GeriUğur VARDAN Kötülüğün evrensel tarihinden...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kötülüğün evrensel tarihinden...

Fatih Akın imzalı ‘Altın Eldiven’, seri katil Fritz Honka’nın hikâyesini anlatıyor. 70’lerde geçen ve savaş sonrası Almanya’sının çürümüş toplumsal yapısından da kesitler sunan yapım, sert ve sarsıcı sahneleriyle Türk kökenli yönetmenin seyri en zor filmi olmuş...

 

Kötülüğün evrensel tarihinden...

ALTIN ELDİVEN
Yönetmen: Fatih Akın
Oyuncular: Jonas Dassler, Margarethe Tiesel, Katja Studt, Martina Eitner-Acheampong, Hark Bohm, Jessica Kosmalia, Barbara Krabbe, Tilla Kratochwil, Uwe Rohde, Marc Hosemann Almanya-Fransa ortak yapımı

Fatih Akın, Almanya’nın suç haritalarında dolaşmayı sürdürüyor. Bir önceki çalışması ‘Paramparça’da (‘Aus dem Nichts’) Neo-Nazi örgütlerin yakın dönemdeki Türklere yönelik ırkçı cinayetlerini hatırlatırken son adımı ‘Altın Eldiven’de (‘Der goldene Handschuh’) 70’lere uzanıyor ve sarsıcı bir ‘seri katil’ portresi ortaya koyuyor.

Film, bir anlamda avlanma sahası olarak Hamburg’daki ‘düşmüşler kulübü’ görünümündeki ‘Altın Eldiven’ adlı barı belirleyen ve kurbanlarını bu mekândan seçen Fritz Honka’nın hikâyesini anlatıyor. Görüntüsü itibariyle ‘20. yüzyılın Quasimodo’su havası estiren ama kalbi ve zihni, Notre Dame’daki öncüsünden farklı olarak kötülük için çalışan, sadist birisidir Honka. Artık eski güzelliklerinden uzakta, yaşlanmış, tutunamayan ve liman olarak sadece alkole sığınan kadınlarla içki ısmarlamak suretiyle tanışır, ilerleyen saatlerde çatı katındaki dairesine götürür ve burada cinsel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır, istediğine ulaşamayınca da hırçınlaşır, onları sonra canice doğrar, yok eder... Evi kokudan geçilmez ama suçu alt kattaki Yunan göçmen komşularına atar... Ona en çok Gerda dayanır; ortalığı toplar, düzeltir, güzelleştirir ve hayatındaki yeni dayanak noktası olur. Ama Honka’daki vahşet dürtüsünün sınırlarına ket vuracak kimse yoktur...

Spontan bir seri katil...

Heinz Strunk’un çok satmış romanından Fatih Akın’ın kaleme aldığı senaryoyla çekilen ‘Altın Eldiven’, ön planda bir dönemin seri katilini anlatırken özellikle bar müdavimleri üzerinden İkinci Dünya Savaşı’nın travmasını atlatamamış bir toplumun bozulan ayarlarını resmediyor, yaralarını sarmaktan ziyade sürmekte olan çürümenin üstesinden gelemeyen karakterlerin tasvirlerine de soyunuyor. Arada erkeklik meselelerine dokunduruyor, Honka’yı da alkolle birlikte şirazesini yitiren ve cinayetlerini, klasik seri katillerden farklı olarak planlamadan, o anki öfkesi ve cinsel yetersizliğinin ifadesi olarak işleyen bir karakter olarak perdeye yansıtıyor. Akın, bütün bu tabloları sinematografik olarak yaratırken ortaya mekân-kostüm tasarımı ve müzikleriyle son derece etkileyici bir 70’ler görüntüsü ortaya çıkarıyor. Bu açıdan filmin kostüm tasarımcısı Katrin Aschendorf’un, müzikçisi Pia Hoffman’ın, yapım tasarımcısı Tamo Kunz’un isimlerini zikretmek gerekiyor. Keza görüntü yönetmeni Rainer Klausmann’ın da... Fatih Akın’ın bu bileşimlerin katkısıyla inşa ettiği ‘Altın Eldiven’, ruh olarak Rainer Werner Fassbinder filmleri tadına, havasına ulaşıyor.

Akın, bütün bu tabloları sinematografik olarak yaratırken ortaya mekân-kostüm tasarımı ve müzikleriyle son derece etkileyici bir 70’ler görüntüsü ortaya
çıkarıyor.

Jonas Dassler muhteşem oynuyor...

Filmi ikna edici kılan elementlerin başında kuşkusuz Fritz Honka’yı canlandıran Jonas Dassler’ın performansı geliyor. 23 yaşındaki oyuncu müthiş bir makyaj eşliğinde acımasız bir katilin portresini, fiziksel ve ruhsal detaylarıyla perdeye taşıyor. Keza Gerda Voss’ta Margarete Tiesel de çok çok iyi. Ayrıca bar sahibi Herbert Nürnberg (Uwe Rohde), SS Norbert (Dirk Böhling) ve Dornkaat-Max (Hark Bohm) gibi müdavimler de çok başarılı çizilmiş karakterler...
Öte yandan ‘Altın Eldiven’e yönelik, Berlin Film Festivali’ndeki ilk gösterimlerden itibaren yöneltilen en büyük eleştiri, şiddet görüntülerine fazlasıyla yer vermesi. Evet, Fatih Akın’ın filmi seyretmesi zor bir yapım. Evet, karakterinin sadizmini tüm çıplaklığıyla perdeye taşıyor. Bu bir tercih ve ben, böylesi bir görsel ifade biçimine saygı duymaktan yanayım. Başta Tarantino olmak üzere yıllardır plastik şiddeti sürekli sahaya sürenlerin yanında Akın’ın tavrını daha sineye çekilir buluyorum. Son dönemde izlediğimiz kimi yapımların ve de dizilerin aksine, sadist bir kişiliği yüceltmeden, pop kültür ikonuna dönüştürme çabasına girmeden anlatma gayreti de kayda değer.
Sonuç olarak bir seri katil portresini, bir dönem tablosunun etkileyici konturları eşliğinde huzurlarımıza getiren ‘Altın Eldiven’i ‘seyri zor’ uyarıları eşliğinde tavsiye ederiz...

Buyurun 2019 model ‘Hellboy’a...

İyilerin safında yer alırken gücün karanlık tarafına geçenlerin aksine Hellboy, yeryüzüne kötülük yapmak üzere getirilmiştir. Ama sağ olsun emin ellere düşmüş, Müttefik Kuvvetler’in gizli bir birimini yöneten Prof. Broom tarafından büyütülmüş ve tarafını, iyilerden yana belirlemiştir.
Mike Mignola’nın yarattığı bu çizgi roman karakteri, 2004’te Guillermo del Toro yönetmenliğinde sinemaya taşınmıştı. Ünlü televizyon dizisi ‘Güzel ve Çirkin’in ‘Aslan Adam’ı (Vincent) Ron Perlman’ın ana karakteri canlandırdığı bu yapımın ardından ikinci adım 2008’de atıldı ve aynı ekip (Del Toro-Perlman) ‘Altın Ordu’ adlı filmle huzurlarımıza geldi.
Hellboy, 11 yıl sonra kendisini bir kere daha hatırlatıyor; yeni bir yönetmen ve yeni bir başrol oyuncusuyla. Kariyerindeki en iyi film 2005 tarihli ‘The Descent’ olan ve genellikle dizi sektöründe çalışan Neil Marshall imzalı 2019 model ‘Hellboy’da 6. yüzyılda Kral Arthur tarafından kötülüklerine engel olunan ‘Kan Kraliçesi Nimue’nin yeniden ayağa kalkarak insanlığı veba illetiyle yok etmeye çalışmasını ve buna engel olan Hellboy’un mücadelesini izliyoruz.
David Harbour’un Hellboy’da sırıtmadığı, kötü kraliçeyi Milla Jovovich’in canlandırdığı, dinamik anlatımın yanı sıra sert müzik ve sahnelerin dikkat çektiği, senaryonun popüler kültüre ait esprilere göz kırptığı bu yeni adım, izlenmesi zevkli bir film olmuş. Lakin konu yine geçmişte uykuya yatırılmış bir kötünün hayata döndürülmesi mantığına dayanması bakımından sıradanlığı aşamamış. Bu arada sona doğru Hellboy’un bazı kadrajlarda görüntü itibariyle ‘Barbar Conan’a fazla benzediğinin altını çizelim... Ayrıca öykünün çıkış noktasının Kral Arthur’a bağlanması açısından film, ‘Transformers: Son Şövalye’yle de aynı sularda yüzüyor.

Kötülüğün evrensel tarihinden...

HELLBOY
Yönetmen: Neil Marshall
Oyuncular: David Harbour, Ian McShane, Milla Jovovich, Sasha Lane, Daniel Dae Kim, Penelope Mitchell, Brian Gleeson,
Sophie Okonedo / ABD yapımı

Tek ‘Kapı’lı bir handa, gidiyorum gündüz gece...

