulmaması mutluluk verici.

*

“Herkes için eşit, ulaşılabilir, sağlıklı gıda” sloganını benimseyen Nilüfer Belediyesi, bir yıl boyunca çok sayıda projeyi hayata geçirmeyi de planlıyor. Bence, farkındalık yaratması bile yeterince kıymetli. Ancak, Nilüfer Bostan Satış noktalarının artırılacak olması ve NİLKOOP çalışmalarının çok daha etkili olabileceğini düşünüyorum.

Yazının Devamını Oku

Biraz da akıl ve ruh sağlığına eğilelim

Son bir yılın mevzusu korona. Tarihi değişimi acı bir şekilde yaşıyoruz. Hoş, acı vermeyen, insanlık tarihinde büyük değişim ve dönüşüm var mı? Sanmam. Yazının bulunması belki. Sonra tarihi dönüşümlerde, hep bir altüst oluş vardır. Hala Yakın Çağ’dayız ilköğretim müfredatına göre. Oysa geçen yıllara kimi atom çağı, kimi bilgi çağı demişti.

Korona nedeniyle yaşadığımız günler belki de yeni bir çağdır. Öyle bir çağ ki, sadece üretim ilişkilerini değil, insanı, insanın insan, madde ve doğayla ilişkisini de değiştirebilecek bir çağ.
Bizler elbette bunu bugünden bilemeyeceğiz ama değişimi herkes damarlarında hissediyor. Öyle ılık ılık hissediliyor ki damarımızdan içeri giren değişim, 10’a kadar sayamadan uyuyup kalacağız sanki.

*
Dijital dönüşümün konuşulduğu, küresel ısınmanın etkisini her yerde gördüğümüz bir dönemde oraya çıkan küresel salgın, evden çalışmayı, azla idare etmeyi kısmen öğretti bize.
Bir tek sosyalleşmedeki sorun çözülemiyor, baby boomer, X, Y kuşakları için. Z kuşağı sanki böyle de idare ediyor gibi. Ama diğer kuşaklar, bir süre sonra zorlanmaya başlıyoruz. Bunu yasak olan hafta sonları daha da iyi görüyoruz artık. Arabayla gidilen marketler, sokağa çıkarılan, parklara oynamaya götürülen çocuklar, hınca hınç dolu marketler, doktor bahaneleri... Artık yasak kısıtlayıcı olmaktan uzak gibi görünüyor. Hoş belki de böylesi de fena değildir. Bir süre de böyle gitsek, ilkbaharın ortasında kendimizi özlediğimiz doğaya atabiliz belki. Mesafeyi koruyarak dostlarımızla bir araya gelebiliriz.
Biraz karamsar olacak ama başta söylediğim gibi tarihi dönüşümler hep sancılı, acılı olmuştur. Bu sancılı dönemin en çok yaralayacağı grup da sanırım X ve Y kuşakları olacak. Alıştıkları üretim yöntemleri değişen, sosyalleşme şekilleri farklılaşan bu kuşakların uyum süreci de bir hayli zor görünüyor (Kendimden biliyorum).
Hal böyle olunca buna çözüm üretecek yetkili, bilgili kişileri arıyor kulaklar ve gözler. Nasıl ki Bilim Kurulu’ndan söz edilmeyen bir günümüz geçmiyorsa kurulan ama sadece adı varmış gibi gelen Toplum Bilimleri Kurulu’ndan da çözüme yönelik açıklamalar mesajlar bekliyoruz.

Yazının Devamını Oku

Hizmet sektörüne göre yeniden yapılanma şart

Dünya ekonomisi hızla değişiyor. Dijital ekonomi, hizmet sektörü aldı başını gidiyor. Üretim alanları stratejik önemini korumakla birlikte ulusal ve dünya ekonomisindeki payını her geçen gün kaybediyor.

Tarım vazgeçilemez bir alanken, dünya ekonomisindeki payı giderek düşüyor. Onun yerine ekonomik büyümeden, dijital sektörler, tarım ürününü size sunan lokantalar, kafeler veya ürünleri ayağınıza getiren lojistik hizmet veren firmalar ekonomiden daha çok pay alıyorlar. Hal böyle olunca hizmet sektöründeki büyüme, paradigmaların da değişmesine neden oluyor. Ancak bu değişimin ben de dahil pek çoğumuz farkına varamıyoruz.

