GeriUğur YILMAZ Bütçenize dikkat edin!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bütçenize dikkat edin!

Merhaba. Uzun bir tatilin ardından tekrar kelimelerle bir araya geldik. Tatil boyunca, gerek düşüncelerimde gerekse eş dostla muhabbetlerde tartışma konusu, fakirleşme, hayat pahalılığı ve “Kim alıyor bunları?” sorusuna aranan yanıtlar oldu.

Gördüm ki, mülteciler, pandemi, aşı olmayanların yanı sıra fakirleşme de en önemli konuların içinde. Hem de öyle böyle değil, aniden ortaya çıkmış bir fakirleşme duygusundan bahsediyorum. Birden bire artan ev fiyatları, dışarda yemek yemenin artık bir zenginlik göstergesi olması, tatilin sadece cepleri değil, cebe girmemiş olan gelirleri de tutuşturduğu konuşuluyor.
Ancak ona rağmen iğne atsan yere düşmeyen tatil kalabalıkları, restoranlarda ödenen korkunç faturalara rağmen doluluğun düşmemesi, bir hafta 4 kişi için ödenen 200 bin liraları aşan otel faturaları da yok değil.
Yani bir taraftan fakirleşmekten bahsederken, diğer taraftan frene de basamıyor ve tüketmeye de devam ediyoruz. Burada bizi zor pandemi koşullarının ardından gelen açılma duygusu güdülüyor belki. Belki de gelecekte her şeyin daha da zor ve pahalı olma ihtimaline karşı şimdiden yatırım ve harcama yapma anlayışı. Bunların bile bir mantığı var ancak asıl sorun, ya hiç düşünmüyorsak hareket ederken. İşte o zaman gelecekte yaşanacak bireysel krizleri beraber göreceğiz. Ve bu bireysel krizler toplumsal krize dönme potansiyeline sahip hiç kuşku yok ki.

*

Konut fiyatları aldı başını gidiyor. Sıfır konut bulmak zorlaşıyor. Krediler yükseldiği için ipotekli satışlar düşmüş durumda. Rakamlar daha açıklayıcı olacak. TÜİK verilerine göre geçen yıl haziran ayında 190 bin konut satıldı. Bu yıl haziranda yaklaşık 135 bin. Geçen yıl 190 binin neredeyse 59 bini sıfır konutken, bu haziranda 40 bin sıfır konut üretilebildi. Geçen yıl ipotekli satış miktarı 101 bin 500 iken bu yıl sadece 28 bin 878’de kaldı. Yani cebinde parası olan konutu aldı. Konut fiyatları sadece Türk lirası olarak değil dolar olarak da artıyor. Geçen yaz 80 bin dolar olan bir konut bu yıl 100 bin dolar (Kişisel gözlemime dayanarak veriyorum bu fiyatı).
Sadece bu cephede değil otomobil piyasalarında da işler bir garip. Ocak-Haziran döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre trafiğe kaydı yapılan taşıt sayısı yüzde 56,5 artarak 607 bin 289 oldu. Bunun da 343 bin 190 adedi otomobil. Yani ayran ve tahtırevan ikilemini burada da yaşıyoruz sanırım.

*

Kişi başına düşen milli gelirimiz 8 bin dolarlar civarında yani bu rakam elimizde olsa bile ev, eşya, otomobil alıp, yiyip içip, tatil yapmak ve çocuğumuzu okutmak çok da mümkün değil. Zaten bu rakama ulaşanların sayısı da ülkenin sanırım yarısını bulmuyordur.
Verilerin değilse de, gözlem ve sezgilerimin bana söyledikleriyle bitireyim sözlerimi. Hanelere kriz girdi bile; ama tüketim alışkanlıklarımızı hemen durduramıyoruz. Eylemsizlik ilkesi gibi, içinde bulunduğumuz araç aniden durdu, biz aynı hızla henüz duramadık. Bütçenize dikkat edin.
Kalın sağlıcakla.

X

Arz ve talep

Arz, sunmak, piyasaya mal veya hizmet sürmek anlamında kullanılan Arapça kökenli bir kelimedir. Talep de, Arapça kökenli olan ve istek anlamına gelen bir kelimedir.

Bu iki kelime içinde bulunduğumuz kapitalist ekonominin de temellerini oluşturur. Bazen yapay talepler oluşturulsa da genellikle arz, gerçek taleplerin giderilmesi için hizmet sunar. Hoş günümüzde insanların maddi ihtiyaçları yerine, psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını körükleyen ve gerçek bir ihtiyaçların ötesine ulaşan talepler oluştuğu da aşikar.
Ancak konumuz bu değil. Gerçekten arz ve talep dengesi fiyatları nasıl etkiliyor, biraz buna bakalım. Özellikle de okulların açılacağının ortaya çıkmasıyla birlikte, giderek artan ev kiraları ve ev fiyatları konusuna gelelim.
Konut talebini etkileyen ağırlıklı faktörler, konut fiyatları, kredi faiz oranları, ekonomik beklenti, demografik durum, gelir durumu ve beklentisi. Konut arzı için de yine konut fiyatı, faiz oranları, maliyet artışları (enflasyon), ekonomik beklenti, siyasi politikalar da önemlidir. Konut talebi için belki de bir eklenti de tüketim amaçlı ve yatırım amaçlı konut talebi olarak ele alınabilir.

*
Önce arz tarafına bir bakalım. Faizler yükseldi. İnşaat maliyetleri için alınan kredinin faiz maliyeti, doğal olarak tüketici fiyatına yansıdı. Döviz kurundaki oynaklık, enerji maliyetlerinin artışı gibi nedenlerle konut üretim maliyeti, TÜİK verilerine göre, bir yılda yüzde 44.76 artmış durumda. Yani geçen yıl 400 bin liraya mal olan bir ev bugün 576 bin liraya mal oluyor. Enflasyon beklentisi. Enflasyonun düşeceğine inanç azalınca konut fiyatları da daha yukarı çıkıyor. Pandemi de buna eklenince konut üretimi durmasa da istenilen oranda artış sağlanamıyor.

*
Talep cephesinde ise durum şöyle; tüketim amaçlı konut almak isteyenler, kendi gelirleri artan konut fiyatlarının altında kalıyor. Artan kredi maliyetini karşılamak mümkün görünmüyor. Enflasyon beklentisi burada da önemli ancak fiyatların artacağı beklentisine rağmen ev almaya güç yetmiyor. Yatırım amaçlı ev alanların sayısı burada biraz daha artıyor galiba. Konutun diğer yatırım araçlarından daha çok getireceği beklentisi elinde para olanları konuta yönlendiriyor. Zaten istenen seviyeye ulaşamayan konut üretimi, artan maliyet ve kredilerin yüksek olması nedeniyle konut satışını değil kiralamayı özendiriyor. Buna bir de üniversitelerdeki öğrencilerin barınmaları dahil olunca özellikle büyük şehirlerde ev fiyatları doğal olarak yükseliyor.

Yazının Devamını Oku

Bursa siyahı

Bursa malum bir sanayi kenti olduğu kadar tarım kentidir de. Özellikle meyvecilik çok gelişmiştir Bursa’da. Armut, şeftali, kiraz, zeytin, elma, ahududu, böğürtlende önemli bir yere sahiptir kent.

