Hizmet sektörüne göre yeniden yapılanma şart

Dünya ekonomisi hızla değişiyor. Dijital ekonomi, hizmet sektörü aldı başını gidiyor. Üretim alanları stratejik önemini korumakla birlikte ulusal ve dünya ekonomisindeki payını her geçen gün kaybediyor.

Tarım vazgeçilemez bir alanken, dünya ekonomisindeki payı giderek düşüyor. Onun yerine ekonomik büyümeden, dijital sektörler, tarım ürününü size sunan lokantalar, kafeler veya ürünleri ayağınıza getiren lojistik hizmet veren firmalar ekonomiden daha çok pay alıyorlar. Hal böyle olunca hizmet sektöründeki büyüme, paradigmaların da değişmesine neden oluyor. Ancak bu değişimin ben de dahil pek çoğumuz farkına varamıyoruz.

*
TÜİK’in yayınladığı işgücü istatistiklerine baktığımızda bile değişimi net görebiliyoruz. 2020 Ocak verisine göre istihdam dağılımı şöyle oluşmuş: Yüzde 16,0 tarım, yüzde 20,7 sanayi, yüzde 5, inşaat, yüzde 58,1 ise hizmet sektörü. Rakamlar 2013 Ocak ayında ise şöyleymiş: yüzde 22,4 tarım, yüzde 19,9 sanayi, yüzde 6,3’ü inşaat, yüzde 51,4 hizmet. 7 yılda 7 puana yakın bir değişim yaşanmış hizmet sektörü istihdamında. Kaldı ki son rakamlarda pandeminin olumsuz etkileri de var kuşkusuz.
Bunlar sadece istihdam rakamları. Ekonomik büyüklükte gelişmiş ülkelerde ve Türkiye’de hasılanın yüzde 80-85’ini hizmet sektörünün oluşturduğu belirtiliyor.
Kritik mesele, hizmet sektörünün çalışan yapısıyla üretimin çalışan yapısında düğümleniyor.

*
Hizmet sektöründe çalışanlar direk müşteri ile karşılaşan kesimler. Üretimde böyle bir durum yok ve yıllarca buna göre insan yetiştirdik. Makinelere bakım yapan, bant çalışma sistemine uyumlu çalışanlar. Ancak iş değişti.
Artık, kurye ile garson ile tezgahtar ile daha çok muhatapsınız. Hatta iş bir adım daha öteye geçti gerçek kişilerle yüz yüze gelmeden sanal ortamda hizmet verenlerle karşı karşıyasınız. Malı üretenle değil onu ve onun gibi binlerce ürünü satan sistemlerle ya da onun personelleriyle karşı karşıya kalabiliyorsunuz.
Burada hizmet anlayışı devreye giriyor. BUSİAD’ın düzenlediği Felsefe Söyleşileri’nde 29 Mayıs Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Ayhan Çitil, üretimde çalışan insanda aranan zeka özelliklerinin yerini hizmet sektöründe duygusal zekanın da eklendiğini ifade etmişti.
Yani artık ürünü üretirken gereken zekanın yanına o ürünü alacak ve kullanacak olan müşterinin beklentilerini anlayacak bir duygusal zeka ve iletişim becerisine de sahip olunması gerekiyor.
O nedenle üretim sektörüne vurgu yaparken biraz daha düşünmemiz gerekiyor. Elbette üretmezseniz neyin hizmetini vereceksiniz. Ancak üretim bir ocağın yanışındaki ilk kıvılcım gibi artık. Asıl alevi hizmet sektörü ortaya koyuyor. Meslek liselerindeki ısrarımız sürecekse bile buralardaki derslere kişisel gelişim ve iletişime ilişkin eklemeler yapmak sanki doğru gibi. Nihayetinde buradan mezun olan gençler çoğunlukla hizmet sektöründe kendilerine yer buluyor.
Kalın sağlıcakla

X

Mart kapıdan baktırsın...

Mart ayı temkinli olma ayıdır.

Umudu barındırır; ama geri dönüşleri de. “Mart kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır” sözü, ne de güzel anlatır durumu.
Bu kez durum biraz daha farklı. Sadece doğanın uyanmasını, cemreleri, nevruzu değil, pandemiden kısmen özgür kalmayı da kutlayabilmeyi umuyoruz mart ayında. 1 Mart 2021, pandemide yeni bir tarihi kavşak olarak yerini alacak. Geçen yıl mart ayında başlayan, zaman zaman ferahladığımız ama bir türlü sonlandıramadığımız Covid-19 virüsüyle mücadelemizde yeni bir tarihi.

Artık yerel kararlar alınacak, kapanma ya da açılmaya ilişkin olarak. Karar alıcıların işi çok ama çok zor olacak. İnsanları evlerinde tutmak gittikçe zorlaşıyor. Son bir aydır bunu herkes hayatının içinde yaşayarak görüyor.

Marketler, hafta sonu hafta içinden daha kalabalık. Parklar dolup taşıyor. Bir tek restoranlar kapalı. Bir de araçla yola çıkanlar dikkatli davranıyor, polise yakalanmamak için. Onun dışında sokağa çıkmak gayet normal artık. O halde bu gerçek üzerinden bir formül de şart sanırım.
Kapalı mekanları, hiç değilse aşılamada biraz daha yol aldıktan sonra açsak bile, açık havada yapılabilecek etkinliklere biraz daha sıcak bakmak gerek herhalde. İnsanımız bunaldı. Sosyal ihtiyaçlarımız, görünmeyen virüs tehlikesine karşı tavır almamızı zorlaştırıyor. Dikkatli ama biraz nefes aldıracak önlemler de şart doğrusu.

Dünyada işler iyi gitmiyor. Türkiye günlük bulaş rakamında, 25 Şubat tarihi itibariyle 11. sırada yer alıyordu. Aynı gün toplam ölüm sıralamasında ise 18’inci. Milyon kişi başına ölümde ise 75. sırada bulunan Türkiye’de işler ne çok iyi, ne de kara yas kara kışlık bir durumda.
Hayat devam ediyor. Bir yıldır korku, endişe ve umutsuzluk yaşayan milyarlarca insan var. Biraz ferahlamaya herkesin hakkı var. Mart kapıdan baktırıp kazma kürek yaktırmasın; ama en azından kapının eşiğinde de oturabilelim artık.

