GeriUğur VARDAN Durun, siz kardeşsiniz...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Durun, siz kardeşsiniz...

İki kardeş, bir bar...’ Felix van Groeningen’in son çalışması ‘Belgica’yı kısaca böyle özetlemek mümkün.

‘Çölde Kutup Ayısı’ ve ‘Kırık Çember’ gibi filmleriyle bizde de tanınan Belçikalı yönetmen, son uzun metrajlı adımında her türden müziğe ve insana açık bir bar fikri etrafında yola çıkan (bunun göstergesi de kapıdan gelen herkesi içeri almak) Jo ve ağabeyi Frank’ın büyüme, yükselme ve de nihayetinde çöküş dönemlerini anlatıyor.

 

Filmi etkileyici kılan elbette öyküsü değil; ‘Belgica’ daha çok müzik kullanımı, gece hayatının görsel ifadesi, ‘harbi’ diyalogları ve oyunculuk performanslarıyla ilgi çekici. Hikâyenin kayda değer yanı ise erkeklik hallerine vurgusu. Ama söz konusu barın büyümesiyle birlikte özellikle iki kardeşin arasına giren para ilişkisi (ki bunu ‘iktidar sorunu’ olarak da tarif etmek mümkün), baştaki ideallerden savrulmalarına zemin hazırlıyor. Öte yandan ağabeyin eşiyle, kardeşin de kız arkadaşıyla aralarındaki giderek büyüyen uçurumlar da, söz konusu çöküşü hızlandıran unsurlar olarak beliriyor. Film, belli bir noktadan sonra yoruluyor, bunu kimi Batılı eleştirmenlerin ‘Shakespeare’yen buldukları kardeşler savaşının klişelerle ilerlemesine mi bağlamak lazım bilemiyorum ama bence asıl ‘Belgica’nın kadına bakışında yer yer problemler var. Bu noktada ben de bir klişeye sığınacağım, film giderek eleştiriyor gözüktüğü durumların birer parçasına dönüşüyor.

 

Sonuç? Groeningen’in önceki yapıtları kadar etkileyici olmasa da kayıtsız kalınmayacak bir çalışma ‘Belgica’. Yukarıda bahsettiğim problemleri de ihtiva ettiği göz önüne alınmalı derim. Bu arada filmin müziklerini Gent çıkışlı Soulwax grubunun yaptığını, barda bir ara kulağımıza Türkçe müziğin çalındığını, ‘Belgica’ adlı bara yine Gent’te bulunan ‘Charlatan’ adlı mekânın ilham kaynağı olduğunu da belirtelim.

 

YABANCI OLDUK ŞİMDİ...

 

‘Yabancı, kasabaya gelir ve kaşınan geçmişin yaralarıyla birlikte, o andan itibaren her şey değişir...’ Mete Sözer imzalı ‘Ve Panayır Köyden Gider’, bu klasik western temasını Anadolu’da bir köye uyarlamak istemiş. Özellikle ara karakterleri itibariyle Kusturica sinemasını, ana teması ve müzikleri itibariyle western’i, köyün kendine özgü ahlakı ve kapalılığı itibariyle de David Lynch dünyasını hatırlatan ‘Ve Panayır Köyden Gider’, sanki bu kâğıt üzerindeki fikirleri belli bir ritme, sürekliliğe oturtamamış ve genele yayamamış. Bu haliyle de film, kendi içindeki kimi sahnelerde başarılı olsa da son toplamda fazla eklektik ve bütüne ulaşamamış bir görüntünün ifadesine dönüşmüş.  Filmin oyuncu kadrosunda ise şu isimler var: Cem Davran, Açelya Devrim Yılhan, İlyas Salman, Meral Çetinkaya, Ercüment Balakoğlu, Haluk Yüksel.   

 

‘ŞEYTAN’ BUNUN HER YERİNDE...

 

James Wan imzalı ‘Korku Seansı 2’de ‘paranormal vakalar’ın uzman çifti Ed ve Lorraine Warren, bu kez Kuzey Londra’da yaşanan bir olaya el koyuyor. Film, ister istemez türün klasikleri ‘Şeytan’ ve ‘Kötü Ruh’u hatırlatıyor.   

 

Edward ve Lorraine Warren çifti, bir anlamda Amerika’nın en bilinen ‘Hayalet Avcıları’ydı. İkilinin portföyünde başta ünlü ‘Amityville dehşeti’ olmak üzere birçok ‘Paranormal’ vaka vardı. Böylesi zengin bir malzemeye gerilim sinemasının uzak durması düşünülmezdi, nitekim ‘Amityville olayı’ iki kez beyazperdeye taşındı. Özellikle ‘Testere’ serisinin ilk hamlesiyle tanınan (ilkinde yönetmen, diğer filmlerde ise yapımcıydı) Avustralya asıllı sinemacı James Wan ise, 2013’te çektiği ‘Korku Seansı’yla (‘The Conjuring’) Ed ve Lorraine Warren çiftini öyküsünün en önemli karakterleri olarak sahaya sürdü. 1970’lerde geçen söz konusu yapımda ikili, taşındıkları çiftlik evinde başları tuhaf olaylarla belaya giren Perron ailesine yardımcı oluyordu. 2010’daki ‘Ruhlar Bölgesi’yle eski formuna ulaştığını gösteren Wan, ‘Korku Seansı’nda da kayda değer bir yapıta imza atıyordu. Daha sonra filmin görüntü yönetmeni John R. Leonetti, bu öykünün kimi unsurlarından yola çıkarak bazı sahneleri itibariyle bir hayli tedirgin edici olan ‘Annabelle’i çekti, şimdi ise Wan, ‘Ölüm Seansı 2’de Warren’ları bu kez İngiltere’ye yollayarak yeni bir maceraya yelken açtırıyor.

 

Yine 70’lerde Kuzey Londra’daki Enfield’de yaşanan vakada, kocası tarafından terk edilen ve dört çocuğuyla baş başa kalan bir kadının evine musallat olan bir iblisin özellikle ailenin küçük kızı Janet üzerinden yaptıklarına odaklanan filmde, Warren’lar bir noktadan sonra devreye giriyor ve aileyle birlikte mücadele ediyor.

 

YİNE HIRİSTİYANLIK TEMALARI

 

‘Ölüm Seansı 2’ bence zamanın Londra tasviri, Elvis şarkıları, Amerika’daki geniş çiftlik evlerine göre bir hayli küçük sayılabilecek bir işçi sınıfı evinde kurduğu atmosferle takdire şayan. Öte yandan bu tür filmler, doğaları gereği her daim aynı kapılara çıkıyor, yani William Friedkin’in ‘The Exorcist’ine (‘Şeytan’/1973) ve Tobe Hooper’ın ‘Poltergeist’ına (‘Kötü Ruh’/1982). Ayrıca bir başka kaçınılmaz yazgı daha var; o da öykülerin arka planının her daim Hıristiyan terminolojisine yakın durması. ‘The Exorcist’te olayın içine direkt bir din adamı dahil oluyordu, ‘Korku Seansı’ serisinde ise rahipler bir tür ‘gözlemci’ gibi davranıyorlar ama özellikle Ed Warren, en zor durumlarda hep yanında taşıdığı haça sığınıyor. “Madem öyküde ‘Şeytan’ ve ‘İblisler’ var, dinden başka sığınacak liman ya da meseleyi çözecek argüman var mı ki?” demek mümkün elbette ama bu da önümüze benzer yapıdaki filmlerin gelmesine yol açıyor (ki ilk ‘Korku Seansı’nda evi saldırıya uğrayan ailenin dinle pek bir ilişkisi yoktu ama nihayetinde ‘şeytan çıkarma’ işi için Vatikan’dan görüş alma yoluna gidiyorlardı).

