GeriUğur VARDAN ‘Oyunlarla yaşayanlar’ için...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Oyunlarla yaşayanlar’ için...

Geçen yıl, “Metni zaten biliyorsunuz; biraz görsel ihtişama ve harekete ne dersiniz?” diyerek ‘Macbeth’i bir aksiyon filmi şeklinde huzurlarımıza getiren Justin Kurzel, ortaya çıkan işin gördüğü ilgiden ve ekibin çalışmasından memnun kalmış olmalı ki, oyuncuları Michael Fassbender ve Marion Cotillard’la yeni bir serüvene yelken açmış. Söz konusu serüven, çok tutmuş bir bilgisayar oyununun, ‘Assassin’s Creed’in sinema uyarlaması. Lakin ortaya çıkan ürünün sinematografik anlamda çok da çarpıcı bir adım olduğunu söylemek zor.

Önce özet: İnfazı gerçekleşme aşamasında olan idam mahkûmu olan Callum Lynch, gözlerini açtığında kendisini tuhaf bir yerde bulur. Burası hapishaneyle kimi deneylerin yapıldığı bilimsel klinik arası bir merkezdir. Sistemin yöneticisi konumundaki Dr. Rikkin’le kızı Sofia, Lynch’i ‘Animus’ adlı ‘sanal gerçeklik’ projesiyle zaman yolculuğuna çıkarır. Söz konusu mahkûmun atalarından Aguilar de Nerha, 15. yüzyıl Endülüs’ünde Katolik Kilisesi’nin ve iktidarın uygulamalarına karşı mücadele eden gizli bir suikastçı örgütün en önemli üyesidir. Yolculuğun amacı, büyük bir öneme sahip ‘Cennetin Elması’na ulaşmaktır.

‘Warcraft’ etkisinden uzak

Kişisel olarak hakkında pek de bilgi sahibi olmadığım bu bilgisayar oyununun film vasıtasıyla önümüze gelen kahramanı ve öykünün geçtiği kimi mekânlar, ister istemez ‘Haşhaşiler’i (ki bir yerde bu bilgi seyirciyle paylaşılıyor) ve Alamut Kalesi’ni hatırlatıyor.

Kurzel’in filminin aksiyonu ön planda: Sürekli yakın dövüş sahneleri, çatılardan, kulelerden, saraylardan atlama zıplama sahneleri, ok ve ‘Suikastçılar’ın alamet-i farikası olan bıçak derken görsellik belli ölçüde idare ediyor. Ya metin derseniz, ‘Tapınak Şövalyeleri’yle ‘Suikastçılar’ın ‘ezeli rekabet’ini Hasan Sabbah hikâyelerinin yanı sıra Dan Brown ve Jean-Christophe Grangé’vari hamlelerle süslemişler (aslında bence kıyısından köşesinden Martin Mystere’a da göz kırpıyor senaryo, hele bir de işin içine Kristof Kolomb’un karıştırılması). Mesele de burada başlıyor; anlatılanlar çok tanıdık ve “Tarih boyuncu kitleler siyaset ve din ile idare edildi, sonrasında tüketim devreye girdi, şimdi sıra bilimde” demekle ‘derin’ bir film yapılmıyor.

Oyunculuklara gelince: Sırtından ‘geçmişe bağlanan’ (yani ‘genetik hafıza’sıyla buluşan) Lynch’te
Michael Fassbender, bir-iki sahne dışında kayda değer bir performans sergilemiyor. Önce ‘Müttefik’, sonra da ‘Aşk Mektupları’yla üst üste huzurlarımıza gelen Marion Cotillard, iki haftalık bir ‘ara’nın ardından bu kez hırslı bilim insanı Sofia rolüyle karşımızda. Onun performansında da söz etmeye değer bir yan yok, farklılığı sadece kısa kesilmiş saçları ve de ‘Tereddüt’ün psikiyatrı Şehnaz’ı (Funda Eryiğit) hatırlatan görünümü! Zaman zaman kızıyla ilkeler konusunda çelişen Dr. Rikkin’de Jeremy Irons da sonuca katkıda bulunamıyor. Neyse belli ki bu film, bir serinin ilk adımı; devamında görüşmek üzere diyelim. Son olarak ‘Assassin’s Creed’, bu yılın bir başka bilgisayar oyunu uyarlaması ‘Warcraft’ın sinematografik olarak
yarattığı etkiden uzak...

 

X

Demokrasinin koruyucuları!

‘The Suicide Squad’ serisinin ikinci filmi ‘İntihar Timi’, bir ada devletinde darbeyle yönetime el koyan cuntaya karşı mücadele eden, özel yeteneklere sahip bir grup suçlunun öyküsünü anlatıyor. Yer yer siyasi göndermelerde bulunan yapımı Margot Robbie ve Idris Elba sürüklüyor. Filmi yazıp yöneten isimse ‘Galaksinin Koruyucuları’yla tanıdığımız James Gunn.

Devlet adına çalışan, özel yeteneklere sahip bir grup suçlu... Onların atıldığı ilk macerayı 2016’da izlemiştik... David Ayer’in yazıp yönettiği bu yapım ışıltılı kadroya ve birkaç dikkat çekici sahneye rağmen beğenilmemişti. Beş yıl sonra aynı proje, ilk filmden birkaç karakterin yanına bambaşka figürler yerleştirilerek yeniden biçimlendirilmiş ve kamera arkasına farklı bir isim, James Gunn oturtularak yola çıkılmış. Marvel cephesinde ‘X-Men’ serisiyle birlikte sevdiğim modern zaman aksiyonlarından ‘Galaksinin Koruyucuları’nın (‘Guardians of the Galaxy’) yönetmeni olarak tanınan Gunn, ‘The Suicide Squad: İntihar Timi’ (‘The Suicide Squad’) adlı ikinci maceranın senaryosuna da imza atmış.

Margot Robbie ve Idris Elba’nın sürüklediği ‘İntihar Timi’, eğlenceli bir aksiyon...

Öyküye gelirsek: Bir ada devleti olan Corto Maltese’de süren hanedanlık, askeri darbeyle sona erdirilmiştir. Geçmişte Nazilerin hâkimiyetinde olan ve ‘Jotunheim’ adlı merkezinde farklı deneylerin gerçekleştirildiği adada, söylence mi gerçek mi olduğu bilinmeyen bir tehlike vardır. Psikopat suçluları devlet lehine çalıştırma projesinin fikir sahibesi Amanda Waller, meselenin aydınlatılması için düğmeye basar ve ellerindeki mahkûmlardan oluşan iki ekibi adaya yollar.

ABARTILI ŞİDDET GÖSTERİSİ...

Gunn’ın senaryosu ve rejisiyle ilkine göre daha eğlenceli ve yer yer derin olan bu ikinci adım, aksiyon anlamında da ‘John Wick ekolü’ diyebileceğimiz bir reflekse sahip. Film boyunca o kadar çok insan öldürülüyor ki; üstelik sanki özel bir maharetmiş gibi organların kopması gözümüze sokularak gösteriliyor. Buna “Ne var canım, alt tarafı plastik (ya da karikatürize) şiddet” demek mümkün ama yine de bu tercihin çok manalı olduğunu söyleyemem.

Yazının Devamını Oku

‘Sineklerin Tanrısı’ uzaya çıkınca!

İnsanlığın geleceğini kurtarmak için özel olarak yetiştirilen ve 86 yıllık bir uzay yolculuğuna çıkan çocuklar... Süreçte büyürler ve ergenliğe ulaştıklarında da bazı yasakların farkına varırlar. ‘Gezginler’ iktidar hırsı, bastırılmış duygular, insan doğası gibi meselelerde gezinirken ünlü roman ‘Sineklerin Tanrısı’ türü bir kaosu perdeye taşıyor.

