Yer yer hızlı, az öfkeli, az biraz komik...

‘Hızlı ve Öfkeli’ serisinde sahne sırası yan karakterlerden Luke Hobbs ve Deckard Shaw’da.

İnsanlığın geleceğini tehdit eden ölümcül bir virüsün peşinde koşarken aksiyona soyunan, sürekli birbirleriyle didişen, yer yer esprili bir dil tutturan bu ikilinin sürüklediği film Londra, Moskova, Ukrayna kırsalı ve Samoa Adaları’nda geçiyor. Serinin yatağını değiştiren yapım, genel olarak kendi kulvarı açısından vasatı aşamıyor.
Yaz sıcağında seyirciyi salona çekmenin en bildik reçetelerinden biri kuşkusuz aksiyonlardır. Bu formül, uzun süredir geçerliliğini koruyor. 2019 yazının mönüsünde yer alan öncelikli aksiyonlardan ‘Hızlı ve Öfkeli: Hobbs ve Shaw’ (‘Fast & Furious Presents: Hobbs & Shaw’), bu hafta sahne alıyor... Film, 2000’li yılların en uzun serilerinden birine dönüşen ‘Hızlı ve Öfkeli’nin sonraki adımlarında meselelere dahil olan ara karakterlerin ön plana çıktığı bir öyküye sahip.
Malum, aksiyonlar salona adım attığınızda felsefeyi, mantığı, hayata dair derin meseleleri adeta kapıda bırakmanızı gerektiren yapımlardır. Size genellikle sanat ve siyasete ilişkin konular değil görsel şov, adrenalin dolu anlar, eskilerin deyimiyle vurdu-kırdılı sahneler vaat ederler. Teknolojinin ulaştığı noktalar itibariyle de genellikle vaatlerini gerçekleştirirler... Lakin biz eleştirmenler, yine eskilerin deyimiyle ‘Öküz altında buzağı’ ararız ve aksiyonda bile çıtanın yükseklerde tutulmasını isteriz.
Yer yer hızlı, az öfkeli, az biraz komik...
‘Hızlı ve Öfkeli’, Türk sinema izleyicisinin çok sevdiği bir seri. Hatta serinin yedinci adımı (‘Furious Seven’), 2.961.089 seyirciyle ‘Tüm zamanların en çok izlenen yabancı filmi’ unvanını taşıyor. Lakin ‘Hobbs ve Shaw’da ara karakterlerin öne çıktığı farklı bir öykü anlatıyor.
Yönetmen, eski bir dublör...
Bu bakımdan ‘Hızlı ve Öfkeli’ serisi, geride kalan sekiz filmlik toplama göz atıldığında bazen çıtayı yükseklere taşımış, bazen de sıradanlığın içinde kaybolmuştur... ‘Hobbs ve Shaw’la birlikte yeni ufuklara yelken açma çabasına giren serinin bu son adımında yönetmen koltuğunda David Leitch ismini görmek, en azından kâğıt üzerinde doğru karar verilerek yola çıkıldığı izlenimi uyandırıyordu. Çünkü eski bir dublör, dublör koordinatörü ve aktör olan Leitch, yönetmenlik uğraşına Chad Stahelski’yle birlikte yönettiği ‘John Wick’le başlamış, ardından da ‘Sarışın Bomba’ ve ‘Deadpool 2’ gibi filmlere imza atmıştı.
Ama ‘Hobbs ve Shaw’ın rejisine bakmadan önce öyküsünde kısa bir gezintiye çıkalım. Londra’da bir grup asker, ‘Kar Tanesi’ adlı bir genetik virüsü ele geçirmek için operasyona girişir. Görev başarıyla tamamlanmak üzereyken kendisini “Ben bu hikâyenin kötü adamıyım” diye tanıtan esrarengiz birinin müdahalesiyle dengeler değişir. Askerler öldürülür, içlerinden sağ kalan MI6 ajanı Hattie, virüsü kendi vücuduna enjekte ederek olay mahallini terk eder. Sonrasında devreye CIA girer ve serinin önceki adımlarından hatırladığımız Luke Hobbs ve Deckard Shaw’ı sahaya sürer. İkili birbirlerinden hoşlanmamakta ve göreve tek başına talip olmak istemektedir ama süreç onları ortak hareket etmeye iter...
Açılış bölümü çok güzel...
Chris Morgan ve Drew Pearce’ın kaleme aldıkları senaryo, birçok mantıksız ve akıl dışı olay örgüsüyle dolu ama ne gam; maksat aksiyon olsun... Yönetmen Leitch, yakın dövüş sanatları konusundaki ustalığını zaman zaman konuştururken serinin en önemli özelliği olan zor akrobatik sahneler, ‘Hobbs ve Shaw’da da varlığını koruyor. Bir helikoptere bağlı zincirler eşliğinde dizilen arabalar ve bu yolla sağlanan kaçıp kovalamaca bölümleri, genel olarak Londra’da geçen, sonrasında Moskova ve Ukrayna kırsalına (Çernobil ?) taşınan ve nihayetinde Samoa Adaları’nda sonlanan bir öykü...
Aslına bakılırsa Jim Croce’un ‘Time In A Bottle’ şarkısı eşliğindeki giriş sekansı çok güzel çekilmiş ve doğrusu bu yanıyla film, çok fazla şey vaat ediyordu ama sonrasında genel olarak kendi kulvarı açısından sıradanlığı aştığını söylemek zor. Yer yer esprili dil, Nietzsche ve Bruce Lee üzerinden yüzeysel ‘filozofi’ göndermeler, ana karakterlerin sürekli didişmesi ve Shaw’ın kız kardeşi üzerinden bir gönül meselesine girmesi (yabancı bir eleştirmenin vurguladığı gibi bu durum ‘Tango & Cash’i andırıyor) derken ‘Hobbs ve Shaw’ kendini belli ölçülerde izletmeyi başarıyor. Bir tür ‘Terminator’ (‘Cyborg’ demek de mümkün) olan Brixton karakteri üzerinden senaryo ölümsüzlük ve makineleşmeye vurgu yapıp belki öyküye felsefi bir tat katmak istemiş ama bunun yeterince parlak bir fikir olduğunu söyleyemeyiz. Bir de Samoa’da geçen bölümü hem uzun tutulmuş hem de hamasi diyaloglarla boğulmuş.
Dwayne Johnson ve Jason Statham’ın sürüklediği, ‘The Crown’ dizisiyle tanınan Vanessa Kirby’nin estetik kattığı, ‘öykünün kötü adamı’ olarak Idris Elba’nın boy gösterdiği, Helen Mirren’ın ‘ustalara saygı’ kabilinden huzurlarımıza geldiği ‘erkeklik gösterisi’ niteliğindeki ‘Hobbs ve Shaw’, belki serinin yatağını değiştiriyor ama genel toplamda sıradanlığı aşamıyor.
Yer yer hızlı, az öfkeli, az biraz komik...

Kapanmayan yaralar,
örtbas edilen suçlar...
Geçmişte işlenmiş ve dini otoritenin, zamanın akışında yok olmasını, unutulmasını beklediği suçlar... Lakin ‘resmi tarih’ onları kayda geçirmese de kurbanların ruhlarında, vicdanlarında açtığı yaralar tazeliğini koruyor ve hayat boyu peşlerini bırakmıyor... François Ozon, son filmi ‘Yüzleşme’de (‘Grace a Dieu’), deşildikçe dalga dalga büyüyen ve gerçekten yaşanmış bir pedofili vakasını perdeye taşıyor.
Yer yer hızlı, az öfkeli, az biraz komik...
Her şeyi Larrain başlattı!
Öykü saygın, beş çocuk babası Lyon’lu bir bankacı olan Alexandre Guérin’in, küçükken kendisine yapılan tacizin izlerini sürme ısrarıyla başlıyor. Olay, 80’li yıllarda kilise öncülüğünde düzenlenen yaz tatili kampı sırasında gerçekleşmiştir. Bernard Preynat adlı din adamının işlediği bu suç (günah!), ne uhrevi ne de hukuki düzlemde karşılığını bulmuş ve her şey, hiçbir şey olmamışçasına devam etmiştir. Dine olan inancını hâlâ canlı tutan ve çocuklarını kilisenin kollarına teslim eden Guérin, işin peşine düşer ve fakat sistemin geçmişte olduğu gibi şimdiki zamanda da harekete geçmeyeceğini, meseleyi her daim soğutma yönteminde ısrar ettiğini anlar... Bu duyarsız ve inançtan beslenmenin avantajıyla güçlü geleneksel yapıya karşı mücadelenin boyutlarını genişletir. Kendisi gibi Preynat’nın tacizine uğramış kurbanları bulur, onlarla buluşur ve nihayetinde artık çoluk çocuğu karışmış bu insanlarla olayı kamuoyuna taşır...
İşaret fişeğini ilk olarak 2015’te Pablo Larrain yaktı. Şilili yönetmen ‘El Club’da, vakti zamanında işledikleri pedofili suçları nedeniyle ‘kol kırılır yen içinde kalır’ mantığının uzantısıyla kilise tarafından küçük bir sahil yöresine sürülen ve kendilerine tahsis edilen evde, zorunlu olarak inzivaya çekilen bir grup rahibin öyküsünü perdeye taşıdı. Sonrasında ‘Spotlight’ geldi; Oscar’a kadar uzanan bu yapım da din adamlarının erkek çocuklarına yönelik cinsel tacizlerini ve bütün yaşanların örtbas edildiği bir Amerika’yı anlatıyordu. ‘Spotlight’ asıl olarak gerçeklerin gazeteciler tarafından ortaya çıkarılma çabasına odaklanıyordu.
Yer yer hızlı, az öfkeli, az biraz komik...