 

Sonuç itibariyle ‘Korku Seansı’ yine dön dolaş Hıristiyanlık meselesine giriyor ama dediğim gibi atmosfer ve kimi gerilimli sahneler itibariyle izleniyor. Son olarak oyunculuklar da gayet iyi, yalnız Vera Farmiga hafiften yaşlanmaya başlamış gibi...

 

LA FONTAİNE’E SEVGİ VE SAYGILARLA...

 

Bu sezon gösterime giren kimi animasyonlar vesilesiyle de yazmıştık; bu tür yapımlar her yaştan çocuklara seslendiği ölçüde kabul görürler, geride bıraktıkları sinemasal izler daha derin olur. Mesela yakın zaman önce izlediğimiz ‘yarı animasyon’ (!) ‘Orman Çocuğu’ işte böylesi bir yapımdı; Rudyard Kipling’in metnini son derece etkileyici bir görsellik ve yaşı bir hayli büyük (!) çocukları da içine çekecek bir içerikle huzurumuza getirmişti.Bu haftanın mönüsünde yer alan ‘Zootropolis: Hayvanlar Şehri’ (‘Zootopia’) de benzer türde bir yapım olmuş. Konu kısaca şöyle: Judy Hopps (ki kendisi bir tavşandır), kökleri itibariyle yırtıcı ya da evcil, fark etmez; bütün hayvanların eşit şekilde, dostça yaşadığı ‘Zootropolis’ adlı kentsel oluşumda polis olarak görevine başlamıştır. ‘Çaylak’ olması nedeniyle şefi ondan trafik cezalarını kesmesini istese de Hopps, zaman içinde çok önemli bir olayın aydınlatılması için çabalayacaktır.Byron Howard ve Rich Moore’un ortaklaşa yönettiği ‘Zootropolis’, baştaki karakter tanıtımı bölümü aşıldıktan sonra gayet bir dedektiflik filmine dönüşüyor ve seyircisini bir esrar perdesinin etrafına çekiyor. Hayvanlar üzerinden insanlık durumlarına vurgu yapan film, ince gören esprileri ve zekice göndermeleriyle ilgiyi fazlasıyla hak ediyor. Filmin Türkçe seslendirmesinde Cem Yılmaz, Hopps’un en yakın dostu Nick Wilde karakterine (ki o da bir tilkidir) hayat veriyor. La Fontaine’in şimdiki zaman uzantısı olarak da tanımlanabilecek ‘Zootropolis’, bence sezonun en başarılı animasyonlarından biri olmuş, kaçırmayın derim.  

 

DİĞER SEÇENEKLER

 

Bu haftanın gösterime giren diğer filmleri ise şöyle: ‘Sihirbazlar Çetesi 2’ (Yön: Jon M. Chu), ‘Fırtınalı Hayatlar’ (Yön: Michael Grandage), ‘Ki & Ka: Kim Kadın Kim Koca’ (Yön: R. Balki), ‘Özel Kargo’ (Yön: Max Adams), ‘Sekerat: Son’
(Yön: Şeyda Şen).

X

Sinemada Mısır sevenlere...

Geçen hafta Mısır’da 18 kral ve dört kraliçe mumyası, ‘Firavunların Altın Geçidi’ isimli bir kortej eşliğinde Kahire’deki neo-klasik müzeden Gize’deki Mısır Medeniyeti Ulusal Müzesi’ne devlet töreniyle taşındı. Biz de bu vesileyle Antik Mısır’da geçen, tarihe göndermeler yapan ve zihinlerde yer edinen filmlerden oluşan bir seçki hazırladık.

1. On Emir / The Ten CommandmentsKÖLELİĞE BAŞKALDIRI

Nil Nehri’ne bırakılan bir bebek, firavunun kız kardeşi tarafından bulunur ve büyütülür. Vakti gelince de tahta geçmek için beklerken İsrailoğulları kavminden olduğu anlaşılır. Köleliğe başkaldıran ve kavmini özgürleştiren Hazreti Musa’nın öyküsünü anlatan epik bir yapım. Cecil B. DeMille imzalı (1956) bu görkemli filmde dönemin bütün büyük bütçeli yapımlarında boy gösteren Charlton Heston başrolde. Zamanının ilerisindeki etkileyici görsel efektleri filme bu dalda Oscar kazandırmıştı. 

2. Mumya / The MummyBIRAKIN UYUSUN…

1920’lerde Antik Hamunaptra şehrini bulmak için yola çıkan İngiliz Evelyn ve Jonathan Carnahan kardeşlere Amerikalı rehber Rick eşlik etmektedir. Jonathan büyük bir hazinenin, Evelyn ise olası bilimsel keşiflerin derdindedir. Araştırdıkları tapınakta buldukları bir kitap binlerce yıldır uyuyan başrahip Imhotep’in uyanmasına ve lanetiyle geri dönmesine neden olur. 1932 tarihli klasiğin yeniden çevrimi olan Stephen Sommers imzalı yapım çok tutmuş, sonrasında bir seriye dönüşmüştü. 

3. Exodus: Tanrılar ve Krallar / Exodus: Gods and Kings2000’LERİN ‘10 EMİR’İ

Yazının Devamını Oku

Festivalin en derin izleri

İstanbul Film Festivali bu yıl 40 yaşına bastı. Bu süreçte sinemaseverlerin hatıralarında derin izler bırakan çok sayıda yapıt izledik. İşte zihinlerimizdeki yerleri son derece sağlam olan bu yapımlardan oluşmuş, kişisel bir ‘40 yılın 40 filmi’ listesi...

1. Aguirre, Tanrı’nın Gazabı / Aguirre, der Zorn Gottes / Yön: Werner Herzog (1992)HİTLER’İN ÖNCÜSÜ!

16’ıncı yüzyıl… İnka topraklarında ‘El Dorado’yu arayan iktidar tutkunu, altın hırsıyla yanan ve zamanla şirazesini kaybeden İspanyol bir komutan… Alman sinemasının önemli isimlerinden Werner Herzog’un yazıp yönettiği bu olağanüstü yapıma ilişkin “Alman toplumunu arkasına alarak dünyayı kana bulayan Hitler faşizmine de göndermelerde bulunuyor” şeklinde görüşler dillendirilmişti. 