Türkiye’de üretilen meyvenin yüzde 3.5’i, sebzenin de yüzde 7’si bu topraklarda yetişir. Hele bir “Bursa Siyahı” var ki başka yerde bulamazsınız.
Mevsimidir. Buldukça alın yiyin. Tabi iyisini bulabilirsiniz. Malum iyileri ihracata gidiyor. Ufakları da bize düşüyor. Geçen yıl 22 liradan açılan Bursa siyah inciri piyasası, bu yıl da ihracat için 30 liradan açılmış. Bakınca yüzde 40’a yakın bir zam. Ama işin rengi öyle olmamış. Tüccarlar birden bire fiyatı 12 liraya kadar indirmiş. Çiftçi isyanda. Zaten istenilen verimi bu yıl alamadıklarını, rekoltenin düşük olduğunu söylüyorlar. Az olan ürünün de ucuza gitmesine gönülleri razı değil. Valla bizim de gönlümüz razı değil. Bu kadar güzel bir meyveyi en ucuz 20, en pahalı 30 liraya almış birisi olarak, bu fiyatlara iç piyasaya sürseniz kapış kapış gider derim.
*
Bursa incir üretiminde de Aydın ve İzmir’in ardından üçüncü sırada. Bursa’da üretilen incir Aydın ve İzmir’e göre farklı. Bursa inciri yaş olarak tüketilirken, Aydın ve İzmir’deki incirler ağırlıklı olarak kuru olarak piyasaya sürülüyor. Dünyada da bu konuda birinci sırada yer alıyoruz.
Dünya lideri olduğumuz inciri daha da ileri götürmek işten bile değil. Burada kooperatifleşmek çok önemli. Kooperatifleşmeyi devlet olarak gerçek anlamda özendirmeliyiz. Sadece incirde değil tüm tarımsal üretimde kooperatif üreticinin daha öngörülü bir üretim yapmasını sağlayacaktır.
*
Bursa Siyahı, Deveci Armudu, Çağrışan Karası Üzümü, Gemlik Zeytini, Trilye Zeytini, Bursa Şeftalisi, Bursa Kestanesi. Bu arada menşei bu bölge olmasa da tarihte kavun ve karpuzda sarayın ihtiyacını Karacabey ve Mustafakemalpaşa’nın karşıladığını da hatırlatayım. Dondurmada kullanılan hırsız almaz kavunu, kasa kavunu ve karpuzda bu iki ilçe oldukça iddialı. Ayrıca, İnegöl ve Keles civarında yaban mersini üretimi artıyor. Kivi üretimini de sevdi Bursalılar.

Yazının Devamını Oku

İçimiz dışımız internet

Artık her yerde, kafası önde telefonuna bakan, odasından çıkmadan oyun oynayan ya da ekran karşısında hayatını sürdüren, teknoloji bağımlısı gençleri görüyor ve konuşuyoruz.

Sadece gençler mi bizler de artık akıllı telefon, tablet ve bilgisayar olmadan yaşayamıyoruz. Durum gerçekten bu mu?
Gelin birlikte, TÜİK’in yayınladığı “Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması” sonuçlarına bakalım.
2021 yılında hanelerin yüzde 92’si, evden internete erişebiliyor. Bu oran geçen yıl yüzde 90,7 imiş. Pandemiyle birlikte evden eğitim ve evden çalışmanın da bunda etkisi olmuştıur. Ama rakam gerçekten çok yüksek. İnternet kullanım oranı da, 16-74 yaş grubundaki bireylerde, yüzde 82,6 olmuş. Bu oran, bir önceki yıl yüzde 79 çıkmış. Erkekler 87,7, kadınlar ise yüzde 77,5 oranında internet kullanıyormuş.
İnternetin neredeyse tüm evlere girmesi, girdiği evlerde de çok yaşlılar dışında, yine neredeyse herkesin kullanması, internetle yapılan işlerin de artmasına neden olmuş.

Bunların başında e-devlet hizmetlerinin kullanımı geliyor. E-devlet hizmetlerini kullanma oranı son bir yılda 58,9 olarak gerçekleşmiş. Daha önce bu rakam, yüzde 51.5 olmuş.

Elbette ekonomi için en önemli veri ticaret boyutu. İnternet üzerinden mal veya hizmet siparişi verme ya da satın alma oranı yüzde 44,3’e çıkmış. Bu oran geçen yıl yüzde 36.5’teymiş. İşin ilginç yanı benim ve belki bir çoğumuzun sandığının aksine internetten alışveriş yapanların çoğu erkek. Erkekler yüzde 48,3, kadınlar yüzde 40,3 oranında internetten alışveriş yapmış. En çok 70.7 ile giyim, ayakkabı ve aksesuar satın alınmış. Bunu yüzde 40,8 ile yemek siparişi takip etmiş.

Abone olunan dijital içeriklerde film ve dizi izlenme oranı yüzde 30.6.

Yazının Devamını Oku

Baş döndüren gündem

İlginç bir ülkeyiz vesselam. Baş döndürücü bir gündemle yaşıyoruz. Bırakın aylar ve günleri, saatler içinde bile gündem değişiveriyor.

Son aya bakın, Doğu Akdeniz krizi tatile girerken, Afganistan masamıza önce Kabil Havaalanının Türkiye tarafından kontrol edilmesiyle gündeme geldi. Ardından düzensiz Afgan göçü ve nihayetinde, Taliban’ın Afganistan’da iktidarı ele geçirmesiyle devam eden bir süreç.
*
Mısır, Suriye, Yunanistan, Ermenistan, Kuzey Irak ve son günlerin ilginç gelişmesi Birleşik Arap Emirlikleri ile gerilimin yumuşama sinyali de dış politika alanında yaşanan gelişmeler. Her biri aylarca konuşulabilir ama bizim öyle bir vaktimiz hiç olmuyor.
Ardından orman yangınları. Ciğerimiz yanıyor derken, daha acımızı yaşayamadan bu kez sel felaketleri. Kastamonu, Bartın ve Sinop’ta onlarca cana mal olan insan hatasının sonucu büyük yıkım. Enflasyonda giderek artan rakam. Küresel ısınma, iklim değişikliği ve pandemi. Yazarken yoruldum.
*
Bir de bunlara kişisel gündem eklenince, başa çıkmak gerçekten zor bir hal alıyor.
Türkiye gerçekten büyük bir ülke, elbette çok gündemi olacak ve konunun muhatapları bunları bu ülke halkının çıkarına yönetecek. Ama bizim en büyük gündemimiz, kısa dönem içinde pandemi ve ekonomi olarak önümüzde duracak gibi. Afganistan’la ilgilensek de sel ve yangınlar konusunda üzülüp yardıma koşsak da, onlar geride kalacak (kaldı bile) ama ekonomi ve pandemi tüm yakıcılığı ile karşımızda olacak. *

Yazının Devamını Oku

Kıpkırmızı bir pazartesi

Kolombiyalı büyük yazar Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi adlı romanını yaşıyoruz sanki. Marquez, kitabın daha başında kahramanı Santiago Nasar’ın öldürüleceğini anlatır ancak herkes bilmesine rağmen bir şey yapmaz.

