GeriUğur VARDAN Western’lerin en gevezesi...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Western’lerin en gevezesi...

Quentin Tarantino imzalı ‘The Hateful Eight’, yönetmenin alâmeti farikası sayılan bol diyaloglara dayalı bir western. 168 dakikalık filmde silahlardan ziyade karakterler konuşuyor.

Geçen ay festival dolayısıyla eşi Vanessa Redgrave’le birlikte Antalya’ya gelen ‘emektar kovboy’ Franco Nero’nun bir grup sinema yazarıyla yaptığı söyleşide naçizane kendisine şu soruyu yöneltmiştim: “Eastwood’un ‘Unforgiven’ı sonrası türün yatağı değişti. Öte yandan western’in öldüğünü söyleyenler var, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?” İtalyan aktörün cevabı şöyleydi: “Bu hep söylenir ama western asla ölmez. Bakın Tarantino, benim eski bir karakterimden yola çıkarak ‘Django Unchained’i (‘Zincirsiz’) çekti, western yeniden canlandı.” Ve ekledi: “Birkaç hafta sonra Tarantino’nun yine bir western olan son filmi ‘The Hateful Eight’ vizyona girecek ve bir kez daha, bu türün ölmediğini, yeniden ayağa kalktığını göreceğiz...”


Western’lerin en gevezesi...


Valla biz sinema yazarları ‘The Hateful Eight’i gördük ama ben kendi adıma konuşayım; western’den ziyade Tarantino sinemasının, diyaloglara boğulmuş klasik yapımlarından biriyle daha karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim. Amerikalı yönetmenin sinema macerasını biliyor olmalısınız. Eğer bilmiyorsanız da sorun yok, ben hemen hatırlatayım: Vakti zamanında video dükkânında çalışırken kendine yakın hissettiği türlerin her türlü örneğini izleyip ileride tam da ‘Post-modernist çağlar’ın yönetmeni olarak geçmişte hafızasında biriktirdiği onca mirasın harmanlarını kendine özgü biçim ve anlatımlarla önümüze atar. Son dönemdeki favori alanı, 60’lar ve 70’lerin İtalyan sinemasının örnekleri. Mesela ‘Inglourious Basterds’, Enzo G. Castellari’nin 1978 tarihli filminin, ‘Django Unchained’ de benzer şekilde Sergio Corbucci’nin 1966 tarihli yapıtının yeniden yorumlanmasıydı. ‘The Hateful Eight’in ilham kaynağı ise yine Corbucci imzalı ‘Büyük Sessizlik’ (‘Il grande silenzio’) gibi görünüyor. 1968 tarihli bu yapımda öykü, olayların geçtiği yöreye atanan yeni bir şerif, acımasız bir kelle avcısı ve dilsiz bir adalet dağıtıcısı silahşorun etrafında biçimlenir.

‘The Hateful Eight’te ise öykü şöyle: İçsavaş sonrası Amerika’sında karlı bir kış ortamında kelle avcısı John ‘Cellat’ Ruth, yakaladığı kaçak Daisy Domergue’yu Red Rock kasabasına götürmek için bir posta arabasıyla yolculuk etmektedir. Onlara önce bir başka kelle avcısı, Binbaşı Marquis Warren, daha sonra da Red Rock’a yeni şerif olarak atandığını iddia eden Chris Mannix katılır. Ekip, güzergâh üzerinde yer alan Minnie’nin bir tür konaklama yeri olan büyük dükkânında kalmak ister. Lakin dükkânda kadın ve kocası yoktur, yerini baktığını söyleyen bir Meksikalıyla üç konuk vardır. Gece, hepsi için bilinmez bir serüvenin ifadesi olacaktır.

 


‘Lincoln mektubu’

 


Tarantino, 168 dakikalık upuzun filmini beş bölümde perdeye aktarırken bu toplam içinde ağırlıklı olarak diyaloglara sırtını yaslamış (ki biliyoruz ki en hâkim olduğu alan bu). Malum, western’de karakterlerden ziyade silahlar konuşur; ‘The Hateful Eight’in ‘ateşli’ sahneleri genel toplamın içinde çok az yer teşkil ediyor. Yolculuk kısmı itibariyle John Ford’un ‘Stagecoach’unu hatırlatan film, öyküdeki sonradan ortaya çıkan gizem nedeniyle Agatha Christie esintileri de yayıyor. Kanlı sahneler de yönetmenin eski bir filmini, ‘Rezervuar Köpekleri’ni akla getiriyor (Bu arada öyküdeki ‘Abraham Lincoln’ün mektubu’ muhabbetinin, ‘Pulp Fiction’daki ‘Le Big Mac’ türü bir vurgunun taze bir versiyonu olduğu kanaatindeyim). Son dönemlerde Amerika’daki siyahların yanında olduğunu gösteren çıkışlarına şahit olduğumuz Tarantino, hayattaki bu duruşunu tıpkı ‘Zincirsiz’de olduğu gibi ‘The Hateful Eight’te de gösteriyor göstermesine de, bazı sahnelerde rahatsız edici bir şekilde maço takılıp gereksizce ‘erkeklik’ taslıyor.
Oyunculuk performansları açısından herkes; başta Samuel L. Jackson Binbaşı Warren’da olmak üzere, Kurt Russell John Ruth’da, Jennifer Jason Leigh Domerque’de, Walton Goggins Şerif Mannix’te, ‘Mr. Orange’ Tim Roth Cellat Mobray’de, ‘Mr. Blonde’ Michael Madsen Gage’de, emektar Bruce Dern General Smithers’da vs. gayet iyiler.
Ara bir not: Tarantino, ‘Sekizinci filmi’ olarak lanse ettiği bu son adımını sinema tarihi boyunca klasik olmuş az sayıda yapımda kullanılan ‘Ultra Panavision 70’ formatıyla çekerek kasvetli western ortamı yakalamak istediğini belirtiyor. Filmin müziğinde de efsanevi İtalyan besteci Ennio Morricone’nin imzası var.        
Sonuç? Tarantino, bir kez daha kendince serbest bir uyarlamaya soyunurken ‘western’ kisvesi (!) altında adeta bir tiyatro oyunu sahneye koymuş. ‘Gerçek western bu değil’ diyebilirsiniz ama gerçek Tarantino kesinlikle bu...

 

Vahşi Batı köpekleri


Yer yer ilk başyapıtı ‘Rezervuar Köpekleri’ni hatırlatan, Oscar yarışının iddialılarından, Tarantino filmlerinin en matrağı ‘The Hateful Eight’ vizyonda. Tarantino neden kendisini tekrar 90’larda hissettiğini, filmin yıldızlarından Kurt Russell ve Jennifer Jason Leigh ise adı deliye çıkmış yönetmenin asıl yüzünü anlatıyor.

 

‘Hayattaki öfkemi nihayet bu filme döktüm’


Quentin Tarantino


 Film, olayların tek bir yerde geçmesi açısından ‘Rezervuar Köpekleri’ni çok anımsatıyor.
- Kesinlikle.  Bunu bilerek başladım...
Yazmaya başladığınızda köklerinize geri döndüğünüzün farkında mıydınız?
- Evet. Ama Rezervuar Köpekleri’nin western versiyonunu yapacağımı bilmiyordum. Filmde köklerime geri döndüğümü söyleyebiliriz. Kadroya bile bu yansıyor. Bu filmin verdiği 90’lar hissiyatı var. Çoğu oyuncu 90’larda başarıya ulaştı.
Rezervuar Köpekleri gibi bu da karakterlerin sırlarının olduğu bir hikâye...
- Evet, evet, önce hiçbir şey bilmeyerek izlediğiniz ilk sefer olacak. Sonra gelecek sefer... Her şeyi bileceksiniz. Dolayısıyla o zaman elemanların neler yaptıklarını izleyeceksiniz.
Daha önce hiç gizem türü yazmayı denediniz mi?
- Hayır. İlk denemem bu. Ama yazma tarzımı değiştirmedim. Kötü adam ya da adamların kim olduğunu başladığımda bilmiyordum. Bana kendilerinin göstermesini istedim.
Oyuncuları sıkı bir kampa falan soktunuz mu?
- Sadece  provalarda. Üç haftalık prova süreci vardı. Onlara şöyle dedim: “Filmde yapmanız gereken her şeyi yapmanızı istiyorum. Beni hayal kırıklığına uğratmayın. Bunu yapamayarak kalbimi kırmayın. Yatırım yapmalısınız.” Örneğin, Jennifer filmde gitar çalıyor ve bunu öğrenmek için her gün çalışıyor. Epey de iyi olmaya başladı. Jennifer’a “Gitar çalabilir misin” diye sordum, o da “Hayır ama hep istemişimdir” dedi, ben de “İşte sana fırsat” dedim.
İnsanların bu filmden neler çıkarmasını istersiniz?
- Senaryoyu yazdığımda çok acayip bir ruh halindeydim. Hayata öfke doluydum. Bunların hepsi senaryoda ortaya çıktı. Çok da iyi oldu.

 

 

Kurt Russell (John Ruth)


‘TarantIno seti, eğlendiğiniz bir sirke geri dönmek gibi’

 


Django Unchained’de de oynayacaktınız. Son dakika iptal oldu. Quentin’in müdavimlerinden olmuş gibisiniz.
- Bence Quentin, insanları bir rolde görmeye başlıyor, burada da öyle yaptı. Benzersiz biri. Sette benzersiz; benzersiz bir yazar, oyunculara karşı benzersiz bir yönetmen. ‘Benzersiz’den kastım şu: Yıllar ama yıllar önce katıldığınızı düşündüğünüz bir tür sirk gibi.
Quentin’in size anti-kahraman rolleri vermesi ilginç. Bu rolü karakter sebebiyle mi kabul ettiniz?
- Senaryoda yazanları çok sevdim. Dün aracılığıyla bugüne hitap ediyor. Kariyerimde hep farklı şeyler yaptım ve şimdi kendimi tam tersi hissediyorum.
Genelde oyuncular Tarantino’nun, onların kendilerini rahat hissetmelerini istemediğini söyler.
- Bence her oyuncu Quentin’le, onun materyali, oyuncuları ve dünyasıyla çalışma fırsatının tadına varmalı. Kendimi son derece şanslı hissediyorum. Anlıyorum. Bunun bana anlatılması gerekmiyor. Aynı fikirdeyim, kafam karışmıyor, sorgulamıyorum, merak etmiyorum, bulmaya çalışmıyorum. Ortada çünkü. Çok net.
Hikâye, son zamanlardaki en kısıtlı hikâyelerinden biri. Bir anlamda Rezervuar Köpekleri gibi.
Oyuncular olarak en eğlenceli bulduğumuz şey, söylediklerimizle bağlantılı meydana gelen tonal değişiklikler. Güleceksiniz. Ama aynı zamanda “Vay canına, yok artık. Şaka mı bu?” diye düşüneceksiniz.

 


Jennifer J. Leigh (Daisy Domergue)


‘Kurt Russell, sahte yumruk konusunda bir dâhi’

 

Seçmelerde gerildiniz mi?
- Quentin seçmelerde geliyor, yanınıza oturuyor, senaryoyu eline alıp sizinle birlikte okuyor. Onunla karşılıklı oynuyor gibi hissediyorsunuz ve bu bütün gerginliğinizi alıp götürüyor. Bir saat oradaydım. Deneyim çok hoşuma gitti. Sonrasında annemi aradım; bana nasıl gittiğini sordu; ben de ona şöyle dedim: “Hiçbir fikrim yok. Konuşmaktan boğazım ağrıyor. Ama çok güzel vakit geçirdim ve bu rolü alsam da almasam da yaşadığım tecrübeyi asla unutmayacağım.
‘The Hateful Eight’teki tek ana kadın karakter olmak hoşunuza gitti mi?
- Çok eğlenceliydi. Hatta erkek zihniyetiyle ilgili bir eğitim gibi oldu. Hepsi harika adamlar, çok farklı yetenekler ve her biri harika birer hikâye anlatıcı. Tek kadın bendim ve durum çok farklı da olabilirdi. Erkekler arasında dışlanabilirdim de ama bana kucak açtılar, beni sevdiler.
Kurt Russell’ın sizi hırpaladığı bazı sahneler çok acı verici görünüyor. Gerçek yara aldınız mı?
- Çok iyi ellere emanet edilmiştim. Başka bir aktör olsa cayabilir ya da tereddüt edebilir, hatta darbeyi almadan önce tepki verip çekimi mahvedebilirdim ama Kurt’le bunları dert etmeme hiç gerek kalmadı çünkü asla darbe almayacağımı biliyordum.
Russell, sahte yumruk atmak konusunda iyi mi yani?
- İyiden de öte. Bir dâhi.

