İsmet Birsel’in insan sevgisi

İki yıl önce kaybettiğimiz emekli büyükelçi İsmet Birsel’in diplomatlığının yanı sıra bir başka mesleği daha vardı: Ressamlık.

Birsel’in hazırlandığı ancak kendisini aramızdan alıp götüren hastalığı artınca hayatteyken yapamadığı sergisi Medya Sanat’ta (Çevre Sokak) açıldı. 1 Mayıs’a kadar sürecek sergiyle ilgili Medya Sanat’ın ortaklarından ressam Ayşe Arkün’le konuştum. Arkün, Birsel’in Kasım 2016’da kaleme aldığı manifestosunu gönderdi. Bu arada, Ayşe Üçok’un yıllar önce THY’nin Skylife dergisi için Birsel’le ilgili kaleme aldığı bir yazıyı da buldum. Her iki yazıya da kıyamadım. Önce sizinle Birsel’in kendisinin yazdığı manifestoyu paylaşmak istedim:

İsmet Birsel’in insan sevgisi

“Aslında resim yapımı bir maceradır. Kendi başına bir macera. Boş bir tuvalin önüne oturunca önce zihnimde ve sonra yavaş yavaş boş tuvalde ayrı bir dünya oluşuyor. Belleğimde kalmış bir dünya sanki beni bekliyor gibi görsellik kazanmak için bir heyecan bir kıpırdanma oluşuyor. O ayrı dünyadaki, doğrusu evvelden beri benim olan o dünyanın insanları sanki ‘nerede kaldın’ diyor ve fırçalarla renklerle işe koyuluyorum. Kimi zaman tanıdık simalar belleğime düşüyor. Kimi zaman bakıyorum hoş bir çift gelmiş. Ona tuvalde uygun bir yer arıyorum. Kıyafetleri düzgün olsun, insanı utandırmasınlar istiyorum. Ne de olsa benim insanlarım benim dünyam. Kıyafet konusunda hanımlar daha seçici oluyor biri makyajını beğenmiyor diğeri dekoltesini biraz kapatmamı yeğliyor. Kimileri ise giysisinin rengini ve biçimini beğenmiyor. Tartışmaya gerek yok o zaman hemen elbiseyi alıp terziye yeni bir elbise için provaya göndermek gerekiyor. Resmi yemeklerde kimi zaman oturdukları yeri beğenmezler. Hadi o zaman tekrardan bir sofra düzeni. Dedim ya insan karakteri kolay değil, resme aktarmak da öyle, incelik diplomasi gerektiriyor. Bir noktaya gelince ‘Eh sizler artık bu dünyada sonsuza kadar kalacaksınız, ben gidiciyim’ diyorum ve iş bitiyor. Tatlı bir macera. Bu tür macerayı peyzaj ve ölü doğada bulmak benim için olanaksız. İnsanlarla birliktelik güzel bir duygu, sıcak bir duygu. Onları her birinin ayrı bir iç dünyasına girebilmek, onlar için bir dünya yaratmak da güzel. İşte galiba bu resim sanatı yoluyla ‘insana’ olan sevgimi yaşıyorum, mutlu oluyorum.”
Ve son bölüm Ayşe Üçok’un yazısından. Üçok, Birsel’in diplomatlık ile ressamlığı nasıl harmanladığını ve görev yaptığı yerlerin resmine olan etkisini şöyle özetliyor:
“Resimlerinde bir diplomatın yaşamının önemli bir bölümünü kapsayan resepsiyonlar, kokteyller, konser salonları birbirini izliyor. Diplomat-sanatçımız resimlerinde gerçeğe bağlı kalmaya çalıştığını, neyi görüp ne yaşadıysa onu yansıttığını söylüyor. Onun resimlerinde doğup büyüdüğü İzmir’i, bir zamanlar kentte işleyen atlı tramvayları, balıkçıları, Paris kafelerini görüyor insan. Ardından İran-Irak savaşı sırasında büyükelçi sıfatıyla bulunduğu Tahran’da yapılmış resimler savaş atmosferinin karamsarlığını Birsel’in kullandığı gri ve siyah tonlarıyla çok canlı bir şekilde aktarıyor. Tahran’dan Lahey’e atandıktan sonra Hollanda’da yaptığı resimleri ‘turuncu yıllar’ diye adlandırıyor Birsel. Sonra Ankara dönemi geliyor. Durakta kar altında otobüs bekleyenler, ya da tatilde gittiği kıyı kentinden plaj manzaraları.”