Dört başı mamur
bir pazar yazısı tadında
Ozon’un filmi de aynı sulara bu kez kurbanların psikolojisi, ardından hesaplaşma çabaları ve sistemin aymazlığı üzerinden yaklaşıyor. ‘Yüzleşme’nin kıymeti harbiyesi el attığı konu kadar metnin çok başarılı ve akıcı bir şekilde kaleme alınması, öykünün kat kat açılması, adeta ders olarak okutulacak bir senaryoya sahip olması. Belki yıllarca mesleğin mutfağında da çalışmış biri olmanın refleksiyle bu metni, hafta sonu eklerinde yayımlanan ve toplumsal olaylarda gezinen dört başı mamur yazılara (‘dosya’ da diyebiliriz) benzettim... Tat olarak da Ozon filmleri içinde en çok ‘Evde’ye (‘Dans la maison’) yakın buldum.
Ana karakterlerden Alexandre Guérin’i, Melvil Poupaud’un François Debord’u Denis Ménochet’nin, Emmauel Thomassin’i Swann Arlaud’un, tacizci din adamı Bernard Preynat’yı Bernard Verley’nin canlandırdığı ‘Yüzleşme’yi kesinlikle kaçırmayın derim. Bu arada salondan ayrılırken elbette şu soru sizi takip edecek: Şili, Amerikan ve Fransız sineması örtbas edilen suçların izini sürdü, bakalım bizim sinemamıza sıra ne zaman gelecek?
Diğer seçenekler...
Haftanın yenilerinden ‘Geniş Aile: Komşu Kızı’nı Cüneyt İnay yönetmiş, oyuncular Ufuk Özkan, Bülent Çolak, Rojda Demirer ve Emre Altuğ. Bir diğer yerli komedi olan ‘Ölü Yatırım’, Neslihan Yıldız imzasını tayışor, filmin kadrosunda Serkan Dağlı, Anıl Çelik, Nursel Köse, Öykü Çelik ve Köksal Engür gibi isimler var. ‘Luis ve Uzaylı Dostları’ (Luis and the Aliens’) ise haftanın animasyon seçeneği, filmi üç isim; Christoph Lauenstein, Wolfgang Lauenstein ve Sean McCormack yönetmiş. Yerli gerilim ‘Cinna: Karabasan’da Sena Özcan, Vedat Delibaş ve Kenan Balık gibi isimler rol alıyor, yönetmen Ebru Delibaş.
Yazlıklardan havalanan...
Açık hava sinemalarının mönüsünde bu hafta şu filmler var:
◊ Yenilenen Ortaköy Feriye’nin açık hava sinemasında bu haftanın filmi, bir 70’ler klasiği olan ‘Jaws’... Yarın gece saat 21.15’te gösterilecek yapım Steven Spielberg imzasını taşıyor. Amity adlı sahil yöresine dadanan bir köpekbalığının yarattığı korku üzerinden gelişen öyküsüyle dikkat çeken film, Peter Benchley’nin çok satan romanından sinemaya uyarlanmıştı.
Yer yer hızlı, az öfkeli, az biraz komik...
◊ Yapı Kredi Bomontiada’da da 7 Ağustos akşamı Ralph Fiennes’ın yönettiği ‘Beyaz Karga’ (‘The White Crow’) izlenebilir. Gösterim saati 21.00.
◊ UNIQ’te ise yarın Paolo Sorrentino’nun ‘Loro’su, 6 Ağustos’ta Gustav Möller’in ‘Suçlu’su (‘The Guilty’), 7 Ağustos’ta Joe Penna’nın ‘Arctic’i, 8 Ağustos’ta da Zhangke Jia’nın ‘Kül En Saf Beyazdır’ı (‘Jiang hu er nü’) izlenebilir. Filmlerin gösterim saati 21.00...
Yer yer hızlı, az öfkeli, az biraz komik...


 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Başkanın bütün filmleri

Hafta içi Amerika’nın yeni başkanı resmen ilan edildi. Bu vesileyle gerçek ya da kurgusal olarak başkanları konu edinen ve zihinlerde yer etmiş filmleri toparlayalım dedik. İşte kimi gerçek hikâyelere dayanan, kimi başkanı eli silahlı bir kahraman, kimi âşık, kimi katil, kimi de vampir avcısı olarak gösteren yapımlardan oluşan bir liste...

1. LINCOLNKöleliğe hayır...

Çoğu kez kâğıt üzerinde kalan bir ifade olan ‘Amerikan demokrasisinin ve özgürlükler’ fikrinin, siyaset sahnesindeki en simgesel isimlerinden Abraham Lincoln’ün son dönemlerine bakan bir yapım. Aynı zamanda sinemayı bir eğlence sanatı gibi gören Steven Spielberg’ün en derin yapıtlarından biri. Filmde, iç savaş sonrası özellikle köleliğe yaklaşımı yüzünden kabinesiyle problemler yaşayan Başkan Lincoln’ü canlandıran Daniel Day-Lewis, ortaya koyduğu performansla ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında Oscar sahibi olmuştu. 

2. NIXON Sen ve ben

Beyaz Saray’da eski başkanların fotoğraflarının bulunduğu galeri... Oraya gider ve John F. Kennedy’nin portresinin karşısına geçer: “Sende olmak istediklerini, bende kendilerini buldular.” Amerikan halkıyla ilişkisini bu tanımlama üzerinden kuran Richard Milhous Nixon’ın hayatında ve politik dönemeçlerinde (Watergate skandalı özellikle) gezinen bir film. Oliver Stone imzalı yapımda eski başkanı Anthony Hopkins canlandırıyordu. 

3. JFK: KAPANMAYAN DOSYA / JFKOnun öldürüldüğü güne lanet olsun

Yazının Devamını Oku

Karlar düşer, düşer düşer izlerim

Genel çizgileriyle kurak bir kış geçiriyoruz. Yağmur geçen hafta kendisini hatırlattı, meteorolojiye göre yağmaya başlayan kar da nihayet bir süre İstanbul’da konaklayacak. Sonuç ne olur bilemiyoruz ama biz bu konuda da sinemaya başvurduk. Yedinci sanatın, içinde bol bol kar olan, hafızamızda yeri güçlü yapımlarını derledik.

1) DR. JIVAGO / DOCTOR ZHIVAGODevrimin ayak sesleri arasında

Rusya’da 1917’deki devrim döneminde (başı ve sonrası itibariyle), aynı zamanda bir şair olan doktor Yuri Jivago’nun uzun bir sürece yayılan ve iki kadın arasında gidip gelen, açmazlarla dolu hayatı... Boris Pasternak’ın romanından David Lean’in uyarladığı bu muhteşem film, hem öyküsü hem oyunculukları (Ömer Şerif, Julie Christie, Geraldine Chaplin) hem de doğayı kullanma becerisiyle yıllara yenilmemiş ve muhtemelen de sonsuza dek yenilmeyecek olağanüstü bir klasiktir… 

2) FARGOKara ve ‘soğuk’ bir komedi!

Minnesota’da araba satıcılığı yapan ve borç batağı içinde yüzen Jerry Lundegaard, kurtuluş stratejisini şu plan üzerine kurar: Karısını kaçırmak ve zengin kayınpederinden fidye istemek… Bunun için de iki suçluyu kiralar lakin işler düşündüğü gibi gitmez ve rayından çıkar. Coen Kardeşler’in bu enfes kara komedisi, zemini karlarla örtülü en iyi kış filmlerinden.

3) DİRİLİŞ / THE REVENANTKarlı kayın ormanında…

Yazının Devamını Oku

Çok erken bir veda...