Yazının Devamını Oku

Son düzlükteyiz

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Beştepe Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen İklim Değişikliğiyle Mücadele Toplantısı’nda şu sözleri kullandı geçen hafta:

“Eskiden bir felaket olduğunda, durup soluklanacak, kendimizi toparlayacak bir aralık bulabiliyorduk. Ancak şimdi daha yaşadığımız şeyi tüm boyutlarıyla anlayamadan, yeni bilinmezliklerle karşılaşıyoruz... Son dönemeçteyiz. Elimizde, gidişatı olumlu yönde değiştirebilecek son on yılımız var. Ve bu fırsatı değerlendirebilecek son nesiliz.”
Prof. Dr. Ali Demirsoy da katıldığım bir toplantıda 2035 yılından sonra insanoğlunun katliamlar göreceğini ve bunun nedeninin küresel ısınma olacağını ifade etmişti.

Son birkaç yıldır katıldığım toplantılarda bir şekilde iklim değişikliği, küresel ısınma, yeşil ekonomi konuları hep karşıma çıktı. Ancak sürecin sanki biraz daha uzun olacağını sanıyordum/sanıyorduk. Öyle değilmiş son bir yılda iyiden iyiye ortaya çıktı.
Dünya, geri dönülemez bir noktaya hızla ilerlerken acil önlemler alınmaya çalışılıyor.
ABD’nin başına Joe Biden gelir gelmez, iklim değişikliğiyle ilgili politika farklılığının açıklamasını da yaptı. Eski Dışişleri Bakanı John Kery’i bu iş için görevlendirdi. Biden, koltuğa oturduğu hafta, iklim değişikliğiyle mücadelenin, yönetiminin en önemli önceliklerinden biri olduğunu vurguladı ve “ABD dış politikası ve ulusal güvenliğinin ana unsurlarından biri” ifadesini kullandı. Biden, “İklim değişikliği varoluşsal bir tehdit ve gözümüzün önünde cereyan ediyor. Artık daha fazla bekleme lüksümüz yok, acilen harekete geçme vakti” mesajını verdi.
Biden petrol şirketleri yerine yenilenebilir enerjiyi destekleme kararlılığını vurgularken, kamunun sahip olduğu tüm araçların temiz ve elektrikli olanlar ile değiştirileceğini de ifade etti.

ABD’de yönetimle birlikte iklim değişikliğine bakış da değişirken, bu konuda uzun zamandır hassas olan AB, işi daha da ileri götürüyor. Avrupa Yeşil Mutabakatı son günlerde sürekli karşımıza çıkıyor. Bu mutabakatın Türkiye için de sonuçları olacak. Karbon emisyonu konusunda sınırlamalara uymayan ürünlerin AB’ye girişi mümkün olmayacak. Hazırlıklar buna göre yapılmaya başlandı bile.

Yazının Devamını Oku

Yunuseli üzerine

Malum bir kentte yaşıyoruz. Hem de öyle sıradan bir kentte değil üstelik.

Tarihi geçmişi çok güçlü, doğanın nimetleriyle bezenmiş bir kentte. Ancak, böylesine çekici bir kente ilgi de öylesine büyük oluyor. Düşünün, 30 yılda bir milyon 600 binden, 3 milyon 100 bine çıkan bir nüfus. Neredeyse ikiye katlanmış bir Bursa.
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını 6 milyonluk bir İstanbul’da geçirmiş birisi olarak, gelinen noktanın vahametini görüyorum. Bursa da aynı hızla yol alıyor.
Son Yunuseli tartışmaları da, Bursa’nın güçlenmek ve kıymetli bir şehir olmak niyetine çok da yakın olmadığını gösteriyor. Bursa, obeziteyi büyümek olarak görüyor. Şekerin büyük haz veren o duygusu gibi büyüdükçe büyüyor. Her yere binalar dikiliyor.
Bir kenti büyük yapan, bu unsurlar değil oysa. Elbette belli bir nüfus büyüklüğü gerekiyor ancak kent kimliğini içselleştirmek ve onu korumak hepsinden önde geliyor.

*

Gelelim Yunuseli meselesine. Yunuseli’nin Havaalanı olarak kullanılmasını isteyenlerdenim. 10 yıldan fazla zamandır, Bursa gibi bir kentin hava ulaşımının bu kadar kısıtlı olmaması gerektiğini hem deneyimlerimle, hem de araştırmalarımla yazdım.
Yenişehir’in nasıl hareketlenebileceğini, Yunuseli’nde nasıl uçuş olabileceğini dile getirdim.

Yazının Devamını Oku

Karbonunuz az gıdanız güvenli olsun

Son 5-6 yılın konusu malum, küresel ısınma, karbon salımı, çevresel sorunlar ve bununla doğrudan bağlantılı olarak tarım ve gıda.

Toplumsal dönüşümler tarihi, insan ihtiyaçlarını giderme metotlarındaki değişimlerin de tarihi aslında. Avcı toplayıcılıktan, tarım toplumuna, oradan sanayi toplumuna ve şimdi de dijital topluma evrilirken, üretim yöntem ve imkanlarının değişmesi bizi de geliştirdi/değiştirdi.
Ancak değişmeyen bir şey var ki, Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde ilk basamakta yer alan fizyolojik ihtiyaçların giderilmesi. Bunu gidermeden bir sonraki basamakları inşa etmeniz mümkün değil. İnsanlığın gelişimiyle, bir yandan tarımsal üretim artıyor, diğer yandan insan sayısı. Hal böyle olunca, üretilen gıdanın insanlara yetmemesi ya da üretilen gıdanın güvenli olmaması durumuyla karşı karşıya kalıyoruz.
Geçen hafta katıldığım iki toplantının ana teması, karbon salımının gelecek ekonomik ilişkileri belirleyecek olması ve gıdaydı.
İlk toplantı online olarak BUSİAD tarafından düzenlenen Çekirge Toplantısı’ydı ve burada TÜSİAD eski Genel Sekreteri Bahadır Kaleağası, 2050’ye kadar yeni teknolojik gelişmeler olmazsa insanlığı iyi bir durumun beklemediğini söyledi. Kaleağası, ayrıca demokrat, yeşil, dijital ve sosyal olunmasının şart olduğunu da ifade etti. Yani insanlık yeni bir dönüşüm evresine giriyor. O hırçın tüketim ve kazanma hırsının kenara koyulması artık şart. Yoksa dünya da yok olacak.
Bu saptamayı görenler, yerelde de önlemlerini kendilerince alıyorlar kuşkusuz. Nilüfer Belediyesi uzun zamandır, çevreci ulaşım, yenilenebilir enerji, tarım ve gıda konusunda kafa yoran bir anlayış içindeydi. 2020’yi tarım yılı ilan eden Nilüfer Belediyesi, bu yıl ise gıda temasını tercih ederek, doğru bir çalışmaya imza atmış görünüyor.
Bu satırlarda sık sık tarıma, gıda güvenliği ve güvenilir gıdaya ilişkin yazılara yer vermiştim. Bu anlamda Bursa’nın en gelişmiş ilçesi olan Nilüfer’in, aynı zamanda bir tarım alanı olduğunun unutulmaması mutluluk verici.

