"Uğur Vardan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Vardan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Vardan

Aşkta kaybeden kumarda kazanır

‘Han Solo: Bir Star Wars Hikâyesi’, serinin en ünlü karakterlerinden Han Solo’nun gençliğini, yakın arkadaşı Chewbacca’yla nasıl tanıştıklarını, gemileri ‘Millennium Falcon’a nasıl sahip olduklarını anlatıyor. Ana eksenine bir aşk hikâyesi oturtan filmde, orijinal karaktere hayat veren Harrison Ford’un gençliğinde Alden Ehrenreich’ı izliyoruz.

Aşkta kaybeden kumarda kazanır

Daha dünkü çocukların öyküleri mütemadiyen sahaya sürülüp tekli ve çoklu filmler üretilirken ve dahi, ‘DC Comics-Marvel’ arasındaki rekabet sayesinde kasalar dolarken ‘Star Wars’ gibi hazır bir markayı tarihe havale ederek sadece anılara hapsetmek mantıksız olurdu tabii ki... “Bu yüzden aynı suda yıkanıp durmak, en mantıklısı” diyerek yola çıkıldı, ana seriye halihazırda iki film (‘Güç Uyanıyor’ ve ‘Son Jedi’) eklendi, bir de ‘ara nağme’ kabilinden yeni bir hat yaratıldı. O kulvarda önce ‘Rogue One: A Star Wars Story’yi izlemiştik, şimdi de sahne sırası ‘Han Solo: Bir Star Wars Hikâyesi’nde (‘Solo: A Star Wars Story’).

Emektar yönetmenlerden Ron Howard’ın imzasını taşıyan yapım, özetle sinema tarihinin en ünlü serisinin en önemli karakterlerinden birinin gençliğini, adını nasıl aldığını, en yakın dostuyla nasıl tanıştığını ve gemisi ‘Millennium Falcon’a nasıl sahip olduğunu anlatıyor. Ara bir not: ‘Tekli’ ve ‘Birimiz hepimiz için’ furyasında galiba çekilmeyi en çok hak eden film bu; çünkü kahramanı adı üstünde Solo!

Aşkta kaybeden kumarda kazanır

‘Eski usul’ bir anlatım

Senaristliğini oğlu Jonathan’la birlikte Lawrence Kasdan’ın (ki ‘The Empire Strikes Back’ ve ‘Return of the Jedi’ gibi iki klasiğin de senaristidir kendisi) üstlendiği bu son adım, ‘Güç Uyanıyor’, ‘Son Jedi’ ve ‘Rogue One: A Star Wars Story’deki gibi ‘retro’ tadını taşımak yerine daha konvansiyonel bir tarza sahip. Aslında tam da ‘eski usul’ bir ‘Star Wars’ filmi olmuş demek daha doğru.

Öyküyü biraz da açmak gerekirse Corellia adlı kaçak bir gezegende yaşayan ve küçük çaplı kapkaç işleriyle hayatını kazanan serseri ruhlu genç Han, kız arkadaşı Qi’ra’yla birlikte peşindekilerden kurtulmak isterken yolları ayrılıyor. Kurtuluşu, ‘İmparatorluk ordusu’nda pilot (ki bu en büyük tutkusudur) olmakta buluyor, sonrasında kader onu kısa süreli hapishane serüveninde tanıştığı Chewbacca’yla birlikte Tobias Beckett, sevgilisi Val ve pilot Rio’dan oluşan bir ‘çete’nin parçası yapıyor. Ekip bir soygunda beklentileri karşılamayınca telafi niyetine daha büyük bir işe kalkışıyor...

Aşkta kaybeden kumarda kazanır
Filmde Han Solo’nun sevgilisi Qi’ra’yı, ‘Game of Thrones’un Daenerys Targanyen’i Emilia Clarke canlandırıyor.

Nüfus memuru azizliği gibi!

Temel derdi geride bıraktığı kız arkadaşı Qi’ra’ya tekrar kavuşmak olan Han Solo, bu emelini gerçekleştirmek yolunda girmek zorunda kaldığı onca serüvende giderek pişiyor, olgunlaşıyor. Öte yandan başına buyruk, cesur ve denetimsiz kişiliği de meselelere pratik çözümler getirmesini ve bağımsız karakteriyle dikkat çekmesini sağlıyor. Eski aşkını bıraktığı noktanın çok uzağında bulması da hayatın bir cilvesi adeta...