ANKARA’YA YENİ GALERİ

Başkentin “galeriler semti” olarak bilinen Yıldız ve Hilal mahallesi yeni bir galeriye daha kavuştu. Ressam Hüseyin Sartaş’ın oğlu Okan Sartaş, internet mağazacılığı sistemiyle yürüttüğü faaliyeti bundan böyle galeri üzerinden de sürdürecek. “Sergimiz.com Sanat Galerisi”nin açılışı geçen hafta yapıldı. Çok sayıda sanatseverin katıldığı açılışta kurdeleyi eski Adalet Bakanlarından Hikmet Sami Türk kesti. “Hilal Mahallesi 686. Sokak No9/B” adresindeki yeni galeride açılan ilk sergi de Hüseyin Sartaş’ın oldu. Sartaş’ın “Tuvalimdeki Anadolu” sergisi 30 Nisan’a kadar sürecek. Ben de, “Sergimiz.com Sanat Galerisi”nin Ankara sanat dünyasına hayırlı olmasını diliyorum.

İsmet Birsel’in insan sevgisi

GÖKÇEBAĞ’A BRHD ÖDÜLÜ

Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltraşlar Derneği’nin (BRHD), 49. yıl büyük sergisi bugün Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde açılacak. BRHD 49. yılında ünlü ressamımız Yalçın Gökçebağ’a bir onur ödülü verecek. Kentteki diğer sergiler de şunlar: Mustafa Salim Aktuğ-17 Nisan’da açılacak (Atlas Sanat/Cinnah Cad.), N.Seydi Ferahoğlu-4 Mayıs’a kadar (Grup Sanat/Hollanda Cad.), Yeşer Dördüncü-22 Nisan’a kadar (Ata Sanat/Ulus), Hasan Mutlu-20 Nisan’da açılacak (BoHo Art/Kale), Hasan Akın-23 Nisan’a kadar (Detay Sanat/Kocatepe), Vicdan Nalbur-İnal Uşşaklı-19 Nisan’da açılacak (Galeri Akdeniz/Yıldız), Filiz Çarkoğlu-17 Nisan’da açılacak (Galeri Çankaya/Kızılay), Murat Erkan-24 Nisan’a kadar (Galeri M/Armada AVM), Tansel Türkdoğan-A.Fatih Küçükosmanoğlu-Azimet Karaman(Heykel)-27 Nisan’a kadar (Galeri Soyut/Yıldız), Mihriye Dinçer (heykel)-30 Nisan’a kadar (Galeri Z/Samanpazarı), Gamze Şiriner-16 Nisan’da açılacak (Platform A/Taurus AVM).

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kurtoğlu’nun soyut yüzleri

Yaprak Kurtoğlu soyut figüratif çalışmayı seven bir sanatçı. Nazlı Er ve Cezmi Orhan’ın atölyelerinde pekiştirdiği çalışmaları kendine özgü bir tarza dönüştükten sonra kendi atölyesini kurmuş. Kurtoğlu, “Atölye benim günlük yaşamımın önemli bir parçası. Adeta mabedim” diyor.

Ressam olmaya nasıl karar verdiğini sorduğumda Kurtoğlu’nun yanıtı, “Galiba yaşam bizim çok da planladığımız gibi şekillenen ve devam eden bir durum değil. Ressam olmam, planlarım ve iradem dışında şekillendi. Önce anne oldum, daha sonra yarım kalan üniversiteyi tamamladım. Son olarak da sanat yolculuğum başladı. Oysa bu yolculuk daha önce başlamalıydı ama her şey planlandığınız şekilde gitmiyor hayatta. Bu süreçte ‘Hayatta hiç bir şey için geç oldu dememek lazım. Bir yerden başlamak gerekiyor’ dersini çıkardığım için de çok mutluyum. Resim iç dünyam ve dış dünyamı birleştiren bir dil, dolayısıyla dışa vurumcu bir tutumla her şey kendiliğinden akıp gidiyor” oldu.
Kurtoğlu’nun resimlerine baktığınızda karşınızda soyut yüzler görürsünüz. “Neden soyut yüzler?” sorusunu sanatçı şöyle yanıtlıyor:



“Öyle bir an gelir ki, tuvalin başına sadece kendi gözlerimden gördüğüm, kendi ruhumla hissetiğimi yansıtmak için otururum. Son derece özgür ve çılgın maceraların beni beklediğini biliyorum o an. Galiba anlaşılır bir dil, yani net bir yaklaşımla duygu düşüncelerimi aktarmak bana pek uygun değil. Eğer net ve anlaşılır ifadelerin kullanıldığı bir yaklaşımla duygumu aktarırsam resim bana göre ölmüş olacak, bir tür ölü doğum gibi. Oysa ben hep canlı kalsın, her an değişen insan ve duyguları gibi izleyicisine hep değişik zamanlarda değişik duygular aktarsın istiyorum.”
Kurtoğlu akrilik tercih eden bir sanatçı. Bazen fırça ile müdahale etse de çoğunlukla spatül tekniğini kullanıyor. Sanatçının resimlerinde ağırlıklı soğuk renkler kullandığını söyleyebiliriz. Kurtoğlu, renk seçimiyle ilgili şu değerlendirmeyi yapıyor:

Yazının Devamını Oku

Yalnız ve Yaralı Bir Hayat: Fikret Mualla

İzmir’deki Folkart Galeri’de 17 Mayıs’a kadar gezilebilecek olan “Yalnız ve Yaralı Bir Hayat: Fikret Mualla” sergisinin açılışına davetli olarak katıldım. Yazının sonuna bırakmadan fikrimi baştan söyleyeyim: “Yolunuz İzmir’e düşerse, Folkart Galeri’nin direktörü Fahri Özdemir’in koordinatörlüğünde hazırlanan bu sergiyi görmenizi isterim.”



Avni Arbaş, Hakkı Anlı, Albert Bitran, Hale Asaf, Abidin Dino, Nejad Melih Devrim, Remzi Paşa, Mübin Orhon gibi imzalarla aynı “Paris Ekolü”nde anılan o dönemin önemli ismi Fikret Mualla’nın sergisinde, sanatçının tümü kayıtlı ve sertifikalı 55 özgün çalışması yer alıyor. Sergide, Mualla’ya ait natürmort, peyzaj, nü figür resim ve desenler ile yine figüratif, dışavurumcu birçok Paris ve Fransa çıkışlı iç ve dış mekan yorumunu görebiliyorsunuz.
Bu önemli sergiyle ilgili Folkart, 380 sayfalık cilt kapaklı muhteşem bir katalog da hazırlamış. Katalogda, sergilenen eserlerin yanı sıra, Mualla’nın çocukluğundan ölümüne kadar yaşamından kesitler sunan fotoğraflar, kendisiyle aynı dönemi yaşamış sanatçılar da dahil olmak üzere bir çok tanınmış ismin ve sanat eleştirmenin değerlendirmeleri ve sanatçının özellikle Hıfzı Topuz’la mektuplaşmaları yer alıyor. Kataloğun içine serpiştirilmiş Mualla’nın sözleri ve Hıfzı Topuz’un 2004 yılında Remzi Kitapevi’nden çıkmış “Paris’te bir Türk ressam” kitabından alıntılar, sanatçının Fransa’da nasıl bir ruh haliyle hayatını sürdürdüğünü yeniden hatırlamanıza katkı sağlıyor.
Sergiyi gezdiğinizde, Mualla’nın resimlerinin konularını çoğunlukla kahveler, sirkler ve sokaklar gibi Paris yaşamının gündelik ayrıntıları oluşturduğunu kolaylıkla görebiliyorsunuz. Evrim Altuğ, katalog için kaleme aldığı ve “Hala paletinin götürdüğü yerdeyiz” başlıklı yazısındaki şu bölüm Paris’in, Mualla’nın sanatında nasıl yer edindiğini net şekilde ortaya koyuyor:
“Pek çok kompozisyonuna merkez seçtiği Paris’in Notre-Dame katedrali kesimi veya sayısız kafe-bar ve bistroları, ressamın uğrak yerleri olarak göze çarpıyor. Bu mekanlar, kendi psikolojik atmosferlerinin aydınlığı ve renk doygunluklarıyla önümüze konuyor. Tekinsiz bir sarı, melankolik bir mavi , hep ‘piyasa’ yapan, birbiriyle flörte gönüllü bu küçük burjuva ve çokça yoksul bireylerin üzerinden akıp, geçiyor. Ancak bu panayır alanlarındaki bireyler, yan yana oldukları ölçüde de, birbirlerine olan mesafelerini koruyor.”
Mualla’nın resimlerinde kullandığı bol boyayla ilgili en güzel tariflerden birini de Elif Naci yapmış. Katalogtan okuyoruz yine:

Yazının Devamını Oku

Hakan Esmer’den Karadeniz Sergisi

Başarılı genç kuşak ressamları farklı grup isimleri altında buluşturmasıyla tanıdığım Hakan Esmer, bu kez Cer Modern’de açılan kişisel sergisiyle karşımızda. Esmer 21 Mart’a kadar sürecek olan sergisinde doğup, büyüdüğü Karadeniz’i konu edinmiş.

