GeriUğur VARDAN Çirkinler de sever...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Çirkinler de sever...

Ünlü masal ‘Güzel ve Çirkin’, bu kez müzikal formatıyla huzurlarımızda. Bill Condon imzalı yapım, atmosferi, mekân tasarımları, görsel efektleri, müzikal kalitesiyle dikkat çekiyor. Filmde ‘Güzel’i, ‘Harry Potter’ serisinden hatırladığımız Emma Watson canlandırıyor.

Önce tarihin koridorlarında kısa bir hatırlama turuna çıkalım: Fransız yazar Jeanne-Marie Leprince de Beamount’un 1756’da kaleme aldığı ve orijinal ismi ‘La Belle et La Bête’ olan masal, defalarca sinema filmi, televizyon dizisi ve tiyatro oyunu olarak seyirci önüne çıkmıştır. Beyazperdedeki en iyi uyarlaması Fransız yönetmenJean Cocteau’ya ait, 1946 yapımı siyah-beyaz çalışma olarak kabul edilen metin, çok yakın bir tarihte, 2014’te Christophe Gans tarafından huzurlarımıza gelmiş, Vincent Cassel ve Léa Seydoux’nun başrollerini paylaştıkları bu yapım, orijinal masala bağlı bir uyarlama olarak dikkat çekmişti.

Bu haftadan itibaren salonlarımıza buyur eden, Bill Condon imzalı ‘Güzel ve Çirkin’ (‘Beauty and the Beast’)  ise, 1991 tarihli ‘Disney yapımı’ çizgi filmin uyarlaması. ‘Müzikal’ formattaki bu son adım, atmosferi, görüntüleri, efektleri ve sağlam metniyle kaydadeğer bir çaba ve masalın tarihsel serüveni içinde de derinliği bakımından ‘kalıcı bir eser’e dönüşecek gibi.

Çirkinler de sever...

GÜZEL VE ÇİRKİN

Yönetmen: Bill Condon

Oyuncular: Emma Watson, Dan Stevens, Luke Evans, Kevin Kline, Josh Gad, Emma Thompson, İwan McGregor, Ian McKellen

ABD yapımı

YENİ ŞARKILAR EKLENMİŞ...

Sinemada en son işi olarak Sherlock Holmes’un yaşlılığına eğilen ‘Mr. Holmes’ filmini hatırladığımız Bill Condon, aslında bu proje için en uygun isimlerden biri olarak göze çarpıyor. Çünkü 1955 doğumlu Condon’ın kariyerinde yazar olarak katkıda bulunduğu ‘Chicago’ ve yönettiği ‘Dreamgirls’ gibi iki müzikal var. Stephen Chbosky ve Evan Spiliotopoulos ikilisinin kaleme aldığı senaryodan yola çıkılarak çekilen bu son uyarlamada Alan Menken’ın 1991 tarihli çizgi film kullanılan müziklerine yine Menken ve Tim Rice imzalarını taşıyan yeni şarkılar eklenmiş.

‘Peki öykü ne anlatıyor’ derseniz özetleyelim: Dar görüşlü insanlardan oluşan Villeneuve kasabasının sürekli kitap okuyan ve hayal kuran kızı Belle’le, çarptırıldığı ceza sonucu malikânesindeki hizmetliler birer nesneye (saat, şamdan, dolap vs.), kendisi de tuhaf bir yaratığa dönüştürülmüş bir prensin tesadüfen kesişen yolları ve nefretle başlayıp aşka doğru yol alan ilişkisi.

ESPRİLİ DİL...

Bu uyarlama, orijinal metinde sadece şöyle bir değişikliğe gitmiş; ana kadın karakteri iflasın eşiğindeki bir tüccarın üç kızından en sağduyulu olanından sıradan bir kasaba kızına dönüştürmüş. Baba da ticaret erbabı değil, sanatçı ruhlu eski bir Parisli olmuş.

Özellikle malikânenin eşyalarının kullandığı esprili dil, ‘Çirkin’in edebiyatı olan hâkimiyeti, Shakespeare ve ‘Kral Arthur’un ‘Yuvarlak Masa’sına ve Lancelot meselesine göndermelerde bulunan metnin yanı sıra Belle rolündeki Emma Watson’ın gerçek hayattaki feminist duruşuna yakın karakteriyle ‘Güzel ve Çirkin’, ‘La La Land’in hatırlattığı ‘müzikal’ yol üzerinde yeni bir durak olarak kabul edilecek, son derece keyifli bir yapım.

‘Çirkin’ rolünde Dan Stevens’ı, zorba âşık Gaston’da Luke Evans’ı, babada Kevin Kline’ı izlediğimiz yapımda, Emma Thompson, Ewan McGregor, Ian McKellen gibi isimler de daha çok sesleriyle, daha sonra da görüntüleriyle  ‘şenlik’teki yerlerini alıyorlar.

Sonuç? Bu son derece titiz prodüksiyon, müzikallerin altın çağına yeni bir katkı olarak da kabul edilebilir, kaçırmayın derim.

Çirkinler de sever...

BEN ÖLMEDEN ÖNCE

Yönetmenler: Ry Russo Young
Oyuncular:
Zoey Deutch, Halston Sage, Logan Miller, Cynthy Wu, Kian Lawle, Elena Kampouris. Jennifer Beals

ABD yapımı

KADER DEĞİŞİR Mİ?

Malum, modern ve oturmuş toplumlarda bireyler, çoğunlukla hep aynı günü yaşar gibi sürdürürler hayatını. Harold Ramis imzalı ‘Bugün Aslında Dündü’ (‘Groundhog Day’), meseleyi uçlara taşıyan muhteşem bir alegoriydi. Benzer motiflerde gezinen bir başka romantik adım da ‘50 İlk Öpücük’tü (‘50 First Date’). Haftanın yenilerinden ‘Ben Ölmeden Önce’ (‘Before I Fall’), aynı sularda farklı bir mantıkla yıkanıyormuş gibi görünen bir yapım. Ry Russo Young’ın yönettiği filmde lisenin güzel kızı (aynı zamanda grubu itibariyle gözde gruplarından birinin temsilcisi olan) Samantha’nın, geçirdiği kaza sonucu yaşadığı tuhaf denklemin öyküsünü izliyoruz. Genç kız, her sabah aynı saatte uyanıp aynı ritüeli yaşıyor ve sonucu değiştirmek için yeni adımlar atmaya çabalıyor. Amma velakin...