‘Han Solo: Bir Star Wars Hikâyesi’, perde gerisindeki ‘emektar’ isimlerin de katkılarıyla kuşkusuz ‘eski usul’ olmanın hakkını veriyor. Mesela bir tren soygunu sahnesi var, western tadında. Gemisini kiralamak istedikleri Lando Calrissian’la sürekli kumar masasına oturmaları da benzer şekilde geleneksel tarza yakın hamleler. Bir küçük not daha: Han’ın adının yanına Solo takısını alması da bizim kimi nüfus memurlarının isimleri yanlış yazıp kişilere ilginç öyküler yüklemesine benziyormuş. Malum, Han tek takılmaktansa Chewbacca’yla birlikte her daim ‘dayanışma ruhu’ndan yana olmuştur.

Yeri gelmişken ‘Han Solo’yu canlandıran Alden Ehrenreich, Harrison Ford’unkinden ziyade David Hasselhoff’un (‘Kara Şimşek’) gençliğine benziyor. Doğrusu film boyunca bende, “Bu tip yaşlanınca Harrison Ford olacak” türünden bir his uyandırmadı (ama ‘Chewbacca uyandırdı!).

‘Freudyen okumalar’ yok!

Bir de seriye hâkim olan ‘baba-oğul ilişkileri ve Freudyen okumalar’ meselesi, bu filme uğramamış. Ayrıca Howard’ın yapıtının, kaçamadığı bir şey var; artık günümüzde ‘Post-modernizm’in gereği her şey, daha önce gördüklerimizin  imaj ve ruh açısından türevleri ya da çağrışımları sanki. Burada da kimi sahneler mesela ‘Blade Runner’ı, ‘Beşinci Element’i, Rio karakteri üzerinden ‘Rocket’i, dolayısıyla ‘Galaksinin Koruyucuları’ serisini hatırlatıyor. 

Sonuç? Ana iskelet (sekiz) ve ara yollarla (iki) birlikte bu ‘StarWars’ serisinin toplamda 10’uncu filmi; fanatikleri kuşkusuz bu durumdan memnundur. ‘Han Solo: Bir Star Wars Hikâyesi’ elbette izlenmesi keyifli bir yapım ama öyküsünün zorlama olduğu gerçeğini de pek saklayamıyor.

Aşkta kaybeden kumarda kazanır

Çok alametler belirdi...

Sınırları denizle henüz kıyılmamış ağaçlardan oluşan gür bir orman arasında çizilmiş gibi görünen bir yerleşim yeri... Sahilden uzakta bir noktada bir gemi demirlemiş, yöre halkı şaşkın gözlerle onu seyrediyor. Öte yandan birtakım ölümler ve gerçeküstü olaylar vuku bulmaya başlıyor. Sanki ortada ‘Kıyamet alametleri’ var. Peki böylesi bir durumda ‘Deccal’in ortaya çıkması gerekmiyor mu? Kimdir o? Denizden çıkan biri mi bu acaba? Ya da kasabaya geleli üç hafta olan ve kahvede çalışan yabancı mı?

Tayfun Pirselimoğlu’nun son filmi ‘Yol Kenarı’, birtakım metaforlar eşliğinde toplumsal bir cinnetin panoramasını çiziyor. Tasvir edilen kasabayı bütün bir insanlığın küçük ölçekli bir yansıması olarak görmek mümkün. Giderek yükselen kasvet, korku, tekinsizlik, şüphe ve bu ortamı fatura edecek birinin aranması. Sırtındaki lekeyle birlikte şüphelerin üzerinde toplandığı kahveci vs.

‘Yol Kenarı’, kimi yanlarıyla Reha Erdem’in ‘Kosmos’uyla akraba görünüyor. Orada bir ‘ermiş’ meselesi vardı ve vehmedilen kişi bu durumdan hoşnuttu; burada ise şüphelerin toplandığı ve Mehdi olarak vasıflandırılan kişinin böyle bir talebi, derdi, isteği yok...

