Yüzyılımızın ışıltıları...

Bu hafta sinema mönümüzde 2000’lerin en iyilerine yer veriyoruz... İlk olarak 2000-2009 aralığında dolaşıyoruz, haftaya da 2010’dan günümüze kadar izlediğimiz en iyi yapımların listesini sunacağız. İşte size fantastik, tarihi, dramatik ve de siyasi sularda gezinen bir grup kalburüstü film...

1) PAN’IN LABİRENTİ / EL LABERINTO DEL FAUNO
Düşlerin parlayıp söndüğü yerdeYüzyılımızın ışıltıları...
12 yaşındaki Ofelia’nın dul bir terzi olan annesi, faşist diktatör Franco’ya hizmet eden bir yüzbaşıyla evlidir. Ofelia bir peygamberdevesi sayesinde başka bir evreni keşfeder. Guillermo del Toro’nun filmi, siyasal bir arka plan eşliğinde fantastik serüvene davet ediyor. Bu yapım, bence 2000’lerin ilk 10 yılına damga vuran filmlerin en iyisiydi.

2) GLADYATÖR / GLADIATOR
Bir nevi SpartacusYüzyılımızın ışıltıları...
İtibarlı General Maximus’un yükselişi, İmparator Marcus Aurelius’un oğlu Commodus tarafından engellenir. Ailesini kaybeden ve ölümden dönen general, ayakta kalma savaşını ‘gladyatör’ olarak sürdürecektir. Ridley Scott imzalı bu epik yapım, geçmişin ihtişamlı tarihsel yapıtlarının ruhunu zamanımıza taşıyor. Başrol Russell Crowe da ‘Gladyatör’le ‘yıldızlar ligi’ne yükselmişti.

3) DÖNÜŞ / VOSVRASHCHENIYE
Devlet ‘Baba’...Yüzyılımızın ışıltıları...
Anneleri bir sabah “Baba uyuyor” der. Hiç görmedikleri babalarının geri dönüşüyle sarsılan iki erkek kardeş... Günümüz Rus sinemasının Sokurov’la birlikte en iyi ismi Andrey Zvyaginstsev’in ilk başyapıtı. Bu bir yol filmi midir ya da Shakespeare’den bir trajedi mi ve baba ‘devlet’i mi temsil ediyor? Hepsi ve daha fazlası...

4) GÖZLERİNDEKİ SIR / EL SECRETO DE SUS OJOS
Gözler kalbin aynasıdırYüzyılımızın ışıltıları...
Bir savcılık müfettişi ve saplantı haline getirdiği bir davayı çözmek için sürdürdüğü çaba. Arjantinli Juan Jose Campanella’nın, ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ dalında Oscar’a uzanan yapıtı, hesaplaşması arasına romantizmi, tutkuyu, saplantıyı, suskunluğu katıyor ve bütün bunları ‘gözler’ üzerinden anlatıyor. Film, daha sonra Hollywood’a taşınmış başrollerini Julia Roberts ve Nicole Kidman paylaşmıştı.

5) BEYAZ BANT / DAS WEISSE BAND
Faşizmin ergenlik dönemi...Yüzyılımızın ışıltıları...
Son dönem Avrupa sinemasının vicdanı gibi hareket eden Michael Haneke’nin 2009’da Cannes’da ‘Altın Palmiye’ kazanan siyah-beyaz yapıtı, 20’nci yüzyıl başında küçük bir Alman köyünde geçiyor ve dünyanın başına bela olan meselelerin kökeninde dolaşıyor. Usta yönetmen filminde Nazizme olan sevdanın, 1930’larda fırça bıyıklı ‘vatandaşı’nın ortaya çıkmasıyla değil, yüzyıl başındaki bu ‘hayali’ köy modelinde görüldüğü gibi yavaştan filizlendiğini ve nihayetinde Hitler’le ürünlerin alındığını ima ediyor.

6) BAŞKALARININ HAYATI / DAS LEBEN DER ANDEREN
Birbirimizi dinleyelim ama böyle değil!Yüzyılımızın ışıltıları...
1980’li yıllar, Doğu Almanya... Gizli Polis Teşkilatı Stasi’nin elemanı olan Yüzbaşı Wiesler, rejim karşıtı sanatçı bir çifti gizlice dinlerken zamanla onların hayatına ortak olur ve vicdanı seçimler yapmak zorunda kalır. Florian Henckel von Donnersmarck’ın bu son derece etkileyici uzun metrajı, ‘Yabancı Dilde En Film’ dalında Oscar’la ödüllendirilmişti. Öykünün 1984’te geçmesi de Orwell’ın ‘1984’üne bir gönderme olsa gerek!

7) KAN DÖKÜLECEK / THERE WILL BE BLOOD
Petrol hırsı...Yüzyılımızın ışıltıları...
Petrol arama işinde hırsının peşinde insanlığından çıkan bir adam ve dönem refleksleri... Paul Thomas Anderson, zenginleşme tutkusuyla körelenlerin hikâyesini, sağlam bir arka plan ve sınıf analizleriyle anlatır. Daniel Day-Lewis ve Paul Dano’nun karşılıklı döktürdükleri ‘Kan Dökülecek’,  The Guardian tarafından ‘21. Yüzyılın En İyi Filmi’ seçilmişti.

8) PARAMPARÇA AŞKLAR, KÖPEKLER / AMORES PERROS
Yolları çatallanan öyküler...Yüzyılımızın ışıltıları...
Üç farklı sınıftan karakterler ve bir şekilde yolları kesişen öyküleri. Meksikalı Alejandro Gonzalez Iñárritu’nun ne denli iyi bir yönetmen olduğunu (olacağını) gösteren bir ilk adım. Görsel açıdan dinamik ve çarpıcı, içerik olarak derin ve etkileyici, iç içe geçen anlatımıyla da farklı bu film, aynı zamanda Gael Garcia Bernal’in de önünü açtı.

9) ÇÖKÜŞ / DER UNTERGANG
‘Kavgam’ sona ererkenYüzyılımızın ışıltıları...
İhtirasları, acımasızlığı, zalimliği ve ‘Ari Alman ırkı’ düşüyle koca bir ulusla birlikte bütün bir dünyayı kana bulamış bir diktatörün, Adolf Hitler’in son günleri... Oliver Hirsch- biegel’in dramatik anlarla dolu filmi devasa bir kâbusun bitiminden pasajlar sunuyor. Filmde Hitler’i canlandıran Bruno Ganz’ın muhteşem oyunculuğuysa daha çok diktatörün delirme anlarında kıyıya vuruyor.

10) WATCHMEN
O kadar da ‘Süper’ değillermiş...Yüzyılımızın ışıltıları...
‘Soğuk Savaş’ rüzgârlarının her dem taze olduğu ve sert estiği bir dünyada, zaman zaman ‘derin devlet’ için çalışmış bir güruh ‘süper’ kahraman ve onların trajedileri... ‘300 Spartalı’yla tanınan Zack Snyder’ın biçim ve içerik açısından enfes filmi, klasik ‘Süper kahraman’ motifini tersyüz eden Alan Moore imzalı çizgi romanın uyarlaması. ‘Watchmen’ bence ait olduğu türün en derin yapımlarından biri olarak tarihteki yerini çoktan aldı bile.

BUNLARA DA DİKKAT!

  1. Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikastı / The Assassination of Jesse James By The Coward Robert Ford / Yön: Andrew Dominik
  2. Mulholland Çıkmazı / Mulholland Drive / Yön: David Lynch
  3. Kaplan ve Ejderha / Crouching Tiger, Hidden Dragon / Yön: Ang Lee
  4. İlk Gün / Training Day / Yön: Antoine Fuqua
  5. Rus Hazine Sandığı / Russkiy kovcheg / Yön: Alexander Sokurov
  6. Aşk Zamanı / In The Mood for Love / Yön: Wong Kar-Wai
  7. 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün / 4 luni, 3 saptamani si 2 zile / Yön: Cristian Mungiu
  8. ŞiddetinTarihçesi / A History of Violence / Yön: David Cronenberg
  9. Gizemli Nehir / Mystic River / Yön: Clint Eastwood
  10. Son Umut / Children of Men / Yön: Alfonso Cuaron
  11. Kefaret / Atonement / Yön: Joe Wright
  12. Gomorra / Yön: Matteo Garrone
  13. Özgürlük Rüzgârı / The Wind that Shakes the Barley / Yön: Ken Loach
  14. Yapay Zekâ / A.I. Artificial Intelligence / Yön: Steven Spielberg
  15. Soysuzlar Çetesi / Inglourious Basterds / Yön: Quentin Tarantino
  16. Sil Baştan / Eternal Sunshine of the Spotless Mind / Yön: Michel Gondry
  17. Gir Kanıma / Lat den ratte komma in / Yön: Tomas Alfredson
  18. In Bruges / Yön: Martin McDonagh
  19. Brokeback Dağı / Brokeback Mountain / Yön: Ang Lee
  20. Akıl Defteri / Memento / Yön: Christopher Nolan

ÇOCUKLAR SİZLERİ UNUTMADIK

Evin küçük üyeleri için bu haftanın film mönüsü...