İşte tam da böyle bir durumu yaşıyoruz. Herkes küresel ısınma ve iklim değişikliğinin, insan varlığını tehdit edeceğini öngörüyor ancak kimse net bir şey yapmıyor, yapamıyor.
2015 Paris Anlaşması’yla, küresel sıcaklık artışının, 1.5-2 santigrat derecede tutulması öngörülüyor. Görünen o ki bu hedef artık çok zor. Birbiri ardına açıklanan raporlar durumun parlak olmadığını bize gösteriyor.
*
Birleşmiş Milletler bünyesindeki Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) açıkladığı yeni raporda, “İklim krizinin her yerde daha önce hiç görülmemiş düzeyde kötüleştiği” ifade edilirken, bunun sorumlusunun da insan olduğu açıkça ifade edildi.
Raporda katı bir çözüm bulunamazsa, 2030’a kadar 1.5 derecelik artışın gerçekleşeceği de kaydediliyor.
*
Son derece net olarak kırmızı alarm veren raporda, küresel ısınmayla sıcak hava dalgalarının artacağı, sıcak mevsimlerin uzun, soğuk mevsimlerin ise kısa olacağı da dile getiriliyor.

Yazının Devamını Oku

Bu memleket bizim

Pandemi ardından gelen açılmayla biraz ferhalamayı düşünmüştük oysa. Son gelen rakamlar çok rahatsız edici olsa da kapanmaların öcünü alırcasına sahillere, ormanlara, düğünlere derneklere koştuk.

Neşe dolmuş, neşe dağıtır olmuştuk, tüm sıkıntılarımıza rağmen. Hayat pahalıymış, “Sonra bakarız” dedik. Pandemi, “e alıştık” artık. Ama ormanlar yanmaya başlayınca kimsede ne neşe kaldı ne huzur.

Yanan ağaçları, yiten canları ölen insanları gördükçe, duydukça herkes bir telden çalmaya başladı. Tam bir kakofoni yaşıyoruz. Bir millet olmanın değerleri, yanan ağaçlar gibi yok olup gidiyor sanki. Son yıllarda milletçe karşı durmamız gereken tüm büyük olaylarda, kamplaşmaktan başka bir şey yapamıyoruz. Umudunu yitiren topluluk görmeye başladım. Bir tarafta her söylenene inananlar, diğer tarafta tüm söylenenlere kulak tıkayanlar.
Ormanların yanmasıyla birlikte kutuplaşmamız da kendisini yanıcı bir şekilde ortaya koydu. Kimsenin kimseye güveni kalmamış. Kimisi haklı eleştiriler yaparken topa tutuluyor, kimisi görev yaparken haksızlığa uğruyor. Şu yangını söndürelim ardından da eleştirilerimizi sıralarız diyen olmadığı gibi, biz de yanlışlar yaptık ve gereğini yaparız diyen de yok. Hal böyle olunca yanan sadece ormanlar olmuyor, birlik ve beraberlik de yanıyor. Her iki kutup da aslında ülkeye ne kadar büyük bir kötülük yaptığının ya farkında değil ya da buradan bir sonuç bekleniyor. Kutuplaşan bir ülkede doğruyu bulmak, güzele ulaşmak çok da imkanlı görünmüyor.

Burada elbette en büyük görev 20 yıla yakın ülke yönetiminde söz sahibi olan iktidara düşüyor. Ortamın acilen soğutulması gerekiyor. Bir yolunu bulmak zorundalar. Muhalefetten de en azından hayati konularda nasıl ortak tutum takınılacağı konusunda daha sağduyulu bir yaklaşım şart.
Aksi halde orman yangınlarını aratacak günler sandığımıdan daha yakın. Ayrışmış bir milletin ateşini söndürecek mekanizmaları bulmak hiç de kolay olmayacak.
Karşıtlık ve korku üzerine inşaa edilen yapıdan kimsye fayda gelmiyor. Kendi tarihimiz incelemek bile bunun için gözlerimizi açmaya yeter. Bu ülke bizim. Ormanıyla, kurduyla kuşuyla, sağdan soldan tüm akımlarıyla bizim bu ülke. Hadi gelin büyük ustanın sözlerine bakalım birlikte.

Davet

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan

Yazının Devamını Oku

Konutta faiz beklentisi

Türkiye ekonomisinin önemli dinamiklerinden birisi, uzun yıllardır inşaat sektörü olarak görülür. İnşaatta özellikle konut piyasası, büyüme, istihdam ve ekonomi çarklarının dönmesi için önemli bulunur. Konut piyasası, adeta sistemin çarklarının yağlanması görevini görür.

Ancak konut piyasasında yine bir durgunluk hakim. Geçen yıl Mayıs ayına göre bir parça yukarıda olsa da, konut satışında ocak-mayıs arası düşüş gözleniyor. Ocak-Mayıs döneminde konut satışları bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 3,8 azalışla, 418 bin 79 olarak gerçekleşirken, ipotekli konut satışı yüzde 54,3 azalışla 75 bin 290, diğer satış türleri ise yüzde 27,0 artışla 342 bin 789 oldu. Bu dönemde ilk defa satılan konutlar yüzde 8,2 azalışla 127 bin 786, ikinci el konut satışları yüzde 1,8 azalışla 290 bin 293 olarak gerçekleşmiş durumda.
Bu rakamlara bakınca, yüksek faizin konut satışlarını olumsuz etkilediği açıkça görülüyor. İpotekli satışlardaki bunun bariz habercisi. Bu durum sıfır konut satışını da olumsuz etkilemiş durumda.
Hal böyle olunca çarkların yeniden yağlanması için piyasada konut satışında faiz indirimine gidilmesi de gündeme gelmiş durumda. Geçen yıl da, ciddi bir faizi indirimi olmuş ve rekorlar kırılmıştı. Benzer beklentiye giren emlakçılar şimdiden ev fiyatlarını yukarı çekmiş durumda. Elbetteki tek neden faiz düşüş ihtimali değildir. Fiyatlar inanılmaz artıyor. Günlük hayatımızda pahalılığı yaşayarak görüyoruz. Bu durum konut fiyatlarında diğer ürünlerde olduğu gibi yansıyor.
Konut satışlarının hızlanmasını çözüm olarak görmek ne kadar doğru bilemiyorum. Ancak, çarkların acil yağlamaya ihtiyacı olduğu da açık. Artık muhabbetlerimizin önemli bir kısmını fakirleşme oluşturuyor. Faizler düşse bile konut satışları nasıl etkilenir bu kez bilemiyorum. Çekilecek kredilerin geri ödemeleri de can yakıcı boyutlarda artık. Yeni gelir getirecek alanlar bulmalı ve bunu dışarı satarak döviz girdisi elde etmek zorundayız. Aksi fakirleşme devam eder.
Yine TÜİK’in verilerine bakarak söyleyelim, zengin daha zengin fakir daha fakir hale geliyor. Toplumun en fakir yüzde 20’sinin gelirden aldığı pay 2020 araştırmasına göre yüzde 6.2’den yüzde 5.9’a düşmüş durumda. En zengin yüzde 20 ise, sıkı durun, gelirin tam yüzde 47.5’inin sahibi. Anlayacağınız, geçici süreyle çarkları yağlamak değil daha dengeli gelir dağılımının olduğu bir ülke yaratmak önemli. Aksi halde her yıl aynı sorunu yaşar ve aynı çözümleri üretiriz.
Kalın sağlıcakla.

Yazının Devamını Oku

Entübeden yoğun bakıma

Pandemi ile yatıp pandemi ile kalkıyoruz. Ancak bazı sektörleri görünce, üzüntüm artıyor. Büyük sıkıntı içindeler. Bunların başında hiç kuşku yok ki turizm geliyor. Ulaşımdan konaklamaya, yeme içmeden eğlenceye kadar sektör, zaman zaman tamamen kapanmış, zaman zaman da yüzde 30 kapasite ile çalışabilmiş durumda.