 

The Hateful Eight

Yönetmen: Quentin Tarantino
Oyuncular: Samuel L. Jackson, Kurt Russell, Jennifer Jason Leigh, Walton Goggins, Tim Roth, Michael Madsen, Bruce Dern, James Parks, Demian Bichir, Channing Tatum
ABD yapımı

 

 

Size ‘Rocky 7’ diyebilir miyim?

 

Western’lerin en gevezesi...


Tamam herkes en iyi bildiği işi yapar ama Sylvester Stallone’nin yine yeniden Rocky Balboa kimliğine bu saatten (ya da yaştan) sonra dönmesi mantıklı olur mu? Haftanın yenileri arasında yer alan ‘Creed: Efsanenin Doğuşu’, adeta “Dönerse ancak böyle döner”in ifadesi olmuş. Genç yönetmen Ryan Coogler’ın ikinci uzun metrajlı filmi olan yapımda, efsanevi boksör, bir zamanlar ezeli rakibi olan Apollo’nun oğlu Adonis’e (mitolojiye sevgilerimizle!) hocalık yapıyor.

Seriyi vakti zamanında izleyenler Apollo’nun oğlu olduğundan haberdar değildi, ki karısı Marie Anne de, ‘rahmetli’ eşinin aslında bir baba olduğunu sonradan öğreniyor ve Adonis’i yetiştirme yurdundan çekip çıkarıyor ve iyi bir eğitim almasını sağlayarak beyaz yakalı bir elemana dönüştürüyor. Lakin gen bu; aslına çekiyor. Genç Adonis, parlak memuriyet hayatına son vererek babasının mirasını üstleniyor ve boksör olma uğraşında kendisine yeni bir yol haritası çiziyor. Güçlü, hırslı, arzulu ama acemiliğinin ve ortamın kendine özgü ruhundan uzak olduğunun farkında bir eldiven olarak da, babasının ezeli rakibi Rocky Balboa’nın kapısını kendisini eğitmesi için çalıyor. Philadelphia’da kendi hayatını sessiz sedasız yaşayan efsane ise bu teklife başta karşı çıksa da nihayetinde Adonis’i Liverpool’da İngiliz boksör ‘Pretty’ Ricky Conlan’la yapacağı unvan maçına hazırlıyor...       


‘Creed: Efsanenin Doğuşu’, ilk ‘Rocky’ filminin formüllerini (Adonis’in bir Adrian’ı, yani Bianca’sı bile var), bir anlamda Balboa’nın Tommy adlı genç bir boksöre hocalık yaptığı ‘Rocky 5’le birleştiriyor. Bu kadar iyi eğitilmiş bir kişiliğin boksör olmak uğruna her şeye sıfır noktasından başlaması pek inandırıcı olmasa da bu durumu baba-oğul arasındaki miras (Freudyen bir mesele yani) açısından sineye çekiyoruz. Öte yandan boks, sinema tarihi açısından spor filmleri kategorisine her daim iyi malzeme vermiştir. Öncelikle öyküler çok dramatik olma şansına sahiptir, ayrıca bu sporun kendine özgü doğası görsel açıdan çok malzeme barındırmaktadır. ‘Creed: Efsanenin Doğuşu’ elbette bir ‘Raging Bull’ değil ama bir şekilde dahil olduğu ‘Rocky’ serisinin içinde iyiler arasında sayılabilir. Özellikle Creed’in, Goodison Park’ta Conlan’la yaptığı unvan maçı sahneleri bir hayli etkileyici.


‘Bombacı’ çok iyi oynuyor

 

Oyunculuklara gelince, Adonis’te Michael B. Jordan gayet iyi, performansıyla ‘En İyi Erkek Oyuncu’da Oscar’a aday olabilir. ‘Rocky 7’ olarak da nitelendirilebilecek bu filmde bir kez daha aynı rolde karşımıza çıkan Sylvester Stallone de gayet iyi. Doğrusu ben kendisinin o zorlama ‘Cehennem Melekleri’ serisinde, 69 yaşında aksiyon yıldızı gibi davranması yerine böylesi rollerle karşımıza gelmesini yeğlerim. Bu arada filmde ‘Pretty’ Ric-
ky Conlan’ı canlandıran eski ağır siklet boks şampiyonlarından ‘Bombacı’ lakaplı Anthony Bellew da bir hayli etkileyiciydi.
‘Creed: Efsanenin Doğuşu’ dramatik unsurları itibariyle klişelere dayansa da adrenalin yüklü boks sahneleri fazlasıyla tatmin edici. Oyunculuk performanslarını da hesaba katarsanız salona yollanmak için yeterli nedeniniz var.   


Creed

Yönetmen: Ryan Coogler
Oyuncular: Michael B. Jordan, Sylvester Stallone, Tessa Thompson, Pyhlicia Rashad, Tony Bellew
ABD yapımı

 

 

Umut ışığı bu kez ‘paspas’ta...

 

Western’lerin en gevezesi...


“Kazanan takım bozulmaz” derler... David O. Russell da, bu genel görüşe uygun davranıyor ve 2012 tarihli ‘Umut Işığım’daki (‘Silver Linings Playbook’) üçlüsüne (Jennifer Lawrence, Bradley Cooper ve Robert De Niro) yeni filmi ‘Joy’da bir kez daha yer veriyor. Lakin ‘Joy’u asıl olarak bir Jennifer Lawrence filmi olarak nitelemek gerek. Çünkü genç yıldız, bu kez öyküyü neredeyse tek başına sırtlıyor.
Film, genç bir kadının çevre baskısına rağmen ayakta kalma mücadelesine odaklanıyor. Joy, kaotik aile ortamından kurtulmak adına çocukluktan beri içinde saklı olan ‘kâşif ruhu’nu harekete geçirerek çıkmak istiyor ve kendi icadı olan ‘mucize’ paspasla bu yolda ilk önemli adımı atıyor. Lakin önünde son derece meşakkatli bir yol vardır...

‘Joy’da Jennifer Lawrence’ın oyunculuğu dikkat çekiyor çekmesine de O. Russell’ın kaleme aldığı senaryo hem dağınık hem de kimi anlarında inandırıcılıktan fazla uzak, gereksiz derecede abartılı. Bence filmin asıl rahatsız edici yanı ‘Amerikan rüyası’na ve kapitalizmin acıları hafifletici yanına olan inancı. O. Russell, bütün bunlara inanıyor ve tepkisini, sistemin erkek egemen olmasına karşı koyuyor. Öyküye baktığımızda ‘Joy’un yükselişine engel olanlar babası, paspas tasarımını yapmamalarına karşın üretimde aşamasında kolay para kazanan üçkâğıtçı erkekler, satışların gerçekleştiği kanaldaki erkek yönetici ve yine, ürünü yanlış bir şekilde tanıtan erkek sunucu (bu listeye işten kaçan kocayı da ekleyebiliriz)...
Sonuç? Oyunculuk performansları açısından sorun yok, öyküde kimi hoş anlar ve espriler de var ama genel olarak ‘Joy’ bence vasat bir film olmuş. Aynı sularda yüzen bir film üzerinden tarife soyunursak mesela bir ‘Erin Brockovich’ değil...    

 

 

Joy


Yönetmen: David O. Russell
Oyuncular: Jennifer Lawrence, Robert De Niro, Edgar Ramirez, Bradley Cooper, Diane Ladd, Virginia Madsen
ABD yapımı

X

‘İkimiz bir fidanın dehşet saçan dalıyız’

‘Marvel evreni’ üyelerinden ‘Venom’ın sinemadaki ikinci serüveni huzurlarımızda. Gazeteci Eddie Brock’la uzaylı yaratığın, suçlu bir çifte ve yeni bir canavara karşı verdiği mücadeleyi anlatan filmin başrollerini Tom Hardy, Woody Harrelson ve Michelle Williams paylaşıyor.

Eddie Brock, meseleye vâkıf olanların bildiği üzere ‘Örümcek Adam’ dünyasında önemli bir yer işgal eden ünlü gazete ‘Daily Bugle’dan aşina olduğumuz, ‘emekçiden yana’ haberler yapan bir muhabirdir. Sinemadaki ilk ‘solo’ yansıması olan 2018 tarihli yapım ‘Venom: Zehirli Öfke’den de nasıl bir fiziksel dönüşüme uğradığına tanığız. Malum, uzaydan gelen bir yaşam formu kendini ortaya çıkarmak için aradığı insan bedenini Brock’ta bulmuş ve bu zoraki arkadaşlıktan yeni bir ‘süper kahraman’ doğmuştu.

Ruben Fleischer imzalı ilk adımın devamı niteliğindeki ‘Venom: Zehirli Öfke 2’de (‘Venom: Let There Be Carnage’) kamera arkasına, daha önce özellikle ‘Gollum’ (‘Yüzüklerin Efendisi’ serisi) ve ‘Caesar’ (‘Maymunlar Cehennemi’ serisi) gibi karakterlerden hatırladığımız oyuncu-yönetmen Andy Serkis geçmiş. Venom’a hayat veren Tom Hardy’nin yanı sıra Kelly Marcel’in ortaklaşa kaleme aldıkları yeni maceranın ana ekseni, uzaylı simbiyotun, kendi türünden bir düşmana karşı verdiği savaş.

Filmde Venom’a Tom Hardy hayat veriyor.

Genel çatı iki yaratığın Dünya üzerindeki ‘final’ maçına doğru inşa edilirken gidiş yolunda karşımıza kötülük timsali bir çift çıkıyor: San Francisco’daki St. Elmes İstenmeyen Çocuklar Evi’nde birliktelikleri başlayan Cletus Kasady ve sevgilisi Frances Barrison.

‘KATİL DOĞANLAR’IN UZANTILARI…

Bir seri katil olan Cletus, San Quentin Eyalet Hapishanesi’nde, Francis ise Ravencroft Enstitüsü’ndedir. Brock, seri katilin öyküsünü kitlelere aktarıp kaybettiği gazetecilik prestiji ve ruhunu yeniden kazanırken bir temas dolayısıyla farkında olmadan yeni bir canavarın varoluşuna kapıyı aralar.

‘Marvel ailesi’nin salonlarımızı ziyaret eden yeni ürünü ‘Venom: Zehirli Öfke 2’, bence ilk adımdan bir tık daha iyi... Yaratık ve onunla bütünleşen Eddie’nin ilişkisi bir tür ‘alter ego’ savaşı ya da sürekli didişen, kavga eden ama birbirlerine muhtaç bir sevgili profili olarak da ele alınabilir. Filmde çok etkili olmayan ama ara ara karşımıza çıkan mizah yükünü bu çekişme üstleniyor. Cletus-Francis ya da diğer adlarıyla ‘Carnage’-‘Shriek’, filmin bir yerinde yeni ‘Bonnie-Clyde’ olarak anılıyorlar ama Cletus’u canlanlandıran Woody Harrelson dolayısıyla ben onları ‘Katil Doğanlar’ın uzantıları olarak adlandırmayı daha uygun gördüm.

İlk adıma ilişkin eleştirimde Brock’un mesleği üzerinden “Film ‘günümüz dünyasında gazetecilik yapabilmek için uzaylılara ihtiyaç var’ türü bir mesaj mı iletmek istiyor” diye yazmıştım: İkinci adımda da gazetecilik meselesi var ama hikâyede herhangi bir mesajı aktaracak kadar yer işgal etmiyor.