Kapanmayan yaralarını yanında taşıyarak Mardin’den Berlin’e göçmüş bir Süryani ailesi... Minik torunlarının yaş gününde Türkiye’den gelen bir telefon, onları tekrar kökleriyle ve acılarıyla buluşturur. Yakup ve Şemsa, yanlarına yârenlik etsin diye aldıkları torunları Nardin’le birlikte Mardin’e giderler. Mesele şudur: Bir kör kuyuda bulunan kemiklerin, yıllar önce kaybolan oğulları Mikhael’e ait olup olmadığı araştırılacaktır. Bu vesileyle Yakup köydeki evine de uğrar. Bakımsız, virane olmuş yapının kapısının yerinde olmadığı görür. İşinin ehli bir ahşap ustası olan Yakup, kayıp kapının peşine düşer. Çok geçmeden yolları yörenin kaçakçısı Remzi’yle kesişir. Yaşlı adam, yanında torunu Nardin; Remzi’yle birlikte iz sürmeye başlar...
Nihat Durak imzalı ‘Kapı’, aslında bir metaforun peşinde koşan bir öyküye sahip. Yakup’un aradığı kapı, hem köklerine hem de birlikte yaptığı oğlu Mikhael’in anısına bir saygı duruşu... Film de bir anlamda Anadolu’nun soluklu medeniyetleri içinde kaybolup gitmiş, göçe zorlanmış, çeşitli vesilelerle oturdukları yerleri yurtları terk etmek durumunda kalmış insanların öyküsü.

Öykü çok iyi...

Yakup’un sanatını, birikimini, terini kattığı, kendi el işçiliğiyle yarattığı eser, ait olduğu yerden, mekândan, bağlamından koparılmış, bir ‘süs’ nesnesine, bir sergi öğesine, gösterişçilerin elinde kapital bir unsura dönüştürülmüştür. Emeğin sahibi de eserinin peşine düşerek onu tekrar doğup büyüdüğü, birlikte var olduğu yapıya kavuşturmak, buluşturmak için çabalıyor. Yakup sadece oğlundan geriye kalanları değil, birlikte yarattıkları en nadide eseri de arıyor.
‘Kapı’nın öyküsü son derece sağlam lakin bu öykünün işlenişinde özellikle ilk 20-25 dakika film aksıyor. Yakup’un, kaçakçı Remzi’yle birlikte Kayseri’ye doğru yola çıktıkları andan itibaren de taşlar yerine oturuyor, hikâyenin dertleri seyirciye geçmeye başlıyor. Aslında genel olarak çok daha etkili ve vurucu bir filme dönüşebilirmiş ‘Kapı’ ama sanıyorum Durak’ın kimi refleksleri ya da tercihleri (belki de ‘dizi yönetmenliği’ alışkanlıkları) böylesi bir anlatıma zemin hazırlamış. Ama sonuç itibariyle ‘Kapı’ derdini tasasını seyircisine aktarmış.
Oyunculuklara gelince: Kadir İnanır, karakterinin hislerini yüzünde ve ruhunda yaşayan Yakup’u inandırıcı kılmış. Mimikleri ve beden diliyle, evlat acısının dinmeyen yarasını seyirciye hissettirerek yansıtıyor. Keza Vahide Gördüm de benzer şekilde acılı anneyi perdeye taşıyor ve kuyu başındaki sahnede de yürekleri sızlatıyor. Bence kadronun en etkileyici performansı Timur Acar’dan gelmiş. Tam da kısa yoldan köşeyi dönen, eskiyi sadece bir meta olarak gören, pragmatist, üçkâğıtçı, işini bilir Remzi’de oldukça etkileyici... Genç oyuncu Aybüke Pusat da kuşak reflekslerini yansıtan karakterinde gayet iyiydi.
Sonuçta meselesi, gezindiği coğrafyanın toplumsal ve bireysel acılarını perdeye taşıyan tavrıyla ilgiyi hak eden bir çalışma olmuş ‘Kapı’.

Kötülüğün evrensel tarihinden...
KAPI
Yönetmen: Nihat Durak
Oyuncular: Kadir İnanır, Vahide Gördüm, Timur Acar, Aybüke Pusat, Erdal Beşikçioğlu, Sermet Yeşil, Nilay Erdönmez, Özgün Çoban, Reyhan Özdilek, Şerif Erol, Sinan Helvacı Türkiye yapımı

 

 

Susarlar sesini boğmak isterler

Aile içi hesaplar, acılar, tortular… Ömür Atay, 2006’da beş hikâyeden oluşan ‘Anlat İstanbul’un ‘Kırmızı Başlıklı Kız’ bölümünü yönetmesinin ardından ilk uzun metrajlı çalışması niteliğindeki ‘Kardeşler’de, ana eksenini işte bu meseleler etrafında kuruyor. Senaryosunu da Atay’ın kaleme aldığı çalışmada abi-kardeş ilişkisi odağında eski bir suçun üstündeki perde aralanırken ana karakterlere eşlik eden en önemli rehber vicdan oluyor.

Önce kısaca konu diyelim: Aile büyüklerinin verdiği karar sonucu Ramazan ve Yusuf, sevdiği gence kaçan kız kardeşlerini tuzağa düşürüp ‘namus’ meselelerini temize çekmiştir! Cinayeti Ramazan işlemiş, ‘resmi’ düzlemde ağır fatura 18 yaşından küçük olan Yusuf’a yazılmıştır. ‘Küçüksün, yatar çıkarsın’ mantığının sonucu suçu üstlenen ve ıslahevine yollanan Yusuf, dört yıl sonra şartlı tahliyeyle dışarı çıkar ve aile ocağına döner. Henüz çocuk yaşlarda yaşadığı onca deneyim, mahrum kaldığı anne sevgisi, ablasını tuzağa düşürmenin ve akabinde ölümüne neden olmanın omuzlarına yüklediği vicdan azabı derken aslında dışarısı da onun için görünmez duvarlarla kaplı koca bir hapishanedir…

Aynı denklemde eşitliğin karşı tarafında duran Ramazan için benzer bir ruh durumu söz konusu değildir. Yeni bir geleceğe, para kazanmaya, kendince oluşturduğu ahlaka sıkı sıkıya sarılmıştır ve işlediği suçu (günahı) yok sayarak yoluna devam etmeyi yeğlemiştir. Bu görüntü içinde Ramazan’ın genişleyen alanları, Yusuf’un boğucu ve içinden ruhen ve ahlaken çıkışı zor çembere dönüşür… İşlettikleri TIR parkındaki motelde kalan Yasemin, iki kardeş için yeni bir insanlık sınavı olacaktır aynı zamanda…

 Sinemamız adına yepyeni yetenekler…

‘Namus cinayetleri’ sinemamızın eski meselelerinden biri… Ömür Atay, konuya eylem sahiplerinin psikolojileri ve süreç içindeki dönüşümleri üzerinden bakmayı ve bu yolla yeni bir şeyler söylemeyi yeğlemiş. ‘Kardeşler’, gezindiği sular üzerinden hissettirmek istediklerini seyircisine geçiren bir yapım olmuş. Ama bence filmin en önemli tortusu, ana karakterlere hayat veren üç genç yetenekle bizi buluşturması olmuş. Yusuf’ta Yiğit Ege Yazar, Ramazan’da Caner Şahin ve öykünün sonlarında doğru sahne alan Yasemin’de Gözde Mutluer, performanslarıyla gelecek adına umut saçıyorlar… Umarım yolları açık olur…

‘Kardeşler’ ise Atay’ın derli toplu anlatımıyla ve modern zamanda bile varlığını sürdüren dertleriyle izlenmeye değer bir film, tavsiye ederiz…

Kötülüğün evrensel tarihinden...
KardeşlerYönetmen: Ömür Atay
Oyuncular: Yiğit Ege Yazar, Caner Şahin, Gözde Mutluer, Nihal Koldaş, Erol Afşin, Cankat Aydos, Mürtüz Yolcu, Yiğit Çakır, Onur Dikmen, Cem Zeynel Kılıç, Ozan Çelik, Ebru Ojen Şahin
Türkiye yapımı 

Trump’a inat!İ

şten güçten fırsat bulamadıkları için çocuk sahibi olamayan bir çift. Evlat edinme programına başvuruyor; lakin niyetleri birken üç çocuk sahibi bir aileye dönüşüyorlar. Çünkü Meksikalı kökenli üç kardeşe ebeveynlik yapıyorlar. Ama kâğıt üzerindeki mutluluk tablosu zamanla onlar için zorlu bir sürece dönüşüyor; en büyükleri 15 yaşında asi bir ergen olan bu topluluğun minik üyeleri de (biri çok edilgin, diğeri de çok yaramaz) sürekli problem yaratıyor. Beşli tam birbirlerine alışmışken bu kez de çocukların gerçek annesi hapis cezasını tamamlayıp serbest bırakılıyor ve yeniden onları yanında istiyor…‘That’s My Boy’, ‘Daddy’s Home’, ‘Babalar Savaşıyor 2’ gibi ‘baba’lı komedilere imza atan Sean Anders’in yönettiği ‘Şipşak Aile’ (‘Instant Family’), ‘sitcom’vari bir komedi. İçten, samimi olduğu iddia edilebilir, kuşkusuz çocukların Meksika kökenli olması ‘Trump politikaları’na karşı bir tavır bâbından altı çizilebilir ama film bir kere çok uzun ve bu durum, tekrarlara neden oluyor, sürekli gelgitlerle dolu olay örgüleri de tahmin edilebilir türden. Ama yine de yönetmen Anders’in ‘fiks’ oyuncusu Mark Wahlberg’le Rose Byrne’ın sürüklediği, Julia Hagerty, Michael O’Keefe ve Joan Cusack gibi oynucuların da bir tür ‘saygı duruşu’ kabilinden rol aldıkları ‘Şipşak Aile’, özellikle mesajları itibariyle sempatiyle bakılabilir ve izlenebilir bir komedi.