*

“Herkes için eşit, ulaşılabilir, sağlıklı gıda” sloganını benimseyen Nilüfer Belediyesi, bir yıl boyunca çok sayıda projeyi hayata geçirmeyi de planlıyor. Bence, farkındalık yaratması bile yeterince kıymetli. Ancak, Nilüfer Bostan Satış noktalarının artırılacak olması ve NİLKOOP çalışmalarının çok daha etkili olabileceğini düşünüyorum.

Yazının Devamını Oku

Biraz da akıl ve ruh sağlığına eğilelim

Son bir yılın mevzusu korona. Tarihi değişimi acı bir şekilde yaşıyoruz. Hoş, acı vermeyen, insanlık tarihinde büyük değişim ve dönüşüm var mı? Sanmam. Yazının bulunması belki. Sonra tarihi dönüşümlerde, hep bir altüst oluş vardır. Hala Yakın Çağ’dayız ilköğretim müfredatına göre. Oysa geçen yıllara kimi atom çağı, kimi bilgi çağı demişti.

Korona nedeniyle yaşadığımız günler belki de yeni bir çağdır. Öyle bir çağ ki, sadece üretim ilişkilerini değil, insanı, insanın insan, madde ve doğayla ilişkisini de değiştirebilecek bir çağ.
Bizler elbette bunu bugünden bilemeyeceğiz ama değişimi herkes damarlarında hissediyor. Öyle ılık ılık hissediliyor ki damarımızdan içeri giren değişim, 10’a kadar sayamadan uyuyup kalacağız sanki.

*
Dijital dönüşümün konuşulduğu, küresel ısınmanın etkisini her yerde gördüğümüz bir dönemde oraya çıkan küresel salgın, evden çalışmayı, azla idare etmeyi kısmen öğretti bize.
Bir tek sosyalleşmedeki sorun çözülemiyor, baby boomer, X, Y kuşakları için. Z kuşağı sanki böyle de idare ediyor gibi. Ama diğer kuşaklar, bir süre sonra zorlanmaya başlıyoruz. Bunu yasak olan hafta sonları daha da iyi görüyoruz artık. Arabayla gidilen marketler, sokağa çıkarılan, parklara oynamaya götürülen çocuklar, hınca hınç dolu marketler, doktor bahaneleri... Artık yasak kısıtlayıcı olmaktan uzak gibi görünüyor. Hoş belki de böylesi de fena değildir. Bir süre de böyle gitsek, ilkbaharın ortasında kendimizi özlediğimiz doğaya atabiliz belki. Mesafeyi koruyarak dostlarımızla bir araya gelebiliriz.
Biraz karamsar olacak ama başta söylediğim gibi tarihi dönüşümler hep sancılı, acılı olmuştur. Bu sancılı dönemin en çok yaralayacağı grup da sanırım X ve Y kuşakları olacak. Alıştıkları üretim yöntemleri değişen, sosyalleşme şekilleri farklılaşan bu kuşakların uyum süreci de bir hayli zor görünüyor (Kendimden biliyorum).
Hal böyle olunca buna çözüm üretecek yetkili, bilgili kişileri arıyor kulaklar ve gözler. Nasıl ki Bilim Kurulu’ndan söz edilmeyen bir günümüz geçmiyorsa kurulan ama sadece adı varmış gibi gelen Toplum Bilimleri Kurulu’ndan da çözüme yönelik açıklamalar mesajlar bekliyoruz.

Yazının Devamını Oku

İki çift söz de benden

Sosyal medyada en çok konuşulanlar arasındaki yerini aldı Bursalı Berkun Oya’nın, Bir Başkadır dizisi. Hakkında olumlu ya da olumsuz düşünceler paylaşıldı. Meraklı olanlar bu düşüncelerdeki payını dağarcığına çoktan yükledi bile.

Öncelikle ben diziyi beğenenlerdenim. Söylendiği gibi başta Öykü Karayel ve Fatih Artman ve Funda Eryiğit olmak üzere oyunculuklar çok inandırıcı. Karakterler ince ince işlenmiş.
Film izlerken, kitap okurken hep inandığım bir şey var, o da eserleri sadece yazanın anlatmak istediğiyle değil, sizin anlamak istediğinizle de şekillendiğidir. Aslında kitabın bendeki etkisine odaklanırım çokça. Kitap, film, tiyatro her ne olursa olsun bendeki duygu ve düşünceleri hareketlendiren bir şeyse, o olmuşlar sınıfına girer benim için.
Kişisel bir durum irdelemesi değil, aksine kendi gerçekliğimizin mutlaklık bataklığına düşmemesine açıklık getirmeye çalışıyorum. Kendi bakışımızı ya da eser yaratıcısının yaptığını o mutlaklıkla değerlendirmeyi yanlış buluyorum. Ortaya konulan ve sanat olduğunu düşündüğümüz eserin bizi harekete geçirmesi bence en önemli belirleyicidir. Harekete geçtikten sonra, o eser artık sizin olmuştur ve siz neresini büyütürseniz o eser sizin için odur.