Film, derdini aktarmada başarılı ama asıl etkileyici yanı yaratılmak istenen atmosferi destekleyen, her biri üzerinde uzun süre düşünülerek tasarlanmış hissi uzandıran kadrajları sanırım. Görüntü yönetmeni Andreas Sinanos’un çerçeveleri muhteşem. Oyunculuk açısından da başta Tansu Biçer olmak üzere kadrodaki deneyimli isimlerin hepsi gayet iyi...

Toparlarsak ‘Yol Kenarı’, Tayfun Pirselimoğlu’nun tutarlı sinemasal yolculuğunda metaforlarla yüklü, distopik ve kulak kabartmaya değer bir liman.

Aşkta kaybeden kumarda kazanır

İstikbal göklerdedir...

Türk Havacılık Tarihi’nin önemli figürlerinden olan pilot ve mühendis Vecihi Hürkuş’un öyküsü, bir film olarak karşımızda. Kudret Sabancı imzalı ‘Hürkuş: Göklerdeki Kahraman’, söz konusu karakterin son derece renkli hayatından kimi kesitleri perdeye taşıyor. Film Hürkuş’un hikâyesinden pilot olma çabası, tutkusunu gerçekleştirme evresi, Kafkasya cephesindeki mücadelesi, düşmanlarınca ‘saygıdeğer bir rakip’ sıfatını elde etme aşaması, âşık olup evlenme süreci, Ruslara esir düşüp Nargin Adası’na gönderilme dönemi gibi duraklarda geziniyor ve genel bir resme ulaşmaya çalışıyor.

Kudret Sabancı, görselliğe hâkim, özellikle de çizgi roman tutkusuyla bildiğimiz bir yönetmen. Bu genel üslupsal çizgilerini ‘Hürkuş: Göklerdeki Kahraman’a da taşımış. Ama filmin meselesi görsellik ya da reji değil; ortada ciddi bir senaryo problemi var. Öncelikle öykü çok dağıtılmış ve sonrasında toplanma aşamasında zorlanılmış izlenimi veriyor. Ana karakter sanki tarihi kişiliğin yansıması gibi değil; bir kere tutarlı çizilmemiş; bazen çok ciddi, bazen de bir çizgi roman hafifliğinde, hatta fazla ergen. Sabancı, filmine genel olarak bir western tadı yüklemek istemiş gibi görünüyor.

Sergio Leone tadı...

Kadrajlar, aksiyonlar ve müzik, Sergio Leone havası estiriyor ama bu çaba da tam karşılığını bulmuyor.

İkna meselesine gelince; mesela Nargin Adası’ndan kaçma eylemi pek inandırıcı verilememiş. Keza gökyüzündeki çarpışma sahneleri de. İki ya da üç uçağa karşılık çok sayıdaki düşman cephesi niye geri çekiliyor (hem Ruslar hem de İngilizler), burası da sinemasal anlamda ikna edici yanlardan yoksun. Adadaki Rus komutanlar (ki özellikle Rıza Akın çok iyi oynamış), Erol Taş (ya da Lee Van Cleef diyelim!) tadında ve fazla karikatürize. Diyaloglara yüklenen ‘Milliyetçilik’ tonu da çoğu yerde hamasete kaçmış. Örneğin bu işin piri konumundaki Hollywood’da ‘Amerikan milliyetçiliği’ öyküye öyle bir yedirilir ki, ideolojik olarak yanında durmasanız bile seyirci olarak sizi psikolojik olarak etkileyecek bir dil ve atmosfer kullanılır, bizde ise bu iş daha altı çizili cümlelere teslim edilir. Ne yazık ki ‘Hürkuş: Göklerdeki Kahraman’ da bu genel problemden kurtulamamış. Öte yandan hikâyenin günümüze taşındığı bölümler (torun ve aşkı) de yama gibi durmuş...

Oyunculuklara gelince; Vecihi Hürkuş’ta Hilmi Cem İntepe bazı sahnelerde iyi, bazı sahnelerde de fazla çocuksu. Ben en çok Hürkuş’un eşi Hadiye Hanım’ı canlandıran Gizem Karaca’nın özellikle başlarda fazlasıyla sahici duran performansını beğendim.

Sonuç? ‘Hürkuş: Göklerdeki Kahraman’ kendisini izlettiriyor ama ben yine de daha derin ve etkileyici bir portre beklerdim.

Aşkta kaybeden kumarda kazanır

Kanun benim… (Beş üzerinden Üç yıldız)


Acımasız bir tetikçi olan veteran asker Joe, son işinde küçük bir kızı seks tacirlerinin elinden kurtarmak için harekete geçer. Daha çok ‘Kevin Hakkında Konuşmalıyız’la tanınıp sevilen Lynne Ramsay’nin son filmi ‘Hiçbir Zaman Burada Değildin’ (‘You Were Never Really Here’), çok iyi başlıyor ama sonradan bildik duraklara vakit kaybederek sıradanlaşıyor. Öykü iki Paul Schrader senaryosu ‘Taksi Şoförü (‘Taxi Driver’/1976) ve ‘Ayrılan Yollar’dan (‘Hardcore’/1979) karışık tatlar taşırken bir noktadan sonra ‘Leon’a (1994) da göz kırpıyor.Ama bence filme damgasını vuran şey öncelikle nokta yönetmeninin stilize tavrı. Ramsay, gösterişli ve altı fazla çizili bir anlatıma başvuruyor. Bu üslubun içinde ana karakterin ‘flashback’ler vasıtasıyla geçmiş travmalarını sürekli hatırlatması giderek yorucu bir hal alıyor. Lakin asıl dert, öykünün şiddete meyyali; bu da karşımızdaki yapıtı Charles Bronson filmleri ya da ‘İlk Kan’ (‘First Blood’) düzeyine taşıyor. ‘Kevin Hakkında Konuşmalıyız’da şiddetin kökenleri üzerine derin ve kulak kabartılabilir bir yapı vardı, burada ise şiddet ve kahramanın travması bir derdin parçası yansıması değil, stilize anlatımın ve görsel-işitsel sovun en önemli parçası. Yani şiddeti göstermek yerine içselleştirerek kendisi de üretir hale geliyor.Tabii ki seks tacirlerinin ve tacizcilerinin, hukukun ve düzenin ağları içinde cezalandırılamaması, Joe gibi karakterlere ihtiyaç doğuruyor; orası ayrı. Kim bilir, belki de ‘Hiçbir Zaman Burada Değildin’i bu denli sevenin olması, sinematografik özelliklerinden çok bu bilinçaltı ve üstü adalet duygusudur.Son olarak filmin geçen yıl Cannes’da ‘En İyi Senaryo’ (Lynne Ramsay) ve ‘En İyi Erkek Oyuncu’ (Joaquin Phoenix) ödüllerini aldığını belirtelim…

Aşkta kaybeden kumarda kazanır
Diğer seçenekler...

Haftanın yenilerinden ‘Hiçbir Zaman Burada Değildin’ (‘You Were Never Really Here’) Lynne Ramsay imzasını taşıyor, oyuncular Joaquin Phoenix, Ekaterina Samsonov ve Alessandro Nivola. ‘Küçük Cadı’yı (‘Die Kleine Hexe’) Mike Schaerer yönetmiş, oyuncular Karoline Herfurth, Luis Vorbach ve Momo Beier. Sinan Uzun imzalı ‘Azraille Dans’ta başrolleri Sinan Bengier, Tuğba Özay, Yüksel Ünal ve Gazi Şeker paylaşıyor. Kadrosunda Selim Aygün, Gamze Kırlı ve Beyza Metin gibi isimlerin yer aldığı ‘Kâfir: Cuhenna Cin Kabilesi’ni Hasan Gökalp yönetmiş. Haftanın animasyon seçeneği ‘Peter Pan-Tinker Bell: Sihirli Dünya’ (‘The Quest for the Never Book’) ise yönetmen olarak Chandrasekaran G’nin imzasını taşıyor. Tekrar gösterime giren ‘Yol Arkadaşım’ın başrollerinde Oğuzhan Koç, İbrahim Büyükak ve Aslı Bekiroğlu var, yönetmen Bedran Güzel.

Aşkta kaybeden kumarda kazanır
 Aşkta kaybeden kumarda kazanır

 

 

X