Yazının Devamını Oku

Satış da yaparım, ajanlık da...

‘Kurye’, Doğu Bloku ülkelerine satış yapan bir işinsanının, Batı lehine çalışan bir Rusun verdiği belgelerle ‘Küba Füze Krizi’nin seyrini değiştirmesini anlatıyor. Gerçek bir hikâyeden uyarlanan filmde ana karakter Greville Wynne’yi İngiliz oyuncu Benedict Cumberbatch canlandırıyor.

Casuslar dünyası popüler kültür vasıtasıyla daha çok ‘James Bond’lardan ‘Jason Bourne’lara uzanan çizgide gelişen, entrikanın yanı sıra aksiyonun öne çıktığı serüvenlerle zihinlere yerleşmiştir. Oysa hayatın akışına paralel daha yavaş akan ama bedelleri ve izleri daha derin olan öyküler de vardır ve onlar edebiyatın ya da sinemanın sunduğu kurgunun ötesinde tamamıyla gerçektirler. Bu tür seçeneklerin çoğunu ise John le Carré’nin romanlarında ve onların beyazperdedeki yansımalarında buluruz.

Haftanın yenilerinden ‘Kurye’ (‘The Courier’), casuslar dünyasını gerçekçi çizgilerde resmedenler sınıfında (Zaten öyle de olması gerekiyor, ana karakteri ‘gerçek’ bir kişi). Öykü kısaca şöyle: 60’lı yıllar... Soğuk Savaş döneminde Sovyet lideri Kruşçev, ABD’nin Türkiye ve İtalya’daki üslerinde bulunan nükleer füzelerine karşılık Küba’ya nükleer füze yerleştirilmesine karar verir; bu da olası bir savaşın kapısını aralar ve tüm dünyayı gerilime ve korkuya sürükler. Kendi halinde bir işinsanı olan Greville Wynne daha çok Macaristan ve Çekoslovakya gibi Doğu Avrupa ülkelerine satış yapmaktadır. Günün birinde ticaret dünyasından tanıdığı ama aslında MI6’e çalışan Dickie Franks ve CIA temsilcisi Emily Donovan onu yemeğe davet eder ve tekliflerini sunarlar: Sovyetler’e de mal satacak, bu esnada kendilerine ‘casusluk’ yapmak için çağrı yollayan Albay Oleg Penkovsky üzerinden gelecek belgeleri kendilerine ulaştıracaktır. Kabul etmekte tereddüt etse de nihayetinde ülke çıkarları söz konusudur; bu maceraya atılır ama işler giderek sarpa sarar...

Tiyatro kökenli Dominic Cooke, filminde Wynne ve Penkovsky arasında görev itibariyle başlayan mesafeli bir dostluğun daha derinlere inen yolculuğunun katmanlarını yansıtıyor. İngiliz işinsanının Moskova yolculukları, eşi Shelia tarafından gizli bir gönül ilişkisi olarak düşünülse ve aile düzeni çatırdasa da Wynne görevini sürdürüyor. Lakin KGB, olaya el koymakta gecikmiyor.

OYUNCULUKLAR ETKİLEYİCİ

‘Kurye’ aslında kan bağı açısından daha çok Spielberg’ün ‘Casuslar Köprüsü’ne (‘Bridge of Spies’) yakın duruyor. İki cephede gelişen olaylar, Sovyet tarafı, hapishane bölümleri derken gerilim bürokratik hamlelerde kıyıya vuruyor. Benedict Cumberbatch’ı Wynne rolünde, son dönemlerdeki en etkileyici performansıyla karşımıza getiren filmde Penkovsky’yi canlandıran Gürcü oyuncu Merab Ninidze de çok başarılı.

Dominic Cooke’un yapıtı, sinematografik yanından çok böylesi bir kişiliği hatırlatmasıyla önemli bence. Filmi izledikten sonra kaynaklara göz attım; Greville Wynne gerçekten ilginç bir karaktermiş ve ‘kuryelik’ kariyeri sonrası da ayrı bir filmi hak ediyormuş.

Yazının Devamını Oku

Bond'ların en romantiğine veda ederken...

Daniel Craig’i son kez James Bond olarak izleyeceğimiz ‘Ölmek İçin Zaman Yok’, hüzünlü bir veda sonatı tadında. ‘Majestelerinin Ajanı’, 25’inci sinema serüveninde bir virüsü dünyaya yaymak isteyen Lyutsifer Safin’e karşı mücadele ediyor, bir yandan da kırık kalbini tamir etmeye çalışıyor.

Majestelerinin Ajanı namıyla bilinen Bond, malumunuz üzere aslında ‘naftalin’ kokan bir karakterdir. Çünkü Ian Fleming’in kahramanı temel olarak bir Soğuk Savaş dönemi ürünüdür ve ABD’yle Sovyetler arasında salınan bir dünyada ‘kolonyalist’ Birleşik Krallık’ın eski özlemlerine seslenir. Politik takılmaz, daha çok ‘çılgın’ biliminsanlarının, dünyayı ele geçirmeye çalışan kötülerin, örgütlerin karşısına çıkar. Zariftir, şıktır, çapkındır, vefasızdır, incedir vs. Ama bu özelliklerin günümüz dünyasında pek de karşılığı olmadığı için artık farklı bir kimliğin ifadesidir. Hoş, 80’lerde AIDS döneminde kimi dokunuşlardan payını almış, neredeyse ‘tek eşliliğe’ göz kırpar olmuş ama sonra yine eski kimliğinde dolaşmıştır. Lakin 2006 tarihli ‘Casino Royale’den bu yana James Bond artık ‘geçmişin süper ajanı’ kimliğine veda edip ayakları daha bir yere basan bir profilin ifadesi olmuştur.

Bu kabuk değiştirme sadece tavır ve duruşta değil, karaktere hayat veren Daniel Craig’in fiziği nezdinde de gerçekleşmiştir. Başlangıcı Sean Connery olmak kaydıyla Roger Moore, George Lazanby, Timothy Dalton, Pierce Brosnan gibi isimler genel olarak kumral, ince ve daha zarif portrelerdi. Craig’le birlikte hem görünüşte hem de tavırda (daha acımasız ve aman vermeyen, öldüren bir Bond) farklılık gerçekleşti. Öte yandan tıpkı Christopher Nolan’ın ‘Batman-Joker’ ikilisi üzerinden çizgi romana felsefi ve sosyolojik derinlikler katma çabası gibi ‘Majestelerinin Ajanı’ da oturaklı, olgun, hüzünlü ve romantik bir karaktere dönüştü.  

Pandemi dolayısıyla vizyon tarihi sürekli oynayan ve nihayet bu hafta tüm dünyada seyirci karşısına çıkan ‘Ölmek İçin Zaman Yok’ (No Time to Die), Craig’li beşinci Bond filmi olarak ‘devamlılık’ esasıyla perdedeki yerini alıyor. Yani bu adım, öyküsünü bundan önceki kimi unsurların gölgesinde oluşturuyor. Bir başka deyişle Spectre örgütü, şefleri Blofeld, Bond’un son aşkı Madeleine Swann, M, Moneypenny, Q; hepsi yerli yerinde duruyor. İtalya’da tatil yaparken eski aşkı Vesper Lynd’in mezarını ziyaretle başlayan gelişmeler Bond’un, Swann’la yolunu ayırmasına neden olur. Beş yıl sonraysa Jamaika’da emeklilik günlerini yaşayan 007, CIA’den dostu Felix Leiter vasıtasıyla tekrar eski kimliğine döner ve Lyutsifer Safin adlı yeni bir ‘kötü’nün planlarına set çekmek için mücadeleye girişir.


Filmin tema şarkısını Billie Eilish seslendiriyor.

SİYAH VE KADIN BİR ‘007’...

Yazının Devamını Oku

Da Vinci’nin ‘gerçek’ şifreleri

2019, Leonardo da Vinci’nin 500’üncü ölüm yıldönümüydü. Bu vesileyle Paris’teki dünyaca ünlü Louvre’da kendisini anmak amacıyla bir sergi düzenlendi. ‘Louvre Müzesi’nde Bir Gece: Leonardo da Vinci’ adlı belgesel, işte bu sergiyle birlikte Rönesans’ın ikonik isminin sanatsal serüvenini tüm unsurlarıyla ele alan muhteşem bir yapım. Filmi, serginin küratörlerinin aktardığı bilgiler eşliğinde izliyoruz.

Bir sanatçıyı ölümsüz kılan nedir? Bunun çağdaş dünyada birçok cevabı olabilir ama bize, birkaç yüzyıl öncesinden seslenen bir yaratıcının işinin ne kadar zor olduğu o kadar aşikâr ki... Çünkü gezegen artık onun yaşadığı dönemin çok çok uzağındadır ve geride o denli güçlü ayak izleri bırakmış olmalıdır ki, zamana dirensin, şimdinin sularında da yüzsün ve değerini kaybetmemiş olsun...

Leonardo da Vinci bu tür çizgilerin ideal karşılığı olan bir karakterdi... Bugün sıradanından elitine kime sorsanız insanlık tarihinin hafızasına kazınmış en bilinen resmin, onun fırçasından çıkan ‘Mona Lisa’ olduğunu söylerler... Meseleye daha derinlemesine vâkıf olanlarsa sadece bir ressam değil, heykeltıraş, mühendis, biliminsanı, mimar gibi vasıflara sahip olduğunu da ekleyebilir. O aslında Rönesans’ın belki de en önemli simgesidir. İnsanlık tarihinin bu en büyük dönüşümlerinden biri, çoğu kez onun kişiliğinde ifade edilir...

2019, Da Vinci’nin (1452-1519) aramızdan ayrılışının 500’üncü yılıydı. Bu vesileyle Paris’teki Louvre Müzesi, avlusunda yer alan (inşası sırasında ve sonrasında tartışmalara neden olan ve de 1989’dan beri hizmet veren) ‘Cam Piramit’ dahilinde bir sergi düzenledi. Bu son derece önemli organizasyonda sanatçının dünyanın çeşitli yörelerine dağılmış 160’a yakın eseri toplanarak meraklılarıyla buluşturuldu. Sergi, Vincent Delieuvin ve Louis Frank adlı iki küratörün rehberliğinde, tam 10 yıl süren titiz bir çabayla gerçekleşti. Yönetmen Pierre-Hubert Martin, 2019 sonbaharında gerçekleştirilen söz konusu sergiyi filme alarak bir anlamda sonsuza taşıdı. Bu haftadan itibaren bizim salonlarımıza da uğrayan ‘Louvre Müzesi’nde Bir Gece: Leonardo da Vinci’ (A Night at the Louvre: Leonardo da Vinci), gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki son zamanlarda seyrettiğim en muhteşem belgesel...

90 dakikalık bu özel gösteri, Da Vinci’nin sanatsal yolculuğunu dönemi içinde ele alırken adım adım gelişimini, eserleri eşliğinde perdeye yansıtıyor. Film boyunca sergiyi gerçekleştiren de Vincent Delieuvin ve Louis Frank, bize bu büyük Rönesans ikonunun önemini, değerini, farklılığını gösteren unsurları, son derece anlaşılır metinler eşliğinde sunuyor. İki küratörün yanı sıra Comédie-Française üyesi oyuncu Coraly Zahonero da dış ses olarak anlatıcılığı üstleniyor. Bu muazzam görsel turda, Da Vinci’nin Floransa’dan Milano’ya, oradan da İtalya’nın çeşitli yörelerine uzanan yolculuğundaki tüm durakları gezerken, sanatsal arayışlarına da uğruyoruz. Başlarda boyanın tuvalde kalıcı olabilmesi için bir tür yapıştırıcı ya da bağlayıcı malzeme olarak yumurtayı kullanan ‘üstat’, daha sonra ‘Kuzeyli’ (Flaman) ressamların kullandığı bir maddenin, yağlıboyanın varlığından haberdar oluyor ve resimlerine bambaşka bir boyut kazandırıyor. Keza gölge ve ışık konusunda da kendine özgü arayışları ve çözümleri var.