2. Andrey Rublev / Yön: Andrey Tarkovsky (1988)SEN VANDALLIĞIN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN?

Sinemanın büyük ozanı Andrey Tarkovsky’nin başyapıtlarından… Şiddetin, vandallığın hâkim olduğu bir zaman diliminde inancını sorgulayan bir dönem ressamını anlatan film, bütün zamanların en iyi filmlerinden biri kabul edilir. Ön planda kişisel bir hesaplaşmayı izlerken genel planda da ortaçağ Rusya’sının tasviri perdeye yansır… 

3. Cehennemde İki Devre / Ket Felido a Pokolban / Yön: Zoltan Fabri (1995)BİR MAÇTAN DAHA FAZLASI…

Yazının Devamını Oku

‘Arkadaş’tı, ‘Çirkin Kral’dı

“Parlak bir sinemacı ve sanatçı, hiçbir zaman amatörlüğün ötesine geçememiş bir ‘siyasetçi’; her şeyini kitlelerle paylaşmaya can atan bir ‘biz’ ve çıkardığı siyasi dergiye ‘Güney’ adını verecek kadar bireyci bir ‘ben’; dünyanın sosyalizm-öncesi popülist başkaldırmacı kahramanına, örneğin bir Robin Hood’a denk düşen bir mizaç ve tarihi maddeciliğin teorik inceliklerini kavramaya hayati önem veren bir akıl; silah, eylem ve mertlik dünyasının korkusuz bir savaşçısı ve insanları barışa, sükunete, okumaya, sevgiye çağıran bir derviş. Bütün bunların sonucunda mutlak bir yalnız adam...” Yıllar yıllar önce bir yazısında böyle tanımlıyordu Murat Belge onu...

Sinemamızın kilometre taşları sayılacak filmlere imza atmış bir yönetmen, özel hayatı tartışmalı bir karakter, öte yandan bu toprakların yerelden evrensele sunduğu ve neredeyse bütün dünyanın tanıdığı, saygı gösterdiği, kendinden sonra gelen meslektaşlarının yapıtlarına göndermelerde bulunduğu bir büyük yaratıcı...

İLK BÜYÜK ÇIKIŞI 1966’DA

1 Nisan 1937 yılında Adana’da dünyaya geldi Yılmaz Güney. Gerçek soyadı Pütün’dü ve bu sözcük, kırılması zor, sert meyve çekirdekleri için kullanılan bir deyimdi. Çok küçük yaşta hayata atıldı, ırgatlara su, gazoz sattı, pamuk işçiliği, bağ bekçiliği yaptı. Çukurova’nın kendine özgü ruhunu ve doğasını, emek-yoğun yapısını tadarak, deneyerek, yaşayarak büyüdü. Lise sonrası Kemal Film’in Adana şubesinde çalıştı. Gençlik yıllarında çeşitli mecralarda yazıp çizdi, dergi çıkardı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okurken Atıf Yılmaz’la tanıştı ve set işçiliğinden oyunculuğa, sonradan da yönetmenliğe uzanan büyük bir maceranın parçası oldu. ‘İkisi de Cesurdu’, ‘On Korkusuz Adam’, ‘Koçero’ gibi yapımlarla tanındı ve ‘Çirkin Kral’ lakabını aldı. İlk büyük çıkışı 1966’da Lütfi Akad’ın ‘Hudutların Kanunu’yla oldu, aynı yıl yönetmenliğe de başladı. 1968’de yazıp yönettiği ve oynadığı ‘Seyyithan-Toprağın Gelini’yle eleştirmenlerin de kadrajına girdi. 1970’te sinemamız için hâlâ aşılamamış bir büyük zirve olan ‘Umut’a imza attı (Bu film en son 2017’de Hürriyet Pazar’ ekinde 100 sinemacıyla yaptığımız ‘Sinemamızın En İyi 100 Filmi’ soruşturmasında birinci olmuştu). Ömer Lütfi Akad’ın “Sinemamızın ilk gerçekçi filmi” olarak tanımladığı ‘Umut’, beş çocuklu arabacı Cabbar’ın faytonculuk yaparken atının bir kaza sonucu ölmesiyle birlikte kendini bulduğu çıkmazda, bir hocanın peşine takılarak define aramasını anlatır. Tuncel Kurtiz’le başrollerini paylaştığı bu siyah-beyaz klasiğin öyküsünü Güney, babasının yaşamından yola çıkarak yazmıştı.

CEZAEVİNDEN FİRAR ETTİ

Yılmaz Güney bu olağanüstü filmleri yapıp zihinlerde çok çok özel yerlere sahip bir kült figürken aynı zamanda siyasi görüşleri ve eylemleri itibariyle de sistemin gözünü üzerinden ayırmadığı bir isimdi. 1961’de yazdığı bir öyküde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle bir buçuk yıl hapis yatmıştı. İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılıp öldürülmesi olayından sorumlu Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi lideri Mahir Çayan ve arkadaşlarını sakladığı gerekçesiyle de 1971’de iki yıl hapse mahkûm edildi. İçeride kaldığı sürede kendisini yazı-çizi-okuma işlerine veren Güney, sonrasında Türk sinemasının burjuvazisine yönelttiği ilk eleştirel bakış olarak kabul edilen ‘Arkadaş’ı yönetti ve film, özellikle başrol oyuncularından Melike Demirağ’ın ünlü şarkısıyla birlikte 70’li yılların unutulmazlarından biri oldu. 27 Mart 1972’de hapse giren sanatçı, 20 Mayıs 1974’te çıkmıştı. Aynı yıl ‘Endişe’ adlı filmin çekimlerini başlayan Güney, bir gazinoda çıkan tartışmada Yumurtalık Hâkimi Sefa Mutlu’yu öldürmekten dolayı bir kez daha tutuklandı. 19 yıl hapis cezasına çarptırılan Güney, 9 Ekim 1981’de izinli olarak çıktığı Isparta Yarıaçık Cezaevi’nden firar etti ve yurtdışına kaçtı. İçerideyken yazdığı senaryodan Şerif Gören’in çektiği ‘Yol’la 1982’de Cannes’da ‘Altın Palmiye’ alan sanatçı, son yıllarını geçirdiği Paris’te mide kanserinden 7 Eylül 1984’de hayata veda etti ve naaşı, Pere Lachaise Mezarlığı’na gömüldü. Sonrasında şiddet dolu bir ilişkiye dönüşen Nebahat Çehre’yle ilk evliliğini yapan sanatçı, ikinci evliliğini de Fatoş Güney’le gerçekleştirmişti.

Yılmaz Güney, entelektüellerin belki sonradan keşfettiği bir adaydı. Ama sıradan sinema seyircisi onu çoktan bağrını basmış, onunla ve perdedeki suretiyle çoktan hesaplaşmasını yapmış, kendisinin bir yansıması olduğunu görmüştü. Meslek hayatımın ilk büyük duraklarından biri olan Antrakt dergisinin 12. sayısında (Eylül 1982) Yılmaz Güney’i kapak yapmıştık. O sayıda sevgili Can Kozanoğlu ‘Disiplinsizdi ama iyi bir boksördü’ başlıklı yazısında halkın sevgilisi olma gerçeğini şu satırlarla yansıtmıştı: “İnsanların Yılmaz Güney filmlerinde aradıkları ve buldukları, sinema değil başka bir şeydi. Sahi neydi o? Neydi ve nasıl bir şeydi ki, bir insan sırf Yılmaz Güney’i kurtarabilmek için gardiyan olabiliyordu, bir şoför yalnızca Yılmaz Güney için yürümeğe değeceğini söyleyebiliyordu. Yılmaz Güney’in öldüğü gün Diyarbakır’da gazete kalmıyor, aynı gün İstanbul’da kahkaha atanlar fırça yiyordu! O insanların aradıkları ve buldukları ‘kendileriydi’. Biraz ‘gerçek’ kendileri, biraz hayallerindeki ‘kendileri’. / Yılmaz Güney disiplinsiz ama iyi bir boksördü. Tribünlerdeki kalabalıklarda takım ruhu uyandıran bir stili vardı. Gelgelelim boksördü işte, elbette ki bireysel dövüşürdü. Seyircileri pek takmazdı, takım ruhuyla bireysel dövüş arasındaki çelişkiyi. Çünkü Yılmaz Güney iyi boksördü ve ‘taraftarları’ garip bir kitleydi. Kalabalık, garip ve anlamlı: Yalnızca seyirci oldukları halde en kötü boksörden daha çok yumruk alanlar, en çok dayak yiyenler.”

