GeriUğur VARDAN Dondurmam hamaset...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Dondurmam hamaset...

1915’te gerçekleştirilen, Avustralyalıların acılı sayfalarından biri olarak kabul edilen ve tarihe ‘Broken Hill Saldırısı’ olarak geçen bir terör vakasından yola çıkılarak çekilen ‘Türk İşi Dondurma’, kendince yeni bir tarih ve kahramanlık destanı yazıyor. İnandırıcı bir senaryodan yoksun olan film, komediyle dram arasında gidip gelirken bolca hamasete soyunuyor.

Türk İşİ Dondurma (5 üzerinden 1,5)
Yönetmen: Can Ulkay
Oyuncular: Erkan Kolçak Köstendil, Ali Atay,  Şebnem Bozoklu, Will Thorp,Caner Kurtaran, Marleen Mathews, Tristan Alexander, James Farley, Alma Terzic, Carl Warthon
Türkiye yapımı

Dondurmam hamaset...

Ocak 1915’te Avustralya’nın iç kesimlerinde yer alan Broken Hill kasabası yakınlarında, pikniğe gitmek için yola koyulan 1200 sivili taşıyan tren silahlı saldırıya uğradı. Olay sonucu, eylemi gerçekleştirenler dahil altı kişi hayatını kaybetti, bazı yolcular da yaralandı. Failler Afgan kökenli iki yabancıydı. Uzun süredir yörede yaşıyorlardı ve tanıdık simalardı. İkiliden Gül Muhammed geçimini dondurma satarak sağlıyordu, Molla Abdullah ise bölgedeki tek caminin imamıydı ve İslami usullere göre kesim yaptığı için kanunlarla başı derde girmişti. ‘Öteki’leştirme, dışlama, kültür farklılıkları gibi nedenlerden dolayı yaşadıkları topluma karşı öfkeliydiler... Ama bu, sivillere saldırmayı ve bir katliam gerçekleştirmeyi haklı kılar mıydı? Saldırı sonrası ‘Beyaz Kayalıklar’ denilen yerde kıstırıldılar, Molla Abdullah çatışmada öldürüldü, Gül Muhammed ise hastanede hayatını kaybetti.

Dondurmam hamaset...

Tarihsel acıları eğip bükmek

Bugünden bakıldığında ‘Broken Hill Saldırısı’ olarak adlandırılan bu olay Avustralya tarihine kıtadaki ‘ilk terör eylemi’ olarak geçti. İngilizlerin Çanakkale’yi ele geçirmek için asker toplamaya çalıştığı bir dönemde, Afganların üzerinde bulunduğu iddia edilen Türk (Osmanlı) bayrağı, ‘Savaşa hayır’ kampanyalarının yükseldiği ülkede rüzgârı tersine çevirdi. Britanyalıların “Osmanlılar buraya kadar gelecek” propagandası karşılığını buldu. Olay ve failleri halen bir muamma; iki gariban Afgan’ın (ki Hint kökenli oldukları da iddia edilir) durduk yerde sivilleri taşıyan bir trene niye saldırdıkları, tam olarak açıklığa kavuşmadı. Söz konusu eylem üzerine birçok teori öne sürülürken İngilizlerin, ‘ANZAK’ları Çanakkale’ye getirebilmek için düzenledikleri bir provokasyon olduğuna dair iddialarda bulunuldu (ki bence de en akla yakını bu duruyor). Gerçekte Molla Abdullah ve Gül Muhammed bu eylemi niye planlamışlardı, niyetleri neydi, birer piyon muydular; bilinmez ama olay halihazırda yukarıda özetlediğim şekliyle tanımlanıyor ve ‘Broken Hill Saldırısı’, Avustralya halkının zihninde en nefret edilen tarihsel acılardan biri olarak duruyor.

Hal böyleyken bu hafta vizyona çıkan ve yönetmenliğini Can Ulkay’ın üstlendiği, senaryosunu da Gürkan Tanyaş’ın kaleme aldığı ‘Türk İşi Dondurma’, girişinde yazıldığı gibi bu olaydan esinlenerek kendince yeni bir tarih yazıyor, saldırının faillerini dondurmacı Mehmet’le deveci Ali, iki Türk yapıyor. Bu karakterler önce tatlı iki kafadar olarak çiziliyor ve yaşadıkları komedi tonunda anlatılıyor, sonra öykü milliyetçi sulara kayıyor ve ikili, Çanakkale’ye gitmek için yola çıkan ANZAK’ları durdurma düşüncesiyle asker dolu trene saldırı düzenliyor. Bu arada bütün bunlara sebebiyet veren, Türk-Avustralyalı demeden kendisine engel olanları yok eden biri var; İngiliz yüzbaşı Wayne...

Sinemada tarih elbette yeniden yazılabilir; bugüne kadar başta Amerikan filmlerinde olmak üzere hangi yaşanmışlıklar yeniden yazılmadı, hangi günahlar perdede aklanmadı ki? Ama mesela Avustralya cephesinden gelmiş, meselenin bütün boyutlarını enine boyuna perdeye taşımış, ANZAK’ların nasıl kandırıldığını göstermiş ve bunu tarihle oynamadan dürüstçe yapmış ‘Gelibolu’/‘Gallipoli’ (Yönetmen: Peter Weir / 1981) gibi bir film varken, benzer bir dürüstlüğe soyunmaksızın Avustralya halkının ruhunda ve zihnindeki acısı silinmemiş bir olaydan, hamaset dolu bir kahramanlık öyküsü çıkarmak ne derece savunulacak bir şeydir; doğrusu bilemiyorum. Kuşkusuz filmler tarih dersi vermek zorunda değildir, öykülerin ‘belgesel’ tavrında olmasını beklemek de beyhudedir. Ama Jean-Luc Godard der ki, “Bir kamera kaydırması ahlaki bir harekettir”. Başkalarını bilemem ama benim için öykünün kaydırılması da bir ahlaki harekettir ve ‘Türk İşi Dondurma’, öyküyü fazlaca kaydırmıştır.

En karikatürize karakter Yüzbaşı Wayne

Meselenin sinematografik yanlarına gelince: Filmin kostüm tasarımı ve görüntü yönetmenliği iyi, buna mukabil senaryo problemli, diyaloglar yer yer tutarsız, karakterler Avustralya’ya nasıl gelmiş, nasıl tutunmuş, ticarete atılmış biri (dondurma satıyor) nasıl İngilizce bilmez ve mesleğini sürdürür, bazı Avustralyalılar niye Türkçe konuşuyor; bütün bunlar muamma... Oyuncu kadrosu ise profesyonelce kendilerine tanımlanan karakterleri ete kemiğe büründürmeye çalışmış lakin asıl mesele yazı boyunca vurgulamaya çalıştığım gibi öykünün inandırıcı olmaması. En karikatürize karakter kimliğindeki Yüzbaşı Wayne ise Yeşilçam’daki ‘Önder Somer-Erol Taş kötülük geleneği’nin bir devamı gibi...

Böylesi bir tabloda öyküdeki Aborjinlere göz kırpma ve Avustralyalı kadınların savaşa giden evlatlarını koruma çabaları da birer süs olmaktan öteye gidememiş. Özetle, karşımızda bir hamaset destanı var, ne diyelim; isteyen bu öyküye inansın, isteyen tarihsel gerçeklere göz atsın...

 Meraklısına: Filmde anlatılan tarihsel olaya ilişkin Türkçe ve İngilizce iki yazı linki...

 http://www.hurriyet.com.tr/gundem/broken-hill-saldirisi-komplo-mu-21951919

 https://www.smh.com.au/national/nsw/broken-hill-new-years-day-1915-was-australias-first-terrorist-attack-20141014-115weh.html

Babalar ve oğullar...