Bir tür kaderi değiştirmenin öyküsü olan ‘Ben Ölmeden Önce’, temel olarak ‘Bugün Aslında Dündü’yle 70’lerin ünlü klasiği (ki sonradan yeniden çevrimi de gerçekleştirildi) ‘Carrie’nin karışımı gibi. Fakat söz konusu yapımların inceliğinden, zarafetinden ve sinematografik gücünden son derece uzak bir film karşımızdaki. “Herkese karşı iyi olun, aman elinizdekilerin kıymetini bilin” türünden mesajlar eşliğinde ilerleyen yapımda en son ‘Why Him?’de izlediğimiz Zoey Deutch başrolde. Bense filmde en çok hâlâ güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş olan Jennifer Beals’e (Samantha’nın annesini canlandırıyor) yeniden rastladığıma sevindim.

Çirkinler de sever...

YAŞAM KÜRÜ

Yönetmen: Gore Verbinski
Oyuncular:
Dane DeHaan, Jason Isaacs, Celia Imrie ile Mia Goth, Harry Groener, Ivo Nandi, Magnus Krepper

ABD yapımı

AH ŞU SAĞLIĞA ZARAR SAĞLIK MERKEZLERİ! 

İsviçre Alpleri’ndeki sağlık merkezleri... Lanthimos’un ‘The Lobster’ı, ‘Sorrentino’nun ‘Gençlik’i, hatta Marion Cotillard’lı ‘Aşk Mektupları’ derken son dönemde çok uğradık bu yerleri. Haftanın yenilerinden ‘Yaşam Kürü’ de (‘A Cure for Wellness’), söz konusu merkezlerden birinde ağırlıyor seyircisini. ‘Mousehunt’, ‘Halka’ (Amerikan uyarlaması olanı), ‘Meksikalı’ (Julia Robert ve Brad Pitt’li) gibi yapımların yanı sıra ‘Karayip Korsanları’ serisinin üç filmine imza atan deneyimli yönetmen Gore Verbinski’nin imzasını taşıyan ‘Yaşam Kürü’, özellikle atmosferiyle dikkat çekiyor.

‘Yaşam Kürü’ özetle finansal sorunlar yaşayan bir şirketin, gittiği ‘şifa merkezi’nde artık kapitalist dünyadan  elini ayağını çekmiş, bir tür ‘bilge’ye dönüşmüş görünen CEO’sunu, gerekli evrakları imzalaması için tekrar ‘medeniyete’ geri getirmeye çalışan genç bir yöneticinin (ismi Lock-

hart) çabalarını anlatıyor. Söz konusu genç yönetici merkeze adım attığı andan itibaren esrarengiz olaylarla karşılaşıyor ve giderek içinden çıkılmaz bir labirentin içinde dolanıp duruyor. Merkezin tuhaf yöneticisi (ismi Dr. Volmer), ergenliğin başında bir genç kız, sağlık problemlerini çözmeye gelmiş bir sürü hasta vs. derken iş dallanıp budaklanıyor.

BAZI ‘ADALAR’I ÇAĞRIŞTIRIYOR

Justin Haythe imzalı senaryo kimi eski yapımları o kadar çok çağrıştırıyor ki! Özellikle onca deneye ve gizeme sahne olan merkez itibariyle ‘Yaşam Kürü’nde, ‘Dr. Moreau’nun Adası’, ‘Shutter Island’ ve dahi ‘Operadaki Hayalet’ gibi filmler akla geliyor.

Genç yöneticide Lockhart’ta, en son ‘Life’ filminde James Dean olarak karşımıza gelen Dane DeHaan’ı izliyoruz. Tuhaf yönetici Dr. Volmer karakterini de İngiliz aktör Jason Isaacs canlandırmış.

Sağlık merkezlerindeki ‘sağlığımızı bozan’ meseleler üzerinden aslında çok eski bir derdin, ‘ölümsüzlüğün’ de peşine düşen ‘Yaşam Kürü’, kurduğu atmosferine karşın istediği etkiyi yaratamayan bir film olmuş. Öykünün hatırlattıkları üzerinden yeni bir şey söylememesi de en büyük handikaba dönüşmüş. Bence filmin en iyi yanı ise Benjamin Wallfisch imzalı son derece etkileyici tema müziği olmuş.

Çirkinler de sever...

TATLIM TATLIM / HAYBEDEN GERÇEKÜSTÜ AŞK

Yönetmen: Yılmaz Erdoğan

Oyuncular: Aylin Kontente, Büşra Pekin, Gupse Özay, Şebnem Bozoklu, Serkan Keskin, Çağlar Çorumlu, Fatih Artman, Bülent Emrah Parlak

Türkiye Yapımı

HAYBEDENLER KULÜBÜ

 

Malum her ilişki güzel başlar. Karşılıklı jestler, komplimanlar, övgüler, upuzun telefon konuşmaları, geleceğe dair ortak hayaller, umutlar, birlikte gidilecek upuzun yollar... Lakin ‘sevinçte ve acıda’ diye çıkılan bu hayat yürüyüşünde bir noktadan sonra tökezlemeler, birbirine yük olmalar, tahammülsüzlük vs. gibi zor ve bazen geri dönülmesi imkânsız noktalara varılır. Bir anlamda bu bildik, çok tanıdık ama mutlaka yaşanılası serüvenin ifadesiydi ‘Haybeden Gerçeküstü Aşk’. Yılmaz Erdoğan’ın yazdığı ve Demet Akbağ’la birlikte rol aldığı oyun yıllarca izlendi.

 

YETENEKLİ KADRO

 

Şimdi sıra bu tiyatro oyununun sinema versiyonunda... Bu kez tek çift yerine dört çiftin, benzer dertlerle ve aşamalarla örülü ilişkilerini izliyoruz. Aynı partinin değişik köşelerinde başlıyor tanışma serüvenleri, ilişkiler ilerliyor ve nihayetinde patinaj aşamasına geliniyor.

 

Oyunu izleyenlerin kuşkusuz farklı bir izlenimle salondan ayrılacakları film, kadrodaki sekiz yetenekli ismin performansları ve iyi yazılmış senaryonun avantajıyla vizyon şansı bulmuş birçok yerli yapımın önünde duruyor. Kuşkusuz Yılmaz Erdoğan’ın yönetmenlik kariyeri açısından önemli bir durak olmayacak ama ‘hoş bir sada’ kabilinden kayıtlara geçecek bir çalışma
‘Tatlım Tatlım / Haybeden Gerçeküstü Aşk’.

 

 

 

 

X

Peki ama kimdir Elia Kazan - İyi sinemacı ve ne yazık ki bir ‘ihbarcı’...