Da Vinci’nin, belgeselde öne çıkarılan ‘La Belle Ferronnière’ adlı bu çalışmasında Milano Dükü’nün karısı Beatrice d’Este’yi resmettiği sanılıyor....

‘MONA LİSA’YA ZARİF BAĞLANTI

Yazının Devamını Oku

Zihnin oyunları

Kızıyla yaşayan 80 yaşında bir adam artık zihninin kendisine oynadığı oyunlarla bir labirentin içinde kaybolmaya başlamıştır; ne gerçek ne hayal, anlamakta güçlük çeker. Florian Zeller’ın, kendi tiyatro oyunundan sinemaya uyarladığı ‘Baba’da muhteşem bir portre çizen Anthony Hopkins, bu yıl En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını almıştı.

Ferah, geniş, zevkli bir elden çıktığı belli bir daire ve burada yaşayan bir kadınla yaşlı babası... Anthony, son bakıcısıyla her zaman olduğu gibi bir problem yaşamıştır. Yenisiyle yola devam etmek mi yoksa başka bir seçenek mi? Anne, sevdiği insanla Paris’e taşınacak, Londra’da kalan babası da bu durumda huzurevinin yolunu tutacaktır... Derken Anthony salona girdiğinde orada oturmakta olan bir adamı görürüz. The Guardian okuyan, mesafeli bir tip... Kızının kocasıdır bu adam ve karşımıza çıkan kadın bu kez farklı bir surettedir... Çok geçmeden seyirci olarak bir girdabın içinde olduğumuzu anlarız... Karşımızdaki film bize oyun oynamaktadır. Ya da bize oynanan oyun aslında Anthony’ye mi oynanmaktadır, bilemeyiz...

Fransız Florian Zeller daha önce sahnelediği kendi oyununu sinemaya uyarlamış ve huzurlarımıza ilk uzun metrajı ‘Baba’yla (The Father) teşrif etmiş. Bu son derece güçlü tekste sahip çalışma, beyazperdeye yansıma aşamasında Zeller’ın yanı sıra ünlü İngiliz senarist Christopher Hampton’ın dokunuşlarıyla da bezenmiş ve ortaya metni ve rejisi mükemmele yakın çizgilerde gezinen bir film çıkmış.

Kuşkusuz bu yapımı asıl olarak ete kemiğe büründüren vasfı, karakterleri adeta yaşayarak oynayan oyuncu kadrosu... Kadrodaki iki Olivia; Colman ve Williams elbette çok iyiler (özellikle de Colman). Ama asıl şahika, yaşayan efsane ‘Sir’ Anthony Hopkins’ten geliyor. Galli oyuncu, hafızası gidip gelen, demans problemlerinin ağır basmasıyla birlikte koca bir boşlukta dolaşırken tutunacak bir dal arayan yaşlı adamda harikalar yaratıyor. Hoş, Hopkins’ten böylesi bir performans tabii ki şaşırtıcı bir şey değil ama yine de kendisinden beklediğimiz çizgisine farklı tatlar, farklı incelikler, farklı derinlikler katıyor... Ki bu olağanüstü çaba ve etkileyici gösteri, Akademi tarafından da ödüllendirildi ve Hopkins bu yılki Oscar’larda En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde ‘mutlu son’a ulaştı. Kişisel olarak benim gönlüm bu kategoride ‘Ma Rainey’s Black Bottom’daki performansıyla Chadwick Boseman’dan yanaydı. Hem iyi oynuyordu hem de vefat etmiş birine ödül vermek, özel bir ‘veda sonatı’ gibi olacaktı. Ama Akademi böyle düşünmedi, Hopkins’i seçti. Tabii ki ‘büyük usta’nın heykeli hak edecek bir performans sunduğunu söylemeliyim.

‘Baba’ya dönersek; Zeller’ın yapıtı ilk elde ‘yaşlılık’ üzerine bir çalışma gibi görünse de aslında derdi ‘demans’ı anlatmak. Sinema elbette bu patikadan daha önce geçti ama bu hikâyenin özgünlüğü, yaşananları, gidip gelen zihni, bulanan dimağı, hafızanın (ya da aklın) kişiye dayattığı ‘oyun’ları karakterin cephesinden sunması. Biz seyirciyi bu girift denklemin bir parçası haline getirme yolunda gösterdiği sinematik güç de, filmin bir başka erdemi...

Mesela Haneke’nin ‘Aşk’ı (Amour), demans bataklığında kaybolan eşinin ardından geride kalan bir adamın hem yaşlılıkla hem de yitip giden parçasının yokluğuyla başa çık(a)ma(ma) çabasını anlatıyordu. ‘Baba’ ise çizginin öte tarafından bakıyor meseleye ve bataklığın içinden manzaralar sunuyor seyircisine...

Sonuç olarak Anthony Hopkins’in eskilerin deyimiyle ‘görmelere seza’ bir gösteriye soyunduğu, coşkuyla, özel bir enerjiyle oynadığı ve En İyi Uyarlama Senaryo dalında da Oscar alan bu çizgiüstü yapıtı kaçırmayın derim. Salondan sadece etkileyici bir film izleyerek ayrılmayacaksınız, hayatın ne yazık ki size ya da yakınlarınıza da sunma ihtimali olduğu bir gerçeğin katmanlarında gezineceksiniz. ‘Baba’ uzun süre zihinlerde yer edecek ve büyük olasılıkla da çıkmayacak bir çalışma...

Meraklısına:

Yazının Devamını Oku

Kızım için...

Marsilya’da cinayetten hüküm giymiş kızının davasının yeniden görülmesi için mücadele eden Amerikalı bir baba... Kendisine yardımcı olan tiyatro oyuncusu bir kadın ve kızı sayesinde kişisel dönüşüm yaşıyor. Babayı Matt Damon’ın canlandırdığı ‘Durgun Su’, ‘Spotlight’la dikkat çeken Tom McCarthy’nin imzasını taşıyor.

Bill Baker, Amerikalı bir baba... Kızı Allison yurtdışında, Marsilya’da okurken bir cinayetin zanlısı olarak hüküm giymiş ve hapse atılmış. Baba yüreği dayanamıyor, kalkıp Fransa’ya yollanıyor.

Kızıyla görüşüyor, onun davanın yeniden açılması talebini avukatına iletiyor, ret cevabı alıyor. Ama bunu Allison’a söylemiyor ve kendince bir çıkış yolu arıyor. Kaldığı oteldeki küçük Fransız kızla başlayan dostluğu, işin içine oyuncu annenin girmesiyle farklı bir seyre neden oluyor. Bill Baker, Marsilya’da kalıp cinayette rol oynadığını düşündüğü Arap genci Akim’i bizzat kendi aramaya başlıyor.

‘Spotlight’la tanınan Tom McCarthy’nin imzasını taşıyan ‘Durgun Su’ (‘Stillwater’) kızının gözünde kahramanlaşmak ve bir tür itibar kazanmak isteyen bir babanın, bilmediği bir dilde ve kültürde verdiği mücadeleyi anlatıyor.

Aslında film sanki iki ayrı bölümden oluşuyor. İlk adımda Oklahoma’lı bir sondaj işçisi olan Bill’in, muhafazakâr kimliğiyle Marsilya topraklarına ayak basması ve el yordamıyla evladına yardım çabaları var. İkinci aşamada minik Maya ve annesi Virginie’nin hayatına dahil olma sürecini izliyoruz.

Kendi dünyasında kapalı bir hayat sürdüren bu Amerikalı, söz konusu ilişki sayesinde özgürlük alanını genişletiyor, daha liberal bir çizgiye kayıyor. Mesela pek de sevmediği bir sanat olan tiyatroyla, amatör bir oyuncu olan Virginie vasıtasıyla yakınlaşıyor.

‘Durgun Su’da Matt Damon ve Abigail Breslin baba-kızı canlandırıyor.

Bir de işin baba-kız arasındaki ilişki boyutu var. Allison bir lezbiyen ve hapse girme nedeni, birlikte olduğu Lina’yı öldürmek. ‘Durgun Su’nun ve bizimle paylaştığı baba profilinin klasik Amerikan filmlerinden farkı da bu noktada beliriyor. Senaryoyu kaleme alanlar arasında Jacques Audiard’ın daimi ‘yazıcısı’ Thomas Bidegain (diğerleri Tom McCarthy, Marcus Hinchey ve Noe Debre) var. ‘Yeraltı Peygamberi’, ‘Pas ve Kemik’ ve ‘Sisters Biraderler’ gibi filmlerin de senaristi olan Bidegain, adeta Avrupai dokunuşlarla karakterleri derinlemesine çizmiş. Dolayısıyla Bill Baker’ı canlandıran Matt Damon, Jason Bourne gibi takılamıyor! Gerçekçi bir portre çizen Amerikalı aktör, sakin görünen ama yer yer patlamalar yaşayan karakterini başarıyla yansıtıyor. Tiyatrocu Virginie’de Camille Cottin ve sevimli kızı Maya’da Lilou Siauvaud da sıcak, içten ve inandırıcı performanslar ortaya koyuyor. Allison’da ise Abigail Breslin (‘Küçük Gün Işığım’ın Olive’i) filmin en çarpıcı oyunculuk gösterisine soyunuyor.

Öte yandan birçok Amerikalı eleştirmen Allison karakterinin 2007’de İtalya-Perugia’da ev arkadaşını öldürme suçundan dört yıl hapis yatan Amanda Knox’u hatırlattığını yazmış (Knox da filmin kendi öyküsünü çarpıttığını ve itibarını zedelediğini belirtmiş).

Yazının Devamını Oku

Ve sahne sırası ‘Asyalı süper’de

San Francisco’da yaşarken karanlık kökleriyle hesaplaşmak zorunda kalan bir genç... Marvel’ın Asyalı ilk süper kahramanının öyküsü niteliğindeki ‘Shang-Chi ve On Halka Efsanesi’ oyunculuk performansları, iyi çizilmiş ana ve yan karakterleri, başarılı Uzakdoğu dövüş sahneleri ve göz alıcı bilgisayar efektleriyle son derece başarılı bir aksiyon...

Amerika’da, San Francisco’da vale olarak çalışan Shaun (Shang-Chi) günün birinde geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır. Yıllardır ayrı düştüğü kız kardeşi Xialing’den aldığı bir davetle doğup büyüdüğü topraklara, Macao’ya gider... Burada çok geçmeden bir operasyonun parçası olduğunu anlar; babası Xu Wenwu yüzyıllardır yönettiği ‘10 Halka’ organizasyonuyla birlikte yeni bir hedef peşindedir...

Sıradan biri olarak yaşarken karanlık köklerine uzanmak zorunda kalan bir Uzakdoğulu... Babası adeta bir vampir gibi binlerce yıl yaşamış, nihayetinde 90’ların sonunda Ta Lo adlı gizemli bir yörede tanıştığı kadınla evlenmiştir. Sonrasında Shaun ve kız kardeşi doğar. Ne var ki annesinin erken ölümü, babasının ‘kötülük’le atbaşı giden doğasına dönmesine neden olur...

SHANG-CHI VE ON HALKA EFSANESİ
Yönetmen: Destin Daniel Cretton
Oyuncular: Simu Liu, Ankwafina, Tony Leung, Meng’er Zhang, Fala Chen, Michelle Yeoh, Wah Yuen, Florian Munteanu, Ben Kingsley, Andy Le
ABD-Avustralya ortak yapımı

İşte bu öykünün çeperlerinde gezinen ‘Shang-Chi ve On Halka Efsanesi’ (Shang-Chi and the Legend of the Ten Rings), Marvel’ın sinemaseverlerle buluşturduğu yeni kahramanı... Aslında çizgi roman sayfalarındaki doğumu Aralık 1973 olan bu karakterin beyazperde dolayısıyla popüler kültürle buluşmasının vakti çoktan gelmişti. Yani ilk siyah süper kahraman Black Panther’den sonra sahne sırası Asya (ya da Uzakdoğu) kökenli bir figürdeydi... Bu açıdan Shang-Chi kendi adına bir ilkin temsilcisi. Öte yandan işin ekonomik boyutuna bakılırsa ortada koca bir pazar var ve o bölgenin seyircisine sürekli Amerikalı (Anglosakson) kahramanlar pazarlamaktansa kendilerinden bir temsilciyle yola devam etmek daha mantıklı bir yatırım olsa gerek.