Bilimkurgu edebiyatının ve sinemasının en eski güzergâhlarından biridir, yeni bir gezegene yelken açmak ve bir grup insanla türümüzü sürdürmeye soyunmak.

Dünyamızdan başka seçeneklerin peşine düşme çabası artık bilimin de ciddi ciddi araştırdığı konulardan biri. Haliyle aynı sular etrafında dönen ama farklılıklarını uzaya gönderdikleri temsilcilerimizi bambaşka kesimlerden seçerek yapan yapımları izler olduk son dönemde.

Bu adımların ilki 2016 tarihli ‘Uzay Yolcuları’ydı (Passengers). Morten Tyldum imzalı çalışmada uyuyarak gerçekleşecek 120 yıllık bir uzay yolculuğunun 30’uncu yılında uyanan genç bir mühendisin yalnızlığına başkalarını da ortak etme çabası anlatılıyordu.

Claire Denis’nin yönettiği ‘High Life’ta (2018) ise gemi mürettebatı suçlulardan oluşuyordu ve ekip, uzayın boşluğunda kara delik arıyordu. Bu haftanın yenilerinden ‘Gezginler’ (Voyagers) benzer rotanın en yeni üyesi...

SORGULAMA BAŞLAYINCA...

Neil Burger’ın yazıp yönettiği ‘Gezginler’ insanlığın kendilerine yeni bir yer aramak için evrenin sonsuz boşluğunda çıktıkları bir serüveni anlatıyor: Yıl 2063... İklim değişikliği ve diğer problemlerle gezegendeki sonu pek de iyiye gitmeyen türümüz, kimi üstün zekâlı biliminsanlarının genetik kodlarını taşıyan 30 çocuğu yetiştirir ve bir gemiye bindirerek 86 yıllık bir yolculuğun startını verir. ‘Humanitas’ adlı bu araçta yer alan minikler büyüyecek ve onların çocukları ancak hedefe varacaktır. Çocuklar ergenliğe ulaştığında bazı yasakları sorgulamaya ve sisteme başkaldırmaya başlarlar. Örneğin her gün içtikleri mavi suyun dürtülerini bastıran bir kimyasal olduğunu fark ederler. Bu sıvıyı almaktan vazgeçen Christopher ve Zac, en yakın arkadaşları olan Sela’ya karşı cinsel arzu duyacaktır... Derken kimi gelişmeler sonucu işler rayından çıkar ve eski düzen sarsılır...

‘Gezginler’ seyircisinin ilgisini ayakta tutacak fırça darbeleriyle başlıyor. Ama bir noktadan sonra iki eski arkadaş, Christopher ve Zac arasındaki iktidar savaşı, diğerlerinin zaman içinde onlardan birini seçme durumunda kalması, Burger’ın filmini William Golding’in ünlü eseri ‘Sineklerin Tanrısı’ (Lord of the Flies) sınırlarına taşıyor. Öykünün bu yakaya ulaşmasıyla birlikte de perdeye aksiyon hâkim oluyor. Dolayısıyla ‘Gezginler’ tanıdık bir hal alıyor ve büyüsü sanki bozuluyor. Öykü bir noktadan sonra cazibesini kaybetse de bilimkurgu hayranlarını belli noktalarda tatmin edecek bir yapım ‘Gezginler’...

Yazının Devamını Oku

Sanal âlemde iki devre...

Canlı aksiyonla animasyonun iç içe geçtiği ‘Space Jam Yeni Efsane’yi, NBA yıldızı LeBron James sürüklüyor. Film bir babanın oğlunu anlama sürecini, bir basketbol maçı eşliğinde anlatıyor. Bugs Bunny ve Looney Tunes karakterlerinin de olduğu eğlenceli bir yapım...

Önce geçmişe ilişkin bir hatırlatma: 1996 yapımı ‘Space Jam’, basketbolun o dönemki parlak yıldızı Michael Jordan’ın sürüklediği, animasyonla harmanlanmış bir çalışmaydı. Efsanevi oyuncu, kötü yaratıkların ele geçirdiği NBA yıldızlarına karşı Bugs Bunny öncülüğündeki Loony Tunes ekibinden kurulu takımıyla mücadele ediyordu. 25 yıl sonra, aynı mantığın ürünü bir adım daha karşımızda.

‘Space Jam Yeni Efsane’ (Space Jam A New Legacy) adlı bu yeni hamle, temel olarak bir baba-oğul çatışması üzerine inşa edilmiş. Önce 1998’de Ohio-Akron’da başlayan, minik LeBron’un, koçunun tavsiyeleri doğrultusunda kendisini sadece oyuna vermesiyle birlikte büyüyen kariyerinin izlerini sürüyoruz. Cleveland, Miami, tekrar Cleveland, LA Lakers derken o artık herkesin tanıdığı parıltılı NBA yıldızı LeBron James’tir. Villasında ailesiyle birlikte yaşarken oğlu Dom’u da kendisi gibi basketbolcu yapma çabalarına tanık oluruz. Oysaki karşısındaki gencin farklı yetenekleri, ilgi alanları vardır ve hedefi, video oyun tasarımı alanında kendini kanıtlamaktır. Bir iş görüşmesi için gittikleri Warner Bros.’un dijital bölümünde kaybolurlar. Daha doğrusu yarattığı ‘Serververse’ evreninde hükümranlığını ilan etmiş ve kendisini bütün bir âleme göstermek için planlar yapan yapay zekâ Al G Rhythm tarafından kaçırılırlar. Bu megaloman varlık, kuralları tuhaf bir basketbol maçı düzenler. Bu sıradan bir mücadele değildir; baba-oğul rakiptir ve LeBron kanadı kaybederse sonsuza kadar bu evrende kalacaklardır.  

Malcolm D. Lee’nin yönettiği ‘Space Jam Yeni Efsane’, son derece eğlenceli ve göndermeleri itibariyle çekici bir yapım. Evet, hikâye bir babanın oğlundaki değerleri çok sonradan keşfetmesine dayanıyor ama yine de işleniş ve gezinilen alanlar fazlasıyla tatmin edici. Daha doğrusu NBA ve WNBA’in yanı sıra sinemanın geçmişine ilişkin kimi köşe taşlarından haberdarsanız, filmden çok tat alacaksınız...

Sinemada bir hedef maçına çıkmak ve bunun için, o sporu yapan birinin öncülüğünde takım kurmak, kökleri Zoltan Fabri klasiği ‘Cehennemde İki Devre’ye uzanan bir ritüeldir... Bu ikinci ‘Space Jam’ filminde de LeBron, yine Bugs Bunny ve Looney Tunes ekibinden bir takım kuruyor ve oğlu Dom’un da aralarında bulunduğu ekibe karşı (ki rakipte Anthony Davis, Klay Thompson, Nneka Ogwumike, Damian Lillard ve Türkiye’de Fenerbahçe ve Galatasaray’da da forma giyen, ‘Beyaz Mamba’ lakaplı Diana Taurasi gibi isimler var) mücadele veriyor. Film, Warner patentli kimi klasiklere (‘Casablanca’, ‘The Matrix’ ve ‘Mad Max: Fury Road’ mesela) göndermelerde bulunurken Superman, Batman, Joker, Penguen gibi DC kahramanlarını da öyküsüne katıyor.