Uyuşturucu bağımlısı oğlunu girdiği bataktan çıkarmak için çabalayan ama bir türlü bunu başaramayan bir baba... ‘Çölde Kutup Ayısı’, ‘Kırık Çember’, ‘Belgica’ gibi yapıtlarıyla tanıdığımız Felix van Groeningen’in Amerika’da çektiği ilk film olan ‘Güzel Oğlum’ (‘Beatiful Boy’) etkileyici bir drama. Bir baba (David Sheff) ve oğlunun (Nic Sheff) ayrı ayrı kaleme aldıkları iki anı kitabından (‘Beatiful Boy’ ve ‘Tweak’) Van Groeningen’le birlikte Luke Davies’in ortaklaşa yazdıkları senaryodan perdeye taşınan film, mesafeler açıldıkça derinleşen ve meselenin çarpıcılığıyla seyircisini yüzleştiren bir yapıya sahip.

Dondurmam hamaset...

Konu kısaca şöyle: Çeşitli dergi ve gazetelere yazdığı yazılarla hayatını kazanan David Sheff, ilk eşinden ayrıldıktan sonra yeni geleceğe yelken açar. San Francisco’da ikinci karısı ve iki çocuğuyla birlikte yaşarken önceki evliliğinden olan oğlu Nic’in uyuşturucu bağımlılığı giderek büyüyen bir derde dönüşür. Başlarda kolay atlatılabilir bir sorun gibi duran bu mesele Nic’in ağır uyuşturuculara yönelmesi, rehabilitasyon sürecini yarım bırakması, vazgeçtiği her noktada tekrar başa dönmesi derken umut, umutsuzluğa dönüşür. ‘Güzel Oğlum’un güzel taraflarından biri ahlaki öğütlerden uzak durması, aynı kulvardaki filmlerin bildik formüllerine ve reçetelerine sığınmaması olmuş. Öykünün belki de en çarpıcı yanı David’in bir baba olarak oğlunun değiştiğini görmemekte ısrarı ve hep, beş-altı yaşlarındaki masumiyetinin peşinde koştuğuna yaptığı vurgu ve buna karşın Nic’in bu yaklaşımın farkına varıp, “Artık ben, o ben değilim”in altını ısrarla çizmesi sanırım.

Komedi kadar dramda da iyi

Oyunculuklara gelince: David’de Steve Carell komedi kadar dramda da ne kadar başarılı olduğunu bir kez daha gösterirken canlandırdığı karakterin açmazlarını, sorunun büyüklüğü karşısındaki darmadağın oluşunu, her şeyin adım adım kontrolünden çıkmasını çok iyi yansıtıyor. Timothée Chalamet de bağımlı Nic’te kuşağın en iyilerinden biri olduğunu hatırlatan bir performansa imza atıyor. Senaryo, belki süreler bakımından öykünün kadınlarıyla (Nic’in gerçek annesi Vicky / Amy Ryan ve üvey annesi Karen / Maura Tierney) pek ilgilenmiyor gibi görünüyor ama onların yaşadıkları dramı az ama öz ve çarpıcı hamlelerle perdeye taşıyor.

Amerikalı bir eleştirmenin de belirttiği gibi ‘bağımlı bir gençle, onu bu dertten kurtarmaya bağımlı babasının öyküsü’nü anlatan ‘Güzel Oğlum’, haftanın en iyi seçeneği. Belçikalı Van Groeningen’in nispeten Avrupalı bir dokunuşla derinlik kazandırdığı bu filmi kaçırmayın derim.

Güzel Oğlum (5 üzerinden 3,5)

Yönetmen: Felix van Groeningen
Oyuncular: Timothée Chalamet, Steve Carell, Maura Tierney, Oakley Bull, Christian Convery, Amy Ryan, Timothy Hutton
ABD yapımı

İki yıldız ‘Morg’ sokağı cinayetleri!

Bulduğu bir beden vasıtasıyla etrafa dehşet satan bir iblis… William Friedkin’in 1973 tarihli klasiği ‘Şeytan’dan (‘The Exorcist’) beri sinemanın çok bildik bir gerilim temasıdır bu. Defalarca sahaya sürülmüş ama birkaç film dışında eleğin üzerinde tutunama pek rastlanamamıştır. Haftanın yenilerinden ‘Kadavra’ da (‘The Possession of Hannah Grace’) aynı güzergâhta ısrar eden bir yapım olmuş. Film, genç bir kızın (ismi Hannah Grace) bedenine çöreklenmiş bir iblisi çıkarmak için uğraş yeren iki rahibin beyhude çabasını izlediğimiz sahnelerle açılıyor. Nihayetinde sekans, mekânda bulunan babanın, kızını bir yastıkla boğmasıyla sonuçlanıyor. Aradan üç ay geçiyor. Bir operasyon esnasında partnerinin ölümünü engelleyemeyen, peşi sıra yaşadığı vicdan azabı ve suçluluk duygusuyla birlikte mesleğini bırakan kadın polis Megan, Boston’daki bir hastanenin morgunda çalışmaya başlıyor. Ne var ki görevindeki ilk gece morga getirilen bir cesetle birlikte sessiz sakın ortam hareketleniyor; çünkü iblis, yeniden hayata dönmek için hamlelere soyunuyor…
‘Kadavra’, sırtını klişelere dayayan, tahmin edilebilir sahnelerle dolu, seyircisini germe konusunda ise pek de etkili olamayan vasat bir gerilim film. Yunanistan ve Birleşik Amerika’da büyüyen Hollanda kökenli Diederik Van Nooijen imzalı bu yapım yerine orijinal ‘Şeytan’ı oturup bir kez daha izlemek bile sinema adına daha hayırlı bir iştir diye düşünüyorum.

Kadavra
Yönetmen: Diederik Van Rooijen
Oyuncular: Shay Mitchell, Gray Damon, Kirby Johnson, Nick Thune, Louis Herthum, Stana Katic, Max McNamara, Jacob Ming-Trent, James A. Watson, Jr.
ABD yapımı


Dondurmam hamaset...

Diğer seçenekler...

Yerli drama ‘Güven’, Sefa Öztürk imzasını taşıyor, filmin başrollerinde Gözde Çığacı, Bülent Çolak, Ahmet Kaynak ve Serkan Keskin gibi isimler var. ‘İstila Altında’yı (‘Captive State’) Rupertt Wyatt yönetmiş, oyuncular John Goodman, Ashton Sanders ve Jonathan Majors.

Dondurmam hamaset...

Haftanın gerilimlerinden ‘Kadavra’da (‘The Possession of Hannah Grace’) başrolleri Shay Mitchell, Grey Damon ve Kirby Johnson paylaşıyor, yönetmen Diederik Van Rooijen. Kemal Özdemir imzalı ‘Marid’in kadrosunda ise Onur Bilgin, Hilal Anay ve Mustafa Mutlu gibi isimler var. Haftanın animasyonu ‘Mucizeler Parkı’nı (‘Wonder Park’) Dylan Brown yönetmiş. ‘Sokağın Çocukları’ Faik Ahmet Akıncı imzasını taşıyor, oyuncular Belma Mamati, Faik Ahmet Akıncı ve Metin Keçeci. İsveç yapımı ‘Kıyamet’i (‘Den blomstertid nu kommer’) Victor Danell yönetmiş, kadroda Christoffer Nordenrot, Lisa Henni ve Magnus Sundberg yer alıyor.

Dondurmam hamaset...

 ELEŞTİRMENLER ZİRVESİ

Türkiye’nin en iyi sinema yorumcuları haftanın filmlerini değerlendiriyor...

Dondurmam hamaset...

X

Bu dünya bizim, tüketmeyelim…

Bugün Dünya Çevre Günü... Lakin insanlık ‘çevre’sine dikkat etmiyor! Üzerinde yaşadığımız ve bizden öncekilerden devraldığımız gezegeni, ona ait güzellikleri tüketiyor. Doğanın kestiği faturalar, kimi acı dersler ve hatırlatmalar da çare olmuyor. Bu vesileyle kimi gerçek olaylara dayanan, kimi kurgusal ekolojik meselelerin altını çizen filmleri derledik...