Yazının Devamını Oku

‘Masada yer açın ben geldim’

Ferhan Şensoy meslektaşı Rasim Öztekin’i bekletmedi, yaklaşık beş buçuk ay sonra veda mektubunda bahsettiği neşeli bir meyhanedeki yerini aldı. Dün aramızdan ayrılan Şensoy artık nesli tükenen bir profilin en özgün, en çalışkan temsilcilerindendi. Kitap yazdı, oyun yazdı, sahneye koydu, oynadı, dizilerde, filmlerde rol aldı. 70 yıllık ömrüne sığdırdığı onca sanatsal izin yanında ‘muhalif’, başkaldıran bir ses ve ruhtu.

12 Eylül sonrasının karanlık günleri… Hava puslu, zihinler dağınık, hayatlar tedirgin, gidişat belirsiz… Bir yandan siyasal iklim öte yandan ekonomik sıkıntılar... Ve bu kaotik ortamda yeşeren bir umut ışığı, özel bir zekâ pırıltısı, farklı bir tarz, bambaşka bir direniş noktası…

Ben ve kuşağım Ferhan Şensoy’u, ‘Ortaoyuncular’ çatısı altında bu karanlık ortamın içinde yükselen bir yıldız olarak tanıdık… Birçoğu Beyoğlu’ndaki ‘Küçük Sahne’de izlenen ‘Şahları da Vururlar’, ‘Kahraman Bakkal Süpermarket’e Karşı’, ‘Anna’nın Yedi Ana Günahı’, ‘Afitap’ın Kocası İstanbul’, ‘İstanbul’u Satıyorum’, ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi oyunlarla…

TÜRKÇEYİ EN İYİ KULLANAN İSİM

1951 yılında Samsun-Çarşamba’da hayata ‘Merhaba’ diyen Ferhan Şensoy, bir parça Galatasaray Lisesi’nde, bir parça da Çarşamba Lisesi’nde okudu. Yazı-çizi işlerine meraklıydı, öykü ve şiirler kaleme alıyordu. Tiyatroyu da seviyordu. Lise sonrası rotasını yurtdışına çevirdi, Fransa ve Kanada’da eğitim aldı, oyunlar yazdı, yönetmenlik yaptı, oynadı… Bu dönem onun biriktirme, bilgi görgüsünü arttırma ve en önemlisi yeteneğini ortaya çıkarma süreciydi. Türkiye’ye döndü ve ışıltısını tiyatro çevresiyle paylaşmaya başladı. Oyunlar, filmler, kitap kaleme almalar, TRT’ye projeler derken artık tanınan, sevilen ve absürd tarzını kitlelere alıştıran ve paylaşan bir isimdi. Aynı zamanda Türkçe’yi çok iyi kullanan, bozan, yeniden kuran müthiş bir kalem erbabıydı Ferhan Şensoy.

KUNDAK MI ELEKTRİK KONTAĞI MI?

Sivri dili, hiçbir şeyden sakınmadan içinden gelenleri ifade eden üslubu, isyankâr yapısı ve bütün bunları son derece zekice formlarla sunması, farklılığını her daim ortaya koyuyordu. Sistemin insanlara dayattığı her türlü baskıya, yasağa sanatıyla, sözüyle, tavrıyla karşılık veriyor, çelişkileri hatırlatıyor ve tarihe kendince derin notlar düşüyordu. Yazıp yönettiği ‘Muzır Müzikal’ kimi çevrelerin tepkisini çekti ve oyunun sahnelendiği tarihi ‘Şan Tiyatrosu’, 7 Şubat 1987’de şüpheli bir şekilde yandı. Şensoy bu olaya ilişkin sonraki oyunlarında kendine özgü hınzır üslubu eşliğinde “Elektrik kontağı” göndermesinde bulunurdu.

REKOR GÖSTERİ

Yazının Devamını Oku

Başkası olma, ‘Candy’n ol...

‘Şeker Adam’ın Laneti’ sürüyor! 1992 tarihli film, ismi beş kez anıldığında gelip hayatınıza kıyan şehir efsanesini konu alıyordu. 2021 versiyonu hikâyeyi sağlam bir sosyo-politik bakış açısıyla ele alıyor. Nia DaCosta imzalı yapım, yılın en iyilerinden.

Clive Barker’ın kısa öyküsü ‘Forbidden’dan uyarlanan 1992 tarihli ‘Şeker Adam’ın Laneti’ (Candyman) bir şehir efsanesini ve onun üzerine tez yazmaya çalışan genç bir kadının, Helen Lyle’ın öyküsünü anlatıyordu. Söylenceye göre ayna karşısında beş kez ‘Şeker Adam’ derseniz, yanınızda bitiyor ve hayatınızı sona erdiriyordu. Bernard Rose’un filmi etkileyici bir gerilim klasiği olarak zihinlerde derin bir iz bırakmıştı.

Son dönemin yükselen yıldızı Jordan Peele (Kapan/Get Out ve Biz/Us filmlerinin yönetmeni) aynı efsaneyi, yapımcı ve senarist olarak yer aldığı projeyle günümüz seyircisiyle paylaşıyor.

Bu kez öykü siyah bir ressam etrafında inşa ediliyor. ‘Şeker Adam’ söylencesinin peşine düşen ve buradan metaforlar üreterek eserlerine yansıtan Anthony McCoy kısa zamanda işin ciddiyetini fark ediyor (çünkü cinayetler baş gösteriyor) ve daha da ilginci, meselenin kendi geçmişiyle olan bağıyla yüzleşiyor.

Yönetmenliğini Nia DaCosta’nın üstlendiği, senaryosunu Peele’ın yanı sıra DaCosta ve Win Rosenfeld’in kaleme aldığı 2021 model ‘Şeker Adam’ın Laneti’ (Candyman) belki bir başyapıt değil ama muhteşem bir film. Kişisel olarak Peele’ın çokları tarafından göklere çıkarılan iki filmini altı kalınca çizilmiş politik göndermeleri itibariyle pek sevmem ama bu kez atılan adım sosyolojik ve politik açıdan çok ince ve zarif hamleler eşliğinde, zamane meseleleri hakkında çok şey söylüyor. Orijinal yapıtta ana karakterin tarihsel gelişimiyle buluşuyorduk ama öyküde bu denli keskin siyasi refleksler yoktu.

Bu kez, ‘Şeker Adam’ efsanesinin biçimlendiği Chicago’daki Cabrini-Green bölgesinden yola çıkılarak kentsel dönüşüm problemleri, beyazların siyahlar üzerindeki her türlü tahakkümü, sanat galerilerindeki iktidar odakları ve en önemlisi ‘George Floyd vakası’na gönderme yaparken ırkçı polisleri bize hatırlatan gelişmeler eşliğinde son derece sıkı, radikal ve sözünü esirgemeyen bir metinle ve onun ustaca görselleştirilmesiyle karşı karşıyayız.

Ayrıca öyküde bir tür nakledici görevini üstlenen çamaşırhane sahibinin Clive Barker kitabı okuması, McCoy’un sevgilisinin kardeşi Troy’un ünlü siyah ressam Basquiat üzerinden yaptığı iğneleme gibi zekice göndermeler de var.

SÜREGELEN IRKÇILIK BELASI...

Yazının Devamını Oku

‘Anılar, anılar şimdi gözümde canlandılar...’

Kayıp anılara ya da geçmişteki mutlu yaşanmışlıklara tekrar dönmek isteyenlere hizmet veren bir dedektif... Günün birinde bürosuna gelen gizemli bir kadın, hayatını allak bullak ediyor. ‘Bilimkurgusal’ dokunuşlara sahip ‘Zihin Gezgini’, eski dedektif romanlarının tadını veriyor. Lisa Joy’un yönettiği filmi Hugh Jackman, Rebecca Ferguson ve Thandiwe Newton sürüklüyor.

Geleceğin dünyasındayız: Artık şehirler Venedik gibi olmuş, her yanı sular kaplamış, yaşam alanları ıslak zeminler üzerinde yükselirken zenginler korunaklı bölgelere yerleşmiştir. Asker eskisi Nick Bannister, bu ‘batık Miami ekosisteminde’ yardımcısı Watts’la birlikte müşterilerini kayıp anılarına veya tekrar buluşmak istediği geçmiş mutluluklarına götüren bir zihin dedektifidir... Bir gün bürosuna Mae adlı bir kadın gelir ve ondan sonra tüm dengeler alt üst olur...

Daha çok televizyon sektöründe çalışan, ‘Westworld’ dizisinin yapımcı, yazar ve yönetmeni Lisa Joy’un ilk uzun metrajı ‘Zihin Gezgini’ (Reminiscense), temel olarak distopik atmosferde geçen bir dedektiflik serüveni. Öykünün kahramanı, başkalarının derdine derman ararken âşık olduğu kadınla birlikte derin bir girdabın içine çekiliyor. Öykü, fonunu küçük ‘bilimkurgusal’ dokunuşlar eşliğinde inşa etse de kendini konumlandırdığı adres, o ünlü ‘dedektif romanları’ çağı... Yani Nick Bannister’da Mickey Spillane, Dashiell Hammett veya Raymond Chandler’ın elinden çıkan Mike Hammer, Sam Spade ya da Philip Marlowe gibi kült karakterlerin ruhu ve mirası var. Tuhaf müşteriler, çürümüş bir toplum, iç içe geçmiş ilişkiler ağı, kanunsuzluk, rüşvet ve en önemlisi, kadın yardımcısıyla çalışan, gözünün önündeki gerçek değeri görmeyen ve kendisini belaya sokacak bir kadının peşine takılan dedektif...

Başkalarının zihinlerinde gezinirken ister istemez ‘röntgenci’ konumunda olan Bannister’ın, Mae tarafından allak bullak olan zihninin serüveni olarak da tanımlanabilecek yapımda, senaryoyu da kaleme alan Lisa Joy metne alabildiğine şiirsellik katmaya çalışmış...

Lakin filmin problemi sanırım felsefi anlamda derinlere dalma ve seyircisini de diplere çekme isteğine karşın yüzeysellikten pek kendini kurtaramayışı olmuş. Öykünün görsel açıdan ilginç yapısı ve meselelerin filizlendiği dünyanın mimari tanımları bazı çekicilikler taşısa da belirli noktalardan sonra istenen etkiyi yaratamıyor.

Rebecca Ferguson ve Hugh Jackman, 2017 tarihli ‘Muhteşem Showman’den sonra bu filmde de birlikteler.

FERGUSON GÖZ KAMAŞTIRIYOR

Hugh ‘Wolverine’ Jackman, Bannister’da tabii ki sırıtmıyor ama o eski romanların uyarlamalarındaki Humprey Bogart türünden unutulmaz bir dedektif portresi çizmiyor. Yardımcı Watts’da Thandiwe Newton da gayet iyi bir performans ortaya koyuyor. Filmin göz kamaştıran unsuruysa Rebecca Ferguson. İsveçli aktris, Mae rolünde, sinemanın unutulmaz kadın oyuncularının ışıltılarını perdeye taşıyor. Özellikle şarkı söylediği sahnelerde muhteşem... Ben, kirli polis Boothe’de karşımıza gelen Cliff Curtis’i de beğendim; ses tonu ve vurgularıyla Robert De Niro’yu andırıyordu.

Sonuç olarak öyküsü itibariyle ‘film-noir’ (kara film) tadı sunan, ‘Blade Runner’a da selam gönderen ‘Zihin Gezgini’, izlenmeye değer.