Sanatçı sergisine, Karadeniz’in yerel ağızlarında “yukarı doğru” anlamında kullanılan “Başukari” adını vermiş.
Hakan Esmer bu sergisinde alışık olduğumuz renkli paleti, kat kat inşa ettiği tuval yüzeyi, özgün fırça vuruşları ve masalsı ifade biçimiyle büyülü bir Karadeniz yolculuğuna çıkarıyor izleyiciyi. Dağ gülünden (Komar çiçeği), yaylalara, Trabzon’un ünlü orta mahallesinden Sümela’ya, Zigana’nın karlı eteklerinden, balıkçıların “heyamola”sına kadar bir görsel şölen sunan sanatçı, tuvalinde her bir katmanından bıraktığı izlerle izleyiciyi kendi üretim sürecini keşfetmeye ve bu sürecin bir parçası olmaya davet ediyor. Sergi ayrıca sanatçının yerelden beslenerek ele aldığı unsurları, kendi serüveni içerisinde nasıl evrensel bir boyuta dönüştürdüğünü de gösteriyor. Doğa ve kent görünümlerini hem içerik, hem de biçim anlamında ilk kez bu çerçevede ele aldığını belirten Esmer, duygularını şöyle aktarıyor:



“Yollarından çıktığım, sisli dağlarının içinde dolandığım, denizinde azgın dalgaları gördüğüm, mayıs göçündeki yaylaların kokusunu hep içimde hissettiğim Karadeniz’de yaşam zordur. Büyüdüğüm, yetiştiğim bu topraklardan aldığım ilhamla tuvalin başına geçtim. 25 yıllık bir demleme yaşadım dalgaların arasında. Doğasını, inadına rağmen insanını, hırsını, cesaretini çok sevdim. Çok çalıştım ve yollara düştüm. Bu yolları çizdim, boyadım, karaladım. Bu sergiyle sanatseverleri Karadeniz’in dağlarında, yaylalarında, denizlerinde, ormanlarında birlikte kardeşçe, dostça, barış içinde yaşamaya katkı sağlamak için bana eşlik etmeye davet ediyorum. Evet, ‘Başukari’ bir anlamda memleketim Trabzon’a vefa sergisi niteliğinde. Bu nedenle heyecanlıyım. Bu sergiyle dostluk ve kardeşlik için horon başı olduğumu düşünüyorum. Yüreğimde horon sesleri, Karadeniz’in coşkusu, hep birlikte insanları ‘hayde’ demeye davet ediyorum.”

ARTANKARA BAŞLIYOR

Çağdaş Sanat Fuarı ArtAnkara’nın 6’ncısı 12 Mart Perşembe günü daha önceki yıllarda olduğu gibi ATO Congresium’da başlayacak. 15 Mart Pazar akşamı sona erecek fuara 150’nin üzerinde galeri, müze, eğitim kuruluşu, sanatsal malzeme üreticisi ve satıcısı katılacak. Fuarda çok sayıda eserin sergilenmesi bekleniyor. ArtAnkara’da genç ressamlara ait sergilenmeye değer bulunan 100 eser de izleyiciyle buluşacak. Sanatçı Onur Ödülü, Kurum Onur Ödülü ve Sanata Katkı Onur Ödülü’nün de verileceği fuarın bu yıl teması “sahiplenme” olarak belirlendi. Bu başlık altında, sanatçının kendi bireysel anlayışla çevresini sahiplenmesinin yanı sıra, sanatçının ve sanat eserlerinin sanat kurulları ve toplum tarafından sahiplenilmesi konularının gündeme getirilmesi hedefleniyor. Bu kapsamda fuar boyunca sanatçıların ve sanat eleştirmenlerinin konuşmacı olarak katılacakları bir dizi etkinlik de yapılacak.