Elia Kazan... Yönetmendi ama hayat öyküsü son derece çarpıcı bir film gibiydi. Dünyaya Türkiye’de ‘Merhaba’ demişti. Dedelerinin kökleri Kayseri’ydi, o Rum kökenli bir ailenin çocuğu olarak 7 Eylül 1909’da, Kadıköy’de (Fener) dünyaya geldi. Dört yaşındayken Amerika’ya göç ettiler.

‘Yeni Dünya’ ona da yeni ufuklar açmıştı. Tiyatro oyuncusu olmak istiyordu, önce Yale School of Drama’ya gitti, daha sonra da ünlü oyunculuk eğitmeni Lee Strasberg’in Group Theatre’ına dahil oldu. Oyuncu olarak da boy gösterdi ama asıl olarak sanat yolculuğunu yönetmen olarak biçimlendirdi.

1948’DE OSCAR’A UZANDI

İlk uzun metrajı 1945 tarihli ‘Bir Genç kız Yetişiyor’du (‘A Tree Grows in Brooklyn’). Bizde ‘Namus Sözü’ ismiyle gösterilen ‘Gentleman’s Agremeent’ 1948’de sekiz dalda Oscar’a aday oldu, ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi Yönetmen’ olmak üzere üç kategoride heykele uzanmayı başardı. 1951’de çektiği ve kadrosunda Vivien Leigh, Marlon Brando ve Kim Hunter’ın yer aldığı ‘İhtiras Tramvayı’ (‘A Streetcar Named Desire’), muhteşem bir Tennessee Williams uyarlamasıydı. Bir boksörün liman işçisi olarak sisteme olan isyanını ve arkasına aldığı işçilerle başkaldırışını anlattığı, yine Marlon Brando’lu ‘Rıhtımlar Üzerinde’ (‘On the Waterfront’) de 1955’te tam 12 dalda Oscar’a aday gösterildi ve sekiz dalda ödülün sahibi oldu. Filmografisindeki en ünlü adımlardan biri olan John Steinbeck uyarlaması ‘Cennet Yolu’ (‘East of Eden’), genç yaşta hayatını kaybeden sinemanın en büyük ikonlarından James Dean’in rol aldığı nadir yapımlardandı.

Bir başka unutulmaz filmi de Meksikalı devrimci Emiliano Zapata’nın gaddar diktatör Porfirio Diaz’a karşı verdiği mücadeleyi anlatan ‘Viva Zapata!’ydı. Unutulmaz finaliyle zihinlere kazınan yapımda Marlon Brando’nun yanı sıra Jean Peters ve Anthony Quinn de rol almıştı. Kazan’ın sinema macerasındaki önemli dönemeçlerden biri 1963 tarihli ‘America America’ oldu. Film, biri Rum (Stavros), diğeri Ermeni (Vartan) iki gencin İstanbul’dan Amerika’ya göç etme hayalleri üzerine bir öyküyü anlatır. Osmanlı’nın son dönemindeki kaotik ortamda geçen öykü, ortamı pek de hayırla anmaz.

SİNEMAYA İKİ ÖNEMLİ ADIM

Elia Kazan’ın muhteşem filmlerinin yanında sinema tarihi için iki önemli adımı vardır. Biri Cheryl Crawford ve Robert Lewis’le birlikte ‘Actor’s Studio’yu kurması. Ki Lee Strasberg direktörlüğünde geliştiren bu stüdyoda oyuncuların kendi hayat deneyimlerinden yola çıkarak oynadıkları karakterler olmayı ön plana çıkaran ‘Metod’ tekniğini öğretiyordu. Bu ekolün öğrencileri arasında Marlon Brando’nun yanı sıra Montgomery Clift, Julie Harris, Eli Wallach, Maureen Stapleton, Karl Malden gibi isimler bulunuyordu.

ARKADAŞLARINI İHBAR ETTİ

Yazının Devamını Oku

İşçisin sen, işçi kal!

Bugün 1 Mayıs, yani işçinin, emekçinin bayramı. Bu vesileyle sömürüye karşı mücadele edenlerin, ezilenlerin, dayanışanların, isyan bayrağını çekenlerin, hakkını almak isteyenlerin öykülerini anlatan filmleri derledik. İşte size alın teriyle yüklü bir grup yapım...

1. Tohumlar Yeşerince / GerminalBU BÖYLE GİTMEZ, SÖMÜRÜ DEVAM ETMEZ…

1800’lerde Fransa’nın Montsou kasabasındaki Voreux maden ocağında işçiler zorlu koşullarda çalışmaktadır... Kendi halinde bir emekçi olan Etienne Lantier çalışma şartlarını düzeltmek adına madenciler sendikası kurar ve büyük bir grev organize eder. Émile Zola’nın ünlü romanının 1993 tarihli sinema uyarlamasını Claude Berri yönetmiş, ünlü şarkıcı Renaud, Miou-Miou, Gérard Depardieu ve Jean Carmet gibi isimler de başrolleri paylaşmıştı.

2. Rıhtımlar Üzerinde / On the WaterfrontLİMAN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİN!

Başarılı bir boks kariyerinin ardından liman işçisi olarak çalışan ve bunalımda olan genç bir adam... Patronu kimi kirli işlere karışır ve bunlardan birinde fatura ona çıkar. Abisi de ona sırt çevirince büyük bir ayaklanmaya öncülük edecektir. New York Sun gazetesinde yayımlanmış bir yazı dizisinden sinemaya uyarlanan Elia Kazan imzalı yapım, Marlon Brando’nun usta performansıyla zihinlere kazınmış ve sekiz dalda Oscar ödülü kazanmıştı.

3. Üzgünüz, Size Ulaşamadık / Sorry We Missed YouZAMANE MESELELERİ ÜZERİNE

Yazının Devamını Oku

Akademi’nin ‘bağımsız’lık gecesi...

93’üncü Oscar ödülleri bu gece sabaha karşı sahiplerini buluyor. Ünlü yönetmen Steven Soderbergh’in yapımcılığında düzenlenecek tören, üç saatlik bir film konseptiyle hazırlandı. Aday yapımların ‘bağımsız sinema’ karakterli olması dikkat çekiyor. Geceye bütçesi 5 milyon dolar olan ve ABD’deki derin yoksulluğu anlatan ‘Nomadland’in ve yönetmeni Chloé Zhao’nun damga vurması bekleniyor... Anthony Hopkins’li ‘The Father’ ve Carey Mulligan’lı ‘Promising Young Woman’ın da sürpriz yapması muhtemel...