Geçen hafta Güney Marmara Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Ersin Yazıcı ile konuşma şansım oldu. Yazıcı pandeminin sektörü nasıl vurduğunu rakamlarla gayet net açıkladı. Durumu özetleyen kelimeler de pandemi gerçeğine uyar nitelikteydi. Yazıcı, “Sektörün entübe olduğunu, şimdi yoğun bakıma geçtiklerini” dile getirdi. Bursa’da, çok sayıda 5 yıldızlı otelin kapılarını kapadığını da ifade eden Yazıcı, deneyimli personellerinin de, en az yüzde 40’ının evlerinde oturduğunu söyledi. Yazıcı, bu personelin kısa sürede görev başına döneceğinden de emin değil. Ayrıca otellerin el değiştirdiğine ilişkin duyumlarımızı da doğruladı Yazıcı.

*
Devletten SSK, stopaj, KDV ve Türkiye Tanıtım ve Geliştirma Ajansı paylarının bir yıl süreyle faizsiz erelenmesi talepleri olduğunu da ifade eden Yazıcı, 2019 sonundaki rakamlara ancak 4-5 yılda ulaşabileceklerini de ifade etti.
Ancak Yazıcı hiç de karamsar değil. Kültür ve Turizm Bakanı’nın sektörden gelmesinin avantajlarından bahseden Yazıcı, “Turizm Bakanımızla her zaman görüşebiliyoruz. Hem acenta, hem otel tarafını biliyor. Bir şey söyleyince bizi anlıyor” diyor.
Yazıcı, Bursa’da Büyükşehir Belediyesi’nin doğru işler yaptığını da kaydederek, “Endonezya, Malezya, Pakistan ve Hindistan gibi büyük pazarlarda fark yarattılar. Pandemi sonrası göreceğiz. Bu yıl Rusya ve Ukrayna’dan da Bursa’yla ilgeliniyorlar. Rusya’dan Bursa’da otel bakanlar yüzde 6. Bu yeni bir şey” dedi.

*
Yazıcı 2021 sonbaharında V çıkışı da bekliyor sektörde. Aşılamayla birlikte büyük bir sıçrama öngörüyor. Elbette yaşanan durumdan ders alınıp yeni bir anlayışla işe koyulmak gerektiğini de belirtiyor. Çok umutlu, ülkeler çeşitlendikçe Bursa’da ortalama oda ücretinin artacağını, yeni otoyolla birlikte İstanbul’dan Bursa’ya kısa süreli ziyaretlerin de çoğalacağını yakın gelecekte göreceğimizden hiç kuşkusu yok.

Yazının Devamını Oku

Entübeden yoğun bakıma

Pandemi ile yatıp pandemi ile kalkıyoruz. Ancak bazı sektörleri görünce, üzüntüm artıyor.

Büyük sıkıntı içindeler. Bunların başında hiç kuşku yok ki turizm geliyor. Ulaşımdan konaklamaya, yeme içmeden eğlenceye kadar sektör, zaman zaman tamamen kapanmış, zaman zaman da yüzde 30 kapasite ile çalışabilmiş durumda.
Geçen hafta Güney Marmara Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Ersin Yazıcı ile konuşma şansım oldu. Yazıcı pandeminin sektörü nasıl vurduğunu rakamlarla gayet net açıkladı. Durumu özetleyen kelimeler de pandemi gerçeğine uyar nitelikteydi. Yazıcı, “Sektörün entübe olduğunu, şimdi yoğun bakıma geçtiklerini” dile getirdi. Bursa’da, çok sayıda 5 yıldızlı otelin kapılarını kapadığını da ifade eden Yazıcı, deneyimli personellerinin de, en az yüzde 40’ının evlerinde oturduğunu söyledi. Yazıcı, bu personelin kısa sürede görev başına döneceğinden de emin değil. Ayrıca otellerin el değiştirdiğine ilişkin duyumlarımızı da doğruladı Yazıcı.

Devletten SSK, stopaj, KDV ve Türkiye Tanıtım ve Geliştirma Ajansı paylarının bir yıl süreyle faizsiz erelenmesi talepleri olduğunu da ifade eden Yazıcı, 2019 sonundaki rakamlara ancak 4-5 yılda ulaşabileceklerini de ifade etti.
Ancak Yazıcı hiç de karamsar değil. Kültür ve Turizm Bakanı’nın sektörden gelmesinin avantajlarından bahseden Yazıcı, “Turizm Bakanımızla her zaman görüşebiliyoruz. Hem acenta, hem otel tarafını biliyor. Bir şey söyleyince bizi anlıyor” diyor.

Yazıcı, Bursa’da Büyükşehir Belediyesi’nin doğru işler yaptığını da kaydederek, “Endonezya, Malezya, Pakistan ve Hindistan gibi büyük pazarlarda fark yarattılar. Pandemi sonrası göreceğiz. Bu yıl Rusya ve Ukrayna’dan da Bursa’yla ilgeliniyorlar. Rusya’dan Bursa’da otel bakanlar yüzde 6. Bu yeni bir şey” dedi.
Yazıcı 2021 sonbaharında V çıkışı da bekliyor sektörde. Aşılamayla birlikte büyük bir sıçrama öngörüyor. Elbette yaşanan durumdan ders alınıp yeni bir anlayışla işe koyulmak gerektiğini de belirtiyor. Çok umutlu, ülkeler çeşitlendikçe Bursa’da ortalama oda ücretinin artacağını, yeni otoyolla birlikte İstanbul’dan Bursa’ya kısa süreli ziyaretlerin de çoğalacağını yakın gelecekte göreceğimizden hiç kuşkusu yok.

Turizmin bölgedeki en yetkin isimlerinden olan Yazıcı’nın saptamaları ve umudu Bursa’da turizmin geleceğine inanan birisi olarak beni mutlu etti.

Yazının Devamını Oku

Tarım kalkınırsa Türkiye kalkınır

Huyumuzdur, birileri bir şeyler söyler ve bizler de bunu araştırmadan doğru kabul eder; buradan başlarız sözlerimize. Türkiye’nin kalkınmasının sanayi, hatta katma değeri yüksek sanayiden geçtiği söylenir. Doğrudur. Ancak söyleniş biçimi, sanki başka hiçbir alanın önemi yokmuşçasınadır. Oysa ki dünyada kalkınma, önce tarımsal modernizasyon ve verimlilikle gelmiştir.

Dünya ticaretinin bir numaralı aktörü ABD’nin, aslında aynı zamanda dünyanın en önemli tarım ülkelerinden biri olduğunu düşünemeyiz bile. ABD ile Çin arasındaki Trump döneminde yaşanan ticaret savaşının önemli nedenlerinden birinin, ABD’li soya üreticileri olduğunu bilmeyiz ya da düşünmeyiz. ABD’nin GSMH’sı içinde yüzde 1 gibi bir yer tutmasına rağmen tarımsal üretimin değeri 180 milyar dolarlara yakındır (Bizim toplam ihracatımız kadar neredeyse). Bunun da çok büyük bir kısmını ihraç eder. Elbette ithalatı da çok yüksektir ama yine de tarımda, artı da kalmayı başarmıştır. ABD’den katbekat küçük olan Hollanda, tarımsal ihracatta dünya 2.’sidir. 17 milyon nüfus ve 41 bin km2 yüzölçümü ile bir başarı hikayesidir, Hollanda’nın gerçekleştirdiği. Hollanda 100 milyar dolar civarında tarımsal ihracata sahiptir.

