GeriUğur VARDAN Şimdiki zaman 'ET'si
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Şimdiki zaman 'ET'si

Steven Spielberg’in Roadl Dahl’ın romanından uyarladığı ‘The BFG’, yetim bir kızla iyi yürekli bir devin dostluğunu anlatıyor. ‘E.T.’vari bir yapıda ilerleyen film, anlatım ve içerik olarak demode olsa da, görselliğiyle ilgi çekiyor.

Önce ‘Savaş Atı’ ve ‘Lincoln’, ardından da ‘Casuslar Köprüsü’ gelince ve kendi ifadeleriyle “Artık asıl ilgi alanım tarih” deyince, 70’inden sonra başka sularda yüzüyor sanmıştık ama ‘The BFG’yi (‘The Big Friendly Giant’) izleyince anladık ki Steven Spielberg’ın içindeki çocuğu öldürmeye niyeti yok! Hoş, zaten ‘İnsan yaşlanınca çocuklaşır’ diye de bir genelleme var. Yani sözün özü Amerikan sinemasının heyecanını asla yitirmeyen üretken ismi yeniden huzurlarımızda ve yine bize ‘E.T.’ günlerinden kalma bir öykü anlatıyor.

Klasik senaristi Melissa Matheson’ın da bir tür vasiyet çalışması (malum, kendisini geçen yıl kaybetmiştik, zaten film de Matheson’a adanmış) niteliğindeki ‘The BFG’, karanlıkla fazla flört eden romanlarıyla bilinen Galli yazar Roadl Dahl’ın bir kitabından uyarlanmış. ‘Charlie’nin Çikolota Fabrikası’, ‘Dev Şeftali’ ve ‘Matilda’ gibi yapıtlarıyla tanıdığımız Dahl’ın bu çalışması yetimhanede kalan Sophie adlı bir kızla ‘Devler Ülkesi’nden gelen ama insanları yemeyen bir devin dostluğu üzerine kurulu.

 

GİRİŞTEKİ GİZEM ETKİLEYİCİ

 

Sophie, başlarda bir Charles Dickens karakteri gibi görünse de, iyi yürekli dev tarafından fark edilip varlığını kamuoyuna açıklamaması için kaçırılınca film asıl ruhunu buluyor. Gittikleri yerdeki diğer devler, ‘fasulye’ olarak adlandırdıkları insanları yerken Sophie, giderek boyut ve yaklaşım olarak farklı bir yapıya sahip olan devin hayatında önemli bir unsura dönüşüyor.

 

‘The BFG’, Spielberg filmografisi içinde özellikle ‘E.T.’ çizgisine sahip bir film. İnsanlığın saf bir temsilcisi, benzer şekilde kötülüklerden arınmış ‘Öteki’yle sıkı bir dostluğu paylaşıyor. Sophie’nin, devin evindeki ilk anları ‘Jack the Slayer Giant’taki kimi sahneleri andırıyor. Rüyalar âlemindeki gezinti de ‘Hook’taki bazı kadrajları akla getiriyor. Yer yer Tim Burton tadı da taşıyan ‘The BFG’, geride genel çizgileri itibariyle naif bir çocuk masalı tanımından öteye bir şey bırakmıyor. Kuşkusuz büyükleri bu filme çekebilecek unsur görselliği olabilir. Gerçekten de çoğu bilgisayar yardımıyla yaratılmış birçok sahne görsel açıdan etkileyici ama bütün bunların oyalayıcılığı da bir yere kadar. Girişteki gizem, ‘Devler Ülkesi’ndeki ilk anlar vs. belli noktalara kadar sürükleyici ama sonrasında hikâye demode limanlara uğruyor ve film sadece görselliğiyle ayakta kalmaya çalışıyor. Devin, Buckingham Sarayı’nda Kraliçe’yi ziyareti de bir nebze oyalayıcı ve yer yer komik. Oyunculuklara gelince: Spielberg, ‘Casuslar Köprüsü’nün kadrosunda da yer alan (ve sonrasında performansı Oscar’la ödüllendirilen) Mark Rylance’a bu kez dev rolünü vermiş. Minik Sophie’de de Ruby Barnhill gelecek vaat eden bir performans ortaya koyuyor.
Sonuç? Özellikle İngiliz eleştirmenlerin çok beğendiği ‘The BFG’, nedense bana bir nebze çekici ama Spielberg açısından son zamanlardaki en sıradan işi olarak geldi (kim bilir, İngilizler sonuçta kendi edebiyatları içinde gördükleri Dahl’ın yeni bir uyarlaması olarak bu filme özel ilgi
göstermiş olabilirler).

Şimdiki zaman ETsi

The BFG

Yönetmen: Steven Spielberg

Oyuncular: Ruby Barnhill, Mark Rylance, Penelope Wilton, Rebecca Hall, Bill Hader, Jermain Clement, Rafe Spall ABD yapımı

 

MARANGOZDAN ‘SUİKASTÇI’ YARATAN KARANLIK


Geçmiş zaman işleri arasında en çok Adolf Hitler’in son günlerine odaklanan ‘Çöküş’le (‘Der Untergang’) tanınan Oliver Hirschbiegel, ‘Diktatör’le olan hesaplaşmasını bitirmemiş olacak ki (!) yine aynı sulara dönüyor. Lakin bu kez gezindiği alan ve zaman dilimi, hikâyenin önceki adımları... Malum, Hitler’e karşı yapılan en önemli suikast olarak ‘Valkyrie Operasyonu’nu biliriz. Hirschbiegel ‘Hitler’e Suikast’ (‘Elser’) adlı bu son çalışmasında 1944’te Albay Claus von Stauffenberg yönetimindeki bir grup Nazi subayıyla gerçekleştirilen ve başarılı olamayan ‘Valkyrie’ öncesi az bilinen bir eyleme dikkat çekiyor. Film, 1939’da Georg Elser adlı bir marangozun gerçekleştirdiği ve 13 dakikayla ‘Führer’in kurtulduğu suikastı perdeye taşıyor. ‘Hitler’e Suikast’ sadece eylemi değil, perde arkası gelişmeleri ve sonrasını da seyircisiyle paylaşıyor.

 

 

13 DAKİKAYLA KAÇAN FIRSAT!

 

Kısaca öykü dersek: Kendi halinde bir marangoz olan Georg Elser, Nazilerin yükselişiyle birlikte toplumdaki kutuplaşmayı ve giderek hayatlarındaki eski sakin günlerinden kanlı ve intikam dolu vahşi bir geleceğe doğru yol alışı fark ediyor. Çözümü de, bütün bunların sebebi olarak gördüğü Adolf Hitler’e karşı suikast girişiminde bulunmakta görüyor. Bu iş için de Münih’teki Bürgerbraukeller Biraevi’ndeki kongrenin uygun bir fırsat olduğunu düşünerek harekete geçiyor. Kimi kayıplara rağmen Hitler mekânı 13 dakika erken terk etmesiyle eylem hedefini bulmuyor. Elser sonrasında yakalanıyor ve Nazilerce, “Arkanda hangi örgüt vardı?” sorusuna cevap aramak üzere işkence edilerek sorgulanıyor. Elser ise mühendislik açısından üst düzeyde tasarlanmış eylemi sadece kendisinin planladığını, örgütlü hareket etmediğini kanıtlamak için uğraşıyor.Film, zaman zaman Elser’in geçmişine uzanarak dönemin sosyolojisini ve Nazizm’in Alman toplumundaki yükselişini de perdeye taşıyor. ‘Çöküş’ü kimileri “Führer’e şefkatli davranıyor ve bir büyük ‘Katil’i insanileştiriyor” şeklinde eleştirmişlerdi. ‘Hitler’e Suikast’ bu açıdan bence tartışmaya mahal vermiyor. Öte yandan film, bu tür olası tehlikelerde çözüm Elser’in yaptığı gibi olabilir mi, yani meseleyi silahlı çözümle yok etmek bir seçenek midir gibi dertlerin peşinde de koşmuyor. Sadece bir dönemi ve kimilerince ‘Bir Alman kahramanı’ olan tam adıyla Johann Georg Elser adlı bir marangozun hikâyesini sade ama etkileyici bir öyküyle perdeye taşıyarak kendince tarihe not düşüyor. Kaçırmayın derim...