ADETA KENDİSİ BİR FİLMDİ

Yazının Devamını Oku

Bu festivalin 40 yıl hatırı var...

Sinemaseverler için bir ‘okul’ görevi gördü hep. İlham verdiği onlarca kişi bugün hayatını yönetmen, senarist, eleştirmen olarak sürdürüyor. Bilet kuyruğunda pek çok defa sabahladığımız, sinema sanatının ölümsüz yaratıcılarını ve oyuncularını dünya gözüyle görmemizi sağlayan İstanbul Film Festivali bu yıl 40’ıncı yaşına basıyor. Bu vesileyle etkinliğin geçmiş yıllarında nostaljik bir geziye çıkalım ve kentin belleğinde, kültür haritasında bıraktığı izleri takip edelim...

Dile kolay, tam 40 yıl... Bir kentin ve o kentin sinemaya gönül vermiş insanlarının kalbinde ve ruhunda geçen upuzun bir süre. Şimdiki adıyla İstanbul Film Festivali ilk kez 1982 yazında İstanbul Festivali olarak ‘Sanatlar ve Sinema’ temalı altı filmin gösterildiği bir ‘film haftası’ olarak demir aldı. Ertesi yıl Uluslararası İstanbul Sinema Günleri adıyla bir ay boyunca 36 yabancı film gösterildi. Takvimler 1984’ü gösterdiğinde şehre baharla birlikte gelen bir etkinlikti artık ve adı da Sinema Günleri’ydi.

Festival, 1982’den bugüne şehir kültürünün önemli bir parçası.Fotoğraf: Muhsin Akgün/MAStüdyo

Klasik salonlardan biri...

Benim için hikâyenin başlangıcı da burasıydı. Çünkü üniversite öğrencisi olarak yazları düzenlenen festivalde memleketimdeydim (Bursa) ama faaliyet bahara alınınca o büyük coşkunun çok sayıdaki paylaşanından biri olmuştum. Bilet kuyruğunda sabahladığımı dün gibi hatırlıyorum. Üstelik öyle çok da param yoktu, dört-beş film için sıraya girmiştim ve bu bana yetmişti.

Aslında paraya gerek olmadığını zaman gösterecekti çünkü orada bir yer vardı ve elimizden yitip gittiğinde bizim ‘Cinema Paradiso’muz olduğunu anlamıştık. Emek Sineması’ydı bu yer, yani şehrin sinemasal kalbi... Eskilerin geniş koltuklu, çok sayıda seyirciyi buyur eden klasik salonlarından biri. Malum, birkaç yıl önce modernizm ve kapitalizm el ele verip elimizden aldı orayı. Alışveriş merkezine dönüştürülen arazi üzerinde yeni bir mimari kütle yükseldi, dördüncü kata da Emek’in imitasyonu yerleştirildi. Oysa eski salon, film çıkışı hemen sokağa karıştığınız bir mekândı.

Kalburüstü yapıtlar

Sadece mimarisi değildi onu farklı kılan. Çünkü işletmecisi İsmet Bey (Kurtuluş), müdürü Hikmet Bey (Dikmen), yer göstericileri Murat, Hayri, Ahmet, Aykut, gişede Naciye Hanım ve isimlerini hatırlayamadığım diğer çalışanlarıyla bugünden bakıldığında çok farklı bir inceliğin temsilcisiydiler. Bazen bilet bulunmazdı, bazen de bilet almak için para... Ama önemli değildi; geçen nisanda kaybettiğimiz çok kıymetli Hikmet Bey kapının önüne çıkar, (öğrenci olduğumuz o kadar belliydi ki) “Çocuklar ışıklar sönsün, sizi içeri alacağım” derdi.

Yazının Devamını Oku

Bakakalırım çekilen filmlerin ardından...

Yarın Dünya Şiir Günü. Biz de bu vesileyle karakterlerini gerçek ya da kurgusal şairlerden seçen, dizelerin ardındaki ruh ve bedenlerde dolaşan, lirik, hüzünlü, trajik ve şairane öyküler barındıran filmleri derledik. İşte dizelerin izini süren ve zihinlerde yer etmiş yabancı ve yerli yapımlar...

1. PATERSONYola dizilmiş mısralar…

Vizyona çıktığında bu filmle ilgili şunları yazmıştım: “Ana karakteri; şairleri, dolayısıyla mısraları arasında ‘Evkaftaki memuriyetim’ de olan Orhan Veli’yi ve diğer bütün kalemdaşlarını akla getiriyor. Çünkü Jim Jarmusch’un yapıtı bir otobüs şoförü olan ve gün boyu işini yaparken yazdığı şiirleri zihninde kendisine refakat eden bir şairin sakin hayatından pasajlar aktarıyor.” Son dönemin yükselen yıldızı Adam Driver’ın şoförü canlandırdığı film şairlere layık bir yapıt… 

2. POSTACI / IL POSTINOBak ‘postacı’ âşık oluyor

İtalya’da sürgünde olan Şilili şair Pablo Neruda’yla bir postacının dostluğu... Bu birliktelik, Neruda’nın kimi tüyolarıyla postacının içindeki şairin ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır. Michael Radford’un imzasını taşıyan ve Neruda’yı Philippe Noiret’nin canlandırdığı çalışmada ‘postacı Mario’ rolündeki Massimo Troisi’nin filmin gösterime çıktığı yıl (1994) hayatını kaybetmesi, o dönemin en trajik olaylarındandı. 

3. CYRANO DE BERGERAC‘Burun farkı’yla yazılan dizeler

Yazının Devamını Oku

‘İhtiyarlara yer var’

18-24 Mart Yaşlılar Haftası... Biz de bu vesileyle koca bir hayatın yükünü omuzlamış insanların öykülerini anlatan yapımları derledik. İşte size dünya ve Türk sinemasından çarpıcı, hüzünlü, komik, buruk tonlarda seyreden, belki yaşları itibariyle ihtiyar ama ruhları genç karakterlerin filmleri...

1) GENÇLİK / YOUTHHani benim gençliğim nerede?

İki sıkı dost: Besteci ve orkestra şefi Fred Ballinger’le yönetmen Mick Boyle… Bir sağlık merkezinde gençlik aşısı peşindedirler. Fred’e Kraliçe’den teklif gelmiştir. Mick ise genç senaristlerle ‘vasiyet filmi’nin telaşındadır. Paolo Sorrentino’nun bu enfes yapıtı yitip giden yıllara özlemin de ifadesidir. Filmde başrolleri Michael Caine ve Harvey Keitel paylaşır. 