Evet, sanırım en farklı Oscar töreni bu gece sabaha karşı bizi bekliyor... Nedeni malum, içinden geçtiğimiz ‘pandemi dönemi’. COVID-19’lu günlerin töreni olarak tarihteki yerini alacak gece, Los Angeles’ın ikonik yapılarından Union Station’da gerçekleşecek. Bu ‘artdeco’ tarzında yapının seçilmesinin nedeni, uzak geçmişin törenlerinin havasını yeniden yaratmak. Ayrıca ‘Blade Runner’dan ‘Kara Şövalye Yükseliyor’a, ‘Bugsy’den ‘The Way We Were’e, ‘Pearl Harbor’dan ‘Hail, Caesar!’a birçok yapımın bazı sahneleri halen faaliyette olan bu eski istasyon binasında çekilmişti. Adaylar ancak yanlarında bir kişi getirebilmek kaydıyla mekândaki yerlerini alacaklar ve ikili bir düzen içinde oturacaklar...

AŞILAR BEKLENDİ...

Son yıllardaki gibi sunucusuz gerçekleşecek törenin organizasyonunu Steven Soderbergh; Stacey Sher ve Jesse Collins (Super Bowl’daki devre arası gösterisinin ve Grammy Ödülleri Töreni’nin de yapımcısıydı) gibi isimlerin de dahil olduğu ekibiyle hazırladı. Ünlü yönetmen törene ilişkin programı yaklaşık üç saatlik bir film gibi sunacaklarını ve seyirci olarak bizlerin, açılıştan sonraki 90 saniyede nasıl bir konseptle karşı karşıya olduğumuzu anlayacağımızı belirtti (Amerikalı bir sinema yazarı, “Soderbergh genellikle soygun filmleri çeker, bakalım bu kez nasıl bir film izlettirecek bize” diye latife yapmış). Ayrıca Soderbergh bu zorlu süreci “Bir uçağı havada uçarken inşa etmek gibiydi” şeklinde tarif etti.

Peki ya ödüller? Önce şu hatırlatmalarda bulunalım: Bilindiği gibi sinema salonları pandemi dolayısıyla uzun süredir kapalı. Yer yer ‘ara buluşmalar’ yaşansa da salgının sonraki dalgaları insanları tekrar evlere kapatırken salonların payına bir kez daha yalnızlık düştü. Öte yandan süreç boyunca kitlelerin ilacı yine sinema oldu; çeşitli platformlardan bol bol film ya da dizi izlendi. Akademi, sahiplerini önce 28 Şubat’ta bulacağı açıklanan ama sonra bugüne ertelenen bu yılki ödüller için adaylarını açıklarken çoğu platformlarda boy göstermiş filmler arasından tercih yapmak zorunda kaldı. (Ertelemenin iki nedeni vardı; biri Soderbergh’in çektiği konsept filmi hazırlamak için gereken zaman, diğeri de konukların COVID-19 aşılarının tamamlanmasının beklenmesi.) Nitekim listede yer alan yapımlardan birçoğu Netflix, Amazon Prime ve Türkiye’den izlenemeyen Hulu gibi platformlarda seyirci karşısına çıktı.

Bu yılın adaylarını ortak parantezde buluşturan karakteristik özelliklerin altını çizerek başlayalım: Pandeminin yarattığı ekonomik sorunların ifadesi olsa gerek, aday filmler ‘bağımsız sinema’ etiketine sahip yapımlardan oluşuyor. Büyük Hollywood prodüksiyonu kimliğiyle göze çarpan bir yapım yok. Şu maliyet rakamları size fikir verebilir: ‘The Trial of Chicago 7’ 36 milyon dolar, ‘Judas and the Black Messiah’ 26 milyon dolar, ‘Mank’ 25 milyon dolar, ‘One Night in Miami’ 19.6 milyon dolar, ‘Nomadland’ 5 milyon dolar, ‘Minari’ 2 milyon dolar...

Mank

Filmlere ilişkin bir diğer nokta da şu; geçen yıl 25 Mayıs’ta Minneapolis’te beyaz polis memuru Derek Chauvin’in siyah George Floyd’u öldürmesinin ardından başlayan ve ‘Black Lives Matter’ (‘Siyah Hayatlar Önemlidir’) sloganıyla yaygınlaşan toplumsal tepkiye paralel biçimde siyahların öykülerini anlatan çalışmalar ön plana çıktı. Birçoğu sinematografik açıdan ortalamanın üzerinde olan bu yapımlardan üçü (‘One Night in Miami’, ‘Judas and the Black Messiah’, ‘The Trial of the Chicago 7’) ‘En İyi Film’ dalında aday, iki film (‘Ma Rainey’s Black Bottom’ ve ‘The United States vs. Billie Holiday’) de oyunculuk kategorilerinde öne çıkan projeler.

Yazının Devamını Oku

Bu dansı bana lütfeder misiniz?

29 Nisan Dünya Dans Günü. Bu vesileyle içinden dans geçen, seyircisini piste davet eden filmleri derledik. İşte bazıları sinema tarihine geçmiş, bazıları bir dönemin gençliğinin göz ağrısı olmuş, bazıları da birden çok kuşağın zihninde yer etmiş yapımlardan oluşan seçkimiz...

CUMARTESİ GECESİ ATEŞİ / SATURDAY NIGHT FEVERPistler onlardan sorulur!

İşçi sınıfından bir genç olan Tony Manero için hayattaki en büyük zevk, dans etmektir. Küçük Brooklyn diskosunda her cumartesi adeta kurtlarını döker. Günün birinde tanıştığı Stephanie’yle pistte iyi bir çift olur ve büyük bir dans yarışmasına katılırlar. John Badham imzalı 1977 yapımı film zamanında büyük ilgi görmüş ve popüler kültür fenomeni haline gelmişti. John Travolta (performansıyla ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında Oscar’a aday olmuştu) ve Karen Lynn Gorney’nin başrollerini paylaştığı filmin bu kadar tutulmasına Bee Gees’in unutulmaz şarkıları da katkıda bulunmuştu. 

SİYAH KUĞU / BLACK SWANBu rekabetten korkulur…

Eski bir balerin olan annesinin hırslarını üzerinde taşıyan genç bir yetenek: Nina. Yönetmeni sahne koydukları ‘Kuğu Gölü Balesi’nde rol değişimine gitmeye karar verir. Nina’nın bu aşamada ciddi bir rakibi vardır; Lily. Darren Aronofsky’nin yapıtı genç bir balerinin sanatsal ve ruhsal acılarından yola çıkıyor, gücün karanlık tarafına geçilmesiyle bambaşka bir boyut kazanıyor. Filmin kadrosunda Nathalie Portman, Mila Kunis, Vincent Cassel, Barbara Hershey ve Winona Ryder gibi isimler yer alıyor. 