 

Şimdiki zaman ETsi

HİTLER’E  SUİKAST

Yönetmen: Oliver Hirschbiegel

Oyuncular: Christian Friedel, KatharinaSchüttler, Burghart Klaubner, Felix Eitner, Rudiger Klink Almanya yapımı

 

YİNE ÇOK ÂLAMETLER BELİRİYOR...

Portföyündeki en etkileyici çalışma olan ‘Sığınak’ta (‘Shelter’), bir tür ‘Kıyamet âlemetleri’ne soyunan, seyircisine de zorlu ve sinemasal açıdan etkileyici bir deneyim sunan Jeff Nichols, bir sonraki filmi ‘Mud’da adeta modernize edilmiş bir Tom Sawyer çalışmasıyla karşımıza çıkmıştı. Son adımı ‘Midnight Special’ ise tuhaf bir karışımın eseri...

 

Önce kısaca konu diyelim: Joy, bir tarikatın elinde bulunan ‘özel yetenekler’e sahip oğlu Alton’ı, yakın arkadaşı Lucas’la birlikte kaçırır. Peşlerinde eyalet polisi; üçlü eski tip bir arabayla Teksas’dan Louisiana’ya uzanan bir yolculuğa çıkar...

 

Kimi çatışma sahneleri itibariyle sağlam bir gerilim ve aksiyon tadı verse de ‘Midnight Special’, özünde en çok Spielberg’in ‘Üçüncü Türle Yakınlaşmalar’ıyla yakınlaşıyor. Film boyunca doğaüstü güçlere sahip Alton’ın bir Mesih mi, bir uzaylı mı ya da ‘Omen’vari bir varlık mı olduğu sorusu, seyircinin zihnini meşgul ediyor ve bu bence filmin hanesine artı yazılacak unsurlardan birine dönüşüyor. Sonuçta yine yer yer dinsel öğretilerden besleniyormuş gibi görünen bir öykü anlatıyor Nichols. Tıpkı ‘Sığınak’ gibi ‘Midnight Special’ da kulak kabartmaya değer bir çaba. Artık yönetmenin klasik oyuncusuna dönen Michael Shannon’ın yanı sıra Joel Edgerton ve Kirsten Dunst kadronun öne çıkan isimleri. Son dönemin yükselen aktörü Adam Driver da iyi niyetli devlet görevlisi (NSA ajanı) rolünde yine kısa ve etkileyici bir kompozisyon ortaya koyuyor. ‘Benim Komşum Bir Melek’ten de hatırladığımız Jaeden Lieberher de Alton’da gayet iyi.

 

Jeff Nichols, Amerikan sineması kanadında bence kuşağının dikkate değer en önemli yönetmenlerinden. ‘Midnight Special’ da bu saptamayı destekler bir çalışma olmuş. Kaçırmayın derim. 

 

Şimdiki zaman ETsi

 

MIDNIGHT SPECIAL

Yönetmen: Jeff Nichols

Oyuncular: Michael Shannon, Joel Edgerton, Jaeden Lieberher, Kirsten Dunst, Adam Driver, Sam Shepard / ABD yapımı

DİĞER SEÇENEKLER

Bu haftanın mönüsünde yer alan diğer yapımlar ise şöyle: ‘Arınma Gecesi: Seçim Yılı’ (Yön: James DeMonaco), ‘Üç Harfliler 3: Karabüyü’ (Yön: Alper Mestçi), ‘Bir Kadın + Bir Erkek’ (Yön: Claude Lelouch), ‘Babaannem’ (Yön: Serkan Özarslan) ve haftanın tek animasyon seçeneği olan ‘Küçük Şövalye Trenk’ (Yön: Anthony Power).

X

Peki ama kimdir Elia Kazan - İyi sinemacı ve ne yazık ki bir ‘ihbarcı’...

Elia Kazan... Yönetmendi ama hayat öyküsü son derece çarpıcı bir film gibiydi. Dünyaya Türkiye’de ‘Merhaba’ demişti. Dedelerinin kökleri Kayseri’ydi, o Rum kökenli bir ailenin çocuğu olarak 7 Eylül 1909’da, Kadıköy’de (Fener) dünyaya geldi. Dört yaşındayken Amerika’ya göç ettiler.

‘Yeni Dünya’ ona da yeni ufuklar açmıştı. Tiyatro oyuncusu olmak istiyordu, önce Yale School of Drama’ya gitti, daha sonra da ünlü oyunculuk eğitmeni Lee Strasberg’in Group Theatre’ına dahil oldu. Oyuncu olarak da boy gösterdi ama asıl olarak sanat yolculuğunu yönetmen olarak biçimlendirdi.

1948’DE OSCAR’A UZANDI

İlk uzun metrajı 1945 tarihli ‘Bir Genç kız Yetişiyor’du (‘A Tree Grows in Brooklyn’). Bizde ‘Namus Sözü’ ismiyle gösterilen ‘Gentleman’s Agremeent’ 1948’de sekiz dalda Oscar’a aday oldu, ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi Yönetmen’ olmak üzere üç kategoride heykele uzanmayı başardı. 1951’de çektiği ve kadrosunda Vivien Leigh, Marlon Brando ve Kim Hunter’ın yer aldığı ‘İhtiras Tramvayı’ (‘A Streetcar Named Desire’), muhteşem bir Tennessee Williams uyarlamasıydı. Bir boksörün liman işçisi olarak sisteme olan isyanını ve arkasına aldığı işçilerle başkaldırışını anlattığı, yine Marlon Brando’lu ‘Rıhtımlar Üzerinde’ (‘On the Waterfront’) de 1955’te tam 12 dalda Oscar’a aday gösterildi ve sekiz dalda ödülün sahibi oldu. Filmografisindeki en ünlü adımlardan biri olan John Steinbeck uyarlaması ‘Cennet Yolu’ (‘East of Eden’), genç yaşta hayatını kaybeden sinemanın en büyük ikonlarından James Dean’in rol aldığı nadir yapımlardandı.

Bir başka unutulmaz filmi de Meksikalı devrimci Emiliano Zapata’nın gaddar diktatör Porfirio Diaz’a karşı verdiği mücadeleyi anlatan ‘Viva Zapata!’ydı. Unutulmaz finaliyle zihinlere kazınan yapımda Marlon Brando’nun yanı sıra Jean Peters ve Anthony Quinn de rol almıştı. Kazan’ın sinema macerasındaki önemli dönemeçlerden biri 1963 tarihli ‘America America’ oldu. Film, biri Rum (Stavros), diğeri Ermeni (Vartan) iki gencin İstanbul’dan Amerika’ya göç etme hayalleri üzerine bir öyküyü anlatır. Osmanlı’nın son dönemindeki kaotik ortamda geçen öykü, ortamı pek de hayırla anmaz.

SİNEMAYA İKİ ÖNEMLİ ADIM

Elia Kazan’ın muhteşem filmlerinin yanında sinema tarihi için iki önemli adımı vardır. Biri Cheryl Crawford ve Robert Lewis’le birlikte ‘Actor’s Studio’yu kurması. Ki Lee Strasberg direktörlüğünde geliştiren bu stüdyoda oyuncuların kendi hayat deneyimlerinden yola çıkarak oynadıkları karakterler olmayı ön plana çıkaran ‘Metod’ tekniğini öğretiyordu. Bu ekolün öğrencileri arasında Marlon Brando’nun yanı sıra Montgomery Clift, Julie Harris, Eli Wallach, Maureen Stapleton, Karl Malden gibi isimler bulunuyordu.