*
Örneğin Cesur Yürek, benim için özgürlüğün önemini anlatan bir eserken, kimi için Hollywood’un İngiltere’ye aba altından sopa göstermesidir.
Martin Eden, kimine göre aydın kavramına eleştirel bir yaklaşım iken, bana göre sınıfsal yerini belirleyemeyen birinin köksüzlüğünün destanıdır.
Gelelim Bir Başkadır mini dizisine. Uzun zamandır çevremde ve kafamda tartıştığım kutuplaşmaya, kendisini diğerinden farklı sanan insana, Türkiye’ye belki de ayna tutması açısından önemli. Bazıları, hakim olan sosyal ve siyasi yapının güzellemesi olarak görüyor diziyi. Yönetmenin böyle bir fikri varsa da bana geçmedi. Şeytanın ayrıntıda gizli olma haline inanırım ama siz şeytana karşı efsunluysanız, o ayrıntıda kendi kendine takılır gider bence.

*

Yazının Devamını Oku

Cari açığa çözüm

Malum döviz konusunda sıkıntılar yaşıyoruz. Cari açık, yabancı sermaye çıkışı, yerleşiklerin TL yerine dövizi bir yatırım aracı olarak benimsemesi döviz ihtiyacımızı körüklüyor.

Sermaye çıkışı ve döviz tevdiat hesaplarına yönelme eğilimi iktidarın aldığı kararlarla bir yoluna giriyor zaman zaman. Net hata noksan kaleminin önemli girdileri içinde yer alan bavul ticareti ve turizmde ise pandemi etkisi görülüyor. Yani orada da pandeminin geçmesi beklenecek gibi.
Asıl büyük mesele cari açıkta.

Cari açığı basitçe döviz cinsinden gelir gider garkı dersek, giderlerimizdeki fazla bize açığı verecektir.
Malum pandeminin cari açığa olumlu olumsuz etkileri oldu. Kısmen tüketim azaldı, yurt dışına çıkışlar azaldı, ithalat düştü. Karşılığında, turist daha az geldi ve ülkemiz ithalat esaslı üretim gerçekleştirdiği için üretim de düştü. Son yıllarda cari açığımız 20-25 milyar dolarları buluyor. Ve ülkemiz hep cari açıkla büyüyor.

BUSİAD’IN online Çekirge Toplantısı’nda Türkiye’nin cari açıksız büyüme gerçekleştirmesinin mümkün olup olmadığının sorulduğu Piri Reis Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Erhan Aslanoğlu, bunun hangi şartlarda mümkün olacağını anlattı.

Prof. Dr. Aslanoğlu, “İthalat faturasını, mümkünse enerji ithalat faturasını kısılması gerekiyor. Böyle olursa cari açıksız büyüme olabilir. Yüzde 85 fosil yakıtla üretim yapılıyor. Türkiye, rüzgar, güneş gibi yenilenebilir enerji ile üretim yapmalı” diyor.
Haklı mı peki? Yerden göğe kadar haklı. Rakamlar doğruluyor. 2019’da Türkiye’nin 202 milyar dolarlık ithalatında enerjinin faturası yüzde 4.2’lik düşüşe rağmen 41 milyar dolar. Yani cari açıktan fazla bir rakam.

Burada gerçekleştirilecek bir telafi döviz ihtiyacımızı da düşürecek.

Yazının Devamını Oku

Yüreklerdeki kırıklar

İçinde bulunulan yıldan memnun olduğumuzu hatırlamam hiç. Kişisel olarak iyi geçen yıllar olmuştur elbet ama genel olarak içinde olunulan yıldan kurtulmak isteriz.

Yaşadıklarımız, sanki bizden habersiz geçip giden zamanın suçuymuş gibi. Hep ileri sarmak isteriz zamanı. Adam Sandler’ın başrolünü üstlendiği Click filmindeki gibi; hep ileri. Sonra bir bakarsınız ki işler istediğiniz gibi gitmemiş.
Mesela 1993 yılında olanları hatırlatayım size kısaca, Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Adnan Kahveci, Turgut Özal öldü ya da öldürüldü. Sivas, Başbağlar ve Bingöl katliamları yaşandı. Bu yıla kötü derken geçmiş ve gelecekte yaşanacak kötü yıl ve yıllar olacağını da unutmayalım.
Evet çok kötü başladık ve kötü gidiyor 2020. Ama bunlarla daha da dayanıklı olacak atlatanlarımız. Umarım kahve gibi oluruz da ısınan suya tat veririz. Korkum yumurta gibi ısınan suyla katılaşmamızdır.

*

Bazen yaşanan olayların yüreklerimizi katılaştırdığını görmek yaşanan olaydan daha çok koyuyor insana. Ayda ve Elif bebeklerin verdiği umut olmasa, sosyal medyadan fışkıran iğrençliklere kendini kaptırıp onlara benzemek de var. Yoksa deprem, sel ve hastalıkla gelen ölümler hep oldu hep olacak.
Bizi ayıran kırıklar depremden olsun yeter ki. Bu kadar karşıya koymak başkasını ve onun ölüsü üzerine ağır cümleler kurmak daha çok yaralıyor insanı.
Dedim ya, en kötü yıl bu yıl mı bilinmez ama en kötü yürekli olduğumuz yıllara girdiğimiz gibi bir hisse kapılmıyor da değilim.

*

Yazının Devamını Oku

Isınan küreyi neyle tutacağız?

 Pandemi, insan denilen canlıya büyük korku salmış durumda. Yaz nispeten idare ettik ama kış geliyor (Dizideki gibi oldu ama öyle). Görünen yakıcı gerçekten kaçamıyoruz.