Sinema, malum bütün insanlık hallerini içeren bir sanattır. Acıyı, sevinci, umudu, yoksulluğu, zenginliği, geleceği, geçmişi, tarihi, sosyolojiyi, psikolojiyi; her şeyi ama her şeyi kapsar ve her bir şeyle de ilgilenir. Sevgili Sevim, bu sanatın hayat coşkusuna, tutkusuna, neşesine, inandırıcılığı kadar insanlığı hayal âlemine taşımasına vurgun bir yapıya sahipti.

Daha doğrusu, kendi yapısıyla sinemanın yapısını birleştirmişti. Şöyle bir tanımda bulunabilirim sanırım: Disiplinli kişiliğiyle çeşitli kanallarda yaptığı sinema programlarında hem sağlam bir iz sürücü olmuş hem de o programların farklı atmosferleri, görselliği ve sunumlarıyla dinamik, çarpıcı, etkileyici bir tarzın ifadesini ekranlara taşımıştı.

Kendisini, sadece bir meslektaş olmanın ötesinde yakından tanıma fırsatı da bulan, arkadaşı olma şansına erişenlerden biriydim. Bir buçuk yılı aşkın bir süredir lanet bir hastalığın pençesine düşmüştü. Umutluydu, umutluyduk ama nihayetinde ne yazık ki çok erken bir yaşta (48) aramızdan ayrıldı. Bu süreye kendine özgü etkileyici ses tonunun eşlik ettiği onca sinema programını, kaleme aldığı kitaplarını, neşesini, sevincini, samimiliğini, yazıyı, çiziyi sığdırdı. Etkilediği onca insan, onca sinemasever de cabası... Bıraktığı izler derindi özetle...

Dün, artık toplumsal hayatımızın gerçek ölçümü olma niteliği kazanan ‘Sosyal medya’ya baktım; ne kadar çok seveni varmış ki, hakkında yazılanlarda sağlam bir ‘vefa’ duygusunun yansımasını gördüm. Demek ki anlattıkları, aktardıkları, programları, söyleşileri, görüşleri birçok insana değmiş, etkilemiş ve zihinlerde yer etmiş...

Şairin dediğini biraz bozayım: ‘Her veda erken vedadır.” Onunki gerçekten çok erkendi... Son bir not: Çok sevdiği kızı Arwen’i (sempatik bir kurt köpeği) Ağustos 2018’de kaybetmişti. Umarım gökyüzünde bir yerlerde buluşmuşlardır.

 

Yazının Devamını Oku

Gazeteciler başrolde!

Yarın Çalışan Gazeteciler Günü... Biz de bu vesileyle haber yapan, toplumun bilgi edinme hakkı uğruna çaba gösteren, bu çabasının karşılığında (!) bazen tehditler alan, bazen hapse düşen, bazen de ne yazık ki hayatını kaybeden meslektaşlarımızı, meslek etiğini, yayıncılık meselelerini anlatan yapımları topladık. İşte gazetecilik filmleri...

1. BAŞKANIN BÜTÜN ADAMLARI / ALL THE PRESIDENT’S MENBir skandalın perde arkası

The Washington Post gazetesinin iki cesur muhabiri, Carl Bernstein ve Bob Woodward’un bir dedektif titizliğiyle giriştiği takip Başkan Nixon’ın dahil olduğu bir dinleme vakasının ortaya çıkmasını sağlar ve olay tarihe Watergate Skandalı olarak geçer. Bu sürecin sinemasal ifadesi olan Alan J. Pakula’nın filmi bir gazetecilik dersi niteliğindedir. Filmde muhabirleri Robert Redford ve Dustin Hoffman canlandırmıştı.

2. SPOTLIGHTMuhabirlik nasıl yapılır?

The Boston Globe gazetesinde özel haber kovalayan bir ekip, çocuklara cinsel tacizde bulunan bir rahibin peşine düşmüştür. Haber derinleştikçe olayların sayısının çokluğunu fark ederler; daha da vahimi, kimi hukukçuların sistemli bir biçimde bu suçları örtbas ettiğini görürler. Tom McCarthy’nin Oscar’lı filmi haber nasıl ele alınır, muhabirlik nasıl yapılır, genel yayın yönetmenleri zorlu haberler karşısında neleri göğüsler, haber nasıl pişer türü refleksleri de perdeye taşımıştı. 

3. THE POSTHalkın haber alma hakkı üzerine…

Yazının Devamını Oku

Elbet bir gün buluşacağız!

Yeni yılda seyirci, salonlara dönecek mi? Malum, COVID-19 önlemleri kapsamında beyazperde de ‘mola’ verdi ve yapılan son resmi açıklamayla salonların 1 Mart’ta açılacağı duyuruldu. Buluşma vakti geldiğinde menüde neler var, vizyon tarihleri kesin olmasa da hangi filmler izleyicisini bekliyor? Öne çıkan yapımları paylaşalım dedik...

Wonder Woman 1984‘SÜPER’LERİ ÖZLEYENLERE

Normalde Ekim 2020’de salonlarımızda ağırlayacaktık kendisini ama kısmet değilmiş. ‘Wonder Woman 1984’, DC’nin ‘Süper’ kahramanlarından ‘Wonder Woman’ın beyazperdedeki ikinci solo çalışması. Başrolde, ilk adımda olduğu gibi Gal Gadot’u izleyeceğimiz Patty Jenkins imzalı yapımda Cheetah’ya karşı verilen mücadelenin izlerini süreceğiz. 

UndineMİTOLOJİK ‘SULAR’

Berlin’de rehberlik yapan ve erkek arkadaşı tarafından terk edilen genç bir kadının, hayatındaki yeni bir seçenekle birlikte açıldığı farklı sular… Alman yönetmen Christian Petzold, mitolojik bir karakteri günümüze taşımış ve yine ilgiye değer bir filme imza atmış. 

The King's Man:  BaşlangıçKÖTÜLÜK KOL GEZİYOR

Yazının Devamını Oku

Derin iz bırakan filmler

2020, her sektör gibi sinema sektörü için de zorlu ve ekonomik açıdan sorunlu geçti. Salonlar, COVID-19 tedbirleri kapsamında iki kez kapandı; nisan, mayıs, haziran ve aralık aylarında vizyona film girmedi. Biz de bu tablo içinde gösterim şansı elde eden yapımlar arasında bir sıralamaya gittik. İşte yılın vizyon görmüş yabancı ve yerli yapımları.

1) Avustralya tarihinin en ilginç figürlerindenKELLY ÇETESİ’NİN GERÇEK HİKÂYESİ / TRUE HISTORY OF THE KELLY GANG

Kimilerine göre bir halk kahramanı, kimilerine göre azılı bir katildi. Justin Kurzel’in filmi Avustralya tarihinin en ilginç figürlerinden İrlanda kökenli yasadışı karakter Ned Kelly’nin kısa sürmüş hayatını etkileyici bir atmosferde anlatıyordu.

2) Yıkılmadım, ayaktayım...BOYALI KUŞ / THE PAINTED BIRD

İkinci Dünya Savaşı ortamında küçük bir Yahudi çocuğun her türlü şiddet ve taciz altında hayatta kalma mücadelesi. Jerzy Kosinski’nin ünlü romanını Vaclav Marhoul, çarpıcı, sarsıcı anlar ve siyah-beyaz görüntüler eşliğinde perdeye taşımış.

3. Tercümanın vicdanıRESMİ SIRLAR / OFFICIAL SECRETS

Yazının Devamını Oku

Susma, bitsin!

Edebiyat dünyasında ortaya çıkan yeni vakalarla kendisini hatırlatan taciz illeti bütün dünyanın kanayan yaralarından. Sinemadaki yansımasını #MeToo hareketinde bulan ve her sektörde, hayatın her alanında karşı durulması, faillerinin kanun önünde cezalandırılması gereken bu olguya, meselenin özüne vurgu yapan önemli filmlerle dikkat çekelim dedik.

1. SKANDAL / BOMBSHELL #MeToo hareketinin ilk filmi

Jay Roach imzalı yapım, Amerikan Fox News kanalında, uzun süredir çalışanlarına tacizde bulunan, nihayetinde 2016’da suçları ortaya çıkarılan yönetici Roger ailesini perdeye taşıyordu. Ana kurbanlarından Gretchen Carlson’la Megyn Kelly odağında yaşanan kadın dayanışmasının hikâyesi. #MeToo hareketinin sinemadaki ilk önemli adımı niteliğinde. Başrollerinde Charlize Theron, Margot Robbie, Nicole Kidman ve John Lighgow vardı.

2. TEK BAŞINA / NORTH COUNTRYErkek egemen zihniyete karşı

80’ler sonunda Minnesota’da bir madende çalışan genç bir kadının erkek egemen zihniyete ve iş hayatındaki cinsel tacizlere ilişkin yasanın çıkarılmasına dair verdiği mücadelenin öyküsü. Niki Caro’nun gerçek olaylardan sinemaya taşınan yapıtında ana karakteri canlandıran Charlize Theron, performansıyla ‘En İyi Kadın Oyuncu’da Oscar’a aday olmuştu.