ARKADAŞLARINI İHBAR ETTİ

Yazının Devamını Oku

İşçisin sen, işçi kal!

Bugün 1 Mayıs, yani işçinin, emekçinin bayramı. Bu vesileyle sömürüye karşı mücadele edenlerin, ezilenlerin, dayanışanların, isyan bayrağını çekenlerin, hakkını almak isteyenlerin öykülerini anlatan filmleri derledik. İşte size alın teriyle yüklü bir grup yapım...

1. Tohumlar Yeşerince / GerminalBU BÖYLE GİTMEZ, SÖMÜRÜ DEVAM ETMEZ…

1800’lerde Fransa’nın Montsou kasabasındaki Voreux maden ocağında işçiler zorlu koşullarda çalışmaktadır... Kendi halinde bir emekçi olan Etienne Lantier çalışma şartlarını düzeltmek adına madenciler sendikası kurar ve büyük bir grev organize eder. Émile Zola’nın ünlü romanının 1993 tarihli sinema uyarlamasını Claude Berri yönetmiş, ünlü şarkıcı Renaud, Miou-Miou, Gérard Depardieu ve Jean Carmet gibi isimler de başrolleri paylaşmıştı.

2. Rıhtımlar Üzerinde / On the WaterfrontLİMAN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİN!

Başarılı bir boks kariyerinin ardından liman işçisi olarak çalışan ve bunalımda olan genç bir adam... Patronu kimi kirli işlere karışır ve bunlardan birinde fatura ona çıkar. Abisi de ona sırt çevirince büyük bir ayaklanmaya öncülük edecektir. New York Sun gazetesinde yayımlanmış bir yazı dizisinden sinemaya uyarlanan Elia Kazan imzalı yapım, Marlon Brando’nun usta performansıyla zihinlere kazınmış ve sekiz dalda Oscar ödülü kazanmıştı.

3. Üzgünüz, Size Ulaşamadık / Sorry We Missed YouZAMANE MESELELERİ ÜZERİNE

Yazının Devamını Oku

Akademi’nin ‘bağımsız’lık gecesi...

93’üncü Oscar ödülleri bu gece sabaha karşı sahiplerini buluyor. Ünlü yönetmen Steven Soderbergh’in yapımcılığında düzenlenecek tören, üç saatlik bir film konseptiyle hazırlandı. Aday yapımların ‘bağımsız sinema’ karakterli olması dikkat çekiyor. Geceye bütçesi 5 milyon dolar olan ve ABD’deki derin yoksulluğu anlatan ‘Nomadland’in ve yönetmeni Chloé Zhao’nun damga vurması bekleniyor... Anthony Hopkins’li ‘The Father’ ve Carey Mulligan’lı ‘Promising Young Woman’ın da sürpriz yapması muhtemel...

Evet, sanırım en farklı Oscar töreni bu gece sabaha karşı bizi bekliyor... Nedeni malum, içinden geçtiğimiz ‘pandemi dönemi’. COVID-19’lu günlerin töreni olarak tarihteki yerini alacak gece, Los Angeles’ın ikonik yapılarından Union Station’da gerçekleşecek. Bu ‘artdeco’ tarzında yapının seçilmesinin nedeni, uzak geçmişin törenlerinin havasını yeniden yaratmak. Ayrıca ‘Blade Runner’dan ‘Kara Şövalye Yükseliyor’a, ‘Bugsy’den ‘The Way We Were’e, ‘Pearl Harbor’dan ‘Hail, Caesar!’a birçok yapımın bazı sahneleri halen faaliyette olan bu eski istasyon binasında çekilmişti. Adaylar ancak yanlarında bir kişi getirebilmek kaydıyla mekândaki yerlerini alacaklar ve ikili bir düzen içinde oturacaklar...

AŞILAR BEKLENDİ...

Son yıllardaki gibi sunucusuz gerçekleşecek törenin organizasyonunu Steven Soderbergh; Stacey Sher ve Jesse Collins (Super Bowl’daki devre arası gösterisinin ve Grammy Ödülleri Töreni’nin de yapımcısıydı) gibi isimlerin de dahil olduğu ekibiyle hazırladı. Ünlü yönetmen törene ilişkin programı yaklaşık üç saatlik bir film gibi sunacaklarını ve seyirci olarak bizlerin, açılıştan sonraki 90 saniyede nasıl bir konseptle karşı karşıya olduğumuzu anlayacağımızı belirtti (Amerikalı bir sinema yazarı, “Soderbergh genellikle soygun filmleri çeker, bakalım bu kez nasıl bir film izlettirecek bize” diye latife yapmış). Ayrıca Soderbergh bu zorlu süreci “Bir uçağı havada uçarken inşa etmek gibiydi” şeklinde tarif etti.

Peki ya ödüller? Önce şu hatırlatmalarda bulunalım: Bilindiği gibi sinema salonları pandemi dolayısıyla uzun süredir kapalı. Yer yer ‘ara buluşmalar’ yaşansa da salgının sonraki dalgaları insanları tekrar evlere kapatırken salonların payına bir kez daha yalnızlık düştü. Öte yandan süreç boyunca kitlelerin ilacı yine sinema oldu; çeşitli platformlardan bol bol film ya da dizi izlendi. Akademi, sahiplerini önce 28 Şubat’ta bulacağı açıklanan ama sonra bugüne ertelenen bu yılki ödüller için adaylarını açıklarken çoğu platformlarda boy göstermiş filmler arasından tercih yapmak zorunda kaldı. (Ertelemenin iki nedeni vardı; biri Soderbergh’in çektiği konsept filmi hazırlamak için gereken zaman, diğeri de konukların COVID-19 aşılarının tamamlanmasının beklenmesi.) Nitekim listede yer alan yapımlardan birçoğu Netflix, Amazon Prime ve Türkiye’den izlenemeyen Hulu gibi platformlarda seyirci karşısına çıktı.

Bu yılın adaylarını ortak parantezde buluşturan karakteristik özelliklerin altını çizerek başlayalım: Pandeminin yarattığı ekonomik sorunların ifadesi olsa gerek, aday filmler ‘bağımsız sinema’ etiketine sahip yapımlardan oluşuyor. Büyük Hollywood prodüksiyonu kimliğiyle göze çarpan bir yapım yok. Şu maliyet rakamları size fikir verebilir: ‘The Trial of Chicago 7’ 36 milyon dolar, ‘Judas and the Black Messiah’ 26 milyon dolar, ‘Mank’ 25 milyon dolar, ‘One Night in Miami’ 19.6 milyon dolar, ‘Nomadland’ 5 milyon dolar, ‘Minari’ 2 milyon dolar...

Mank

Filmlere ilişkin bir diğer nokta da şu; geçen yıl 25 Mayıs’ta Minneapolis’te beyaz polis memuru Derek Chauvin’in siyah George Floyd’u öldürmesinin ardından başlayan ve ‘Black Lives Matter’ (‘Siyah Hayatlar Önemlidir’) sloganıyla yaygınlaşan toplumsal tepkiye paralel biçimde siyahların öykülerini anlatan çalışmalar ön plana çıktı. Birçoğu sinematografik açıdan ortalamanın üzerinde olan bu yapımlardan üçü (‘One Night in Miami’, ‘Judas and the Black Messiah’, ‘The Trial of the Chicago 7’) ‘En İyi Film’ dalında aday, iki film (‘Ma Rainey’s Black Bottom’ ve ‘The United States vs. Billie Holiday’) de oyunculuk kategorilerinde öne çıkan projeler.

Yazının Devamını Oku

Bu dansı bana lütfeder misiniz?

29 Nisan Dünya Dans Günü. Bu vesileyle içinden dans geçen, seyircisini piste davet eden filmleri derledik. İşte bazıları sinema tarihine geçmiş, bazıları bir dönemin gençliğinin göz ağrısı olmuş, bazıları da birden çok kuşağın zihninde yer etmiş yapımlardan oluşan seçkimiz...