‘O HERKESİ BIRAKIR’

LeBron’un oyunculuğuyla sürüklenen yapımda Don Cheadle, abartılı fakat etkileyici bir performansla, kötülük dolu yapay zekâya hayat veriyor. Belli bir kuşak izleyicinin Lola Bunny, Sylvester ve Tweety, Daffy Duck gibi karakterlerle nostaljik tatlar alacağı yapımda ben sadece sinemasal değil, ‘Kral’ James’in oyunculuk kariyerine ilişkin iğnelemeleri de (mesela babasını soran Dom’a Al G Rhythm, “Seni bırakıp gitti, o zaman herkesi bırakır, Cleveland’ı iki kez bırakmıştı” türü bir cevap veriyor) beğendim...

Sonuç? İzlenmesi keyifli bir çalışma olmuş ‘Space Jam Yeni Efsane’. Ama filmin miniklerden ziyade göndermelere vâkıf olacak kuşağa sesleneceği kanısındayım...

Yazının Devamını Oku

‘Seans’larımız devam ediyor!

‘Korku Seansı’ serisinin üçüncü adımında ‘paranormal dedektiflerimiz’ Ed ve Lorraine Warren çifti, bir gencin işlediği cinayetin arkasında bedenine girmiş bir ‘iblis’in olduğunu hukuk önünde kanıtlamaya uğraşıyor. Filmde su yatağından çıkan, banyo perdesi üzerinden korkutan iblis istenen gerilim etkisini sağlamayı başarıyor.

Ait olduğu türün en verimli serilerinden biri oldu ‘Korku Seansı’. Futbol deyimiyle tahtaya önce Alex ya da Hagi’yi yazar gibi önce Ed ve Lorraine Warren çifti (ki onlara ‘paranormal dedektifler’ demek mümkün) sahaya çıkıyor. Daha önce ‘Korku Seansı’ arterinde atılmış iki adım var; bu esnada boy veren ‘Annabelle’li üç çalışma da hafızalarımıza kaydedildi. Yine temel yapının türevlerinden kabul edeceğimiz, bizde ‘Dehşetin Yüzü’ çevirisiyle vizyona çıkan ‘The Nun’ da listenin bir başka yerinde yer alıyor. Ve takımdan ayrı düz koşu gibi duran ama anayola bir şekilde tutunan ‘Lanetli Gözyaşları’ (‘The Curse of La Llorana’)...

Bu hafta salonlara uğrayan ‘Korku Seansı 3: Katil Şeytan’la (Conjuring 3: The Devil Made Me Do It) genel toplamda aynı sularda yüzen sekizinci filmi izlemiş oluyoruz...

Filmin öyküsü şöyle: Yıl 1981; Connecticut’a bağlı bir kasabada yaşayan küçük bir çocuğun içine iblis girmiştir ve çiftimiz meseleyi halletmek üzere harekete geçer. İblis çıkarma ayini sırasında Ed ağır hasar alıp hastaneye kaldırılırken işlemin başarıldığı düşünülür. Lakin sonradan anlaşılır ki iblis çocuğun bedeninden çıkıp ablasının sevgilisine musallat olmuştur. Ve genç Arne bir cinayet işler. Hastaneden çıkan Ed ve Lorraine ikilisi Arne’nin avukatına asıl suçlunun iblis olduğunu söylese de ortada çözülmesi gereken problemler vardır. Bu, kasabanın 193 yıllık tarihindeki ilk cinayettir ve kilise kötü ruhu kabul etse de hukukun kendine özgü standartları meseleyi farklı sulara taşır.

‘Korku Seansı’ serisi ve bağlı filmler asıl olarak 70’lerin ünlü klasiği ‘Şeytan’ın (The Exorcist) temel unsurlarına fazlasıyla göz kırpıyor, devreye yer yer de ‘Poltergeist’ giriyor. Öte yandan ‘lanetli ev’ motifi de sıkça kullanılıyor. Gerilim sinemasının bu bilinen limanlarında iki mücadeleci karakterle geziniyorlar, ki bu çift gerçek kişiler ve biri (Ed) 2006’da, diğeri de (Lorraine) 2019’da aramızdan ayrıldılar. Geride de tartışmalı birçok vaka bıraktılar. Onların çözdükleri iddia edilen paranormal hikâyeleri sinemaya taşınırken her biri ayrı bir filme konu oldu. Evet, malzeme boldu; öte yandan filmler hem 70’lerde doruğa çıkan bir türe, bu kez gelişmiş olanaklarla yeniden hayat verdiler ve tıpkı geçmişte olduğu gibi Hıristiyanlık öğretilerini öyküleri içinde harmanladılar...

KARİZMATİK İBLİS!

Bu arada seri boyunca kamera arkasına geçen isimler, doğrusu her biri belli çizgilerde seyreden yapımlara imza attı. Mesela 1 ve 2’de yönetmen James Van’dı ve özellikle Londra’da geçen ikinci adım ‘retro’ tadındaydı. ‘Korku Seansı 3’te ise film ‘Lanetli Gözyaşları’nı da yöneten Michael Chaves’e teslim edilmiş. Bu kez daha çok atmosfere ağırlık verilmiş, su yatağından çıkan, banyo perdesi üzerinden korkutan ‘iblis’, morglarda ayaklanan ölüler (zombi demek lazım mı, bilmiyorum ama) istenen gerilim etkisini sağlıyor. Her zaman olduğu gibi Vera Farmiga ve Patrick Wilson’ın sürüklediği yapımda, ben ‘iblis’i canlandıran Eugenie Bondurant’ı (karizmatik geldi bana) ve emekli rahip Kastner rolündeki John Noble’ı bir hayli beğendim. Sonuç olarak serinin çıtasını aşağı düşürmeyen, istediği etkiyi yer yer yaratan bir film olmuş...

Yazının Devamını Oku

Bir intikam defilesi...

Sinema salonları nihayet açıldı, mutluyuz. Dev perdede film izlemeyi özleyenler ‘Cruella’yla açılış yapabilir. Film, ‘101 Dalmaçyalı’dan hatırlanan Cruella de Vil karakterinin modacı olma çabalarını ve annesinin intikamını alma mücadelesini şenlikli bir öyküyle anlatıyor.

Aykırı bir çocuk olan Estella, haksızlığa karşı öfkesini her daim dışa vuran bir kişiliğe sahiptir. Nihayetinde eylemleri sonucu okuldan ayrılmak durumunda kalır. Annesiyle birlikte Londra’da yeni hayata yelken açmak isterlerken büyük bir acı yaşar, hayattaki tek varlığını kaybeder. Koca kentte yalnız olduğunu düşünürken karşısına iki küçük hırsız çıkar, onlara katılır; artık bir çetenin sağlam üyesidir. Büyür, normalleşmek, geleceğini moda tasarımcısı olarak çizmek ister. Ve kimi hamleler sonucu bu konudaki en önemli figür konumunda olan Barones von Hellman’ın ekibine dahil olur.