İnsan sağlığını, derinden etkileyen Covid-19 salgının seyrini, yaşayanlarımız görecek elbette ancak uzun zamandır, hiç de ağır olmayan bir şekilde hayatımızı etkileyen küresel ısınmanın çok yakınımızda olan ayak sesleri de, bir o kadar can sıkıcı olabiliyor.
İTÜ Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Şen, Eylül 2020’deki sıcaklıklara dikkat çekerek bazı önerilerde bulunmuş. Mayıs ve Eylül ayının da artık Türkiye için yaz aylarına katılması gerektiğini, eğitim ve turizmin de buna göre düzenlenmesini önermiş.
Bakın Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerinde nasılmış durum:
“2020 yılı Eylül ayında ortalama sıcaklıklar yurdumuzun genelinde mevsim normallerinin üzerinde gerçekleşmiştir. Uzun yıllar Eylül ayı ortalama sıcaklığı 20.5°C iken, 2020 Eylül ayı 23.9°C olarak gerçekleşmiştir. Eylül ayında en düşük sıcaklık 2.3ºC ile Sarıkamış’ta, en yüksek sıcaklık ise 47.1°C ile Kozan’da tespit edilmiştir”

*
Son yılların en kurak yılını yaşıyoruz. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, bir görüşmede, son 30 yılın en kurak yılını geçirdiklerini ifade etmiş ve kış aylarında daha önce çalıştırmadıkları kuyuları bu kış çalıştırdıklarını söylemişti. Gittiğim tüm sulama göletleri ya kurumuş ya da çok düşük seviyede su ile idare ediyordu.

*

Yazının Devamını Oku

Salgın halk oyunlarını da vurdu

Covid-19 salgını bildiğiniz gibi sadece sağlığımızı değil, işlerimizi de tehdit etti/ediyor.

Salgının başında en büyük darbeyi lokantalar, eğlence mekanları, berberler/kuaförler, sinemalar/tiyatrolar ve müzikli mekanlar almıştı. Bir süre sonra bazıları, az da olsa tekrar iş yapmaya başladı.
Tiyatrocular, müzisyenler seslerini az da olsa duyurmaya çalıştı. İşlerinin çok zor olduğunu, geçim sıkıntısı yaşadıklarını dile getirdiler. Bazıları tiyatrolara kilit vurulduğunu duyurdu. Tüm bu sıkıntılı süreçte, sesini duyurmakta zorluk çeken kültür-sanat-spor, adına ne derseniz deyin bir branş var; Halk oyunları. Halk oyunları alanında çalışma yapan dernekler, bu çalışmalarını Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı yürütüyor. Dernek oldukları için İçişleri Bakanlığı’yla da ilişkililer haliyle. Ancak asıl hizmet ettikleri yer kültür ve turizm alanı. Ama Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bir bağları yok.

*
Halk oyunları, sandığımızın aksine oldukça yaygın bir sportif ve kültürel alan. İlköğretimden üniversiteye kadar neredeyse tüm eğitim alanında okulların çoğunda halk oyunu eğitimleri veriliyor. Gençlere bir yandan kültürümüzü unutturmama, diğer yandan da birlikte bir sosyal etkinlik içinde olma becerisini kazandıran halk oyunları bu anlamda çok da özel bir işi becermiş oluyor. Sadece bununla da kalmıyor. Yetişkinler de derneklerin, belediyelerin ve halk eğitim merkezlerinin açtığı kurslarda sosyalleşiyorlar.
Gördüğümüzden daha kalabalık bir geri planı olan halk oyunlarında, ışık, ses, müzik, kostüm ve en önemlisi eğiticiler salgında çok ciddi sıkıntılar yaşadı.
Binlerle ifade edilen ve bir çoğu okullarda çalıştıkları süre boyunca sigortalı olan, halk oyunu eğitmenleri, salgın süresince büyük sıkıntı çeken grupların başında yerini alıyor. Geçen süre boyunca, çoğu sıfır gelirle ayakta kalmanın yolunu bulmaya çalıştılar. Kısa sürede bir gelir elde etmeleri de görünmüyor ufukta.

*

Yazının Devamını Oku

Köprü

1980 öncesi doğanlar bilecektir. Toplumculuk yaşamda, edebiyatta ve sinemada yükselen değer olmuştur.

 1960’lardaki köy, göç toplumsal gerçekliğinin ötesine geçerek, siyasal bir boyut da kazanır 1970’lerin Türk sinemasında toplumculuk. Daha iyi bir yaşam, ezilenin yanında olma, eskiyi temsil edenle mücadele, cehalet ve akılcılık, bireycilik ve toplumculuk bazı filmlerin ana ekseni olmuştur.
Bir sinema eleştirmeni değil, sinemayı çok seven bir izleyicim. Edebiyat gibi tiyatro gibi sinemanın da sanatsal olanının içimizde değişime neden olduğuna inanırım. Sinema filmi, eğer bir sanat eseri niteliği taşıyorsa izlemeye başlayanla, izlemeyi bitirmiş kişi artık ayı kişi değildir artık.

*

İşte tam da böyle bir film, kendisini tekrar hatırlattı bana. Şerif Gören’in Köprüsü. Zamanın koşullarını göz ardı etmezsek, oldukça iyi ve biraz hak ettiği yeri bulamayan bir film.
Köprü öyle bir film ki, insana eskinin bağrından doğan yeniyi, cehaletle bilim arasındaki mücadeleyi, bireycilik ile toplumculuğu, aklın duygu ile harmanlığında yaratacağı müthiş direnci yalın bir şekilde ortaya koymayı başarıyor.

*

Cehaletin, eskinin, yenilik direncinin nasıl akıldan yoksun olduğunu ve çıkarlarına ters bir durum olduğunda nasıl da yıkıcı olabileceğini ortaya koyuyor.

Yazının Devamını Oku

En çok neye ihtiyacımız var?

En çok neye ihtiyacımız var? Kent yöneticileri, kente ilişkin fikir sahibi insanlar ve iş insanlarıyla sohbet ve görüşmelerimde gündeme gelen konuları düşünürken, beynimde bu soru dönerken yakaladım kendimi.