FLASHDANCEBir kuşağın göz ağrısı

Yazının Devamını Oku

İzleye izleye öğrenin çocuklar

Malum bu hafta 23 Nisan’ı kutlayacağız... Ata’nın çocuklara armağan ettiği bu bayram vesilesiyle onlara hayat boyu taşımaları beklenen değerleri hatırlatan filmleri derledik. İşte insanlığı ayakta tutan erdemlerde dolaşan, klasikleşen, çocuklar kadar büyüklere de seslenen yapımlar...

Yalan söylememek PİNOKYO / PINOCCHIO Yalancının burnu…

Malum, Carlo Collodi’nin ölümsüz eseri kendisine kukla bir çocuk yaratan yaşlı ustayla varoluş sorunları olan Pinokyo adını verdiği minik kuklanın yaşadıklarını anlatır. Pinokyo yalan söyledikçe burnu uzar ama öykünün bir başka meselesi kendi varlığını kanıtlamak için baba figürüne başkaldırmaktır. İnsan olmak için büyük uğraş veren kukla yaşadıklarıyla olgunlaşacak ve başkaldırdığı babasını zaman içinde takdir edecektir. Bu masalın son uyarlaması Matteo Garrone imzasını taşıyor, özellikle görsel yanıyla ilgi çekici. 

‘Farklı’ olana kol kanat germek E.T. / THE EXTRA-TERRESTRIAL Önyargısızlık…

Uzaydan gelen bir yaratığa çocuklar sahip çıkar ve onu büyüklerin ‘şerrinden’ korur. Steven Spielberg’ün ‘korkunç uzaylı’ motifini ters yüzettiği film miniklerin meselelere önyargısız, sevgiyle ve şefkatle yaklaştığını gösteren bir yapıttır. Elliot ve arkadaşlarının, evine dönmek için çabalayan ‘E.T’ye olan yardımları hiçbir zaman unutulmaz! 

Vefalı olmak CHRISTOPHER ROBIN Eski dostlar, eski dostlar

Yazının Devamını Oku

Sinemada Mısır sevenlere...

Geçen hafta Mısır’da 18 kral ve dört kraliçe mumyası, ‘Firavunların Altın Geçidi’ isimli bir kortej eşliğinde Kahire’deki neo-klasik müzeden Gize’deki Mısır Medeniyeti Ulusal Müzesi’ne devlet töreniyle taşındı. Biz de bu vesileyle Antik Mısır’da geçen, tarihe göndermeler yapan ve zihinlerde yer edinen filmlerden oluşan bir seçki hazırladık.

1. On Emir / The Ten CommandmentsKÖLELİĞE BAŞKALDIRI

Nil Nehri’ne bırakılan bir bebek, firavunun kız kardeşi tarafından bulunur ve büyütülür. Vakti gelince de tahta geçmek için beklerken İsrailoğulları kavminden olduğu anlaşılır. Köleliğe başkaldıran ve kavmini özgürleştiren Hazreti Musa’nın öyküsünü anlatan epik bir yapım. Cecil B. DeMille imzalı (1956) bu görkemli filmde dönemin bütün büyük bütçeli yapımlarında boy gösteren Charlton Heston başrolde. Zamanının ilerisindeki etkileyici görsel efektleri filme bu dalda Oscar kazandırmıştı. 

2. Mumya / The MummyBIRAKIN UYUSUN…

1920’lerde Antik Hamunaptra şehrini bulmak için yola çıkan İngiliz Evelyn ve Jonathan Carnahan kardeşlere Amerikalı rehber Rick eşlik etmektedir. Jonathan büyük bir hazinenin, Evelyn ise olası bilimsel keşiflerin derdindedir. Araştırdıkları tapınakta buldukları bir kitap binlerce yıldır uyuyan başrahip Imhotep’in uyanmasına ve lanetiyle geri dönmesine neden olur. 1932 tarihli klasiğin yeniden çevrimi olan Stephen Sommers imzalı yapım çok tutmuş, sonrasında bir seriye dönüşmüştü. 

3. Exodus: Tanrılar ve Krallar / Exodus: Gods and Kings2000’LERİN ‘10 EMİR’İ

Yazının Devamını Oku

Festivalin en derin izleri

İstanbul Film Festivali bu yıl 40 yaşına bastı. Bu süreçte sinemaseverlerin hatıralarında derin izler bırakan çok sayıda yapıt izledik. İşte zihinlerimizdeki yerleri son derece sağlam olan bu yapımlardan oluşmuş, kişisel bir ‘40 yılın 40 filmi’ listesi...

1. Aguirre, Tanrı’nın Gazabı / Aguirre, der Zorn Gottes / Yön: Werner Herzog (1992)HİTLER’İN ÖNCÜSÜ!

16’ıncı yüzyıl… İnka topraklarında ‘El Dorado’yu arayan iktidar tutkunu, altın hırsıyla yanan ve zamanla şirazesini kaybeden İspanyol bir komutan… Alman sinemasının önemli isimlerinden Werner Herzog’un yazıp yönettiği bu olağanüstü yapıma ilişkin “Alman toplumunu arkasına alarak dünyayı kana bulayan Hitler faşizmine de göndermelerde bulunuyor” şeklinde görüşler dillendirilmişti. 

2. Andrey Rublev / Yön: Andrey Tarkovsky (1988)SEN VANDALLIĞIN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN?

Sinemanın büyük ozanı Andrey Tarkovsky’nin başyapıtlarından… Şiddetin, vandallığın hâkim olduğu bir zaman diliminde inancını sorgulayan bir dönem ressamını anlatan film, bütün zamanların en iyi filmlerinden biri kabul edilir. Ön planda kişisel bir hesaplaşmayı izlerken genel planda da ortaçağ Rusya’sının tasviri perdeye yansır… 

3. Cehennemde İki Devre / Ket Felido a Pokolban / Yön: Zoltan Fabri (1995)BİR MAÇTAN DAHA FAZLASI…

Yazının Devamını Oku

‘Arkadaş’tı, ‘Çirkin Kral’dı

“Parlak bir sinemacı ve sanatçı, hiçbir zaman amatörlüğün ötesine geçememiş bir ‘siyasetçi’; her şeyini kitlelerle paylaşmaya can atan bir ‘biz’ ve çıkardığı siyasi dergiye ‘Güney’ adını verecek kadar bireyci bir ‘ben’; dünyanın sosyalizm-öncesi popülist başkaldırmacı kahramanına, örneğin bir Robin Hood’a denk düşen bir mizaç ve tarihi maddeciliğin teorik inceliklerini kavramaya hayati önem veren bir akıl; silah, eylem ve mertlik dünyasının korkusuz bir savaşçısı ve insanları barışa, sükunete, okumaya, sevgiye çağıran bir derviş. Bütün bunların sonucunda mutlak bir yalnız adam...” Yıllar yıllar önce bir yazısında böyle tanımlıyordu Murat Belge onu...