3. DOLORES CLAIBORNEGeçmişin tozlu sayfalarında…

Yazının Devamını Oku

Müzik hayatın gıdasıdır!

Salgın dönemi her işkolunu vurdu ama en çok mağdur olanlardan biri de müzik sektörü çalışanları... Öyle ki geçen hafta bu duruma bir nebze çare olması amacıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı müzik emekçilerini kapsayan bir projeyi hayata geçireceklerini ve başvuranlara kişi başı aylık 1000 lira yardım yapılacağını açıkladı. Biz de bu sorunun yakıcılığını hatırlatmak ve bu sanat dalının emekçilerine bir anlamda saygı duruşunda bulunmak amacıyla müzisyenleri anlatan en iyi filmleri sıraladık.

1) SEN ŞARKILARINI SÖYLE / INSIDE LLEWYN DAVISGitarımla sana bir ses verebilseydim...

60’lar ve tutunamayanlar hanesinde kendine yer açmış bir folk şarkıcısının öyküsü… Coen Biraderler’in bu hüzünlü ve enfes filmi, izleyenleri “Bob Dylan’ın hikâyesinden esintiler mi taşıyor” sorusuyla baş başa bırakıyor. Oscar Isaac, Carey Mulligan, Adam Driver, Justin Timberlake, John Goodman gibi isimlerin sürüklediği filmin unutulmazları arasında müzikleri (mesela ‘Hang Me, Oh Hang Me’ şarkısı) kadar Ulysses adlı kedi de var. 

2) AMADEUSKıskanma ne olur…

Müzik tarihinin dehalarından Wolfgang Amadeus Mozart’ın gelgitli hayatına, onun bütün başarılarını kıskançlıkla izleyen dönemin müzik otoritelerinden Antonio Salieri’nin cephesinden bakan bir hikâye. Peter Shaffer’ın büyük ilgi görmüş tiyatro oyununun uyarlaması olan yapımı Milos Forman çekmiş, film sekiz dalda Oscar almıştı. 

3) CAZCI KARDEŞLER / THE BLUES BROTHERSHayırlı bir iş için…

Yazının Devamını Oku

‘Gerçek kahramanlar’ın hikâyeleri

Bu dönemin en büyük yükü onların omuzlarında. Yoruldular, sevdiklerinden uzak kaldılar ve asıl önemlisi, bazıları bu süreçte ne yazık ki aramızdan ayrıldı. Evet, bu hafta ana karakteri doktorlar olan filmlerden bir seçki yaptık. Lakin şu notu düşmeden edemiyoruz: Listedeki hiçbir film onların pandemi dönemindeki çabaları kadar etkileyici değil; hani derler ya hayat bazen kurgunun önüne geçiyor... Onların bu salgın sırasındaki fedakârlıklarının perdedeki yansımasıysa sanırım önümüzdeki yıllarda gerçekleşecek...

1) UYANIŞLAR / AWAKENINGSBir mucizenin peşinde…

Oliver Sacks deneyimlerini aktardığı kitaplarından birinde ‘uyku hastalığı’na tutulmuş bir grup insanın bir ilaçla uyanmasını ve hayata karışmalarını anlatır. Söz konusu kitaptan uyarlanan filmde asosyal bir doktorun değiştirdiği hayatların öyküsünü izleriz. Penny Marshall imzalı yapımın başrollerinde Robin Williams, Robert De Niro, Penelope Ann Miller ve John Heard var. 

2) TANRIYI OYNAYANLAR / SOMETHING THE LORD MADEKalbimiz her daim onlarla!

Dönemin öncü ismi Dr. Alfred Blalock’la hademe olarak işe alınmış (aslında marangozdur) ve sonradan asistanlık görevini üstlenmiş Vivien Thomas’ın 1940’larda çok zor koşullar altında kalp ameliyatı konusunda çığır açmalarının öyküsü. Yönetmenliğini Joseph Sargent’ın üstlendiği yapımda ikiliyi Alan Rickman ve Mos Def canlandırıyor. 

3) FRANKENSTEIN / MARY SHELLEY’S FRANKENSTEINVarolmanın dayanılmaz ağırlığı…

Yazının Devamını Oku

Gücün karanlık tarafındakiler...

Salonların kapandığı günlere döndük ama bu, sinemadan uzak kalacağımız anlamına gelmiyor. Eski filmleri yeniden izlemenin, “Bir türlü izleyemedim” dediklerinizi aradan çıkarmanın zamanı. Biz de geçen haftanın gündeminden yola çıkarak sinema tarihinin unutulmaz mafya filmlerine göz attık. İşte ‘Baba’dan ‘Azap Yolu’na uzanan bir liste...

1) BABA / THE GODFATHERMafyanın destansı yüzü...

New York’taki yeraltı dünyasının ana unsurlarından biri olan İtalyan kökenli bir aile ekseninde mafyanın iç işleyişine, dinamiklerine, örgütler arası çekişmeye ve ilişkilere dikkat çeken bir klasik. Mario Puzo’nun romanından uyarlanan, Francis Ford Coppola’nın bu yapıtı ‘bütün zamanların en iyi mafya filmi’ kabul edilir. Birçok sahnesi ve Nino Rota’nın müziği unutulmazdır. Sonradan bir üçlemeye dönüştü.

2) SIKI DOSTLAR / GOODFELLASBir itirafçının anıları...

Mafyadaki dengeler, dostluklar, ihanetler, örgüt içi cinayetler üzerine son derece gerçekçi gözlemlerle dolu bir yapım. Martin Scorsese’nin bu unutulmaz yapıtı, Henry Hill adlı bir gangsterin öyküsünü anlatan Nicolas Pileggi imzalı ‘Wiseguy’ kitabından sinemaya uyarlanmıştır.

3) DOKUNULMAZLAR / THE UNTOUCHABLESAl Capone’u vur ötekine!

Yazının Devamını Oku

Kalbi ve ayağı hep 'sol'da attı!

O tuhaf bir denklemin ifadesiydi. Sahadaki yeteneğiyle bir büyücü, bir sihirbaz, bir üstün varlık; öte yandan hem oyunun içinde hem de hayatın diğer alanlarındaki refleksleriyle, tüm zaaf ve çelişkilerinde insan.

Kuşkusuz tarihin en büyük futbolcusuydu, en çizgi dışısı, belki de en yaralısı ve de en renklisi. Ona ‘Maraba Televole’ derken de rastlayabilirdiniz, Fidel Castro’ya vücudundaki dövmeleri gösterirken de... Carlos ‘El Turco’ Menem’le Başkanlık Konutu’nda maç seyrederken ya da Hugo Chaves’in mitinginden insanlara seslenirken de... Çok özel bir kimliğe sahipti ama bu ayrıcalığını hep ezilenlerden yana kullandı. Fakir bir aileden geliyordu, kuşkusuz futbol onun ve yakın çevresi için bir sınıf atlama aracıydı ama o oyunun çocuksu coşkusuna hep sadık kaldı. Mahalle arasında, bıraksalar hava kararıp göz gözü görmeyinceye kadar top oynayacak çocuklar vardır ya, onlardan biriydi Maradona. Pek de başarılı olamadığı teknik direktör kimliğine sahipken bile saha kenarında yerinde duramıyor, oyuna olan bağlılığını, heyecanını göstermeden edemiyordu.

<iframe width="1280" height="720" src="https://www.youtube.com/embed/85XbfpDT78M" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen></iframe>


Onu özel kılan unsurların başında kuşkusuz Napoli ve Arjantin Milli Takımı gibi dönem itibariyle ortalama oyuncuların yer aldığı ekiplerin yükünü tek başına üstlenerek onları zirveye taşıması geliyordu. Futbol tarihinde böyle başarılar çok nadirdir. Üstelik yıldızların bugünkü gibi korunmadığı, sistemin sarı ve kırmızı kartlarla eldeki değerleri el üstünde tutmadığı, kol kanat germediği bir dönemde çıkıp topunu oynadı, sayısız tekmeye, darbeye karşı koydu ama hiç sızlanmadı; her seferinde ayağa kalktı ve kaldığı yerden resitallerine devam etti.

