‘Kral’ daha iyisini hak ediyor

Sinema için en bereketli kaynaklardan biri olan Stephen King’in sekiz kitaplık serisi ‘Kara Kule’ de nihayet beyazperdede. Ne var ki film, ünlü yazarın en vasat uyarlamalarından biri olarak tarihteki yerini alacak gibi...

Haberin Devamı

Malum, sinema için en bereketli kaynaklardan biridir Stephen King. ‘The Shining’den ‘Misery’ye, ‘Yeşil Yol’dan ‘Esaretin Bedeli’ne, ‘Carrie’den ‘Hayvan Mezarlığı’na, ‘Christine’den ‘Cujo’ya onca unutulmaz filmin ardında onun güçlü kalemi ve kendine özgü dünyası vardır. ‘Kara Kule’ (‘The Dark Tower’) ise King’in bir anlamda çizgi roman ve sinemadan ödünç alarak yarattığı evrenin ifadesidir. Sekiz kitaptan oluşan serinin ana karakteri ‘Silahşor’ Roland Deschain, aslında Sergio Leone’nin ‘spaghetti western’lerinde Clint Eastwood’un canlandırdığı karakterlerin bileşimidir.

‘Kral’ daha iyisini  hak ediyor

Kara Kule

Yönetmen: Nikolaj Arsel

Haberin Devamı

Oyuncular: Idris Elba, Tom Taylor. Matthew McConaughey, Katheryn Winnick, Jackie Earle Haley, Abbey Lee, Dennis Haysbert, Nicholas Hamilton

ABD yapımı

12 paralel dünyanın bulunduğu bir sistemde (başka bir ‘Orta Dünya’) geçer Roland’ın serüvenleri. ‘Silahşor’un hedefi bütün bu sistemin merkezi konumundaki ‘Kara Kule’yi bulmaktır. Kahramanın, bu amaç doğrultusundaki arayışında aşk(lar)ını, babası ve annesiyle olan ilişkilerini, tuhaf yaratıklara, sistemin kötülerine karşı verdiği mücadeleyi, ‘kader’ arkadaşlarını (seri boyunca onlara ‘ka-tet’ deniyor) okuruz, gözleriz...

Gönül telimizi titretemiyor

Malum, her King kitabı bir şekilde sinema salonlarının yolunu tutar; ‘Kara Kule’ de bu kaderden kaçamayacaktı. Lakin bu hafta itibariyle bizde de gösterime çıkan yapım, bana kalırsa büyük bir hayal kırıklığı. Ben, ‘Kara Kule’ serisini Altın Kitaplar’dan çıkan çizgi romanları vasıtasıyla okumuştum. Dolayısıyla konuya, seriyi roman formatında okuyanlar kadar vâkıf değilim ama izlediğim filmle okuduklarım arasında doğrusu ana kahraman, birkaç yan karakter ve kimi replikler dışında pek bir ilişki kuramadım. Üstelik çizgi roman vasıtasıyla da olsa yaratılan kanlı ve sürekli rollerin değiştiği kaygan zemin filmde yok.

Roman, çizgi roman ya da öykü farklı, film farklı diyebilirsiniz. Evet, her birinin kendi kaderlerini tayin hakkı vardır ve bu serüveni çoğunlukla okurlar ya da izleyiciler belirler. Lakin yönetmen olarak Danimarka kökenli Nikolaj Arsel’in imzasını taşıyan bu uyarlama, kendi içinde de gerekli heyecandan ve gönül telimizi titretme gücünden yoksun geldi bana.

Haberin Devamı

Arsel’in çektiği, senaryosunu da yönetmenin yanı sıra Akiva Goldsman, Jeff Pinkner ve Anders Thomas Jensen’in kaleme aldığı ‘Kara Kule’, sanki büyük bir beklentiyi 95 dakikalık bir filme sıkıştırmış ama aşırı sadeleştirmeden dolayı da sırtındaki yükü, fazlasıyla basit ve bildik bir dünyanın ötesine taşıyamamış.

Kısaca öykü dersek: Tıpkı şu aralar Ege’de olduğu gibi New York ve çevresi sık sık depremlerle sarsılmaktadır. Minik Jake Chambers ise bütün bu felaketleri ve de daha fazlasını düşlerinde görür. Gördüklerini de karakalem olarak kâğıda döker. Lakin bu çabası onun etrafı tarafından ‘deli’ olarak algılanmasına neden olur. Kendisinden hoşlanmayan üvey babası, Jake’i bir kliniğine yatırmak için hamle yapar. Kendisini tedavi merkezine götürmek için gelenlerin düşlerinde gördüğü kötülere ait kimi özelliklere sahip olduğunu fark eden Jake, kaçar ve aradığı gizemli bir evde önüne açılan kapıyla da bambaşka bir boyuta gider. Burası, ‘Kara Kule’nin de bulunduğu farklı bir evrendir ve ona yardım edecek tek kişi ‘Silahşor Roland Deschain’dir...