*
Gelelim 4 mevsimi yaşayan cennet ülkemize. Bitkisel ve hayvansal toplam tarımsal üretimimiz 549 milyar lira düzeyindedir. Bugünkü kurla 64 milyar dolar civarında. Bunun da 17-18 milyar dolarını ihraç edebiliyoruz.
Yani olması gerekenin çok ama çok altında. Tarımdaki verim artışının hem Türkiye’yi zenginleştireceği hem gerek bilgi birikimi, gerek kültürel dönüşüm gerekse sermaye birikimi ile zenginleşmeyi katlayacak bir çarpan etkisi yaratacağına kuşku yok.
Hatta bu konuda çok iddialı öngörüleri olan isimler de var. Bunlardan biri de Feyz Çiftliği Sahibi Sencer Solakoğlu. Solakoğlu, geçen hafta online düzenlenen 18. Kalite ve Başarı Sempozyumu’nda yaptığı konuşmada Türkiye’nin sadece yaş sebze ve meyvede 200 milyar dolarlık üretim yapabilecek potansiyeli olduğunu ifade etti. Solakoğlu, tarımı bir memleket meselesi olarak gördüğünü net bir şekilde dile getiriken, tarımsal kalkınmanın sanayiye yansımasını da şu sözlerle dile getirdi:
“Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde metrekare fiyatı 1000 dolar civarında. 30 dönüm için 30 milyon dolar toprağa para yatırmanız gerekiyor. Bunun en büyük nedeni ise işgücünün şehirlerde bulunması. Başka ülkelerde sanayici toprağa para vermiyor. Türkiye’nin kalkınabilmesi için paranın toprağa değil argeye aktarılabilmesi gerekir. Dağ eteklerine verimsiz araziye fabrika kurulduğunda, burada çalışacak işgücü bulunabilmesi için önce tarımın kalkınması gerekir.

*

Yazının Devamını Oku

Etkisel ya da tepkisel

İçinde yaşadığımız toplumu iyisiyle kötüsüyle kabul edip sevmekten yanayım.

Diğer türlüsü içinden çıkılamaz bir psikolojik ve sosyal sorun olarak görünür bana. Kendini sevmeyen insanın, başkasını sevemeyeceği gibi içinde yaşadığı kültürden nefret eden birinin de, kendisinden nefret ettiğine, hadi nefret değilse de kendisiyle sorunları olduğuna inanırım. Nasıl ki, kişiliğimizde zaman zaman öne çıkan bazı özelliklerimiz varsa, yaşadığımız toplumda da öne çıkan özellikler vardır. Bazılarını severiz bazılarını ise görmek ve duymak bile istemeyiz.
Kendimizi ve yaşadığımız toplumu sevmemek ne kadar kötüyse, kendini ya da yaşadığı toplumu aşırı sevmek de bir o kadar kötüdür. Aslında ikisi de hastalıklı bir ruh halinin farklı yansımalarıdır.
Son yıllarda karşıma çok fazla çıkar oldu bu durum. Kutuplaşmanın hızla arttığı bir dönemde yaşıyoruz.
*
Bu durum da kendimizden farklı gördüğümüz kişi, siyasi grup, toplumsal yapıya karşı düşünce ve tavrımızı da keskinleştiriyor. Hal böyle olunca kendimiz olmaktan çıkan, ya da kendimizin en ilkel ve karanlık noktalarındaki haliyle tepkiler veren insanlara dönüşüyoruz.
Çok uzun yıllardır etkisel düşünmek ve tutum almaktan yanayım. Tepkisel bir insan olmanın çok kolay ama bir o kadar basit ve cahilce kaldığı ortadadır. Yaşadığımız toplumda tepkisel insan popülasyonu artınca, toplumun kendisinin verdiği kollektif kararlar da tepkisel olabiliyor. Hatta toplumu bu tepkisellik üzerinden güdülemek de kolaylaşıyor.
Bizim gibi olmayan hain, düşman, kötü, cahil, kendini beğenmiş vs... olabiliyor. Bunu kutupların her iki tarafına da uygulamak mümkün.

Yazının Devamını Oku

Yeni Haliç vakası

Gazeteciler arasında söylenen bir şey vardır. Türkiye’de bir günde yaşanan olaylar İsveç’te bir yılda olmaz diye.

Haberci açısından zengin bir ülkeyiz. Ancak bu, her zaman mutluluk veren bir şey olmuyor elbette. Bu sözü, dinamik, sürprizlere açık bir ülkede, canlılığı hissetmek için kullansak da bazen çoğunlukla bilinmezliğin, kuralsızlığın, kötü sürprizlerin, plansızlığı tanımlamak maksadıyla kullanırız.
Hep güzel ülkemiz sözüyle avutuyoruz kendimizi. Güzel olduğu kesin de, beslenmesi yanlış, alkol ve uyuşturucu kullanan, iyi uyumayan, dinlenmeyen ve yeterince su içmeyen güzel bir kadın gibi Türkiye. Böyle devam ederse eskiden ne kadar güzelmiş denilecek.
Türkiye’nin kendini koruması gerektiğini doğa bize çok açık anlatıyordu bir süredir. Ama anlayana.

Evet Marmara Denizi’nden ve artık çok duymaya başladığımız müsilajdan konuşalım bu hafta. İstanbul Alibeyköy’de doğdum büyüdüm. Çocukluğum Alibeyköy, Haliç kıyısı ve Eyüp civarında geçti. Haliç kıyısındaki fabrikaların suyu nasıl öldürdüğüne de, fabrikaların yıkımına da, temizleme çalışmalarına da tanıklık ettim. Ancak Bedrettin Dalan döneminde 1980’lerin ortalarında başlayan temizleme çalışmaları halen devam ediyor. Yani ölen halici diriltmek için önce fabrikalar taşındı ardından temiz su akıtıldı ve dipten çamur çıkarıldı. Yani neredeyse 40 yıla yakın bir süredir devam eden bir süreç. Böyle giderse Marmara Denizi’nin de sonu benzer olacak. Bazı hocalara göre ise, Marmara Denizi’nin ölümü çoktan gerçekleşti. Umarım yanılıyorlardır.

Lafı uzatmak istemiyorum. İçim acıyor. Haliç’i yaşamış biri olarak, kaçınılmaz son yaklaşıyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Türkiye’nin yaklaşık 67 bin kilometrekarelik bir yüzölçüme ile yüzde 8,5’ine karşılık gelen Marmara Bölgesi’nin nüfus açısından, 25 milyon ile Türkiye nüfusunun yüzde 30’unu barındırdığını söylersem olayın vehameti ortaya çıkar sanırım. Marmara Bölgesi’nin kendisi Haliç olmuş durumda. Bursa kadar bir büyüklüğe sahip Marmara Denizi, bu nüfus ve sanayi yoğunluğunu kaldıramaz. 1991’de 12 milyon civarında olan bölge nüfusu, 30 yılda 2 kattan fazla büyümüş. Çanakkale 1915 Köprüsü ve Osmangazi Köprüsü ile bir çemberle dolanacak oto yol projesiyle, yoğunluk daha da artacak. Acilen Marmara’daki sanayi ve insan yoğunluğunu azaltacak projeler geliştirilmeli. Yoksa kaybedecek çok şeyimiz olacak.
Kalın sağlıcakla.

Yazının Devamını Oku

Nerede kalmıştık?