ÇİZGİ DIŞINA ÇIKTI

Hayat onu çizgi dışına davet etti, o da bu çağrılara hep kulak verdi. Uyuşturucu sığındığı bir limandı belki de... Çocukken toprak sahada düşe kalka yolunu bulan, yetenekleri üst seviyedeki Lanus’lu çocuk, hayatı da böyle yaşadı. Günümüzün yıldızlarından farkı, bütün bir ulusun (Arjantin) ya da bir kentin (Napoli) kalbini, ruhunu, umutlarını, sevinç ve üzüntülerini üzerinde taşımasıydı. Özellikle Serie A’daki mücadelesi muhteşemdi, ‘Kuzey’in şımarık çocuklarına karşın Güney’i zafere taşıdı ve Napoli’ye tarihin ilk ve ikinci şampiyonluklarını kazandırdı. Meksika 86’da İngiltere’ye elle attığı, pek de ahlaki kabul edilmeyecek golün savunması ancak onun ince zekâsına ve hazır cevaplılığa yakışırdı. Oysa o gole ihtiyacı yoktu ki, gerekirse çıkar bir tane daha atardı.

KÖKLERİNE İHANET ETMEDİ

O kadar içten, o kadar samimiydi ki, 86’da elindeki kupa da, 90’da finalde Batı Almanya karşısında kaybedilen final sonrasındaki gözyaşları da ona çok yakışıyordu. Çünkü ışıltının içinde saf bir gerçeğin ifadesiydi. Hayatını da herkesin önünde tüm eksikleri ve fazlalıklarıyla dolu dolu yaşadı, hep ezilenlerin yanında yer aldı ve perdeyi ne yazık ki erken kapadı. Özü itibariyle bir 20 yüzyıl efsanesiydi, lakin 21. yüzyılda da ışıltısını korudu. Bir daha öylesi gelmez. Futbol denen oyunun tüm güzelliklerine imza attı ama özellikle zamane yıldızları gibi ‘tertemiz’, ‘pir-ü pak’ bir profil sunmadı; çamurlu sahalardan geliyordu, üstündeki kiri-pası hep korudu ve çok çok özel bir efsane olarak tarihteki yerini aldı. Köklerine ihanet etmedi, bir anlamda kalbi de ayağı da hep solda attı! İyi seni tanıdık, iyi ki seni izledik ve çok çok sevdik.

Yazının Devamını Oku

Sinemada çareler tükenmez!

Alınan son COVID-19 tedbirleri kapsamında sinema salonları yıl sonuna kadar kapatıldı. Bu durumda sinemaseverler ne yapacak? Yine pandeminin ilk aşamasında olduğu gibi kimi TV’lere, kimi platformlara, kimi evdeki DVD koleksiyonlarına, kimi de internete uzanacak ve film ihtiyacını bu yollarla giderecek. Ayrıca bu hafta için ‘çevrimiçi’ festival seçenekleri de var. Bunlardan biri İstanbul Film Festivali’nin ‘Kasım seçkisi’, diğeri de Suç ve Ceza Film Festivali.

İstanbul Film Festivali, yine yeni bir seçkiyle dijital ortamda izleyicisiyle buluşuyor. ‘Kasım seçkisi’ adı altında sunulan program, kimi festivallerde ilk gösterimlerini yapmış filmleri içeriyor.

filmonline.iksv.org adresinden izlenecek bu yapımların biletleri aynı site üzerinden alınabilecek ve gösterime açık kaldıkları beş gün boyunca izlenebilecek. Her gün 21.00’de bir film gösterime açılacak ve beş gün sonra 21.01’de gösterimden ve sistemden kalkacak. Önceki seçkilerde olduğu gibi her seansın bilet kapasitesi sınırlı. Filmlere teker teker bilet alınacak veya ‘Kombine Film Paketi’ satın alarak 10 filmin tamamı daha avantajlı bir fiyatla izlenecek (tek bilet 11 TL, Kombine Paketi 90 TL). Bu arada Türkçe altyazılı olarak yapılacak gösterimlere yalnızca Türkiye’den erişilecek. Filmlerin bu haftaki programıysa şöyle:

Nerede O Eski Mafyalar (La Mafia non e piu quelle di una volta)

Bu çarpıcı belgeselde yönetmen Franco Maresco, Sicilya üzerine çektiği karelerle ünlü efsanevi fotoğrafçı Letizia Battaglia’yla işbirliğine gidiyor ve mafya-devlet ilişkilerinin zaman içindeki dönüşümü perdeye taşınıyor. Gösterimde kalma süresi: Bugün 21.00 - 26 Kasım 21.01 

Denize Açılan Pencere (Una Ventana al Mar)

Kendine dair bir şeyler yapmak için son bir şansı kaldığını hisseden orta yaşlı bir kadının Bilbao’dan yola çıkıp Yunanistan’a uzanan yolculuğunun hikâyesi. Film, Miguel Angel Jimenez imzasını taşıyor.

Yazının Devamını Oku

‘Burun farkı’yla değil, açık ara en iyi Pinokyo

Carlo Collodi’nin ölümsüz eseri ‘Pinokyo’ bir kez daha karşımızda. İnsan olmak isteyen bir kuklanın arayışlarını anlatan öyküyü yönetmen Matteo Garrone karanlık ve tablo estetiğinde görüntüler eşliğinde, etkileyici bir atmosferle sinemaya taşımış. Filmde kuklanın yaratıcısı Geppetto Usta’yı ‘Hayat Güzeldir’le tanınan Roberto Benigni canlandırıyor.


Fakir, vefakâr, içi iyilik dolu ve hayatını ahşap işçiliğinden kazanan emektar bir usta, Geppetto… Bir odun parçasından hayat verdiği kukla artık onun oğludur. ‘Pinokyo’ adlı bu yeni yaşama sevinci yaşlı Geppetto için ömür törpüsü olacaktır. Okula gidip eğitim görmesini istediği ‘ufaklık’ dersleri kıracak, bir ‘kukla tiyatrosu’nun peşine takılarak ilginç maceralar yaşayacaktır…

Floransalı yazar Carlo Collodi’nin (ki gerçek soyadı Lorenzini’ydi) 1881’de bir çocuk dergisinde tefrika edilen bu öyküsü daha sonra geniş bir kitapta toplanmış ve 1883’te ‘Pinokyo’nun Maceraları’ adıyla basılmıştı. O günden bu yana dünya edebiyatının unutulmaz çocuk klasikleri arasında yer alan ‘Pinokyo’ (‘Pinocchio’) zaman zaman sinemaya uyarlanmış, özellikle Disney’in 1940 yapımı animasyonuyla popüler kültürdeki konumunu sağlamlaştırmıştı.

İtalyan sinemasının en iyi yönetmenlerinden

Collodi’nin yapıtına son olarak suç ve şiddet arasında sıkışmış bireylerin hikâyelerini anlatan ve Paolo Sorrentino’yla birlikte şimdiki zaman İtalyan sinemasının en iyi yönetmenlerinden olan Matteo Garrone el atmış. Mafyanın iç işleyişini gözler önüne seren ‘Gomorra’nın yanı sıra ‘Dogman’le de hatırladığımız usta sinemacı bu çocuk klasiğini aslına uyarak ama alabildiğine karanlık ve son derece çarpıcı kadrajlara sahip bir görsellikle huzurlarımıza getirmiş.


Malum, Collodi’nin yapıtında kukla çocuk yaramaz ve babasının emeklerini boşa çıkaracak bir karaktere sahiptir. Ama yaşadığı deneyimler onun olgunlaşmasına zemin hazırlar. ‘Pinokyo’nun asıl derdi gerçek bir çocuk olmaktır. Tarihsel bir perspektifle bakıldığında bu metin aslında Frankenstein’dan beri insan eliyle yaratılan formlara hayat verme meselesinin çocuk versiyonudur. Zamane izleyicisi açısından da şöyle bir hatırlatma yapmak gerekebilir: ‘Yapay Zekâ’daki (‘A.I. Artifical Intelligence’) minik robot David de aslında Pinokyo’nun gelecekteki uzantısıdır.

Matteo Garrone ana hikâyenin kalıplarına bağlı kalarak ve işin görselliğine yüklenerek anlatmış bu masalı. Filmde birçok kadraj ortaçağ ressamlarının karanlık tabloları gibi (görüntü yönetmeni olarak ‘Dogman’deki gibi Danimarkalı Nicolai Brüel’le çalışmış). Eşeğe dönüşme sahnesi efekt açısından çarpıcı, ‘tonbalığı’ mesela, o da tasarım olarak ilginç.

Yazının Devamını Oku

Yaşlandıkça aksiyonlaşıyor!

68 yaşındaki Liam Neeson’ı elinde silahıyla yine bir aksiyon karakteri olarak huzurlarımıza getiriyor ‘Dürüst Hırsız’. Film, âşık olduğu kadın uğruna suçlu geçmişine sünger çekmek isteyen ama başını beladan kurtaramayan eski bir soyguncunun öyküsünü anlatıyor.