1- Dersu Uzala

‘DOĞA’MIZA GÖRE DAVRANALIM!

Doğu Sibirya’nın dondurucu ikliminde gözlemleri, refleksleri, doğayla kurduğu ilişki ve gösterdiği mükemmel uyumla, araştırma yapan Rus kâşif, botanikçi, yazar ve yüzbaşı Vladimir Arsenyev’e rehberlik eden özel bir kişilik… Gerçek bir hikâyeden sinemaya uyarlanan yapımda büyük usta Akira Kurosawa insanı doğadan uzaklaştıran modern dünyaya etkili mesajlar yollar. 1975 tarihli bu unutulmaz klasik Sovyetler Birliği’nde çekilmişti.  

2- Karanlık Sular / Dark Waters

DEĞİRMENLERE KARŞI…

Bileşimlerinde yüksek oranda zararlı madde kullanan, kimi deneylerinde insan hayatını hiçe sayan, çevredeki birçok

Yazının Devamını Oku

İnsanlığımızı kaybettiğimiz zamanların filmleri

İkinci Dünya Savaşı insanlık tarihinin gördüğü en büyük yıkımlardan biriydi. 1939’da başlayan bu bela 1945’te Alman ordusunun nisandan başlayarak mayıs sonuna kadar Müttefik Kuvvetler’e ve Sovyetler Birliği’ne teslim olmasıyla Avrupa’da sona erdi. Bu vesileyle sinema tarihinde yer etmiş İkinci Dünya Savaşı filmlerini derledik.

1. Gel ve Gör / Idi i SmotriMASUMİYETİN YİTİRİLİŞİ

Savaş ortamında kaybedilen masumiyet ve insanlık... Nazilere karşı direnç gösteren Belaruslu partizanların yanında yer alan 16 yaşındaki Flyora adlı bir gencin tanıklığında, Rus yönetmen Elem Klimov adeta cehennemi tasvir eder. Dehşet, acı, korku, yitip giden değerler ve insanlığımız; ‘Gel ve Gör’ sinema tarihinin savaş olgusu üzerine yapılmış en etkileyici filmlerindendir... 

2. İnce Kırmızı Hat / Thin Red LineCEHENNEMDE ÇOK DEVRE

Amerikan sinemasının ‘ruhani’ yönetmeni Terrence Malick, 1998 tarihli başyapıtında çok karakterli bir yapı kuruyor ve Guadalcanal’da savaşan askerler eşliğinde ortamın dayanılması zor psikolojisini perdeye taşıyor. Filmin kadrosunda James Caviezel, Adrien Brody, Sean Penn, George Clooney, Nick Nolte, Ben Chaplin, John Travolta, John Cusack gibi isimler var.  

3. Schindler’in Listesi / Schindler’s List

Yazının Devamını Oku

Dikkat, kan aranıyor!

Bram Stoker’ın, Eflak Prensi Voyvoda Vlad’dan yola çıkarak yazdığı ve soylu bir vampirin öyküsünü anlattığı ‘Dracula’ adlı romanı, 26 Mayıs 1897’de yayımlanmıştı. İşte bu tarih, Dünya Dracula Günü olarak kutlanıyor. Biz de bu vesileyle sinemadaki vampirlere göz attık ve kan emici yaratıkları anlatan yapımları derledik.

1- Vampirle Görüşme / Interview with the Vampire

 

SONSUZLUK VE YALNIZLIK

Eşini kaybeden ve bir türlü toparlanamayan varlıklı bir adam... Yalnızlığına çare aramak isteyen bir vampir tarafından ısırılır ve sonsuzluğun bir parçası olur. Lakin kan ihtiyacı için insanları öldürmekten kaçınır... Anne Rice’ın romanından sinemaya uyarlanan
Neil Jordan imzalı yapım; dostluk, ihanet, yalnızlık gibi temalarda geziniyordu. Filmde Tom Cruise, Brad Pitt, Kirsten Dunst, Antonio Banderas gibi yıldızlar yer alıyordu. 


Yazının Devamını Oku

Güneş ufuktan şimdi doğar, izleyelim arkadaşlar...

Çarşamba günü 19 Mayıs. Yani Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı. Biz de bu vesileyle gençleri odağına alan, onların sorunlarını, açmazlarını, mutluluk arayışlarını, hayallerini, hayata katılma ve sistemi değiştirme çabalarını anlatan filmlerden oluşan bir seçki hazırladık...

 

ASLA GÜVENDE DEĞİLSİNİZ...

Eğitmenler / Die Fetten Jahre Sind Vorbei

Dünyanın düzenini değiştirmeye karar veren bir grup genç... Listelerindeki zenginlerin evlerine girerler, zarar vermeden eşyalarına yaratıcı düzenlemeler yaparlar ve çıkarken ‘Asla güvende değilsiniz’, ‘Varlıklı günleriniz sayılı’ türünde yazılı mesajlar bırakırlar. Lakin günün birinde işler karışır...

‘68 ruhu’nu ve kapitalist sistemin açmazlarını 2000’lerin gençleri üzerinden yeniden hatırlatan yapım, Hans Weingartner imzasını taşıyor. Kadroda Daniel Brühl, Julia Jentsch, Stipe Erceg, Burghart Klaussner, Peer Martiny gibi isimler var.

Yazının Devamını Oku

Gelin film derelim, yollarına serelim...

Yarın ‘Anneler Günü’. Biz de bu vesileyle konusunu anneler ve çocukları üzerine kuran, keyifli, duygusal, komik bir grup filmi derledik. Buyurun, annenizle ya da çocuklarınızla birlikte izleyin...

NEŞELİ GÜNLER / THE SOUND OF MUSICDadıların en sevileni

Eşini yeni kaybetmiş, disiplinli bir baba ve manastırdaki sıkıcı hayatından kurtulup dağlara çıkmak ve şarkı söylemek isteyen genç bir kadın. Maria, Von Trapp’ın yedi çocuğuna dadılık yapar, şefkat gösterir ve gönüllerini kazanır. Daha önceki bakıcıların haylazlık yüzünden görevi bıraktığı bir ortamda eve ve çocuklara bambaşka bir hava katar. Beş dalda Oscar kazanan Robert Wise imzalı bu unutulmaz klasikte, dadı rolündeki Julie Andrews muhteşem oynuyordu. Babayı da Christopher Plummer canlandırıyordu. 

UĞUR BÖCEĞİ / LADY BIRDYüreğinin götürdüğü yere gidebilir misin?

New York’a gitmek, eğitimini orada sürdürmek isteyen Sacramento’lu Christine McPherson adlı bir lise öğrencisi ve onun, hayaller yerine ayakları yere basan hedeflere yönelmesini isteyen fedakâr annesi... Greta Gerwig’in otobiyografik özellikler içeren ilk uzun metrajı, anne-kız ilişkileri etrafında rotasını arayan bir gencin öyküsünü anlatıyor. Saoirse Ronan ve  Laurie Metcalf’ın sürüklediği yapım, 2018’de beş dalda Oscar’a aday olmuştu. 

KÖR NOKTA / THE BLIND SIDEOscar’lık ana

Yazının Devamını Oku

Peki ama kimdir Elia Kazan - İyi sinemacı ve ne yazık ki bir ‘ihbarcı’...

Elia Kazan... Yönetmendi ama hayat öyküsü son derece çarpıcı bir film gibiydi. Dünyaya Türkiye’de ‘Merhaba’ demişti. Dedelerinin kökleri Kayseri’ydi, o Rum kökenli bir ailenin çocuğu olarak 7 Eylül 1909’da, Kadıköy’de (Fener) dünyaya geldi. Dört yaşındayken Amerika’ya göç ettiler.