1. KÜÇÜK DENİZKIZI PONYO / GAKE NO UE NO PONYO
Ekolojik denge bozulunca

İnsan olmak isteyen bir Japon balığı, istemeden dünyanın ekolojik dengesini bozar. Büyük usta Hayao Miyazaki, bu kez bir Andersen masalını yorumlamış.

2. RANGO
Benim burada ne işim var?

Kazara kendini eşkıyaların ve üçkâğıtçıların ağırlıkta olduğu bir kasabada bulan, kafası karışık bir bukalemunun öyküsü. Filmde ana karakter Rango’yu Johnny Depp seslendiriyor.

3. MULAN
Babam için...

Güzel ve zeki Mulan, yaşlı babasını korumak için geleneklere aykırı olmasına rağmen erkek kılığına girerek orduya katılır. Öykü, eski bir Çin efsanesine dayanıyor.

4. ROBOTLAR / ROBOTS
Petrolde şarkı söyleyenler!

Taşralı genç robot Rodney Dibibakır’ın kötülüğe karşı verdiği mücadele. Zekice göndermeleriyle (mesela ‘Singin’ in the Rain’, ‘Singin’ in the Oil’e dönüştürülmüş) dikkat çeken bir animasyon.

5. LİLO VE STİÇ / LILO AND STITCH
Dostum bir uzaylıymışYüzyılımızın ışıltıları...
Galaksinin en popüler yaratıklarından Stiç’le, Hawaii’de yaşayan ve onu köpek yavrusu sanan Lilo adlı kızın dostluğu.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Issızlığın ortasında...

Yakın geçmişindeki acıları dindirmek isteyen bir kadın... Otoyolda peşine takılan tekinsiz bir sürücü... Bir hayatta kalma mücadelesini konu alan John Hyams imzalı ‘Tek Başına’ iki ana karakterli, sade ama son derece etkileyici bir gerilim.


Genç bir kadın, Jessica... Acılı geçmişine veda etmek amacıyla belki de, yeni bir yolculuğa koyuluyor. Derdinin ne olduğunu daha sonra anlayacağız ama yol boyunca yaptığı telefon konuşmalarından, ailesine haber vermeden bazı kararlar aldığını fark ediyoruz. Derken asıl felaket başlıyor: Kendisine yol vermeyen ve nedensizce musallat olan bir sürücü... Sarkık sarı bıyıklı, tel çerçeveli gözlüklere sahip, bir kolu askıda...

Adrenalini yüksek tutuyor

Sürücüsü belli olmayan ve sizin için büyük bir tehlikeye dönüşen takipçi araçlar... Sinema bu öyküye ilk kez o dönemler için gencecik bir yönetmen olan Steven Spielberg’ün ilk uzun metrajı olan ‘Duel’le (bizde ‘Bela’ olarak bilinir) tanık oldu. Bu 1971 tarihli klasik, sinemanın ‘gerilim koridoru’nda yeni ve etkileyici bir parantez açmıştı. Arada 1981’de çekilmiş ‘Cehennem Yolu’ (‘Road Games’) da var ama asıl olarak peşi sıra ‘Christine’in (1983) geldiği kabul edilir. John Carpenter imzalı bu yapım da bir Stephen King uyarlamasıydı.

Bu haftanın yenilerinden ‘Tek Başına’ (‘Alone’), ‘Duel’ ve ‘Christine’den esintiler sunarak başlıyor ama çok geçmeden başka sulara açılıyor. John Hyams imzalı yapımda neden takip edildiğine dair bir fikri olmayan ama olası gidişatı çok geçmeden anlayan ve gardını almaya çalışan Jessica ne yazık ki bu çabasında başarılı olamıyor. Öykü, kartlarını belli bir noktadan sonra açıyor ve biz de seyirci olarak bu kovalamacanın şahidine dönüşüyoruz. ‘Tek Başına’ aslında bir yeniden çevrim; orijinal yapıt, 2011 tarihli bir İsveç yapımı. Söz konusu filmin yaratıcısı Matias Olsson, eseri Amerikan sinemasına taşınırken kendisi de senarist koltuğuna oturmuş.

İsveçli sinemacıya ait ‘Försvunnen’ adlı özgün filmi izlemedim (çıkan eleştirilere bakılırsa pek beğenilmemiş) ama ikinci adımın son derece başarılı olduğunu söylemeliyim. ‘Tek Başına’ya ilişkin öncelikli saptama bence ‘basit ama etkileyici bir gerilim’ olmalı. Bu yeni çevrimine imza atan John Hyams aralarında ‘2010’un da bulunduğu kimi kayda değer filmlerle tanınan Peter Hyams’ın oğlu. Geçmişte ‘Universal Soldier’ (Evrenin Askerleri) serisinden iki filmin de yönetmenliği üstlenmiş olan John Hyams, ‘Tek Başına’da dar alanda (gerçi öykü sonra koca bir ormana bile yayılıyor) heyecan verici bir atmosfer yakalamış.
Geçmişine dair hiçbir bilgiye sahip olmadığımız bir (muhtemelen ‘seri’) katille, hayatındaki dönemeçleri zamanla öğrendiğimiz bir kurban arasında gelişen filmde yönetmen ‘az ama öz’ bir mantıkla adrenalini yüksek tutmayı başarıyor. Bu da yönetmenin bilindik bir öyküden sürükleyici bir yapıt ortaya koyabilme maharetine sahip olduğunu gösteriyor.

İki oyuncu da çok başarılı

Yazının Devamını Oku

Sömürgeciliğin evrensel tarihinden

İmparatorluğun ileri ucundaki bir kale ve yerli halka zulmeden bir temsilciyle değişen dengeler... Nobel’li yazar J. M. Coetzee’nin en tanınmış romanı ‘Barbarları Beklerken’in aynı adlı sinema uyarlaması, sömürgeci rejimlerin acımasız refleksleri ve insanlık tarihinin günahları üzerinde, metaforlar eşliğinde gezinen etkileyici bir yapım.

Koca bir imparatorluğun uç kalesi... Yöreye teftiş için giden Albay Joll vahşice yöntemleriyle dengeleri bozar. ‘Barbarlar’ olarak nitelendirdikleri yerli halkın ayaklanma çıkaracağı iddiası üzerine harekete geçer ve var olan barışı zedeler. Bu denklemde kalenin yöneticisi konumundaki Yargıç’ın sakin kişiliği ve akil duruşu da giderek bir probleme dönüşür. Çünkü sistem ‘demir yumruk’tan ve acımasız bir profilden yanadır. Yargıç’ın himayesine aldığı yerli kadın da ona ‘işbirlikçi’ hüviyetinin yüklenmesine neden olacaktır.

‘Medenileştirme’ kılıfıyla yapılan zulüm

Güney Afrikalı yazar John Maxwell Coetzee’nin, yayımlandığı dönem olan 1980’lerde fazlasıyla dikkat çeken romanı ‘Barbarları Beklerken’ (Waiting for the Barbarians), ‘Yılanın Kucağı’ (El Abrazo de la Serpiente) ve ‘Göç Mevsimi’ (Pajaros de Verano) gibi filmleriyle tanınan Kolombiyalı Ciro Guerra tarafından geçen yıl sinemaya uyarlandı.

Senaryosunu yazarının bizatihi kaleme aldığı filmin sırtını dayadığı metin, genel olarak bir metaforlar bütünü. Coetzee romanında gerçek (somut) devlete, yer ve zamanlara bağlı kalmaksızın genel olarak 1970’lerin Güney Afrika’sına, beyaz sömürgeciliğe ve ‘apartheid rejimi’ne göndermelerde bulunuyordu. ‘Barbarları Beklerken’de sistem; bütün sömürgeci, işgalci faşist rejimler gibi ait olmadığı topraklarda hükmünü sürerken ideolojisini dayatır ve el koyduğu hayatlara ‘medenileştirme’ gibi kılıflarla zulme soyunur.

Filmde kolonicilerin ‘barbar’ olarak tanımladıkları yerli halk Moğol oyuncular tarafından canlandırılmış ve kullandıkları dil de Moğolca. Lakin bu öykü seyircisine adeta “Özneleri değiştirin ve istediğiniz sömürgecileri ve işgale uğramış halkları koyun”  diyor. Yani Aztekler, İnkalar, Kızılderililer, siyahlar vs. tarihteki yerini almış ya da halihazırda benzer zulmü gören herkesi kaplayan son derece geniş çember var perdede...