Emekli olduktan sonraki serüvenine 12 soygun sığdırmış bir yetenek! Deniz Kuvvetleri mensubu eski bir asker ve bombalı eylemler konusunda maharetli... Tom Carter, kendisini hayata bağlayan aksiyonlar niteliğindeki eylemlerine artık son vermesi gerektiğini düşünür. Çünkü bir deponun yöneticisi olan Annie Sumpter adlı kadına âşık olmuştur. Yeni motivasyonu olan bu sevdanın sonucu, o güne kadar çaldıklarını (toplam 9 milyon dolar) geri vermek ve cezasını çekerek ‘yeni normal’ine dönmek ister... FBI’ı arar ve teslim olmak istediğini söyler. Önce ciddiye alınmaz, daha sonra da iki çaylak ajan tarafından kapısı çalınır ve...

Liam Neeson, 2008 tarihli ‘Taken’dan (bizde ’96 Saat’ ismiyle gösterilmişti) bu yana bir aksiyon yıldızı olarak huzurlarımızda. Yıllar içinde yaş alsa ve bugün itibariyle artık 68’ine merdiven dayasa da İrlandalı aktöre, üzerine geçirdiği bu kimliğe uygun senaryolar yazılmaya devam ediyor; o da futbol deyişiyle ‘sahaya çıkıp topunu oynuyor’. Girişte konusunu kısaca özetlemeye çalıştığımız son adımı ‘Dürüst Hırsız’ın (Honest Thief) ise ahlaki açmazların üzerinde yürüyen bir karakterin, aşkı uğruna nedamete soyunması ve ‘kanuna teslim olması’na dayalı bir teması var. Yönetmenliğini, senaryoya Steve Allrich’le birlikte imza atan Mark Williams’ın üstlendiği yapım, aklanmak istedikçe batağa sürüklenen bir profilin izlerini sürüyor.

Çaylak ajanların (isimleri Nivens ve Hall), Carter’ın teslim etmek istediği dokuz milyon dolarlık meblağın önce 3 milyon dolarına kendileri el koyup onu ortadan kaldırmak isterken, işlerin karışmasıyla başlayan süreçte film yatağını değiştiriyor.

Filmde emektar soyguncunun âşık olduğu Annie’yi Kate Walsh canlandırıyor.

Trajik kaybın ardından...

Hayatındaki insanın gerçekte kim olduğunu bilmeyen ve onu elinde silahla bir hengâmenin içinde bulan Annie de çok geçmeden aksiyonun parçalarından birine dönüşüyor.

Türk asıllı Amerikalı meslektaşımız Bilge Ebiri, filme ilişkin ‘vulture.com’daki eleştiri yazısında Liam Neeson’ın bu tür rollerde sıkça karşımıza gelmesini aktörün eşi

Yazının Devamını Oku

Ya içindesindir çemberin...

Yılın en iyi yerli yapımlarından ‘Nasipse Adayız’, İstanbul’da bir belediyenin başkan aday adayı olan doktor Kemal Güner ve onun bir günlük hikâyesi eşliğinde siyasetin iç işleyişinden manzaralar sunuyor izleyicilerine...


Bir hekim; ismi Kemal Güner... Şansını siyasette de denemek istiyor... Ama önünde aşması gereken birtakım engeller vardır. Başta da parti içi yarış... Acaba belediye başkan adayı olacak mıdır? Adının ‘resmi’ olarak telaffuz edilmesi aşaması yavaş yavaş yaklaşmıştır. Verdiği yemekli davete parti liderinin gelmesi bu yolda geçilmesi gereken en zorlu virajdır...

Ercan Kesal, yakın geçmişte (2004) bizatihi yaşadığı siyaset serüveninin öyküsünü önce kitabıyla paylaşmıştı. Şimdi Kesal’ın ilk uzun metraj yönetmenlik adımı olarak bir filme dönüştürülmüş durumda. Yapım bu haftadan itibaren sinema salonlarında seyirciyle buluşuyor. Ana karakteri Kemal Güner’in bir günlük hayatından kesitler sunan ‘Nasipse Adayız’, bu süreye özellikle Türkiye’de siyasetin kendi içindeki işleyişinden, hallerinden, insani ilişkilerinden, gelgitlerinden, biçimlenişinden, perde gerisinden ve birçok cephesinden son derece sağlam detaylar sığdırıyor... Kesal, bu öyküyü sağlam bir reji, etkileyici (ve karamsar) bir atmosferle birlikte dengeli bir ritm ve tempoyla aktarıyor. Rumen görüntü yönetmeni Barbu Balasoiu’nun kadrajları ve Ali Aga’nın kurgusu da bu anlatımı destekleyen en önemli yardımcı unsurlar. Filmi etkileyici kılan diğer yanlarda ise çarpıcı anları ve çelişkileri aktaran bölümler ön plana çıkıyor.

Karakterler çok iyi yazılmış

Öyküde ülke siyasetinin genel bir panoraması, sosyal demokrat bir parti eşliğinde ortaya koyulurken alabildiğine erkeksi bir dünyanın konturları içinde hareket eden bireylere rastlıyoruz. Keza küçük kazanım hamlelerine razı (hastane sahibi adaydan protez dişinin değişmesini isteyen ‘oy deposu’ bir esnaf mesela!) karakterler, ‘Bir Numara’nın (Parti başkanı) ilgisine mazhar olma çabaları, geniş bir dairesel halkanın çeşitli yerlerinde konumlanmış menfaat odakları derken ‘Nasipse Adayız’, bu büyük resmin röntgenini alabildiğine inandırıcı ve seyircisine hissettirici sahnelerle ortaya koyuyor. Film özellikle karmaşık bir karakter trafiğine sahip düğün salonundaki yemek bölümünün, ritm ve tempo olarak başarıyla üstesinden geliyor. Güner’in eski eşiyle olan ilişkisinin yansıdığı sahneler de çok iyi; keza kaza bölümü ve şoförüyle yaşadığı yol ayrımı da... Karakter derinlikleri ve onları ete kemiğe büründüren oyuncu kadrosu da övgüye değer.

Sonuç itibariyle ait olduğumuz coğrafyanın politik iklimine ilişkin eleştirilerin yanı sıra sisteme dahil olmak isteyen ama buraya dair aidiyet duygusuyla da yüzleşmek zorunda kalan bir karakterin açmazlarını samimi bir dille ve vurucu detaylarla anlatan ‘Nasipse Adayız’, ‘siyaset geleneğimize ve politikacılara dair filmlerimiz’ kategorisindeki özel yerini alıyor. Kesinlikle kaçırmayın derim...

VİZYON TURU

Haftanın diğer seçenekleri şöyle: Scott Beck-Bryan Woods ikilisinin yönettiği ‘

Yazının Devamını Oku

Hazin son: Gladyatör yaşlanır ve trafik canavarına dönüşür!

Hayatı karmaşa içinde geçen genç bir anne ve şehir içi trafikte kendisine musallat olan bir psikopat... Russell Crowe’u farklı bir portreyle sunan ve basında, kilolu görüntülerinin müsebbibi olarak gösterilen Derrick Borte imzalı ‘Dengesiz’, aksiyona yüklenen, kanlı sahneleri de kullanan ‘eh işte’ türünden bir seçenek.


Arabasında sabit duran bir adam... Yağmurla birlikte sileceklerini çalıştırıyor; ardından parmağındaki yüzüğü çıkarıyor ve önüne park ettiği eve dalarak sakinlerine, içindeki şiddeti yansıtıyor...

Sonra son derece hızlı bir kurguyla kotarılmış ve ülkedeki kaotik trafik ortamıyla birlikte bireylerinin artan öfkesini dışavuran bir jenerik eşliğinde öyküye dalış yapıyoruz. Bu kez karşımızda oğlu, erkek kardeşi ve onun kız arkadaşıyla birlikte yaşayan genç bir anne; Rachel var... Oğlu Kyle’ı okula yetiştirmek için yola düşüyor, yeşil ışıkta ilerlemeyen ve tekrar kırmızıya takılmasını sağlayan bir aracın sürücüsüyle atışıyor. Bu atışma sonrasında yeni bir gerilim hattı yükseliyor; sürücü peşine takılıyor, özür dilemesini istiyor. Bu isteği kabul etmeyince de işler çığırından çıkıyor... 