‘Yeni Dünya’ ona da yeni ufuklar açmıştı. Tiyatro oyuncusu olmak istiyordu, önce Yale School of Drama’ya gitti, daha sonra da ünlü oyunculuk eğitmeni Lee Strasberg’in Group Theatre’ına dahil oldu. Oyuncu olarak da boy gösterdi ama asıl olarak sanat yolculuğunu yönetmen olarak biçimlendirdi.

1948’DE OSCAR’A UZANDI

İlk uzun metrajı 1945 tarihli ‘Bir Genç kız Yetişiyor’du (‘A Tree Grows in Brooklyn’). Bizde ‘Namus Sözü’ ismiyle gösterilen ‘Gentleman’s Agremeent’ 1948’de sekiz dalda Oscar’a aday oldu, ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi Yönetmen’ olmak üzere üç kategoride heykele uzanmayı başardı. 1951’de çektiği ve kadrosunda Vivien Leigh, Marlon Brando ve Kim Hunter’ın yer aldığı ‘İhtiras Tramvayı’ (‘A Streetcar Named Desire’), muhteşem bir Tennessee Williams uyarlamasıydı. Bir boksörün liman işçisi olarak sisteme olan isyanını ve arkasına aldığı işçilerle başkaldırışını anlattığı, yine Marlon Brando’lu ‘Rıhtımlar Üzerinde’ (‘On the Waterfront’) de 1955’te tam 12 dalda Oscar’a aday gösterildi ve sekiz dalda ödülün sahibi oldu. Filmografisindeki en ünlü adımlardan biri olan John Steinbeck uyarlaması ‘Cennet Yolu’ (‘East of Eden’), genç yaşta hayatını kaybeden sinemanın en büyük ikonlarından James Dean’in rol aldığı nadir yapımlardandı.

Bir başka unutulmaz filmi de Meksikalı devrimci Emiliano Zapata’nın gaddar diktatör Porfirio Diaz’a karşı verdiği mücadeleyi anlatan ‘Viva Zapata!’ydı. Unutulmaz finaliyle zihinlere kazınan yapımda Marlon Brando’nun yanı sıra Jean Peters ve Anthony Quinn de rol almıştı. Kazan’ın sinema macerasındaki önemli dönemeçlerden biri 1963 tarihli ‘America America’ oldu. Film, biri Rum (Stavros), diğeri Ermeni (Vartan) iki gencin İstanbul’dan Amerika’ya göç etme hayalleri üzerine bir öyküyü anlatır. Osmanlı’nın son dönemindeki kaotik ortamda geçen öykü, ortamı pek de hayırla anmaz.

SİNEMAYA İKİ ÖNEMLİ ADIM

Elia Kazan’ın muhteşem filmlerinin yanında sinema tarihi için iki önemli adımı vardır. Biri Cheryl Crawford ve Robert Lewis’le birlikte ‘Actor’s Studio’yu kurması. Ki Lee Strasberg direktörlüğünde geliştiren bu stüdyoda oyuncuların kendi hayat deneyimlerinden yola çıkarak oynadıkları karakterler olmayı ön plana çıkaran ‘Metod’ tekniğini öğretiyordu. Bu ekolün öğrencileri arasında Marlon Brando’nun yanı sıra Montgomery Clift, Julie Harris, Eli Wallach, Maureen Stapleton, Karl Malden gibi isimler bulunuyordu.

ARKADAŞLARINI İHBAR ETTİ

Yazının Devamını Oku

İşçisin sen, işçi kal!

Bugün 1 Mayıs, yani işçinin, emekçinin bayramı. Bu vesileyle sömürüye karşı mücadele edenlerin, ezilenlerin, dayanışanların, isyan bayrağını çekenlerin, hakkını almak isteyenlerin öykülerini anlatan filmleri derledik. İşte size alın teriyle yüklü bir grup yapım...

1. Tohumlar Yeşerince / GerminalBU BÖYLE GİTMEZ, SÖMÜRÜ DEVAM ETMEZ…

1800’lerde Fransa’nın Montsou kasabasındaki Voreux maden ocağında işçiler zorlu koşullarda çalışmaktadır... Kendi halinde bir emekçi olan Etienne Lantier çalışma şartlarını düzeltmek adına madenciler sendikası kurar ve büyük bir grev organize eder. Émile Zola’nın ünlü romanının 1993 tarihli sinema uyarlamasını Claude Berri yönetmiş, ünlü şarkıcı Renaud, Miou-Miou, Gérard Depardieu ve Jean Carmet gibi isimler de başrolleri paylaşmıştı.

2. Rıhtımlar Üzerinde / On the WaterfrontLİMAN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİN!

Başarılı bir boks kariyerinin ardından liman işçisi olarak çalışan ve bunalımda olan genç bir adam... Patronu kimi kirli işlere karışır ve bunlardan birinde fatura ona çıkar. Abisi de ona sırt çevirince büyük bir ayaklanmaya öncülük edecektir. New York Sun gazetesinde yayımlanmış bir yazı dizisinden sinemaya uyarlanan Elia Kazan imzalı yapım, Marlon Brando’nun usta performansıyla zihinlere kazınmış ve sekiz dalda Oscar ödülü kazanmıştı.

3. Üzgünüz, Size Ulaşamadık / Sorry We Missed YouZAMANE MESELELERİ ÜZERİNE

Yazının Devamını Oku

Akademi’nin ‘bağımsız’lık gecesi...

93’üncü Oscar ödülleri bu gece sabaha karşı sahiplerini buluyor. Ünlü yönetmen Steven Soderbergh’in yapımcılığında düzenlenecek tören, üç saatlik bir film konseptiyle hazırlandı. Aday yapımların ‘bağımsız sinema’ karakterli olması dikkat çekiyor. Geceye bütçesi 5 milyon dolar olan ve ABD’deki derin yoksulluğu anlatan ‘Nomadland’in ve yönetmeni Chloé Zhao’nun damga vurması bekleniyor... Anthony Hopkins’li ‘The Father’ ve Carey Mulligan’lı ‘Promising Young Woman’ın da sürpriz yapması muhtemel...

Evet, sanırım en farklı Oscar töreni bu gece sabaha karşı bizi bekliyor... Nedeni malum, içinden geçtiğimiz ‘pandemi dönemi’. COVID-19’lu günlerin töreni olarak tarihteki yerini alacak gece, Los Angeles’ın ikonik yapılarından Union Station’da gerçekleşecek. Bu ‘artdeco’ tarzında yapının seçilmesinin nedeni, uzak geçmişin törenlerinin havasını yeniden yaratmak. Ayrıca ‘Blade Runner’dan ‘Kara Şövalye Yükseliyor’a, ‘Bugsy’den ‘The Way We Were’e, ‘Pearl Harbor’dan ‘Hail, Caesar!’a birçok yapımın bazı sahneleri halen faaliyette olan bu eski istasyon binasında çekilmişti. Adaylar ancak yanlarında bir kişi getirebilmek kaydıyla mekândaki yerlerini alacaklar ve ikili bir düzen içinde oturacaklar...

AŞILAR BEKLENDİ...

Son yıllardaki gibi sunucusuz gerçekleşecek törenin organizasyonunu Steven Soderbergh; Stacey Sher ve Jesse Collins (Super Bowl’daki devre arası gösterisinin ve Grammy Ödülleri Töreni’nin de yapımcısıydı) gibi isimlerin de dahil olduğu ekibiyle hazırladı. Ünlü yönetmen törene ilişkin programı yaklaşık üç saatlik bir film gibi sunacaklarını ve seyirci olarak bizlerin, açılıştan sonraki 90 saniyede nasıl bir konseptle karşı karşıya olduğumuzu anlayacağımızı belirtti (Amerikalı bir sinema yazarı, “Soderbergh genellikle soygun filmleri çeker, bakalım bu kez nasıl bir film izlettirecek bize” diye latife yapmış). Ayrıca Soderbergh bu zorlu süreci “Bir uçağı havada uçarken inşa etmek gibiydi” şeklinde tarif etti.