‘Cruella’ filmi, ‘101 Dalmaçyalı’ adlı klasiğin kötü karakteri Cruelle de Vil’in köklerinde geziniyor. Dodie Smith’in romanına dayanan bu metin daha önce bir animasyon (1961) ve bir de film (1996) olarak sinemaya uyarlanmıştı. Craig Gillespie imzalı son hamleyse zamanı 70’ler Londra’sına taşımış ve punk-rock döneminin çizgileri eşliğinde anlatmış. Öykü temel olarak bir intikam meselesi üzerine kurulu; annesinin kendi hatası yüzünden öldüğünü düşünen Estella, meselenin farklı bir boyutu olduğunu anlıyor ve yeni bir hedef doğrultusunda mücadelesine başlıyor. ‘Yetenek Avcısı’ (‘Million Dollar Arm’), ‘Zor Saatler’ (‘The Finest Hours’) ve en önemlisi ‘Ben, Tonya’ (‘I, Tonya’) gibi filmlerle tanınan Craig Gillespie, görsel olarak son derece etkili bir şekilde inşa ettiği dönem Londra’sında çift kişilikli bir kahramanın izini sürüyor. Estella, yeni kimliği Cruella’yla birlikte Barones von Hellman’a karşı yıpratıcı bir mücadeleye soyunuyor. Zeki eylemlerle basının ve de tabii ki kamuoyunun dikkatini çekiyor, yeni bir moda ikonu olarak yükseliyor.

KARANLIK TARAFA KAYIYOR

Filmi iki Emma sürüklüyor. Genç yetenek Emma Stone, Estella-Cruella karakterinde karşımıza gelirken Barones’i de Emma Thompson oynuyor. Emma Stone, giderek karanlık tarafa kayan bir karakteri başarıyla canlandırıyor. Emma Thompson ise kibirli, hırslı ve Makyavelist Barones’i abartılı, yer yer karikatürize ama istenen etkiyi veren bir performansla inşa ediyor.

Cruella’nın kötülüğünü daha makul ölçülerde sunan bu yapım, salonlara geri dönme yolunda fena bir seçenek gibi durmuyor. Renkli, esprili, oyunculukları kayda değer bir yapımsa aradığınız, ‘Cruella’ sizin için uygun bir randevu diyebiliriz. Ayrıca filmin soundtrack’i çok iyi...

SALONLARDA ‘AKSİYON’ VAR...

Evet, sinemanın bir aksiyon sanatı olduğunu düşünenlere, salona adrenalin yükseltici görüntüler izlemek için gitmek isteyenlere haftanın en önemli seçeneği elbette ki ‘Hızlı ve Öfkeli 9: Hız Efsanesi’ (‘F9: The Fast Saga’). Bu upuzun serinin son halkasını Justin Lin yönetmiş. Daha önceki adımlarda; 4, 5 ve 6’da da kamera arkasına geçen Tayvan kökenli yönetmen, işinin ehli bir zanaatkâr.

Yazının Devamını Oku

Kartal Tibet... Önce bol bol kılıç salladı sonra kameraya geçti

Kartal Tibet belleklerimize aktör, yönetmen ve dirayetli bir kişilik olarak dokundu ve hayat sahnesinden çekildi. Tüm sevenlerinin ve sinemamızın başı sağ olsun diyoruz...

1970, Ağustos ayı olmalı... Okulların açılmasına çok az bir süre kalmış ve ben, ‘ilkokul bir’ öncesi metinlerini hecelediğim ‘Ayşegül’ dışında yeni bir dost ediniyorum. Sonrasında ilk olarak Hürriyet’in sayfalarında bant olarak yayımlandığını öğrendiğim ‘Tarkan’, bu yeni yoldaşım. Rahmetli Sezgin Burak’ın yarattığı karakter, artık dergi olarak çıkmaya başlamış. Her sayısını merakla bekliyorum. Hızlı okumayı asıl olarak ondan öğreniyorum... Hun İmparatoru Âttila’nın hizmetindeki Tarkan külliyatına, ‘Maryo’nun Kuşları’yla başlayıp bütün serüvenlerini çocukluğum boyunca su gibi ezberliyorum.



Derken kendisinin suretini beyazperde de görüyorum. Filmin vizyona çıktığını öğreniyorum ve hemen rahmetli pederle sinemanın yolunu tutuyoruz. Büyük bir hayranlıkla izliyorum karşımdaki yapıtı. Bir yandan da çocuk aklımla Tarkan’ın iki kaşı arasına düşen perçemi olmuş mu, bıyıklar benzemiş mi, giysileri, çizmeleri vs. çizgi romandaki gibi mi türü sorularla geçiyor ilk buluşma...

Yazının Devamını Oku

Biraz ‘hareket’lenelim...

Haftaya sinemalar açılıyor. Kitleleri salonlara yeniden, büyük stüdyo yapımı aksiyonlarla çekme çabası var. Bunun somut göstergesi de ‘Hızlı ve Öfkeli’ serisinin dokuzuncu adımı olan ‘F9’. Biz de bu vesileyle aksiyon sinemasının öne çıkan yapımlardan bir derleme oluşturduk. Belki bu listeden kimi yapıtları yeniden izleyerek önümüzdeki haftaya kadar antrenman yapmış olursunuz!

1. BÜYÜK HESAPLAŞMA / HEATBir ipte iki efsane

Her eyleminden kusursuzca sıyrılan bir hırsız ve çetesiyle onların peşine takılan bir dedektif... Sinema tarihinin iki büyük ikonu, Robert De Niro ve Al Pacino’yu ‘Baba’ serisinden sonra hacimli rollerle karşımıza getiren bu suç aksiyonu, Michael Mann’in usta rejisiyle unutulmaz bir yapıta dönüşür. İki ana karakterin buluşup kahve içtikleri sekans, filmin doruk noktasıdır...

2. SON ULTİMATOM / THE BOURNE ULTİMATUMHafıza yerine gelirken...

İlki 2002’de çekilen ve Robert Ludlum’ın karakterini modernize ederek günümüze taşıyan ‘Bourne serisi’, şimdiki zaman politik dengelerinde dolaşırken meselelere doğru noktalardan yaklaşıyor ve örgütünden bağımsız bir ajan tipolojisini de gerçekçi çizgilerle sunuyor. Ana karakterin kaybettiği hafızasıyla yavaş yavaş buluşmasını anlatan ve Paul Greengraas imzasını taşıyan son adımsa üçlemenin de en iyi filmi. Seriyi Matt Damon sürüklüyor.

3) SEVGİNİN GÜCÜ / LEONTutunamayanlar

Yazının Devamını Oku

Festivalimiz sinema salonlarına döndü

İstanbul Film Festivali sinemalara geri döndü. Festival filmleri Atlas 1948 Sineması’nda ve Kadıköy Sineması’nda 4 Temmuz’a kadar seyircilerini bekleyecek. Biz de yapımlar arasından ‘mutlaka izlenmeli’ dediğimiz 10 filmi seçtik.

 

KÜÇÜK ANNE / PETİTE MAMAN

Benim annem, küçük annem

Sekiz yaşındaki Nelly, çok sevdiği büyükannesinin kaybının ardından annesi Marion’ın büyüdüğü eve gider. Yakınlardaki ormanda gezinirken Marion adında yaşıtı bir kızla tanışır. Céline Sciamma, son filminde etkileyici bir büyüme hikâyesi anlatıyor.

MADALENA

Susma, haykır!

Beyaz kıyafete bürünmüş bir şekilde bulunan trans kadın Madalena’nın cesedi ve birbirlerini tanımayan ama onunla ilgisi olan üç kişinin hikâyesi... Yönetmen Madiano Marcheti, ilk uzun metrajında trans birey cinayetlerinde başı çeken ülkesi Brezilya’ya eleştirel bir bakış atıyor.

Yazının Devamını Oku

Teşekkürler Süper adam... Bugün senin günün!

Bugün, Dünya Superman Günü. Biz de bu vesileyle çizgi roman sayfalarından sinemaya geçen bu popüler kültür ikonunun hikâyesinde dolaşalım, dünyayı kurtarma çabalarını hatırlatalım, filmlerini analım dedik. Buyurun, hep birlikte uçalım!