CUMARTESİ GECESİ ATEŞİ / SATURDAY NIGHT FEVERPistler onlardan sorulur!

İşçi sınıfından bir genç olan Tony Manero için hayattaki en büyük zevk, dans etmektir. Küçük Brooklyn diskosunda her cumartesi adeta kurtlarını döker. Günün birinde tanıştığı Stephanie’yle pistte iyi bir çift olur ve büyük bir dans yarışmasına katılırlar. John Badham imzalı 1977 yapımı film zamanında büyük ilgi görmüş ve popüler kültür fenomeni haline gelmişti. John Travolta (performansıyla ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında Oscar’a aday olmuştu) ve Karen Lynn Gorney’nin başrollerini paylaştığı filmin bu kadar tutulmasına Bee Gees’in unutulmaz şarkıları da katkıda bulunmuştu. 

SİYAH KUĞU / BLACK SWANBu rekabetten korkulur…

Eski bir balerin olan annesinin hırslarını üzerinde taşıyan genç bir yetenek: Nina. Yönetmeni sahne koydukları ‘Kuğu Gölü Balesi’nde rol değişimine gitmeye karar verir. Nina’nın bu aşamada ciddi bir rakibi vardır; Lily. Darren Aronofsky’nin yapıtı genç bir balerinin sanatsal ve ruhsal acılarından yola çıkıyor, gücün karanlık tarafına geçilmesiyle bambaşka bir boyut kazanıyor. Filmin kadrosunda Nathalie Portman, Mila Kunis, Vincent Cassel, Barbara Hershey ve Winona Ryder gibi isimler yer alıyor. 

FLASHDANCEBir kuşağın göz ağrısı

Yazının Devamını Oku

İzleye izleye öğrenin çocuklar

Malum bu hafta 23 Nisan’ı kutlayacağız... Ata’nın çocuklara armağan ettiği bu bayram vesilesiyle onlara hayat boyu taşımaları beklenen değerleri hatırlatan filmleri derledik. İşte insanlığı ayakta tutan erdemlerde dolaşan, klasikleşen, çocuklar kadar büyüklere de seslenen yapımlar...

Yalan söylememek PİNOKYO / PINOCCHIO Yalancının burnu…

Malum, Carlo Collodi’nin ölümsüz eseri kendisine kukla bir çocuk yaratan yaşlı ustayla varoluş sorunları olan Pinokyo adını verdiği minik kuklanın yaşadıklarını anlatır. Pinokyo yalan söyledikçe burnu uzar ama öykünün bir başka meselesi kendi varlığını kanıtlamak için baba figürüne başkaldırmaktır. İnsan olmak için büyük uğraş veren kukla yaşadıklarıyla olgunlaşacak ve başkaldırdığı babasını zaman içinde takdir edecektir. Bu masalın son uyarlaması Matteo Garrone imzasını taşıyor, özellikle görsel yanıyla ilgi çekici. 

‘Farklı’ olana kol kanat germek E.T. / THE EXTRA-TERRESTRIAL Önyargısızlık…

Uzaydan gelen bir yaratığa çocuklar sahip çıkar ve onu büyüklerin ‘şerrinden’ korur. Steven Spielberg’ün ‘korkunç uzaylı’ motifini ters yüzettiği film miniklerin meselelere önyargısız, sevgiyle ve şefkatle yaklaştığını gösteren bir yapıttır. Elliot ve arkadaşlarının, evine dönmek için çabalayan ‘E.T’ye olan yardımları hiçbir zaman unutulmaz! 

Vefalı olmak CHRISTOPHER ROBIN Eski dostlar, eski dostlar

Yazının Devamını Oku

Sinemada Mısır sevenlere...

Geçen hafta Mısır’da 18 kral ve dört kraliçe mumyası, ‘Firavunların Altın Geçidi’ isimli bir kortej eşliğinde Kahire’deki neo-klasik müzeden Gize’deki Mısır Medeniyeti Ulusal Müzesi’ne devlet töreniyle taşındı. Biz de bu vesileyle Antik Mısır’da geçen, tarihe göndermeler yapan ve zihinlerde yer edinen filmlerden oluşan bir seçki hazırladık.

1. On Emir / The Ten CommandmentsKÖLELİĞE BAŞKALDIRI

Nil Nehri’ne bırakılan bir bebek, firavunun kız kardeşi tarafından bulunur ve büyütülür. Vakti gelince de tahta geçmek için beklerken İsrailoğulları kavminden olduğu anlaşılır. Köleliğe başkaldıran ve kavmini özgürleştiren Hazreti Musa’nın öyküsünü anlatan epik bir yapım. Cecil B. DeMille imzalı (1956) bu görkemli filmde dönemin bütün büyük bütçeli yapımlarında boy gösteren Charlton Heston başrolde. Zamanının ilerisindeki etkileyici görsel efektleri filme bu dalda Oscar kazandırmıştı. 

2. Mumya / The MummyBIRAKIN UYUSUN…

1920’lerde Antik Hamunaptra şehrini bulmak için yola çıkan İngiliz Evelyn ve Jonathan Carnahan kardeşlere Amerikalı rehber Rick eşlik etmektedir. Jonathan büyük bir hazinenin, Evelyn ise olası bilimsel keşiflerin derdindedir. Araştırdıkları tapınakta buldukları bir kitap binlerce yıldır uyuyan başrahip Imhotep’in uyanmasına ve lanetiyle geri dönmesine neden olur. 1932 tarihli klasiğin yeniden çevrimi olan Stephen Sommers imzalı yapım çok tutmuş, sonrasında bir seriye dönüşmüştü. 

3. Exodus: Tanrılar ve Krallar / Exodus: Gods and Kings2000’LERİN ‘10 EMİR’İ

Yazının Devamını Oku

Festivalin en derin izleri

İstanbul Film Festivali bu yıl 40 yaşına bastı. Bu süreçte sinemaseverlerin hatıralarında derin izler bırakan çok sayıda yapıt izledik. İşte zihinlerimizdeki yerleri son derece sağlam olan bu yapımlardan oluşmuş, kişisel bir ‘40 yılın 40 filmi’ listesi...

1. Aguirre, Tanrı’nın Gazabı / Aguirre, der Zorn Gottes / Yön: Werner Herzog (1992)HİTLER’İN ÖNCÜSÜ!

16’ıncı yüzyıl… İnka topraklarında ‘El Dorado’yu arayan iktidar tutkunu, altın hırsıyla yanan ve zamanla şirazesini kaybeden İspanyol bir komutan… Alman sinemasının önemli isimlerinden Werner Herzog’un yazıp yönettiği bu olağanüstü yapıma ilişkin “Alman toplumunu arkasına alarak dünyayı kana bulayan Hitler faşizmine de göndermelerde bulunuyor” şeklinde görüşler dillendirilmişti. 

2. Andrey Rublev / Yön: Andrey Tarkovsky (1988)SEN VANDALLIĞIN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN?

Sinemanın büyük ozanı Andrey Tarkovsky’nin başyapıtlarından… Şiddetin, vandallığın hâkim olduğu bir zaman diliminde inancını sorgulayan bir dönem ressamını anlatan film, bütün zamanların en iyi filmlerinden biri kabul edilir. Ön planda kişisel bir hesaplaşmayı izlerken genel planda da ortaçağ Rusya’sının tasviri perdeye yansır… 

3. Cehennemde İki Devre / Ket Felido a Pokolban / Yön: Zoltan Fabri (1995)BİR MAÇTAN DAHA FAZLASI…

Yazının Devamını Oku

‘Arkadaş’tı, ‘Çirkin Kral’dı

“Parlak bir sinemacı ve sanatçı, hiçbir zaman amatörlüğün ötesine geçememiş bir ‘siyasetçi’; her şeyini kitlelerle paylaşmaya can atan bir ‘biz’ ve çıkardığı siyasi dergiye ‘Güney’ adını verecek kadar bireyci bir ‘ben’; dünyanın sosyalizm-öncesi popülist başkaldırmacı kahramanına, örneğin bir Robin Hood’a denk düşen bir mizaç ve tarihi maddeciliğin teorik inceliklerini kavramaya hayati önem veren bir akıl; silah, eylem ve mertlik dünyasının korkusuz bir savaşçısı ve insanları barışa, sükunete, okumaya, sevgiye çağıran bir derviş. Bütün bunların sonucunda mutlak bir yalnız adam...” Yıllar yıllar önce bir yazısında böyle tanımlıyordu Murat Belge onu...