Peki ya ödüller? Önce şu hatırlatmalarda bulunalım: Bilindiği gibi sinema salonları pandemi dolayısıyla uzun süredir kapalı. Yer yer ‘ara buluşmalar’ yaşansa da salgının sonraki dalgaları insanları tekrar evlere kapatırken salonların payına bir kez daha yalnızlık düştü. Öte yandan süreç boyunca kitlelerin ilacı yine sinema oldu; çeşitli platformlardan bol bol film ya da dizi izlendi. Akademi, sahiplerini önce 28 Şubat’ta bulacağı açıklanan ama sonra bugüne ertelenen bu yılki ödüller için adaylarını açıklarken çoğu platformlarda boy göstermiş filmler arasından tercih yapmak zorunda kaldı. (Ertelemenin iki nedeni vardı; biri Soderbergh’in çektiği konsept filmi hazırlamak için gereken zaman, diğeri de konukların COVID-19 aşılarının tamamlanmasının beklenmesi.) Nitekim listede yer alan yapımlardan birçoğu Netflix, Amazon Prime ve Türkiye’den izlenemeyen Hulu gibi platformlarda seyirci karşısına çıktı.

Bu yılın adaylarını ortak parantezde buluşturan karakteristik özelliklerin altını çizerek başlayalım: Pandeminin yarattığı ekonomik sorunların ifadesi olsa gerek, aday filmler ‘bağımsız sinema’ etiketine sahip yapımlardan oluşuyor. Büyük Hollywood prodüksiyonu kimliğiyle göze çarpan bir yapım yok. Şu maliyet rakamları size fikir verebilir: ‘The Trial of Chicago 7’ 36 milyon dolar, ‘Judas and the Black Messiah’ 26 milyon dolar, ‘Mank’ 25 milyon dolar, ‘One Night in Miami’ 19.6 milyon dolar, ‘Nomadland’ 5 milyon dolar, ‘Minari’ 2 milyon dolar...

Mank

Filmlere ilişkin bir diğer nokta da şu; geçen yıl 25 Mayıs’ta Minneapolis’te beyaz polis memuru Derek Chauvin’in siyah George Floyd’u öldürmesinin ardından başlayan ve ‘Black Lives Matter’ (‘Siyah Hayatlar Önemlidir’) sloganıyla yaygınlaşan toplumsal tepkiye paralel biçimde siyahların öykülerini anlatan çalışmalar ön plana çıktı. Birçoğu sinematografik açıdan ortalamanın üzerinde olan bu yapımlardan üçü (‘One Night in Miami’, ‘Judas and the Black Messiah’, ‘The Trial of the Chicago 7’) ‘En İyi Film’ dalında aday, iki film (‘Ma Rainey’s Black Bottom’ ve ‘The United States vs. Billie Holiday’) de oyunculuk kategorilerinde öne çıkan projeler.

Yazının Devamını Oku

Bu dansı bana lütfeder misiniz?

29 Nisan Dünya Dans Günü. Bu vesileyle içinden dans geçen, seyircisini piste davet eden filmleri derledik. İşte bazıları sinema tarihine geçmiş, bazıları bir dönemin gençliğinin göz ağrısı olmuş, bazıları da birden çok kuşağın zihninde yer etmiş yapımlardan oluşan seçkimiz...

CUMARTESİ GECESİ ATEŞİ / SATURDAY NIGHT FEVERPistler onlardan sorulur!

İşçi sınıfından bir genç olan Tony Manero için hayattaki en büyük zevk, dans etmektir. Küçük Brooklyn diskosunda her cumartesi adeta kurtlarını döker. Günün birinde tanıştığı Stephanie’yle pistte iyi bir çift olur ve büyük bir dans yarışmasına katılırlar. John Badham imzalı 1977 yapımı film zamanında büyük ilgi görmüş ve popüler kültür fenomeni haline gelmişti. John Travolta (performansıyla ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında Oscar’a aday olmuştu) ve Karen Lynn Gorney’nin başrollerini paylaştığı filmin bu kadar tutulmasına Bee Gees’in unutulmaz şarkıları da katkıda bulunmuştu. 

SİYAH KUĞU / BLACK SWANBu rekabetten korkulur…

Eski bir balerin olan annesinin hırslarını üzerinde taşıyan genç bir yetenek: Nina. Yönetmeni sahne koydukları ‘Kuğu Gölü Balesi’nde rol değişimine gitmeye karar verir. Nina’nın bu aşamada ciddi bir rakibi vardır; Lily. Darren Aronofsky’nin yapıtı genç bir balerinin sanatsal ve ruhsal acılarından yola çıkıyor, gücün karanlık tarafına geçilmesiyle bambaşka bir boyut kazanıyor. Filmin kadrosunda Nathalie Portman, Mila Kunis, Vincent Cassel, Barbara Hershey ve Winona Ryder gibi isimler yer alıyor. 

FLASHDANCEBir kuşağın göz ağrısı

Yazının Devamını Oku

İzleye izleye öğrenin çocuklar

Malum bu hafta 23 Nisan’ı kutlayacağız... Ata’nın çocuklara armağan ettiği bu bayram vesilesiyle onlara hayat boyu taşımaları beklenen değerleri hatırlatan filmleri derledik. İşte insanlığı ayakta tutan erdemlerde dolaşan, klasikleşen, çocuklar kadar büyüklere de seslenen yapımlar...

Yalan söylememek PİNOKYO / PINOCCHIO Yalancının burnu…

Malum, Carlo Collodi’nin ölümsüz eseri kendisine kukla bir çocuk yaratan yaşlı ustayla varoluş sorunları olan Pinokyo adını verdiği minik kuklanın yaşadıklarını anlatır. Pinokyo yalan söyledikçe burnu uzar ama öykünün bir başka meselesi kendi varlığını kanıtlamak için baba figürüne başkaldırmaktır. İnsan olmak için büyük uğraş veren kukla yaşadıklarıyla olgunlaşacak ve başkaldırdığı babasını zaman içinde takdir edecektir. Bu masalın son uyarlaması Matteo Garrone imzasını taşıyor, özellikle görsel yanıyla ilgi çekici. 

‘Farklı’ olana kol kanat germek E.T. / THE EXTRA-TERRESTRIAL Önyargısızlık…

Uzaydan gelen bir yaratığa çocuklar sahip çıkar ve onu büyüklerin ‘şerrinden’ korur. Steven Spielberg’ün ‘korkunç uzaylı’ motifini ters yüzettiği film miniklerin meselelere önyargısız, sevgiyle ve şefkatle yaklaştığını gösteren bir yapıttır. Elliot ve arkadaşlarının, evine dönmek için çabalayan ‘E.T’ye olan yardımları hiçbir zaman unutulmaz! 

Vefalı olmak CHRISTOPHER ROBIN Eski dostlar, eski dostlar

Yazının Devamını Oku

Sinemada Mısır sevenlere...

Geçen hafta Mısır’da 18 kral ve dört kraliçe mumyası, ‘Firavunların Altın Geçidi’ isimli bir kortej eşliğinde Kahire’deki neo-klasik müzeden Gize’deki Mısır Medeniyeti Ulusal Müzesi’ne devlet töreniyle taşındı. Biz de bu vesileyle Antik Mısır’da geçen, tarihe göndermeler yapan ve zihinlerde yer edinen filmlerden oluşan bir seçki hazırladık.