Lise 2’deyim. Sakarya-Arifiye’de Öğretmen Okulu’nda yatılı okuyorum. Hafta sonları bazen ‘evci’ çıkıp İzmit-Tütünçiftlik’teki akrabama gidiyorum. Sitelerindeki sosyal tesiste sinema var ve birçok filmi İstanbul’la aynı zamanda gösteriyorlar. Bir hafta sonu (Kasım 1979) programda ‘Superman’ var. Çizgi romanının müptelasıyım. Filmin öyküsü güzel, çekimleri güzel, efektler o dönemin koşullarının çok üzerinde; mest oluyorum. Okula dönüşte teneffüste, yemek sırasında herkese filmi anlatıyorum; “Nasıl uçuyor”, “İnandırıcı mı” türünden soruları da sanki ben çekmişim gibi cevaplıyorum.

Bizim kuşak için önemli bir fenomendi ‘Superman’. Çizgi romanı Türkiye’de yeni yayımlanmaya başlamış, ardından da filmi gelmişti. Oysa doğduğu topraklar açısından eski bir figürdü. Onu yeniden gündeme getiren 1978 tarihli, Richard Donner imzalı yapımdı. Fiziken role ‘cuk’ oturan Christopher Reeve’nin canlandırdığı bu üstün yaratık, iç ve dış mihraklara karşı dünyayı koruyor, kolluyordu.

KÖKLERİ DİNSEL MİTOLOJİDEN...

Bu aşamada bir özgeçmiş taramasına gidelim: Kripton adlı gezegen yok olma aşamasındadır. Lara Lor-Van ve Lor-El çifti oğulları Kal-El’i hayatta kalabilmesi için bir kapsüle koyup Dünya’ya gönderirler. Uzun bir yolculuğun ardından Kansas’a bağlı Smallville adlı kasabada iner kapsül. Burada bebeği bulan Kent çifti onu sahiplenir, büyütür. Zamanla Clark adını verdikleri bu çocuğun muhteşem güçlere sahip olduğunu fark ederler. 18 yaşında köklerine ait bilgilerle karşılaşan Clark, daha sonra üniversite eğitimi için Metropolis’e gider ve mezuniyetin ardından, burada Daily Planet adlı gazetede muhabirliğe başlar... Sonrasında meslektaşı Lois Lane’le tanışır, âşık olur, başta Lex Luthor olmak üzere birçok düşmana karşı mücadele eder.

‘Superman’, 1933’te Jerry Siegel ve Joe Shuster adlı iki genç tarafından yaratılır. Başlarda bu kahraman yeterli ilgiyi görmez. 1938’de ikili revizyona gider ve karakterleri ‘süper’leştirir. Kırmızı pelerini ve üzerinde koca bir ‘S’ harfi bulunan mavi taytıyla hızlı ve güçlü biridir artık o. Başlarda uçamasa da sonra bu özellik de eklenir portföyüne. Yahudi asıllı Siegel ve Shuster, kahramanın gezegeninden kaçışını ve büyüdükten sonra asıl kimliğiyle buluşmasını, başta Hz. Musa’nın firavundan kaçırılıp Nil Nehri’ne bırakılması süreci olmak üzere dinsel mitolojiden alır. Yaratıcıları çizgi romanın haklarını 1938’de DC Comics’e 130 dolar karşılığında satarlar. Yıllar içinde Superman’in şöhreti artar ama ikili bundan yararlanamaz. Uzun süren hukuksal mücadeleler sonucu DC Comics kendilerine yıllık 35 bin dolar maaş bağlamayı kabul eder.

‘Superman’e dönersek... ‘Sivil’ kimliği olan Clark Kent ismi dönemin iki ünlü oyuncusu Clark Gable ve Kent Taylor’ın karışımıdır. Yeri gelmişken altını çizeyim; Superman’den Clark Kent’e dönüşmek için sadece bir gözlük takmak yeter. Niye  kimse bu benzerliği fark etmez? Bu, çizgi romanı okuduğum yıllardan beri anlamadığım bir durumdur. Anlayanına da rastlamadım! Bu güçlü karakterin zayıf noktasıysa geldiği gezegene ait bir şeydir; Kriptonit taşı. Özellikle yeşil renkte olanı bütün güçlerini kaybetmesine neden olur. Onu ‘memleket toprağı’ etkisiz hale getirir.

BİZİM NESİL REEVE’İ SEVER

Superman, temelde ABD’nin  kültürel ikonudur. ‘Büyük Buhran’ sonrası piyasaya sürülmüş, umutları tükenmiş bir halkın çizgi roman kategorisindeki moral ve güç kaynağı olmuştur. Teleskopik görüşü, ısı saçan bakışları, kızılötesi ışınları görebilme kabiliyeti, süper işitme özelliği, süper hızı ve gücü vardır. Öte yandan maceraları sadedir. Bu yanıyla da demode görünür. Zaten bu yüzden de yeni nesillerin tercihi daha çok ‘Marvel dünyası’nın üyelerinden yanadır. Stan Lee’nin çocukları daha çok sevilir; çizgi romanları, filmleri daha çok ilgi görür.

Yazının Devamını Oku

Bu dünya bizim, tüketmeyelim…

Bugün Dünya Çevre Günü... Lakin insanlık ‘çevre’sine dikkat etmiyor! Üzerinde yaşadığımız ve bizden öncekilerden devraldığımız gezegeni, ona ait güzellikleri tüketiyor. Doğanın kestiği faturalar, kimi acı dersler ve hatırlatmalar da çare olmuyor. Bu vesileyle kimi gerçek olaylara dayanan, kimi kurgusal ekolojik meselelerin altını çizen filmleri derledik...

1- Dersu Uzala

‘DOĞA’MIZA GÖRE DAVRANALIM!

Doğu Sibirya’nın dondurucu ikliminde gözlemleri, refleksleri, doğayla kurduğu ilişki ve gösterdiği mükemmel uyumla, araştırma yapan Rus kâşif, botanikçi, yazar ve yüzbaşı Vladimir Arsenyev’e rehberlik eden özel bir kişilik… Gerçek bir hikâyeden sinemaya uyarlanan yapımda büyük usta Akira Kurosawa insanı doğadan uzaklaştıran modern dünyaya etkili mesajlar yollar. 1975 tarihli bu unutulmaz klasik Sovyetler Birliği’nde çekilmişti.  

2- Karanlık Sular / Dark Waters

DEĞİRMENLERE KARŞI…

Bileşimlerinde yüksek oranda zararlı madde kullanan, kimi deneylerinde insan hayatını hiçe sayan, çevredeki birçok

Yazının Devamını Oku

İnsanlığımızı kaybettiğimiz zamanların filmleri

İkinci Dünya Savaşı insanlık tarihinin gördüğü en büyük yıkımlardan biriydi. 1939’da başlayan bu bela 1945’te Alman ordusunun nisandan başlayarak mayıs sonuna kadar Müttefik Kuvvetler’e ve Sovyetler Birliği’ne teslim olmasıyla Avrupa’da sona erdi. Bu vesileyle sinema tarihinde yer etmiş İkinci Dünya Savaşı filmlerini derledik.

1. Gel ve Gör / Idi i SmotriMASUMİYETİN YİTİRİLİŞİ

Savaş ortamında kaybedilen masumiyet ve insanlık... Nazilere karşı direnç gösteren Belaruslu partizanların yanında yer alan 16 yaşındaki Flyora adlı bir gencin tanıklığında, Rus yönetmen Elem Klimov adeta cehennemi tasvir eder. Dehşet, acı, korku, yitip giden değerler ve insanlığımız; ‘Gel ve Gör’ sinema tarihinin savaş olgusu üzerine yapılmış en etkileyici filmlerindendir... 