2) SCHMIDT HAKKINDA / ABOUT SCHMIDTYeni anlamlar peşinde

Emekliliğinin ardından eşini kaybetmesiyle hayatı kararan bir adam... Üstelik kızı da onaylamadığı biriyle evlenmek üzeredir. Büyük bir boşluk içindeyken hayatına yeni anlamlar katmak için harekete geçer… Alexander Payne imzalı film, hüzünlü ama esprileriyle de alıp götüren bir ihtiyarlık hesaplaşması. Jack Nicholson her zamanki gibi döktürüyor. 

3) GRAN TORINOIrkçılığa veda için uygun bir zaman

Yazının Devamını Oku

Aha şuraya yazıyorum... Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak

Onun kariyer yolculuğu ‘Canım Kardeşim’ filminin setinde çektiği bu ünlü fotoğrafla başladı. Yönetmen Ertem Eğilmez bu kareyi görünce “Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak, aha şuraya yazıyorum” dedi

"Askerden döndükten sonra sadece afiş ve lobi fotoğrafçısı olarak Arzu Film’de çalıştım. ‘Canım Kardeşim’ yeni çekilmişti. Şirketin dördüncü katında karanlık oda vardı. Basına dağıtılacak olan siyah-beyaz fotoların mutlaka yıkanıp basılmasını ve sabah erkenden Ertem Eğilmez’in masasına bırakılmasını istiyorlardı. Yıllarca her gece bu işi yaptım. Hatta geç saatlerde yaptığım için karanlık odada uyuyakalır, sabah oradan işe giderdim. ‘Canım Kardeşim’in setinde sürekli fotoğraflar çekiyor, sonrasında da Ertem Eğilmez’in odasına bırakıyordum. Çok zor beğenen biriydi. Fotoğraflara baktı baktı, sonrasında da ofisindeki sinemacı dostlarına ‘Gelin şu fotolara bir de siz bakın’ dedi. Yaşım 23’tü. Eğilmez devam etti: ‘Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak, aha şuraya yazıyorum.’ O gece eve gittiğimde heyecandan uyuyamadım.”



İşte böyle naklediyor birkaç gün önce kaybettiğimiz Aytekin Çakmakçı mesleğin kapısını gerçek anlamda aralama hikâyesini.

‘O FİLM SONU OLUYORDU’

‘Canım Kardeşim’

Yazının Devamını Oku

Kadınlar vardır, kadınlar vardır, kadınlar her yerde...

Malum, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü... Biz de bu vesileyle kadınların öykülerini perdeye taşıyan filmleri hatırlatalım dedik. İşte dünya ve Türk sinemasından kadınların başrollerde olduğu, hafızalarda yer etmiş yapımlar.

1) THELMA VE LOUISEEyy özgürlük...

Erkek egemen bir dünyada farklı karakterlere sahip iki kadın; Thelma daha genç ve naif, Louise ise tecrübeli ve lider ruhlu. Thelma’ya saldıran adamı Louise vurur ve böylece ‘kanun dışı’ konumuna düşerler... Susan Sarandon ve Geena Davis’in sürüklediği, Brad Pitt’in ilk kez kitlelerle buluştuğu, Ridley Scott’ın kült yapıtı kendilerine yaşama alanı bırakılmayan kadınların öyküsüdür... Çıktıkları yolculuk, elbette onları değiştirecek, dönüştürecektir. Çok beğenenler kadar fazla sert bir feminist söyleme sahip olduğunu yazıp çizenler ve finaline itiraz edenler de var.   

2) DİREN! / SUFFRAGETTEBoşuna çekilmedi bunca acılar

Geçen yüzyıl başında Britanya’da, kadınların oy kullanma hakkına ulaşması için çabalayan bir grup öncü karakter... Bu direnişçi topluluğun üyelerine ‘Süfrajet’ler deniyor ve söz konusu hakkı, gelecek kuşaklara armağan ederken fiziksel ve ruhsal açıdan çok zorlu koşullarda mücadele ediyorlar. Sarah Gavron’ın gerçek görüntülere de yer verdiği filmi bir at yarışındaki eylemiyle hareketin seyrini değiştiren Emily Davison’ı hatırlatma gibi önemli bir görevi de üstleniyor. 

3) KADININ FENDİ / MADE IN DAGENHAMŞanlı bir direniş hikâyesi...

Yazının Devamını Oku

Kıpırdamayın, çiziyorum…

Bugün Dünya Ressamlar Günü. Bu vesileyle, fırçalarıyla dünyayı yeniden tanımlayan, tuvallerine aktardıklarıyla bize sevinci, üzüntüyü, doğayı, acıyı, tatlıyı yaşatan, gerçekleri ya da hayalleri tablolarına sığdıran bu sanatçıların sinemadaki yansımalarını hatırlayalım dedik. İşte size ressamları anlatan filmlerden bir seçki...

ANDREY RUBLEVİnancın ressamı

Barbarlığın hüküm sürdüğü bir dönemde ikon ve fresk ressamı Andrey Rublev’in gerçekleştirdiği bir eylemle hayatını ve inancını sorgulama süreci… Soyvet dönemi sinemasının en büyük ustası kabul edilen Andrey Tarkovsky’nin ilk dönem (1966) yapıtlarından. Bence en iyi filmi… Epizodik bir anlatıma sahip çalışma, seyircisini sanki bir büyük resmin içinde dolaştırır. 

İNCİ KÜPELİ KIZ / GIRL WITH A PEARL EARRINGEsin kaynağı neydi?

Sanat tarihine ‘Delftli ressamlar’ olarak geçen akımın öncü isimlerinden Johannes Vermeer ünlü tablolarından ‘İnci Küpeli Kız’ı nasıl ve hangi esinle çizmiş olabilir? Peter Webber’in 2003 tarihli filmi bu fikir üzerine kurulmuş kurgusal bir romanın (yazarı Tracy Chevalier) sinema uyarlaması. Başrolleri Colint Firth ve o dönemde yeni parlayan Scarlett Johansson paylaşıyor. 

ASLA GÖZLERİNİ KAÇIRMA / WERK OHNE AUTORResmin ideolojik yolculuğu

Yazının Devamını Oku

‘Türk’ün uzaydaki seyir defteri

Milli Uzay Programı hedefleri dahilinde Türkiye’nin 2023’te Ay’a gitme isteği gündeme gelirken biz de daha önce ‘uzaya çıkmış’ Türklerin maceralarını anlatan filmlerimizi derledik... İşte size çoğu hafızalarda yer etmiş yerli, milli ve uzaylı yapımlarımız...

G.O.R.A.Arif olan anlar!