Kötülüğün evrensel tarihinden...
Şipşak AileYönetmen: Sean Anders
Oyuncular: Mark Wahlberg, Rose Byrne, Isabela Moner, Tig Notaro, Margo Martindale, Julie Hagerty, Michael O’Keefe, Octavia Spencer, Joan Cusack
ABD yapımı 

Diğer seçenekler...

Haftanın öne çıkan yerli yapımlarından ‘Kardeşler’i Ömür Atay yönetmiş, filmin başrollerinde Yiğit Ege Yazar, Caner Şahin, Gözde Mutluer ve Nihal Koldaş gibi oyuncular var. Mark Wahlberg, Rose Byrne, Isabela Moner, Tig Notaro ve Margo Martindale gibi isimlerin sürüklediği ‘Şipşak Aile’nin (‘Instant Family’) yönetmen koltuğunda Sean Anders oturuyor. ‘Çınar’, Mustafa Karadeniz imzasını taşıyor, filmin kadrosunda Yunus Emre Çelik, Sezgin Cengiz, Şilan Düzdaban ve Mert Aygün yer alıyor. Yönetmenliğini Jenny Gage’in üstlendiği ‘After’da Josephine Langford, Hero Fiennes Tiffin, Selma Blair ve Inanna Sarkis başrollerde. ‘Büyük Macera’ (‘The Big Trip’) haftanın animasyon seçeneği... Komedi filmi ‘Mazlum Kuzey & Kuddusi 2: La Kasada Para Var’ı Önder Açıkbaş yönetmiş, oyuncular Önder Açıkbaş, Fatoş Bayındır, Gülten Çelik ve Kutay Sever.

 

 

ELEŞTİRMENLER ZİRVESİ

Türkiye’nin en iyi sinema yorumcuları haftanın filmlerini değerlendiriyor...

Kötülüğün evrensel tarihinden...


X

Gelin film derelim, yollarına serelim...

Yarın ‘Anneler Günü’. Biz de bu vesileyle konusunu anneler ve çocukları üzerine kuran, keyifli, duygusal, komik bir grup filmi derledik. Buyurun, annenizle ya da çocuklarınızla birlikte izleyin...

NEŞELİ GÜNLER / THE SOUND OF MUSICDadıların en sevileni

Eşini yeni kaybetmiş, disiplinli bir baba ve manastırdaki sıkıcı hayatından kurtulup dağlara çıkmak ve şarkı söylemek isteyen genç bir kadın. Maria, Von Trapp’ın yedi çocuğuna dadılık yapar, şefkat gösterir ve gönüllerini kazanır. Daha önceki bakıcıların haylazlık yüzünden görevi bıraktığı bir ortamda eve ve çocuklara bambaşka bir hava katar. Beş dalda Oscar kazanan Robert Wise imzalı bu unutulmaz klasikte, dadı rolündeki Julie Andrews muhteşem oynuyordu. Babayı da Christopher Plummer canlandırıyordu. 

UĞUR BÖCEĞİ / LADY BIRDYüreğinin götürdüğü yere gidebilir misin?

New York’a gitmek, eğitimini orada sürdürmek isteyen Sacramento’lu Christine McPherson adlı bir lise öğrencisi ve onun, hayaller yerine ayakları yere basan hedeflere yönelmesini isteyen fedakâr annesi... Greta Gerwig’in otobiyografik özellikler içeren ilk uzun metrajı, anne-kız ilişkileri etrafında rotasını arayan bir gencin öyküsünü anlatıyor. Saoirse Ronan ve  Laurie Metcalf’ın sürüklediği yapım, 2018’de beş dalda Oscar’a aday olmuştu. 

KÖR NOKTA / THE BLIND SIDEOscar’lık ana

Yazının Devamını Oku

Peki ama kimdir Elia Kazan - İyi sinemacı ve ne yazık ki bir ‘ihbarcı’...

Elia Kazan... Yönetmendi ama hayat öyküsü son derece çarpıcı bir film gibiydi. Dünyaya Türkiye’de ‘Merhaba’ demişti. Dedelerinin kökleri Kayseri’ydi, o Rum kökenli bir ailenin çocuğu olarak 7 Eylül 1909’da, Kadıköy’de (Fener) dünyaya geldi. Dört yaşındayken Amerika’ya göç ettiler.

‘Yeni Dünya’ ona da yeni ufuklar açmıştı. Tiyatro oyuncusu olmak istiyordu, önce Yale School of Drama’ya gitti, daha sonra da ünlü oyunculuk eğitmeni Lee Strasberg’in Group Theatre’ına dahil oldu. Oyuncu olarak da boy gösterdi ama asıl olarak sanat yolculuğunu yönetmen olarak biçimlendirdi.

1948’DE OSCAR’A UZANDI

İlk uzun metrajı 1945 tarihli ‘Bir Genç kız Yetişiyor’du (‘A Tree Grows in Brooklyn’). Bizde ‘Namus Sözü’ ismiyle gösterilen ‘Gentleman’s Agremeent’ 1948’de sekiz dalda Oscar’a aday oldu, ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi Yönetmen’ olmak üzere üç kategoride heykele uzanmayı başardı. 1951’de çektiği ve kadrosunda Vivien Leigh, Marlon Brando ve Kim Hunter’ın yer aldığı ‘İhtiras Tramvayı’ (‘A Streetcar Named Desire’), muhteşem bir Tennessee Williams uyarlamasıydı. Bir boksörün liman işçisi olarak sisteme olan isyanını ve arkasına aldığı işçilerle başkaldırışını anlattığı, yine Marlon Brando’lu ‘Rıhtımlar Üzerinde’ (‘On the Waterfront’) de 1955’te tam 12 dalda Oscar’a aday gösterildi ve sekiz dalda ödülün sahibi oldu. Filmografisindeki en ünlü adımlardan biri olan John Steinbeck uyarlaması ‘Cennet Yolu’ (‘East of Eden’), genç yaşta hayatını kaybeden sinemanın en büyük ikonlarından James Dean’in rol aldığı nadir yapımlardandı.

Bir başka unutulmaz filmi de Meksikalı devrimci Emiliano Zapata’nın gaddar diktatör Porfirio Diaz’a karşı verdiği mücadeleyi anlatan ‘Viva Zapata!’ydı. Unutulmaz finaliyle zihinlere kazınan yapımda Marlon Brando’nun yanı sıra Jean Peters ve Anthony Quinn de rol almıştı. Kazan’ın sinema macerasındaki önemli dönemeçlerden biri 1963 tarihli ‘America America’ oldu. Film, biri Rum (Stavros), diğeri Ermeni (Vartan) iki gencin İstanbul’dan Amerika’ya göç etme hayalleri üzerine bir öyküyü anlatır. Osmanlı’nın son dönemindeki kaotik ortamda geçen öykü, ortamı pek de hayırla anmaz.

SİNEMAYA İKİ ÖNEMLİ ADIM

Elia Kazan’ın muhteşem filmlerinin yanında sinema tarihi için iki önemli adımı vardır. Biri Cheryl Crawford ve Robert Lewis’le birlikte ‘Actor’s Studio’yu kurması. Ki Lee Strasberg direktörlüğünde geliştiren bu stüdyoda oyuncuların kendi hayat deneyimlerinden yola çıkarak oynadıkları karakterler olmayı ön plana çıkaran ‘Metod’ tekniğini öğretiyordu. Bu ekolün öğrencileri arasında Marlon Brando’nun yanı sıra Montgomery Clift, Julie Harris, Eli Wallach, Maureen Stapleton, Karl Malden gibi isimler bulunuyordu.

ARKADAŞLARINI İHBAR ETTİ

Yazının Devamını Oku

İşçisin sen, işçi kal!

Bugün 1 Mayıs, yani işçinin, emekçinin bayramı. Bu vesileyle sömürüye karşı mücadele edenlerin, ezilenlerin, dayanışanların, isyan bayrağını çekenlerin, hakkını almak isteyenlerin öykülerini anlatan filmleri derledik. İşte size alın teriyle yüklü bir grup yapım...

1. Tohumlar Yeşerince / GerminalBU BÖYLE GİTMEZ, SÖMÜRÜ DEVAM ETMEZ…

1800’lerde Fransa’nın Montsou kasabasındaki Voreux maden ocağında işçiler zorlu koşullarda çalışmaktadır... Kendi halinde bir emekçi olan Etienne Lantier çalışma şartlarını düzeltmek adına madenciler sendikası kurar ve büyük bir grev organize eder. Émile Zola’nın ünlü romanının 1993 tarihli sinema uyarlamasını Claude Berri yönetmiş, ünlü şarkıcı Renaud, Miou-Miou, Gérard Depardieu ve Jean Carmet gibi isimler de başrolleri paylaşmıştı.