Öyle görünüyor ki gelecek kış artık kapanmaların olmayacağı bir dönem yaşayacağız.

İngiltere, ABD ve İsrail’deki aşılama uygulamalarında başarı bize gösterdi ki, Türkiye’nin yaptığı anlaşmalardaki aşıları alabilmesi halinde, gelecek kış aylarında toplumsal bağışıklığı yaşayacağız.

Ancak gelecek kışa kadar, önümüzde geçmemiz gereken bir yaz ve sonbahar var. Yaz ayları malum turizm açısından çok önemli. Buradan gelecek dövizlere ihtiyacımız var. Ayrıca çok bunaldık. Bu bunalmanın etkisiyle kendimizi sokaklara attık bile. Geçen hafta İstanbul’da bulundum. Pandemiye ilişkin farklı olan iki şey maske ve kapalı yeme içme mekanlarıydı. Onun dışında aynı trafik ve aynı insan kalabalığı vardı. O nedenle aklıma pandemi başlarken ‘artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ sözleri aklıma geldi. Geldiğimiz noktada değişiklikler yaşansa da genel olarak çok şey eskisi gibi olacak sanırım. Ayrıca olmasını da arzu ederim. İnsan, telefonun ucunda, ekranın karşısında sosyal hayatını sürdürebilen bir yaratık değil. Dokunmak, mimikleri görmek sosyalleşmemizin ayrılmaz parçası. Bazen dalga geçmek için kullandığımız evlendirme programlarındaki elektrik alamadım sözü de aslında doğru bir yerde.

Eğer yaz ve sonbaharı yüksek aşılamayla atlatırsak birbirimize sarılacağımız soframızı paylaşacağımız soğuk kış günlerini keyifle yaşayacağız umarım. Peki o zaman iş dünyası, sosyal yaşamımızda neler olacak? İşte orada gözlemlerim eskiye hızlı bir dönüş olacağı yönünde.
Türkiye süreci eksiklerine rağmen hiç de fena götürmedi. Böyle de devam ederse pandemiden hem en az zayiatla atlatan ülkeler içinde olacağız, hem de buradan kendimize yeni bir sıçrama imkanı da yaratabiliriz. Ekonomide, turizmin de gelecek yıl tam olarak kendine gelmesiyle, hem döviz girdisi artacak, hem istihdam artacağı için işsizliğin yarattığı sosyal ve ekonomik sorunlar da ortadan kalkacak.

Ayrıca pandemin sürecinde anlaşılan Çin’e bağlı tedarik anlayışının da değişmesiyle, Türkiye artan taleplerin de merkezleri içinde yer alacak. Bunu iyi değerlendirebilen bir Türkiye, ekonomik ve sosyal yapısında da bir üst lige çıkabilir. Yeter ki biz aşılamalarla, pandemiden kurtulalım ve önümüze gelen fırsatı iyi okuyalım. Elbetteki bu fırsatı ülke çıkarına değerlendirebilmek için liyakatla çalışacak kişilere görev vermek de önemli. Ben önümüzü aydınlık görenlerdenim. Güzel günlerin çok da uzakta olmadığına inanıyorum. Ekonomik alanda yaşanacak olumlu gelişmelerin sosyal hayatımızı da güzelleştireceğini düşünüyorum. Artık tünelin ucundakinin trenin farı değil, gün ışığı olduğuna inancım tam.
Kalın sağlıcakla.

Yazının Devamını Oku

Karbon düşmanımız değil

Bir süredir küresel ısınma, iklim değişikliği, Avrupa Yeşil Mutabakatı gibi konularda kafa yoruyor ve bunu yazılarıma yansıtıyorum.

Ekoloji, biyoloji ya da çevre ile ilgili bir eğitim almadım ancak içinde yaşadığımız kürenin, biyolojik çeşitlilikle dengede kalabileceğini de görebiliyorum. Bu konularla ilgili karşıma çıkan konuşmalara, toplantılara, belgesellere kayıtsız kalamıyorum. Bugün de size Netflix’de izlediğim bir belgeselden bahsetmek istiyorum: Kiss the Ground (Yeri ya da toprağı öp diye çevirebiliriz).

İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Bugüne kadar hep karbon salımından bahsettik (Hoş çoğu yerde salınımı deniliyor ama lütfen salımı demeye gayret edelim. Sallanan değil, salınan bir şeyden bahsediyoruz). Karbonu kötü çocuk ilan ettik. Aslında karbondan yapıldığımızı unuttuk. Karbonun, ağırlıklı olarak ait olduğu yerin dışına çıkmasıydı bizi endişelendiren. Karbonun çoğu toprağa aitken, gökyüzünde çoğalması dengemizi altüst ediyor. Ve biz bu nedenle salımdan bahsediyoruz. Yani karbonu gökyüzüne salmayalım diyoruz. Üretim ve tüketim faaliyetlerimizde bunu engellemeye çalışıyoruz. Oysa karbonu salmayı engellemeye çalışırken, sera gazını emme yeteneğine sahip en büyük güç olan toprağı göz ardı ediyoruz.

İşte bahsettiğim belgesel, bir yandan toprağın sera gazını emme yeteneğini anlatırken, diğer yandan toprağı da nasıl yok ettiğimizi, acı bir şekilde ortaya koyuyor. Yani bizler ne kadar karbon salımını ortadan kaldırmak için uğraşsak da, eğer toprakla ilgili bir çabamız yoksa çözüm bir noktada tıkanıyor. Belgeselin bir yerinde şöyle diyor: “Toprağı düzeltirsek sorunlarımızın çoğunu düzeltiriz. Sağlıklı toprak, sağlıklı bitki üretir, sağlıklı bitki, sağlıklı hayvan, sağlıklı insan, sağlıklı su ve sağlıklı iklim.”

Belgeselde beni en çok şaşırtan şey, toprağın sürülmesine ilişkin bölümdü. Toprağı sürmenin ne kadar yanlış olduğunu, bunun erozyona neden olduğunu, hayretle izledim. Ayrıca sanayi tarzı tarımsal üretimin, doğaya nasıl zarar verdiğini de gördüm.

Çözüm olarak yenileyici tarımı öneriyor belgesel.
Toprağın yaşadığını, kimyasal ilaç kullanımın verdiği ağır tahribatı da ortaya koyan belgeselde, erozyonun yaratacağı sorunlara da yer verilmiş. Örtüsüz toprağın yaratacağı sıcaklık farkı ve yağmuru uzaklaştırması da da dile getiriliyor. Dünyanın üçte ikisinin çölleştiği bunun da göçlere neden olacağı, hatta 2050 yılında 1 milyar insanın doğduğu yerleri terk edeceği ifade ediliyor. Küresel ısınmanın bir diğer sonucu da bu olacak sanırım. Hayvancılığın da kapalı çiftlikler şeklinde değil de otlatma yöntemiyle yapılmasının karbon salımını nasıl düşüreceği de anlatılıyor. Bu kadar detay yeterli sanırım. https://kissthegroundmovie.com/ sitesini de ziyaret edin derim.

Gökyüzündeki karbon ayak izimiz, su ayak izimiz konuşulurken aslında büyük sorun olan toprak ayak izimiz de gündeme gelmeli ve tarımsal üretim şekillerini bir kez daha gözden geçirmeliyiz.

Yazının Devamını Oku

Yerli turist için işler zor

Tam kapandık sanıyordum. Sürekli basın kartı sahibi olduğum için sokağa çıkma yasağından muaf olanlardanım. Ancak ona rağmen gerekli olmadıkça evde kalmayı tercih ediyorum.

