GeriUğur VARDAN Bir şampiyonluktan fazlası...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir şampiyonluktan fazlası...

Nejat İşler, Bodrum’da bambaşka bir hikâye yazdı.

Mayıs 2015’te yönetimini devraldığı Gümüşlükspor’u, geçen pazar amatör kümede şampiyon yaptı. Siyah-Sarılı takımın final maçı dolayısıyla Gümüşlük’e gittik, iki gün boyunca bu heyecana ortak olduk.

 

İlk gün

Profesyonel takımlar, ikinci yarı hazırlıklarıyla uğraşadursun, spor basını hangisi ipi göğüsler, ara transferde hangi takviyeler yapılır sorularına cevap aramakla meşgul olsun derken amatör kümelerde ‘Şampiyonluk’ unvanını ‘resmiyet’e dökenler var bile... Onlardan biri de Muğla 1. Amatör Ligi A Grubu takımlarından Gümüşlük Gençlikspor’du. Siyah-Sarılılar geçen pazar günü, en yakın rakibi Turgutreisspor’u sahasında 1-0 yenerek ‘Mutlu son’a ulaştı ve bir üst kümeye yükseldi.

 

Bir şampiyonluktan fazlası...


Bodrum’un bu şirin yöresinin takımının öyküsünü farklı kılan en önemli unsur, kuşkusuz başkanlık koltuğunda oturan kişiydi. Siyah-Sarılıları Mayıs 2015’ten bu yana oyuncu Nejat İşler yönetiyor. Hal böyle olunca takıma bakış, sezon içindeki öyküsü, nihayetinde nereye varacaklar merakı yerelden evrensele olmasa bile ülke sathına yayıldı ve mesele, kulak kabartmaya değer bir hale geldi. Dolayısıyla yedi takımın yer aldığı grupta, Siyah-Sarılıların en yakın rakibiyle oynayacağı ‘Final’ niteliğindeki maç, başından sonuna takip edilecek ve sayfalarımıza taşınacak nitelikteydi. Bu hedefi gerçekleştirmek üzere fotoğrafçı arkadaşım Muhsin Akgün’le birlikte soluğu Gümüşlük’te aldık ve iki günü, takımla birlikte dolu dolu yaşadık.

 

‘Siyah-sarı/Balık-rakı’

 

Siyah-Sarılıların yönetim kurulunda  (aynı zamanda takımın ‘Basın Sözcüsü’), Radikal Spor’un unutulmaz kalemlerinden avukat-şair Akif Kurtuluş (ki yazı-çizi âlemi onu ‘Erkan Goloğlu’ olarak tanıyor) da olunca bazı işler hem kolaylaştı hem de farklı bir tadın, dokunun parçasına dönüştü.

Derdimiz sadece ‘olası’ bir şampiyonluğa tanıklık etmek değil, Nejat İşler gibi sevilen, aykırı bir karakterin futbol dünyasının amatör koridorlarında dolaşırken nasıl bir farklılığa imza attığını gözlerimizle görmek, o havayı insan ilişkileri üzerinden koklamaktı. İlk iş olarak cumartesi günü öğle suları mücadelenin oynanacağı Gümüşlük Sahası’na yollandık. Çünkü orada, ertesi günkü maçın görsel ve psikolojik atmosferine ilişkin hazırlıklar yapılıyordu ve İşler de bizatihi ‘işin’ başındaydı.

Öğrendik ki takımın en önemli tezahüratı geçen yıldan bu yana ‘Siyah-sarı/Balık-rakı’ymış. Bu sözlerin görsel ifadesinin yansıdığı pankart, kale arkasında çoktan asılmıştı. Ekip yeni bir hedefin peşindeydi; üzerinde takımın maskotu sevimli köpekbalığı figürünün de bulunduğu pankarta, ‘O kupa buraya gelecek’ sözleri yazma faaliyeti. Nejat İşler, elleri siyah boyaya bulaşmış bir şekilde yer yer kendini hatırlatan güneşin altında hazırlanan kalıp eşliğinde metni tamamlamaya çalışıyordu.

 

Çocuklar gibi şendi

 

Aslında karşımızdaki görüntü, meseleyi açıklığa kavuşturmak adına yeterince malzeme sunuyordu. Futbol, bütün ana ve yan unsurlarıyla erkeklerdeki o bitmeyen çocuksu neşenin bir parçasıdır  (Tek problem oyun esnasında bazen meseleye kendimizi fazla kaptırmamızdır ki, işte o zaman büyümemişliğimiz, ergenliğimiz ortaya çıkar). Nejat İşler, pankartı boyamaya çalışırken bu işe ne kadar gönülden sarıldığını gösterir bir ruh durumu içindeydi. Çocuksu neşesi, adeta ertesi gün tüm bir camiayla birlikte yaşayacağı ‘olası’ sevincin de ipuçlarını sunuyordu. Boyama işleminden pankartı tribünde tutacak iplerin tutturulmasına kadar her şeyle başından sonuna ilgilendi.

Cumartesi mesaimizin son bölümünde takımla birlikte yemek vardı. Bu bölümün en önemli kısmı şuydu: İşler, son viraj öncesi ‘Şampiyonluk primi’ni açıkladı; futbolcu başı 1500 TL.        

 

İkinci gün


Rakip takıma koltuk taşıyan başkan

 

Bir şampiyonluktan fazlası...

Ve en zor sınav gelip çatmıştı. 14.00’teki maç için 12.00 suları sahaya gitmiştik bile. Sahadaki tek tribün yavaş yavaş dolmaya başlıyor, adrenalin dozajı hem lider Gümüşlük kanadında hem de konuk Turgutreis cephesinde yükselmeye başlıyordu. Nejat İşler, bir ara kale arkasındaki plastik sandalyeleri toplamaya başladı. Genel koordinatör Murat Arıkan’ın, “Ne yapacaksın onları?” sorusuna verdiği, “Turgutreis yöneticileri gelmiş, onlara götürelim” cevabı, meseleye olan tutkusunun yeni bir ifadesiydi benim için.

Bir gün önce İşler, Soma’daki faciada hayatını kaybeden madencilerden bazılarının çocuklarına turizm eğitimi veren eski hakemlerimizden Serdar Çakman’la konuşup onları maça davet etmişti. Mücadelenin başlamasına yaklaşık yarım saat kala gelmişler. Nejat bana seslenip, “Gelmişler, bir merhaba diyelim mi” deyince Muhsin’i de alıp tribünlere gidiyoruz. Çocuklar, “Gümüşlük korkma, Soma yanında” diye tezahürat yapıyor. Tablo fazlasıyla duygusal, Nejat’la bakışıyoruz, “Çok kötü oldum, ağlamak üzereyim” diyor.

Maç başlamak üzere, İşler mücadeleyi ilk yarıda rakip takımın hücum edeceği kalenin arkasında izliyor. Bense teknik direktör dostumuz Metin (Yıldız) Hoca ve Akif’in davetlisi olarak gelen Ankaralı genç şair Kerim Akbaş’la birlikte tribüne yöneliyorum. Çünkü oradan hem oyun daha iyi okunur hem de ‘taraftar’ın nabzı tutulur! Siyah-Sarılılar hızlı başlıyor lakin Turgutreis kalecisi çok başarılı. Neyse, bir korner atışında Gümüşlük’ün 35’lik yıldızı Murat, takımını 1-0 öne geçiriyor. İkinci yarı yer değiştiriyor ve sağ tarafa geçiyoruz. Burada maç dolayısıyla İstanbul’dan gelen Can Yayınları’nın sahibi Can Öz de var (ki kendisi Ayazma’nın defans elemanlarından aynı zamanda). 52. dakikada dengeler değişiyor, çünkü ev sahibinden Ufuk ikinci sarıdan kırmızıyı görüyor. Gümüşlük artık 10 kişi ve maçın bitmesine o kadar çok süre var ki. Metin Hoca “Eyvah” diyor, Kerim moral aşılamaya başlıyor, bense “O kadar geldik, bir şampiyonluk görelim” havasındayım. Zaman gerçekten geçmek bilmiyor, Turgutreis de fena takım değil, sürekli bastırıyorlar ama net fırsat bulmakta zorlanıyorlar. Buldukları en önemli fırsatı da kaleci Çağrı kornere tokatlıyor. Uzatmanın ardından hakem son düdüğü çalıyor ve ortalık ana-baba gününe dönüyor. Futbolcular, yönetim, Nejat İşler, seyirciler, hep birlikte sahanın içinde kenetleniyor ve şampiyonluğu kutluyor. Bu sırada alnı kapıya çarpan ve sonrasında 12 dikiş atılan İşler, “Merak etmeyin, bir şeyim yok” diyerek sevinç kutlamalarındaki yerini alıyor.