2. Rıhtımlar Üzerinde / On the WaterfrontLİMAN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİN!

Başarılı bir boks kariyerinin ardından liman işçisi olarak çalışan ve bunalımda olan genç bir adam... Patronu kimi kirli işlere karışır ve bunlardan birinde fatura ona çıkar. Abisi de ona sırt çevirince büyük bir ayaklanmaya öncülük edecektir. New York Sun gazetesinde yayımlanmış bir yazı dizisinden sinemaya uyarlanan Elia Kazan imzalı yapım, Marlon Brando’nun usta performansıyla zihinlere kazınmış ve sekiz dalda Oscar ödülü kazanmıştı.

3. Üzgünüz, Size Ulaşamadık / Sorry We Missed YouZAMANE MESELELERİ ÜZERİNE

Yazının Devamını Oku

Akademi’nin ‘bağımsız’lık gecesi...

93’üncü Oscar ödülleri bu gece sabaha karşı sahiplerini buluyor. Ünlü yönetmen Steven Soderbergh’in yapımcılığında düzenlenecek tören, üç saatlik bir film konseptiyle hazırlandı. Aday yapımların ‘bağımsız sinema’ karakterli olması dikkat çekiyor. Geceye bütçesi 5 milyon dolar olan ve ABD’deki derin yoksulluğu anlatan ‘Nomadland’in ve yönetmeni Chloé Zhao’nun damga vurması bekleniyor... Anthony Hopkins’li ‘The Father’ ve Carey Mulligan’lı ‘Promising Young Woman’ın da sürpriz yapması muhtemel...

Evet, sanırım en farklı Oscar töreni bu gece sabaha karşı bizi bekliyor... Nedeni malum, içinden geçtiğimiz ‘pandemi dönemi’. COVID-19’lu günlerin töreni olarak tarihteki yerini alacak gece, Los Angeles’ın ikonik yapılarından Union Station’da gerçekleşecek. Bu ‘artdeco’ tarzında yapının seçilmesinin nedeni, uzak geçmişin törenlerinin havasını yeniden yaratmak. Ayrıca ‘Blade Runner’dan ‘Kara Şövalye Yükseliyor’a, ‘Bugsy’den ‘The Way We Were’e, ‘Pearl Harbor’dan ‘Hail, Caesar!’a birçok yapımın bazı sahneleri halen faaliyette olan bu eski istasyon binasında çekilmişti. Adaylar ancak yanlarında bir kişi getirebilmek kaydıyla mekândaki yerlerini alacaklar ve ikili bir düzen içinde oturacaklar...

AŞILAR BEKLENDİ...

Son yıllardaki gibi sunucusuz gerçekleşecek törenin organizasyonunu Steven Soderbergh; Stacey Sher ve Jesse Collins (Super Bowl’daki devre arası gösterisinin ve Grammy Ödülleri Töreni’nin de yapımcısıydı) gibi isimlerin de dahil olduğu ekibiyle hazırladı. Ünlü yönetmen törene ilişkin programı yaklaşık üç saatlik bir film gibi sunacaklarını ve seyirci olarak bizlerin, açılıştan sonraki 90 saniyede nasıl bir konseptle karşı karşıya olduğumuzu anlayacağımızı belirtti (Amerikalı bir sinema yazarı, “Soderbergh genellikle soygun filmleri çeker, bakalım bu kez nasıl bir film izlettirecek bize” diye latife yapmış). Ayrıca Soderbergh bu zorlu süreci “Bir uçağı havada uçarken inşa etmek gibiydi” şeklinde tarif etti.

Peki ya ödüller? Önce şu hatırlatmalarda bulunalım: Bilindiği gibi sinema salonları pandemi dolayısıyla uzun süredir kapalı. Yer yer ‘ara buluşmalar’ yaşansa da salgının sonraki dalgaları insanları tekrar evlere kapatırken salonların payına bir kez daha yalnızlık düştü. Öte yandan süreç boyunca kitlelerin ilacı yine sinema oldu; çeşitli platformlardan bol bol film ya da dizi izlendi. Akademi, sahiplerini önce 28 Şubat’ta bulacağı açıklanan ama sonra bugüne ertelenen bu yılki ödüller için adaylarını açıklarken çoğu platformlarda boy göstermiş filmler arasından tercih yapmak zorunda kaldı. (Ertelemenin iki nedeni vardı; biri Soderbergh’in çektiği konsept filmi hazırlamak için gereken zaman, diğeri de konukların COVID-19 aşılarının tamamlanmasının beklenmesi.) Nitekim listede yer alan yapımlardan birçoğu Netflix, Amazon Prime ve Türkiye’den izlenemeyen Hulu gibi platformlarda seyirci karşısına çıktı.

Bu yılın adaylarını ortak parantezde buluşturan karakteristik özelliklerin altını çizerek başlayalım: Pandeminin yarattığı ekonomik sorunların ifadesi olsa gerek, aday filmler ‘bağımsız sinema’ etiketine sahip yapımlardan oluşuyor. Büyük Hollywood prodüksiyonu kimliğiyle göze çarpan bir yapım yok. Şu maliyet rakamları size fikir verebilir: ‘The Trial of Chicago 7’ 36 milyon dolar, ‘Judas and the Black Messiah’ 26 milyon dolar, ‘Mank’ 25 milyon dolar, ‘One Night in Miami’ 19.6 milyon dolar, ‘Nomadland’ 5 milyon dolar, ‘Minari’ 2 milyon dolar...

Mank

Filmlere ilişkin bir diğer nokta da şu; geçen yıl 25 Mayıs’ta Minneapolis’te beyaz polis memuru Derek Chauvin’in siyah George Floyd’u öldürmesinin ardından başlayan ve ‘Black Lives Matter’ (‘Siyah Hayatlar Önemlidir’) sloganıyla yaygınlaşan toplumsal tepkiye paralel biçimde siyahların öykülerini anlatan çalışmalar ön plana çıktı. Birçoğu sinematografik açıdan ortalamanın üzerinde olan bu yapımlardan üçü (‘One Night in Miami’, ‘Judas and the Black Messiah’, ‘The Trial of the Chicago 7’) ‘En İyi Film’ dalında aday, iki film (‘Ma Rainey’s Black Bottom’ ve ‘The United States vs. Billie Holiday’) de oyunculuk kategorilerinde öne çıkan projeler.

Yazının Devamını Oku

Bu dansı bana lütfeder misiniz?

29 Nisan Dünya Dans Günü. Bu vesileyle içinden dans geçen, seyircisini piste davet eden filmleri derledik. İşte bazıları sinema tarihine geçmiş, bazıları bir dönemin gençliğinin göz ağrısı olmuş, bazıları da birden çok kuşağın zihninde yer etmiş yapımlardan oluşan seçkimiz...

CUMARTESİ GECESİ ATEŞİ / SATURDAY NIGHT FEVERPistler onlardan sorulur!

İşçi sınıfından bir genç olan Tony Manero için hayattaki en büyük zevk, dans etmektir. Küçük Brooklyn diskosunda her cumartesi adeta kurtlarını döker. Günün birinde tanıştığı Stephanie’yle pistte iyi bir çift olur ve büyük bir dans yarışmasına katılırlar. John Badham imzalı 1977 yapımı film zamanında büyük ilgi görmüş ve popüler kültür fenomeni haline gelmişti. John Travolta (performansıyla ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında Oscar’a aday olmuştu) ve Karen Lynn Gorney’nin başrollerini paylaştığı filmin bu kadar tutulmasına Bee Gees’in unutulmaz şarkıları da katkıda bulunmuştu. 

SİYAH KUĞU / BLACK SWANBu rekabetten korkulur…

Eski bir balerin olan annesinin hırslarını üzerinde taşıyan genç bir yetenek: Nina. Yönetmeni sahne koydukları ‘Kuğu Gölü Balesi’nde rol değişimine gitmeye karar verir. Nina’nın bu aşamada ciddi bir rakibi vardır; Lily. Darren Aronofsky’nin yapıtı genç bir balerinin sanatsal ve ruhsal acılarından yola çıkıyor, gücün karanlık tarafına geçilmesiyle bambaşka bir boyut kazanıyor. Filmin kadrosunda Nathalie Portman, Mila Kunis, Vincent Cassel, Barbara Hershey ve Winona Ryder gibi isimler yer alıyor. 

FLASHDANCEBir kuşağın göz ağrısı

Yazının Devamını Oku

İzleye izleye öğrenin çocuklar

Malum bu hafta 23 Nisan’ı kutlayacağız... Ata’nın çocuklara armağan ettiği bu bayram vesilesiyle onlara hayat boyu taşımaları beklenen değerleri hatırlatan filmleri derledik. İşte insanlığı ayakta tutan erdemlerde dolaşan, klasikleşen, çocuklar kadar büyüklere de seslenen yapımlar...