1. On Emir / The Ten CommandmentsKÖLELİĞE BAŞKALDIRI

Nil Nehri’ne bırakılan bir bebek, firavunun kız kardeşi tarafından bulunur ve büyütülür. Vakti gelince de tahta geçmek için beklerken İsrailoğulları kavminden olduğu anlaşılır. Köleliğe başkaldıran ve kavmini özgürleştiren Hazreti Musa’nın öyküsünü anlatan epik bir yapım. Cecil B. DeMille imzalı (1956) bu görkemli filmde dönemin bütün büyük bütçeli yapımlarında boy gösteren Charlton Heston başrolde. Zamanının ilerisindeki etkileyici görsel efektleri filme bu dalda Oscar kazandırmıştı. 

2. Mumya / The MummyBIRAKIN UYUSUN…

1920’lerde Antik Hamunaptra şehrini bulmak için yola çıkan İngiliz Evelyn ve Jonathan Carnahan kardeşlere Amerikalı rehber Rick eşlik etmektedir. Jonathan büyük bir hazinenin, Evelyn ise olası bilimsel keşiflerin derdindedir. Araştırdıkları tapınakta buldukları bir kitap binlerce yıldır uyuyan başrahip Imhotep’in uyanmasına ve lanetiyle geri dönmesine neden olur. 1932 tarihli klasiğin yeniden çevrimi olan Stephen Sommers imzalı yapım çok tutmuş, sonrasında bir seriye dönüşmüştü. 

3. Exodus: Tanrılar ve Krallar / Exodus: Gods and Kings2000’LERİN ‘10 EMİR’İ

Yazının Devamını Oku

Festivalin en derin izleri

İstanbul Film Festivali bu yıl 40 yaşına bastı. Bu süreçte sinemaseverlerin hatıralarında derin izler bırakan çok sayıda yapıt izledik. İşte zihinlerimizdeki yerleri son derece sağlam olan bu yapımlardan oluşmuş, kişisel bir ‘40 yılın 40 filmi’ listesi...

1. Aguirre, Tanrı’nın Gazabı / Aguirre, der Zorn Gottes / Yön: Werner Herzog (1992)HİTLER’İN ÖNCÜSÜ!

16’ıncı yüzyıl… İnka topraklarında ‘El Dorado’yu arayan iktidar tutkunu, altın hırsıyla yanan ve zamanla şirazesini kaybeden İspanyol bir komutan… Alman sinemasının önemli isimlerinden Werner Herzog’un yazıp yönettiği bu olağanüstü yapıma ilişkin “Alman toplumunu arkasına alarak dünyayı kana bulayan Hitler faşizmine de göndermelerde bulunuyor” şeklinde görüşler dillendirilmişti. 

2. Andrey Rublev / Yön: Andrey Tarkovsky (1988)SEN VANDALLIĞIN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN?

Sinemanın büyük ozanı Andrey Tarkovsky’nin başyapıtlarından… Şiddetin, vandallığın hâkim olduğu bir zaman diliminde inancını sorgulayan bir dönem ressamını anlatan film, bütün zamanların en iyi filmlerinden biri kabul edilir. Ön planda kişisel bir hesaplaşmayı izlerken genel planda da ortaçağ Rusya’sının tasviri perdeye yansır… 

3. Cehennemde İki Devre / Ket Felido a Pokolban / Yön: Zoltan Fabri (1995)BİR MAÇTAN DAHA FAZLASI…

Yazının Devamını Oku

‘Arkadaş’tı, ‘Çirkin Kral’dı

“Parlak bir sinemacı ve sanatçı, hiçbir zaman amatörlüğün ötesine geçememiş bir ‘siyasetçi’; her şeyini kitlelerle paylaşmaya can atan bir ‘biz’ ve çıkardığı siyasi dergiye ‘Güney’ adını verecek kadar bireyci bir ‘ben’; dünyanın sosyalizm-öncesi popülist başkaldırmacı kahramanına, örneğin bir Robin Hood’a denk düşen bir mizaç ve tarihi maddeciliğin teorik inceliklerini kavramaya hayati önem veren bir akıl; silah, eylem ve mertlik dünyasının korkusuz bir savaşçısı ve insanları barışa, sükunete, okumaya, sevgiye çağıran bir derviş. Bütün bunların sonucunda mutlak bir yalnız adam...” Yıllar yıllar önce bir yazısında böyle tanımlıyordu Murat Belge onu...

Sinemamızın kilometre taşları sayılacak filmlere imza atmış bir yönetmen, özel hayatı tartışmalı bir karakter, öte yandan bu toprakların yerelden evrensele sunduğu ve neredeyse bütün dünyanın tanıdığı, saygı gösterdiği, kendinden sonra gelen meslektaşlarının yapıtlarına göndermelerde bulunduğu bir büyük yaratıcı...

İLK BÜYÜK ÇIKIŞI 1966’DA

1 Nisan 1937 yılında Adana’da dünyaya geldi Yılmaz Güney. Gerçek soyadı Pütün’dü ve bu sözcük, kırılması zor, sert meyve çekirdekleri için kullanılan bir deyimdi. Çok küçük yaşta hayata atıldı, ırgatlara su, gazoz sattı, pamuk işçiliği, bağ bekçiliği yaptı. Çukurova’nın kendine özgü ruhunu ve doğasını, emek-yoğun yapısını tadarak, deneyerek, yaşayarak büyüdü. Lise sonrası Kemal Film’in Adana şubesinde çalıştı. Gençlik yıllarında çeşitli mecralarda yazıp çizdi, dergi çıkardı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okurken Atıf Yılmaz’la tanıştı ve set işçiliğinden oyunculuğa, sonradan da yönetmenliğe uzanan büyük bir maceranın parçası oldu. ‘İkisi de Cesurdu’, ‘On Korkusuz Adam’, ‘Koçero’ gibi yapımlarla tanındı ve ‘Çirkin Kral’ lakabını aldı. İlk büyük çıkışı 1966’da Lütfi Akad’ın ‘Hudutların Kanunu’yla oldu, aynı yıl yönetmenliğe de başladı. 1968’de yazıp yönettiği ve oynadığı ‘Seyyithan-Toprağın Gelini’yle eleştirmenlerin de kadrajına girdi. 1970’te sinemamız için hâlâ aşılamamış bir büyük zirve olan ‘Umut’a imza attı (Bu film en son 2017’de Hürriyet Pazar’ ekinde 100 sinemacıyla yaptığımız ‘Sinemamızın En İyi 100 Filmi’ soruşturmasında birinci olmuştu). Ömer Lütfi Akad’ın “Sinemamızın ilk gerçekçi filmi” olarak tanımladığı ‘Umut’, beş çocuklu arabacı Cabbar’ın faytonculuk yaparken atının bir kaza sonucu ölmesiyle birlikte kendini bulduğu çıkmazda, bir hocanın peşine takılarak define aramasını anlatır. Tuncel Kurtiz’le başrollerini paylaştığı bu siyah-beyaz klasiğin öyküsünü Güney, babasının yaşamından yola çıkarak yazmıştı.

CEZAEVİNDEN FİRAR ETTİ

Yılmaz Güney bu olağanüstü filmleri yapıp zihinlerde çok çok özel yerlere sahip bir kült figürken aynı zamanda siyasi görüşleri ve eylemleri itibariyle de sistemin gözünü üzerinden ayırmadığı bir isimdi. 1961’de yazdığı bir öyküde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle bir buçuk yıl hapis yatmıştı. İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılıp öldürülmesi olayından sorumlu Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi lideri Mahir Çayan ve arkadaşlarını sakladığı gerekçesiyle de 1971’de iki yıl hapse mahkûm edildi. İçeride kaldığı sürede kendisini yazı-çizi-okuma işlerine veren Güney, sonrasında Türk sinemasının burjuvazisine yönelttiği ilk eleştirel bakış olarak kabul edilen ‘Arkadaş’ı yönetti ve film, özellikle başrol oyuncularından Melike Demirağ’ın ünlü şarkısıyla birlikte 70’li yılların unutulmazlarından biri oldu. 27 Mart 1972’de hapse giren sanatçı, 20 Mayıs 1974’te çıkmıştı. Aynı yıl ‘Endişe’ adlı filmin çekimlerini başlayan Güney, bir gazinoda çıkan tartışmada Yumurtalık Hâkimi Sefa Mutlu’yu öldürmekten dolayı bir kez daha tutuklandı. 19 yıl hapis cezasına çarptırılan Güney, 9 Ekim 1981’de izinli olarak çıktığı Isparta Yarıaçık Cezaevi’nden firar etti ve yurtdışına kaçtı. İçerideyken yazdığı senaryodan Şerif Gören’in çektiği ‘Yol’la 1982’de Cannes’da ‘Altın Palmiye’ alan sanatçı, son yıllarını geçirdiği Paris’te mide kanserinden 7 Eylül 1984’de hayata veda etti ve naaşı, Pere Lachaise Mezarlığı’na gömüldü. Sonrasında şiddet dolu bir ilişkiye dönüşen Nebahat Çehre’yle ilk evliliğini yapan sanatçı, ikinci evliliğini de Fatoş Güney’le gerçekleştirmişti.