Sinemamızın kilometre taşları sayılacak filmlere imza atmış bir yönetmen, özel hayatı tartışmalı bir karakter, öte yandan bu toprakların yerelden evrensele sunduğu ve neredeyse bütün dünyanın tanıdığı, saygı gösterdiği, kendinden sonra gelen meslektaşlarının yapıtlarına göndermelerde bulunduğu bir büyük yaratıcı...

İLK BÜYÜK ÇIKIŞI 1966’DA

1 Nisan 1937 yılında Adana’da dünyaya geldi Yılmaz Güney. Gerçek soyadı Pütün’dü ve bu sözcük, kırılması zor, sert meyve çekirdekleri için kullanılan bir deyimdi. Çok küçük yaşta hayata atıldı, ırgatlara su, gazoz sattı, pamuk işçiliği, bağ bekçiliği yaptı. Çukurova’nın kendine özgü ruhunu ve doğasını, emek-yoğun yapısını tadarak, deneyerek, yaşayarak büyüdü. Lise sonrası Kemal Film’in Adana şubesinde çalıştı. Gençlik yıllarında çeşitli mecralarda yazıp çizdi, dergi çıkardı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okurken Atıf Yılmaz’la tanıştı ve set işçiliğinden oyunculuğa, sonradan da yönetmenliğe uzanan büyük bir maceranın parçası oldu. ‘İkisi de Cesurdu’, ‘On Korkusuz Adam’, ‘Koçero’ gibi yapımlarla tanındı ve ‘Çirkin Kral’ lakabını aldı. İlk büyük çıkışı 1966’da Lütfi Akad’ın ‘Hudutların Kanunu’yla oldu, aynı yıl yönetmenliğe de başladı. 1968’de yazıp yönettiği ve oynadığı ‘Seyyithan-Toprağın Gelini’yle eleştirmenlerin de kadrajına girdi. 1970’te sinemamız için hâlâ aşılamamış bir büyük zirve olan ‘Umut’a imza attı (Bu film en son 2017’de Hürriyet Pazar’ ekinde 100 sinemacıyla yaptığımız ‘Sinemamızın En İyi 100 Filmi’ soruşturmasında birinci olmuştu). Ömer Lütfi Akad’ın “Sinemamızın ilk gerçekçi filmi” olarak tanımladığı ‘Umut’, beş çocuklu arabacı Cabbar’ın faytonculuk yaparken atının bir kaza sonucu ölmesiyle birlikte kendini bulduğu çıkmazda, bir hocanın peşine takılarak define aramasını anlatır. Tuncel Kurtiz’le başrollerini paylaştığı bu siyah-beyaz klasiğin öyküsünü Güney, babasının yaşamından yola çıkarak yazmıştı.

CEZAEVİNDEN FİRAR ETTİ

Yılmaz Güney bu olağanüstü filmleri yapıp zihinlerde çok çok özel yerlere sahip bir kült figürken aynı zamanda siyasi görüşleri ve eylemleri itibariyle de sistemin gözünü üzerinden ayırmadığı bir isimdi. 1961’de yazdığı bir öyküde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle bir buçuk yıl hapis yatmıştı. İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılıp öldürülmesi olayından sorumlu Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi lideri Mahir Çayan ve arkadaşlarını sakladığı gerekçesiyle de 1971’de iki yıl hapse mahkûm edildi. İçeride kaldığı sürede kendisini yazı-çizi-okuma işlerine veren Güney, sonrasında Türk sinemasının burjuvazisine yönelttiği ilk eleştirel bakış olarak kabul edilen ‘Arkadaş’ı yönetti ve film, özellikle başrol oyuncularından Melike Demirağ’ın ünlü şarkısıyla birlikte 70’li yılların unutulmazlarından biri oldu. 27 Mart 1972’de hapse giren sanatçı, 20 Mayıs 1974’te çıkmıştı. Aynı yıl ‘Endişe’ adlı filmin çekimlerini başlayan Güney, bir gazinoda çıkan tartışmada Yumurtalık Hâkimi Sefa Mutlu’yu öldürmekten dolayı bir kez daha tutuklandı. 19 yıl hapis cezasına çarptırılan Güney, 9 Ekim 1981’de izinli olarak çıktığı Isparta Yarıaçık Cezaevi’nden firar etti ve yurtdışına kaçtı. İçerideyken yazdığı senaryodan Şerif Gören’in çektiği ‘Yol’la 1982’de Cannes’da ‘Altın Palmiye’ alan sanatçı, son yıllarını geçirdiği Paris’te mide kanserinden 7 Eylül 1984’de hayata veda etti ve naaşı, Pere Lachaise Mezarlığı’na gömüldü. Sonrasında şiddet dolu bir ilişkiye dönüşen Nebahat Çehre’yle ilk evliliğini yapan sanatçı, ikinci evliliğini de Fatoş Güney’le gerçekleştirmişti.

Yılmaz Güney, entelektüellerin belki sonradan keşfettiği bir adaydı. Ama sıradan sinema seyircisi onu çoktan bağrını basmış, onunla ve perdedeki suretiyle çoktan hesaplaşmasını yapmış, kendisinin bir yansıması olduğunu görmüştü. Meslek hayatımın ilk büyük duraklarından biri olan Antrakt dergisinin 12. sayısında (Eylül 1982) Yılmaz Güney’i kapak yapmıştık. O sayıda sevgili Can Kozanoğlu ‘Disiplinsizdi ama iyi bir boksördü’ başlıklı yazısında halkın sevgilisi olma gerçeğini şu satırlarla yansıtmıştı: “İnsanların Yılmaz Güney filmlerinde aradıkları ve buldukları, sinema değil başka bir şeydi. Sahi neydi o? Neydi ve nasıl bir şeydi ki, bir insan sırf Yılmaz Güney’i kurtarabilmek için gardiyan olabiliyordu, bir şoför yalnızca Yılmaz Güney için yürümeğe değeceğini söyleyebiliyordu. Yılmaz Güney’in öldüğü gün Diyarbakır’da gazete kalmıyor, aynı gün İstanbul’da kahkaha atanlar fırça yiyordu! O insanların aradıkları ve buldukları ‘kendileriydi’. Biraz ‘gerçek’ kendileri, biraz hayallerindeki ‘kendileri’. / Yılmaz Güney disiplinsiz ama iyi bir boksördü. Tribünlerdeki kalabalıklarda takım ruhu uyandıran bir stili vardı. Gelgelelim boksördü işte, elbette ki bireysel dövüşürdü. Seyircileri pek takmazdı, takım ruhuyla bireysel dövüş arasındaki çelişkiyi. Çünkü Yılmaz Güney iyi boksördü ve ‘taraftarları’ garip bir kitleydi. Kalabalık, garip ve anlamlı: Yalnızca seyirci oldukları halde en kötü boksörden daha çok yumruk alanlar, en çok dayak yiyenler.”

ADETA KENDİSİ BİR FİLMDİ

Yazının Devamını Oku

Bu festivalin 40 yıl hatırı var...