*
TÜİK’in yayınladığı işgücü istatistiklerine baktığımızda bile değişimi net görebiliyoruz. 2020 Ocak verisine göre istihdam dağılımı şöyle oluşmuş: Yüzde 16,0 tarım, yüzde 20,7 sanayi, yüzde 5, inşaat, yüzde 58,1 ise hizmet sektörü. Rakamlar 2013 Ocak ayında ise şöyleymiş: yüzde 22,4 tarım, yüzde 19,9 sanayi, yüzde 6,3’ü inşaat, yüzde 51,4 hizmet. 7 yılda 7 puana yakın bir değişim yaşanmış hizmet sektörü istihdamında. Kaldı ki son rakamlarda pandeminin olumsuz etkileri de var kuşkusuz.
Bunlar sadece istihdam rakamları. Ekonomik büyüklükte gelişmiş ülkelerde ve Türkiye’de hasılanın yüzde 80-85’ini hizmet sektörünün oluşturduğu belirtiliyor.
Kritik mesele, hizmet sektörünün çalışan yapısıyla üretimin çalışan yapısında düğümleniyor.

*
Hizmet sektöründe çalışanlar direk müşteri ile karşılaşan kesimler. Üretimde böyle bir durum yok ve yıllarca buna göre insan yetiştirdik. Makinelere bakım yapan, bant çalışma sistemine uyumlu çalışanlar. Ancak iş değişti.

Yazının Devamını Oku

İki çift söz de benden

Sosyal medyada en çok konuşulanlar arasındaki yerini aldı Bursalı Berkun Oya’nın, Bir Başkadır dizisi. Hakkında olumlu ya da olumsuz düşünceler paylaşıldı. Meraklı olanlar bu düşüncelerdeki payını dağarcığına çoktan yükledi bile.

Öncelikle ben diziyi beğenenlerdenim. Söylendiği gibi başta Öykü Karayel ve Fatih Artman ve Funda Eryiğit olmak üzere oyunculuklar çok inandırıcı. Karakterler ince ince işlenmiş.
Film izlerken, kitap okurken hep inandığım bir şey var, o da eserleri sadece yazanın anlatmak istediğiyle değil, sizin anlamak istediğinizle de şekillendiğidir. Aslında kitabın bendeki etkisine odaklanırım çokça. Kitap, film, tiyatro her ne olursa olsun bendeki duygu ve düşünceleri hareketlendiren bir şeyse, o olmuşlar sınıfına girer benim için.
Kişisel bir durum irdelemesi değil, aksine kendi gerçekliğimizin mutlaklık bataklığına düşmemesine açıklık getirmeye çalışıyorum. Kendi bakışımızı ya da eser yaratıcısının yaptığını o mutlaklıkla değerlendirmeyi yanlış buluyorum. Ortaya konulan ve sanat olduğunu düşündüğümüz eserin bizi harekete geçirmesi bence en önemli belirleyicidir. Harekete geçtikten sonra, o eser artık sizin olmuştur ve siz neresini büyütürseniz o eser sizin için odur.

*
Örneğin Cesur Yürek, benim için özgürlüğün önemini anlatan bir eserken, kimi için Hollywood’un İngiltere’ye aba altından sopa göstermesidir.
Martin Eden, kimine göre aydın kavramına eleştirel bir yaklaşım iken, bana göre sınıfsal yerini belirleyemeyen birinin köksüzlüğünün destanıdır.
Gelelim Bir Başkadır mini dizisine. Uzun zamandır çevremde ve kafamda tartıştığım kutuplaşmaya, kendisini diğerinden farklı sanan insana, Türkiye’ye belki de ayna tutması açısından önemli. Bazıları, hakim olan sosyal ve siyasi yapının güzellemesi olarak görüyor diziyi. Yönetmenin böyle bir fikri varsa da bana geçmedi. Şeytanın ayrıntıda gizli olma haline inanırım ama siz şeytana karşı efsunluysanız, o ayrıntıda kendi kendine takılır gider bence.

*

Yazının Devamını Oku

Cari açığa çözüm

Malum döviz konusunda sıkıntılar yaşıyoruz. Cari açık, yabancı sermaye çıkışı, yerleşiklerin TL yerine dövizi bir yatırım aracı olarak benimsemesi döviz ihtiyacımızı körüklüyor.