2. İnce Kırmızı Hat / Thin Red LineCEHENNEMDE ÇOK DEVRE

Amerikan sinemasının ‘ruhani’ yönetmeni Terrence Malick, 1998 tarihli başyapıtında çok karakterli bir yapı kuruyor ve Guadalcanal’da savaşan askerler eşliğinde ortamın dayanılması zor psikolojisini perdeye taşıyor. Filmin kadrosunda James Caviezel, Adrien Brody, Sean Penn, George Clooney, Nick Nolte, Ben Chaplin, John Travolta, John Cusack gibi isimler var.  

3. Schindler’in Listesi / Schindler’s List

Yazının Devamını Oku

Dikkat, kan aranıyor!

Bram Stoker’ın, Eflak Prensi Voyvoda Vlad’dan yola çıkarak yazdığı ve soylu bir vampirin öyküsünü anlattığı ‘Dracula’ adlı romanı, 26 Mayıs 1897’de yayımlanmıştı. İşte bu tarih, Dünya Dracula Günü olarak kutlanıyor. Biz de bu vesileyle sinemadaki vampirlere göz attık ve kan emici yaratıkları anlatan yapımları derledik.

1- Vampirle Görüşme / Interview with the Vampire

 

SONSUZLUK VE YALNIZLIK

Eşini kaybeden ve bir türlü toparlanamayan varlıklı bir adam... Yalnızlığına çare aramak isteyen bir vampir tarafından ısırılır ve sonsuzluğun bir parçası olur. Lakin kan ihtiyacı için insanları öldürmekten kaçınır... Anne Rice’ın romanından sinemaya uyarlanan
Neil Jordan imzalı yapım; dostluk, ihanet, yalnızlık gibi temalarda geziniyordu. Filmde Tom Cruise, Brad Pitt, Kirsten Dunst, Antonio Banderas gibi yıldızlar yer alıyordu. 


Yazının Devamını Oku

Güneş ufuktan şimdi doğar, izleyelim arkadaşlar...

Çarşamba günü 19 Mayıs. Yani Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı. Biz de bu vesileyle gençleri odağına alan, onların sorunlarını, açmazlarını, mutluluk arayışlarını, hayallerini, hayata katılma ve sistemi değiştirme çabalarını anlatan filmlerden oluşan bir seçki hazırladık...

 

ASLA GÜVENDE DEĞİLSİNİZ...

Eğitmenler / Die Fetten Jahre Sind Vorbei

Dünyanın düzenini değiştirmeye karar veren bir grup genç... Listelerindeki zenginlerin evlerine girerler, zarar vermeden eşyalarına yaratıcı düzenlemeler yaparlar ve çıkarken ‘Asla güvende değilsiniz’, ‘Varlıklı günleriniz sayılı’ türünde yazılı mesajlar bırakırlar. Lakin günün birinde işler karışır...

‘68 ruhu’nu ve kapitalist sistemin açmazlarını 2000’lerin gençleri üzerinden yeniden hatırlatan yapım, Hans Weingartner imzasını taşıyor. Kadroda Daniel Brühl, Julia Jentsch, Stipe Erceg, Burghart Klaussner, Peer Martiny gibi isimler var.

Yazının Devamını Oku

Gelin film derelim, yollarına serelim...

Yarın ‘Anneler Günü’. Biz de bu vesileyle konusunu anneler ve çocukları üzerine kuran, keyifli, duygusal, komik bir grup filmi derledik. Buyurun, annenizle ya da çocuklarınızla birlikte izleyin...

NEŞELİ GÜNLER / THE SOUND OF MUSICDadıların en sevileni

Eşini yeni kaybetmiş, disiplinli bir baba ve manastırdaki sıkıcı hayatından kurtulup dağlara çıkmak ve şarkı söylemek isteyen genç bir kadın. Maria, Von Trapp’ın yedi çocuğuna dadılık yapar, şefkat gösterir ve gönüllerini kazanır. Daha önceki bakıcıların haylazlık yüzünden görevi bıraktığı bir ortamda eve ve çocuklara bambaşka bir hava katar. Beş dalda Oscar kazanan Robert Wise imzalı bu unutulmaz klasikte, dadı rolündeki Julie Andrews muhteşem oynuyordu. Babayı da Christopher Plummer canlandırıyordu. 

UĞUR BÖCEĞİ / LADY BIRDYüreğinin götürdüğü yere gidebilir misin?

New York’a gitmek, eğitimini orada sürdürmek isteyen Sacramento’lu Christine McPherson adlı bir lise öğrencisi ve onun, hayaller yerine ayakları yere basan hedeflere yönelmesini isteyen fedakâr annesi... Greta Gerwig’in otobiyografik özellikler içeren ilk uzun metrajı, anne-kız ilişkileri etrafında rotasını arayan bir gencin öyküsünü anlatıyor. Saoirse Ronan ve  Laurie Metcalf’ın sürüklediği yapım, 2018’de beş dalda Oscar’a aday olmuştu. 

KÖR NOKTA / THE BLIND SIDEOscar’lık ana

Yazının Devamını Oku

Peki ama kimdir Elia Kazan - İyi sinemacı ve ne yazık ki bir ‘ihbarcı’...

Elia Kazan... Yönetmendi ama hayat öyküsü son derece çarpıcı bir film gibiydi. Dünyaya Türkiye’de ‘Merhaba’ demişti. Dedelerinin kökleri Kayseri’ydi, o Rum kökenli bir ailenin çocuğu olarak 7 Eylül 1909’da, Kadıköy’de (Fener) dünyaya geldi. Dört yaşındayken Amerika’ya göç ettiler.

‘Yeni Dünya’ ona da yeni ufuklar açmıştı. Tiyatro oyuncusu olmak istiyordu, önce Yale School of Drama’ya gitti, daha sonra da ünlü oyunculuk eğitmeni Lee Strasberg’in Group Theatre’ına dahil oldu. Oyuncu olarak da boy gösterdi ama asıl olarak sanat yolculuğunu yönetmen olarak biçimlendirdi.

1948’DE OSCAR’A UZANDI

İlk uzun metrajı 1945 tarihli ‘Bir Genç kız Yetişiyor’du (‘A Tree Grows in Brooklyn’). Bizde ‘Namus Sözü’ ismiyle gösterilen ‘Gentleman’s Agremeent’ 1948’de sekiz dalda Oscar’a aday oldu, ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi Yönetmen’ olmak üzere üç kategoride heykele uzanmayı başardı. 1951’de çektiği ve kadrosunda Vivien Leigh, Marlon Brando ve Kim Hunter’ın yer aldığı ‘İhtiras Tramvayı’ (‘A Streetcar Named Desire’), muhteşem bir Tennessee Williams uyarlamasıydı. Bir boksörün liman işçisi olarak sisteme olan isyanını ve arkasına aldığı işçilerle başkaldırışını anlattığı, yine Marlon Brando’lu ‘Rıhtımlar Üzerinde’ (‘On the Waterfront’) de 1955’te tam 12 dalda Oscar’a aday gösterildi ve sekiz dalda ödülün sahibi oldu. Filmografisindeki en ünlü adımlardan biri olan John Steinbeck uyarlaması ‘Cennet Yolu’ (‘East of Eden’), genç yaşta hayatını kaybeden sinemanın en büyük ikonlarından James Dean’in rol aldığı nadir yapımlardandı.