Halıcı, turizmci, rehber; bilumum her şey olan ve her şeyden anlayan Arif, günün birinde uzaylılar tarafından kaçırılır. Sonraki süreçte bir yandan Prenses Ceku’ya âşık olurken öte yandan iktidarı ele geçirmek isteyen Komutan Logar’a karşı mücadele verir. Cem Yılmaz’ın, Türk’ün pratik zekâsını uzaya taşıyan filmi kendisinin geçmiş ‘stand-up’larındaki tiplemesinin sinemasal uzantısı olduğu kadar her daim ustası bellediği Sadri Alışık’ın ‘Turist Ömer Uzay Yolu’nda’ya da bir saygı duruşu. Yönetmenliğini Ömer Faruk Sorak’ın üstlendiği 2004 tarihli ‘G.O.R.A’. sinemamızdaki uzaylı filmlerinin en görkemlisidir ve replikleri (‘Tahta tabii, zoruna mı gitti!’ mesela) unutulmazdır… 

A.R.O.G.‘Taş devri’ çocuklarıyız biz…

Sinema tarihinde zaman yolculuğuna çıkıp geçmişe giden çok olmuştur ama iş bir Türk’e geldiğinde yine G.O.R.A.’daki Arif’e nasip kısmettir. Cem Yılmaz’ın karakteri ‘A.R.O.G.’da 1 milyon yıl geriye gider ve Yontma Taş Devri’nde yontulacak birçok mesele bulur. Yönetmen koltuğunda Ali Taner Baltacı’nın oturduğu yapım birçok meseleye, bilimkurgu sinemasının klasiklerine, futbol filmlerine, tarihe yaptığı göndermeler ve yine akıllarda yer eden unutulmaz replikleriyle (‘Bir haftada ortaçağ, 15 günde yeniçağ, yemin ediyorum bir aya kadar Fransız Devrimi’ne kadar götürürüz biz bu işi’) sinemamız adına unutulmaz bir komedi klasiğidir. 

TURİST ÖMER UZAY YOLU’NDAZıt, yazaneye gel!

Yazının Devamını Oku

‘Beni mecnun ettin, sen de olasın!’

14 Şubat ‘Sevgililer Günü’ne uygun olarak sinema tarihine geçmiş, bazılarımızda çok derin izler bırakmış aşk filmlerini derledik. İşte kimi romantik komedi formatında, kimi hüzünlü öyküler anlatan, kimi gözyaşlarımızı teslim alan, kimi mutlu sona göz kırpan, kimi yüreğimizi delip geçen filmler...

KAZABLANKA / CASABLANCABir daha izle seyirci!

İkinci Dünya Savaşı dönemi, Kazablanka... Hitler belasından kaçan Avrupalılarla dolu bu yerde Rick Blaine yörenin popüler barını işletmektedir. Bu ortamda karşısına eski aşkı Ilsa Lund çıkar. O artık direniş lideri Victor Laszlo’nun karısıdır. Asıl önemlisi kurtuluşları için Lizbon’a gitmeleri gerekiyordur ve yardım edecek tek kişi de Rick’tir. Yılların eskitemediği bir melodram klasiği. Michael Curtiz’in rejisi, Humphrey Bogart-Ingrid Bergman’ın performansları ve “Bir daha çal, Sam” repliğiyle hafızalara kazınan bu yapıt için Umberto Eco’nun da “Bir klişe kullanırsanız sıkıcı olur, yüzlercesini kullanırsanız da ‘Kazablanka’ gibi muhteşem olur” dediğini hatırlatalım... 

HARRY SALLY İLE TANIŞINCA / WHEN HARRY MET SALLY...Kadınlarla erkekler arkadaş olur mu?

Rob Reiner’ın unutulmaz romantik komedisi... Daha önce tanışmadıklarını fark eden aynı okuldan mezun Sally Albright’la Harry Burns’ün, kadın-erkek ilişkileri üzerine muhabbetleriyle dolu yapım, gücünü Nora Ephron’un senaryosundan ve Meg Ryan’la Billy Crystal’ın olağanüstü kimyasından alıyordu. Restorandaki orgazm taklidi sahnesi, filmin unutulmazlarındandır... 

YASAK İLİŞKİ / THE BRIDGES OF MADISON COUNTYTrafik lambasındaki karar anı

Yazının Devamını Oku

Çocuklara ve her daim çocuk kalanlara...

Malum, öğrenciler sömestir tatilinde. Bu vesileyle miniklere yönelik bir seçki yapalım dedik. İşte yaşları küçük ama yürekleri, umutları, hayalleri büyük ana karakterleriyle listemize giren filmler... Sadece çocuklara değil elbet, büyümemekte ısrar edenlere de tavsiye edilir.

YUMURCAK / THE KID100 yıllık bir muhteşemlik...

Bir sokak serserisi tarafından büyütülen ve onun yanında hırsızlığı öğrenen bir çocuk... Charlie Chaplin bu hikâyeyi öyle güzel, öyle yakıcı, öyle komik ve hüzünlü anlatır ki... Düşünün, 1921’de çekilmiş ve aradan tam 100 yıl geçmiş olsa da ‘Yumurcak’ hâlâ taze, hâlâ etkileyici, zamana yenik düşmemiş bir başyapıt... Filmi özel kılan yanlardan biri de kuşkusuz o dönemler yedi yaşında olan Jackie Coogan’ın performansıydı. Memduh Ün tarafından çekilen 1986 tarihli yerli versiyonu ‘Garip’te ise ana karakterleri Kemal Sunal ve Ece Alton canlandırmıştı.

E.T. / THE EXTRA-TERRESTRIAL‘Dış güçler’in en sempatiği

Uzaydan hep bela, korku ve kaos gelecek değil ya, arada bir ‘E.T.’ gibi son derece sempatik, yardımsever ve çocuklara yakın bir yaratık da geliyor. Steven Spielberg’ün gezegenimizi ele geçirmek isteyen uzaylı imajını altüst eden ve meseleye çocukların cephesinden yaklaşan filmi, her yaştan çocuğa seslenen, tüm zamanların en iyi yapımlarından biridir. Öykü, küçük Elliott ve arkadaşlarının, yolu Dünya’ya düşmüş bir uzaylıya yardım çabalarını anlatır.

PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI / A PÁL UTCAİ FİÚKParlak yıldızlardık o zaman...

Yazının Devamını Oku

Bu filmler servise hazır!

Başta baharat olmak üzere birçok hoş kokunun yükseldiği özel bir yer... Ama öte yandan da kimi yükselişlerin ve alçalışların yaşandığı bir iktidar alanı... Evet, mutfaklardan bahsediyoruz: Mutfaklar ve oraların sakinlerinden. Bu hafta odağımıza ‘şef’leri alıyoruz. İşlerine ruhlarını ve yeteneklerini katan tutkulu insanları yani. İşte size ‘şef’leri anlatan ve arka planda ilginç mutfak öyküleri sunan filmlerden bir derleme...

AŞÇI, HIRSIZ, KARISI VE ÂŞIĞI / THE COOK, THE THIEF, HIS WIFE & HER LOVERAh şu doymak bilmeyenler…

Koca bir mutfağı ve salonu bulunan lüks bir Fransız lokantası, işinin ehli bir şef, mekânın sahibi bir kabadayı ve ona her gece eşlik eden karısı… Kadın, lokantanın bir köşesinde kitaplarını okuyan bir adama ilgi duyar ve onunla yasak ilişki yaşamaya başlar. Peter Greenaway’in en sarih filmlerinden biri. Birçok İngiliz eleştirmene göre öykü, çekildiği dönemin dinamiklerine göndermelerde bulunuyordu. Aşçı halkı; hırsız Thatcher politikalarını, arsızlığı ve küstahlığı, karısı İngiltere’yi, âşık da solcu entelektüelleri temsil ediyordu.  Yemek kokuları arasında özellikle seksi ön plana çıkaran bu yapımda Michael Nyman’ın enfes müziği ve Jean Paul Gaultier’nin kostüm tasarımları da dikkat çekiciydi. 