Konusunu özetlediğimiz ‘Dengesiz’ (‘Unhinged’) iki hafta önce salonlarımıza uğrayacaktı, vizyon tarihi bu cumaya ertelendi. Ama bu hamle, konusu itibariyle ilginç bir tesadüfe yol açtı. Derrick Borte imzalı yapım, geçen hafta gösterime çıkan ve bizim de bu sayfalarda tanıttığımız ‘Tek Başına’nın (‘Alone’) bir başka versiyonu adeta. John Hyams’ın yönettiği yapımda, otoyolda, eşini kaybetmiş ve yeni bir hayata atılmak için çabalayan bir kadının peşine tekinsiz bir seri katil takılıyordu; ‘Dengesiz’de ise bu kez yine problemli bir erkeği, çocuklu bir kadının peşinde ve şehir içi trafiği içinde rahatsız ederken görüyoruz. Metnini deneyimli senarist Carl Ellsworth’ün yazdığı film, tıpkı ‘Tek Başına’ gibi elbette Steven Spielberg’ün ‘Duel’ini de akla getiriyor ama asıl olarak adını bilmediğimiz ancak öykünün bir yerinde Tom Cooper olarak telaffuz eden takıntılı psikopat karakteri üzerinden ‘rahmetli’ Joel Schumacher’in ‘Falling Down’ını (Bizde ‘Sonun Başlangıcı’ adıyla gösterilmişti) daha çok hatırlatıyor.

‘Dengesiz’in arka planında modern insanı çileden çıkaran başta ‘şehir içi trafik’ olmak üzere kimi dertler var ama film bu gerekçeye sığınarak şiddet dozajını giderek yükseltiyor ve sorunlu bir adamın giriştiği kanlı eylemler yoluyla asıl olarak gerilimi sağlıyor.

Sizi çok kilolu gördüm!

Doğrusunu söylemek gerekirse böylesi bir rolde, geçmişin ‘Gladyatör Maximus’u (ya da ‘Robin Hood’u) Russell Crowe’u izlettirmek filmin yaratıcılarına ‘parlak bir fikir’miş gibi gelmiş olabilir; keza Yeni Zelanda kökenli oyuncu da performans açısından fena iş çıkarmıyor ama öykünün kendi içindeki inandırıcılık problemleri ‘Dengesiz’i vasatlıktan kurtaramıyor. Öte yandan Crowe’un yakın zaman önce kilolu görüntüleri basına yansımış ve bunun nedeninin, bu filmdeki karaktere ilişkin olduğu yazılıp çizilmişti. Bu arada genç anne ‘Rachel’da Caren Pistorius’un iyi oyunculuk sergilediğini söylemeliyim.

Yazının Devamını Oku

Issızlığın ortasında...

Yakın geçmişindeki acıları dindirmek isteyen bir kadın... Otoyolda peşine takılan tekinsiz bir sürücü... Bir hayatta kalma mücadelesini konu alan John Hyams imzalı ‘Tek Başına’ iki ana karakterli, sade ama son derece etkileyici bir gerilim.


Genç bir kadın, Jessica... Acılı geçmişine veda etmek amacıyla belki de, yeni bir yolculuğa koyuluyor. Derdinin ne olduğunu daha sonra anlayacağız ama yol boyunca yaptığı telefon konuşmalarından, ailesine haber vermeden bazı kararlar aldığını fark ediyoruz. Derken asıl felaket başlıyor: Kendisine yol vermeyen ve nedensizce musallat olan bir sürücü... Sarkık sarı bıyıklı, tel çerçeveli gözlüklere sahip, bir kolu askıda...

Adrenalini yüksek tutuyor

Sürücüsü belli olmayan ve sizin için büyük bir tehlikeye dönüşen takipçi araçlar... Sinema bu öyküye ilk kez o dönemler için gencecik bir yönetmen olan Steven Spielberg’ün ilk uzun metrajı olan ‘Duel’le (bizde ‘Bela’ olarak bilinir) tanık oldu. Bu 1971 tarihli klasik, sinemanın ‘gerilim koridoru’nda yeni ve etkileyici bir parantez açmıştı. Arada 1981’de çekilmiş ‘Cehennem Yolu’ (‘Road Games’) da var ama asıl olarak peşi sıra ‘Christine’in (1983) geldiği kabul edilir. John Carpenter imzalı bu yapım da bir Stephen King uyarlamasıydı.

Bu haftanın yenilerinden ‘Tek Başına’ (‘Alone’), ‘Duel’ ve ‘Christine’den esintiler sunarak başlıyor ama çok geçmeden başka sulara açılıyor. John Hyams imzalı yapımda neden takip edildiğine dair bir fikri olmayan ama olası gidişatı çok geçmeden anlayan ve gardını almaya çalışan Jessica ne yazık ki bu çabasında başarılı olamıyor. Öykü, kartlarını belli bir noktadan sonra açıyor ve biz de seyirci olarak bu kovalamacanın şahidine dönüşüyoruz. ‘Tek Başına’ aslında bir yeniden çevrim; orijinal yapıt, 2011 tarihli bir İsveç yapımı. Söz konusu filmin yaratıcısı Matias Olsson, eseri Amerikan sinemasına taşınırken kendisi de senarist koltuğuna oturmuş.

İsveçli sinemacıya ait ‘Försvunnen’ adlı özgün filmi izlemedim (çıkan eleştirilere bakılırsa pek beğenilmemiş) ama ikinci adımın son derece başarılı olduğunu söylemeliyim. ‘Tek Başına’ya ilişkin öncelikli saptama bence ‘basit ama etkileyici bir gerilim’ olmalı. Bu yeni çevrimine imza atan John Hyams aralarında ‘2010’un da bulunduğu kimi kayda değer filmlerle tanınan Peter Hyams’ın oğlu. Geçmişte ‘Universal Soldier’ (Evrenin Askerleri) serisinden iki filmin de yönetmenliği üstlenmiş olan John Hyams, ‘Tek Başına’da dar alanda (gerçi öykü sonra koca bir ormana bile yayılıyor) heyecan verici bir atmosfer yakalamış.
Geçmişine dair hiçbir bilgiye sahip olmadığımız bir (muhtemelen ‘seri’) katille, hayatındaki dönemeçleri zamanla öğrendiğimiz bir kurban arasında gelişen filmde yönetmen ‘az ama öz’ bir mantıkla adrenalini yüksek tutmayı başarıyor. Bu da yönetmenin bilindik bir öyküden sürükleyici bir yapıt ortaya koyabilme maharetine sahip olduğunu gösteriyor.

İki oyuncu da çok başarılı

Yazının Devamını Oku

Sömürgeciliğin evrensel tarihinden

İmparatorluğun ileri ucundaki bir kale ve yerli halka zulmeden bir temsilciyle değişen dengeler... Nobel’li yazar J. M. Coetzee’nin en tanınmış romanı ‘Barbarları Beklerken’in aynı adlı sinema uyarlaması, sömürgeci rejimlerin acımasız refleksleri ve insanlık tarihinin günahları üzerinde, metaforlar eşliğinde gezinen etkileyici bir yapım.

Koca bir imparatorluğun uç kalesi... Yöreye teftiş için giden Albay Joll vahşice yöntemleriyle dengeleri bozar. ‘Barbarlar’ olarak nitelendirdikleri yerli halkın ayaklanma çıkaracağı iddiası üzerine harekete geçer ve var olan barışı zedeler. Bu denklemde kalenin yöneticisi konumundaki Yargıç’ın sakin kişiliği ve akil duruşu da giderek bir probleme dönüşür. Çünkü sistem ‘demir yumruk’tan ve acımasız bir profilden yanadır. Yargıç’ın himayesine aldığı yerli kadın da ona ‘işbirlikçi’ hüviyetinin yüklenmesine neden olacaktır.

‘Medenileştirme’ kılıfıyla yapılan zulüm

Güney Afrikalı yazar John Maxwell Coetzee’nin, yayımlandığı dönem olan 1980’lerde fazlasıyla dikkat çeken romanı ‘Barbarları Beklerken’ (Waiting for the Barbarians), ‘Yılanın Kucağı’ (El Abrazo de la Serpiente) ve ‘Göç Mevsimi’ (Pajaros de Verano) gibi filmleriyle tanınan Kolombiyalı Ciro Guerra tarafından geçen yıl sinemaya uyarlandı.

Senaryosunu yazarının bizatihi kaleme aldığı filmin sırtını dayadığı metin, genel olarak bir metaforlar bütünü. Coetzee romanında gerçek (somut) devlete, yer ve zamanlara bağlı kalmaksızın genel olarak 1970’lerin Güney Afrika’sına, beyaz sömürgeciliğe ve ‘apartheid rejimi’ne göndermelerde bulunuyordu. ‘Barbarları Beklerken’de sistem; bütün sömürgeci, işgalci faşist rejimler gibi ait olmadığı topraklarda hükmünü sürerken ideolojisini dayatır ve el koyduğu hayatlara ‘medenileştirme’ gibi kılıflarla zulme soyunur.