Yalan söylememek PİNOKYO / PINOCCHIO Yalancının burnu…

Malum, Carlo Collodi’nin ölümsüz eseri kendisine kukla bir çocuk yaratan yaşlı ustayla varoluş sorunları olan Pinokyo adını verdiği minik kuklanın yaşadıklarını anlatır. Pinokyo yalan söyledikçe burnu uzar ama öykünün bir başka meselesi kendi varlığını kanıtlamak için baba figürüne başkaldırmaktır. İnsan olmak için büyük uğraş veren kukla yaşadıklarıyla olgunlaşacak ve başkaldırdığı babasını zaman içinde takdir edecektir. Bu masalın son uyarlaması Matteo Garrone imzasını taşıyor, özellikle görsel yanıyla ilgi çekici. 

‘Farklı’ olana kol kanat germek E.T. / THE EXTRA-TERRESTRIAL Önyargısızlık…

Uzaydan gelen bir yaratığa çocuklar sahip çıkar ve onu büyüklerin ‘şerrinden’ korur. Steven Spielberg’ün ‘korkunç uzaylı’ motifini ters yüzettiği film miniklerin meselelere önyargısız, sevgiyle ve şefkatle yaklaştığını gösteren bir yapıttır. Elliot ve arkadaşlarının, evine dönmek için çabalayan ‘E.T’ye olan yardımları hiçbir zaman unutulmaz! 

Vefalı olmak CHRISTOPHER ROBIN Eski dostlar, eski dostlar

Yazının Devamını Oku

Sinemada Mısır sevenlere...

Geçen hafta Mısır’da 18 kral ve dört kraliçe mumyası, ‘Firavunların Altın Geçidi’ isimli bir kortej eşliğinde Kahire’deki neo-klasik müzeden Gize’deki Mısır Medeniyeti Ulusal Müzesi’ne devlet töreniyle taşındı. Biz de bu vesileyle Antik Mısır’da geçen, tarihe göndermeler yapan ve zihinlerde yer edinen filmlerden oluşan bir seçki hazırladık.

1. On Emir / The Ten CommandmentsKÖLELİĞE BAŞKALDIRI

Nil Nehri’ne bırakılan bir bebek, firavunun kız kardeşi tarafından bulunur ve büyütülür. Vakti gelince de tahta geçmek için beklerken İsrailoğulları kavminden olduğu anlaşılır. Köleliğe başkaldıran ve kavmini özgürleştiren Hazreti Musa’nın öyküsünü anlatan epik bir yapım. Cecil B. DeMille imzalı (1956) bu görkemli filmde dönemin bütün büyük bütçeli yapımlarında boy gösteren Charlton Heston başrolde. Zamanının ilerisindeki etkileyici görsel efektleri filme bu dalda Oscar kazandırmıştı. 

2. Mumya / The MummyBIRAKIN UYUSUN…

1920’lerde Antik Hamunaptra şehrini bulmak için yola çıkan İngiliz Evelyn ve Jonathan Carnahan kardeşlere Amerikalı rehber Rick eşlik etmektedir. Jonathan büyük bir hazinenin, Evelyn ise olası bilimsel keşiflerin derdindedir. Araştırdıkları tapınakta buldukları bir kitap binlerce yıldır uyuyan başrahip Imhotep’in uyanmasına ve lanetiyle geri dönmesine neden olur. 1932 tarihli klasiğin yeniden çevrimi olan Stephen Sommers imzalı yapım çok tutmuş, sonrasında bir seriye dönüşmüştü. 

3. Exodus: Tanrılar ve Krallar / Exodus: Gods and Kings2000’LERİN ‘10 EMİR’İ

Yazının Devamını Oku

Festivalin en derin izleri

İstanbul Film Festivali bu yıl 40 yaşına bastı. Bu süreçte sinemaseverlerin hatıralarında derin izler bırakan çok sayıda yapıt izledik. İşte zihinlerimizdeki yerleri son derece sağlam olan bu yapımlardan oluşmuş, kişisel bir ‘40 yılın 40 filmi’ listesi...

1. Aguirre, Tanrı’nın Gazabı / Aguirre, der Zorn Gottes / Yön: Werner Herzog (1992)HİTLER’İN ÖNCÜSÜ!

16’ıncı yüzyıl… İnka topraklarında ‘El Dorado’yu arayan iktidar tutkunu, altın hırsıyla yanan ve zamanla şirazesini kaybeden İspanyol bir komutan… Alman sinemasının önemli isimlerinden Werner Herzog’un yazıp yönettiği bu olağanüstü yapıma ilişkin “Alman toplumunu arkasına alarak dünyayı kana bulayan Hitler faşizmine de göndermelerde bulunuyor” şeklinde görüşler dillendirilmişti. 

2. Andrey Rublev / Yön: Andrey Tarkovsky (1988)SEN VANDALLIĞIN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN?

Sinemanın büyük ozanı Andrey Tarkovsky’nin başyapıtlarından… Şiddetin, vandallığın hâkim olduğu bir zaman diliminde inancını sorgulayan bir dönem ressamını anlatan film, bütün zamanların en iyi filmlerinden biri kabul edilir. Ön planda kişisel bir hesaplaşmayı izlerken genel planda da ortaçağ Rusya’sının tasviri perdeye yansır… 

3. Cehennemde İki Devre / Ket Felido a Pokolban / Yön: Zoltan Fabri (1995)BİR MAÇTAN DAHA FAZLASI…

Yazının Devamını Oku

‘Arkadaş’tı, ‘Çirkin Kral’dı

“Parlak bir sinemacı ve sanatçı, hiçbir zaman amatörlüğün ötesine geçememiş bir ‘siyasetçi’; her şeyini kitlelerle paylaşmaya can atan bir ‘biz’ ve çıkardığı siyasi dergiye ‘Güney’ adını verecek kadar bireyci bir ‘ben’; dünyanın sosyalizm-öncesi popülist başkaldırmacı kahramanına, örneğin bir Robin Hood’a denk düşen bir mizaç ve tarihi maddeciliğin teorik inceliklerini kavramaya hayati önem veren bir akıl; silah, eylem ve mertlik dünyasının korkusuz bir savaşçısı ve insanları barışa, sükunete, okumaya, sevgiye çağıran bir derviş. Bütün bunların sonucunda mutlak bir yalnız adam...” Yıllar yıllar önce bir yazısında böyle tanımlıyordu Murat Belge onu...

Sinemamızın kilometre taşları sayılacak filmlere imza atmış bir yönetmen, özel hayatı tartışmalı bir karakter, öte yandan bu toprakların yerelden evrensele sunduğu ve neredeyse bütün dünyanın tanıdığı, saygı gösterdiği, kendinden sonra gelen meslektaşlarının yapıtlarına göndermelerde bulunduğu bir büyük yaratıcı...

İLK BÜYÜK ÇIKIŞI 1966’DA

1 Nisan 1937 yılında Adana’da dünyaya geldi Yılmaz Güney. Gerçek soyadı Pütün’dü ve bu sözcük, kırılması zor, sert meyve çekirdekleri için kullanılan bir deyimdi. Çok küçük yaşta hayata atıldı, ırgatlara su, gazoz sattı, pamuk işçiliği, bağ bekçiliği yaptı. Çukurova’nın kendine özgü ruhunu ve doğasını, emek-yoğun yapısını tadarak, deneyerek, yaşayarak büyüdü. Lise sonrası Kemal Film’in Adana şubesinde çalıştı. Gençlik yıllarında çeşitli mecralarda yazıp çizdi, dergi çıkardı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okurken Atıf Yılmaz’la tanıştı ve set işçiliğinden oyunculuğa, sonradan da yönetmenliğe uzanan büyük bir maceranın parçası oldu. ‘İkisi de Cesurdu’, ‘On Korkusuz Adam’, ‘Koçero’ gibi yapımlarla tanındı ve ‘Çirkin Kral’ lakabını aldı. İlk büyük çıkışı 1966’da Lütfi Akad’ın ‘Hudutların Kanunu’yla oldu, aynı yıl yönetmenliğe de başladı. 1968’de yazıp yönettiği ve oynadığı ‘Seyyithan-Toprağın Gelini’yle eleştirmenlerin de kadrajına girdi. 1970’te sinemamız için hâlâ aşılamamış bir büyük zirve olan ‘Umut’a imza attı (Bu film en son 2017’de Hürriyet Pazar’ ekinde 100 sinemacıyla yaptığımız ‘Sinemamızın En İyi 100 Filmi’ soruşturmasında birinci olmuştu). Ömer Lütfi Akad’ın “Sinemamızın ilk gerçekçi filmi” olarak tanımladığı ‘Umut’, beş çocuklu arabacı Cabbar’ın faytonculuk yaparken atının bir kaza sonucu ölmesiyle birlikte kendini bulduğu çıkmazda, bir hocanın peşine takılarak define aramasını anlatır. Tuncel Kurtiz’le başrollerini paylaştığı bu siyah-beyaz klasiğin öyküsünü Güney, babasının yaşamından yola çıkarak yazmıştı.