Sinemamızın kilometre taşları sayılacak filmlere imza atmış bir yönetmen, özel hayatı tartışmalı bir karakter, öte yandan bu toprakların yerelden evrensele sunduğu ve neredeyse bütün dünyanın tanıdığı, saygı gösterdiği, kendinden sonra gelen meslektaşlarının yapıtlarına göndermelerde bulunduğu bir büyük yaratıcı...

İLK BÜYÜK ÇIKIŞI 1966’DA

1 Nisan 1937 yılında Adana’da dünyaya geldi Yılmaz Güney. Gerçek soyadı Pütün’dü ve bu sözcük, kırılması zor, sert meyve çekirdekleri için kullanılan bir deyimdi. Çok küçük yaşta hayata atıldı, ırgatlara su, gazoz sattı, pamuk işçiliği, bağ bekçiliği yaptı. Çukurova’nın kendine özgü ruhunu ve doğasını, emek-yoğun yapısını tadarak, deneyerek, yaşayarak büyüdü. Lise sonrası Kemal Film’in Adana şubesinde çalıştı. Gençlik yıllarında çeşitli mecralarda yazıp çizdi, dergi çıkardı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okurken Atıf Yılmaz’la tanıştı ve set işçiliğinden oyunculuğa, sonradan da yönetmenliğe uzanan büyük bir maceranın parçası oldu. ‘İkisi de Cesurdu’, ‘On Korkusuz Adam’, ‘Koçero’ gibi yapımlarla tanındı ve ‘Çirkin Kral’ lakabını aldı. İlk büyük çıkışı 1966’da Lütfi Akad’ın ‘Hudutların Kanunu’yla oldu, aynı yıl yönetmenliğe de başladı. 1968’de yazıp yönettiği ve oynadığı ‘Seyyithan-Toprağın Gelini’yle eleştirmenlerin de kadrajına girdi. 1970’te sinemamız için hâlâ aşılamamış bir büyük zirve olan ‘Umut’a imza attı (Bu film en son 2017’de Hürriyet Pazar’ ekinde 100 sinemacıyla yaptığımız ‘Sinemamızın En İyi 100 Filmi’ soruşturmasında birinci olmuştu). Ömer Lütfi Akad’ın “Sinemamızın ilk gerçekçi filmi” olarak tanımladığı ‘Umut’, beş çocuklu arabacı Cabbar’ın faytonculuk yaparken atının bir kaza sonucu ölmesiyle birlikte kendini bulduğu çıkmazda, bir hocanın peşine takılarak define aramasını anlatır. Tuncel Kurtiz’le başrollerini paylaştığı bu siyah-beyaz klasiğin öyküsünü Güney, babasının yaşamından yola çıkarak yazmıştı.

CEZAEVİNDEN FİRAR ETTİ

Yılmaz Güney bu olağanüstü filmleri yapıp zihinlerde çok çok özel yerlere sahip bir kült figürken aynı zamanda siyasi görüşleri ve eylemleri itibariyle de sistemin gözünü üzerinden ayırmadığı bir isimdi. 1961’de yazdığı bir öyküde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle bir buçuk yıl hapis yatmıştı. İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılıp öldürülmesi olayından sorumlu Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi lideri Mahir Çayan ve arkadaşlarını sakladığı gerekçesiyle de 1971’de iki yıl hapse mahkûm edildi. İçeride kaldığı sürede kendisini yazı-çizi-okuma işlerine veren Güney, sonrasında Türk sinemasının burjuvazisine yönelttiği ilk eleştirel bakış olarak kabul edilen ‘Arkadaş’ı yönetti ve film, özellikle başrol oyuncularından Melike Demirağ’ın ünlü şarkısıyla birlikte 70’li yılların unutulmazlarından biri oldu. 27 Mart 1972’de hapse giren sanatçı, 20 Mayıs 1974’te çıkmıştı. Aynı yıl ‘Endişe’ adlı filmin çekimlerini başlayan Güney, bir gazinoda çıkan tartışmada Yumurtalık Hâkimi Sefa Mutlu’yu öldürmekten dolayı bir kez daha tutuklandı. 19 yıl hapis cezasına çarptırılan Güney, 9 Ekim 1981’de izinli olarak çıktığı Isparta Yarıaçık Cezaevi’nden firar etti ve yurtdışına kaçtı. İçerideyken yazdığı senaryodan Şerif Gören’in çektiği ‘Yol’la 1982’de Cannes’da ‘Altın Palmiye’ alan sanatçı, son yıllarını geçirdiği Paris’te mide kanserinden 7 Eylül 1984’de hayata veda etti ve naaşı, Pere Lachaise Mezarlığı’na gömüldü. Sonrasında şiddet dolu bir ilişkiye dönüşen Nebahat Çehre’yle ilk evliliğini yapan sanatçı, ikinci evliliğini de Fatoş Güney’le gerçekleştirmişti.

Yılmaz Güney, entelektüellerin belki sonradan keşfettiği bir adaydı. Ama sıradan sinema seyircisi onu çoktan bağrını basmış, onunla ve perdedeki suretiyle çoktan hesaplaşmasını yapmış, kendisinin bir yansıması olduğunu görmüştü. Meslek hayatımın ilk büyük duraklarından biri olan Antrakt dergisinin 12. sayısında (Eylül 1982) Yılmaz Güney’i kapak yapmıştık. O sayıda sevgili Can Kozanoğlu ‘Disiplinsizdi ama iyi bir boksördü’ başlıklı yazısında halkın sevgilisi olma gerçeğini şu satırlarla yansıtmıştı: “İnsanların Yılmaz Güney filmlerinde aradıkları ve buldukları, sinema değil başka bir şeydi. Sahi neydi o? Neydi ve nasıl bir şeydi ki, bir insan sırf Yılmaz Güney’i kurtarabilmek için gardiyan olabiliyordu, bir şoför yalnızca Yılmaz Güney için yürümeğe değeceğini söyleyebiliyordu. Yılmaz Güney’in öldüğü gün Diyarbakır’da gazete kalmıyor, aynı gün İstanbul’da kahkaha atanlar fırça yiyordu! O insanların aradıkları ve buldukları ‘kendileriydi’. Biraz ‘gerçek’ kendileri, biraz hayallerindeki ‘kendileri’. / Yılmaz Güney disiplinsiz ama iyi bir boksördü. Tribünlerdeki kalabalıklarda takım ruhu uyandıran bir stili vardı. Gelgelelim boksördü işte, elbette ki bireysel dövüşürdü. Seyircileri pek takmazdı, takım ruhuyla bireysel dövüş arasındaki çelişkiyi. Çünkü Yılmaz Güney iyi boksördü ve ‘taraftarları’ garip bir kitleydi. Kalabalık, garip ve anlamlı: Yalnızca seyirci oldukları halde en kötü boksörden daha çok yumruk alanlar, en çok dayak yiyenler.”