İnsanlığın geçmiş ve şimdiki zamandaki günahlarına, çatısı sağlam bir şekilde kurulmuş bir romanın örgüsü eşliğinde yaklaşan filmi ilgi çekici kılan unsurlardan biri de kuşkusuz oyuncu kadrosu. İşgalci sınıfta yer almasına rağmen bir anlamda ‘insanlığın vicdanı ve sesi’ konumundaki Yargıç’ı Mark Rylance canlandırıyor. Sinema için popüler anlamda geç bir keşif olan ve özellikle Spielberg’ün ‘Casuslar Köprüsü’nden bu yana yükselişe geçen 1960 doğumlu İngiliz aktör, karakterine çok ince dokunuşlar katıyor ve özel bir portre sunuyor. Yoksul, kendi halinde köylülerden imparatorluğu yıkmak için hareket eden, bir anlamda ‘teröristler’ yaratan ve işkence yöntemleriyle bütün bu suni sorunları çözeceğini düşünen Albay Joll’de de Johnny Depp inandırıcı bir tablo ortaya koyuyor. Albay Joll’ün mirasını sürdüren ve benzer yöntemlere başvuran genç komutan Mandel’de de Robert Pattinson’ı izliyoruz.

Genç komutan Mandel rolünde ‘Yeni Batman’ olarak da izleyeceğimiz Robert Pattinson var.

Yazının Devamını Oku

‘Festival mevsimi’ geldi...

39’uncu İstanbul Film Festivali 9 Ekim’de başlıyor. 20 Ekim’e kadar sürecek organizasyonda Uluslararası Yarışma kapsamındaki yapıtlar sadece festivalin çevrimiçi platformu filmonline.iksv.org’da seyirciyle buluşacak. Öte yandan Antalya Altın Portakal Film Festivali de bugün başlıyor.

İstanbul kent hayatının en belirgin kültürel reflekslerinden biri olan Film Festivali malum her yıl nisanda şehrin sakinleriyle buluşurdu. Ne var ki bütün dünyayı sarsan salgın, 2020 tarihli randevunun iptaline yol açtı. Böylesi bir ortamda İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenen organizasyon nisanda ertelediği bölümlerden Ulusal Yarışma’yı temmuzda gerçekleştirdi. Şimdi de sıra Uluslararası Yarışma, Ulusal Belgesel Yarışması ve ‘Filmekimi Galaları’ filmlerinin seyirciyle buluşacağı yeni bir hamlede.


Evet, 39. İstanbul Film Festivali eksik parçalarını 9-20 Ekim’de düzenleyeceği etkinlikle tamamlıyor. Festival kapsamında toplam 40 yeni film gösterilirken Ulusal Belgesel Yarışması ve ‘Filmekimi Galaları’ filmleri Cinemaximum City’s Nişantaşı ve Kadıköy Sineması’nın yanı sıra festivalin çevrimiçi gösterim sitesi filmonline.iksv.org’da da erişime açılacak. Uluslararası Yarışma filmleriyse yalnızca filmonline.iksv.org adresi üzerinden izlenebilecek.

Çevrimiçi gösterimlerin biletlerinin satışı dün başladı. Şu bilgileri de verelim: City’s Nişantaşı ve Kadıköy Sineması’nın biletleri, ön satış ve festival süresince biletix.com üzerinden yürütülecek.

JÜRİ BAŞKANLIĞI YÖNETMEN TAYFUN PİRSELİMOĞLU’NA EMANET

Bu yıl Uluslararası Yarışma bölümünde 12 film var. Söz konusu yarışmadaki yapıtları değerlendirecek jürinin başkanı yönetmen Tayfun Pirselimoğlu, jüri üyeleri de oyuncu Hazar Ergüçlü, yönetmen Burak Çevik, sinema tarihçisi ve programcı Jasmin Basic ve dağıtımcı Anthony Bobeau.

11 filmin katıldığı Ulusal Belgesel Yarışması’nın jürisindeyse yönetmen Rûken Tekeş, yapımcı-yönetmen Yasin Ali Türkeri ve yönetmen-sanatçı Ezgi Kılınçaslan var.

Aralarında Chloe Zhao’nun ‘Nomadland’, Christian Petzold’un ‘Undine’, François Ozon’un ‘85 Yazı’, Tsai Ming-liang’ın ‘Günler’ gibi filmlerinin olduğu ‘Filmekimi Galaları’nda da toplam 15 film izleyici önüne çıkacak. Seansların saatleri de seyircilerin sağlığı için ve salonlarda dezenfeksiyona zaman ayırmak amacıyla 13.00, 17.00 ve 21.00 olarak belirlendi.

Yazının Devamını Oku

Fakir ama gururlu bir genç

Charles Dickens’ın en kişisel romanı sayılan ‘David Copperfield’ın son uyarlaması, modern dokunuşlarla dolu bir yapım. Filmde acılı bir sürecin sonunda yazar olarak yolunu bulmaya çalışan ana karakteri ‘Slumdog Millionare’den hatırladığımız Dev Patel canlandırıyor.


Ailelerinin koşulları yetersiz; kimileri yetim, hayata tutunmakta zorlanan ama dirayetli duruşları ve kararlılıklarıyla nihayetinde kendi rotalarını bulan karakterler... Ben, Charles Dickens’ın romanlarında karşımıza gelen kahramanları, aslında kendi çocukluğumun romancısı Kemalettin Tuğcu’nunkilere benzetirim. Lakin daha üst bir klasmanda değerlendirildiğinde, kuşkusuz evrensel bir dile ve ruha sahip olan Dickens ve yarattığı dünyalarda dönemin İngiltere’sini, Sanayi Devrimi’nin yarattığı acımasızlığı, aralarındaki mesafe gittikçe büyüyen sınıfları da buluruz. Yani önde acılı bireysel öyküler, arka plandaysa sosyoekonomik bir toplumsal panorama...

1849-1850 arası yayımlanan ‘David Copperfield’, yazarın otobiyografik özelliklerle donattığı, bir anlamda kendi öyküsünün ifadesini bulduğumuz bir metindi. Dickens’ın sevilen romanlarından biri olarak kuşaklar boyu okundu, sinemaya ve televizyona da defalarca uyarlandı.

Yoksulluk ve acı dolu günler

Bu hafta salonlarımıza uğrayan Armando Iannucci imzalı son adaptasyonsa önceki hamlelerden farklı bir adım. Çoğunlukla mizahı ‘abartının abartısı’ formuyla kullanan bir üslubun sahibi olarak İskoç kökenli yönetmen, bu klasiği de kendince harmanlamış. ‘David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikâyesi’ (‘The Personel History of David Copperfield’), romanın ana karakterlerine bağlı serbest bir uyarlama niteliğinde. Annesinin zalim Murdstone’la evliliğinin ardından Londra’daki bir fabrikada yoksulluk ve acı dolu günler eşliğinde emek (ve ekmek) mücadelesine soyunan, evlerinde kaldığı Micawber ailesiyle yoksulluğu paylaşan David Copperfield, nihayetinde duygu ve düşüncelerini aktarabileceği bir mecra bulur: Yazarlık...
Yönetmen Iannucci, senaryosunu Simon Blackwell’le birlikte kaleme aldığı filminde Dickens’ın en kişisel ve iyimser romanı kabul edilen metnini ırksal çeşitlilikle zenginleştirmiş ve bir anlamda öyküyü adeta günümüz İngiltere’sinin profiline dönüştürmüş. Öyle ki ana karakter Hint kökenli, aralarında platonik ilişki olan kadın siyah, o kadının babası (Copperfield’ın halasının muhasebecisi yani) Uzakdoğu kökenli, okuldaki arkadaşının aristokrat annesi siyah vs.

Böylesi bir harmanın yanı sıra son derece akıcı ritme, absürt ve komik bir üsluba sahip, abartısı bol bir uyarlama bu. Hızlı sahne trafiği ve görsel açıdan ilginç geçişleri de cabası...

Öte yandan ‘Victoria çağının vicdanı’ (aynası) olarak da tanımlanan Dickens’ın romanlarında altını çizdiği sosyal yapıya filmin pek vurgu yapmadığını söylemeliyim. Bunun nedeni Iannucci’nin ‘antikomünistliği (!) mi, “Gerek yok, zaten metin her şeyi anlatıyor” yaklaşımı mı; bilemiyorum tabii. Ama bunun önemli bir dert olmadığını da söylemeliyim.

Yazının Devamını Oku

Vefa arıyorum, dost arıyorum

Bir Hanna-Barbera klasiği olan ‘Scooby-Doo’, sevimli, dağınık ve kocaman yürekli Danua cinsi bir köpekle karakter olarak benzer özelliklere sahip bir çocuğun, birlikte büyüyerek yeşerttikleri dostluk üzerineydi. Bu ikilinin yakın arkadaşları Velma, Fred ve Daphne’yle hırslı bir kötüye karşı verdikleri mücadeleyi anlatan ‘Scoob!’ ise yalnızlık, vefa, dayanışma, özgüven gibi temalara ilişkin mesajlarla yüklü bir film.