Bir başka unutulmaz filmi de Meksikalı devrimci Emiliano Zapata’nın gaddar diktatör Porfirio Diaz’a karşı verdiği mücadeleyi anlatan ‘Viva Zapata!’ydı. Unutulmaz finaliyle zihinlere kazınan yapımda Marlon Brando’nun yanı sıra Jean Peters ve Anthony Quinn de rol almıştı. Kazan’ın sinema macerasındaki önemli dönemeçlerden biri 1963 tarihli ‘America America’ oldu. Film, biri Rum (Stavros), diğeri Ermeni (Vartan) iki gencin İstanbul’dan Amerika’ya göç etme hayalleri üzerine bir öyküyü anlatır. Osmanlı’nın son dönemindeki kaotik ortamda geçen öykü, ortamı pek de hayırla anmaz.

SİNEMAYA İKİ ÖNEMLİ ADIM

Elia Kazan’ın muhteşem filmlerinin yanında sinema tarihi için iki önemli adımı vardır. Biri Cheryl Crawford ve Robert Lewis’le birlikte ‘Actor’s Studio’yu kurması. Ki Lee Strasberg direktörlüğünde geliştiren bu stüdyoda oyuncuların kendi hayat deneyimlerinden yola çıkarak oynadıkları karakterler olmayı ön plana çıkaran ‘Metod’ tekniğini öğretiyordu. Bu ekolün öğrencileri arasında Marlon Brando’nun yanı sıra Montgomery Clift, Julie Harris, Eli Wallach, Maureen Stapleton, Karl Malden gibi isimler bulunuyordu.

ARKADAŞLARINI İHBAR ETTİ

Yazının Devamını Oku

İşçisin sen, işçi kal!

Bugün 1 Mayıs, yani işçinin, emekçinin bayramı. Bu vesileyle sömürüye karşı mücadele edenlerin, ezilenlerin, dayanışanların, isyan bayrağını çekenlerin, hakkını almak isteyenlerin öykülerini anlatan filmleri derledik. İşte size alın teriyle yüklü bir grup yapım...

1. Tohumlar Yeşerince / GerminalBU BÖYLE GİTMEZ, SÖMÜRÜ DEVAM ETMEZ…

1800’lerde Fransa’nın Montsou kasabasındaki Voreux maden ocağında işçiler zorlu koşullarda çalışmaktadır... Kendi halinde bir emekçi olan Etienne Lantier çalışma şartlarını düzeltmek adına madenciler sendikası kurar ve büyük bir grev organize eder. Émile Zola’nın ünlü romanının 1993 tarihli sinema uyarlamasını Claude Berri yönetmiş, ünlü şarkıcı Renaud, Miou-Miou, Gérard Depardieu ve Jean Carmet gibi isimler de başrolleri paylaşmıştı.

2. Rıhtımlar Üzerinde / On the WaterfrontLİMAN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİN!

Başarılı bir boks kariyerinin ardından liman işçisi olarak çalışan ve bunalımda olan genç bir adam... Patronu kimi kirli işlere karışır ve bunlardan birinde fatura ona çıkar. Abisi de ona sırt çevirince büyük bir ayaklanmaya öncülük edecektir. New York Sun gazetesinde yayımlanmış bir yazı dizisinden sinemaya uyarlanan Elia Kazan imzalı yapım, Marlon Brando’nun usta performansıyla zihinlere kazınmış ve sekiz dalda Oscar ödülü kazanmıştı.

3. Üzgünüz, Size Ulaşamadık / Sorry We Missed YouZAMANE MESELELERİ ÜZERİNE

Yazının Devamını Oku

Akademi’nin ‘bağımsız’lık gecesi...

93’üncü Oscar ödülleri bu gece sabaha karşı sahiplerini buluyor. Ünlü yönetmen Steven Soderbergh’in yapımcılığında düzenlenecek tören, üç saatlik bir film konseptiyle hazırlandı. Aday yapımların ‘bağımsız sinema’ karakterli olması dikkat çekiyor. Geceye bütçesi 5 milyon dolar olan ve ABD’deki derin yoksulluğu anlatan ‘Nomadland’in ve yönetmeni Chloé Zhao’nun damga vurması bekleniyor... Anthony Hopkins’li ‘The Father’ ve Carey Mulligan’lı ‘Promising Young Woman’ın da sürpriz yapması muhtemel...

Evet, sanırım en farklı Oscar töreni bu gece sabaha karşı bizi bekliyor... Nedeni malum, içinden geçtiğimiz ‘pandemi dönemi’. COVID-19’lu günlerin töreni olarak tarihteki yerini alacak gece, Los Angeles’ın ikonik yapılarından Union Station’da gerçekleşecek. Bu ‘artdeco’ tarzında yapının seçilmesinin nedeni, uzak geçmişin törenlerinin havasını yeniden yaratmak. Ayrıca ‘Blade Runner’dan ‘Kara Şövalye Yükseliyor’a, ‘Bugsy’den ‘The Way We Were’e, ‘Pearl Harbor’dan ‘Hail, Caesar!’a birçok yapımın bazı sahneleri halen faaliyette olan bu eski istasyon binasında çekilmişti. Adaylar ancak yanlarında bir kişi getirebilmek kaydıyla mekândaki yerlerini alacaklar ve ikili bir düzen içinde oturacaklar...

AŞILAR BEKLENDİ...

Son yıllardaki gibi sunucusuz gerçekleşecek törenin organizasyonunu Steven Soderbergh; Stacey Sher ve Jesse Collins (Super Bowl’daki devre arası gösterisinin ve Grammy Ödülleri Töreni’nin de yapımcısıydı) gibi isimlerin de dahil olduğu ekibiyle hazırladı. Ünlü yönetmen törene ilişkin programı yaklaşık üç saatlik bir film gibi sunacaklarını ve seyirci olarak bizlerin, açılıştan sonraki 90 saniyede nasıl bir konseptle karşı karşıya olduğumuzu anlayacağımızı belirtti (Amerikalı bir sinema yazarı, “Soderbergh genellikle soygun filmleri çeker, bakalım bu kez nasıl bir film izlettirecek bize” diye latife yapmış). Ayrıca Soderbergh bu zorlu süreci “Bir uçağı havada uçarken inşa etmek gibiydi” şeklinde tarif etti.

Peki ya ödüller? Önce şu hatırlatmalarda bulunalım: Bilindiği gibi sinema salonları pandemi dolayısıyla uzun süredir kapalı. Yer yer ‘ara buluşmalar’ yaşansa da salgının sonraki dalgaları insanları tekrar evlere kapatırken salonların payına bir kez daha yalnızlık düştü. Öte yandan süreç boyunca kitlelerin ilacı yine sinema oldu; çeşitli platformlardan bol bol film ya da dizi izlendi. Akademi, sahiplerini önce 28 Şubat’ta bulacağı açıklanan ama sonra bugüne ertelenen bu yılki ödüller için adaylarını açıklarken çoğu platformlarda boy göstermiş filmler arasından tercih yapmak zorunda kaldı. (Ertelemenin iki nedeni vardı; biri Soderbergh’in çektiği konsept filmi hazırlamak için gereken zaman, diğeri de konukların COVID-19 aşılarının tamamlanmasının beklenmesi.) Nitekim listede yer alan yapımlardan birçoğu Netflix, Amazon Prime ve Türkiye’den izlenemeyen Hulu gibi platformlarda seyirci karşısına çıktı.