Yazının Devamını Oku

Oğlunun yanına gitti…

Adana Altın Koza Film Festivali Direktörü, akademisyen Kadir Beycioğlu önceki gece aramızdan ayrıldı. Sinema sektörünün bu çok sevilen siması, geçen yıl 14 Ağustos’ta ailesiyle bir trafik kazası geçirmiş ve olay esnasında 13 yaşındaki oğlu Bora’yı kaybetmişti.

Her alanda olduğu gibi sinemada da bilgili, hayatı ve insanları tanıyan, kucaklayan, organizasyon yeteneği üst düzeyde kimliklere ihtiyaç vardır. Onlar dengeleri sağlar, herkesi bir şekilde hoş tutmasını becerir, kalp kırmaz, kırılan kalpleri de zarifçe tamir ederler... Kadir Beycioğlu böyle bir kişilikti. Yıllar boyu birçok festivalde önce gönüllü, sonra da ‘resmi’ kimlikle görev yapan sevgili Kadir, hepimizin sevgisini, saygısını kazanmış, çok kıymetli bir değer, çok önemli bir figürdü.

HASTALIĞI ATLATMIŞTI

ODTÜ’de öğrenciyken Ankara Film Festivali’nde soluduğu hava, tattığı atmosfer, onun daha sonra bu sulardaki derin ve uzun yolculuğu için de atılmış ilk adımlar olacaktı. Ön lisans sonrası öğretim hayatına Çukurova Üniversitesi’nde devam eden ve Malatya İnönü Üniversitesi’nde yüksek lisans yapan Beycioğlu aynı üniversitede akademik serüvenine de ‘Merhaba’ dedi. 2010’dan itibaren İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü’nde görev yapan sevgili dostumuz, 2019’da ‘Profesör’ unvanını almıştı. Ne var ki yine yakın tarihte acımasız bir hastalığın pençesine yakalanmış, sonrasında verdiği mücadelede bir hayli yol almış ve hastalığı atlattığını duyurmuştu.

OĞLUNU KAYBETMİŞTİ

Tam bu dönemde, acı kapısını bir kez daha çalmış ve geçen ağustosta, Kadir ve ailesinin bulunduğu araca, İzmir-Çeşme yolunda tuğla yüklü bir kamyon çarpmış, kaza sonucu arka koltukta oturan 13 yaşındaki pırlanta gibi oğlu Bora hayatını kaybetmişti. Bu büyük acının üzerinden bir yıl geçti; sevgili Kadir 14 Ağustos’ta kendi Twitter hesabından Bora’nın gitarla verdiği siyah beyaz bir resmi paylaşırken altına da şu notu düşmüştü: “Bugün en büyük acımızı yaşamaya başlayalı tam bir yıl oldu. Derin ve tarifsiz...”

‘ACIMIZ ÇOK BÜYÜK’

Bir süredir tekrar nükseden rahatsızlığı için tedavi gören Beycioğlu, pazartesi günü hastaneye yatırılmış ve yoğun bakıma alınmıştı. Ve kendisini önceki gece kaybettik... Acı haber dün Twitter adresinden şöyle paylaşıldı: “Dostunuz, abiniz, kardeşiniz, öğretmeniniz Kadir Beycioğlu, oğlunun yanına gitti. Acımız çok büyük.”

Yazının Devamını Oku

‘Bu sahilde, bu sahilde’…

Cennet gibi görünen ama zamanın çok hızlı aktığı bir sahil... Buraya gelen ve içine düştükleri çemberden kurtulmaya çalışan bir grup insan... ‘Altıncı His’in yönetmeni M. Night Shyamalan, son filmi ‘Zamanda Tutsak’ta yine hislerimizle oynamaya çalışmış ama bu kez finali yeterince ikna edici değil...

İlişkilerinde kimi problemler yaşayan Prisca ve Guy Cappa çifti, 11 yaşındaki kızları Maddox ve 6 yaşındaki oğulları Trent’le birlikte tropikal bölgede, internet üzerinden buldukları bir tatil köyüne giderler. Cennet görünümündeki bu yerde tesisin müdürü onlara yöredeki sakin bir sahili tavsiye eder. Aile, kendileri gibi tesislerde kalan dört kişilik bir toplulukla (hırslı bir cerrah, karısı, kızı ve annesi) kısa bir yolculuktan sonra kıyıya varır. Burada çocukların tanıdığı çok ünlü bir rap’çi olan Mid-Sized Sedan da vardır. Daha sonra gruba epilepsi nöbeti geçiren bir psikologla hemşire olan kocası da katılır. Derken kıyıya çıplak bir kadın cesedi vurur ve akabinde ekip bambaşka bir evrenin parçası olur.

SU GİBİ AKIP GEÇİYOR

‘Altıncı His’le yaptığı çıkışı kimi adımlarla belli bir noktaya kadar ayakta tutan, sonrasındaysa sürekli irtifa kaybeden M. Night Shyamalan son filmi ‘Zamanda Tutsak’ta (Old), 108 dakikalık bir ‘alacakaranlık kuşağı’ öyküsü sunuyor. Pierre Oscar Lévy ve Frederik Peeters’ın ortak imzalarını taşıyan ‘Sandcastle’ adlı grafik romanın sinema uyarlaması olan çalışma, herkesi yaşlandıran (yarım saatte 1 yaş alıyorsunuz) tuhaf bir özelliğe sahip bir sahile sıkışan insanların, kurtulmak için debelendikleri büyük bir çemberi anlatıyor. Sigortacı, mesleki özgüven sorunları yaşayan cerrah, meselelere bilimsel yorumlar getirmeye çalışan psikolog, burnundan sürekli kan gelen rap’çi, hızla büyüyen ve ergenlik çağlarını bir an önce atıp gençliklerine uzanan çocuklar, bıçağın kestiği ama anında kapanan yaralar, beyne basınç yapan kayalar derken muhteşem bir sahil, bir grup insan için gayya kuyusuna dönüşüyor...

‘Hitchcockvari’ bir gerilimle örülü bu adım Shyamalan’ın son dönemde çektiği belki de en iyi film ama yaşananları tane tane açıklayan, bol tekrarlı final, belli açılardan başarıyla kurduğu atmosferi yıkıyor ve geriye ortalama bir yapım kalıyor. Oysa yönetmenin alameti farikası çarpıcı finalleriydi. Senaryoya kaynaklık eden orijinal metin nasıldı bilmiyorum ama zamanın gerçekten su gibi aktığı bir evrende daha fazla felsefe ve hayata dair nispeten ‘derin teşhisler’de bulunmak varken bu yüklü malzemeyi elinin tersiyle itip ucuz bir bilimkurgu-macera filmi finaline bağlanmak pek olmamış...

Gael Garcia Bernal ve Vicky Krieps’in Cappa çiftini canlandırdığı filmde en başarılı performans tuhaf cerrah Charles rolündeki Rufus Sewell’dan geliyor.

Nihayetinde Christopher Nolan gibi zaman meselesinde seyircisini gererek gezmeye koyulan ama bu işin üstesinden belli bir noktaya kadar gelen Shyamalan’ın filmi, genel toplamı itibariyle vasatı aşamıyor.

Son bir not da filmi izleyeceklere: Marlon Brando ve Jack Nicholson’ın birlikte oynadıkları filmin ismi ‘The Missouri Breaks’ti...

Yazının Devamını Oku

Yılanların öcü!

‘G.I. Joe’ serisinin üçüncü filmi ‘Snake Eyes’ gücün karanlık tarafına geçme, ihanet, sadakat türü dertlerle donatılmış bir aksiyon. Babasının intikamı için yaşayan ana karakter eşliğinde Tokyo’da geçen film, değerler kadar mimari açıdan da gelenekle modern arasındaki çelişkilerde geziniyor.

Amerikan oyuncak devi Hasbro’nun 60’lı yıllarda piyasaya sürdüğü ve çok tutulan ‘G.I. Joe’ serisi 2000’lerde sinemaya taşınmıştı. Özel bir birliğin dünyayı ele geçirmek isteyen kötülere (özellikle de Kobra örgütüne) karşı verdiği savaşa dayalı bir metne sahip olan serinin ilk adımı 2008 tarihli ‘Kobra’nın Yükselişi’ydi (‘G.I. Joe: The Rise of Cobra’). İkinci hamle 2013’te çekilen ‘Misilleme’ydi (‘G.I. Joe: Retaliation’). Uzun bir zaman aralığının ardından yeni bir ‘G.I. Joe’ filmi daha huzurlarımıza geliyor. Adı, ‘Snake Eyes: G.I. Joe Origins’.

Bu kez öykü bir tür kökenlerde dolaşıyor. Los Angeles’ta gözünün önünde babası öldürülen Uzakdoğu kökenli bir çocuk büyüyor; yanında her daim intikam hırsını taşıyor. Yolu Yakuza’yla (Japon mafyası) kesişiyor, daha sonra kurtardığı kişinin bir klanın çok önemli üyesi olduğunu fark ediyor ve onun kanatları altında Tokyo’da yeni bir hayata yelken açıyor.

Robert Schwentke imzalı yapım, ‘Snake Eyes’ adlı ana karakterin, 600 yıllık Ninja gelenekleriyle sistemi koruyan Arashikage klanına kabul edilme süreci etrafında bir yapı inşa ediyor. Klanı ele geçirmeye çalışan, aileden uzaklaştırılmış eski bir üye ve bütün dünyaya hükmetmeye çalışan Kobra örgütü de meselenin mücadele alanları... Arka plandaysa iyi-kötü rollerinin çabuk değiştiği, gücün karanlık yanına geçme hamlelerinin sıkça yaşandığı, gelenekle modern arasında gidip gelmelere fiziksel ve ruhsal anlamda vurguların yapıldığı, aksiyonu yüksek bir hikâye izliyoruz.

Tam da Olimpiyat Oyunları döneminde vizyona giren film bizi zaman zaman Tokyo’da da yolculuğa çıkarıyor. Örneğin, her gün ‘Tokyo 2020’ canlı yayınlarında önümüze gelen asma köprü, filmin aksiyon mekânlarından biri olmuş. Öte yandan Arashikage klanının konumlandığı geniş arazi bir anlamda Japon geleneksel mimarisinin ve yaşayış biçiminin ifadesi sanki. Ana karakterlerin motosikletlerine atlayarak arada bir aksiyon hamlelerine soyundukları Tokyo’nun merkeziyse bir nevi kaosun, modernizmin, yüksek binaların genel bir kolajı. Bu arada ilk ‘G.I. Joe’ filminde Eyfel’in yıkılmasına şahitlik etmiştik, ikincisinde hedefte Londra vardı. Üçüncü adımda şehre yönelik hamleler pek yok.    

70’li yıllar Uzakdoğu dövüş sporlarının hâkim olduğu birçok filmin sinemalara uğradığı dönemdi. ‘Snake Eyes’ sanki o filmlerin, “Anglosaksonlar da izlesin” diyerek çekilmiş hali gibi. Bir yandan eller, öte yandan kılıçlar kullanılıyor ve arada bir hayata dair felsefi tanımlamalar, bilgelik ifadeleri, ruh güzelliği, temiz kalp, gözlerde okunan onur, gurur vs. gibi ifadeler karakterlerin ağzından çıkarak seyirci bir anlamda huzur sokağına çağrılıyor!

SERİNİN EN İYİSİ

Film ayrıca çokuluslu oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. Mesela Snake Eyes rolündeki Henry Golding Malezyalı. ‘Kan kardeşi’ Andrew Koji İngiltere doğumlu, klanın güvenlik şefi Haruka Abe Japon, eğitimcilerden ‘Hard Master’ı canlandıran Iko Uwais Malezyalı, bir diğer eğitimci ‘Blint Master’ı oynayan Peter Mensah Ganalı...

Yazının Devamını Oku

Demokrasinin koruyucuları!

‘The Suicide Squad’ serisinin ikinci filmi ‘İntihar Timi’, bir ada devletinde darbeyle yönetime el koyan cuntaya karşı mücadele eden, özel yeteneklere sahip bir grup suçlunun öyküsünü anlatıyor. Yer yer siyasi göndermelerde bulunan yapımı Margot Robbie ve Idris Elba sürüklüyor. Filmi yazıp yöneten isimse ‘Galaksinin Koruyucuları’yla tanıdığımız James Gunn.

Devlet adına çalışan, özel yeteneklere sahip bir grup suçlu... Onların atıldığı ilk macerayı 2016’da izlemiştik... David Ayer’in yazıp yönettiği bu yapım ışıltılı kadroya ve birkaç dikkat çekici sahneye rağmen beğenilmemişti. Beş yıl sonra aynı proje, ilk filmden birkaç karakterin yanına bambaşka figürler yerleştirilerek yeniden biçimlendirilmiş ve kamera arkasına farklı bir isim, James Gunn oturtularak yola çıkılmış. Marvel cephesinde ‘X-Men’ serisiyle birlikte sevdiğim modern zaman aksiyonlarından ‘Galaksinin Koruyucuları’nın (‘Guardians of the Galaxy’) yönetmeni olarak tanınan Gunn, ‘The Suicide Squad: İntihar Timi’ (‘The Suicide Squad’) adlı ikinci maceranın senaryosuna da imza atmış.

Margot Robbie ve Idris Elba’nın sürüklediği ‘İntihar Timi’, eğlenceli bir aksiyon...

Öyküye gelirsek: Bir ada devleti olan Corto Maltese’de süren hanedanlık, askeri darbeyle sona erdirilmiştir. Geçmişte Nazilerin hâkimiyetinde olan ve ‘Jotunheim’ adlı merkezinde farklı deneylerin gerçekleştirildiği adada, söylence mi gerçek mi olduğu bilinmeyen bir tehlike vardır. Psikopat suçluları devlet lehine çalıştırma projesinin fikir sahibesi Amanda Waller, meselenin aydınlatılması için düğmeye basar ve ellerindeki mahkûmlardan oluşan iki ekibi adaya yollar.

ABARTILI ŞİDDET GÖSTERİSİ...

Gunn’ın senaryosu ve rejisiyle ilkine göre daha eğlenceli ve yer yer derin olan bu ikinci adım, aksiyon anlamında da ‘John Wick ekolü’ diyebileceğimiz bir reflekse sahip. Film boyunca o kadar çok insan öldürülüyor ki; üstelik sanki özel bir maharetmiş gibi organların kopması gözümüze sokularak gösteriliyor. Buna “Ne var canım, alt tarafı plastik (ya da karikatürize) şiddet” demek mümkün ama yine de bu tercihin çok manalı olduğunu söyleyemem.

Yazının Devamını Oku

‘Sineklerin Tanrısı’ uzaya çıkınca!

İnsanlığın geleceğini kurtarmak için özel olarak yetiştirilen ve 86 yıllık bir uzay yolculuğuna çıkan çocuklar... Süreçte büyürler ve ergenliğe ulaştıklarında da bazı yasakların farkına varırlar. ‘Gezginler’ iktidar hırsı, bastırılmış duygular, insan doğası gibi meselelerde gezinirken ünlü roman ‘Sineklerin Tanrısı’ türü bir kaosu perdeye taşıyor.

Bilimkurgu edebiyatının ve sinemasının en eski güzergâhlarından biridir, yeni bir gezegene yelken açmak ve bir grup insanla türümüzü sürdürmeye soyunmak.

Dünyamızdan başka seçeneklerin peşine düşme çabası artık bilimin de ciddi ciddi araştırdığı konulardan biri. Haliyle aynı sular etrafında dönen ama farklılıklarını uzaya gönderdikleri temsilcilerimizi bambaşka kesimlerden seçerek yapan yapımları izler olduk son dönemde.

Bu adımların ilki 2016 tarihli ‘Uzay Yolcuları’ydı (Passengers). Morten Tyldum imzalı çalışmada uyuyarak gerçekleşecek 120 yıllık bir uzay yolculuğunun 30’uncu yılında uyanan genç bir mühendisin yalnızlığına başkalarını da ortak etme çabası anlatılıyordu.

Claire Denis’nin yönettiği ‘High Life’ta (2018) ise gemi mürettebatı suçlulardan oluşuyordu ve ekip, uzayın boşluğunda kara delik arıyordu. Bu haftanın yenilerinden ‘Gezginler’ (Voyagers) benzer rotanın en yeni üyesi...

SORGULAMA BAŞLAYINCA...

Neil Burger’ın yazıp yönettiği ‘Gezginler’ insanlığın kendilerine yeni bir yer aramak için evrenin sonsuz boşluğunda çıktıkları bir serüveni anlatıyor: Yıl 2063... İklim değişikliği ve diğer problemlerle gezegendeki sonu pek de iyiye gitmeyen türümüz, kimi üstün zekâlı biliminsanlarının genetik kodlarını taşıyan 30 çocuğu yetiştirir ve bir gemiye bindirerek 86 yıllık bir yolculuğun startını verir. ‘Humanitas’ adlı bu araçta yer alan minikler büyüyecek ve onların çocukları ancak hedefe varacaktır. Çocuklar ergenliğe ulaştığında bazı yasakları sorgulamaya ve sisteme başkaldırmaya başlarlar. Örneğin her gün içtikleri mavi suyun dürtülerini bastıran bir kimyasal olduğunu fark ederler. Bu sıvıyı almaktan vazgeçen Christopher ve Zac, en yakın arkadaşları olan Sela’ya karşı cinsel arzu duyacaktır... Derken kimi gelişmeler sonucu işler rayından çıkar ve eski düzen sarsılır...

‘Gezginler’ seyircisinin ilgisini ayakta tutacak fırça darbeleriyle başlıyor. Ama bir noktadan sonra iki eski arkadaş, Christopher ve Zac arasındaki iktidar savaşı, diğerlerinin zaman içinde onlardan birini seçme durumunda kalması, Burger’ın filmini William Golding’in ünlü eseri ‘Sineklerin Tanrısı’ (Lord of the Flies) sınırlarına taşıyor. Öykünün bu yakaya ulaşmasıyla birlikte de perdeye aksiyon hâkim oluyor. Dolayısıyla ‘Gezginler’ tanıdık bir hal alıyor ve büyüsü sanki bozuluyor. Öykü bir noktadan sonra cazibesini kaybetse de bilimkurgu hayranlarını belli noktalarda tatmin edecek bir yapım ‘Gezginler’...

Yazının Devamını Oku

Sanal âlemde iki devre...

Canlı aksiyonla animasyonun iç içe geçtiği ‘Space Jam Yeni Efsane’yi, NBA yıldızı LeBron James sürüklüyor. Film bir babanın oğlunu anlama sürecini, bir basketbol maçı eşliğinde anlatıyor. Bugs Bunny ve Looney Tunes karakterlerinin de olduğu eğlenceli bir yapım...

Önce geçmişe ilişkin bir hatırlatma: 1996 yapımı ‘Space Jam’, basketbolun o dönemki parlak yıldızı Michael Jordan’ın sürüklediği, animasyonla harmanlanmış bir çalışmaydı. Efsanevi oyuncu, kötü yaratıkların ele geçirdiği NBA yıldızlarına karşı Bugs Bunny öncülüğündeki Loony Tunes ekibinden kurulu takımıyla mücadele ediyordu. 25 yıl sonra, aynı mantığın ürünü bir adım daha karşımızda.

‘Space Jam Yeni Efsane’ (Space Jam A New Legacy) adlı bu yeni hamle, temel olarak bir baba-oğul çatışması üzerine inşa edilmiş. Önce 1998’de Ohio-Akron’da başlayan, minik LeBron’un, koçunun tavsiyeleri doğrultusunda kendisini sadece oyuna vermesiyle birlikte büyüyen kariyerinin izlerini sürüyoruz. Cleveland, Miami, tekrar Cleveland, LA Lakers derken o artık herkesin tanıdığı parıltılı NBA yıldızı LeBron James’tir. Villasında ailesiyle birlikte yaşarken oğlu Dom’u da kendisi gibi basketbolcu yapma çabalarına tanık oluruz. Oysaki karşısındaki gencin farklı yetenekleri, ilgi alanları vardır ve hedefi, video oyun tasarımı alanında kendini kanıtlamaktır. Bir iş görüşmesi için gittikleri Warner Bros.’un dijital bölümünde kaybolurlar. Daha doğrusu yarattığı ‘Serververse’ evreninde hükümranlığını ilan etmiş ve kendisini bütün bir âleme göstermek için planlar yapan yapay zekâ Al G Rhythm tarafından kaçırılırlar. Bu megaloman varlık, kuralları tuhaf bir basketbol maçı düzenler. Bu sıradan bir mücadele değildir; baba-oğul rakiptir ve LeBron kanadı kaybederse sonsuza kadar bu evrende kalacaklardır.  

Malcolm D. Lee’nin yönettiği ‘Space Jam Yeni Efsane’, son derece eğlenceli ve göndermeleri itibariyle çekici bir yapım. Evet, hikâye bir babanın oğlundaki değerleri çok sonradan keşfetmesine dayanıyor ama yine de işleniş ve gezinilen alanlar fazlasıyla tatmin edici. Daha doğrusu NBA ve WNBA’in yanı sıra sinemanın geçmişine ilişkin kimi köşe taşlarından haberdarsanız, filmden çok tat alacaksınız...

Sinemada bir hedef maçına çıkmak ve bunun için, o sporu yapan birinin öncülüğünde takım kurmak, kökleri Zoltan Fabri klasiği ‘Cehennemde İki Devre’ye uzanan bir ritüeldir... Bu ikinci ‘Space Jam’ filminde de LeBron, yine Bugs Bunny ve Looney Tunes ekibinden bir takım kuruyor ve oğlu Dom’un da aralarında bulunduğu ekibe karşı (ki rakipte Anthony Davis, Klay Thompson, Nneka Ogwumike, Damian Lillard ve Türkiye’de Fenerbahçe ve Galatasaray’da da forma giyen, ‘Beyaz Mamba’ lakaplı Diana Taurasi gibi isimler var) mücadele veriyor. Film, Warner patentli kimi klasiklere (‘Casablanca’, ‘The Matrix’ ve ‘Mad Max: Fury Road’ mesela) göndermelerde bulunurken Superman, Batman, Joker, Penguen gibi DC kahramanlarını da öyküsüne katıyor.

‘O HERKESİ BIRAKIR’

LeBron’un oyunculuğuyla sürüklenen yapımda Don Cheadle, abartılı fakat etkileyici bir performansla, kötülük dolu yapay zekâya hayat veriyor. Belli bir kuşak izleyicinin Lola Bunny, Sylvester ve Tweety, Daffy Duck gibi karakterlerle nostaljik tatlar alacağı yapımda ben sadece sinemasal değil, ‘Kral’ James’in oyunculuk kariyerine ilişkin iğnelemeleri de (mesela babasını soran Dom’a Al G Rhythm, “Seni bırakıp gitti, o zaman herkesi bırakır, Cleveland’ı iki kez bırakmıştı” türü bir cevap veriyor) beğendim...

Sonuç? İzlenmesi keyifli bir çalışma olmuş ‘Space Jam Yeni Efsane’. Ama filmin miniklerden ziyade göndermelere vâkıf olacak kuşağa sesleneceği kanısındayım...

Yazının Devamını Oku

‘Seans’larımız devam ediyor!

‘Korku Seansı’ serisinin üçüncü adımında ‘paranormal dedektiflerimiz’ Ed ve Lorraine Warren çifti, bir gencin işlediği cinayetin arkasında bedenine girmiş bir ‘iblis’in olduğunu hukuk önünde kanıtlamaya uğraşıyor. Filmde su yatağından çıkan, banyo perdesi üzerinden korkutan iblis istenen gerilim etkisini sağlamayı başarıyor.

Ait olduğu türün en verimli serilerinden biri oldu ‘Korku Seansı’. Futbol deyimiyle tahtaya önce Alex ya da Hagi’yi yazar gibi önce Ed ve Lorraine Warren çifti (ki onlara ‘paranormal dedektifler’ demek mümkün) sahaya çıkıyor. Daha önce ‘Korku Seansı’ arterinde atılmış iki adım var; bu esnada boy veren ‘Annabelle’li üç çalışma da hafızalarımıza kaydedildi. Yine temel yapının türevlerinden kabul edeceğimiz, bizde ‘Dehşetin Yüzü’ çevirisiyle vizyona çıkan ‘The Nun’ da listenin bir başka yerinde yer alıyor. Ve takımdan ayrı düz koşu gibi duran ama anayola bir şekilde tutunan ‘Lanetli Gözyaşları’ (‘The Curse of La Llorana’)...

Bu hafta salonlara uğrayan ‘Korku Seansı 3: Katil Şeytan’la (Conjuring 3: The Devil Made Me Do It) genel toplamda aynı sularda yüzen sekizinci filmi izlemiş oluyoruz...

Filmin öyküsü şöyle: Yıl 1981; Connecticut’a bağlı bir kasabada yaşayan küçük bir çocuğun içine iblis girmiştir ve çiftimiz meseleyi halletmek üzere harekete geçer. İblis çıkarma ayini sırasında Ed ağır hasar alıp hastaneye kaldırılırken işlemin başarıldığı düşünülür. Lakin sonradan anlaşılır ki iblis çocuğun bedeninden çıkıp ablasının sevgilisine musallat olmuştur. Ve genç Arne bir cinayet işler. Hastaneden çıkan Ed ve Lorraine ikilisi Arne’nin avukatına asıl suçlunun iblis olduğunu söylese de ortada çözülmesi gereken problemler vardır. Bu, kasabanın 193 yıllık tarihindeki ilk cinayettir ve kilise kötü ruhu kabul etse de hukukun kendine özgü standartları meseleyi farklı sulara taşır.

‘Korku Seansı’ serisi ve bağlı filmler asıl olarak 70’lerin ünlü klasiği ‘Şeytan’ın (The Exorcist) temel unsurlarına fazlasıyla göz kırpıyor, devreye yer yer de ‘Poltergeist’ giriyor. Öte yandan ‘lanetli ev’ motifi de sıkça kullanılıyor. Gerilim sinemasının bu bilinen limanlarında iki mücadeleci karakterle geziniyorlar, ki bu çift gerçek kişiler ve biri (Ed) 2006’da, diğeri de (Lorraine) 2019’da aramızdan ayrıldılar. Geride de tartışmalı birçok vaka bıraktılar. Onların çözdükleri iddia edilen paranormal hikâyeleri sinemaya taşınırken her biri ayrı bir filme konu oldu. Evet, malzeme boldu; öte yandan filmler hem 70’lerde doruğa çıkan bir türe, bu kez gelişmiş olanaklarla yeniden hayat verdiler ve tıpkı geçmişte olduğu gibi Hıristiyanlık öğretilerini öyküleri içinde harmanladılar...

KARİZMATİK İBLİS!

Bu arada seri boyunca kamera arkasına geçen isimler, doğrusu her biri belli çizgilerde seyreden yapımlara imza attı. Mesela 1 ve 2’de yönetmen James Van’dı ve özellikle Londra’da geçen ikinci adım ‘retro’ tadındaydı. ‘Korku Seansı 3’te ise film ‘Lanetli Gözyaşları’nı da yöneten Michael Chaves’e teslim edilmiş. Bu kez daha çok atmosfere ağırlık verilmiş, su yatağından çıkan, banyo perdesi üzerinden korkutan ‘iblis’, morglarda ayaklanan ölüler (zombi demek lazım mı, bilmiyorum ama) istenen gerilim etkisini sağlıyor. Her zaman olduğu gibi Vera Farmiga ve Patrick Wilson’ın sürüklediği yapımda, ben ‘iblis’i canlandıran Eugenie Bondurant’ı (karizmatik geldi bana) ve emekli rahip Kastner rolündeki John Noble’ı bir hayli beğendim. Sonuç olarak serinin çıtasını aşağı düşürmeyen, istediği etkiyi yer yer yaratan bir film olmuş...

Yazının Devamını Oku

Bir intikam defilesi...

Sinema salonları nihayet açıldı, mutluyuz. Dev perdede film izlemeyi özleyenler ‘Cruella’yla açılış yapabilir. Film, ‘101 Dalmaçyalı’dan hatırlanan Cruella de Vil karakterinin modacı olma çabalarını ve annesinin intikamını alma mücadelesini şenlikli bir öyküyle anlatıyor.

Aykırı bir çocuk olan Estella, haksızlığa karşı öfkesini her daim dışa vuran bir kişiliğe sahiptir. Nihayetinde eylemleri sonucu okuldan ayrılmak durumunda kalır. Annesiyle birlikte Londra’da yeni hayata yelken açmak isterlerken büyük bir acı yaşar, hayattaki tek varlığını kaybeder. Koca kentte yalnız olduğunu düşünürken karşısına iki küçük hırsız çıkar, onlara katılır; artık bir çetenin sağlam üyesidir. Büyür, normalleşmek, geleceğini moda tasarımcısı olarak çizmek ister. Ve kimi hamleler sonucu bu konudaki en önemli figür konumunda olan Barones von Hellman’ın ekibine dahil olur.

‘Cruella’ filmi, ‘101 Dalmaçyalı’ adlı klasiğin kötü karakteri Cruelle de Vil’in köklerinde geziniyor. Dodie Smith’in romanına dayanan bu metin daha önce bir animasyon (1961) ve bir de film (1996) olarak sinemaya uyarlanmıştı. Craig Gillespie imzalı son hamleyse zamanı 70’ler Londra’sına taşımış ve punk-rock döneminin çizgileri eşliğinde anlatmış. Öykü temel olarak bir intikam meselesi üzerine kurulu; annesinin kendi hatası yüzünden öldüğünü düşünen Estella, meselenin farklı bir boyutu olduğunu anlıyor ve yeni bir hedef doğrultusunda mücadelesine başlıyor. ‘Yetenek Avcısı’ (‘Million Dollar Arm’), ‘Zor Saatler’ (‘The Finest Hours’) ve en önemlisi ‘Ben, Tonya’ (‘I, Tonya’) gibi filmlerle tanınan Craig Gillespie, görsel olarak son derece etkili bir şekilde inşa ettiği dönem Londra’sında çift kişilikli bir kahramanın izini sürüyor. Estella, yeni kimliği Cruella’yla birlikte Barones von Hellman’a karşı yıpratıcı bir mücadeleye soyunuyor. Zeki eylemlerle basının ve de tabii ki kamuoyunun dikkatini çekiyor, yeni bir moda ikonu olarak yükseliyor.

KARANLIK TARAFA KAYIYOR

Filmi iki Emma sürüklüyor. Genç yetenek Emma Stone, Estella-Cruella karakterinde karşımıza gelirken Barones’i de Emma Thompson oynuyor. Emma Stone, giderek karanlık tarafa kayan bir karakteri başarıyla canlandırıyor. Emma Thompson ise kibirli, hırslı ve Makyavelist Barones’i abartılı, yer yer karikatürize ama istenen etkiyi veren bir performansla inşa ediyor.

Cruella’nın kötülüğünü daha makul ölçülerde sunan bu yapım, salonlara geri dönme yolunda fena bir seçenek gibi durmuyor. Renkli, esprili, oyunculukları kayda değer bir yapımsa aradığınız, ‘Cruella’ sizin için uygun bir randevu diyebiliriz. Ayrıca filmin soundtrack’i çok iyi...

SALONLARDA ‘AKSİYON’ VAR...

Evet, sinemanın bir aksiyon sanatı olduğunu düşünenlere, salona adrenalin yükseltici görüntüler izlemek için gitmek isteyenlere haftanın en önemli seçeneği elbette ki ‘Hızlı ve Öfkeli 9: Hız Efsanesi’ (‘F9: The Fast Saga’). Bu upuzun serinin son halkasını Justin Lin yönetmiş. Daha önceki adımlarda; 4, 5 ve 6’da da kamera arkasına geçen Tayvan kökenli yönetmen, işinin ehli bir zanaatkâr.

Yazının Devamını Oku

Kartal Tibet... Önce bol bol kılıç salladı sonra kameraya geçti

Kartal Tibet belleklerimize aktör, yönetmen ve dirayetli bir kişilik olarak dokundu ve hayat sahnesinden çekildi. Tüm sevenlerinin ve sinemamızın başı sağ olsun diyoruz...

1970, Ağustos ayı olmalı... Okulların açılmasına çok az bir süre kalmış ve ben, ‘ilkokul bir’ öncesi metinlerini hecelediğim ‘Ayşegül’ dışında yeni bir dost ediniyorum. Sonrasında ilk olarak Hürriyet’in sayfalarında bant olarak yayımlandığını öğrendiğim ‘Tarkan’, bu yeni yoldaşım. Rahmetli Sezgin Burak’ın yarattığı karakter, artık dergi olarak çıkmaya başlamış. Her sayısını merakla bekliyorum. Hızlı okumayı asıl olarak ondan öğreniyorum... Hun İmparatoru Âttila’nın hizmetindeki Tarkan külliyatına, ‘Maryo’nun Kuşları’yla başlayıp bütün serüvenlerini çocukluğum boyunca su gibi ezberliyorum.



Derken kendisinin suretini beyazperde de görüyorum. Filmin vizyona çıktığını öğreniyorum ve hemen rahmetli pederle sinemanın yolunu tutuyoruz. Büyük bir hayranlıkla izliyorum karşımdaki yapıtı. Bir yandan da çocuk aklımla Tarkan’ın iki kaşı arasına düşen perçemi olmuş mu, bıyıklar benzemiş mi, giysileri, çizmeleri vs. çizgi romandaki gibi mi türü sorularla geçiyor ilk buluşma...

Yazının Devamını Oku

Biraz ‘hareket’lenelim...

Haftaya sinemalar açılıyor. Kitleleri salonlara yeniden, büyük stüdyo yapımı aksiyonlarla çekme çabası var. Bunun somut göstergesi de ‘Hızlı ve Öfkeli’ serisinin dokuzuncu adımı olan ‘F9’. Biz de bu vesileyle aksiyon sinemasının öne çıkan yapımlardan bir derleme oluşturduk. Belki bu listeden kimi yapıtları yeniden izleyerek önümüzdeki haftaya kadar antrenman yapmış olursunuz!

1. BÜYÜK HESAPLAŞMA / HEATBir ipte iki efsane

Her eyleminden kusursuzca sıyrılan bir hırsız ve çetesiyle onların peşine takılan bir dedektif... Sinema tarihinin iki büyük ikonu, Robert De Niro ve Al Pacino’yu ‘Baba’ serisinden sonra hacimli rollerle karşımıza getiren bu suç aksiyonu, Michael Mann’in usta rejisiyle unutulmaz bir yapıta dönüşür. İki ana karakterin buluşup kahve içtikleri sekans, filmin doruk noktasıdır...

2. SON ULTİMATOM / THE BOURNE ULTİMATUMHafıza yerine gelirken...

İlki 2002’de çekilen ve Robert Ludlum’ın karakterini modernize ederek günümüze taşıyan ‘Bourne serisi’, şimdiki zaman politik dengelerinde dolaşırken meselelere doğru noktalardan yaklaşıyor ve örgütünden bağımsız bir ajan tipolojisini de gerçekçi çizgilerle sunuyor. Ana karakterin kaybettiği hafızasıyla yavaş yavaş buluşmasını anlatan ve Paul Greengraas imzasını taşıyan son adımsa üçlemenin de en iyi filmi. Seriyi Matt Damon sürüklüyor.

3) SEVGİNİN GÜCÜ / LEONTutunamayanlar

Yazının Devamını Oku