Çocukluğunu 70’lerde yaşayan ve ülkenin, tek kanallı TRT vasıtasıyla ‘televizyon’ denen icatla tanışmasına şahitlik eden kuşağı, Hanna-Barbera  (William Hanna ve Joseph Barbera) ikilisinin elinden çıkan animasyon (eski dildeki karşılığıyla ‘çizgi film’) klasiklerine; yani ‘Taş Devri’ (‘The Flintstones’), Jetgiller’ (‘The Jetsons’) ve ‘Ayı Yogi’ye (‘Yogi Bear’) fazlasıyla vâkıftı. Efsanevi yaratıcıların bir başka serisi olan ‘Scooby-Doo’nun Türkiye macerasındaysa artık büyümüştük ve dolayısıyla bizde pek bir karşılığı yoktu. Nitekim ben bu serinin varlığından 2002 tarihli uzun metraj vasıtasıyla haberdar oldum. Raja Gosnell imzalı filmin bence problemi, ne miniklere ne de büyüklere seslenen bir yapıya sahip olmasıydı. Kimi Amerikalı eleştirmenler de söz konusu yapıma ilişkin, karakterlerin 70’lerdeki orijinal hallerine bağlı kalınarak öyküye dahil edildiğini ve bunun demode bir havaya neden olduğunu yazmışlardı. 

2004’te yine Gosnell imzalı ikinci bir hamlenin ardından şimdi aynı sulara yepyeni bir animasyonla dönüyoruz. ‘Scoob!’ adlı bu adım, serinin ana karakterleri Shaggy ve Scooby-Doo’nun tanışmalarını ve ekibin diğer parçaları Velma, Fred ve Daphne’yle kaynaşmalarını  anlatan giriş bölümünün ardından kötü adam Dick Dastardly’ye karşı verilen mücadeleye odaklanıyor. Yönetmenliğini Tony Cervone’nin üstlendiği, senaryosuna altı ismin katkıda bulunduğu yapım, modern göndermeleri, ‘politik doğruculuk’ içeren mesajları ve kimi esprileriyle güzel bir harman olmuş.

Kaliforniya’da bir Yunan kafesinden çalınan dönerle başlayan dostluğun izlerini süren öykü, miniklere yönelik yalnızlık, dostluk, vefa, dayanışma gibi temalara ilişkin vurgularda bulunuyor. Koca yürekli bir Danua köpeğiyle benzer bir karaktere sahip Shaggy Rogers’ın sıkı dostluğu zamanla tartışılır çizgilere taşınıyor ve yeni sınavlardan geçiyor. İkilinin, idolleri olan ‘Blue Falcon’la karşılaşmaları ve karşılarında gerçek kahraman yerine emekliye ayrılmış babasının yerine geçen özgüvenden yoksun oğlunu bulmaları da filmde yeni kapılar aralıyor. Burada da babalarının mirası altında ezilen çocuklara ilişkin mesajlar var.

‘Döner’i Yunanlara mı mal ediyor?

Sonuç? ‘Scoob!’ minik seyircileri tatmin edecek bir çalışma ama bu türden bir yargı ‘normal’ zamanlar için geçerliydi. Salgın dönemi içinde seyircisini bekleyen sektör, umut bağladığı ‘Tenet’ ve ‘Mulan’ gibi yapımlarla aradığı heyecanı bulamadı. Peki bu sevimli çalışma aranan kan olacak mı? Bekleyip görelim.

Bu arada ‘Scoob!’ kimi yanlarıyla (üç başlı köpek ‘Cerberus’la özellikle) mitolojiye göz kırpıyor ama öykünün başlarındaki döner meselesi dolayısıyla “Film döneri Yunanlara mal etmiş” türü yeni bir tartışma da başlar mı acaba diyerek suyu biraz bulandırayım!

Biz onları çok sevmiştik…

Yazının Devamını Oku

Bak yine yaklaşıyor fırtına...

Yaklaşan bir kasırga, oturduğu apartmanı terk etmeyen inatçı sakinleri tahliye etmek için harekete geçen polisler ve eylemleri için uygun bir ortam olduğuna inanan sanat hırsızları... Mel Gibson’ı emekli polis rolünde karşımıza getiren ‘Fırtınalı Soygun’, zorlama senaryosuna rağmen kimi komik sahneleriyle izlenen, vasat bir aksiyon.

Mel Gibson kariyeri boyunca elinden silahı eksik etmedi. ‘Gelibolu’dan ‘Mad Max’lere, (adı üstünde) ‘Cehennem Silahı’ serisinden ‘Braveheart’a uzanan yolda belinde silahı (tabanca ya da kılıç, fark etmez), hep aksiyonun, heyecanın içindeydi. Ayrıca özellikle polis (dedektif) karakterleri canlandırmayı da çok sevdi.Mel Gibson

Haftanın yenilerinden ‘Fırtınalı Soygun’ (‘Force of Nature’), 64 yaşındaki aktörü bu kez ‘emekli polis’ Ray rolünde karşımıza getiriyor. Filmin konusu kısaca şöyle: Porto Riko’da, zorlu bir kasırga kapıyı çalmak üzeredir. San Juan yerel polis teşkilatı, zordaki insanların tahliyesi için NYPD (New York Polis Departmanı) eskisi Cardillo’yu ve hevesli çaylak Jess Pena’yı görevlendirir. İkilinin yardım için gittiği apartmanın ilginç sakinleri vardır. Doktor Troy ve inatçı babası Ray (Mel Gibson), ünlü tabloların kaçakçısı Nazi eskisi Bergkamp ve tuhaf bir hayvan besleyen Griffin...

Derken doğadan gelen tehlikenin yanına bir başkası eklenir: Apartmandaki tabloların peşine düşen ve soygun için uygun bir ortam olduğuna inanan bir çete... Cardillo ve Pena’nın yanı sıra eski günlerini anmak isteyen Ray de silaha sarılır ve çeteye karşı mücadeleye başlar.

‘Fırtınalı Soygun’, felaket filmlerinin şablonlarını uyguluyor. Belalar birken çoklaşıyor; öte yandan bu kaotik ortamda zıt kutuplar yakınlaşıyor, insani ilişkiler ön plana çıkıyor, hatta yepyeni aşklara bile yelken açılıyor. Michael Polish’in yönettiği yapım senaryo açısından birçok zorlama bölümler içeriyor ama öte yandan film komik (absürt) anlar da barındırıyor ve doğrusunu söylemek gerekirse hem bu anları hem de kimi aksiyon sahneleriyle kendisini izletiyor. Zaten bir noktadan sonra mantık aramayı bırakmaya ve filmin size sunduklarıyla yetinmeye başlıyorsunuz.
Girişte açtığımız Mel Gibson bahsine geri dönersek: Emektar oyuncu iki önceki filmi ‘Adaletsiz’de (‘Dragged Across Concrete’) ekonomik nedenlerle kanun dışına çıkmak zorunda kalan bir polisi canlandırıyordu; buradaki rolü, sanki orada canlandırdığı Brett Ridgeman’ın düşük dozajlı bir devamı niteliğinde. Özellikle Sean Penn’in ‘Into the Wild’ıyla tanınan Emile Hirsch, mesleki geçmişinde yaşadığı trajik bir olayın etkisini atmak isteyen polis memuru Cardillo’da ortalamayı tutturuyor.

Vermeer’den anlayan bir çete lideri!

Kate Bosworth’u da Ray’in doktor kızı Troy rolünde izliyoruz. Bence bir Johannes Vermeer tablosunun hakkını verecek kadar bilgiye sahip çete lideri ‘Vaftizci Yahya’da David Zayas da fena değildi.

Toparlarsak ‘Fırtınalı Soygun’ ortalama bir aksiyon, karar sizin. Bu arada filmin müziklerinde Münih doğumlu Türk kökenli besteci Kubilay Üner’in imzası olduğunu da belirtelim.

Yazının Devamını Oku

Salonları bir ‘Çin efsanesi’ mi dolduracak?

Seyirciyi tekrar salonlara çekmesi beklenen yapımlardan ‘Mulan’ gösterimde. Çin kökenli bir virüsün dünyayı düşürdüğü dehşet ortamında bir kadın savaşçının gösterdiği cesareti anlatan bu eski Çin destanının, sinema adına ‘kurtarıcı’ olarak sahaya sürülmesi de ilginç bir ironi...


Geçmiş zamanların birinde Çin, daimi komşusu Hunlardan korkup ‘duvar’ bile inşa etmişken yine de kimi sorunlara engel olamazmış. İşte o dönemlerden ödünç alınmış bir hikâyeyi anlatan ‘Mulan’, 1998’de çekilmiş ve ilgi gören Disney animasyonlarının biri olarak zihinlerde yer etmişti. Filmin konusu şöyleydi: Hunlar, yaşlı imparator yönetimindeki Çin’e kuzeyden saldırıp ülkeyi ele geçirmek istiyorlar. Yönetim, direnmek ve savaşmak amacıyla her evden bir erkeği orduya çağırıyor. Savaşacak durumu olmayan ama vatan görevini yerine getirmek isteyen Fa Zou da bu çağrıya cevap veriyor. Lakin gece vakti kızı Mulan, babasının savaş zırhlarını kuşanıyor, saçını erkek gibi topluyor ve Ping adıyla cepheye gidiyor. İşin savaş kısmında da büyük bir cesaret örneği gösteriyor ve adeta bir ulusun kaderini belirliyor. Lakin...