Yılmaz Güney, entelektüellerin belki sonradan keşfettiği bir adaydı. Ama sıradan sinema seyircisi onu çoktan bağrını basmış, onunla ve perdedeki suretiyle çoktan hesaplaşmasını yapmış, kendisinin bir yansıması olduğunu görmüştü. Meslek hayatımın ilk büyük duraklarından biri olan Antrakt dergisinin 12. sayısında (Eylül 1982) Yılmaz Güney’i kapak yapmıştık. O sayıda sevgili Can Kozanoğlu ‘Disiplinsizdi ama iyi bir boksördü’ başlıklı yazısında halkın sevgilisi olma gerçeğini şu satırlarla yansıtmıştı: “İnsanların Yılmaz Güney filmlerinde aradıkları ve buldukları, sinema değil başka bir şeydi. Sahi neydi o? Neydi ve nasıl bir şeydi ki, bir insan sırf Yılmaz Güney’i kurtarabilmek için gardiyan olabiliyordu, bir şoför yalnızca Yılmaz Güney için yürümeğe değeceğini söyleyebiliyordu. Yılmaz Güney’in öldüğü gün Diyarbakır’da gazete kalmıyor, aynı gün İstanbul’da kahkaha atanlar fırça yiyordu! O insanların aradıkları ve buldukları ‘kendileriydi’. Biraz ‘gerçek’ kendileri, biraz hayallerindeki ‘kendileri’. / Yılmaz Güney disiplinsiz ama iyi bir boksördü. Tribünlerdeki kalabalıklarda takım ruhu uyandıran bir stili vardı. Gelgelelim boksördü işte, elbette ki bireysel dövüşürdü. Seyircileri pek takmazdı, takım ruhuyla bireysel dövüş arasındaki çelişkiyi. Çünkü Yılmaz Güney iyi boksördü ve ‘taraftarları’ garip bir kitleydi. Kalabalık, garip ve anlamlı: Yalnızca seyirci oldukları halde en kötü boksörden daha çok yumruk alanlar, en çok dayak yiyenler.”

ADETA KENDİSİ BİR FİLMDİ

Yazının Devamını Oku

Bu festivalin 40 yıl hatırı var...

Sinemaseverler için bir ‘okul’ görevi gördü hep. İlham verdiği onlarca kişi bugün hayatını yönetmen, senarist, eleştirmen olarak sürdürüyor. Bilet kuyruğunda pek çok defa sabahladığımız, sinema sanatının ölümsüz yaratıcılarını ve oyuncularını dünya gözüyle görmemizi sağlayan İstanbul Film Festivali bu yıl 40’ıncı yaşına basıyor. Bu vesileyle etkinliğin geçmiş yıllarında nostaljik bir geziye çıkalım ve kentin belleğinde, kültür haritasında bıraktığı izleri takip edelim...

Dile kolay, tam 40 yıl... Bir kentin ve o kentin sinemaya gönül vermiş insanlarının kalbinde ve ruhunda geçen upuzun bir süre. Şimdiki adıyla İstanbul Film Festivali ilk kez 1982 yazında İstanbul Festivali olarak ‘Sanatlar ve Sinema’ temalı altı filmin gösterildiği bir ‘film haftası’ olarak demir aldı. Ertesi yıl Uluslararası İstanbul Sinema Günleri adıyla bir ay boyunca 36 yabancı film gösterildi. Takvimler 1984’ü gösterdiğinde şehre baharla birlikte gelen bir etkinlikti artık ve adı da Sinema Günleri’ydi.

Festival, 1982’den bugüne şehir kültürünün önemli bir parçası.Fotoğraf: Muhsin Akgün/MAStüdyo

Klasik salonlardan biri...

Benim için hikâyenin başlangıcı da burasıydı. Çünkü üniversite öğrencisi olarak yazları düzenlenen festivalde memleketimdeydim (Bursa) ama faaliyet bahara alınınca o büyük coşkunun çok sayıdaki paylaşanından biri olmuştum. Bilet kuyruğunda sabahladığımı dün gibi hatırlıyorum. Üstelik öyle çok da param yoktu, dört-beş film için sıraya girmiştim ve bu bana yetmişti.

Aslında paraya gerek olmadığını zaman gösterecekti çünkü orada bir yer vardı ve elimizden yitip gittiğinde bizim ‘Cinema Paradiso’muz olduğunu anlamıştık. Emek Sineması’ydı bu yer, yani şehrin sinemasal kalbi... Eskilerin geniş koltuklu, çok sayıda seyirciyi buyur eden klasik salonlarından biri. Malum, birkaç yıl önce modernizm ve kapitalizm el ele verip elimizden aldı orayı. Alışveriş merkezine dönüştürülen arazi üzerinde yeni bir mimari kütle yükseldi, dördüncü kata da Emek’in imitasyonu yerleştirildi. Oysa eski salon, film çıkışı hemen sokağa karıştığınız bir mekândı.

Kalburüstü yapıtlar

Sadece mimarisi değildi onu farklı kılan. Çünkü işletmecisi İsmet Bey (Kurtuluş), müdürü Hikmet Bey (Dikmen), yer göstericileri Murat, Hayri, Ahmet, Aykut, gişede Naciye Hanım ve isimlerini hatırlayamadığım diğer çalışanlarıyla bugünden bakıldığında çok farklı bir inceliğin temsilcisiydiler. Bazen bilet bulunmazdı, bazen de bilet almak için para... Ama önemli değildi; geçen nisanda kaybettiğimiz çok kıymetli Hikmet Bey kapının önüne çıkar, (öğrenci olduğumuz o kadar belliydi ki) “Çocuklar ışıklar sönsün, sizi içeri alacağım” derdi.

Yazının Devamını Oku

Bakakalırım çekilen filmlerin ardından...

Yarın Dünya Şiir Günü. Biz de bu vesileyle karakterlerini gerçek ya da kurgusal şairlerden seçen, dizelerin ardındaki ruh ve bedenlerde dolaşan, lirik, hüzünlü, trajik ve şairane öyküler barındıran filmleri derledik. İşte dizelerin izini süren ve zihinlerde yer etmiş yabancı ve yerli yapımlar...

1. PATERSONYola dizilmiş mısralar…

Vizyona çıktığında bu filmle ilgili şunları yazmıştım: “Ana karakteri; şairleri, dolayısıyla mısraları arasında ‘Evkaftaki memuriyetim’ de olan Orhan Veli’yi ve diğer bütün kalemdaşlarını akla getiriyor. Çünkü Jim Jarmusch’un yapıtı bir otobüs şoförü olan ve gün boyu işini yaparken yazdığı şiirleri zihninde kendisine refakat eden bir şairin sakin hayatından pasajlar aktarıyor.” Son dönemin yükselen yıldızı Adam Driver’ın şoförü canlandırdığı film şairlere layık bir yapıt… 

2. POSTACI / IL POSTINOBak ‘postacı’ âşık oluyor

İtalya’da sürgünde olan Şilili şair Pablo Neruda’yla bir postacının dostluğu... Bu birliktelik, Neruda’nın kimi tüyolarıyla postacının içindeki şairin ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır. Michael Radford’un imzasını taşıyan ve Neruda’yı Philippe Noiret’nin canlandırdığı çalışmada ‘postacı Mario’ rolündeki Massimo Troisi’nin filmin gösterime çıktığı yıl (1994) hayatını kaybetmesi, o dönemin en trajik olaylarındandı. 