Bu yılın adaylarını ortak parantezde buluşturan karakteristik özelliklerin altını çizerek başlayalım: Pandeminin yarattığı ekonomik sorunların ifadesi olsa gerek, aday filmler ‘bağımsız sinema’ etiketine sahip yapımlardan oluşuyor. Büyük Hollywood prodüksiyonu kimliğiyle göze çarpan bir yapım yok. Şu maliyet rakamları size fikir verebilir: ‘The Trial of Chicago 7’ 36 milyon dolar, ‘Judas and the Black Messiah’ 26 milyon dolar, ‘Mank’ 25 milyon dolar, ‘One Night in Miami’ 19.6 milyon dolar, ‘Nomadland’ 5 milyon dolar, ‘Minari’ 2 milyon dolar...

Mank

Filmlere ilişkin bir diğer nokta da şu; geçen yıl 25 Mayıs’ta Minneapolis’te beyaz polis memuru Derek Chauvin’in siyah George Floyd’u öldürmesinin ardından başlayan ve ‘Black Lives Matter’ (‘Siyah Hayatlar Önemlidir’) sloganıyla yaygınlaşan toplumsal tepkiye paralel biçimde siyahların öykülerini anlatan çalışmalar ön plana çıktı. Birçoğu sinematografik açıdan ortalamanın üzerinde olan bu yapımlardan üçü (‘One Night in Miami’, ‘Judas and the Black Messiah’, ‘The Trial of the Chicago 7’) ‘En İyi Film’ dalında aday, iki film (‘Ma Rainey’s Black Bottom’ ve ‘The United States vs. Billie Holiday’) de oyunculuk kategorilerinde öne çıkan projeler.

Yazının Devamını Oku

Bu dansı bana lütfeder misiniz?

29 Nisan Dünya Dans Günü. Bu vesileyle içinden dans geçen, seyircisini piste davet eden filmleri derledik. İşte bazıları sinema tarihine geçmiş, bazıları bir dönemin gençliğinin göz ağrısı olmuş, bazıları da birden çok kuşağın zihninde yer etmiş yapımlardan oluşan seçkimiz...

CUMARTESİ GECESİ ATEŞİ / SATURDAY NIGHT FEVERPistler onlardan sorulur!

İşçi sınıfından bir genç olan Tony Manero için hayattaki en büyük zevk, dans etmektir. Küçük Brooklyn diskosunda her cumartesi adeta kurtlarını döker. Günün birinde tanıştığı Stephanie’yle pistte iyi bir çift olur ve büyük bir dans yarışmasına katılırlar. John Badham imzalı 1977 yapımı film zamanında büyük ilgi görmüş ve popüler kültür fenomeni haline gelmişti. John Travolta (performansıyla ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında Oscar’a aday olmuştu) ve Karen Lynn Gorney’nin başrollerini paylaştığı filmin bu kadar tutulmasına Bee Gees’in unutulmaz şarkıları da katkıda bulunmuştu. 

SİYAH KUĞU / BLACK SWANBu rekabetten korkulur…

Eski bir balerin olan annesinin hırslarını üzerinde taşıyan genç bir yetenek: Nina. Yönetmeni sahne koydukları ‘Kuğu Gölü Balesi’nde rol değişimine gitmeye karar verir. Nina’nın bu aşamada ciddi bir rakibi vardır; Lily. Darren Aronofsky’nin yapıtı genç bir balerinin sanatsal ve ruhsal acılarından yola çıkıyor, gücün karanlık tarafına geçilmesiyle bambaşka bir boyut kazanıyor. Filmin kadrosunda Nathalie Portman, Mila Kunis, Vincent Cassel, Barbara Hershey ve Winona Ryder gibi isimler yer alıyor. 

FLASHDANCEBir kuşağın göz ağrısı

Yazının Devamını Oku

İzleye izleye öğrenin çocuklar

Malum bu hafta 23 Nisan’ı kutlayacağız... Ata’nın çocuklara armağan ettiği bu bayram vesilesiyle onlara hayat boyu taşımaları beklenen değerleri hatırlatan filmleri derledik. İşte insanlığı ayakta tutan erdemlerde dolaşan, klasikleşen, çocuklar kadar büyüklere de seslenen yapımlar...

Yalan söylememek PİNOKYO / PINOCCHIO Yalancının burnu…

Malum, Carlo Collodi’nin ölümsüz eseri kendisine kukla bir çocuk yaratan yaşlı ustayla varoluş sorunları olan Pinokyo adını verdiği minik kuklanın yaşadıklarını anlatır. Pinokyo yalan söyledikçe burnu uzar ama öykünün bir başka meselesi kendi varlığını kanıtlamak için baba figürüne başkaldırmaktır. İnsan olmak için büyük uğraş veren kukla yaşadıklarıyla olgunlaşacak ve başkaldırdığı babasını zaman içinde takdir edecektir. Bu masalın son uyarlaması Matteo Garrone imzasını taşıyor, özellikle görsel yanıyla ilgi çekici. 

‘Farklı’ olana kol kanat germek E.T. / THE EXTRA-TERRESTRIAL Önyargısızlık…

Uzaydan gelen bir yaratığa çocuklar sahip çıkar ve onu büyüklerin ‘şerrinden’ korur. Steven Spielberg’ün ‘korkunç uzaylı’ motifini ters yüzettiği film miniklerin meselelere önyargısız, sevgiyle ve şefkatle yaklaştığını gösteren bir yapıttır. Elliot ve arkadaşlarının, evine dönmek için çabalayan ‘E.T’ye olan yardımları hiçbir zaman unutulmaz! 

Vefalı olmak CHRISTOPHER ROBIN Eski dostlar, eski dostlar

Yazının Devamını Oku

Sinemada Mısır sevenlere...

Geçen hafta Mısır’da 18 kral ve dört kraliçe mumyası, ‘Firavunların Altın Geçidi’ isimli bir kortej eşliğinde Kahire’deki neo-klasik müzeden Gize’deki Mısır Medeniyeti Ulusal Müzesi’ne devlet töreniyle taşındı. Biz de bu vesileyle Antik Mısır’da geçen, tarihe göndermeler yapan ve zihinlerde yer edinen filmlerden oluşan bir seçki hazırladık.

1. On Emir / The Ten CommandmentsKÖLELİĞE BAŞKALDIRI

Nil Nehri’ne bırakılan bir bebek, firavunun kız kardeşi tarafından bulunur ve büyütülür. Vakti gelince de tahta geçmek için beklerken İsrailoğulları kavminden olduğu anlaşılır. Köleliğe başkaldıran ve kavmini özgürleştiren Hazreti Musa’nın öyküsünü anlatan epik bir yapım. Cecil B. DeMille imzalı (1956) bu görkemli filmde dönemin bütün büyük bütçeli yapımlarında boy gösteren Charlton Heston başrolde. Zamanının ilerisindeki etkileyici görsel efektleri filme bu dalda Oscar kazandırmıştı. 

2. Mumya / The MummyBIRAKIN UYUSUN…

1920’lerde Antik Hamunaptra şehrini bulmak için yola çıkan İngiliz Evelyn ve Jonathan Carnahan kardeşlere Amerikalı rehber Rick eşlik etmektedir. Jonathan büyük bir hazinenin, Evelyn ise olası bilimsel keşiflerin derdindedir. Araştırdıkları tapınakta buldukları bir kitap binlerce yıldır uyuyan başrahip Imhotep’in uyanmasına ve lanetiyle geri dönmesine neden olur. 1932 tarihli klasiğin yeniden çevrimi olan Stephen Sommers imzalı yapım çok tutmuş, sonrasında bir seriye dönüşmüştü. 

3. Exodus: Tanrılar ve Krallar / Exodus: Gods and Kings2000’LERİN ‘10 EMİR’İ

Yazının Devamını Oku