‘Mulan’, geleneksel yapı içinde kadının yeri evidir diyen zihniyete başkaldıran bir fikriyatın ifadesiydi. Bu filme, eline kılıç alıp ülke savunmasına katılan ve üstlendiği görevi başarıyla tamamlayan genç bir kadının epik destanı da demek mümkün...

Gerçek oyuncularla ete kemiğe büründü

Bana kalırsa tek sorunu kadının var oluşunu ‘savaş’ gibi erkeklere biçilen bir formun içinde tanımlamaya, takdir etmeye ve yüceltmeye çalışmasıydı. Yani bir anlamda erkekleşen ve kendisini böyle kanıtlayan (ya da kahramanlaşan) bir kadın figürü...

Bu saptamaları yaptıktan sonra gelelim günümüze... İşte bu animasyon şimdi gerçek oyuncularla ete kemiğe büründürüldü ve uzun metraja dönüştürüldü. Yönetmenliğini, bugüne kadar beyazperdede çokça kadın öyküsü anlatmış, feminist reflekslere sahip Yeni Zelandalı Niki Caro’nun üstlendiği yapımda Mulan’ı Yifei Liu canlandırdı.

‘2020 model Mulan’ tıpkı geçen hafta vizyona giren ‘Tenet’ gibi pandemi döneminde seyirciyi salonlara çekmesi ve yeniden sinemayı canlandırması beklenen yapımların başında geliyor. Filmin vizyon tarihi de doğru zamanı bulmak adına birkaç kez ertelenmişti.

Doğru zamanın bu hafta olup olmadığını kuşkusuz ‘Mulan’ın gişede göreceği ilgi gösterecek ama Çin kökenli bir virüsün dünyayı düşürdüğü dehşet ortamında bu eski Çin öyküsünün sinema adına ‘kurtarıcı’ olarak sahaya sürülmesi sanırım özel bir ironi olsa gerek...

Yazının Devamını Oku

‘Zamanları ayarlama enstitüsü’

Christopher Nolan’ın merakla beklenen son adımı ‘Tenet’, adeta ana karakteri ‘siyah’ olan bir James Bond filmi. Yönetmenin temel meselelerinden ‘zamansal yolculuklar’a ilişkin bir öykü anlatan yapım, bilimsel görünmesine rağmen dünya için tehdit niteliğindeki kötü Rus zengini karakteriyle klişe ve demode olmaktan kurtulamıyor.


Ünlü ajan James Bond, hâlâ kendini dünyanın hâkimi sanan bir refleksin ifadesiydi. Gezegenin siyasi ve sosyokültürel refleksleri değişse, emperyal güçlerin öncelikli ismi ABD olsa ve yeni düzende İngiltere artık iyi bir ‘yaren’ olarak yer alsa da Ian Fleming’in yarattığı karakter sanki bu türden gerçekler yokmuş gibi davrandı sinema serüveni boyunca. Son dönemde ayakları yere basan öykülerle karşımıza çıksa da ‘Majestelerinin Ajanı’, her daim ‘Britanya İmparatorluğu’ mevcudiyetini koruyormuş
gibi hareket etmeyi sürdürdü.

Açılışta ‘kültürel katliam’ var

Christopher Nolan kariyeri boyunca ilginç duraklara uğrasa, çizgi roman kültürüne farklı cephelerden bakmaya çalışsa ve özellikle ‘Batman mitolojisi’ni Joker üzerinden yeniden tanımlama uğraşına girip ‘anarşizm’e göz kırparak çoklarımızın gönlünü kazansa da bir önceki adımı ‘Dunkirk’le içindeki ‘Britanyalı’yı ortaya çıkarmış ve bence özünde bir ‘İngiliz milliyetçisi’ olduğunu göstermişti.

Hâlâ süren ‘pandemi dönemi’ dahilinde sinema salonlarına ara veren seyirciyi yeniden eski günlere döndürme hamlelerinin en öncelikli yapımı niteliğindeki en taze Nolan hamlesi ‘Tenet’ ana karakteri ve verdiği mücadele itibariyle adeta ‘takımdan ayrı’ bir Bond filmi tadında... Bu özellikleriyle elbette yönetmenin ruhundaki ‘İngiliz’liği yeniden hatırlatan bir çaba. Öte yandan Christopher Nolan malum, kariyeri boyunca kafa karıştıran hikâyeler peşindeydi ve ana motivasyonu bilimden beslenir görünen ‘zamansal’ meselelerdi. Hafızasını her yeni günde yenilemek durumunda kalan ve zamanın içinde sıkışmış gibi hareket eden kahramanıyla ‘Memento’da ya da adeta ‘izafiyet teorisi’ içinde salınan eski bir pilotun serüvenini anlatan ‘Interstellar’da olduğu gibi...
‘Tenet’ın öyküsüyse yine ‘Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında’ dercesine hareket ediyor. Hikâyede, açılıştaki ‘kültürel katliam’ (eylem Kiev’deki bir ‘klasik müzik konseri’nde gerçekleşiyor) sahnesiyle tanıştığımız ismi telaffuz edilmeyen ama ‘Kahraman’ (‘The Protagonist’) olarak adlandırılan süper bir CIA ajanının peşinde sürükleniyoruz. Kötü adam hanesindeyse Londra’da yaşayan (ve mesela futbolla ilgilenen Roman Abramovich’in aksine!) dünyanın kaderine hükmetmeye çalışan Andrei Sator adlı Rus bir oligark var. Eziyet ettiği ve çocuğundan uzaklaştırdığı zarif İngiliz karısı Kat’le ‘Kahraman’ın yolları bir şekilde kesişiyor. Ana karakterin bir bilimkadını tarafından bilgilendirildiği sahnedeyse aslında meselenin temel motivasyonuna biz de vâkıf oluyoruz: Zamanda geri gitme...Elizabeth Debicki

‘Tenet’, ‘Kahraman’, kötü adam Sator, karısı Kat, ‘Kahraman’ın yardımcısı Neil, Hint kadın silah satıcısı Priya gibi karakterler etrafında çatısını kurarken İtalya, Estonya, Ukrayna, Hindistan, Norveç, İngiltere gibi limanlarda dolaşıyor. Ruh, temel olarak Bond’u çağrıştırsa da öykünün kıvrımları dolayısıyla ‘Geleceğe Dönüş’ü, ‘Edge of Tomorrow’u, ‘Azınlık Raporu’nu, hatta ‘Avengers: Endgame’i bile hatırlıyoruz.

Yazının Devamını Oku

Bir nevi ‘hayat güreşi’…

Down sendromlu bir genç, bir tutunamayan ve bir eğitimci... Üçünün yolları kesişir ve kendilerini bir serüvenin içinde bulurlar. Shia LaBeouf, Dakota Johnson ve Zack Gottsagen’in sürüklediği ‘Hayallerin Peşinde’ dayanışma ve birlikte yola devam etme teması etrafında seyircinin yüreğine seslenen bir film.


Amerikan sinema geleneği, kaçakları sever: ‘Butch Cassidy and the Sundance Kid’, ‘Badlands’, ‘Bonnie and Clyde’, ‘Natural Born Killers’ vs. Haftanın yenilerinden ‘Hayallerin Peşinde’ (‘The Peanut Butter Falcon’) sırtını bu geleneğe dayarken ritmini ve sıcaklığını zoraki başlayan ama sonra gönül bağına dönüşen ‘kader yoldaşlığı’ndan alıyor.

Klişelerle ilerlese de...

Tyler Nilson-Mike Schwartz ikilisinin yazıp yönettiği yapım odağına önce iki karakteri alıyor, sonra yeni bir katılımla üçlü bir ‘çete’nin öyküsüne dönüşüyor. Konu kısaca şöyle: Richmond yakınlarındaki bir merkezde yaşayan 22 yaşındaki down sendromlu Zak’ın tek bir hayali vardır; idolü olan Amerikan güreşçisi Salt Water Redneck’in okuluna gidip eğitim almak. Azimlidir, sürekli firar planları yapar. Nihayetinde merkezden haylaz ve sevimli dostu yaşlı Carl’ın yardımıyla kaçmayı başarır. Abisini trajik bir şekilde kaybeden ve hayata tutunmakta zorlanan Tyler’sa kendisine ait olmayan sularda avlanarak sınırları aşar. Tesadüfler ikiliyi buluşturur ve süreç içinde birbirlerine destek olacak noktaya gelirler. Ekibe katılan son isimse Zak’ın eğitmeni Eleanor olur.

‘Hayallerin Peşinde’ ön planda sistemden kaçanların dayanışmasına kulak kabartıyor gibi görünse de referanslarından biri nehir üzerindeki sal yolculuğu itibariyle ‘Huckleberry Finn’ sanki. Nitekim filmin etkileyici sahnelerinden birinde Tyler’la Eleanor küçük bir dükkânda tanışırken Mark Twain’in ismi zikrediliyor.