ŞEF / CHEFEn ‘baba’ şef

Kariyeri, bir yemek eleştirmeninin yazdığı yazıyla bitme noktasına gelen Carl Casper adlı şef, bir yandan oğluyla olan ilişkisinde güven tazelemeye, öte yandan da işinde yeni bir rotada ilerlemeye çabalayacaktır. Jon Favreau’nun yazıp yönettiği ve oynadığı filmde öykü, sıcak ve özellikle mutfak kanadında ilgi çekici yanlar içerse de baba-oğul meselesinde fazla didaktik kalıyor. Bu arada film Twitter’ın hayatlarımıza yeni girdiği dönemlerde geçiyor ve bu konuda yaşanan acemiliklere de vurgu yapıyor.  

AŞK TARİFİ / THE HUNDRED-FOOT JOURNEYMutfaklar savaşı!

Yazının Devamını Oku

Başkanın bütün filmleri

Hafta içi Amerika’nın yeni başkanı resmen ilan edildi. Bu vesileyle gerçek ya da kurgusal olarak başkanları konu edinen ve zihinlerde yer etmiş filmleri toparlayalım dedik. İşte kimi gerçek hikâyelere dayanan, kimi başkanı eli silahlı bir kahraman, kimi âşık, kimi katil, kimi de vampir avcısı olarak gösteren yapımlardan oluşan bir liste...

1. LINCOLNKöleliğe hayır...

Çoğu kez kâğıt üzerinde kalan bir ifade olan ‘Amerikan demokrasisinin ve özgürlükler’ fikrinin, siyaset sahnesindeki en simgesel isimlerinden Abraham Lincoln’ün son dönemlerine bakan bir yapım. Aynı zamanda sinemayı bir eğlence sanatı gibi gören Steven Spielberg’ün en derin yapıtlarından biri. Filmde, iç savaş sonrası özellikle köleliğe yaklaşımı yüzünden kabinesiyle problemler yaşayan Başkan Lincoln’ü canlandıran Daniel Day-Lewis, ortaya koyduğu performansla ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında Oscar sahibi olmuştu. 

2. NIXON Sen ve ben

Beyaz Saray’da eski başkanların fotoğraflarının bulunduğu galeri... Oraya gider ve John F. Kennedy’nin portresinin karşısına geçer: “Sende olmak istediklerini, bende kendilerini buldular.” Amerikan halkıyla ilişkisini bu tanımlama üzerinden kuran Richard Milhous Nixon’ın hayatında ve politik dönemeçlerinde (Watergate skandalı özellikle) gezinen bir film. Oliver Stone imzalı yapımda eski başkanı Anthony Hopkins canlandırıyordu. 

3. JFK: KAPANMAYAN DOSYA / JFKOnun öldürüldüğü güne lanet olsun

Yazının Devamını Oku

Karlar düşer, düşer düşer izlerim

Genel çizgileriyle kurak bir kış geçiriyoruz. Yağmur geçen hafta kendisini hatırlattı, meteorolojiye göre yağmaya başlayan kar da nihayet bir süre İstanbul’da konaklayacak. Sonuç ne olur bilemiyoruz ama biz bu konuda da sinemaya başvurduk. Yedinci sanatın, içinde bol bol kar olan, hafızamızda yeri güçlü yapımlarını derledik.

1) DR. JIVAGO / DOCTOR ZHIVAGODevrimin ayak sesleri arasında

Rusya’da 1917’deki devrim döneminde (başı ve sonrası itibariyle), aynı zamanda bir şair olan doktor Yuri Jivago’nun uzun bir sürece yayılan ve iki kadın arasında gidip gelen, açmazlarla dolu hayatı... Boris Pasternak’ın romanından David Lean’in uyarladığı bu muhteşem film, hem öyküsü hem oyunculukları (Ömer Şerif, Julie Christie, Geraldine Chaplin) hem de doğayı kullanma becerisiyle yıllara yenilmemiş ve muhtemelen de sonsuza dek yenilmeyecek olağanüstü bir klasiktir… 

2) FARGOKara ve ‘soğuk’ bir komedi!

Minnesota’da araba satıcılığı yapan ve borç batağı içinde yüzen Jerry Lundegaard, kurtuluş stratejisini şu plan üzerine kurar: Karısını kaçırmak ve zengin kayınpederinden fidye istemek… Bunun için de iki suçluyu kiralar lakin işler düşündüğü gibi gitmez ve rayından çıkar. Coen Kardeşler’in bu enfes kara komedisi, zemini karlarla örtülü en iyi kış filmlerinden.

3) DİRİLİŞ / THE REVENANTKarlı kayın ormanında…

Yazının Devamını Oku

Çok erken bir veda...

Sinema, malum bütün insanlık hallerini içeren bir sanattır. Acıyı, sevinci, umudu, yoksulluğu, zenginliği, geleceği, geçmişi, tarihi, sosyolojiyi, psikolojiyi; her şeyi ama her şeyi kapsar ve her bir şeyle de ilgilenir. Sevgili Sevim, bu sanatın hayat coşkusuna, tutkusuna, neşesine, inandırıcılığı kadar insanlığı hayal âlemine taşımasına vurgun bir yapıya sahipti.

Daha doğrusu, kendi yapısıyla sinemanın yapısını birleştirmişti. Şöyle bir tanımda bulunabilirim sanırım: Disiplinli kişiliğiyle çeşitli kanallarda yaptığı sinema programlarında hem sağlam bir iz sürücü olmuş hem de o programların farklı atmosferleri, görselliği ve sunumlarıyla dinamik, çarpıcı, etkileyici bir tarzın ifadesini ekranlara taşımıştı.

Kendisini, sadece bir meslektaş olmanın ötesinde yakından tanıma fırsatı da bulan, arkadaşı olma şansına erişenlerden biriydim. Bir buçuk yılı aşkın bir süredir lanet bir hastalığın pençesine düşmüştü. Umutluydu, umutluyduk ama nihayetinde ne yazık ki çok erken bir yaşta (48) aramızdan ayrıldı. Bu süreye kendine özgü etkileyici ses tonunun eşlik ettiği onca sinema programını, kaleme aldığı kitaplarını, neşesini, sevincini, samimiliğini, yazıyı, çiziyi sığdırdı. Etkilediği onca insan, onca sinemasever de cabası... Bıraktığı izler derindi özetle...

Dün, artık toplumsal hayatımızın gerçek ölçümü olma niteliği kazanan ‘Sosyal medya’ya baktım; ne kadar çok seveni varmış ki, hakkında yazılanlarda sağlam bir ‘vefa’ duygusunun yansımasını gördüm. Demek ki anlattıkları, aktardıkları, programları, söyleşileri, görüşleri birçok insana değmiş, etkilemiş ve zihinlerde yer etmiş...