Bence sinema tarihinin en güzel futbol filmlerinden biriydi ‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’. Amatör bir takımın, Özal’ın liberalleşme yolundaki Türkiye’sindeki değişimden nasıl etkilendiğini sahici bir öykü eşliğinde anlatıyordu. İşte bu filmin yönetmeni Serdar Akar da final maçı için Gümüşlük’e gelmişti, mücadeleyi
Nejat’la birlikte izledi ve kutlamaların tamamında yer aldı.

O esnada ben futbolcuları kovalıyor ve bazılarından görüş almaya çalışıyorum. Takım, kutlamaların ardından tribün civarında konuşlanan köfteciye giderek karnını doyuruyor ve sanki maç sonunu beklermişçesine davranan hava da, üzerindeki ağırlığı boşaltıyor. Hafiften hızlanan yağmur da, şampiyonluğa ‘Bereket’
katıyor adeta. 

 


‘Allahım, benim ömrümden al, onunkine ver’

 

Bir şampiyonluktan fazlası...


Takımın genel koordinatörü Murat Arıkan’a, “Sence Nejat’ı yönetici
olarak farklı kılan ne?” diye soruyorum. Cevabı şöyle: “İnsanları kendi rüyasına inandırdı. Bunda da dürüstlüğü büyük etkendi. Öyle ki bir esnafın, ‘Allahım benim ömrümden al, onunkine ver’
dediğine şahit oldum. İşte böylesine seviyorlar onu...” 

 

SOMA YANINDA

Maçı izleyenler arasında Soma faciasında hayatını kaybedenlerin çocuklarıyla, eğitimcileri eski hakem Serdar Çakman da vardı.

 

AKİF KURTULUŞ:

‘En şiirsel maçımız...’

 

Bir şampiyonluktan fazlası...


Kurtuluş’a aslen bir şair olduğu için şu soruyu yöneltiyorum: “Takım sezon boyunca hangi maçlarda şiir gibi oynadı?” Cevabı şöyle: “Çalışmadığım yerden sordun. Söyleyeyim. Evimizde farklı yendiğimiz Milas Gençlik’le deplasmanda oynadığımız maç, benim şiirden anladığım tarza en yatkın olanıydı. Şiir sanıldığının aksine disiplin işidir. Çok emek, çok zahmet ister. Takım, altmış dakika tek kale oynadı ve oyun kurgusundan hiç kopmadı. Doldur boşalta girmedi, sözcük oyunu yapmadı yani. Doksan ‘da golü bulduktan sonra bile yüzde yüz pozisyonda ikinci golü kaçırdık. Yazdığım şiirin bittiğini bana anlatan ruh halini iyi bilirim. O gün takımım bana şiir yazdı ve ‘Bitti’ dedim, ‘bizim için lig artık bitti’.”

 

 

Futbolcu görüşleri

 

Bir şampiyonluktan fazlası...
 

 

-Murat Odabaşı (35): Şampiyonluğu getiren gol onundu. Takımın en yaşlısı, turizm sektöründe görev yapıyor. Gümüşlükspor’da ilk sezonuydu.
-Çağrı Kundak (28):
Takımın yedek kalecisiydi ama aynı zamanda kaptan olan Özgür’ün sakatlanmasıyla son dönemeçlerde görevi
o üstlendi. “Bu zaferi hamile olan eşime armağan ediyorum” dedi.
-Hüseyin Öztemiz (27)
Takımın menajer futbolcusu. 3. hafta görevi devralmış ve takımı dokuz maç yönetmiş.
-Özgür Kırık (28)
Sezonun 9. maçında kolu kırılmış. Takımın kaptanı şöyle konuştu: “Keşke şampiyonluk maçında forma
giyseydim ama Çağrı kardeşim de çok iyiydi, kurtarışlarıyla maça damgasını vuranlar arasındaydı.”
-Gökhan Avşar (28)
Turgutreis maçında takımın dinamosuydu, biz çok beğendik kendisini. Naçizane ben onu Luca Toni’ye benzettim.
-Ufuk Kartal (31)
Şampiyonluk maçında kırmızı kart gördü. “O an neler hissettin?” soruma, “Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Maçtan önce herkesi ‘Aman, kimse kırmızı kart görmesin’ diye uyaran bendim oysa” cevabını verdi.

 

 

NEJAT İŞLER:

 

‘Tarihte ilk kez bir kitabın telifiyle bir futbol takımı yaşayacak’

 

Bir şampiyonluktan fazlası...

 

-Önce şu maçtan sonra kafayı vurma meselesinden başlayalım, nasıl oldu?
- Kapı dışarı açılıyor, ben koşmaya başlarken biri kapıyı açtı, ‘Lonk’ diye kafayı koydum kapıya. Bunlar futbolun içinde olan şeyler.

-Sezon içinde hangi maç hayal kırıklığıydı?
- Evimizdeki Mumcular maçı, 2-2 berabere kaldık. Ama hepsi geride kaldı. Şimdi kendimi çok iyi hissediyorum. Malum bizim lig zaten 12 maçlık bir maraton, emeğinin karşılığını bu kadar hızlı almak o kadar güzel ki.  

-Yeni hedef?
- Bir üst lig, Süper Amatör Şampiyonluğu yani...

-Oyuncunuz Ufuk 52. dakikada kırmızı kart görüp çıktıktan sonra onunla neler konuştun?
- “Sakın oyuna küsme, git duşunu al, sonra gel yanımıza, maçı birlikte seyredelim” dedim.

-Kaç yıldır Gümüşlük’tesin?
- Dokuz yıldır evim var.

-Bu tür başka küçük yerleşim merkezlerinin amatör takımları için rol modeli olabilir misin? Yani senin gibi bir oyuncu, müzisyen, ne bileyim ressam vs. çıkıp bir takımı elinden tutsa mesela...
- Bir kere benden rol modeli falan olmaz. Zaten ben bütün bu yaşadıklarımızı düşünerek, tasarlayarak yapmadım. Biraz zorunluluktan oldu, zaten önceki yönetimlerde de yer alıyordum.

-Ama sonuçta amatör bir ruhu canlandırdın, ulusal basının ilgisini buraya çektin, artık insanlar bu takımdan haberdar.
- Biz biraz da şunun için mücadele ettik, yeni yönetimi oluşturduktan sonra Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon’u ziyaret etmiştik, dönüşte arabada yönetimden Cenk Özakın “Bu ülkeyi sanatla spor kurtaracak” dedi. Gerçekten de sanat, spor ve kültür üzerinden verilecek eğitimle geleceğin Türkiye’si inşa edilecek. Ancak böyle düzelebiliriz. Ben bu yolda uğraş veren herkesi desteklerim. Ama nalıncı keseri gibi kendisine yontmadığı sürece...

-Konuştuğum insanlar dürüstlüğüne, kendi rüyana onları ortak etme çabana vurgu yapıyor.
- Aslında her şey kâbusa da dönüşebilirdi. En büyük korkum bu sezon başarılı olamayacağımızdı. Çünkü geçmişte bu takımın parası pulu yoktu. İçimizden biri, ‘Bakkal Hüsnü’ mesela ‘gizli başkan’dı, durum o kadar kötüydü ki yol parası bile ayarlayamıyorduk. Bu şartlarda son maça şampiyonluk iddiasıyla çıktık ama Ortakent’e 2-1 yenilip ikinci bile olamadık ve play-off oynama şansını da kaybettik. Bu sezon hiç değilse mali durumumuz daha iyiydi, ilgi, alaka vardı; bu şartlarda ipi göğüsleyemeseydik çok kötü olacaktı.

-Sana en iyi beş futbol filmini sorsam.
- ‘Cehennemde İki Devre’, onun uzantısı olan ‘Zafere Kaçış’, ‘The Damned United’, ‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’ ve ileride seyredersiniz, ‘Gümüşlükspor’un filmi...

-Böyle bir film çekilir mi dersin?
- Zor tabii ama ben ortaya böyle bir fikir atayım. Benim için öncelikli proje kitap. O da spontane oldu, anılarımı toplayacağım. Muhtemelen çocukluk dönemim, kitap sattığım tezgâh dönemim ve Gümüşlük dönemimden oluşacak. Anı anlatacağım; gerçek değil diyeceğim ama gerçek olacak! Bu iskelet henüz netleşmedi ama bunun üzerine kurmayı düşünüyoruz. Can Yayınları’ndan çıkacak. Kitabın bütün telif geliri kulübe kalacak. Bu sezon dört maçın primini aldığım avansla ödedik bile. Yani tarihte ilk kez bir kitabın telifiyle bir futbol takımı yaşayacak.

-İki önemli ve zevkli alan, futbol ve sinema... Tercihin hangisi?
- Valla en başına gideyim: Her şey Gezi’de başladı. O dönem bende bir şey uyandı. Baktım ki oraya katılan çocukların kafaları müthiş çalışıyor. “Benim bunlara bir şeyler vermem lazım” dedim. Ben bir şekilde kendimi tamamlamışım ama o güzel nesle aktaracaklarım olabilir, olmalı. En değerli şey bu olur dedim. Tam o sırada hastalık bindirdi, tam yedi ay yattım. Ama yattığım sürece hep “Ne yapmalıyım, ne yapmalıyım, ne yapmalıyım?”, bundan başka bir şey düşünmedim. Sonrasında şuna karar verdim, zaten hep yaptığım şey de oydu ama artık kararımda daha nettim: İyi insanlar için yaşayacağım, iyi insanlar için çabalayacağım. Kendim için değil, o zihni açık, insanlar, çocuklar, gençler için çalışıp çabalayacağım. Şimdi Gümüşlükspor kanatları altında
200 genç futbol oynuyor, bunlardan 125’i lisanslı. Bu sayıları daha da çoğaltabiliriz.

-Yani her şeyin başı Gezi mi?
- Evet, kesinlikle Gezi uyandırdı. Hani önceki jenerasyonlar sonrakileri ezer ya “Bunlardan bir şey olmaz” diye. Ben o dönem “Vay” dedim, “şimdiki çocuklar mükemmel ve onlar için bir şeyler yapmak lazım, destek olmak lazım”. Futbola gelince, bizleri birleştiren en önemli unsur... Mesela burada insanlar düğün, cenaze ve futbol maçlarında bir araya geliyor. Başta beni tanımayanlar, siyasi duruşumdan dolayı eleştiren ya da uzak duranlar artık eski görüşlerinde değiller. Önyargıları kırdım sanırım.

-Sinema ne durumda, projeler var mı?
- Var ama sahiplerinin iznini almadan söyleyemem. Biri yurtdışı, biri yurtdışı bağlantılı olmak üzere üç proje yolda. Bir de yazıp çekeceğim bir film var ama ben oynamayacağım.

-Amatör bir ortamdasın ama öte yandan bu ülkenin ‘endüstriyel futbol’un önde gelen takımlarından birinin, Fenerbahçe’nin taraftarısın. Ortada bir çelişki var mı?
- Yok. Abicim, şöyle söyleyeyim, ben ‘Çubuklu’ formayı görünce değişiyorum, benim için aslolan o ‘Çubuklu’ forma. Benim onu görmem lazım. Çünkü benim için zaman öyle ilerliyor, “Ha, ‘Çubuklu’yu gördük, bir hafta daha geçti” gibi...-

-Çok kişi bana senin için “Hayattaki duruşuyla sanki Beşiktaşlı olması lazım” gibi şeyler söyledi, bu konuda ne dersin?
- Takımların ideolojisi yoktur, rengi vardır. Çocukluğuma ihanet edemem, Cemil Turan bizim uzaktan akrabamızdı, benim Cemil Turan şortum vardı, sürekli onu giyerdim. O günlere ve o şorta ihanet edemem.

X

İzleye izleye öğrenin çocuklar

Malum bu hafta 23 Nisan’ı kutlayacağız... Ata’nın çocuklara armağan ettiği bu bayram vesilesiyle onlara hayat boyu taşımaları beklenen değerleri hatırlatan filmleri derledik. İşte insanlığı ayakta tutan erdemlerde dolaşan, klasikleşen, çocuklar kadar büyüklere de seslenen yapımlar...

Yalan söylememek PİNOKYO / PINOCCHIO Yalancının burnu…

Malum, Carlo Collodi’nin ölümsüz eseri kendisine kukla bir çocuk yaratan yaşlı ustayla varoluş sorunları olan Pinokyo adını verdiği minik kuklanın yaşadıklarını anlatır. Pinokyo yalan söyledikçe burnu uzar ama öykünün bir başka meselesi kendi varlığını kanıtlamak için baba figürüne başkaldırmaktır. İnsan olmak için büyük uğraş veren kukla yaşadıklarıyla olgunlaşacak ve başkaldırdığı babasını zaman içinde takdir edecektir. Bu masalın son uyarlaması Matteo Garrone imzasını taşıyor, özellikle görsel yanıyla ilgi çekici. 

‘Farklı’ olana kol kanat germek E.T. / THE EXTRA-TERRESTRIAL Önyargısızlık…

Uzaydan gelen bir yaratığa çocuklar sahip çıkar ve onu büyüklerin ‘şerrinden’ korur. Steven Spielberg’ün ‘korkunç uzaylı’ motifini ters yüzettiği film miniklerin meselelere önyargısız, sevgiyle ve şefkatle yaklaştığını gösteren bir yapıttır. Elliot ve arkadaşlarının, evine dönmek için çabalayan ‘E.T’ye olan yardımları hiçbir zaman unutulmaz! 

Vefalı olmak CHRISTOPHER ROBIN Eski dostlar, eski dostlar

Yazının Devamını Oku

Sinemada Mısır sevenlere...

Geçen hafta Mısır’da 18 kral ve dört kraliçe mumyası, ‘Firavunların Altın Geçidi’ isimli bir kortej eşliğinde Kahire’deki neo-klasik müzeden Gize’deki Mısır Medeniyeti Ulusal Müzesi’ne devlet töreniyle taşındı. Biz de bu vesileyle Antik Mısır’da geçen, tarihe göndermeler yapan ve zihinlerde yer edinen filmlerden oluşan bir seçki hazırladık.

1. On Emir / The Ten CommandmentsKÖLELİĞE BAŞKALDIRI

Nil Nehri’ne bırakılan bir bebek, firavunun kız kardeşi tarafından bulunur ve büyütülür. Vakti gelince de tahta geçmek için beklerken İsrailoğulları kavminden olduğu anlaşılır. Köleliğe başkaldıran ve kavmini özgürleştiren Hazreti Musa’nın öyküsünü anlatan epik bir yapım. Cecil B. DeMille imzalı (1956) bu görkemli filmde dönemin bütün büyük bütçeli yapımlarında boy gösteren Charlton Heston başrolde. Zamanının ilerisindeki etkileyici görsel efektleri filme bu dalda Oscar kazandırmıştı. 

2. Mumya / The MummyBIRAKIN UYUSUN…

1920’lerde Antik Hamunaptra şehrini bulmak için yola çıkan İngiliz Evelyn ve Jonathan Carnahan kardeşlere Amerikalı rehber Rick eşlik etmektedir. Jonathan büyük bir hazinenin, Evelyn ise olası bilimsel keşiflerin derdindedir. Araştırdıkları tapınakta buldukları bir kitap binlerce yıldır uyuyan başrahip Imhotep’in uyanmasına ve lanetiyle geri dönmesine neden olur. 1932 tarihli klasiğin yeniden çevrimi olan Stephen Sommers imzalı yapım çok tutmuş, sonrasında bir seriye dönüşmüştü. 

3. Exodus: Tanrılar ve Krallar / Exodus: Gods and Kings2000’LERİN ‘10 EMİR’İ

Yazının Devamını Oku

Festivalin en derin izleri

İstanbul Film Festivali bu yıl 40 yaşına bastı. Bu süreçte sinemaseverlerin hatıralarında derin izler bırakan çok sayıda yapıt izledik. İşte zihinlerimizdeki yerleri son derece sağlam olan bu yapımlardan oluşmuş, kişisel bir ‘40 yılın 40 filmi’ listesi...

1. Aguirre, Tanrı’nın Gazabı / Aguirre, der Zorn Gottes / Yön: Werner Herzog (1992)HİTLER’İN ÖNCÜSÜ!

16’ıncı yüzyıl… İnka topraklarında ‘El Dorado’yu arayan iktidar tutkunu, altın hırsıyla yanan ve zamanla şirazesini kaybeden İspanyol bir komutan… Alman sinemasının önemli isimlerinden Werner Herzog’un yazıp yönettiği bu olağanüstü yapıma ilişkin “Alman toplumunu arkasına alarak dünyayı kana bulayan Hitler faşizmine de göndermelerde bulunuyor” şeklinde görüşler dillendirilmişti. 

2. Andrey Rublev / Yön: Andrey Tarkovsky (1988)SEN VANDALLIĞIN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN?

Sinemanın büyük ozanı Andrey Tarkovsky’nin başyapıtlarından… Şiddetin, vandallığın hâkim olduğu bir zaman diliminde inancını sorgulayan bir dönem ressamını anlatan film, bütün zamanların en iyi filmlerinden biri kabul edilir. Ön planda kişisel bir hesaplaşmayı izlerken genel planda da ortaçağ Rusya’sının tasviri perdeye yansır… 

3. Cehennemde İki Devre / Ket Felido a Pokolban / Yön: Zoltan Fabri (1995)BİR MAÇTAN DAHA FAZLASI…

Yazının Devamını Oku

‘Arkadaş’tı, ‘Çirkin Kral’dı

“Parlak bir sinemacı ve sanatçı, hiçbir zaman amatörlüğün ötesine geçememiş bir ‘siyasetçi’; her şeyini kitlelerle paylaşmaya can atan bir ‘biz’ ve çıkardığı siyasi dergiye ‘Güney’ adını verecek kadar bireyci bir ‘ben’; dünyanın sosyalizm-öncesi popülist başkaldırmacı kahramanına, örneğin bir Robin Hood’a denk düşen bir mizaç ve tarihi maddeciliğin teorik inceliklerini kavramaya hayati önem veren bir akıl; silah, eylem ve mertlik dünyasının korkusuz bir savaşçısı ve insanları barışa, sükunete, okumaya, sevgiye çağıran bir derviş. Bütün bunların sonucunda mutlak bir yalnız adam...” Yıllar yıllar önce bir yazısında böyle tanımlıyordu Murat Belge onu...

Sinemamızın kilometre taşları sayılacak filmlere imza atmış bir yönetmen, özel hayatı tartışmalı bir karakter, öte yandan bu toprakların yerelden evrensele sunduğu ve neredeyse bütün dünyanın tanıdığı, saygı gösterdiği, kendinden sonra gelen meslektaşlarının yapıtlarına göndermelerde bulunduğu bir büyük yaratıcı...

İLK BÜYÜK ÇIKIŞI 1966’DA

1 Nisan 1937 yılında Adana’da dünyaya geldi Yılmaz Güney. Gerçek soyadı Pütün’dü ve bu sözcük, kırılması zor, sert meyve çekirdekleri için kullanılan bir deyimdi. Çok küçük yaşta hayata atıldı, ırgatlara su, gazoz sattı, pamuk işçiliği, bağ bekçiliği yaptı. Çukurova’nın kendine özgü ruhunu ve doğasını, emek-yoğun yapısını tadarak, deneyerek, yaşayarak büyüdü. Lise sonrası Kemal Film’in Adana şubesinde çalıştı. Gençlik yıllarında çeşitli mecralarda yazıp çizdi, dergi çıkardı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okurken Atıf Yılmaz’la tanıştı ve set işçiliğinden oyunculuğa, sonradan da yönetmenliğe uzanan büyük bir maceranın parçası oldu. ‘İkisi de Cesurdu’, ‘On Korkusuz Adam’, ‘Koçero’ gibi yapımlarla tanındı ve ‘Çirkin Kral’ lakabını aldı. İlk büyük çıkışı 1966’da Lütfi Akad’ın ‘Hudutların Kanunu’yla oldu, aynı yıl yönetmenliğe de başladı. 1968’de yazıp yönettiği ve oynadığı ‘Seyyithan-Toprağın Gelini’yle eleştirmenlerin de kadrajına girdi. 1970’te sinemamız için hâlâ aşılamamış bir büyük zirve olan ‘Umut’a imza attı (Bu film en son 2017’de Hürriyet Pazar’ ekinde 100 sinemacıyla yaptığımız ‘Sinemamızın En İyi 100 Filmi’ soruşturmasında birinci olmuştu). Ömer Lütfi Akad’ın “Sinemamızın ilk gerçekçi filmi” olarak tanımladığı ‘Umut’, beş çocuklu arabacı Cabbar’ın faytonculuk yaparken atının bir kaza sonucu ölmesiyle birlikte kendini bulduğu çıkmazda, bir hocanın peşine takılarak define aramasını anlatır. Tuncel Kurtiz’le başrollerini paylaştığı bu siyah-beyaz klasiğin öyküsünü Güney, babasının yaşamından yola çıkarak yazmıştı.

CEZAEVİNDEN FİRAR ETTİ

Yılmaz Güney bu olağanüstü filmleri yapıp zihinlerde çok çok özel yerlere sahip bir kült figürken aynı zamanda siyasi görüşleri ve eylemleri itibariyle de sistemin gözünü üzerinden ayırmadığı bir isimdi. 1961’de yazdığı bir öyküde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle bir buçuk yıl hapis yatmıştı. İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılıp öldürülmesi olayından sorumlu Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi lideri Mahir Çayan ve arkadaşlarını sakladığı gerekçesiyle de 1971’de iki yıl hapse mahkûm edildi. İçeride kaldığı sürede kendisini yazı-çizi-okuma işlerine veren Güney, sonrasında Türk sinemasının burjuvazisine yönelttiği ilk eleştirel bakış olarak kabul edilen ‘Arkadaş’ı yönetti ve film, özellikle başrol oyuncularından Melike Demirağ’ın ünlü şarkısıyla birlikte 70’li yılların unutulmazlarından biri oldu. 27 Mart 1972’de hapse giren sanatçı, 20 Mayıs 1974’te çıkmıştı. Aynı yıl ‘Endişe’ adlı filmin çekimlerini başlayan Güney, bir gazinoda çıkan tartışmada Yumurtalık Hâkimi Sefa Mutlu’yu öldürmekten dolayı bir kez daha tutuklandı. 19 yıl hapis cezasına çarptırılan Güney, 9 Ekim 1981’de izinli olarak çıktığı Isparta Yarıaçık Cezaevi’nden firar etti ve yurtdışına kaçtı. İçerideyken yazdığı senaryodan Şerif Gören’in çektiği ‘Yol’la 1982’de Cannes’da ‘Altın Palmiye’ alan sanatçı, son yıllarını geçirdiği Paris’te mide kanserinden 7 Eylül 1984’de hayata veda etti ve naaşı, Pere Lachaise Mezarlığı’na gömüldü. Sonrasında şiddet dolu bir ilişkiye dönüşen Nebahat Çehre’yle ilk evliliğini yapan sanatçı, ikinci evliliğini de Fatoş Güney’le gerçekleştirmişti.

Yılmaz Güney, entelektüellerin belki sonradan keşfettiği bir adaydı. Ama sıradan sinema seyircisi onu çoktan bağrını basmış, onunla ve perdedeki suretiyle çoktan hesaplaşmasını yapmış, kendisinin bir yansıması olduğunu görmüştü. Meslek hayatımın ilk büyük duraklarından biri olan Antrakt dergisinin 12. sayısında (Eylül 1982) Yılmaz Güney’i kapak yapmıştık. O sayıda sevgili Can Kozanoğlu ‘Disiplinsizdi ama iyi bir boksördü’ başlıklı yazısında halkın sevgilisi olma gerçeğini şu satırlarla yansıtmıştı: “İnsanların Yılmaz Güney filmlerinde aradıkları ve buldukları, sinema değil başka bir şeydi. Sahi neydi o? Neydi ve nasıl bir şeydi ki, bir insan sırf Yılmaz Güney’i kurtarabilmek için gardiyan olabiliyordu, bir şoför yalnızca Yılmaz Güney için yürümeğe değeceğini söyleyebiliyordu. Yılmaz Güney’in öldüğü gün Diyarbakır’da gazete kalmıyor, aynı gün İstanbul’da kahkaha atanlar fırça yiyordu! O insanların aradıkları ve buldukları ‘kendileriydi’. Biraz ‘gerçek’ kendileri, biraz hayallerindeki ‘kendileri’. / Yılmaz Güney disiplinsiz ama iyi bir boksördü. Tribünlerdeki kalabalıklarda takım ruhu uyandıran bir stili vardı. Gelgelelim boksördü işte, elbette ki bireysel dövüşürdü. Seyircileri pek takmazdı, takım ruhuyla bireysel dövüş arasındaki çelişkiyi. Çünkü Yılmaz Güney iyi boksördü ve ‘taraftarları’ garip bir kitleydi. Kalabalık, garip ve anlamlı: Yalnızca seyirci oldukları halde en kötü boksörden daha çok yumruk alanlar, en çok dayak yiyenler.”

ADETA KENDİSİ BİR FİLMDİ

Yazının Devamını Oku

Bu festivalin 40 yıl hatırı var...

Sinemaseverler için bir ‘okul’ görevi gördü hep. İlham verdiği onlarca kişi bugün hayatını yönetmen, senarist, eleştirmen olarak sürdürüyor. Bilet kuyruğunda pek çok defa sabahladığımız, sinema sanatının ölümsüz yaratıcılarını ve oyuncularını dünya gözüyle görmemizi sağlayan İstanbul Film Festivali bu yıl 40’ıncı yaşına basıyor. Bu vesileyle etkinliğin geçmiş yıllarında nostaljik bir geziye çıkalım ve kentin belleğinde, kültür haritasında bıraktığı izleri takip edelim...

Dile kolay, tam 40 yıl... Bir kentin ve o kentin sinemaya gönül vermiş insanlarının kalbinde ve ruhunda geçen upuzun bir süre. Şimdiki adıyla İstanbul Film Festivali ilk kez 1982 yazında İstanbul Festivali olarak ‘Sanatlar ve Sinema’ temalı altı filmin gösterildiği bir ‘film haftası’ olarak demir aldı. Ertesi yıl Uluslararası İstanbul Sinema Günleri adıyla bir ay boyunca 36 yabancı film gösterildi. Takvimler 1984’ü gösterdiğinde şehre baharla birlikte gelen bir etkinlikti artık ve adı da Sinema Günleri’ydi.

Festival, 1982’den bugüne şehir kültürünün önemli bir parçası.Fotoğraf: Muhsin Akgün/MAStüdyo

Klasik salonlardan biri...

Benim için hikâyenin başlangıcı da burasıydı. Çünkü üniversite öğrencisi olarak yazları düzenlenen festivalde memleketimdeydim (Bursa) ama faaliyet bahara alınınca o büyük coşkunun çok sayıdaki paylaşanından biri olmuştum. Bilet kuyruğunda sabahladığımı dün gibi hatırlıyorum. Üstelik öyle çok da param yoktu, dört-beş film için sıraya girmiştim ve bu bana yetmişti.

Aslında paraya gerek olmadığını zaman gösterecekti çünkü orada bir yer vardı ve elimizden yitip gittiğinde bizim ‘Cinema Paradiso’muz olduğunu anlamıştık. Emek Sineması’ydı bu yer, yani şehrin sinemasal kalbi... Eskilerin geniş koltuklu, çok sayıda seyirciyi buyur eden klasik salonlarından biri. Malum, birkaç yıl önce modernizm ve kapitalizm el ele verip elimizden aldı orayı. Alışveriş merkezine dönüştürülen arazi üzerinde yeni bir mimari kütle yükseldi, dördüncü kata da Emek’in imitasyonu yerleştirildi. Oysa eski salon, film çıkışı hemen sokağa karıştığınız bir mekândı.

Kalburüstü yapıtlar

Sadece mimarisi değildi onu farklı kılan. Çünkü işletmecisi İsmet Bey (Kurtuluş), müdürü Hikmet Bey (Dikmen), yer göstericileri Murat, Hayri, Ahmet, Aykut, gişede Naciye Hanım ve isimlerini hatırlayamadığım diğer çalışanlarıyla bugünden bakıldığında çok farklı bir inceliğin temsilcisiydiler. Bazen bilet bulunmazdı, bazen de bilet almak için para... Ama önemli değildi; geçen nisanda kaybettiğimiz çok kıymetli Hikmet Bey kapının önüne çıkar, (öğrenci olduğumuz o kadar belliydi ki) “Çocuklar ışıklar sönsün, sizi içeri alacağım” derdi.

Yazının Devamını Oku

Bakakalırım çekilen filmlerin ardından...

Yarın Dünya Şiir Günü. Biz de bu vesileyle karakterlerini gerçek ya da kurgusal şairlerden seçen, dizelerin ardındaki ruh ve bedenlerde dolaşan, lirik, hüzünlü, trajik ve şairane öyküler barındıran filmleri derledik. İşte dizelerin izini süren ve zihinlerde yer etmiş yabancı ve yerli yapımlar...

1. PATERSONYola dizilmiş mısralar…

Vizyona çıktığında bu filmle ilgili şunları yazmıştım: “Ana karakteri; şairleri, dolayısıyla mısraları arasında ‘Evkaftaki memuriyetim’ de olan Orhan Veli’yi ve diğer bütün kalemdaşlarını akla getiriyor. Çünkü Jim Jarmusch’un yapıtı bir otobüs şoförü olan ve gün boyu işini yaparken yazdığı şiirleri zihninde kendisine refakat eden bir şairin sakin hayatından pasajlar aktarıyor.” Son dönemin yükselen yıldızı Adam Driver’ın şoförü canlandırdığı film şairlere layık bir yapıt… 

2. POSTACI / IL POSTINOBak ‘postacı’ âşık oluyor

İtalya’da sürgünde olan Şilili şair Pablo Neruda’yla bir postacının dostluğu... Bu birliktelik, Neruda’nın kimi tüyolarıyla postacının içindeki şairin ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır. Michael Radford’un imzasını taşıyan ve Neruda’yı Philippe Noiret’nin canlandırdığı çalışmada ‘postacı Mario’ rolündeki Massimo Troisi’nin filmin gösterime çıktığı yıl (1994) hayatını kaybetmesi, o dönemin en trajik olaylarındandı. 

3. CYRANO DE BERGERAC‘Burun farkı’yla yazılan dizeler

Yazının Devamını Oku

‘İhtiyarlara yer var’

18-24 Mart Yaşlılar Haftası... Biz de bu vesileyle koca bir hayatın yükünü omuzlamış insanların öykülerini anlatan yapımları derledik. İşte size dünya ve Türk sinemasından çarpıcı, hüzünlü, komik, buruk tonlarda seyreden, belki yaşları itibariyle ihtiyar ama ruhları genç karakterlerin filmleri...

1) GENÇLİK / YOUTHHani benim gençliğim nerede?

İki sıkı dost: Besteci ve orkestra şefi Fred Ballinger’le yönetmen Mick Boyle… Bir sağlık merkezinde gençlik aşısı peşindedirler. Fred’e Kraliçe’den teklif gelmiştir. Mick ise genç senaristlerle ‘vasiyet filmi’nin telaşındadır. Paolo Sorrentino’nun bu enfes yapıtı yitip giden yıllara özlemin de ifadesidir. Filmde başrolleri Michael Caine ve Harvey Keitel paylaşır. 

2) SCHMIDT HAKKINDA / ABOUT SCHMIDTYeni anlamlar peşinde

Emekliliğinin ardından eşini kaybetmesiyle hayatı kararan bir adam... Üstelik kızı da onaylamadığı biriyle evlenmek üzeredir. Büyük bir boşluk içindeyken hayatına yeni anlamlar katmak için harekete geçer… Alexander Payne imzalı film, hüzünlü ama esprileriyle de alıp götüren bir ihtiyarlık hesaplaşması. Jack Nicholson her zamanki gibi döktürüyor. 

3) GRAN TORINOIrkçılığa veda için uygun bir zaman

Yazının Devamını Oku

Aha şuraya yazıyorum... Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak

Onun kariyer yolculuğu ‘Canım Kardeşim’ filminin setinde çektiği bu ünlü fotoğrafla başladı. Yönetmen Ertem Eğilmez bu kareyi görünce “Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak, aha şuraya yazıyorum” dedi

"Askerden döndükten sonra sadece afiş ve lobi fotoğrafçısı olarak Arzu Film’de çalıştım. ‘Canım Kardeşim’ yeni çekilmişti. Şirketin dördüncü katında karanlık oda vardı. Basına dağıtılacak olan siyah-beyaz fotoların mutlaka yıkanıp basılmasını ve sabah erkenden Ertem Eğilmez’in masasına bırakılmasını istiyorlardı. Yıllarca her gece bu işi yaptım. Hatta geç saatlerde yaptığım için karanlık odada uyuyakalır, sabah oradan işe giderdim. ‘Canım Kardeşim’in setinde sürekli fotoğraflar çekiyor, sonrasında da Ertem Eğilmez’in odasına bırakıyordum. Çok zor beğenen biriydi. Fotoğraflara baktı baktı, sonrasında da ofisindeki sinemacı dostlarına ‘Gelin şu fotolara bir de siz bakın’ dedi. Yaşım 23’tü. Eğilmez devam etti: ‘Bu çocuktan çok iyi bir görüntü yönetmeni olacak, aha şuraya yazıyorum.’ O gece eve gittiğimde heyecandan uyuyamadım.”



İşte böyle naklediyor birkaç gün önce kaybettiğimiz Aytekin Çakmakçı mesleğin kapısını gerçek anlamda aralama hikâyesini.

‘O FİLM SONU OLUYORDU’

‘Canım Kardeşim’

Yazının Devamını Oku

Kadınlar vardır, kadınlar vardır, kadınlar her yerde...

Malum, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü... Biz de bu vesileyle kadınların öykülerini perdeye taşıyan filmleri hatırlatalım dedik. İşte dünya ve Türk sinemasından kadınların başrollerde olduğu, hafızalarda yer etmiş yapımlar.

1) THELMA VE LOUISEEyy özgürlük...

Erkek egemen bir dünyada farklı karakterlere sahip iki kadın; Thelma daha genç ve naif, Louise ise tecrübeli ve lider ruhlu. Thelma’ya saldıran adamı Louise vurur ve böylece ‘kanun dışı’ konumuna düşerler... Susan Sarandon ve Geena Davis’in sürüklediği, Brad Pitt’in ilk kez kitlelerle buluştuğu, Ridley Scott’ın kült yapıtı kendilerine yaşama alanı bırakılmayan kadınların öyküsüdür... Çıktıkları yolculuk, elbette onları değiştirecek, dönüştürecektir. Çok beğenenler kadar fazla sert bir feminist söyleme sahip olduğunu yazıp çizenler ve finaline itiraz edenler de var.   

2) DİREN! / SUFFRAGETTEBoşuna çekilmedi bunca acılar

Geçen yüzyıl başında Britanya’da, kadınların oy kullanma hakkına ulaşması için çabalayan bir grup öncü karakter... Bu direnişçi topluluğun üyelerine ‘Süfrajet’ler deniyor ve söz konusu hakkı, gelecek kuşaklara armağan ederken fiziksel ve ruhsal açıdan çok zorlu koşullarda mücadele ediyorlar. Sarah Gavron’ın gerçek görüntülere de yer verdiği filmi bir at yarışındaki eylemiyle hareketin seyrini değiştiren Emily Davison’ı hatırlatma gibi önemli bir görevi de üstleniyor. 

3) KADININ FENDİ / MADE IN DAGENHAMŞanlı bir direniş hikâyesi...

Yazının Devamını Oku

Kıpırdamayın, çiziyorum…

Bugün Dünya Ressamlar Günü. Bu vesileyle, fırçalarıyla dünyayı yeniden tanımlayan, tuvallerine aktardıklarıyla bize sevinci, üzüntüyü, doğayı, acıyı, tatlıyı yaşatan, gerçekleri ya da hayalleri tablolarına sığdıran bu sanatçıların sinemadaki yansımalarını hatırlayalım dedik. İşte size ressamları anlatan filmlerden bir seçki...

ANDREY RUBLEVİnancın ressamı

Barbarlığın hüküm sürdüğü bir dönemde ikon ve fresk ressamı Andrey Rublev’in gerçekleştirdiği bir eylemle hayatını ve inancını sorgulama süreci… Soyvet dönemi sinemasının en büyük ustası kabul edilen Andrey Tarkovsky’nin ilk dönem (1966) yapıtlarından. Bence en iyi filmi… Epizodik bir anlatıma sahip çalışma, seyircisini sanki bir büyük resmin içinde dolaştırır. 

İNCİ KÜPELİ KIZ / GIRL WITH A PEARL EARRINGEsin kaynağı neydi?

Sanat tarihine ‘Delftli ressamlar’ olarak geçen akımın öncü isimlerinden Johannes Vermeer ünlü tablolarından ‘İnci Küpeli Kız’ı nasıl ve hangi esinle çizmiş olabilir? Peter Webber’in 2003 tarihli filmi bu fikir üzerine kurulmuş kurgusal bir romanın (yazarı Tracy Chevalier) sinema uyarlaması. Başrolleri Colint Firth ve o dönemde yeni parlayan Scarlett Johansson paylaşıyor. 

ASLA GÖZLERİNİ KAÇIRMA / WERK OHNE AUTORResmin ideolojik yolculuğu

Yazının Devamını Oku

‘Türk’ün uzaydaki seyir defteri

Milli Uzay Programı hedefleri dahilinde Türkiye’nin 2023’te Ay’a gitme isteği gündeme gelirken biz de daha önce ‘uzaya çıkmış’ Türklerin maceralarını anlatan filmlerimizi derledik... İşte size çoğu hafızalarda yer etmiş yerli, milli ve uzaylı yapımlarımız...

G.O.R.A.Arif olan anlar!

Halıcı, turizmci, rehber; bilumum her şey olan ve her şeyden anlayan Arif, günün birinde uzaylılar tarafından kaçırılır. Sonraki süreçte bir yandan Prenses Ceku’ya âşık olurken öte yandan iktidarı ele geçirmek isteyen Komutan Logar’a karşı mücadele verir. Cem Yılmaz’ın, Türk’ün pratik zekâsını uzaya taşıyan filmi kendisinin geçmiş ‘stand-up’larındaki tiplemesinin sinemasal uzantısı olduğu kadar her daim ustası bellediği Sadri Alışık’ın ‘Turist Ömer Uzay Yolu’nda’ya da bir saygı duruşu. Yönetmenliğini Ömer Faruk Sorak’ın üstlendiği 2004 tarihli ‘G.O.R.A’. sinemamızdaki uzaylı filmlerinin en görkemlisidir ve replikleri (‘Tahta tabii, zoruna mı gitti!’ mesela) unutulmazdır… 

A.R.O.G.‘Taş devri’ çocuklarıyız biz…

Sinema tarihinde zaman yolculuğuna çıkıp geçmişe giden çok olmuştur ama iş bir Türk’e geldiğinde yine G.O.R.A.’daki Arif’e nasip kısmettir. Cem Yılmaz’ın karakteri ‘A.R.O.G.’da 1 milyon yıl geriye gider ve Yontma Taş Devri’nde yontulacak birçok mesele bulur. Yönetmen koltuğunda Ali Taner Baltacı’nın oturduğu yapım birçok meseleye, bilimkurgu sinemasının klasiklerine, futbol filmlerine, tarihe yaptığı göndermeler ve yine akıllarda yer eden unutulmaz replikleriyle (‘Bir haftada ortaçağ, 15 günde yeniçağ, yemin ediyorum bir aya kadar Fransız Devrimi’ne kadar götürürüz biz bu işi’) sinemamız adına unutulmaz bir komedi klasiğidir. 

TURİST ÖMER UZAY YOLU’NDAZıt, yazaneye gel!

Yazının Devamını Oku

‘Beni mecnun ettin, sen de olasın!’

14 Şubat ‘Sevgililer Günü’ne uygun olarak sinema tarihine geçmiş, bazılarımızda çok derin izler bırakmış aşk filmlerini derledik. İşte kimi romantik komedi formatında, kimi hüzünlü öyküler anlatan, kimi gözyaşlarımızı teslim alan, kimi mutlu sona göz kırpan, kimi yüreğimizi delip geçen filmler...

KAZABLANKA / CASABLANCABir daha izle seyirci!

İkinci Dünya Savaşı dönemi, Kazablanka... Hitler belasından kaçan Avrupalılarla dolu bu yerde Rick Blaine yörenin popüler barını işletmektedir. Bu ortamda karşısına eski aşkı Ilsa Lund çıkar. O artık direniş lideri Victor Laszlo’nun karısıdır. Asıl önemlisi kurtuluşları için Lizbon’a gitmeleri gerekiyordur ve yardım edecek tek kişi de Rick’tir. Yılların eskitemediği bir melodram klasiği. Michael Curtiz’in rejisi, Humphrey Bogart-Ingrid Bergman’ın performansları ve “Bir daha çal, Sam” repliğiyle hafızalara kazınan bu yapıt için Umberto Eco’nun da “Bir klişe kullanırsanız sıkıcı olur, yüzlercesini kullanırsanız da ‘Kazablanka’ gibi muhteşem olur” dediğini hatırlatalım... 

HARRY SALLY İLE TANIŞINCA / WHEN HARRY MET SALLY...Kadınlarla erkekler arkadaş olur mu?

Rob Reiner’ın unutulmaz romantik komedisi... Daha önce tanışmadıklarını fark eden aynı okuldan mezun Sally Albright’la Harry Burns’ün, kadın-erkek ilişkileri üzerine muhabbetleriyle dolu yapım, gücünü Nora Ephron’un senaryosundan ve Meg Ryan’la Billy Crystal’ın olağanüstü kimyasından alıyordu. Restorandaki orgazm taklidi sahnesi, filmin unutulmazlarındandır... 

YASAK İLİŞKİ / THE BRIDGES OF MADISON COUNTYTrafik lambasındaki karar anı

Yazının Devamını Oku

Çocuklara ve her daim çocuk kalanlara...

Malum, öğrenciler sömestir tatilinde. Bu vesileyle miniklere yönelik bir seçki yapalım dedik. İşte yaşları küçük ama yürekleri, umutları, hayalleri büyük ana karakterleriyle listemize giren filmler... Sadece çocuklara değil elbet, büyümemekte ısrar edenlere de tavsiye edilir.

YUMURCAK / THE KID100 yıllık bir muhteşemlik...

Bir sokak serserisi tarafından büyütülen ve onun yanında hırsızlığı öğrenen bir çocuk... Charlie Chaplin bu hikâyeyi öyle güzel, öyle yakıcı, öyle komik ve hüzünlü anlatır ki... Düşünün, 1921’de çekilmiş ve aradan tam 100 yıl geçmiş olsa da ‘Yumurcak’ hâlâ taze, hâlâ etkileyici, zamana yenik düşmemiş bir başyapıt... Filmi özel kılan yanlardan biri de kuşkusuz o dönemler yedi yaşında olan Jackie Coogan’ın performansıydı. Memduh Ün tarafından çekilen 1986 tarihli yerli versiyonu ‘Garip’te ise ana karakterleri Kemal Sunal ve Ece Alton canlandırmıştı.

E.T. / THE EXTRA-TERRESTRIAL‘Dış güçler’in en sempatiği

Uzaydan hep bela, korku ve kaos gelecek değil ya, arada bir ‘E.T.’ gibi son derece sempatik, yardımsever ve çocuklara yakın bir yaratık da geliyor. Steven Spielberg’ün gezegenimizi ele geçirmek isteyen uzaylı imajını altüst eden ve meseleye çocukların cephesinden yaklaşan filmi, her yaştan çocuğa seslenen, tüm zamanların en iyi yapımlarından biridir. Öykü, küçük Elliott ve arkadaşlarının, yolu Dünya’ya düşmüş bir uzaylıya yardım çabalarını anlatır.

PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI / A PÁL UTCAİ FİÚKParlak yıldızlardık o zaman...

Yazının Devamını Oku

Bu filmler servise hazır!

Başta baharat olmak üzere birçok hoş kokunun yükseldiği özel bir yer... Ama öte yandan da kimi yükselişlerin ve alçalışların yaşandığı bir iktidar alanı... Evet, mutfaklardan bahsediyoruz: Mutfaklar ve oraların sakinlerinden. Bu hafta odağımıza ‘şef’leri alıyoruz. İşlerine ruhlarını ve yeteneklerini katan tutkulu insanları yani. İşte size ‘şef’leri anlatan ve arka planda ilginç mutfak öyküleri sunan filmlerden bir derleme...

AŞÇI, HIRSIZ, KARISI VE ÂŞIĞI / THE COOK, THE THIEF, HIS WIFE & HER LOVERAh şu doymak bilmeyenler…

Koca bir mutfağı ve salonu bulunan lüks bir Fransız lokantası, işinin ehli bir şef, mekânın sahibi bir kabadayı ve ona her gece eşlik eden karısı… Kadın, lokantanın bir köşesinde kitaplarını okuyan bir adama ilgi duyar ve onunla yasak ilişki yaşamaya başlar. Peter Greenaway’in en sarih filmlerinden biri. Birçok İngiliz eleştirmene göre öykü, çekildiği dönemin dinamiklerine göndermelerde bulunuyordu. Aşçı halkı; hırsız Thatcher politikalarını, arsızlığı ve küstahlığı, karısı İngiltere’yi, âşık da solcu entelektüelleri temsil ediyordu.  Yemek kokuları arasında özellikle seksi ön plana çıkaran bu yapımda Michael Nyman’ın enfes müziği ve Jean Paul Gaultier’nin kostüm tasarımları da dikkat çekiciydi. 

ŞEF / CHEFEn ‘baba’ şef

Kariyeri, bir yemek eleştirmeninin yazdığı yazıyla bitme noktasına gelen Carl Casper adlı şef, bir yandan oğluyla olan ilişkisinde güven tazelemeye, öte yandan da işinde yeni bir rotada ilerlemeye çabalayacaktır. Jon Favreau’nun yazıp yönettiği ve oynadığı filmde öykü, sıcak ve özellikle mutfak kanadında ilgi çekici yanlar içerse de baba-oğul meselesinde fazla didaktik kalıyor. Bu arada film Twitter’ın hayatlarımıza yeni girdiği dönemlerde geçiyor ve bu konuda yaşanan acemiliklere de vurgu yapıyor.  

AŞK TARİFİ / THE HUNDRED-FOOT JOURNEYMutfaklar savaşı!

Yazının Devamını Oku

Başkanın bütün filmleri

Hafta içi Amerika’nın yeni başkanı resmen ilan edildi. Bu vesileyle gerçek ya da kurgusal olarak başkanları konu edinen ve zihinlerde yer etmiş filmleri toparlayalım dedik. İşte kimi gerçek hikâyelere dayanan, kimi başkanı eli silahlı bir kahraman, kimi âşık, kimi katil, kimi de vampir avcısı olarak gösteren yapımlardan oluşan bir liste...

1. LINCOLNKöleliğe hayır...

Çoğu kez kâğıt üzerinde kalan bir ifade olan ‘Amerikan demokrasisinin ve özgürlükler’ fikrinin, siyaset sahnesindeki en simgesel isimlerinden Abraham Lincoln’ün son dönemlerine bakan bir yapım. Aynı zamanda sinemayı bir eğlence sanatı gibi gören Steven Spielberg’ün en derin yapıtlarından biri. Filmde, iç savaş sonrası özellikle köleliğe yaklaşımı yüzünden kabinesiyle problemler yaşayan Başkan Lincoln’ü canlandıran Daniel Day-Lewis, ortaya koyduğu performansla ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında Oscar sahibi olmuştu. 

2. NIXON Sen ve ben

Beyaz Saray’da eski başkanların fotoğraflarının bulunduğu galeri... Oraya gider ve John F. Kennedy’nin portresinin karşısına geçer: “Sende olmak istediklerini, bende kendilerini buldular.” Amerikan halkıyla ilişkisini bu tanımlama üzerinden kuran Richard Milhous Nixon’ın hayatında ve politik dönemeçlerinde (Watergate skandalı özellikle) gezinen bir film. Oliver Stone imzalı yapımda eski başkanı Anthony Hopkins canlandırıyordu. 

3. JFK: KAPANMAYAN DOSYA / JFKOnun öldürüldüğü güne lanet olsun

Yazının Devamını Oku

Karlar düşer, düşer düşer izlerim

Genel çizgileriyle kurak bir kış geçiriyoruz. Yağmur geçen hafta kendisini hatırlattı, meteorolojiye göre yağmaya başlayan kar da nihayet bir süre İstanbul’da konaklayacak. Sonuç ne olur bilemiyoruz ama biz bu konuda da sinemaya başvurduk. Yedinci sanatın, içinde bol bol kar olan, hafızamızda yeri güçlü yapımlarını derledik.

1) DR. JIVAGO / DOCTOR ZHIVAGODevrimin ayak sesleri arasında

Rusya’da 1917’deki devrim döneminde (başı ve sonrası itibariyle), aynı zamanda bir şair olan doktor Yuri Jivago’nun uzun bir sürece yayılan ve iki kadın arasında gidip gelen, açmazlarla dolu hayatı... Boris Pasternak’ın romanından David Lean’in uyarladığı bu muhteşem film, hem öyküsü hem oyunculukları (Ömer Şerif, Julie Christie, Geraldine Chaplin) hem de doğayı kullanma becerisiyle yıllara yenilmemiş ve muhtemelen de sonsuza dek yenilmeyecek olağanüstü bir klasiktir… 

2) FARGOKara ve ‘soğuk’ bir komedi!

Minnesota’da araba satıcılığı yapan ve borç batağı içinde yüzen Jerry Lundegaard, kurtuluş stratejisini şu plan üzerine kurar: Karısını kaçırmak ve zengin kayınpederinden fidye istemek… Bunun için de iki suçluyu kiralar lakin işler düşündüğü gibi gitmez ve rayından çıkar. Coen Kardeşler’in bu enfes kara komedisi, zemini karlarla örtülü en iyi kış filmlerinden.

3) DİRİLİŞ / THE REVENANTKarlı kayın ormanında…

Yazının Devamını Oku

Çok erken bir veda...

Sinema, malum bütün insanlık hallerini içeren bir sanattır. Acıyı, sevinci, umudu, yoksulluğu, zenginliği, geleceği, geçmişi, tarihi, sosyolojiyi, psikolojiyi; her şeyi ama her şeyi kapsar ve her bir şeyle de ilgilenir. Sevgili Sevim, bu sanatın hayat coşkusuna, tutkusuna, neşesine, inandırıcılığı kadar insanlığı hayal âlemine taşımasına vurgun bir yapıya sahipti.

Daha doğrusu, kendi yapısıyla sinemanın yapısını birleştirmişti. Şöyle bir tanımda bulunabilirim sanırım: Disiplinli kişiliğiyle çeşitli kanallarda yaptığı sinema programlarında hem sağlam bir iz sürücü olmuş hem de o programların farklı atmosferleri, görselliği ve sunumlarıyla dinamik, çarpıcı, etkileyici bir tarzın ifadesini ekranlara taşımıştı.

Kendisini, sadece bir meslektaş olmanın ötesinde yakından tanıma fırsatı da bulan, arkadaşı olma şansına erişenlerden biriydim. Bir buçuk yılı aşkın bir süredir lanet bir hastalığın pençesine düşmüştü. Umutluydu, umutluyduk ama nihayetinde ne yazık ki çok erken bir yaşta (48) aramızdan ayrıldı. Bu süreye kendine özgü etkileyici ses tonunun eşlik ettiği onca sinema programını, kaleme aldığı kitaplarını, neşesini, sevincini, samimiliğini, yazıyı, çiziyi sığdırdı. Etkilediği onca insan, onca sinemasever de cabası... Bıraktığı izler derindi özetle...

Dün, artık toplumsal hayatımızın gerçek ölçümü olma niteliği kazanan ‘Sosyal medya’ya baktım; ne kadar çok seveni varmış ki, hakkında yazılanlarda sağlam bir ‘vefa’ duygusunun yansımasını gördüm. Demek ki anlattıkları, aktardıkları, programları, söyleşileri, görüşleri birçok insana değmiş, etkilemiş ve zihinlerde yer etmiş...

Şairin dediğini biraz bozayım: ‘Her veda erken vedadır.” Onunki gerçekten çok erkendi... Son bir not: Çok sevdiği kızı Arwen’i (sempatik bir kurt köpeği) Ağustos 2018’de kaybetmişti. Umarım gökyüzünde bir yerlerde buluşmuşlardır.

 

Yazının Devamını Oku

Gazeteciler başrolde!

Yarın Çalışan Gazeteciler Günü... Biz de bu vesileyle haber yapan, toplumun bilgi edinme hakkı uğruna çaba gösteren, bu çabasının karşılığında (!) bazen tehditler alan, bazen hapse düşen, bazen de ne yazık ki hayatını kaybeden meslektaşlarımızı, meslek etiğini, yayıncılık meselelerini anlatan yapımları topladık. İşte gazetecilik filmleri...

1. BAŞKANIN BÜTÜN ADAMLARI / ALL THE PRESIDENT’S MENBir skandalın perde arkası

The Washington Post gazetesinin iki cesur muhabiri, Carl Bernstein ve Bob Woodward’un bir dedektif titizliğiyle giriştiği takip Başkan Nixon’ın dahil olduğu bir dinleme vakasının ortaya çıkmasını sağlar ve olay tarihe Watergate Skandalı olarak geçer. Bu sürecin sinemasal ifadesi olan Alan J. Pakula’nın filmi bir gazetecilik dersi niteliğindedir. Filmde muhabirleri Robert Redford ve Dustin Hoffman canlandırmıştı.

2. SPOTLIGHTMuhabirlik nasıl yapılır?

The Boston Globe gazetesinde özel haber kovalayan bir ekip, çocuklara cinsel tacizde bulunan bir rahibin peşine düşmüştür. Haber derinleştikçe olayların sayısının çokluğunu fark ederler; daha da vahimi, kimi hukukçuların sistemli bir biçimde bu suçları örtbas ettiğini görürler. Tom McCarthy’nin Oscar’lı filmi haber nasıl ele alınır, muhabirlik nasıl yapılır, genel yayın yönetmenleri zorlu haberler karşısında neleri göğüsler, haber nasıl pişer türü refleksleri de perdeye taşımıştı. 

3. THE POSTHalkın haber alma hakkı üzerine…

Yazının Devamını Oku

Elbet bir gün buluşacağız!

Yeni yılda seyirci, salonlara dönecek mi? Malum, COVID-19 önlemleri kapsamında beyazperde de ‘mola’ verdi ve yapılan son resmi açıklamayla salonların 1 Mart’ta açılacağı duyuruldu. Buluşma vakti geldiğinde menüde neler var, vizyon tarihleri kesin olmasa da hangi filmler izleyicisini bekliyor? Öne çıkan yapımları paylaşalım dedik...

Wonder Woman 1984‘SÜPER’LERİ ÖZLEYENLERE

Normalde Ekim 2020’de salonlarımızda ağırlayacaktık kendisini ama kısmet değilmiş. ‘Wonder Woman 1984’, DC’nin ‘Süper’ kahramanlarından ‘Wonder Woman’ın beyazperdedeki ikinci solo çalışması. Başrolde, ilk adımda olduğu gibi Gal Gadot’u izleyeceğimiz Patty Jenkins imzalı yapımda Cheetah’ya karşı verilen mücadelenin izlerini süreceğiz. 

UndineMİTOLOJİK ‘SULAR’

Berlin’de rehberlik yapan ve erkek arkadaşı tarafından terk edilen genç bir kadının, hayatındaki yeni bir seçenekle birlikte açıldığı farklı sular… Alman yönetmen Christian Petzold, mitolojik bir karakteri günümüze taşımış ve yine ilgiye değer bir filme imza atmış. 

The King's Man:  BaşlangıçKÖTÜLÜK KOL GEZİYOR

Yazının Devamını Oku

Derin iz bırakan filmler

2020, her sektör gibi sinema sektörü için de zorlu ve ekonomik açıdan sorunlu geçti. Salonlar, COVID-19 tedbirleri kapsamında iki kez kapandı; nisan, mayıs, haziran ve aralık aylarında vizyona film girmedi. Biz de bu tablo içinde gösterim şansı elde eden yapımlar arasında bir sıralamaya gittik. İşte yılın vizyon görmüş yabancı ve yerli yapımları.

1) Avustralya tarihinin en ilginç figürlerindenKELLY ÇETESİ’NİN GERÇEK HİKÂYESİ / TRUE HISTORY OF THE KELLY GANG

Kimilerine göre bir halk kahramanı, kimilerine göre azılı bir katildi. Justin Kurzel’in filmi Avustralya tarihinin en ilginç figürlerinden İrlanda kökenli yasadışı karakter Ned Kelly’nin kısa sürmüş hayatını etkileyici bir atmosferde anlatıyordu.

2) Yıkılmadım, ayaktayım...BOYALI KUŞ / THE PAINTED BIRD

İkinci Dünya Savaşı ortamında küçük bir Yahudi çocuğun her türlü şiddet ve taciz altında hayatta kalma mücadelesi. Jerzy Kosinski’nin ünlü romanını Vaclav Marhoul, çarpıcı, sarsıcı anlar ve siyah-beyaz görüntüler eşliğinde perdeye taşımış.

3. Tercümanın vicdanıRESMİ SIRLAR / OFFICIAL SECRETS

Yazının Devamını Oku