Herkes kentin daha yaşanılır olması için bir öneri getiriyordu o görüşmelerde. Durduğu yerden bakıyordu çoğu. Yine pek çoğu, diğerini yerden yere vuruyordu. Kimi çevreyi öne alıyor, kimi daha çok iş diyor, kimi ise trafik diyordu.
*
Gerçekten bu kentin en çok neye ihtiyacı vardı?
Turizm, tarım, sanayi ve insan gücü açısından verimli bir kent, ne olursa daha yaşanılır bir kent olurdu?
Sonda değil başta söyleyelim. Bu kentin ve Türkiye’deki tüm kentlerinin özümsenmiş bir kentlilik bilincine ihtiyacı var. Bu bilinç öyle bir oluşmalı ki, yapılan kent planları ortak bir platformda belirlenmeli ve belirlenen kent planı, çıkarlar ve siyasi gerekçelerle asla bozulmamalı. Plan derken, yeter artık bu kent 3.5 milyonu geçmeyecek denmesini kastediyorum. Fark ettiyseniz 500 bin de fazladan söyledim. Bir yerde durması gerektiği bu büyümenin kesin olarak belirlenmeli.
Bu kenti yönetmeye talip olanlar, bu kentte yaşayan ve buradan geçimini sağlayanlar, kent planına sahip çıkmadıkça gerisinin boş olduğu ortada. Planın olmadığı yerde, birisi 0.50 emsal diyerek yoğunluğu artırırken, diğeri bunu engelleyerek başka sıkıntılara neden oluyor.
*

Yazının Devamını Oku

Yakın ne kadar uzak?

İnsanın doğasında temas etmek var. Dokunmak birbirine, doğaya karşı dayanışma içinde olmak var. İmece var kültürümüzde, komşunun külüne muhtaç olmak var. Saçakları birbirine değen evlerimiz var. 

Yaşlıya saygı, hastaya çorba, düğüne takı var. Dayanışma var insanımızda, dokunmak var insanlıkta.
Hal böyle olunca, özümüze ters yaşar olduk son 6 ayda. Bir arkadaşa sarılamamak, düğünlere katılamamak, okullara da arkadaşlarımızla koşturamamak canımızı çok sıkmaya başladı.
Bu sıkıntıyla baş edemeyenler, yelkenleri erken suya indirip, pandemiyi unuttu. Doğasına aykırı hareket edemedi. Ancak insan aynı zamanda iradedir. İrademizi daha diri tutmamız gerekiyor. Aylardır tokalaşamayıp, arkadaşlarımıza, sevdiklerimize sarılamıyoruz. O günlerin geleceği duygusuyla yaşıyoruz.
Kalabalıklardan kaçıyoruz. En sevdiklerimizden olduğu halde, festivaller, panayırlar, konserlere gitmek yerine, doğada daha az kalabalıklarla etkinlikler planlıyoruz.
Yeni normal diye bir çıktı. Temassız, uzaktan, araya en iyi ihtimalle birkaç metre, çoğunlukla da ekranlar koyan bir hayatı anlatıyor.
İnsan doğadaki en çaresiz canlılardan. O nedenle sosyalleşir. Dayanışmazsa hayatta kalamaz. Sevgi ve sevginin önemli bir göstergesi olan dokunmak ve yakın olmak insanı ekmek gibi su gibi hayata bağlar.
Bilim Kurulu’nun ardından bildiğiniz gibi Toplum Bilimleri Kurulu kurulmuştu. Bu kurulun en etkin olacağı dönemdeyiz sanırım. Temas etme, ilişkide kalma yakın olma isteklerimizin bir süre daha bastırılması için harekete geçilmesi şart.

Yazının Devamını Oku

Gençlere özel plan şart

Ekonomiyle ilgilenenleriniz bilir, her ayın 10’unda iş gücü istatistiklerini açıklar Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK).

Pandemi süreciyle birlikte bu açıklamaların şekli değilse bile içeriği değişti ve biraz daha dikkatli okuma gerekmeye başladı. 2018 Ağustos ayındaki döviz dalgalanmasına kadar iş gücü rakamları giderek düzelmeye başlamıştı.
*
Haziran 2018 verisine göre, 29 milyon 314 bin istihdam vardı. İşsizlik oranı ise 10.2’de kalmış. 2019 Haziran’da bu rakamlar istihdamda 25 milyon 512 bin kişi ve işsiz oranı da yüzde 13. Bu yılın Haziran ayı verisi ise 26 milyon 531 bin istihdam ve 13.4 işsizlik oranı.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kısa çalışma ödeneği ile işten çıkarma yasağı. Bu şartlar altında işsiz oranı çok artmamış görünebilir. Ama bize sıkıntılı tabloyu, istihdam oranı ve iş aramaktan vazgeçenler gösteriyor.
Yani 24 ayda istihdam rakamı neredeyse 3 milyon geriye düşüyor. Yani kapasiteler düşüyor, işletmeler kapanıyor demektir bu. Buna bir de artan nüfusu ekleyince tablo biraz daha iç karartıcı olabiliyor.
*
İçiniz kararmasın bunu düzeltebilecek dinamizme sahibiz. Ancak asıl korkutan tablo genç işsizlerde. 24 ayda 15-24 yaşı kapsayan genç işsiz oranı yüzde 20.2’den bugün yüzde 28.2’ye çıkmış durumda.

Yazının Devamını Oku

Kimsesiz gölet

Yazın son demlerini yaşıyoruz artık. O nedenle bunaltıcı sıcakta, özellikle akşamları doğaya kaçmayı çok seviyorum.

Kamp sandalyesi, küçük bir masa, bir termos çay en büyük keyiflerimden. Ha bir de, dostların güzel sesleri yaz akşamlarını doyulmaz kılıyor. Tabi olumsuz girdiler işbaşı yapana kadar.

Size bu hafta Bursa’nın en güzel yerlerinden biri olan Kayapa Göleti’nin kimsesizliğinden bahsetmek istiyorum. Zaman zaman, yazılarıma çevresindeki kirliliği anlatarak girmişti Kayapa Göleti.

Doğa harikası bir yer. Bir tarafınız şehir ışıkları. Ama o tarafa dönmezseniz, Bursa’da olduğunuzu unutacağınız bir yer Kayapa Göleti.
Ormanla çevrili, içinde ördeklerin ve balıkların yaşadığı, etrafında sokak köpeklerinin gelenlerden yemek beklediği güzelliklerle dolu bir yer. Baharlarda, göleti besleyen dereye doğru yürümek ayrı bir keyif.

Geçen hafta, iki akşam gitme imkanı bulduğum Kayapa Göle’nde, çevresel kirlenme yine göze çarpıyordu. Akşam karanlığında, kendinizi başka bir dünyada hissettiğiniz Göleti, gündüz görmek insanın içini acıtıyor. Etraftaki şişe ve plastik çöplerinin dışında, ses kirliliğini de bizzat yaşadık.