Sermaye çıkışı ve döviz tevdiat hesaplarına yönelme eğilimi iktidarın aldığı kararlarla bir yoluna giriyor zaman zaman. Net hata noksan kaleminin önemli girdileri içinde yer alan bavul ticareti ve turizmde ise pandemi etkisi görülüyor. Yani orada da pandeminin geçmesi beklenecek gibi.
Asıl büyük mesele cari açıkta.

Cari açığı basitçe döviz cinsinden gelir gider garkı dersek, giderlerimizdeki fazla bize açığı verecektir.
Malum pandeminin cari açığa olumlu olumsuz etkileri oldu. Kısmen tüketim azaldı, yurt dışına çıkışlar azaldı, ithalat düştü. Karşılığında, turist daha az geldi ve ülkemiz ithalat esaslı üretim gerçekleştirdiği için üretim de düştü. Son yıllarda cari açığımız 20-25 milyar dolarları buluyor. Ve ülkemiz hep cari açıkla büyüyor.

BUSİAD’IN online Çekirge Toplantısı’nda Türkiye’nin cari açıksız büyüme gerçekleştirmesinin mümkün olup olmadığının sorulduğu Piri Reis Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Erhan Aslanoğlu, bunun hangi şartlarda mümkün olacağını anlattı.

Prof. Dr. Aslanoğlu, “İthalat faturasını, mümkünse enerji ithalat faturasını kısılması gerekiyor. Böyle olursa cari açıksız büyüme olabilir. Yüzde 85 fosil yakıtla üretim yapılıyor. Türkiye, rüzgar, güneş gibi yenilenebilir enerji ile üretim yapmalı” diyor.
Haklı mı peki? Yerden göğe kadar haklı. Rakamlar doğruluyor. 2019’da Türkiye’nin 202 milyar dolarlık ithalatında enerjinin faturası yüzde 4.2’lik düşüşe rağmen 41 milyar dolar. Yani cari açıktan fazla bir rakam.

Burada gerçekleştirilecek bir telafi döviz ihtiyacımızı da düşürecek.

Yazının Devamını Oku

Yüreklerdeki kırıklar

İçinde bulunulan yıldan memnun olduğumuzu hatırlamam hiç. Kişisel olarak iyi geçen yıllar olmuştur elbet ama genel olarak içinde olunulan yıldan kurtulmak isteriz.

Yaşadıklarımız, sanki bizden habersiz geçip giden zamanın suçuymuş gibi. Hep ileri sarmak isteriz zamanı. Adam Sandler’ın başrolünü üstlendiği Click filmindeki gibi; hep ileri. Sonra bir bakarsınız ki işler istediğiniz gibi gitmemiş.
Mesela 1993 yılında olanları hatırlatayım size kısaca, Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Adnan Kahveci, Turgut Özal öldü ya da öldürüldü. Sivas, Başbağlar ve Bingöl katliamları yaşandı. Bu yıla kötü derken geçmiş ve gelecekte yaşanacak kötü yıl ve yıllar olacağını da unutmayalım.
Evet çok kötü başladık ve kötü gidiyor 2020. Ama bunlarla daha da dayanıklı olacak atlatanlarımız. Umarım kahve gibi oluruz da ısınan suya tat veririz. Korkum yumurta gibi ısınan suyla katılaşmamızdır.

*

Bazen yaşanan olayların yüreklerimizi katılaştırdığını görmek yaşanan olaydan daha çok koyuyor insana. Ayda ve Elif bebeklerin verdiği umut olmasa, sosyal medyadan fışkıran iğrençliklere kendini kaptırıp onlara benzemek de var. Yoksa deprem, sel ve hastalıkla gelen ölümler hep oldu hep olacak.
Bizi ayıran kırıklar depremden olsun yeter ki. Bu kadar karşıya koymak başkasını ve onun ölüsü üzerine ağır cümleler kurmak daha çok yaralıyor insanı.
Dedim ya, en kötü yıl bu yıl mı bilinmez ama en kötü yürekli olduğumuz yıllara girdiğimiz gibi bir hisse kapılmıyor da değilim.

*

Yazının Devamını Oku