Tyler Nilson-Mike Schwartz ikilisinin yapıtı aslında yer yer klişelerle ilerlese de seyircinin yüreğine seslenmeyi ve vitesi dengeli bir şekilde yükseltip alçaltma konusunda maharetli olmayı başarıyor. Öte yandan Amerikan kırsalı, güreşi ve ‘country müziği’ gibi unsurlardan da beslenirken hafiften western tadı yayıyor. Keza Zak’la Tyler arasındaki ‘iyi ve kötü olmak’ üzerine diyaloglar da etkileyici.

Oyunculuklara gelince... Yönetmenlerin engelli sanatçılar kampında tanıyıp Zak rolünü teslim ettikleri Zack Gottsagen son derece inandırıcı bir performans sergiliyor.Zack Gottsagen (solda)

Gerçek hayatta bir öğretmen ve engelliler için avukatlık yapan oyuncu, canlandırdığı karakterin açmazlarını, umutlarını ve hayal kırıklıklarını çok iyi yansıtmış. Tyler’da izlediğimiz

Yazının Devamını Oku

Masum değilsiniz hiçbiriniz...

‘Boyalı Kuş’, İkinci Dünya Savaşı sırasında küçük bir Yahudi çocuğun her türlü şiddet ve taciz altında hayatta kalma mücadelesini son derece etkileyici bir hikâye ve çarpıcı siyah-beyaz görüntüler eşliğinde perdeye yansıtıyor. Jerzy Kosinski’nin ünlü romanının uyarlaması kaçırılmayacak bir sinema örneği.

Malum uzun bir süredir özel bir dönemden geçiyoruz. Bütün gezegen, kurduğumuz bütün uygarlıklar bir virüsün pençesinde. Başta tıp olmak üzere birçok disiplinde çok ileri noktalara taşındığını düşündüğümüz çizgimizin aslında sandığımız kadar sağlam olmadığını bizatihi yaşayarak görüyoruz. Karşımızdaki ‘düşman’ her yaştan değeri aramızdan almayı sürdürüyor. Kuşkusuz salgın dönemi herkes için aynı zamanda bir hesaplaşma süreci de başlattı; kimdik, neydik, nereden gelip nereye gidiyorduk türünden...

İnsanlık bu vartayı da atlatacağını düşünüyor; bu yoldaki en önemli kriteri de geçmişin vartaları. ‘Neleri atlattık ki koronayı mı atlatamayacağız’ gibi bir refleks bu. Aslına bakılırsa bu dönemde edebiyat, tarih, sosyoloji ve sinema gibi kimilerimizin sığındığı limanlar aslında bu yüzleşmeyi daha kolay sağlıyor. Küçük bir hafıza tazeleme bile aslında bizim zaten COVID-19 türünden düşmanlara pek de ihtiyacımız olmadığını, geçmiş maceramızda inanç, milliyetçilik, altın, su, para, petrol gibi gerekçelerle bol bol birbirimizin boğazına sarıldığımızı, insanlık denen o uzun yürüyüşün kanlı sayfalarla dolu olduğunu gösteriyor.

Pandemi öncesi basın gösterimi yapılan ve vizyon şansını ancak bu hafta bulan ‘Boyalı Kuş’ (‘The Painted Bird’) işte bütün bu yüzleşmeyi sinema yoluyla anımsatan yapıtlardan. Leh yazar Jerzy Kosinski’nin 1965’te yayımlanan, en ünlü (ve de en ‘tartışmalı’) romanından Çek yönetmen Vaclav Marhoul’un uyarladığı yapım, İkinci Dünya Savaşı döneminde hayatta kalma mücadelesi veren bir Yahudi çocuğun hayatına odaklanıyor.

BOYALI KUŞYönetmen: Vaclav Marhoul
Oyuncular: Petr Kotlar, Nina Sunevic, Alla Sokolova, Michaela Dolezalová, Stanislav Bilyi, Harvey Keitel, Udo Kier, Julian Sands, Stellan Skarsgard
ve Barry Pepper, Lech Dyblik, Aleksey Kravchenko
Çekya, Slovakya ve Ukrayna ortak yapımı

Görselliği çok etkileyici

Yazının Devamını Oku

Bağımsızları özleyenlere...

Bu hafta salonlarda hareketlilik var. İstanbul’da özellikle bağımsız yapımları seyirciyle buluşturan Beyoğlu Sineması, ‘Şehre Dönüş’ adlı bir programla huzurlarımızda. Dün başlayan ve 16 Ağustos’a kadar sürecek etkinlikte, geçmişte vizyona çıkmış ve ilgi çekmiş filmler gösterilecek.

YAŞAMIN KIYISINDA / MANCHESTER BY THE SEAGeçmişin seni bırakmaz

Belli bir dönem sonra doğup büyüdüğün topraklara, geride bıraktığın geçmişe dönmek zorunda kalırsın ve acımasız bir hesaplaşmanın içine düşersin. ‘Yaşamın Kıyısında’nın kahramanı Lee Chandler da abisinin ölümüyle birlikte geri döndüğü memleketinde bütün bu süreci yaşıyor. Kenneth Lonergan imzalı yapım, son derece hüzünlü ve kederli bir öykünün ifadesi. Gösterim programı: Bugün, 13.00 - 15 Ağustos, 19.00

VICTORIABu oyun başka oyun

Barselona’dan Berlin’e konservatuvar eğitimi için gelmiş ama okulda dikiş tutturamayınca küçük bir kafede garsonluk yaparak kendini hayatın akışına kaptırmış genç bir kadın... Bir gece takıldığı barda tanıştığı gençler, onu adeta ‘haşarı çocuklar’ gibi bir oyunun içine çeker. Bu oyun banka soymaktır… Alman oyuncu-yönetmen Sebastian Schipper, 140 dakikalık filmi tek bir plan olarak tasarlamış. Son derece dinamik bir anlatım eşliğinde farklı, heyecanlı bir meydan okuma çabası. Gösterim programı: Bugün, 16.00 - 15 Ağustos, 13.00

SAKLI / CACHÉHer şey geçmişte saklı

Avrupa medeniyetinin çağdaş dünyada yaşadığı problemleri dert edinen; el attığı her meselede köklere, geçmişe uzanmayı yeğleyen ve bir tür entelektüel vicdan olmaya soyunan Michael Haneke’nin ‘Saklı’sı da içerik anlamında aynı minvalde ilerleyen bir yapım. Avusturyalı yönetmen, evine gelen bir paketle dengesi bozulan bir TV programcısının odağında, ‘şimdiki zaman’ın gerçek ifadesi, kendi kökenlerinde ve geçmişinde ‘saklı’dır demek istiyor. Gösterim programı: Bugün, 19.00 - Yarın, 16.00 - 14 Ağustos, 19.00

FRANCES HA

Yazının Devamını Oku

Biraz da sportif takılalım...

Normalde bugünlerde gözümüz olimpiyat oyunlarında olacaktı. Lakin pandemi, hayatımızdaki birçok şey gibi sporun bu en muhteşem buluşmasının da ertelenmesine yol açtı. Bu vesileyle unutulmaz ‘spor filmleri’ni hatırlatalım dedik. Mücadele hırsı, kıskançlık, rekabet, dibe vurma, ayağa kalkma, umut, zafer, yıkım, dayanışma; hepsi burada...

1) KIZGIN BOĞA / RAGING BULLZirve ve sonrası

2017’de, 96 yaşında aramızdan ayrılan, eski dünya orta sıklet boks şampiyonu Jake La Motta’nın inişli çıkışlı hikâyesini ve aile ilişkilerini anlatan bir büyük Martin Scorsese klasiği.

Siyah-beyaz çekilen bu filme ilişkin en bilinen notlardan biri ana karakteri canlandıran Robert De Niro’nun rolü için (ki ‘En İyi Erkek Oyuncu’da Oscar’a da uzandı) 30 kilo almasıydı.

2) ROCKYAdriaann... Adriaaan... Adriaaann...

Boks filmleri diple zirve arasındaki gidiş gelişleri ve bireysel başarı öyküleri itibariyle özellikle Hollywood’un en sevdiği spor filmi formatıdır. ‘Rocky’ serisinin başlangıcı olan, John G. Avildsen’in 1976 tarihli filmi de bu formülün en unutulmaz ifadelerindendir ve başrol oyuncusu Sylvester Stallone’yi yıldız statüsüne taşımıştır.

3) ATEŞ ARABALARI / CHARIOTS OF FIREPazarları asla!

1926 Paris Yaz Olimpiyat Oyunları’nda Birleşik Krallık adına yarışan ama kişisel tercihleri ve inançları dolayısıyla gündem yaratan iki atletin, Harold Abrahams ve Eric Liddell’ın gerçek hikâyesi. Hugh Hudson imzalı yapım dört dalda Oscar kazanırken film etkileyici yarış sahneleri ve Vangelis’in muhteşem müziğiyle zihinlere kazınmıştı.