Komşu piknikçiler kendi zevklerinin herkes tarafından benimsendiğinden çok eminlerdi. Adeta bize de hizmet etsin diye, damardan şarkılarının sesini olabilecek en yüksek sese de ayarlamışlardı. Hizmette sınır yoktu anlayacağınız. Ardından daha vahim bir duruma tanıklık ettik.

Yasal karşılığı olup olmadığından emin değilim ama iki araçla getirdikleri jetskilerine binen iki kişi, bir saat ne göletin sakinleri balıklar ve ördeklerde, ne de etrafında kafa dinlemek isteyen bizlerde huzur bıraktı. Bu arada üzerlerinde can yeleği bile yoktu. Öylesine bir hazırlıkla buraya gelebilme cesaretini göstermeleri ya kendilerine olan yüksek güvenden ya da Kayapa Göleti’nin kimsesizliğini iyi bilmekten kaynaklanıyor olmalı. Yakılan devasa ateşler ise son noktayı koyar cinstendi.

Yetki sahibi olanlar, Kayapa Göleti için acilen bir karar vermeli. Ya giriş çıkış imkansız hale getirilmeli (Çok sevdiğim halde Göleti kaybetmektense gitmemeye razı olurum) ya da başka göletlerde gördüğümüz gibi burası da, insanların sınırlamalarla yararlanabileceği, bir piknik alanı olarak kullanılabilmeli. Böyle olursa, hiç yoktan çöp konteyneri, seyyar bir tuvalet ve görevli bulunması gibi imkanlarla varlığını devam ettirebilir Kayapa Göleti. Aksi bir cennet parçasının tamamen kimsesizleşmesine tanıklık etmeye devam edeceğiz.

Yazının Devamını Oku

Yüzümüzü güneşe dönelim

Aylar sonra ilk kez sinema salonuna girme cesareti gösterdim.

Yine de büyük bir çekince ile sadece 14 kişinin alındığı özel koltuklu bir salonu tercih ettim.
Film büyük yönetmen Christopher Nolan’ın. İyi de yaptık; ailece keyifli bir film izledik. Gelecek ile geçmişin savaşı, yaşadığımız dönemi de tekrar sorgulattı. Detay vermeyeceğim.

Geleceği oluşturan bizlerin, yaptığımız hataların başka yaşamları etkileyeceğini bir kez daha hatırlatıp, asıl derdime geçeyim.
Malum,Türkiye Karadeniz’de keşfettiği 320 milyar metreküplük doğalgaz yatağının sevincini yaşıyor. Rakam, dünya ölçeğinde çok büyük olmasa da, bizim açımızdan önemli. Hem cebimizde döviz kalmasını, hem doğalgaz alırken pazarlık gücümüzün artmasını sağlayacak. Gözler, şimdi Akdeniz’de. Oradan da müjdelerin gelmesi bekleniyor.

Enerjide dışa bağımlılığın azalması elbette sevindirici bir durum. Ama petrol ve doğalgaz zengini olmadığımıza da sevinmek mi gerekli acaba? Petrol ve doğalgaz zengini olsak üretmek ve çalışmaktan kaçınacağımız gibi dünyanın kirlenmesine katkımız da bir o kadar fazla olacaktı.
Türkiye’nin üretenleri ve üretmeye kafa yoran mühendisleri, ekonomistleri, çevrecileri yenilenebilir enerji üzerine çok düşünüyor. Enerji zengini olsak belki bu kadar düşünmeyecektik.

Biraz doğalgaz ve petrolümüz olsun; ama asıl kafayı yenilenebilir kaynaklarla elektrik üretmeye yormalıyız. Mesela zengini olduğumuz güneşe daha çok kafa yormalıyız.

Geçen hafta BUSİAD Başkanı Ergun Hadi Türkay, bu konuyla ilgili bir açıklama yaptı. Doğalgaza memnun olduklarını ama güneşin de unutulmaması gerektiğini dile getirdi. Türkay, uzun süredir bu konulara kafa yoruyor. Kendisi de yenilenebilir enerji işiyle uğraşıyor. Konuya hakim anlayacağınız. Almanya’nın Türkiye’nin yarısı kadar güneşe sahip olmasına rağmen 8 kat fazla elektrik ürettiğini söylüyor Türkay. Özellikle belirttiği bir nokta ise güneşin bedava, kayıp kaçağın ise neredeyse sıfır olduğu.

Yazının Devamını Oku

Maskeyi sadece ağzımıza takmamalıyız

Ailevi nedenlerle geçen haftayı batı ve orta Karadeniz’de geçirdim. Gittiğim bazı yerler, Sağlık Bakanlığı’nın mobil uygulamasına göre çok yüksek riskli bölgelerdi. Elimizden geldiğince önlemimizi aldık, maskemizi taktık, toplu ortamlarda bulunmamak için uğraştık. Bulunmak zorunda kaldığımızda ise çok kısa sürede oradan ayrılmaya çalıştık.