Şairin dediğini biraz bozayım: ‘Her veda erken vedadır.” Onunki gerçekten çok erkendi... Son bir not: Çok sevdiği kızı Arwen’i (sempatik bir kurt köpeği) Ağustos 2018’de kaybetmişti. Umarım gökyüzünde bir yerlerde buluşmuşlardır.

 

Yazının Devamını Oku

Gazeteciler başrolde!

Yarın Çalışan Gazeteciler Günü... Biz de bu vesileyle haber yapan, toplumun bilgi edinme hakkı uğruna çaba gösteren, bu çabasının karşılığında (!) bazen tehditler alan, bazen hapse düşen, bazen de ne yazık ki hayatını kaybeden meslektaşlarımızı, meslek etiğini, yayıncılık meselelerini anlatan yapımları topladık. İşte gazetecilik filmleri...

1. BAŞKANIN BÜTÜN ADAMLARI / ALL THE PRESIDENT’S MENBir skandalın perde arkası

The Washington Post gazetesinin iki cesur muhabiri, Carl Bernstein ve Bob Woodward’un bir dedektif titizliğiyle giriştiği takip Başkan Nixon’ın dahil olduğu bir dinleme vakasının ortaya çıkmasını sağlar ve olay tarihe Watergate Skandalı olarak geçer. Bu sürecin sinemasal ifadesi olan Alan J. Pakula’nın filmi bir gazetecilik dersi niteliğindedir. Filmde muhabirleri Robert Redford ve Dustin Hoffman canlandırmıştı.

2. SPOTLIGHTMuhabirlik nasıl yapılır?

The Boston Globe gazetesinde özel haber kovalayan bir ekip, çocuklara cinsel tacizde bulunan bir rahibin peşine düşmüştür. Haber derinleştikçe olayların sayısının çokluğunu fark ederler; daha da vahimi, kimi hukukçuların sistemli bir biçimde bu suçları örtbas ettiğini görürler. Tom McCarthy’nin Oscar’lı filmi haber nasıl ele alınır, muhabirlik nasıl yapılır, genel yayın yönetmenleri zorlu haberler karşısında neleri göğüsler, haber nasıl pişer türü refleksleri de perdeye taşımıştı. 

3. THE POSTHalkın haber alma hakkı üzerine…

Yazının Devamını Oku

Elbet bir gün buluşacağız!

Yeni yılda seyirci, salonlara dönecek mi? Malum, COVID-19 önlemleri kapsamında beyazperde de ‘mola’ verdi ve yapılan son resmi açıklamayla salonların 1 Mart’ta açılacağı duyuruldu. Buluşma vakti geldiğinde menüde neler var, vizyon tarihleri kesin olmasa da hangi filmler izleyicisini bekliyor? Öne çıkan yapımları paylaşalım dedik...

Wonder Woman 1984‘SÜPER’LERİ ÖZLEYENLERE

Normalde Ekim 2020’de salonlarımızda ağırlayacaktık kendisini ama kısmet değilmiş. ‘Wonder Woman 1984’, DC’nin ‘Süper’ kahramanlarından ‘Wonder Woman’ın beyazperdedeki ikinci solo çalışması. Başrolde, ilk adımda olduğu gibi Gal Gadot’u izleyeceğimiz Patty Jenkins imzalı yapımda Cheetah’ya karşı verilen mücadelenin izlerini süreceğiz. 

UndineMİTOLOJİK ‘SULAR’

Berlin’de rehberlik yapan ve erkek arkadaşı tarafından terk edilen genç bir kadının, hayatındaki yeni bir seçenekle birlikte açıldığı farklı sular… Alman yönetmen Christian Petzold, mitolojik bir karakteri günümüze taşımış ve yine ilgiye değer bir filme imza atmış. 

The King's Man:  BaşlangıçKÖTÜLÜK KOL GEZİYOR

Yazının Devamını Oku

Derin iz bırakan filmler

2020, her sektör gibi sinema sektörü için de zorlu ve ekonomik açıdan sorunlu geçti. Salonlar, COVID-19 tedbirleri kapsamında iki kez kapandı; nisan, mayıs, haziran ve aralık aylarında vizyona film girmedi. Biz de bu tablo içinde gösterim şansı elde eden yapımlar arasında bir sıralamaya gittik. İşte yılın vizyon görmüş yabancı ve yerli yapımları.

1) Avustralya tarihinin en ilginç figürlerindenKELLY ÇETESİ’NİN GERÇEK HİKÂYESİ / TRUE HISTORY OF THE KELLY GANG

Kimilerine göre bir halk kahramanı, kimilerine göre azılı bir katildi. Justin Kurzel’in filmi Avustralya tarihinin en ilginç figürlerinden İrlanda kökenli yasadışı karakter Ned Kelly’nin kısa sürmüş hayatını etkileyici bir atmosferde anlatıyordu.

2) Yıkılmadım, ayaktayım...BOYALI KUŞ / THE PAINTED BIRD

İkinci Dünya Savaşı ortamında küçük bir Yahudi çocuğun her türlü şiddet ve taciz altında hayatta kalma mücadelesi. Jerzy Kosinski’nin ünlü romanını Vaclav Marhoul, çarpıcı, sarsıcı anlar ve siyah-beyaz görüntüler eşliğinde perdeye taşımış.

3. Tercümanın vicdanıRESMİ SIRLAR / OFFICIAL SECRETS

Yazının Devamını Oku

Susma, bitsin!

Edebiyat dünyasında ortaya çıkan yeni vakalarla kendisini hatırlatan taciz illeti bütün dünyanın kanayan yaralarından. Sinemadaki yansımasını #MeToo hareketinde bulan ve her sektörde, hayatın her alanında karşı durulması, faillerinin kanun önünde cezalandırılması gereken bu olguya, meselenin özüne vurgu yapan önemli filmlerle dikkat çekelim dedik.

1. SKANDAL / BOMBSHELL #MeToo hareketinin ilk filmi

Jay Roach imzalı yapım, Amerikan Fox News kanalında, uzun süredir çalışanlarına tacizde bulunan, nihayetinde 2016’da suçları ortaya çıkarılan yönetici Roger ailesini perdeye taşıyordu. Ana kurbanlarından Gretchen Carlson’la Megyn Kelly odağında yaşanan kadın dayanışmasının hikâyesi. #MeToo hareketinin sinemadaki ilk önemli adımı niteliğinde. Başrollerinde Charlize Theron, Margot Robbie, Nicole Kidman ve John Lighgow vardı.

2. TEK BAŞINA / NORTH COUNTRYErkek egemen zihniyete karşı

80’ler sonunda Minnesota’da bir madende çalışan genç bir kadının erkek egemen zihniyete ve iş hayatındaki cinsel tacizlere ilişkin yasanın çıkarılmasına dair verdiği mücadelenin öyküsü. Niki Caro’nun gerçek olaylardan sinemaya taşınan yapıtında ana karakteri canlandıran Charlize Theron, performansıyla ‘En İyi Kadın Oyuncu’da Oscar’a aday olmuştu.

3. DOLORES CLAIBORNEGeçmişin tozlu sayfalarında…

Yazının Devamını Oku