Haberin Devamı

‘Siyah Bond’ derken...

Serinin belki de ilk adımı niteliğindeki film, doğrusu bana bir King uyarlamasından çok Arnold Schwarzenegger’in en sevdiğim filmlerinden biri olan ‘Last Action Hero’yu hatırlattı. Söz konusu yapımda minik bir çocuk, özel bir sinema biletiyle en sevdiği kahramanla aynı serüvenin içine düşüyordu, burada da bir kapıyla paralel bir evrene geçiyor ve hayalinde gördüğü kahramanla birlikte aynı safta mücadele ediyor (bir tek ‘Kara Kule’nin ‘Last Action Hero’ya göre az biraz ciddi kaldığını söylemek lazım).

Ayrıca benim için bir sakıncası yok, hatta ‘politik doğruculuk’ açısından olumlu bir hamle bile sayılabilir ama beyaz bir karakter olan ‘Silahşor Roland Deschain’, bu uyarlamada siyahi bir karaktere dönüştürülmüş. “Bond ‘siyahi’ olacak, rol de Idris Elba’ya verilecek” şeklinde haberler okumuştuk ama görüyoruz ki Elba Bond’dan önce ‘Silahşor’ olmuş. Jake Chambers’da Tom Taylor’ın gayet iyi bir performans sergilediği yapımda öykünün ‘Kötü’sü ‘Siyahlı Adam’da Matthew McConaughey ‘karikatürize’ bir karakter çiziyor.

Haberin Devamı

Sonuç? ‘Silahşor’ yerine, serinin üçüncü adımı olan ‘Çorak Topraklar’da karşımıza çıkan Jake Chambers’ın ön planda olduğu ‘Kara Kule’, kötü Stephen King uyarlamalarından biri olmuş.

‘Kral’ daha iyisini  hak ediyor

İsmail’in Hayaletleri

Yönetmen: Arnaud Desplechin

Oyuncular: Mathieu Amalric, Marion Cotillard, Charlotte Gainsbourg, Louis Garrel, Hippolyte Girardot, Alba Rohrwacher, László Szabó

Fransa yapımı

AMA AŞK ARTIK BURADA OTURMUYOR Kİ...

Filmografisindeki halkalar salonlarımıza çok sık uğramayan yönetmenlerden Arnaud Desplechin, son çalışması ‘İsmail’in Hayaletleri’yle (‘Les Fantômes d’Ismaël’) huzurlarımızda. Film, iç içe geçmiş iki öykü üzerinden ilerliyor: Bir yanda meslektaşlarının ‘casus’ olduğundan kuşkulandıkları tuhaf diplomat Ivan Dedalus var, öte yanda karısı Carlotta, 21 yıl önce sırra kadem basmış yönetmen İsmail Vuillard... Kamera, diplomatın yaşamından kesitlere adeta filmin gerilimi ve gizemini yükseltmek için ara ara uğrarken genel olarak, artık astrofizikçi Sylvia’yla birlikte olan yönetmene odaklanıyor. Bu cephede de birdenbire ortaya çıkan kayıp bir liman, dengeleri değiştiriyor...

Haberin Devamı

Aynı zamanda bu yılki Cannes’ın ‘açılış filmi’ olan ‘İsmail’in Hayaletleri’, genel olarak ritmini tutturmakta zorlanan bir çalışma olmuş. Ivan Dedalus’un hikâyesi hem ikna edici değil hem de oturmamışlığıyla birlikte yoruyor. Ama kamera yönetmen kanadına yöneldiğinde, ‘Fransız sineması’ denen büyünün ‘klasik’ dertleri, kendine özgü ruhu ve romantizm denizindeki gelgitleri sizi sarmayı ve kendi içine çekmeyi başarıyor. Çünkü işin içinde aşk var, tutku var, seçim var, eski defterler var, şimdiki zaman var, vicdani hesaplaşma var; var da var...

Bob Dylan eşliğinde dans...