Sinemaseverler için bir ‘okul’ görevi gördü hep. İlham verdiği onlarca kişi bugün hayatını yönetmen, senarist, eleştirmen olarak sürdürüyor. Bilet kuyruğunda pek çok defa sabahladığımız, sinema sanatının ölümsüz yaratıcılarını ve oyuncularını dünya gözüyle görmemizi sağlayan İstanbul Film Festivali bu yıl 40’ıncı yaşına basıyor. Bu vesileyle etkinliğin geçmiş yıllarında nostaljik bir geziye çıkalım ve kentin belleğinde, kültür haritasında bıraktığı izleri takip edelim...

Dile kolay, tam 40 yıl... Bir kentin ve o kentin sinemaya gönül vermiş insanlarının kalbinde ve ruhunda geçen upuzun bir süre. Şimdiki adıyla İstanbul Film Festivali ilk kez 1982 yazında İstanbul Festivali olarak ‘Sanatlar ve Sinema’ temalı altı filmin gösterildiği bir ‘film haftası’ olarak demir aldı. Ertesi yıl Uluslararası İstanbul Sinema Günleri adıyla bir ay boyunca 36 yabancı film gösterildi. Takvimler 1984’ü gösterdiğinde şehre baharla birlikte gelen bir etkinlikti artık ve adı da Sinema Günleri’ydi.

Festival, 1982’den bugüne şehir kültürünün önemli bir parçası.Fotoğraf: Muhsin Akgün/MAStüdyo

Klasik salonlardan biri...

Benim için hikâyenin başlangıcı da burasıydı. Çünkü üniversite öğrencisi olarak yazları düzenlenen festivalde memleketimdeydim (Bursa) ama faaliyet bahara alınınca o büyük coşkunun çok sayıdaki paylaşanından biri olmuştum. Bilet kuyruğunda sabahladığımı dün gibi hatırlıyorum. Üstelik öyle çok da param yoktu, dört-beş film için sıraya girmiştim ve bu bana yetmişti.

Aslında paraya gerek olmadığını zaman gösterecekti çünkü orada bir yer vardı ve elimizden yitip gittiğinde bizim ‘Cinema Paradiso’muz olduğunu anlamıştık. Emek Sineması’ydı bu yer, yani şehrin sinemasal kalbi... Eskilerin geniş koltuklu, çok sayıda seyirciyi buyur eden klasik salonlarından biri. Malum, birkaç yıl önce modernizm ve kapitalizm el ele verip elimizden aldı orayı. Alışveriş merkezine dönüştürülen arazi üzerinde yeni bir mimari kütle yükseldi, dördüncü kata da Emek’in imitasyonu yerleştirildi. Oysa eski salon, film çıkışı hemen sokağa karıştığınız bir mekândı.

Kalburüstü yapıtlar

Sadece mimarisi değildi onu farklı kılan. Çünkü işletmecisi İsmet Bey (Kurtuluş), müdürü Hikmet Bey (Dikmen), yer göstericileri Murat, Hayri, Ahmet, Aykut, gişede Naciye Hanım ve isimlerini hatırlayamadığım diğer çalışanlarıyla bugünden bakıldığında çok farklı bir inceliğin temsilcisiydiler. Bazen bilet bulunmazdı, bazen de bilet almak için para... Ama önemli değildi; geçen nisanda kaybettiğimiz çok kıymetli Hikmet Bey kapının önüne çıkar, (öğrenci olduğumuz o kadar belliydi ki) “Çocuklar ışıklar sönsün, sizi içeri alacağım” derdi.

Yazının Devamını Oku

Bakakalırım çekilen filmlerin ardından...

Yarın Dünya Şiir Günü. Biz de bu vesileyle karakterlerini gerçek ya da kurgusal şairlerden seçen, dizelerin ardındaki ruh ve bedenlerde dolaşan, lirik, hüzünlü, trajik ve şairane öyküler barındıran filmleri derledik. İşte dizelerin izini süren ve zihinlerde yer etmiş yabancı ve yerli yapımlar...

1. PATERSONYola dizilmiş mısralar…

Vizyona çıktığında bu filmle ilgili şunları yazmıştım: “Ana karakteri; şairleri, dolayısıyla mısraları arasında ‘Evkaftaki memuriyetim’ de olan Orhan Veli’yi ve diğer bütün kalemdaşlarını akla getiriyor. Çünkü Jim Jarmusch’un yapıtı bir otobüs şoförü olan ve gün boyu işini yaparken yazdığı şiirleri zihninde kendisine refakat eden bir şairin sakin hayatından pasajlar aktarıyor.” Son dönemin yükselen yıldızı Adam Driver’ın şoförü canlandırdığı film şairlere layık bir yapıt… 

2. POSTACI / IL POSTINOBak ‘postacı’ âşık oluyor

İtalya’da sürgünde olan Şilili şair Pablo Neruda’yla bir postacının dostluğu... Bu birliktelik, Neruda’nın kimi tüyolarıyla postacının içindeki şairin ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır. Michael Radford’un imzasını taşıyan ve Neruda’yı Philippe Noiret’nin canlandırdığı çalışmada ‘postacı Mario’ rolündeki Massimo Troisi’nin filmin gösterime çıktığı yıl (1994) hayatını kaybetmesi, o dönemin en trajik olaylarındandı. 

3. CYRANO DE BERGERAC‘Burun farkı’yla yazılan dizeler

Yazının Devamını Oku

‘İhtiyarlara yer var’

18-24 Mart Yaşlılar Haftası... Biz de bu vesileyle koca bir hayatın yükünü omuzlamış insanların öykülerini anlatan yapımları derledik. İşte size dünya ve Türk sinemasından çarpıcı, hüzünlü, komik, buruk tonlarda seyreden, belki yaşları itibariyle ihtiyar ama ruhları genç karakterlerin filmleri...

1) GENÇLİK / YOUTHHani benim gençliğim nerede?

İki sıkı dost: Besteci ve orkestra şefi Fred Ballinger’le yönetmen Mick Boyle… Bir sağlık merkezinde gençlik aşısı peşindedirler. Fred’e Kraliçe’den teklif gelmiştir. Mick ise genç senaristlerle ‘vasiyet filmi’nin telaşındadır. Paolo Sorrentino’nun bu enfes yapıtı yitip giden yıllara özlemin de ifadesidir. Filmde başrolleri Michael Caine ve Harvey Keitel paylaşır. 

2) SCHMIDT HAKKINDA / ABOUT SCHMIDTYeni anlamlar peşinde

Emekliliğinin ardından eşini kaybetmesiyle hayatı kararan bir adam... Üstelik kızı da onaylamadığı biriyle evlenmek üzeredir. Büyük bir boşluk içindeyken hayatına yeni anlamlar katmak için harekete geçer… Alexander Payne imzalı film, hüzünlü ama esprileriyle de alıp götüren bir ihtiyarlık hesaplaşması. Jack Nicholson her zamanki gibi döktürüyor. 

3) GRAN TORINOIrkçılığa veda için uygun bir zaman

Yazının Devamını Oku

Aha şuraya yazıyorum... Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak

Onun kariyer yolculuğu ‘Canım Kardeşim’ filminin setinde çektiği bu ünlü fotoğrafla başladı. Yönetmen Ertem Eğilmez bu kareyi görünce “Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak, aha şuraya yazıyorum” dedi

"Askerden döndükten sonra sadece afiş ve lobi fotoğrafçısı olarak Arzu Film’de çalıştım. ‘Canım Kardeşim’ yeni çekilmişti. Şirketin dördüncü katında karanlık oda vardı. Basına dağıtılacak olan siyah-beyaz fotoların mutlaka yıkanıp basılmasını ve sabah erkenden Ertem Eğilmez’in masasına bırakılmasını istiyorlardı. Yıllarca her gece bu işi yaptım. Hatta geç saatlerde yaptığım için karanlık odada uyuyakalır, sabah oradan işe giderdim. ‘Canım Kardeşim’in setinde sürekli fotoğraflar çekiyor, sonrasında da Ertem Eğilmez’in odasına bırakıyordum. Çok zor beğenen biriydi. Fotoğraflara baktı baktı, sonrasında da ofisindeki sinemacı dostlarına ‘Gelin şu fotolara bir de siz bakın’ dedi. Yaşım 23’tü. Eğilmez devam etti: ‘Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak, aha şuraya yazıyorum.’ O gece eve gittiğimde heyecandan uyuyamadım.”