Geçen hafta arabamla kısa bir şehir turu attığımda kapanamadığımıza ben de canlı tanıklık ettim. Artık insanları sokaklardan uzak tutmak neredeyse imkansız hale gelmiş durumda.

Mesafe, maske ve temizlik eyvallah; ama kapanma artık olmuyor. 17’sinden sonra bir daha insanları içeri sokmanız neredeyse imkansız. Hoş zaten şu an da öyle gibi. Sadece bir araya gelecek mekanların olmaması, vaka sayılarında olumlu bir gelişmeye neden oluyor.
17 Mayıs’tan sonra ise açılma başlayacak ama nasıl?

Bilinmezleri çok. Aşılama istenen düzeyde gitmiyor. Umut aşıda toplumsal bağışıklık için aşılamanın yüksek olması umuluyordu. Devam eden düşüş umalım ki tekrar tırmanışa geçmesin. Ancak, kendimden de bildiğim gibi bu kapanışın ardından kendimize bir tatil sunmak istiyoruz.

Okullar 2 Temmuz’da kapanacağı için planlar bu tarihe göre yapılıyor. Ve birkaç gündür tatil seçeneklerine bakıyorum. Açıkçası en büyük enflasyon sanırım turizmde yaşanacak gibi. 5 yıldızlı otellere yanaşmak hiç de öyle kolay değil. 3 kişilik bir ailenin her şey dahil 5 yıldızlı bir otelde temmuz ayı içinde konaklaması 10 bin liralardan başlayıp 40 bin liraya kadar çıkıyor.

Açıkçası en az 15 bin lirayı gözden çıkarmanız şart. Yok ‘ben aparta giderim’ ya da ‘ev kiralarım’ diyorsanız, onun için de en az 3-5 bin lira konaklama ücretini kenara koymalısınız. Yemesi içmesi, yolu o da size 7-8 bin liraya patlayacak haberiniz olsun. Geçen sene kalabalıktan uzak apart tutarak yaptığımız tatili bunun yarısı bir maliyete gerçekleştirdiğimizi söylersem sanırım tatilde enflasyonun açıklanın çok üstünde olduğu ortaya çıkar.

Anlayacağınız orta ve alt gelir grubundakilere bir de pandemiden kaynaklanan gelir kaybı da eklenince bu sene tatil zor gibi. Köyü olanlar onunla avunsun. Yazlığı olanlar da şanslı olduklarına bir kez daha dua etsin. Yıllarımızı geçirdiğimiz Burhaniye’deki yazlık sitede bile günlük ev kirasının 500 lira olduğunu duyunca bu işin bu sene çok zor olacağına bir kez daha kanaat getirdim.

Turizm, Türkiye için olmazsa olmaz bir sektör. Hem istihdam hem doğal kaynak bolluğu hem de döviz girdisi açısından. Umarım yerli turistin gidemediği yerleri yabancı turist doldurur da döviz girişi olur. Bizler bir yıl daha özendiğimiz tatillere uzaktan bakmaya razıyız.

Yazının Devamını Oku

Yeşil dolarlar için yeşile uymak zorundayız

Geçen haftadan söze devam edelim. Büyük kapanmanın ilk günlerindeyiz.

Pandeminin başlamasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti. Hala uyum sorunu yaşıyoruz. Gözüne ışık tutulmuş tavşanlar gibiyiz geçen bir yıla rağmen. Ancak sanayi ve iş dünyası, tüm bu bilinmezlik içerisinde, sorunları tespit etme ve onları çözme gücünü bir şekilde buluyor. Birkaç yıl önce, dijital dönüşümle başlayan, sanayicinin çağa ayak uydurma çabasına, şimdi Avrupa Yeşil Mutabakatı da eklendi.
*
Halkımız gelişmenin çok da farkında değil. Ancak sanayici, ürünlerini satacağı piyasanın taleplerini anlamak ve ona göre üretmek zorunluluğunun farkında. İş dünyasıyla ilgili sivil toplum örgütleri çalışmalarına başladı. TÜSİAD ve BUSİAD Yeşil Mutabakatı ana gündem konusu yaptı bile. Türkiye’nin 1. ve 2. SİAD’ı olan bu iki örgüt, üyelerini Yeşil Mutabakat noktasında bilgilendirmek için art arda online seminerler düzenliyor. İki SİAD da olayının çok yönlü oluşunun farkında. Bu işin sadece üretenlerin çözemeyeceğini biliyor bu örgütler. Artık devletin ve halkın da yeni ekonomi biçimine göre kendisini konumlandırması gerektiğinin farkındalar. Devletten yeni duruma göre stratejik olarak yapılanmasını isterken, halkın da, özellikle geri dönüşüm konusunda duyarlılık göstermesini bekliyorlar.
Sanıldığı gibi yeşil ekonominin, büyümeyi olumsuz etkilemesi değil, aksine yaratacağı yeni potansiyelle başka bir boyuta taşıması da beklentiler arasında. Yeşil ekonominin, ortadan kalkacak üretim biçimlerinin doğuracağı ekonomik ve istihdam kayıplarını, yaratacağı yeni potansiyel ile bertaraf etmesi de umulanlar arasında.
*
Açıkcası, küresel ısınma tehdidini savuşturmak için son 10 yılın içinde olduğumuz gerçeğiyle doğan Yeşil Mutabakat, aslında zorlayıcı olsa da dünyamız için bir can simidi oldu belki de. Artık Avrupa’ya ürün satıp gelir elde etmek isteyenler mecburen daha az karbon salımı gerçekleştirmek zorunda olacaklar. Başlıkta da söylediğimiz gibi doların yeşiline ulaşmanın yolu yeşilci yaklaşımdan geçiyor artık.
Çok da güzel bir zorlama aslında. Sanayiciler, üretim yapılarını doğrusaldan döngüsele çevirmeye mecburlar. Kısa süre içinde döngüsel ekonomi kavramı hayatımızın ayrılmaz parçası olacak. Bir üretimin artığı başka bir üretimin girdisi olmak zorunda olacak. Nasıl evlerdeki aydınlatmalarda tungsten lambalardan önce tasarruflu ampüle ardından da LED’e geçtiysek, tüm ürünlerde geri dönüşüm ve uzun kullanım sürelerine alışacağız (Reklamlarımızda bile görmeye başladık. İhtiyacın varsa al deniliyor artık). Umarım öyle olur. Böylece sadece fiziki dünyamızı değil, iç dünyamızı da kurtarabiliriz belki. Daha üretici olabiliriz. Z kuşağı ve Alfa kuşağı umudumuz.

Yazının Devamını Oku

Mutabık mıyız?

Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO), 2020’nin şimdiye kadar kaydedilen en sıcak 3 yıldan biri olduğunu bir raporla açıkladı.