Oyunculuklara gelince: Fransız sinemasının uluslararası yüzlerinden Mathieu Amalric, Desplechin’le yedinci kez çalıştığı ‘İsmail’in Hayaletleri’nde ana karakterin ruhsal dünyasında dalgalanmaları yansıtmada çok başarılı. Keza İsmail’in hayatındaki iki kadında, Carlotta’ta Marion Cotillard, Sylvia’da da Charlotte Gainsbourg klas performanslar sunuyor (bu arada özellikle Cotillard’ın, Bob Dylan’ın ‘Baby, It Ain’t Me’si eşliğinde dans ettiği sahne muhteşem). Son dönemdeki neredeyse her Fransız filminde karşımıza çıkan Louis Garrel’e burada da rastlıyoruz (diplomat Ivan Dedalus’u canlandırıyor). Ben, Carlotta’nın babası Henri Bloom rolündeki Macar oyuncu-yönetmen László Szabó’yu da çok beğendim. Keza ‘eski göz ağrılarımızdan’ Hippolyte Girardot (yapımcı Zwy’de karşımıza geliyor) ve ‘Aç Kalpler’den beri gözdemiz olan İtalyan Alba Rohrwacher (Dedalus’un karısı Arielle rolünde) de etkileyiciydi.

Sonuç? Gönlümüzü bir şekilde çelen yapımlardan ‘İsmail’in Hayaletleri’; ben izlemekten keyif aldım, tavsiye ederim...

‘Kral’ daha iyisini  hak ediyor

Anne

Yönetmen: Luis Prieto

Oyuncular: Halle Berry, Sage Correa, Chris McGinn, Lew Temple, Arron Shiver, Jason George, Christopher Berry

ABD yapımı

‘YANLIŞ ANNE’YE ÇATINCA...

Karla Dyson, eşinden ayrılmıştır. Kendi başına ayakta durmaya çabalarken bir yandan da altı yaşındaki oğlu Frankie’ye sorunsuz bir hayat yaşatmanın uğraşı içerisindedir. Bir öğle sonrası, garson olarak çalıştığı mekâna gelen sorunlu bir müşteriyle atıştıktan sonra Frankie’yi parka götürerek bozulan moralini düzeltmeye koyulur. Gelen bir telefon, eski kocasının, oğlunun velayetini almak için hamle yaptığını bildirir. Tam bu esnada, Frankie’nin bıraktığı yerde olmadığını fark eder. Panikle etrafta oğlunu ararken bir arabaya bindirildiğini görür. Kaçırılıyordur. Yardım beklemektense kendi harekete geçer ve kaçıranların peşine takılır.    

‘Anne’ Türkçe adıyla gösterime giren ‘Kidnap’, basit bir öyküden son derece heyecanlı, adrenalin yüklü bir 94 dakika sunmayı başarıyor. Yönetmen Luis Prieto’nun teknik ustalığı ve meseleye hâkimiyeti, takip sahnelerine özel bir gerilim katıyor. Peşi sıra ana karakterin yaşadığı her türlü tedirginlik, gerginlik ve birden dahil olduğumuz sürek avı, seyirci olarak filme kolayca adapte olmanızı sağlıyor. Öte yandan bütün bu psikolojik hengâmede bir başka önemli etken, Karla Dyson’a hayat veren Halle Berry’nin performansı oluyor. Oscar’lı oyuncu bazı bölümlerde her şeyi neredeyse gözleriyle aktarıyor. Doğrusu kendisini uzun süredir bu kadar etkileyici bir rolde seyretmemiştim; bu sade öyküyü anlamlı ve izlenir kılanın yönetmenin teknik başarısı ve senaryonun akıcılığı kadar Berry’nin nüanslarla süslü performansı olduğu kanısındayım.

Sonuç? Ana karakterinin deyişle ‘Yanlış anne’ye çatmanın öyküsü, haftanın öncelikli seçeneklerinden derim ya da klişe bir ifadeyle bitireyim: “İzlenmeye değer bir çaba”...

‘Kral’ daha iyisini  hak ediyor

DİĞER SEÇENEKLER

Haftanın yerli seçeneklerinden ‘İki’yi Fatih Gürler ve Ramazan Özer yönetmiş, Tuğba Tutuğ, Emin Gümüşkaya, Tuana Naz Tiryaki ve Taner Cindoruk da başrolleri paylaşmış. ‘Balerin ve Afacan Mucit’ (‘Ballerina’) Eric Summer imzalı bir animasyon. Francesco Amato’nun yönettiği ‘Bırak Kendini’nin (‘Lasciati andare’) başrollerinde Veronica Echegui, Toni Servillo, Valentina Cannelutti gibi isimler var. ‘Cumali Ceber: Allah Seni Alsın’ı Gökhan Gök yönetmiş, oyuncular Halil Söyletmez, Serkan Şengül, Ferhat Göçer, Samsun Demir. Johannes Roberts imzalı ‘Denizde Dehşet’te (‘47 Meters Down’) Mandy Moore, Claire Holt, Chris Johnson ve Matthew Modine rol alıyor.

 

Yazarın Tüm Yazıları