İşte böyle naklediyor birkaç gün önce kaybettiğimiz Aytekin Çakmakçı mesleğin kapısını gerçek anlamda aralama hikâyesini.

‘O FİLM SONU OLUYORDU’

‘Canım Kardeşim’

Yazının Devamını Oku

Kadınlar vardır, kadınlar vardır, kadınlar her yerde...

Malum, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü... Biz de bu vesileyle kadınların öykülerini perdeye taşıyan filmleri hatırlatalım dedik. İşte dünya ve Türk sinemasından kadınların başrollerde olduğu, hafızalarda yer etmiş yapımlar.

1) THELMA VE LOUISEEyy özgürlük...

Erkek egemen bir dünyada farklı karakterlere sahip iki kadın; Thelma daha genç ve naif, Louise ise tecrübeli ve lider ruhlu. Thelma’ya saldıran adamı Louise vurur ve böylece ‘kanun dışı’ konumuna düşerler... Susan Sarandon ve Geena Davis’in sürüklediği, Brad Pitt’in ilk kez kitlelerle buluştuğu, Ridley Scott’ın kült yapıtı kendilerine yaşama alanı bırakılmayan kadınların öyküsüdür... Çıktıkları yolculuk, elbette onları değiştirecek, dönüştürecektir. Çok beğenenler kadar fazla sert bir feminist söyleme sahip olduğunu yazıp çizenler ve finaline itiraz edenler de var.   

2) DİREN! / SUFFRAGETTEBoşuna çekilmedi bunca acılar

Geçen yüzyıl başında Britanya’da, kadınların oy kullanma hakkına ulaşması için çabalayan bir grup öncü karakter... Bu direnişçi topluluğun üyelerine ‘Süfrajet’ler deniyor ve söz konusu hakkı, gelecek kuşaklara armağan ederken fiziksel ve ruhsal açıdan çok zorlu koşullarda mücadele ediyorlar. Sarah Gavron’ın gerçek görüntülere de yer verdiği filmi bir at yarışındaki eylemiyle hareketin seyrini değiştiren Emily Davison’ı hatırlatma gibi önemli bir görevi de üstleniyor. 

3) KADININ FENDİ / MADE IN DAGENHAMŞanlı bir direniş hikâyesi...

Yazının Devamını Oku

Kıpırdamayın, çiziyorum…

Bugün Dünya Ressamlar Günü. Bu vesileyle, fırçalarıyla dünyayı yeniden tanımlayan, tuvallerine aktardıklarıyla bize sevinci, üzüntüyü, doğayı, acıyı, tatlıyı yaşatan, gerçekleri ya da hayalleri tablolarına sığdıran bu sanatçıların sinemadaki yansımalarını hatırlayalım dedik. İşte size ressamları anlatan filmlerden bir seçki...

ANDREY RUBLEVİnancın ressamı

Barbarlığın hüküm sürdüğü bir dönemde ikon ve fresk ressamı Andrey Rublev’in gerçekleştirdiği bir eylemle hayatını ve inancını sorgulama süreci… Soyvet dönemi sinemasının en büyük ustası kabul edilen Andrey Tarkovsky’nin ilk dönem (1966) yapıtlarından. Bence en iyi filmi… Epizodik bir anlatıma sahip çalışma, seyircisini sanki bir büyük resmin içinde dolaştırır. 

İNCİ KÜPELİ KIZ / GIRL WITH A PEARL EARRINGEsin kaynağı neydi?

Sanat tarihine ‘Delftli ressamlar’ olarak geçen akımın öncü isimlerinden Johannes Vermeer ünlü tablolarından ‘İnci Küpeli Kız’ı nasıl ve hangi esinle çizmiş olabilir? Peter Webber’in 2003 tarihli filmi bu fikir üzerine kurulmuş kurgusal bir romanın (yazarı Tracy Chevalier) sinema uyarlaması. Başrolleri Colint Firth ve o dönemde yeni parlayan Scarlett Johansson paylaşıyor. 

ASLA GÖZLERİNİ KAÇIRMA / WERK OHNE AUTORResmin ideolojik yolculuğu

Yazının Devamını Oku

‘Türk’ün uzaydaki seyir defteri

Milli Uzay Programı hedefleri dahilinde Türkiye’nin 2023’te Ay’a gitme isteği gündeme gelirken biz de daha önce ‘uzaya çıkmış’ Türklerin maceralarını anlatan filmlerimizi derledik... İşte size çoğu hafızalarda yer etmiş yerli, milli ve uzaylı yapımlarımız...

G.O.R.A.Arif olan anlar!

Halıcı, turizmci, rehber; bilumum her şey olan ve her şeyden anlayan Arif, günün birinde uzaylılar tarafından kaçırılır. Sonraki süreçte bir yandan Prenses Ceku’ya âşık olurken öte yandan iktidarı ele geçirmek isteyen Komutan Logar’a karşı mücadele verir. Cem Yılmaz’ın, Türk’ün pratik zekâsını uzaya taşıyan filmi kendisinin geçmiş ‘stand-up’larındaki tiplemesinin sinemasal uzantısı olduğu kadar her daim ustası bellediği Sadri Alışık’ın ‘Turist Ömer Uzay Yolu’nda’ya da bir saygı duruşu. Yönetmenliğini Ömer Faruk Sorak’ın üstlendiği 2004 tarihli ‘G.O.R.A’. sinemamızdaki uzaylı filmlerinin en görkemlisidir ve replikleri (‘Tahta tabii, zoruna mı gitti!’ mesela) unutulmazdır… 

A.R.O.G.‘Taş devri’ çocuklarıyız biz…

Sinema tarihinde zaman yolculuğuna çıkıp geçmişe giden çok olmuştur ama iş bir Türk’e geldiğinde yine G.O.R.A.’daki Arif’e nasip kısmettir. Cem Yılmaz’ın karakteri ‘A.R.O.G.’da 1 milyon yıl geriye gider ve Yontma Taş Devri’nde yontulacak birçok mesele bulur. Yönetmen koltuğunda Ali Taner Baltacı’nın oturduğu yapım birçok meseleye, bilimkurgu sinemasının klasiklerine, futbol filmlerine, tarihe yaptığı göndermeler ve yine akıllarda yer eden unutulmaz replikleriyle (‘Bir haftada ortaçağ, 15 günde yeniçağ, yemin ediyorum bir aya kadar Fransız Devrimi’ne kadar götürürüz biz bu işi’) sinemamız adına unutulmaz bir komedi klasiğidir. 

TURİST ÖMER UZAY YOLU’NDAZıt, yazaneye gel!

Yazının Devamını Oku

‘Beni mecnun ettin, sen de olasın!’

14 Şubat ‘Sevgililer Günü’ne uygun olarak sinema tarihine geçmiş, bazılarımızda çok derin izler bırakmış aşk filmlerini derledik. İşte kimi romantik komedi formatında, kimi hüzünlü öyküler anlatan, kimi gözyaşlarımızı teslim alan, kimi mutlu sona göz kırpan, kimi yüreğimizi delip geçen filmler...

KAZABLANKA / CASABLANCABir daha izle seyirci!