CEZAEVİNDEN FİRAR ETTİ

Yılmaz Güney bu olağanüstü filmleri yapıp zihinlerde çok çok özel yerlere sahip bir kült figürken aynı zamanda siyasi görüşleri ve eylemleri itibariyle de sistemin gözünü üzerinden ayırmadığı bir isimdi. 1961’de yazdığı bir öyküde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle bir buçuk yıl hapis yatmıştı. İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılıp öldürülmesi olayından sorumlu Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi lideri Mahir Çayan ve arkadaşlarını sakladığı gerekçesiyle de 1971’de iki yıl hapse mahkûm edildi. İçeride kaldığı sürede kendisini yazı-çizi-okuma işlerine veren Güney, sonrasında Türk sinemasının burjuvazisine yönelttiği ilk eleştirel bakış olarak kabul edilen ‘Arkadaş’ı yönetti ve film, özellikle başrol oyuncularından Melike Demirağ’ın ünlü şarkısıyla birlikte 70’li yılların unutulmazlarından biri oldu. 27 Mart 1972’de hapse giren sanatçı, 20 Mayıs 1974’te çıkmıştı. Aynı yıl ‘Endişe’ adlı filmin çekimlerini başlayan Güney, bir gazinoda çıkan tartışmada Yumurtalık Hâkimi Sefa Mutlu’yu öldürmekten dolayı bir kez daha tutuklandı. 19 yıl hapis cezasına çarptırılan Güney, 9 Ekim 1981’de izinli olarak çıktığı Isparta Yarıaçık Cezaevi’nden firar etti ve yurtdışına kaçtı. İçerideyken yazdığı senaryodan Şerif Gören’in çektiği ‘Yol’la 1982’de Cannes’da ‘Altın Palmiye’ alan sanatçı, son yıllarını geçirdiği Paris’te mide kanserinden 7 Eylül 1984’de hayata veda etti ve naaşı, Pere Lachaise Mezarlığı’na gömüldü. Sonrasında şiddet dolu bir ilişkiye dönüşen Nebahat Çehre’yle ilk evliliğini yapan sanatçı, ikinci evliliğini de Fatoş Güney’le gerçekleştirmişti.

Yılmaz Güney, entelektüellerin belki sonradan keşfettiği bir adaydı. Ama sıradan sinema seyircisi onu çoktan bağrını basmış, onunla ve perdedeki suretiyle çoktan hesaplaşmasını yapmış, kendisinin bir yansıması olduğunu görmüştü. Meslek hayatımın ilk büyük duraklarından biri olan Antrakt dergisinin 12. sayısında (Eylül 1982) Yılmaz Güney’i kapak yapmıştık. O sayıda sevgili Can Kozanoğlu ‘Disiplinsizdi ama iyi bir boksördü’ başlıklı yazısında halkın sevgilisi olma gerçeğini şu satırlarla yansıtmıştı: “İnsanların Yılmaz Güney filmlerinde aradıkları ve buldukları, sinema değil başka bir şeydi. Sahi neydi o? Neydi ve nasıl bir şeydi ki, bir insan sırf Yılmaz Güney’i kurtarabilmek için gardiyan olabiliyordu, bir şoför yalnızca Yılmaz Güney için yürümeğe değeceğini söyleyebiliyordu. Yılmaz Güney’in öldüğü gün Diyarbakır’da gazete kalmıyor, aynı gün İstanbul’da kahkaha atanlar fırça yiyordu! O insanların aradıkları ve buldukları ‘kendileriydi’. Biraz ‘gerçek’ kendileri, biraz hayallerindeki ‘kendileri’. / Yılmaz Güney disiplinsiz ama iyi bir boksördü. Tribünlerdeki kalabalıklarda takım ruhu uyandıran bir stili vardı. Gelgelelim boksördü işte, elbette ki bireysel dövüşürdü. Seyircileri pek takmazdı, takım ruhuyla bireysel dövüş arasındaki çelişkiyi. Çünkü Yılmaz Güney iyi boksördü ve ‘taraftarları’ garip bir kitleydi. Kalabalık, garip ve anlamlı: Yalnızca seyirci oldukları halde en kötü boksörden daha çok yumruk alanlar, en çok dayak yiyenler.”

ADETA KENDİSİ BİR FİLMDİ

Yazının Devamını Oku

Bu festivalin 40 yıl hatırı var...

Sinemaseverler için bir ‘okul’ görevi gördü hep. İlham verdiği onlarca kişi bugün hayatını yönetmen, senarist, eleştirmen olarak sürdürüyor. Bilet kuyruğunda pek çok defa sabahladığımız, sinema sanatının ölümsüz yaratıcılarını ve oyuncularını dünya gözüyle görmemizi sağlayan İstanbul Film Festivali bu yıl 40’ıncı yaşına basıyor. Bu vesileyle etkinliğin geçmiş yıllarında nostaljik bir geziye çıkalım ve kentin belleğinde, kültür haritasında bıraktığı izleri takip edelim...

Dile kolay, tam 40 yıl... Bir kentin ve o kentin sinemaya gönül vermiş insanlarının kalbinde ve ruhunda geçen upuzun bir süre. Şimdiki adıyla İstanbul Film Festivali ilk kez 1982 yazında İstanbul Festivali olarak ‘Sanatlar ve Sinema’ temalı altı filmin gösterildiği bir ‘film haftası’ olarak demir aldı. Ertesi yıl Uluslararası İstanbul Sinema Günleri adıyla bir ay boyunca 36 yabancı film gösterildi. Takvimler 1984’ü gösterdiğinde şehre baharla birlikte gelen bir etkinlikti artık ve adı da Sinema Günleri’ydi.

Festival, 1982’den bugüne şehir kültürünün önemli bir parçası.Fotoğraf: Muhsin Akgün/MAStüdyo

Klasik salonlardan biri...

Benim için hikâyenin başlangıcı da burasıydı. Çünkü üniversite öğrencisi olarak yazları düzenlenen festivalde memleketimdeydim (Bursa) ama faaliyet bahara alınınca o büyük coşkunun çok sayıdaki paylaşanından biri olmuştum. Bilet kuyruğunda sabahladığımı dün gibi hatırlıyorum. Üstelik öyle çok da param yoktu, dört-beş film için sıraya girmiştim ve bu bana yetmişti.

Aslında paraya gerek olmadığını zaman gösterecekti çünkü orada bir yer vardı ve elimizden yitip gittiğinde bizim ‘Cinema Paradiso’muz olduğunu anlamıştık. Emek Sineması’ydı bu yer, yani şehrin sinemasal kalbi... Eskilerin geniş koltuklu, çok sayıda seyirciyi buyur eden klasik salonlarından biri. Malum, birkaç yıl önce modernizm ve kapitalizm el ele verip elimizden aldı orayı. Alışveriş merkezine dönüştürülen arazi üzerinde yeni bir mimari kütle yükseldi, dördüncü kata da Emek’in imitasyonu yerleştirildi. Oysa eski salon, film çıkışı hemen sokağa karıştığınız bir mekândı.

Kalburüstü yapıtlar

Sadece mimarisi değildi onu farklı kılan. Çünkü işletmecisi İsmet Bey (Kurtuluş), müdürü Hikmet Bey (Dikmen), yer göstericileri Murat, Hayri, Ahmet, Aykut, gişede Naciye Hanım ve isimlerini hatırlayamadığım diğer çalışanlarıyla bugünden bakıldığında çok farklı bir inceliğin temsilcisiydiler. Bazen bilet bulunmazdı, bazen de bilet almak için para... Ama önemli değildi; geçen nisanda kaybettiğimiz çok kıymetli Hikmet Bey kapının önüne çıkar, (öğrenci olduğumuz o kadar belliydi ki) “Çocuklar ışıklar sönsün, sizi içeri alacağım” derdi.

Yazının Devamını Oku

Bakakalırım çekilen filmlerin ardından...

Yarın Dünya Şiir Günü. Biz de bu vesileyle karakterlerini gerçek ya da kurgusal şairlerden seçen, dizelerin ardındaki ruh ve bedenlerde dolaşan, lirik, hüzünlü, trajik ve şairane öyküler barındıran filmleri derledik. İşte dizelerin izini süren ve zihinlerde yer etmiş yabancı ve yerli yapımlar...

1. PATERSONYola dizilmiş mısralar…

Vizyona çıktığında bu filmle ilgili şunları yazmıştım: “Ana karakteri; şairleri, dolayısıyla mısraları arasında ‘Evkaftaki memuriyetim’ de olan Orhan Veli’yi ve diğer bütün kalemdaşlarını akla getiriyor. Çünkü Jim Jarmusch’un yapıtı bir otobüs şoförü olan ve gün boyu işini yaparken yazdığı şiirleri zihninde kendisine refakat eden bir şairin sakin hayatından pasajlar aktarıyor.” Son dönemin yükselen yıldızı Adam Driver’ın şoförü canlandırdığı film şairlere layık bir yapıt… 

2. POSTACI / IL POSTINOBak ‘postacı’ âşık oluyor

İtalya’da sürgünde olan Şilili şair Pablo Neruda’yla bir postacının dostluğu... Bu birliktelik, Neruda’nın kimi tüyolarıyla postacının içindeki şairin ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır. Michael Radford’un imzasını taşıyan ve Neruda’yı Philippe Noiret’nin canlandırdığı çalışmada ‘postacı Mario’ rolündeki Massimo Troisi’nin filmin gösterime çıktığı yıl (1994) hayatını kaybetmesi, o dönemin en trajik olaylarındandı. 