3. CYRANO DE BERGERAC‘Burun farkı’yla yazılan dizeler

Yazının Devamını Oku

‘İhtiyarlara yer var’

18-24 Mart Yaşlılar Haftası... Biz de bu vesileyle koca bir hayatın yükünü omuzlamış insanların öykülerini anlatan yapımları derledik. İşte size dünya ve Türk sinemasından çarpıcı, hüzünlü, komik, buruk tonlarda seyreden, belki yaşları itibariyle ihtiyar ama ruhları genç karakterlerin filmleri...

1) GENÇLİK / YOUTHHani benim gençliğim nerede?

İki sıkı dost: Besteci ve orkestra şefi Fred Ballinger’le yönetmen Mick Boyle… Bir sağlık merkezinde gençlik aşısı peşindedirler. Fred’e Kraliçe’den teklif gelmiştir. Mick ise genç senaristlerle ‘vasiyet filmi’nin telaşındadır. Paolo Sorrentino’nun bu enfes yapıtı yitip giden yıllara özlemin de ifadesidir. Filmde başrolleri Michael Caine ve Harvey Keitel paylaşır. 

2) SCHMIDT HAKKINDA / ABOUT SCHMIDTYeni anlamlar peşinde

Emekliliğinin ardından eşini kaybetmesiyle hayatı kararan bir adam... Üstelik kızı da onaylamadığı biriyle evlenmek üzeredir. Büyük bir boşluk içindeyken hayatına yeni anlamlar katmak için harekete geçer… Alexander Payne imzalı film, hüzünlü ama esprileriyle de alıp götüren bir ihtiyarlık hesaplaşması. Jack Nicholson her zamanki gibi döktürüyor. 

3) GRAN TORINOIrkçılığa veda için uygun bir zaman

Yazının Devamını Oku

Aha şuraya yazıyorum... Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak

Onun kariyer yolculuğu ‘Canım Kardeşim’ filminin setinde çektiği bu ünlü fotoğrafla başladı. Yönetmen Ertem Eğilmez bu kareyi görünce “Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak, aha şuraya yazıyorum” dedi

"Askerden döndükten sonra sadece afiş ve lobi fotoğrafçısı olarak Arzu Film’de çalıştım. ‘Canım Kardeşim’ yeni çekilmişti. Şirketin dördüncü katında karanlık oda vardı. Basına dağıtılacak olan siyah-beyaz fotoların mutlaka yıkanıp basılmasını ve sabah erkenden Ertem Eğilmez’in masasına bırakılmasını istiyorlardı. Yıllarca her gece bu işi yaptım. Hatta geç saatlerde yaptığım için karanlık odada uyuyakalır, sabah oradan işe giderdim. ‘Canım Kardeşim’in setinde sürekli fotoğraflar çekiyor, sonrasında da Ertem Eğilmez’in odasına bırakıyordum. Çok zor beğenen biriydi. Fotoğraflara baktı baktı, sonrasında da ofisindeki sinemacı dostlarına ‘Gelin şu fotolara bir de siz bakın’ dedi. Yaşım 23’tü. Eğilmez devam etti: ‘Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak, aha şuraya yazıyorum.’ O gece eve gittiğimde heyecandan uyuyamadım.”



İşte böyle naklediyor birkaç gün önce kaybettiğimiz Aytekin Çakmakçı mesleğin kapısını gerçek anlamda aralama hikâyesini.

‘O FİLM SONU OLUYORDU’

‘Canım Kardeşim’

Yazının Devamını Oku

Kadınlar vardır, kadınlar vardır, kadınlar her yerde...

Malum, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü... Biz de bu vesileyle kadınların öykülerini perdeye taşıyan filmleri hatırlatalım dedik. İşte dünya ve Türk sinemasından kadınların başrollerde olduğu, hafızalarda yer etmiş yapımlar.

1) THELMA VE LOUISEEyy özgürlük...

Erkek egemen bir dünyada farklı karakterlere sahip iki kadın; Thelma daha genç ve naif, Louise ise tecrübeli ve lider ruhlu. Thelma’ya saldıran adamı Louise vurur ve böylece ‘kanun dışı’ konumuna düşerler... Susan Sarandon ve Geena Davis’in sürüklediği, Brad Pitt’in ilk kez kitlelerle buluştuğu, Ridley Scott’ın kült yapıtı kendilerine yaşama alanı bırakılmayan kadınların öyküsüdür... Çıktıkları yolculuk, elbette onları değiştirecek, dönüştürecektir. Çok beğenenler kadar fazla sert bir feminist söyleme sahip olduğunu yazıp çizenler ve finaline itiraz edenler de var.   

2) DİREN! / SUFFRAGETTEBoşuna çekilmedi bunca acılar

Geçen yüzyıl başında Britanya’da, kadınların oy kullanma hakkına ulaşması için çabalayan bir grup öncü karakter... Bu direnişçi topluluğun üyelerine ‘Süfrajet’ler deniyor ve söz konusu hakkı, gelecek kuşaklara armağan ederken fiziksel ve ruhsal açıdan çok zorlu koşullarda mücadele ediyorlar. Sarah Gavron’ın gerçek görüntülere de yer verdiği filmi bir at yarışındaki eylemiyle hareketin seyrini değiştiren Emily Davison’ı hatırlatma gibi önemli bir görevi de üstleniyor. 

3) KADININ FENDİ / MADE IN DAGENHAMŞanlı bir direniş hikâyesi...

Yazının Devamını Oku

Kıpırdamayın, çiziyorum…

Bugün Dünya Ressamlar Günü. Bu vesileyle, fırçalarıyla dünyayı yeniden tanımlayan, tuvallerine aktardıklarıyla bize sevinci, üzüntüyü, doğayı, acıyı, tatlıyı yaşatan, gerçekleri ya da hayalleri tablolarına sığdıran bu sanatçıların sinemadaki yansımalarını hatırlayalım dedik. İşte size ressamları anlatan filmlerden bir seçki...

ANDREY RUBLEVİnancın ressamı

Barbarlığın hüküm sürdüğü bir dönemde ikon ve fresk ressamı Andrey Rublev’in gerçekleştirdiği bir eylemle hayatını ve inancını sorgulama süreci… Soyvet dönemi sinemasının en büyük ustası kabul edilen Andrey Tarkovsky’nin ilk dönem (1966) yapıtlarından. Bence en iyi filmi… Epizodik bir anlatıma sahip çalışma, seyircisini sanki bir büyük resmin içinde dolaştırır. 

İNCİ KÜPELİ KIZ / GIRL WITH A PEARL EARRINGEsin kaynağı neydi?

Sanat tarihine ‘Delftli ressamlar’ olarak geçen akımın öncü isimlerinden Johannes Vermeer ünlü tablolarından ‘İnci Küpeli Kız’ı nasıl ve hangi esinle çizmiş olabilir? Peter Webber’in 2003 tarihli filmi bu fikir üzerine kurulmuş kurgusal bir romanın (yazarı Tracy Chevalier) sinema uyarlaması. Başrolleri Colint Firth ve o dönemde yeni parlayan Scarlett Johansson paylaşıyor. 

ASLA GÖZLERİNİ KAÇIRMA / WERK OHNE AUTORResmin ideolojik yolculuğu

Yazının Devamını Oku