4) YENİLMEZ / INVICTUS

Yazının Devamını Oku

İçinden yaz geçen filmler…

Sadece açık hava sinemaları sayesinde özlemimizi giderdiğimiz şu günlerde, mevsime uygun yapımları derledik. İşte size kimi korkutan, kimi hüzünlendiren, kimi romantik takılmamızı sağlayan, kimi güldüren, kimi yollarda geçen 20 adet yazlık film...

1) DENİZİN DİŞLERİ / JAWSİzleyenleri denizden soğutmuştu

Yaz tatilinde küçük bir sahil kasabasına musallat olan bir köpekbalığı ve onu avlamaya çalışan ekibin mücadelesi… Peter Benchley’nin çok satan romanını dönemin genç yönetmeni Steven Spielberg sinemaya uyarlamış ve Hollywood’un üzerindeki ölü toprağını atarak popüler sinema adına gişe rekorları kırmıştı. Bu filmden sonra birçok insan denizden korkar olmuş, sahillerde görülen kimi büyük köpekbalıklarına da artık ‘Jaws’ adı verilmişti. 

2) SEN BENİMSİN / A BIGGER SPLASHPatlarsam yanarsın

Dünyaca ünlü bir rock yıldızı Marienne Lane, tatilini kendisinden genç belgesel sinemacı sevgilisi Paul’le birlikte, İtalya’ya bağlı volkanik bir adada geçirirken sürpriz misafirler, kimi dengeleri değiştirecektir. Luca Guadagnino, başrollerini Romy Schneider ve Alain Delon’un paylaştığı eski bir Fransız filmini (‘La piscine’) modernleştirmiş ve arka plana göçmen meselesini de katmış. Ralph Fiennes mükemmel oynuyor.

3) YAZ BEKÂRI / THE SEVEN YEAR ITCHMeşhur uçuşan etek!

Karısı ve oğlunu tatile gönderen orta yaşlı bir adamın, üst katında kalan sarışın, genç bir kadına duyduğu ilgi ve ne yapacağını bilememenin verdiği kaygı sonucu bozulan dengesi… Dönemin seksi yıldızı Marilyn Monroe’nun sürüklediği bu Billy Wilder klasiği, sinema tarihine ünlü havalandırma ızgarası üzerinde uçuşan etek sahnesiyle geçmişti.

 

4) 93 YAZI / ESTIU 1993

Yazının Devamını Oku

Havadar festival

Bu yıl salgın nedeniyle ertelenen İstanbul Film Festivali, Ulusal Yarışma’yı ve Ulusal Kısa Film Yarışması’nı yaza taşıdı. Dün itibariyle heyecan başladı. 11 yapımın yer aldığı Ulusal Yarışma’da ilk olarak dün gece Hacı Orman imzalı ‘Körleşme’ gösterildi. Geride 10 film var. Biz de her gece Sakıp Sabancı Müzesi’nde kurulan açık hava sinemasında saat 21.00’de gösterilecek filmleri sizlere tanıtalım dedik.

ŞAİR
Yön: Mehmet Emin YıldırımYazma sancıları...

Psikolojik temalı romanlar kaleme alan bir yazar ve yeni romanının doğum sancıları... Zaman geçer ama o ilk adımları bir türlü atamaz, üstelik geçirdiği bir trafik kazası, işleri daha da karmaşık hale getirir.
Bugün, saat 21.00

PLAZAYön: Anıl GelberiIssızlığın ortasında...

Atanamamış bir öğretmen, güvenlik görevlisi olarak çalıştığı banka tarafından yıllardır atıl duran bir plazaya gönderilir. 27 katlı bomboş binada beklenmedik olaylar ve karışık bir aşk onu beklemektedir.
Yarın, saat 21.00

BİLMEMEK Yön: Leyla Yılmaz‘Sevgisiz’lik

Yazının Devamını Oku

Hey amigo!

Pazar sabahları TRT’nin karşısına oturur, halk arasında ‘kovboy filmleri’ denen o dünyanın içinde kaybolur giderdik. Birkaç kuşak böyle büyüdü. ‘Western filmleri’ zamanla Hollywood’da da nostaljik bir tada dönüştü. Bu hafta bu türe damgasını vuran yapımları derledik.

1) AFFEDİLMEYEN  / UNFORGIVENFelsefi ve vicdani

Karısının vefatından sonra iki çocuğuyla sakin bir hayat süren eski silahşor William Munny, kimi gelişmeler sonucu elini tekrar kana bular ve uzak durduğu geçmişiyle buluşur. Clint Eastwood, ‘Affedilmeyen’de, hayat verdiği karakter gibi kendi sinemasal mitiyle hesaplaşırken bir yandan western’in klişelerine yaslanır, bir yandan da türün en temel reflekslerinden öldürme eylemini felsefi ve vicdani yanlarıyla sorgular. Bu muhteşem yapıt, dört dalda Oscar’a uzanmıştır.

2) İYİ, KÖTÜ VE ÇİRKİN / IL BUONO, IL BRUTTO, IL CATTIVODünyanın en ünlü western’i

İşte sinema tarihinin en popüler (spaghetti) western’i: Amerikan İç Savaşı sırasında yolları kesişen ve servet kazanmak için birbirlerini alt etmeye çalışan üç kişi... Hikâyenin karmaşıklığından kaynaklanan cazibenin yanı sıra olağanüstü kadrajlar ve Ennio Morricone’nin muhteşem film müziği, bu Sergio Leone yapıtını ölümsüzlüğe taşımıştır.

3) KAHRAMANIN SONU / THE MAN WHO SHOT LIBERTY VALANCEHukukun üstünlüğüne...…

Bir cenaze ve geri dönüşlerle geçmişin hatırlanması: Genç bir avukat, kanunu silahların belirlediği Batı’da hukukun üstünlüğü için mücadele eder. John Wayne ve James Stewart gibi iki Amerikan sineması ikonunun sürüklediği yapımda John Ford dertleri bakımından sinema tarihinin en ‘derin’ western’lerinden birine imza atar.  

4) VAHŞİ BELDE / THE WILD BUNCHTutunamayan kovboylar…

Sanayileşme hamlelerinin adımlarını sıklaştırdığı bir dönemde, yaşlanmakta olan kovboyların zamana ve değişen koşullara tutunma çabaları... Öte yandan ‘şiddetin estetiği’ üzerine kafa yoran

Yazının Devamını Oku

Aklımızı karıştıran filmler…

Bazen öyle filmler izleriz ki kafamız iyiden iyiye allak bullak olur. Öte yandan da parçası olduğumuz bu bulmacadan büyük keyif duyarız. Ama bazılarımız da “Ne bu şimdi, böyle film mi olur” türünden tepki verir. İşte bizi psikolojik meselelerde dolaştıran, zaman yolculuklarına çıkaran, hafızamızla oynayan, ‘beynimizi yakan’ bir grup yapım...

1) DÜŞMAN / ENEMYAncak bir benzerim...

Tarih öğretmeni Adam Bell’in monoton hayatı okuldaki bir meslektaşının tavsiye ettiği filmi izlerken bambaşka bir boyut kazanır. Seyrettiği yapımda kendisine tıpatıp benzeyen bir aktör vardır. Merak eder, aktörü bulur ve tanışır. Lakin ‘ikizi’ hüviyetindeki Anthony saplantılı bir karakter çıkar ve denklem iyiden iyiye karışır. Denis Villeneuve’ün Jose Saramago’nun romanından beyazperdeye taşıdığı yapıtı, bir hayli kafa karıştırıcı ve sürükleyici bir psikolojik metin tadında...

2) DİĞERLERİ / THE OTHERSKimdi giden, kimdi kalan?

İkinci Dünya Savaşı dönemi... Kocası cepheden dönmeyen bir kadın, iki çocuğuyla tuhaf bir evde yaşamakta ve az sayıda ziyaretçiyle muhatap olarak hayatını sürdürmektedir... Savaşın acılarını ve yıkımı üzerine son derece etkileyici ve çarpıcı finaliyle dikkat çeken bu muhteşem yapım, Alejandro Amenabar imzasını taşıyor.

3) AKIL DEFTERİ / MEMENTOHafızai beşer

Eski bir sigorta çalışanı olan Leonard, karısının ölümünden sonra yaşadıklarını hatırlayamaz. Christopher Nolan’ın çıkış filmi niteliğindeki ‘Akıl Defteri’ çarpıcı kurgusuyla birlikte bütün zamanların en kafa karıştırıcı yapımlarından biri olarak kayıtlardaki yerini almıştır.

4) KAYIP OTOBAN / LOST HIGHWAYBir ben vardır bende, benden içeri...

Kapısının önüne bırakılmış bir kasetle hayatı allak bullak olan bir müzisyen...

Yazının Devamını Oku

Gökkuşağının bütün renkleri...

Bu hafta dünya genelinde kutlanan ‘Onur Haftası’ nedeniyle LGBTİ bireylerin hayatlarında, dramlarında gezinen, karşılaştıkları zorlukları, toplumsal mücadelelerini anlatan yapımları toparladık.

1) CAROLHangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı

İki farklı sınıfa ait kadının ilişkisini anlatan bu etkileyici yapımda sözcüklerden ziyade mimikler, dokunuşlar ve bakışlar ön plana çıkıyordu. Enfes ve buruk finali de bir başka önemli yanıydı. Patrica Highsmith’in Clarie Morgan adıyla yayımladığı romandan, Todd Haynes’in sinemaya uyarladığı filmi Cate Blanchett ve Rooney Mara ikilisinin performansları sürüklüyordu.

2) AY IŞIĞI / MOONLIGHTSiyah çocuklar mavi görünür…

2017’de ‘En İyi Film’ dalında Oscar’a uzanan ‘Ay Işığı’ bir hayatın üç evresine göz atıyor, ele aldığı karakterin kişiliğini ve cinsel kimliğini bulma çabasını perdeye taşıyordu. Barry Jenkins filmi Tarell Alvin McCraney’nin tiyatro oyunu ‘In Moonlight Black Boys Look Blue’dan (‘Ay Işığı Siyah Çocukları Mavi Gösterir’) sinemaya uyarlamış, senaryoyu oyunun yazarıyla kaleme almıştı.

3) ALEV ALMIŞ BİR GENÇ KIZIN PORTRESİ / PORTRAIT DE LA JEUNE FILLE EN FEUTablo güzelliğinde bir aşk

18’inci yüzyılda kadın ressamların sadece hemcinslerinin portresini çizebildiği bir ortamda modeline âşık olan bir sanatçı… Celine Sciamma’nın imzasını taşıyan yapım iki kadın arasında gelişen tutkulu ilişkinin öyküsünü etkileyici şekilde anlatıyordu. Başrollerini Noemie Merlant ve Adèle Haenel’in paylaştığı film, klasik dönem romanı tadı veriyordu.

4) ONUR / PRIDEYeter ki ‘onur’suz olmasın dayanışma ruhumuz…

Yıl 1984. İngiltere’de ‘Demir Lady’ lakaplı Margaret Thatcher’ın iktidarı alt sınıfları ezmektedir. İşte bu ortamda Londralı bir grup erkek ve kadın eşcinsel aktivist son dönemde kendilerine uygulanan şiddetin azaldığını, daha doğrusu başka yönlere kaydırıldığını fark ediyor. Peki ama nereye? Grevdeki madencilere… Onlar da gidip madencilerle direnişe katılıyor.

Yazının Devamını Oku

En ‘baba’ filmler...

Bu haftaki seçki Babalar Günü vesilesiyle izlenecek yapımlardan oluşuyor. İşte size konusu babalar etrafında biçimlenen hüzünlü, komik, varoluşsal meselelerde ya da uzayda gezinen bir grup film... İster babanızla, ister çocuğunuzla; eğer o değerli varlığınızı kaybettiyseniz de anısına ithafen izleyin...

1) ŞAMPİYON / THE CHAMP‘Ayağa kalk şampiyon!’

Alkol bağımlılığıyla mesleğinden uzaklaşmış bir boksör, oğlu için ringlere dönerek bir ölüm-kalım maçına çıkar. Türkiye’de Ekim 1980’de vizyona çıkan ve ‘ağlatan film’ olarak şöhreti kısa sürede kulaktan kulağa yayılarak katlanan bu etkileyici melodram, Franco Zeffirelli imzasını taşıyordu. Öykünün küçük kahramanı TJ’i canlandıran Ricky Schroder’ın boks müsabakası sırasında babasına (Jon Voight oynuyordu) destek verirken döktüğü gözyaşları sinema salonlarının yolunu tutan herkesi ağlatıyordu.

 2) HAYAT GÜZELDİR / LA VITA E BELLASavaş bir oyun mudur?

Naziler bütün Yahudiler gibi onun da kapısını çalar. İtalyan Guido, oğlu Giosue’nin bu zorlu süreci en iyi şekilde atlatabilmesi için götürüldükleri toplama
kampında yaşadıkları acıyı bir oyun gibi sunar. Nazi zulmüne trajikomik bir mantıkla yaklaşan Roberto Benigni’nin bu son derece çarpıcı filmi üç dalda Oscar almıştı.

3) BİSİKLET HIRSIZLARI / LADRI DI BICICLETTEFakirliğin gözü kör olsun

Savaş sonrası İtalya’da iki çocuk babası Antonio zorlukla bulduğu işinin ilk gününde en önemli aracı olan bisikletini çaldırır ve oğlu Bruno’yla gün boyu Roma sokaklarında onu arar. Vittorio De Sica’nın eseri, ‘yeni gerçekçilik’ akımının sembol filmidir ve izleyenin yüreğini dağlar.

4) KAYIP / THE MISSINGEvladıma ne yaptınız?

Yazının Devamını Oku

Oysa hepimiz eşitiz…

George Floyd’un Minneapolis’te polis şiddetiyle hayatını kaybetmesiyle başlayan protesto dalgası ABD’den tüm dünyaya yayıldı ama benzer vakalar daha önce de yaşanmıştı. Bu vesileyle bu hafta konusu ‘ırkçılık’ olan yapımlara baktık. İşte size insanlık tarihinin utanç sayfalarında dolaşan bir grup film...

1) MISSISSIPPI YANIYOR / MISSISSIPPI BURNING

Ku Klux Klan illetine karşı…

Yıl 1964, Mississippi’de biri siyah, ikisi beyaz üç sivil haklar savunucusu ortadan kaybolur. Olaya el koyan FBI ekibinin başında biri okullu ve genç, diğeri alaylı ve tecrübeli iki ajan vardır ve yöredeki Ku Klux Klan örgütlenmesini çökertmek için kolları sıvarlar. Gerçek bir olaydan sinemaya taşınan filmde, yönetmen Alan Parker’ın her zamanki ajitatif anlatımı ön planda ve bu durum, seyircide ırkçı beyazlara karşı bir tür katarsis sağlıyor.

2) DOĞRUYU SEÇ / DO THE RIGHT THING

Şiddet çözüm değil

Brooklyn’de siyahların mahallesinde pizzacılık yapan İtalyan asıllı Sal ve iki oğluyla dükkânda çalışan Mookie odağında gelişen öyküde, günün birinde bilinçaltlarındaki ırkçılığın açığa çıkması anlatılıyor. Spike Lee, Public Enemy’nin ‘Fight The Power’ı eşliğinde meselelerin çözümünde şiddetin bir seçenek olmayacağını vurgulamaya çalışıyor. Filmin kilit sahnesi George Floyd’un katlini yıllar önce göstermiş sanki... 

3) ÖZGÜRLÜK YÜRÜYÜŞÜ / SELMA

Oysa bir hayali vardı…

Yazının Devamını Oku

Zamanımızın en iyileri…

Sinema mönümüzde 2000’lerin en iyilerine devam ediyoruz... Geçen hafta 2000-2009 aralığında dolaşmıştık, bu hafta da 2010’dan günümüze uzanıyoruz. İşte size tarihsel, politik, sistem karşıtı, ‘öteki’ler, aşk, şiir, inanç gibi duraklarda dolaşan son derece çarpıcı filmler toplamı...

1) BİR AYRILIK / JODAEIYE NADER AZ SIMINHER ŞEYİN BAŞI VİCDAN

Tahranlı orta sınıfa mensup bir çiftin hayatında ayrılık rüzgârları esmektedir. Anne Simin, 11 yaşındaki kızı için yurtdışına gitmek ister, kocası Nadir’se kendisini alzheimer hastası babasına bakmakla yükümlü görür. İranlı Asghar Farhadi’nin yapıtı 2000’lerin tartışmasız en muhteşem filmlerinden biridir, insanın yüreğine işler. Ayrıca ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ kategorisinde Oscar kazanmıştır.

2) LEVIATHANÇÜRÜMÜŞLÜĞÜN RESMİ…

Kuzeybatı Rusya’daki bir kasabada ilk evliliğinden olan oğlu Roma ve ikinci karısı Lilya’yla yaşayan araba tamircisi Kolya odağında bir dönem panoraması. Andrey Zvyagintsev, filminin adıyla hem Tevrat’ta yer alan canavara hem de Thomas Hobbes’un klasik kitabına göndermede bulunurken genel bir çürümüşlüğün sosyolojisine soyunuyor.

3) MUHTEŞEM GÜZELLİK / LA GRANDE BELLEZZAROMA’DA FARKLI BİR GEZİ

Yıllar önce yazdığı romanla dikkat çeken ama sonrasını getiremeyen emektar gazeteci Jep Gambardella eşliğinde Roma’nın güzellikleri... Öte yandan toplumsal sıkışma ve her kesime sirayet eden kokuşmuşluk tasviri… İtalyan sinemasının son dönemdeki en etkileyici yönetmeni Paolo Sorrentino’nun ismi gibi ‘muhteşem’ yapıtı ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ dalında da Oscar’a uzanmıştı.

4) SEN ŞARKILARINI SÖYLE / INSIDE LLEWYN DAVISHÜZÜNLÜ KAYBEDENLER

1960’ların başında hayata tutunmakta zorlanan bir folk şarkıcısı…

Yazının Devamını Oku