Konuya duyarlı olanlar detaylarını da okumuştur kuşkusuz. Kasırga, sıcak hava dalgaları, sel ve orman yangınları gibi aşırı hava olaylarının, dünya genelinde en yüksek seviyelere ulaştığı ifade ediyordu haberde.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, raporun açıklanmasının ardından düzenlediği basın toplantısında, 2020’nin sanayi öncesi döneme göre, 1,2 santigrat derece daha sıcak olduğunu belirterek, “uçurumun eşiğindeyiz” uyarısı yaptı.
Paris İklim Anlaşması hedeflerinin karşılanması için “zamanın hızla tükendiğine” dikkati çeken Guterres, iklim değişikliğinin gıda güvenliğini de tehlikeye attığını söyledi. Guterres, iklim değişikliğiyle mücadele ve yeşil ekonomiye geçişin ise 25 milyon istihdam yaratacağını ifade etti.
Çok iç karartıcı. Sık sık bu konu üzerine fikirlerimi paylaşıyorum. Dünya için son 10 yıl vurgusu yapılıyor. Bugünlerde önlem almayı başaramazsak, 2030’lardan sonra insanlık büyük bir karmaşanın içine düşecek.

Bunu uzun süredir gören AB, Avrupa Yeşil Mutabakatı’nı hayata geçiriyor. Bu Mutabakat, sık sık karşınıza gelecek artık. Daha önce ISO, CE Belgesi, gümrük birliği, yalın üretim gibi kelimeler nasıl kulaklarımızdan eksik olmuyorsa, gelecek 10 yıl da Avrupa Yeşil Mutabakatı’nı duymaya devam edeceğiz.
Ekonomik alanda faaliyet yürüten sivil toplum kuruluşları, dijital dönüşümün ardından artık önemli ölçüde bu konuya eğilmeye başladı bile.

Ülkemizde gönüllü kuruluşlar bu tür tarihi dönemeç noktalarını çok hızlı yakalıyorlar. Gelecek yılların, küresel ısınmaya karşı mücadele yılları olduğunu görüyorlar. Yaşadığımız coğrafyada üretimin bu gerçeğe göre yapılması gerektiğinin farkında pek çok sanayici.

Örneğin kumaşlar inceldi bile. Yakında ülkemizin en güneyi değil belki de daha kuzeyi tatil açısından daha cazip hale gelecek. Ayrıca afetler artık inşaat ve sigortacılık gibi faaliyetlerimiz için belirleyici olacak. Ama ekonomik açıdan en el yakanı elbette Avrupa Yeşil Mutabakatı olacak. Uyum için hızla hazırlanan büyük firmalar var. STK’larda bilgilendirme çalışmaları tam hız devam ediyor. Ancak ulusal bir stratejimiz var mı? Meçhul.

Yazının Devamını Oku

Umut hep var

Vaka sayısı 60 bini geçti. Dünya sıralamasında ilk üçteyiz. Hatta nüfusa oranlayınca belki de birinci.

Her şey 1 Mart’a kadar iyiye gidiyordu aslında. Açılınca saçıldık da. Kimse beklemiyordu bu kadarını. Aşı da iyi gidiyor düşüncesiyle, bir ferahlama geldi 84 milyonumuza da.
20 milyon doza yakın aşı yapıldı. Ama istenilen olmadı. Aksine, baharda çığ yaşadık. 5 binlerde olan vaka sayısı 12 kat birden arttı 45 günde. Sağlık çalışanları artık avaz avaz bağırıyorlar. Halk bir yandan korkuyor, diğer yandan bir yılı aşan daralmışlığına söz geçiremiyor.
*
Çözüm çetrefilli. Herkesin söyleyecek bir sözü var. Bu satırların yazarının da haliyle. Kimisi sadece tıp biliminin gerçekleriyle hareket etmeyi savunuyor, kimisi ekonominin gerçekleriyle. Kimi bana bir şey olmazcı, kimi aman ha yıllarca benden uzak durucu.
Şimdi 15 günlük bir kısmi kapanma sürecinin içindeyiz. İşimiz kolay değil. Kara bulutlar tepemizde ve önümüzde. Ancak umut da, o kara bulutların arasından zayıf da olsa kendi ışığını bize gösteriyor. İnanmamız gerekiyor. İnsanlık bu zorluktan yara alsa da kurtulacak. Elbette sıkmaktan ağzımızda diş kalmayacak ama yaralı da olsak bu savaş bir şekilde sona erecek.
Umudumuz 15 günde yaşanacak gerileme ve aşılamada. Daha fazla aşılama ile toplumsal bağışıklığın sağlanmasında umudumuz. Ancak onun için de aşı gelmesi gerekiyor. Önümüz yaz. İnsanları evde tutmak gittikçe zorlaşıyor. Karar alıcıların da işi zorlaşıyor. İki ucu pis değnek.
*

Yazının Devamını Oku

Dünya fakirleşirken

Geçen hafta Forbes Dergisi, dünya dolar milyarderleri listesini 35. kez açıklandı. Zenginin parası, züğürdün çenesini yorar misali konuşalım biraz.

 

Malum pandemi ile birlikte dünya ekonomisinin küçülmesi bekleniyor. Wikipedia’dan aldığım verilere göre, 2019’da 87 trilyon dolar olan dünyanın gayri safi yurtiçi hasılası, 2020’de 84 trilyon dolara düşecek görünüyor.
Peki dünya milyarderleri de aynı şekilde gerilemiş mi? Hayır. Listede, geçen yıl 2 bin 95 olan milyarder sayısı, bir yılda üçte bir oranında artarak 2 bin 775’e çıkmış durumda.

Artan sadece milyarder sayısı da değil üstelik. Milyarderler bir yılda servetlerini de yüzde 65’e yakın oranında artırmış. Bir yılda, dolar milyarderlerinin serveti 8 trilyon dolardan, 13.1’e çıkmış.

ABD’de milyarder sayısı 724 ve onu 690 milyarderle Çin izliyor. ABD milyarderleri, bir yılda 1.5 trilyon dolar daha zenginleşmiş ve servetleri 4.4 trilyon dolara çıkmış durumda. Türkiye’nin miyarder sayısı ise 27.

Listenin ilk 10’unda 6, ilk 100’ünde 23 teknoloji milyarderi var. Dedim ya zenginin çenesi züğürdün çenesini yorar. Ellerim tuşlara basarken, aklım da bu uçurumu hayal ederken yoruldu. Kendimi bir kumar salonunda ya da saadet zinciri içinde hissediyorum. Birileri zenginleştikçe zenginleşiyor, dünya ise fakirleşiyor. Artık pasta da büyüyemiyor. O nedenle midir bilinmez, dünya dışına bile bakıyorlar, teknolojiden kazanan zenginler.

Dünya tükeniyor. Çıkıştan önce son 10 yıl diyenler bile var. Ama birileri daha da zenginleşiyor. Üstüne üstlük, ihtiyaçlar hiyerarşisinde daha ilk basamakları halledememişken insanoğlu, iletişim, sosyalleşme, eğlence, satın alma yöntemi gibi teknoloji işleri yapanlar büyüdükçe büyüyor. İnsanlar eskiden temel ihtiyacını bilir ve onu talep ederdi. Artık, temel ihtiyaçlarını bilse de onu gidermek yerine farklı sosyal gerekçelerle kendisini var etmenin peşine dönüyor.

Gençlik yıllarımda, kahvelerde kıt kanaat geçinen insanların yabancı lüks sigara içmeleriyle ilgili verilen örneklere gidiyor aklım. Aynı şeyi şimdi, bütçesini aşan cep telefonu kullananlar yapıyor. Sosyal medyada üç takipçisi olan ama sürekli paylaşımda bulunanlar var şimdi de. Gerçek ihtiyaçlarımız değil statü arayışımız tüketimimizi belirliyor. Gittikçe söylenen gerçekleşiyor. Hepimiz tüketici oluyoruz. Duygularımız yönlendiriliyor, isteklerimiz şekilleniyor.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI