Uğur Vardan

Uğur Vardan

uvardan@hurriyet.com.tr

‘Siz sadece var oldunuz, bense yaşadım!’

Değeri ölümünden sonra anlaşılan İtalyan kökenli ressam-heykeltıraş Amedeo Modigliani’nin yaşadığı zorlu üç gün üzerinden sanat, sanatçı, bohem hayatlar, yaralı ruhlar ve tutunamayanlar gibi duraklarda gezinen ‘Modi: Deliliğin Kanadında Üç Gün’, ünlü aktör Johnny Depp’in imzasını taşıyor. Kayda değer bir çalışma olan filmde Al Pacino da az ama öz bir performans sergiliyor.

Haberin Devamı

Yıl 1916... Paris’in bohem hayatında tutunmak isteyen İtalyan kökenli Amedeo Modigliani ancak dar çevrelerde bilinen bir sanatçı kimliğinden daha geniş sularda yüzen bir çerçeveye ulaşmak ve eserleri üzerinden belli ölçüde gelir sağlayacak duruma gelmek için çabalamaktadır. Lakin sivri, alaycı dili hep başına bela olur. Nitekim kentin son derece lüks restoranı Dôme Cafe’de bir müşterinin portre çalışmasını tamamlamasının ardından yeni bir sipariş alır ama işi kabul etmez. Portresinin çizilmesini isteyen kadının üst rütbeli komutan eşiyle dalaşır, Yahudi olduğu için kendisiyle dalga geçilir. Nihayetinde kavgaya karışır ve restoranın altını üstüne getirir. Dahası mekânın en değerli unsurlarından biri olan, cama işlenen vitrayı darmadağın eder. Bu durumda peşine restoran personeliyle birlikte polisler takılır, o elinde kafeden ‘yürüttüğü’, içinde bir şişe şampanya olan buz kovasıyla topuklarken artık polisin aradığı bir isimdir...

Haberin Devamı

İlham perisi var

Öte yandan en yakın dostları, kendisi gibi yetenekli ama ‘tutunamayanlar’ kategorisinde olan, biri Fransız Maurice Utrillo, diğeri de Beyaz Rus kökenli Chaïm Soutine olmak üzere iki ressamdır. Üçlü geceleri borç harç içer, kendi aralarında eğlenirler, şairlerden konuşurlar, sıradışı eylemlere soyunurlar (örneğin Soutine kasabın deposundan çaldığı etleri tuvale aktarır, bu sırada ‘atölyesinden’ ağır kokular yükselirken ortalığı sinekler basar). Çevresinin ‘Modi’ olarak seslendiği Amedeo’nunsa onlardan farklı olarak bir ilham perisi vardır; yazar sevgilisi Beatrice Hastings. Onunla da sık sık tartışır ama bir şekilde arayı bulur.

Savaş Avrupa’yı yavaştan sararken Utrillo orduya yazılmak ister. Modi’yse sanat yolculuğundaki hamisi Léopold Zborowski’nin verdiği müjdeyle yeni bir heyecana kapılır; zengin koleksiyoner Maurice Gangnat, eserlerini beğenmiş ve satın almak için Paris’e doğru yola çıkmıştır. Nihayetinde Gangnat ve Modi bir otel lobisinde buluşurlar ve kartlar açılır...

Eski eşi Amber Heard’le yaşadığı çalkantılı süreç ve ardından mahkemeye taşınan davayla birlikte Johnny Depp 2022’de magazin basınının temel malzemelerinden birine dönüşmüştü. Belki de normale dönme yolunda, bir tür ‘terapi’ niyetine kamera arkasına geçmiş ve girişte konusunu özetlediğim ‘Modi: Deliliğin Kanadında Üç Gün’ü (Modi: Three Days on the Wing of Madness) yönetmiş. Bu proje yıldız oyuncunun 1997’de çektiği, başarısız bulunan ‘The Brave’den sonraki ikinci reji hamlesi. İlk yönetmenlik adımına ilişkin Depp “Sonrasında en son istediğim şeyin film çekmeye kalkışmak olduğunu düşündüm çünkü bu işte çok fazla matematik vardı ve kendinizi adeta kurgulanmış bir çıkmazın içinde buluyordunuz” demişti. Lakin Al Pacino’nun arayıp bu projeyi yönetmesini önermesi sonucu Modigliani’nin hayatından küçük bir kesitte gezinen çalışma ortaya çıkmış. Johnny Depp filmde kocaman bir küçük çocuk gibi tanımladığı bohem sanatçının yaşamından 72 saatlik bir kasırgayı perdeye taşıdığını belirtiyor.

Haberin Devamı

Paris uzun yıllar boyu sanatın biricik adresiydi. Birçok yaratıcı ya kentin bohem ve özgürlük ruhuna göz kırpan havasından etkilenip geliyordu ya da kendi yurtlarında, yeşerdikleri topraklardaki yalnızlıklarından, anlaşılamama dertlerinden Fransa’nın başkentinin yolunu tutuyordu. Amedeo Modigliani de böyle bir yolculuğun ifadesiydi. İtalya’nın Livorno kentinde doğmuştu. Yaşadıkları iflas nedeniyle hali vakti yerinde olan ailesinin dengesi değişmişti. Kendisi de sağlık sorunlarıyla boğuşan bir çocukluktan sonra 16 yaşında tüberküloza yakalanmış ve bu illet çok genç yaşta hayattan ayrılmasına neden olmuştu. Yazar ve oyuncu Dennis McIntyre’ın üç perdelik tiyatro oyunundan sinemaya taşınan ‘Modi: Deliliğin Kanadında Üç Gün’, hem Modigliani’nin hayatından parçaları hem de arka planına savaşın hâkim olduğu bir dönemin sanatsal ortamında ayakta kalmaya çalışan ruhen yaralı yaratıcıları aktarıyor. Takma adı Modi’yi Fransızca ‘lanetli’ anlamına gelen ‘maudit’ kelimesinden alan Amedeo, ölümünden sonra değeri bilinmiş sanatçılar kervanındandı.

Haberin Devamı

Johnny Depp son derece aksiyonel restoran sahneleriyle girdiği filminde (buralarda bir ressam-heykeltıraşı değil de ‘Karayip Korsanları’nda yönetmenin canlandırdığı Jack Sparrow karakterinin yaşadıklarını izliyoruz sanki) zaman zaman siyah-beyaz görüntüler eşliğinde sessiz sinemaya, özellikle de Charlie Chaplin’e selam gönderiyor.

Bazen karakterlerinin yaşadığı ruhsal çıkmazı yansıtan ve Modi’nin hastalığının üstesinden gelmek için de kullandığı esrar ve alkolün yarattığı halüsinasyonlara odaklanan hikâye, büyük bir girdabın içinde bocalarken sanatına olan tutkusunu kaybetmeyen idealist bir profilin izlerini sürüyor. Evet, film birkaç küçük noktada tökezliyor, fazla laf kalabalığına boğuluyor. Ama genel toplamda film, sanat tarihinde değeri sonradan biçilenlerin nasıl bir yolculuktan geçtiğini hatırlatmak adına önemli bir işlev üstleniyor.

Haberin Devamı

Ferzan Özpetek’in ‘Serseri Mayınlar’ının yanı sıra ‘John Wick 2’dan hatırladığımız Riccardo Scamarcio’nun Modigliani’de başarılı bir portre çizdiği yapımda Beatrice’i Antonia Desplat, Utrillo’yu Bruno Gouery, Soutine’i Ryan McParland ve Zborowski’yi Stephen Graham canlandırıyor. Sonlara doğru koleksiyoner Gangnat rolünde karşımıza gelen Al Pacino’ysa klasik deyişiyle ‘döktürüyor’. Belki filmin en akılda kalıcı kısmı Modi’yle Gangnat’ın sanat, sanatçı ve hayat üzerine karşılıklı diyalogları ve de heykeline büyük bir meblağda fiyat biçen koleksiyonere eserini satmayan Amedeo’nun şu sözleriydi: “Ben sizden çok daha zenginim. Siz sadece var oldunuz, bense yaşadım...” 

Haberin Devamı

Bir yanıyla bu yıl vizyona giren ‘Chopin, Chopin!’i de çağrıştıran ‘Modi: Deliliğin Kanadında Üç Gün’ün tuhaf bir çekiciliği var, naçizane izleyin derim.‘Siz sadece var oldunuz, bense yaşadım’

O artık çok yalnız!

Marvel Evreni’nin en eski üyelerinden olan ‘Örümcek-Adam’ın (Spider-Man) sinemadaki serüvenine bakarsak 2000’ler boyunca üç ayrı seri, üç aktörle perdeye taşındı. Tobey Maguire, Andrew Garfield ve Tom Holland üçgeninde gelişen kronolojide üçüncü serinin son adımı olarak ‘Örümcek-Adam: Eve Dönüş Yok’u (Spider-Man: No Way Home/2021) izlemiştik. Hatırlanacağı gibi bu yapımda Peter Parker kimliğinin açığa çıkması sonucu ‘Doktor Strange’ten yardım istiyor ama nihayetinde trafik karışıyordu. ‘Örümcek-Adam’ın eski düşmanları geri dönüyor, genel bir bellek silme operasyonu sonucu da kahramanımız başta sevgilisi MJ ve en yakın dostu Ned’in zihninden siliniyordu. Seri bir anlamda “Ama bu toplum da çok hafızasız” (!) noktasına taşınıyordu.

Şimdi yeni bir sayfa açma zamanı. Bu haftadan itibaren vizyona giren ‘Örümcek-
Adam: Yepyeni Bir Gün’ (Spider-Man: Brand New Day) işte böyle bir çabanın ifadesi. Yeni bir yönetmenle (Destin Daniel Cretton) yola çıkan yapımda artık kimsenin gerçek kimliğini tanımaması sonucu iyice yalnızlaşan ama öte yandan ergenlikten daha oturmuş bir kişiliğe yönelme gayretinde olan Peter Parker’ı izliyoruz. Kahramanımız vücuttan vücuda gezinen ve insanları zihinsel olarak ele geçiren esrarengiz bir gücün resmi bir kurum olan Hasar Kontrol Departmanı’na olan saldırılarına karşı koymaya çalışırken ‘Akrep’ gibi kötü karakterlerle de yer yer kapışıyor.

MJ’in artık başka biriyle ilişki yaşaması, onu tanımaması gibi kimi duygusal tonlarla süslü bu yeni adımda Tom Holland, ‘The Odyssey’deki (malum ana karakterin oğlu Telemachus rolündeydi) baba arayışını sonlandırmış bir vaziyette (!) tekrar Örümcek-Adam kostümlerini üzerine geçiriyor.

Genç aktör filmde, gerçek hayatta yakın bir zaman önce evlendiğini açıkladığı Zendaya’yla (ki o da ‘The Odyssey’de Tanrıça Athena’yı canlandırıyordu) birlikte ‘kırık bir aşk hikâyesi’ni perdeye taşıyor. Bu arada yine ‘The Odysses’de Menelaus karakteri olarak izlediğimiz Jon Bernthal da Frank Castle, namı diğer Punisher olarak karşımıza geliyor. Sadie Sink, Marisa Tomei ve Mark Ruffalo da kadronun diğer isimleri. Ben filmde en çok Yelena Belova karakterini canlandıran Florence Pugh’u beğendim. Genel toplamda ‘yepyeni’ unsurlar taşımasa da hayranlarını tatmin edecek bir çalışma olmuş bence ‘Yepyeni Bir Gün’.

Minik izleyiciler için...

◊ Bu hafta ayrıca küçüklere yönelik eğlenceli bir animasyon da vizyona giriyor: ‘Özgür Kedi Scotty’ (Scotty/Yön: Mohammad Pirzadi).

Yazarın Tüm Yazıları