3. CYRANO DE BERGERAC‘Burun farkı’yla yazılan dizeler

Yazının Devamını Oku

‘İhtiyarlara yer var’

18-24 Mart Yaşlılar Haftası... Biz de bu vesileyle koca bir hayatın yükünü omuzlamış insanların öykülerini anlatan yapımları derledik. İşte size dünya ve Türk sinemasından çarpıcı, hüzünlü, komik, buruk tonlarda seyreden, belki yaşları itibariyle ihtiyar ama ruhları genç karakterlerin filmleri...

1) GENÇLİK / YOUTHHani benim gençliğim nerede?

İki sıkı dost: Besteci ve orkestra şefi Fred Ballinger’le yönetmen Mick Boyle… Bir sağlık merkezinde gençlik aşısı peşindedirler. Fred’e Kraliçe’den teklif gelmiştir. Mick ise genç senaristlerle ‘vasiyet filmi’nin telaşındadır. Paolo Sorrentino’nun bu enfes yapıtı yitip giden yıllara özlemin de ifadesidir. Filmde başrolleri Michael Caine ve Harvey Keitel paylaşır. 

2) SCHMIDT HAKKINDA / ABOUT SCHMIDTYeni anlamlar peşinde

Emekliliğinin ardından eşini kaybetmesiyle hayatı kararan bir adam... Üstelik kızı da onaylamadığı biriyle evlenmek üzeredir. Büyük bir boşluk içindeyken hayatına yeni anlamlar katmak için harekete geçer… Alexander Payne imzalı film, hüzünlü ama esprileriyle de alıp götüren bir ihtiyarlık hesaplaşması. Jack Nicholson her zamanki gibi döktürüyor. 

3) GRAN TORINOIrkçılığa veda için uygun bir zaman

Yazının Devamını Oku

Aha şuraya yazıyorum... Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak

Onun kariyer yolculuğu ‘Canım Kardeşim’ filminin setinde çektiği bu ünlü fotoğrafla başladı. Yönetmen Ertem Eğilmez bu kareyi görünce “Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak, aha şuraya yazıyorum” dedi

"Askerden döndükten sonra sadece afiş ve lobi fotoğrafçısı olarak Arzu Film’de çalıştım. ‘Canım Kardeşim’ yeni çekilmişti. Şirketin dördüncü katında karanlık oda vardı. Basına dağıtılacak olan siyah-beyaz fotoların mutlaka yıkanıp basılmasını ve sabah erkenden Ertem Eğilmez’in masasına bırakılmasını istiyorlardı. Yıllarca her gece bu işi yaptım. Hatta geç saatlerde yaptığım için karanlık odada uyuyakalır, sabah oradan işe giderdim. ‘Canım Kardeşim’in setinde sürekli fotoğraflar çekiyor, sonrasında da Ertem Eğilmez’in odasına bırakıyordum. Çok zor beğenen biriydi. Fotoğraflara baktı baktı, sonrasında da ofisindeki sinemacı dostlarına ‘Gelin şu fotolara bir de siz bakın’ dedi. Yaşım 23’tü. Eğilmez devam etti: ‘Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak, aha şuraya yazıyorum.’ O gece eve gittiğimde heyecandan uyuyamadım.”



İşte böyle naklediyor birkaç gün önce kaybettiğimiz Aytekin Çakmakçı mesleğin kapısını gerçek anlamda aralama hikâyesini.

‘O FİLM SONU OLUYORDU’

‘Canım Kardeşim’

Yazının Devamını Oku

Kadınlar vardır, kadınlar vardır, kadınlar her yerde...

Malum, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü... Biz de bu vesileyle kadınların öykülerini perdeye taşıyan filmleri hatırlatalım dedik. İşte dünya ve Türk sinemasından kadınların başrollerde olduğu, hafızalarda yer etmiş yapımlar.

1) THELMA VE LOUISEEyy özgürlük...

Erkek egemen bir dünyada farklı karakterlere sahip iki kadın; Thelma daha genç ve naif, Louise ise tecrübeli ve lider ruhlu. Thelma’ya saldıran adamı Louise vurur ve böylece ‘kanun dışı’ konumuna düşerler... Susan Sarandon ve Geena Davis’in sürüklediği, Brad Pitt’in ilk kez kitlelerle buluştuğu, Ridley Scott’ın kült yapıtı kendilerine yaşama alanı bırakılmayan kadınların öyküsüdür... Çıktıkları yolculuk, elbette onları değiştirecek, dönüştürecektir. Çok beğenenler kadar fazla sert bir feminist söyleme sahip olduğunu yazıp çizenler ve finaline itiraz edenler de var.   

2) DİREN! / SUFFRAGETTEBoşuna çekilmedi bunca acılar

Geçen yüzyıl başında Britanya’da, kadınların oy kullanma hakkına ulaşması için çabalayan bir grup öncü karakter... Bu direnişçi topluluğun üyelerine ‘Süfrajet’ler deniyor ve söz konusu hakkı, gelecek kuşaklara armağan ederken fiziksel ve ruhsal açıdan çok zorlu koşullarda mücadele ediyorlar. Sarah Gavron’ın gerçek görüntülere de yer verdiği filmi bir at yarışındaki eylemiyle hareketin seyrini değiştiren Emily Davison’ı hatırlatma gibi önemli bir görevi de üstleniyor. 

3) KADININ FENDİ / MADE IN DAGENHAMŞanlı bir direniş hikâyesi...

Yazının Devamını Oku

Kıpırdamayın, çiziyorum…

Bugün Dünya Ressamlar Günü. Bu vesileyle, fırçalarıyla dünyayı yeniden tanımlayan, tuvallerine aktardıklarıyla bize sevinci, üzüntüyü, doğayı, acıyı, tatlıyı yaşatan, gerçekleri ya da hayalleri tablolarına sığdıran bu sanatçıların sinemadaki yansımalarını hatırlayalım dedik. İşte size ressamları anlatan filmlerden bir seçki...

ANDREY RUBLEVİnancın ressamı

Barbarlığın hüküm sürdüğü bir dönemde ikon ve fresk ressamı Andrey Rublev’in gerçekleştirdiği bir eylemle hayatını ve inancını sorgulama süreci… Soyvet dönemi sinemasının en büyük ustası kabul edilen Andrey Tarkovsky’nin ilk dönem (1966) yapıtlarından. Bence en iyi filmi… Epizodik bir anlatıma sahip çalışma, seyircisini sanki bir büyük resmin içinde dolaştırır. 

İNCİ KÜPELİ KIZ / GIRL WITH A PEARL EARRINGEsin kaynağı neydi?

Sanat tarihine ‘Delftli ressamlar’ olarak geçen akımın öncü isimlerinden Johannes Vermeer ünlü tablolarından ‘İnci Küpeli Kız’ı nasıl ve hangi esinle çizmiş olabilir? Peter Webber’in 2003 tarihli filmi bu fikir üzerine kurulmuş kurgusal bir romanın (yazarı Tracy Chevalier) sinema uyarlaması. Başrolleri Colint Firth ve o dönemde yeni parlayan Scarlett Johansson paylaşıyor. 

ASLA GÖZLERİNİ KAÇIRMA / WERK OHNE AUTORResmin ideolojik yolculuğu

Yazının Devamını Oku

‘Türk’ün uzaydaki seyir defteri

Milli Uzay Programı hedefleri dahilinde Türkiye’nin 2023’te Ay’a gitme isteği gündeme gelirken biz de daha önce ‘uzaya çıkmış’ Türklerin maceralarını anlatan filmlerimizi derledik... İşte size çoğu hafızalarda yer etmiş yerli, milli ve uzaylı yapımlarımız...

G.O.R.A.Arif olan anlar!

Halıcı, turizmci, rehber; bilumum her şey olan ve her şeyden anlayan Arif, günün birinde uzaylılar tarafından kaçırılır. Sonraki süreçte bir yandan Prenses Ceku’ya âşık olurken öte yandan iktidarı ele geçirmek isteyen Komutan Logar’a karşı mücadele verir. Cem Yılmaz’ın, Türk’ün pratik zekâsını uzaya taşıyan filmi kendisinin geçmiş ‘stand-up’larındaki tiplemesinin sinemasal uzantısı olduğu kadar her daim ustası bellediği Sadri Alışık’ın ‘Turist Ömer Uzay Yolu’nda’ya da bir saygı duruşu. Yönetmenliğini Ömer Faruk Sorak’ın üstlendiği 2004 tarihli ‘G.O.R.A’. sinemamızdaki uzaylı filmlerinin en görkemlisidir ve replikleri (‘Tahta tabii, zoruna mı gitti!’ mesela) unutulmazdır… 

A.R.O.G.‘Taş devri’ çocuklarıyız biz…

Sinema tarihinde zaman yolculuğuna çıkıp geçmişe giden çok olmuştur ama iş bir Türk’e geldiğinde yine G.O.R.A.’daki Arif’e nasip kısmettir. Cem Yılmaz’ın karakteri ‘A.R.O.G.’da 1 milyon yıl geriye gider ve Yontma Taş Devri’nde yontulacak birçok mesele bulur. Yönetmen koltuğunda Ali Taner Baltacı’nın oturduğu yapım birçok meseleye, bilimkurgu sinemasının klasiklerine, futbol filmlerine, tarihe yaptığı göndermeler ve yine akıllarda yer eden unutulmaz replikleriyle (‘Bir haftada ortaçağ, 15 günde yeniçağ, yemin ediyorum bir aya kadar Fransız Devrimi’ne kadar götürürüz biz bu işi’) sinemamız adına unutulmaz bir komedi klasiğidir. 