Gittiğimiz yerlerde maske takan çoktu. Hatta köylerde bile maske takanlara tanık olmak beni şaşırtmadı desem yalan olur. Karantina altındaki bir köyün girişinde nöbet bekleyen jandarmaya da tanık olduk, o karantinadan kaçmaya çalışanlar olduğuna ilişkin hikayelere de.
*
Maskeyle sadece ağzımızı kapatmamızın yetmeyeceğini, bazı insani isteklerimize de maskeyle set vurmak zorunda olduğumuzu anlamadığımızı fark etmem çok uzun sürmedi. Maskenin sadece görüntüyü kurtarmak için takıldığını gidilen düğünler ve hasta ziyaretleriyle anladım. Görüştüğüm insanların davranışları umudumu azaltacak cinstendi.
Bir tanesi, yeğeninin Covid-19’a yakalanmış olabileceğini ve onu ziyarete gitmeyi düşündüğünü söyledi örneğin. Hem de beş kez kalp ameliyatı geçirmiş birisi olmasına rağmen. Çok dil döktüm, umarım vazgeçmiştir bu sevdasından. Bir tanesi, birkaç tane düğüne katılmak zorunda olduğundan bahsediyordu. Aman demeyi ihmal etmedik.
Toplumsal baskı, alışkanlıklar ve istekleriniz, görünmeyen düşmana karşı koyacağınız iradeyi kırmayı başarıyor. Maskeyi, sadece ağız ve buruna takarsanız sonu bu oluyor. İradenizi güçlendirip, isteklerimizi sınırlamadıkça, alacağımız daha iyi bir sonuç görünmüyor ne yazık ki.
*
Bu kısa seyahatte anladım ki, insanların tercih ve iradesine bırakırsanız bu işi, koronadan kurtulmamız hiç de kolay olmayacak. Evet bu bir irade işi ama önce kurallar işi. Devlet kuralları daha net çizmeli. Düğünler askıya alınmalı. Kırsalda insanların en ciddi sosyalleşme alanı olan düğünler bulaş için de cennet. Hepimizin aklında olan ama yaşamak istemediğimiz şey sonbaharda tekrar evlere kapanır mıyız? Sorusu. Önlemleri vatandaşa yıkarsak varacağımız sonuç da o olacak gibi. Bir de buna soğuk algınlığı, gribal enfeksiyonlar eklenince işin içinden çıkmak zor olacak.

Yazının Devamını Oku

Altın

Malum çok hareketli bir yıl yaşıyoruz. Doğal felaketlerle başlayan, pandemi ve ekonomik krizle devam eden bir yıl. Herkes şaşkın. İnsanlık gözüne ışık tutulan tavşana döndü. Hangi veri ile ne karar vereceğini bilemez oldu.

Türkiye’nin etrafında sular ısınıyor. Doğu Akdeniz, Suriye’nin kuzeyinde ABD, terör örgütleri ilişkisi, Azerbaycan ile ortak tatbikat vs. Sert bir sonbahar ve kışa girileceği artık malum. Winter is coming yani.

Yeniden evlere kapanıp kapanılmayacağı, ekonominin tekrar durup durmayacağı konuşuluyor. Geçen hafta altınla yatılıp altınla kalkıldı. Herkes nereye gidiyoruz diye merak içinde.

Altının niye bu kadar yükseldiği ve nerede duracağı merak konusu. Yorumlar gani. İsteyen istediğini alsın. Mücadele büyük. Detaylı bir altın analizi yapacak değilim. İşlerin değiştiği ve bu değişime göre yeni bir doğumun yaklaştığı aşikar. 31.10 grama karşılık gelen ons altının seyrine ilişkin birkaç rakam vereyim:
“1950’de ons altın 34 dolar düzeyinde. 1980’de 615 dolar, 1980 615, 1990 383, 2000’de 279 ve 2010’da 1224 dolar. Bugün 2000 doların üzerinde.”
Bir sürü gerekçe ortaya atılıyor artışın nedeni olarak. Pandemi sürecinin uzun süreceği kaygısı ve piyasadaki para miktarının artması, yani paranın değerini kaybetmesi altına yönelişin başındaki iki neden olarak gösteriliyor.

Sadece bireyler değil, devletler de altına yönelmiş durumda. Türkiye altın rezervi açısından, 583 ton ile 12. sırada görülüyor. Hatta, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, 2019’da dünyanın en çok altın alan merkez bankası olmuş. Geçen yıl 159 ton altın almış Merkez Bankası. Yani bir şeylere hazır yakalanmış ya da hazırlığını gelecek güne göre yapmaya çalışmış. 31 Aralık 2019’da bir kilo altın 48 bin 900 dolar civarındayken, bugün 65 bin 900 dolar civarında. Varın Merkez Bankası’nın kazancını siz düşünün.

Amacım ekonomik değerlendirme değil. Elbette kendimizi korumak için önlemler alacağız. Ama asıl olan altın, sanki yatırım yapılan sarı metal değil. Asıl olan altın, önce bedeni ve akli dengemizi korumak. Sonra her şeyi yapabilecek güce elbet kavuşuruz. Kaotik bir ortamdan geçiyoruz. Sakin bir şekilde olanları anlamaya çalışmalıyız elbette. Ancak her hıyarım var diyene de tuzla koşmayalım.

Yazının Devamını Oku

Ölümün bağlacı olmaz

Bazı cümleleri bağlaçla devam ettiremezsiniz/ettirmemelisiniz.

Meşru müdafaa dışında cana kıymayla ilgili bir cümleyi örneğin.

Burada kullanılan; ama, ancak, mesela, çünkü ve diğer bağlaçlar, ölüme neden bulmanın yolunu açar. Aman diyelim. Böyle cümlelerin kurulduğu beyinlerin ve ağızların sahibi olmayın. Bir insan ve özellikle bir kadın, çocuk öldürülmüşse, bağlaçsız cümlelerimizi çıkaralım beynimizdeki odacıklardan.

Sadece insan da değil üstelik. İstanbul’da komşusunun köpeğini, gözünü kırpmadan vuran kişiyle ilgili de bağlaçsız kuralım cümlemizi.

Bağlaçsız kuramazsak cümlelerimizi, ortak hayat kurmak da zorlaşır. Bir canlının öldürülmesinde amalara yer yoktur. Bir ölümün hangi koşullarda geçerli olabileceği hukuki, ahlaki ve vicdani olarak hepimiz için sarih olmalıdır.

Bir kadının, bir köpeğin, bir kedinin, bir erkeğin öldürülmesinin ardından kurulan bağlaçlı cümle duyarsanız kaçın ordan. Ölümün bağlacı olmaz çünkü.
İlla bağlaç kullanacaksanız cümlelerinizde, onlar hayata bağlaçlar kuran cümleler olsun. “Yaşamayı hak ediyor çünkü insan (canlı)” diyebilmeliyiz mesela. Dini referans vereceksek, “Allah’ın verdiği canı sadece Allah alabilir” ya da “Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur” diyebilmeliyiz.

Aksi halde, herkesin bağlacın arkasına ekleyeceği bir nedeni olur. Bu nedene izin vermemek ise insanlığımızın geldiği noktayı işaret eder.

Yazının Devamını Oku