ADETA KENDİSİ BİR FİLMDİ

Yazının Devamını Oku

‘İhtiyarlara yer var’

18-24 Mart Yaşlılar Haftası... Biz de bu vesileyle koca bir hayatın yükünü omuzlamış insanların öykülerini anlatan yapımları derledik. İşte size dünya ve Türk sinemasından çarpıcı, hüzünlü, komik, buruk tonlarda seyreden, belki yaşları itibariyle ihtiyar ama ruhları genç karakterlerin filmleri...

1) GENÇLİK / YOUTHHani benim gençliğim nerede?

İki sıkı dost: Besteci ve orkestra şefi Fred Ballinger’le yönetmen Mick Boyle… Bir sağlık merkezinde gençlik aşısı peşindedirler. Fred’e Kraliçe’den teklif gelmiştir. Mick ise genç senaristlerle ‘vasiyet filmi’nin telaşındadır. Paolo Sorrentino’nun bu enfes yapıtı yitip giden yıllara özlemin de ifadesidir. Filmde başrolleri Michael Caine ve Harvey Keitel paylaşır. 

2) SCHMIDT HAKKINDA / ABOUT SCHMIDTYeni anlamlar peşinde

Emekliliğinin ardından eşini kaybetmesiyle hayatı kararan bir adam... Üstelik kızı da onaylamadığı biriyle evlenmek üzeredir. Büyük bir boşluk içindeyken hayatına yeni anlamlar katmak için harekete geçer… Alexander Payne imzalı film, hüzünlü ama esprileriyle de alıp götüren bir ihtiyarlık hesaplaşması. Jack Nicholson her zamanki gibi döktürüyor. 

3) GRAN TORINOIrkçılığa veda için uygun bir zaman

Yazının Devamını Oku

Kadınlar vardır, kadınlar vardır, kadınlar her yerde...

Malum, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü... Biz de bu vesileyle kadınların öykülerini perdeye taşıyan filmleri hatırlatalım dedik. İşte dünya ve Türk sinemasından kadınların başrollerde olduğu, hafızalarda yer etmiş yapımlar.

1) THELMA VE LOUISEEyy özgürlük...

Erkek egemen bir dünyada farklı karakterlere sahip iki kadın; Thelma daha genç ve naif, Louise ise tecrübeli ve lider ruhlu. Thelma’ya saldıran adamı Louise vurur ve böylece ‘kanun dışı’ konumuna düşerler... Susan Sarandon ve Geena Davis’in sürüklediği, Brad Pitt’in ilk kez kitlelerle buluştuğu, Ridley Scott’ın kült yapıtı kendilerine yaşama alanı bırakılmayan kadınların öyküsüdür... Çıktıkları yolculuk, elbette onları değiştirecek, dönüştürecektir. Çok beğenenler kadar fazla sert bir feminist söyleme sahip olduğunu yazıp çizenler ve finaline itiraz edenler de var.   

2) DİREN! / SUFFRAGETTEBoşuna çekilmedi bunca acılar

Geçen yüzyıl başında Britanya’da, kadınların oy kullanma hakkına ulaşması için çabalayan bir grup öncü karakter... Bu direnişçi topluluğun üyelerine ‘Süfrajet’ler deniyor ve söz konusu hakkı, gelecek kuşaklara armağan ederken fiziksel ve ruhsal açıdan çok zorlu koşullarda mücadele ediyorlar. Sarah Gavron’ın gerçek görüntülere de yer verdiği filmi bir at yarışındaki eylemiyle hareketin seyrini değiştiren Emily Davison’ı hatırlatma gibi önemli bir görevi de üstleniyor. 

3) KADININ FENDİ / MADE IN DAGENHAMŞanlı bir direniş hikâyesi...

Yazının Devamını Oku

Kıpırdamayın, çiziyorum…

Bugün Dünya Ressamlar Günü. Bu vesileyle, fırçalarıyla dünyayı yeniden tanımlayan, tuvallerine aktardıklarıyla bize sevinci, üzüntüyü, doğayı, acıyı, tatlıyı yaşatan, gerçekleri ya da hayalleri tablolarına sığdıran bu sanatçıların sinemadaki yansımalarını hatırlayalım dedik. İşte size ressamları anlatan filmlerden bir seçki...

ANDREY RUBLEVİnancın ressamı

Barbarlığın hüküm sürdüğü bir dönemde ikon ve fresk ressamı Andrey Rublev’in gerçekleştirdiği bir eylemle hayatını ve inancını sorgulama süreci… Soyvet dönemi sinemasının en büyük ustası kabul edilen Andrey Tarkovsky’nin ilk dönem (1966) yapıtlarından. Bence en iyi filmi… Epizodik bir anlatıma sahip çalışma, seyircisini sanki bir büyük resmin içinde dolaştırır. 

İNCİ KÜPELİ KIZ / GIRL WITH A PEARL EARRINGEsin kaynağı neydi?

Sanat tarihine ‘Delftli ressamlar’ olarak geçen akımın öncü isimlerinden Johannes Vermeer ünlü tablolarından ‘İnci Küpeli Kız’ı nasıl ve hangi esinle çizmiş olabilir? Peter Webber’in 2003 tarihli filmi bu fikir üzerine kurulmuş kurgusal bir romanın (yazarı Tracy Chevalier) sinema uyarlaması. Başrolleri Colint Firth ve o dönemde yeni parlayan Scarlett Johansson paylaşıyor. 

ASLA GÖZLERİNİ KAÇIRMA / WERK OHNE AUTORResmin ideolojik yolculuğu

Yazının Devamını Oku

‘Türk’ün uzaydaki seyir defteri

Milli Uzay Programı hedefleri dahilinde Türkiye’nin 2023’te Ay’a gitme isteği gündeme gelirken biz de daha önce ‘uzaya çıkmış’ Türklerin maceralarını anlatan filmlerimizi derledik... İşte size çoğu hafızalarda yer etmiş yerli, milli ve uzaylı yapımlarımız...