TURİST ÖMER UZAY YOLU’NDAZıt, yazaneye gel!

Yazının Devamını Oku

‘Beni mecnun ettin, sen de olasın!’

14 Şubat ‘Sevgililer Günü’ne uygun olarak sinema tarihine geçmiş, bazılarımızda çok derin izler bırakmış aşk filmlerini derledik. İşte kimi romantik komedi formatında, kimi hüzünlü öyküler anlatan, kimi gözyaşlarımızı teslim alan, kimi mutlu sona göz kırpan, kimi yüreğimizi delip geçen filmler...

KAZABLANKA / CASABLANCABir daha izle seyirci!

İkinci Dünya Savaşı dönemi, Kazablanka... Hitler belasından kaçan Avrupalılarla dolu bu yerde Rick Blaine yörenin popüler barını işletmektedir. Bu ortamda karşısına eski aşkı Ilsa Lund çıkar. O artık direniş lideri Victor Laszlo’nun karısıdır. Asıl önemlisi kurtuluşları için Lizbon’a gitmeleri gerekiyordur ve yardım edecek tek kişi de Rick’tir. Yılların eskitemediği bir melodram klasiği. Michael Curtiz’in rejisi, Humphrey Bogart-Ingrid Bergman’ın performansları ve “Bir daha çal, Sam” repliğiyle hafızalara kazınan bu yapıt için Umberto Eco’nun da “Bir klişe kullanırsanız sıkıcı olur, yüzlercesini kullanırsanız da ‘Kazablanka’ gibi muhteşem olur” dediğini hatırlatalım... 

HARRY SALLY İLE TANIŞINCA / WHEN HARRY MET SALLY...Kadınlarla erkekler arkadaş olur mu?

Rob Reiner’ın unutulmaz romantik komedisi... Daha önce tanışmadıklarını fark eden aynı okuldan mezun Sally Albright’la Harry Burns’ün, kadın-erkek ilişkileri üzerine muhabbetleriyle dolu yapım, gücünü Nora Ephron’un senaryosundan ve Meg Ryan’la Billy Crystal’ın olağanüstü kimyasından alıyordu. Restorandaki orgazm taklidi sahnesi, filmin unutulmazlarındandır... 

YASAK İLİŞKİ / THE BRIDGES OF MADISON COUNTYTrafik lambasındaki karar anı

Yazının Devamını Oku

Çocuklara ve her daim çocuk kalanlara...

Malum, öğrenciler sömestir tatilinde. Bu vesileyle miniklere yönelik bir seçki yapalım dedik. İşte yaşları küçük ama yürekleri, umutları, hayalleri büyük ana karakterleriyle listemize giren filmler... Sadece çocuklara değil elbet, büyümemekte ısrar edenlere de tavsiye edilir.

YUMURCAK / THE KID100 yıllık bir muhteşemlik...

Bir sokak serserisi tarafından büyütülen ve onun yanında hırsızlığı öğrenen bir çocuk... Charlie Chaplin bu hikâyeyi öyle güzel, öyle yakıcı, öyle komik ve hüzünlü anlatır ki... Düşünün, 1921’de çekilmiş ve aradan tam 100 yıl geçmiş olsa da ‘Yumurcak’ hâlâ taze, hâlâ etkileyici, zamana yenik düşmemiş bir başyapıt... Filmi özel kılan yanlardan biri de kuşkusuz o dönemler yedi yaşında olan Jackie Coogan’ın performansıydı. Memduh Ün tarafından çekilen 1986 tarihli yerli versiyonu ‘Garip’te ise ana karakterleri Kemal Sunal ve Ece Alton canlandırmıştı.

E.T. / THE EXTRA-TERRESTRIAL‘Dış güçler’in en sempatiği

Uzaydan hep bela, korku ve kaos gelecek değil ya, arada bir ‘E.T.’ gibi son derece sempatik, yardımsever ve çocuklara yakın bir yaratık da geliyor. Steven Spielberg’ün gezegenimizi ele geçirmek isteyen uzaylı imajını altüst eden ve meseleye çocukların cephesinden yaklaşan filmi, her yaştan çocuğa seslenen, tüm zamanların en iyi yapımlarından biridir. Öykü, küçük Elliott ve arkadaşlarının, yolu Dünya’ya düşmüş bir uzaylıya yardım çabalarını anlatır.

PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI / A PÁL UTCAİ FİÚKParlak yıldızlardık o zaman...

Yazının Devamını Oku

Bu filmler servise hazır!

Başta baharat olmak üzere birçok hoş kokunun yükseldiği özel bir yer... Ama öte yandan da kimi yükselişlerin ve alçalışların yaşandığı bir iktidar alanı... Evet, mutfaklardan bahsediyoruz: Mutfaklar ve oraların sakinlerinden. Bu hafta odağımıza ‘şef’leri alıyoruz. İşlerine ruhlarını ve yeteneklerini katan tutkulu insanları yani. İşte size ‘şef’leri anlatan ve arka planda ilginç mutfak öyküleri sunan filmlerden bir derleme...

AŞÇI, HIRSIZ, KARISI VE ÂŞIĞI / THE COOK, THE THIEF, HIS WIFE & HER LOVERAh şu doymak bilmeyenler…

Koca bir mutfağı ve salonu bulunan lüks bir Fransız lokantası, işinin ehli bir şef, mekânın sahibi bir kabadayı ve ona her gece eşlik eden karısı… Kadın, lokantanın bir köşesinde kitaplarını okuyan bir adama ilgi duyar ve onunla yasak ilişki yaşamaya başlar. Peter Greenaway’in en sarih filmlerinden biri. Birçok İngiliz eleştirmene göre öykü, çekildiği dönemin dinamiklerine göndermelerde bulunuyordu. Aşçı halkı; hırsız Thatcher politikalarını, arsızlığı ve küstahlığı, karısı İngiltere’yi, âşık da solcu entelektüelleri temsil ediyordu.  Yemek kokuları arasında özellikle seksi ön plana çıkaran bu yapımda Michael Nyman’ın enfes müziği ve Jean Paul Gaultier’nin kostüm tasarımları da dikkat çekiciydi. 

ŞEF / CHEFEn ‘baba’ şef

Kariyeri, bir yemek eleştirmeninin yazdığı yazıyla bitme noktasına gelen Carl Casper adlı şef, bir yandan oğluyla olan ilişkisinde güven tazelemeye, öte yandan da işinde yeni bir rotada ilerlemeye çabalayacaktır. Jon Favreau’nun yazıp yönettiği ve oynadığı filmde öykü, sıcak ve özellikle mutfak kanadında ilgi çekici yanlar içerse de baba-oğul meselesinde fazla didaktik kalıyor. Bu arada film Twitter’ın hayatlarımıza yeni girdiği dönemlerde geçiyor ve bu konuda yaşanan acemiliklere de vurgu yapıyor.  

AŞK TARİFİ / THE HUNDRED-FOOT JOURNEYMutfaklar savaşı!

Yazının Devamını Oku

Başkanın bütün filmleri

Hafta içi Amerika’nın yeni başkanı resmen ilan edildi. Bu vesileyle gerçek ya da kurgusal olarak başkanları konu edinen ve zihinlerde yer etmiş filmleri toparlayalım dedik. İşte kimi gerçek hikâyelere dayanan, kimi başkanı eli silahlı bir kahraman, kimi âşık, kimi katil, kimi de vampir avcısı olarak gösteren yapımlardan oluşan bir liste...

1. LINCOLNKöleliğe hayır...

Çoğu kez kâğıt üzerinde kalan bir ifade olan ‘Amerikan demokrasisinin ve özgürlükler’ fikrinin, siyaset sahnesindeki en simgesel isimlerinden Abraham Lincoln’ün son dönemlerine bakan bir yapım. Aynı zamanda sinemayı bir eğlence sanatı gibi gören Steven Spielberg’ün en derin yapıtlarından biri. Filmde, iç savaş sonrası özellikle köleliğe yaklaşımı yüzünden kabinesiyle problemler yaşayan Başkan Lincoln’ü canlandıran Daniel Day-Lewis, ortaya koyduğu performansla ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında Oscar sahibi olmuştu. 

2. NIXON Sen ve ben

Beyaz Saray’da eski başkanların fotoğraflarının bulunduğu galeri... Oraya gider ve John F. Kennedy’nin portresinin karşısına geçer: “Sende olmak istediklerini, bende kendilerini buldular.” Amerikan halkıyla ilişkisini bu tanımlama üzerinden kuran Richard Milhous Nixon’ın hayatında ve politik dönemeçlerinde (Watergate skandalı özellikle) gezinen bir film. Oliver Stone imzalı yapımda eski başkanı Anthony Hopkins canlandırıyordu. 

3. JFK: KAPANMAYAN DOSYA / JFKOnun öldürüldüğü güne lanet olsun

Yazının Devamını Oku