İkinci Dünya Savaşı dönemi, Kazablanka... Hitler belasından kaçan Avrupalılarla dolu bu yerde Rick Blaine yörenin popüler barını işletmektedir. Bu ortamda karşısına eski aşkı Ilsa Lund çıkar. O artık direniş lideri Victor Laszlo’nun karısıdır. Asıl önemlisi kurtuluşları için Lizbon’a gitmeleri gerekiyordur ve yardım edecek tek kişi de Rick’tir. Yılların eskitemediği bir melodram klasiği. Michael Curtiz’in rejisi, Humphrey Bogart-Ingrid Bergman’ın performansları ve “Bir daha çal, Sam” repliğiyle hafızalara kazınan bu yapıt için Umberto Eco’nun da “Bir klişe kullanırsanız sıkıcı olur, yüzlercesini kullanırsanız da ‘Kazablanka’ gibi muhteşem olur” dediğini hatırlatalım... 

HARRY SALLY İLE TANIŞINCA / WHEN HARRY MET SALLY...Kadınlarla erkekler arkadaş olur mu?

Rob Reiner’ın unutulmaz romantik komedisi... Daha önce tanışmadıklarını fark eden aynı okuldan mezun Sally Albright’la Harry Burns’ün, kadın-erkek ilişkileri üzerine muhabbetleriyle dolu yapım, gücünü Nora Ephron’un senaryosundan ve Meg Ryan’la Billy Crystal’ın olağanüstü kimyasından alıyordu. Restorandaki orgazm taklidi sahnesi, filmin unutulmazlarındandır... 

YASAK İLİŞKİ / THE BRIDGES OF MADISON COUNTYTrafik lambasındaki karar anı

Yazının Devamını Oku

Çocuklara ve her daim çocuk kalanlara...

Malum, öğrenciler sömestir tatilinde. Bu vesileyle miniklere yönelik bir seçki yapalım dedik. İşte yaşları küçük ama yürekleri, umutları, hayalleri büyük ana karakterleriyle listemize giren filmler... Sadece çocuklara değil elbet, büyümemekte ısrar edenlere de tavsiye edilir.

YUMURCAK / THE KID100 yıllık bir muhteşemlik...

Bir sokak serserisi tarafından büyütülen ve onun yanında hırsızlığı öğrenen bir çocuk... Charlie Chaplin bu hikâyeyi öyle güzel, öyle yakıcı, öyle komik ve hüzünlü anlatır ki... Düşünün, 1921’de çekilmiş ve aradan tam 100 yıl geçmiş olsa da ‘Yumurcak’ hâlâ taze, hâlâ etkileyici, zamana yenik düşmemiş bir başyapıt... Filmi özel kılan yanlardan biri de kuşkusuz o dönemler yedi yaşında olan Jackie Coogan’ın performansıydı. Memduh Ün tarafından çekilen 1986 tarihli yerli versiyonu ‘Garip’te ise ana karakterleri Kemal Sunal ve Ece Alton canlandırmıştı.

E.T. / THE EXTRA-TERRESTRIAL‘Dış güçler’in en sempatiği

Uzaydan hep bela, korku ve kaos gelecek değil ya, arada bir ‘E.T.’ gibi son derece sempatik, yardımsever ve çocuklara yakın bir yaratık da geliyor. Steven Spielberg’ün gezegenimizi ele geçirmek isteyen uzaylı imajını altüst eden ve meseleye çocukların cephesinden yaklaşan filmi, her yaştan çocuğa seslenen, tüm zamanların en iyi yapımlarından biridir. Öykü, küçük Elliott ve arkadaşlarının, yolu Dünya’ya düşmüş bir uzaylıya yardım çabalarını anlatır.

PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI / A PÁL UTCAİ FİÚKParlak yıldızlardık o zaman...

Yazının Devamını Oku

Bu filmler servise hazır!

Başta baharat olmak üzere birçok hoş kokunun yükseldiği özel bir yer... Ama öte yandan da kimi yükselişlerin ve alçalışların yaşandığı bir iktidar alanı... Evet, mutfaklardan bahsediyoruz: Mutfaklar ve oraların sakinlerinden. Bu hafta odağımıza ‘şef’leri alıyoruz. İşlerine ruhlarını ve yeteneklerini katan tutkulu insanları yani. İşte size ‘şef’leri anlatan ve arka planda ilginç mutfak öyküleri sunan filmlerden bir derleme...

AŞÇI, HIRSIZ, KARISI VE ÂŞIĞI / THE COOK, THE THIEF, HIS WIFE & HER LOVERAh şu doymak bilmeyenler…

Koca bir mutfağı ve salonu bulunan lüks bir Fransız lokantası, işinin ehli bir şef, mekânın sahibi bir kabadayı ve ona her gece eşlik eden karısı… Kadın, lokantanın bir köşesinde kitaplarını okuyan bir adama ilgi duyar ve onunla yasak ilişki yaşamaya başlar. Peter Greenaway’in en sarih filmlerinden biri. Birçok İngiliz eleştirmene göre öykü, çekildiği dönemin dinamiklerine göndermelerde bulunuyordu. Aşçı halkı; hırsız Thatcher politikalarını, arsızlığı ve küstahlığı, karısı İngiltere’yi, âşık da solcu entelektüelleri temsil ediyordu.  Yemek kokuları arasında özellikle seksi ön plana çıkaran bu yapımda Michael Nyman’ın enfes müziği ve Jean Paul Gaultier’nin kostüm tasarımları da dikkat çekiciydi. 

ŞEF / CHEFEn ‘baba’ şef

Kariyeri, bir yemek eleştirmeninin yazdığı yazıyla bitme noktasına gelen Carl Casper adlı şef, bir yandan oğluyla olan ilişkisinde güven tazelemeye, öte yandan da işinde yeni bir rotada ilerlemeye çabalayacaktır. Jon Favreau’nun yazıp yönettiği ve oynadığı filmde öykü, sıcak ve özellikle mutfak kanadında ilgi çekici yanlar içerse de baba-oğul meselesinde fazla didaktik kalıyor. Bu arada film Twitter’ın hayatlarımıza yeni girdiği dönemlerde geçiyor ve bu konuda yaşanan acemiliklere de vurgu yapıyor.  

AŞK TARİFİ / THE HUNDRED-FOOT JOURNEYMutfaklar savaşı!

Yazının Devamını Oku

Başkanın bütün filmleri

Hafta içi Amerika’nın yeni başkanı resmen ilan edildi. Bu vesileyle gerçek ya da kurgusal olarak başkanları konu edinen ve zihinlerde yer etmiş filmleri toparlayalım dedik. İşte kimi gerçek hikâyelere dayanan, kimi başkanı eli silahlı bir kahraman, kimi âşık, kimi katil, kimi de vampir avcısı olarak gösteren yapımlardan oluşan bir liste...

1. LINCOLNKöleliğe hayır...

Çoğu kez kâğıt üzerinde kalan bir ifade olan ‘Amerikan demokrasisinin ve özgürlükler’ fikrinin, siyaset sahnesindeki en simgesel isimlerinden Abraham Lincoln’ün son dönemlerine bakan bir yapım. Aynı zamanda sinemayı bir eğlence sanatı gibi gören Steven Spielberg’ün en derin yapıtlarından biri. Filmde, iç savaş sonrası özellikle köleliğe yaklaşımı yüzünden kabinesiyle problemler yaşayan Başkan Lincoln’ü canlandıran Daniel Day-Lewis, ortaya koyduğu performansla ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında Oscar sahibi olmuştu. 

2. NIXON Sen ve ben

Beyaz Saray’da eski başkanların fotoğraflarının bulunduğu galeri... Oraya gider ve John F. Kennedy’nin portresinin karşısına geçer: “Sende olmak istediklerini, bende kendilerini buldular.” Amerikan halkıyla ilişkisini bu tanımlama üzerinden kuran Richard Milhous Nixon’ın hayatında ve politik dönemeçlerinde (Watergate skandalı özellikle) gezinen bir film. Oliver Stone imzalı yapımda eski başkanı Anthony Hopkins canlandırıyordu. 

3. JFK: KAPANMAYAN DOSYA / JFKOnun öldürüldüğü güne lanet olsun

Yazının Devamını Oku