G.O.R.A.Arif olan anlar!

Halıcı, turizmci, rehber; bilumum her şey olan ve her şeyden anlayan Arif, günün birinde uzaylılar tarafından kaçırılır. Sonraki süreçte bir yandan Prenses Ceku’ya âşık olurken öte yandan iktidarı ele geçirmek isteyen Komutan Logar’a karşı mücadele verir. Cem Yılmaz’ın, Türk’ün pratik zekâsını uzaya taşıyan filmi kendisinin geçmiş ‘stand-up’larındaki tiplemesinin sinemasal uzantısı olduğu kadar her daim ustası bellediği Sadri Alışık’ın ‘Turist Ömer Uzay Yolu’nda’ya da bir saygı duruşu. Yönetmenliğini Ömer Faruk Sorak’ın üstlendiği 2004 tarihli ‘G.O.R.A’. sinemamızdaki uzaylı filmlerinin en görkemlisidir ve replikleri (‘Tahta tabii, zoruna mı gitti!’ mesela) unutulmazdır… 

A.R.O.G.‘Taş devri’ çocuklarıyız biz…

Sinema tarihinde zaman yolculuğuna çıkıp geçmişe giden çok olmuştur ama iş bir Türk’e geldiğinde yine G.O.R.A.’daki Arif’e nasip kısmettir. Cem Yılmaz’ın karakteri ‘A.R.O.G.’da 1 milyon yıl geriye gider ve Yontma Taş Devri’nde yontulacak birçok mesele bulur. Yönetmen koltuğunda Ali Taner Baltacı’nın oturduğu yapım birçok meseleye, bilimkurgu sinemasının klasiklerine, futbol filmlerine, tarihe yaptığı göndermeler ve yine akıllarda yer eden unutulmaz replikleriyle (‘Bir haftada ortaçağ, 15 günde yeniçağ, yemin ediyorum bir aya kadar Fransız Devrimi’ne kadar götürürüz biz bu işi’) sinemamız adına unutulmaz bir komedi klasiğidir. 

TURİST ÖMER UZAY YOLU’NDAZıt, yazaneye gel!

Yazının Devamını Oku

‘Beni mecnun ettin, sen de olasın!’

14 Şubat ‘Sevgililer Günü’ne uygun olarak sinema tarihine geçmiş, bazılarımızda çok derin izler bırakmış aşk filmlerini derledik. İşte kimi romantik komedi formatında, kimi hüzünlü öyküler anlatan, kimi gözyaşlarımızı teslim alan, kimi mutlu sona göz kırpan, kimi yüreğimizi delip geçen filmler...

KAZABLANKA / CASABLANCABir daha izle seyirci!

İkinci Dünya Savaşı dönemi, Kazablanka... Hitler belasından kaçan Avrupalılarla dolu bu yerde Rick Blaine yörenin popüler barını işletmektedir. Bu ortamda karşısına eski aşkı Ilsa Lund çıkar. O artık direniş lideri Victor Laszlo’nun karısıdır. Asıl önemlisi kurtuluşları için Lizbon’a gitmeleri gerekiyordur ve yardım edecek tek kişi de Rick’tir. Yılların eskitemediği bir melodram klasiği. Michael Curtiz’in rejisi, Humphrey Bogart-Ingrid Bergman’ın performansları ve “Bir daha çal, Sam” repliğiyle hafızalara kazınan bu yapıt için Umberto Eco’nun da “Bir klişe kullanırsanız sıkıcı olur, yüzlercesini kullanırsanız da ‘Kazablanka’ gibi muhteşem olur” dediğini hatırlatalım... 

HARRY SALLY İLE TANIŞINCA / WHEN HARRY MET SALLY...Kadınlarla erkekler arkadaş olur mu?

Rob Reiner’ın unutulmaz romantik komedisi... Daha önce tanışmadıklarını fark eden aynı okuldan mezun Sally Albright’la Harry Burns’ün, kadın-erkek ilişkileri üzerine muhabbetleriyle dolu yapım, gücünü Nora Ephron’un senaryosundan ve Meg Ryan’la Billy Crystal’ın olağanüstü kimyasından alıyordu. Restorandaki orgazm taklidi sahnesi, filmin unutulmazlarındandır... 

YASAK İLİŞKİ / THE BRIDGES OF MADISON COUNTYTrafik lambasındaki karar anı

Yazının Devamını Oku

Çocuklara ve her daim çocuk kalanlara...

Malum, öğrenciler sömestir tatilinde. Bu vesileyle miniklere yönelik bir seçki yapalım dedik. İşte yaşları küçük ama yürekleri, umutları, hayalleri büyük ana karakterleriyle listemize giren filmler... Sadece çocuklara değil elbet, büyümemekte ısrar edenlere de tavsiye edilir.

YUMURCAK / THE KID100 yıllık bir muhteşemlik...

Bir sokak serserisi tarafından büyütülen ve onun yanında hırsızlığı öğrenen bir çocuk... Charlie Chaplin bu hikâyeyi öyle güzel, öyle yakıcı, öyle komik ve hüzünlü anlatır ki... Düşünün, 1921’de çekilmiş ve aradan tam 100 yıl geçmiş olsa da ‘Yumurcak’ hâlâ taze, hâlâ etkileyici, zamana yenik düşmemiş bir başyapıt... Filmi özel kılan yanlardan biri de kuşkusuz o dönemler yedi yaşında olan Jackie Coogan’ın performansıydı. Memduh Ün tarafından çekilen 1986 tarihli yerli versiyonu ‘Garip’te ise ana karakterleri Kemal Sunal ve Ece Alton canlandırmıştı.

E.T. / THE EXTRA-TERRESTRIAL‘Dış güçler’in en sempatiği

Uzaydan hep bela, korku ve kaos gelecek değil ya, arada bir ‘E.T.’ gibi son derece sempatik, yardımsever ve çocuklara yakın bir yaratık da geliyor. Steven Spielberg’ün gezegenimizi ele geçirmek isteyen uzaylı imajını altüst eden ve meseleye çocukların cephesinden yaklaşan filmi, her yaştan çocuğa seslenen, tüm zamanların en iyi yapımlarından biridir. Öykü, küçük Elliott ve arkadaşlarının, yolu Dünya’ya düşmüş bir uzaylıya yardım çabalarını anlatır.

PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI / A PÁL UTCAİ FİÚKParlak yıldızlardık o zaman...

Yazının Devamını Oku