Filmde kolonicilerin ‘barbar’ olarak tanımladıkları yerli halk Moğol oyuncular tarafından canlandırılmış ve kullandıkları dil de Moğolca. Lakin bu öykü seyircisine adeta “Özneleri değiştirin ve istediğiniz sömürgecileri ve işgale uğramış halkları koyun”  diyor. Yani Aztekler, İnkalar, Kızılderililer, siyahlar vs. tarihteki yerini almış ya da halihazırda benzer zulmü gören herkesi kaplayan son derece geniş çember var perdede...

İnsanlığın geçmiş ve şimdiki zamandaki günahlarına, çatısı sağlam bir şekilde kurulmuş bir romanın örgüsü eşliğinde yaklaşan filmi ilgi çekici kılan unsurlardan biri de kuşkusuz oyuncu kadrosu. İşgalci sınıfta yer almasına rağmen bir anlamda ‘insanlığın vicdanı ve sesi’ konumundaki Yargıç’ı Mark Rylance canlandırıyor. Sinema için popüler anlamda geç bir keşif olan ve özellikle Spielberg’ün ‘Casuslar Köprüsü’nden bu yana yükselişe geçen 1960 doğumlu İngiliz aktör, karakterine çok ince dokunuşlar katıyor ve özel bir portre sunuyor. Yoksul, kendi halinde köylülerden imparatorluğu yıkmak için hareket eden, bir anlamda ‘teröristler’ yaratan ve işkence yöntemleriyle bütün bu suni sorunları çözeceğini düşünen Albay Joll’de de Johnny Depp inandırıcı bir tablo ortaya koyuyor. Albay Joll’ün mirasını sürdüren ve benzer yöntemlere başvuran genç komutan Mandel’de de Robert Pattinson’ı izliyoruz.

Genç komutan Mandel rolünde ‘Yeni Batman’ olarak da izleyeceğimiz Robert Pattinson var.

Yazının Devamını Oku

‘Festival mevsimi’ geldi...

39’uncu İstanbul Film Festivali 9 Ekim’de başlıyor. 20 Ekim’e kadar sürecek organizasyonda Uluslararası Yarışma kapsamındaki yapıtlar sadece festivalin çevrimiçi platformu filmonline.iksv.org’da seyirciyle buluşacak. Öte yandan Antalya Altın Portakal Film Festivali de bugün başlıyor.

İstanbul kent hayatının en belirgin kültürel reflekslerinden biri olan Film Festivali malum her yıl nisanda şehrin sakinleriyle buluşurdu. Ne var ki bütün dünyayı sarsan salgın, 2020 tarihli randevunun iptaline yol açtı. Böylesi bir ortamda İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenen organizasyon nisanda ertelediği bölümlerden Ulusal Yarışma’yı temmuzda gerçekleştirdi. Şimdi de sıra Uluslararası Yarışma, Ulusal Belgesel Yarışması ve ‘Filmekimi Galaları’ filmlerinin seyirciyle buluşacağı yeni bir hamlede.


Evet, 39. İstanbul Film Festivali eksik parçalarını 9-20 Ekim’de düzenleyeceği etkinlikle tamamlıyor. Festival kapsamında toplam 40 yeni film gösterilirken Ulusal Belgesel Yarışması ve ‘Filmekimi Galaları’ filmleri Cinemaximum City’s Nişantaşı ve Kadıköy Sineması’nın yanı sıra festivalin çevrimiçi gösterim sitesi filmonline.iksv.org’da da erişime açılacak. Uluslararası Yarışma filmleriyse yalnızca filmonline.iksv.org adresi üzerinden izlenebilecek.

Çevrimiçi gösterimlerin biletlerinin satışı dün başladı. Şu bilgileri de verelim: City’s Nişantaşı ve Kadıköy Sineması’nın biletleri, ön satış ve festival süresince biletix.com üzerinden yürütülecek.

JÜRİ BAŞKANLIĞI YÖNETMEN TAYFUN PİRSELİMOĞLU’NA EMANET

Bu yıl Uluslararası Yarışma bölümünde 12 film var. Söz konusu yarışmadaki yapıtları değerlendirecek jürinin başkanı yönetmen Tayfun Pirselimoğlu, jüri üyeleri de oyuncu Hazar Ergüçlü, yönetmen Burak Çevik, sinema tarihçisi ve programcı Jasmin Basic ve dağıtımcı Anthony Bobeau.

11 filmin katıldığı Ulusal Belgesel Yarışması’nın jürisindeyse yönetmen Rûken Tekeş, yapımcı-yönetmen Yasin Ali Türkeri ve yönetmen-sanatçı Ezgi Kılınçaslan var.

Aralarında Chloe Zhao’nun ‘Nomadland’, Christian Petzold’un ‘Undine’, François Ozon’un ‘85 Yazı’, Tsai Ming-liang’ın ‘Günler’ gibi filmlerinin olduğu ‘Filmekimi Galaları’nda da toplam 15 film izleyici önüne çıkacak. Seansların saatleri de seyircilerin sağlığı için ve salonlarda dezenfeksiyona zaman ayırmak amacıyla 13.00, 17.00 ve 21.00 olarak belirlendi.

Yazının Devamını Oku

Fakir ama gururlu bir genç

Charles Dickens’ın en kişisel romanı sayılan ‘David Copperfield’ın son uyarlaması, modern dokunuşlarla dolu bir yapım. Filmde acılı bir sürecin sonunda yazar olarak yolunu bulmaya çalışan ana karakteri ‘Slumdog Millionare’den hatırladığımız Dev Patel canlandırıyor.


Ailelerinin koşulları yetersiz; kimileri yetim, hayata tutunmakta zorlanan ama dirayetli duruşları ve kararlılıklarıyla nihayetinde kendi rotalarını bulan karakterler... Ben, Charles Dickens’ın romanlarında karşımıza gelen kahramanları, aslında kendi çocukluğumun romancısı Kemalettin Tuğcu’nunkilere benzetirim. Lakin daha üst bir klasmanda değerlendirildiğinde, kuşkusuz evrensel bir dile ve ruha sahip olan Dickens ve yarattığı dünyalarda dönemin İngiltere’sini, Sanayi Devrimi’nin yarattığı acımasızlığı, aralarındaki mesafe gittikçe büyüyen sınıfları da buluruz. Yani önde acılı bireysel öyküler, arka plandaysa sosyoekonomik bir toplumsal panorama...

1849-1850 arası yayımlanan ‘David Copperfield’, yazarın otobiyografik özelliklerle donattığı, bir anlamda kendi öyküsünün ifadesini bulduğumuz bir metindi. Dickens’ın sevilen romanlarından biri olarak kuşaklar boyu okundu, sinemaya ve televizyona da defalarca uyarlandı.

Yoksulluk ve acı dolu günler

Bu hafta salonlarımıza uğrayan Armando Iannucci imzalı son adaptasyonsa önceki hamlelerden farklı bir adım. Çoğunlukla mizahı ‘abartının abartısı’ formuyla kullanan bir üslubun sahibi olarak İskoç kökenli yönetmen, bu klasiği de kendince harmanlamış. ‘David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikâyesi’ (‘The Personel History of David Copperfield’), romanın ana karakterlerine bağlı serbest bir uyarlama niteliğinde. Annesinin zalim Murdstone’la evliliğinin ardından Londra’daki bir fabrikada yoksulluk ve acı dolu günler eşliğinde emek (ve ekmek) mücadelesine soyunan, evlerinde kaldığı Micawber ailesiyle yoksulluğu paylaşan David Copperfield, nihayetinde duygu ve düşüncelerini aktarabileceği bir mecra bulur: Yazarlık...
Yönetmen Iannucci, senaryosunu Simon Blackwell’le birlikte kaleme aldığı filminde Dickens’ın en kişisel ve iyimser romanı kabul edilen metnini ırksal çeşitlilikle zenginleştirmiş ve bir anlamda öyküyü adeta günümüz İngiltere’sinin profiline dönüştürmüş. Öyle ki ana karakter Hint kökenli, aralarında platonik ilişki olan kadın siyah, o kadının babası (Copperfield’ın halasının muhasebecisi yani) Uzakdoğu kökenli, okuldaki arkadaşının aristokrat annesi siyah vs.

Böylesi bir harmanın yanı sıra son derece akıcı ritme, absürt ve komik bir üsluba sahip, abartısı bol bir uyarlama bu. Hızlı sahne trafiği ve görsel açıdan ilginç geçişleri de cabası...

Öte yandan ‘Victoria çağının vicdanı’ (aynası) olarak da tanımlanan Dickens’ın romanlarında altını çizdiği sosyal yapıya filmin pek vurgu yapmadığını söylemeliyim. Bunun nedeni Iannucci’nin ‘antikomünistliği (!) mi, “Gerek yok, zaten metin her şeyi anlatıyor” yaklaşımı mı; bilemiyorum tabii. Ama bunun önemli bir dert olmadığını da söylemeliyim.

Yazının Devamını Oku