Yazının Devamını Oku

Karakuşun çığlığı

Krişna Sanat’ta (Kennedy Caddesi) “Karakuşun Çığlığı” adını verdiği sergisi 25 Mart’a kadar sürecek olan Murat Oğuz, resme olan ilgisinin nasıl başladığını anlatırken söze, “Annemden dinlediğim masaldaki, ‘Padişah’ın, kızıyla görüştüğü için zindana attığı oğlan, aşkını, duygusunu, efkarını anlatabilmek için duvarlara resim çizmeye başlamış’ cümlesi aklımdan hiç çıkmadı” diye giriyor. Sanatçı, hikâyeden kopmamak için hiç ara vermeden devam ediyor:

“Resim denen şeyi, titrek bir gaz lambasının aydınlattığı kederli kış gecelerinde, annemin yorgun dizleri üzerine başımı koyup usulca dinlediğim Acem masallarında gördüm ilk. Bir çoğunun nasıl başladığını ise hatırlayamıyorum. Masal bu ya, öyle efkârlı, öyle acılıdır ki oğlanın duyguları, duvarlara resmeder. Bütün duvarları tabandan tavana kadar resimlerle doldurur. Kuşların, kurtların, çiçeklerin, dağların, bayırların, ağaçların, sevdanın ve aşkın resmini çizer. Padişah, yıllar sonra zindandaki resimleri görür ve hayran kalır. Sanatın etkileyici kudretinden olsa gerek, padişah ikna olur ve kızını oğlana verir. Sanırım bu masaldı beni resme doğru sürükleyen. Bir de annemin oyalı yazması, nakşettiği kilimleri, dedemin mezar taşına işlenen motifler. Annemin bize anlattığı masal ve hikâyeleri yıllar sonra, antik çağda yaşamış İyonyalı Homeros ve eski İranlı yazar Firdevsi’nin Şahname’sinde görünce de çok şaşırmıştım...”



Oğuz’un çalışmalarında konu edindiği kuzgunlar, çiçekler ve portreler tarih ve zamanın ötesinde. Mekân ve zaman belli değil. Figürlerinde, “kendi iç dünyamın imgeleri” diye tanımladığı bilinçli bir deformasyon var. Sanatçı, figürlerinin vesikalık bir benzetimden öte, içinde bulundukları ruhsal durumu karakterize ettiğini söylüyor. Oğuz, çalışmalarıyla ilgili “Herkesin görebildiği biçimi değil, ötesindeki özü resmetmeye çalışıyorum. Resimlerimdeki figürler acılı ve kederlidir. Fakat aynı zamanda da coşkulu ve isyankardır. Bazen bir çığlık, bazen sessiz bir ıstırap içindedirler” vurgusunu yapıyor. Gazi Üniversitesi Resim Anasanat Dalında öğrenim görmüş olan, daha önce Türkiye’nin birçok değişik şehrinde eserlerini sanatseverlerin beğenisine sunan Oğuz, Ankara’daki son sergisine neden “Karakuşun Çığlığı” adını verdiğini de, şöyle anlatıyor:
“Figürlerim ile bazen isyan edip bazen sessiz bir ızdırap içine girdim. Ters laleler ile boynum büküldü geçmişe, hüzünlendim. Sonra kuzgun bedeni ile çığlık attım resimlerimde. Ve sonra yırtıldı sessizlik, yırtıldı zaman, karakuşun çığlığıyla...”

KENTTE NE VAR?

Hakan Esmer-21 Mart’a kadar (CerModern/Sıhhiye), Orhan Taylan-26 Mart’a kadar (Platform A/Taurus AVM), Yalçın Gökçebağ retrospektif sergi-29 Mart’a kadar (İş Sanat/Ulus), Pınar Tınç-Buğra Özer(seramik)-18 Mart’a kadar (Galeri Soyut/Yıldız), Fulya Uzer-4 Mart’ta açılacak (İsmail Altınok Sanat Merkezi/Kolej), Ceyda Güler-Huri Kiriş-M.Orkun Müftüoğlu-Zeynep Bingöl Çiftçi-18 Mart’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi), Nisa Kılınç-8 Mart’a kadar (Mustafa Ayaz Müzesi/Balgat), Elif Okur Tolun-6 Mart’ta açılacak (Galeri Akdeniz/Yıldız), Uğur Çalışkan-13 Mart’a kadar (Nurol Sanat/Kavaklıdere), Gültekin Serbest-18 Mart’a kadar (Valör Sanat/Yıldız), Muharrem Pire-7 Mart’a kadar (Sevgi Sanat/Hilal Mahallesi), İnga Simonyte Deniz-16 Mart’a kadar (Bilkent Üniversitesi Sanat Galerisi), Necla Tuğcu-5 Mart’a kadar (BRHD/Hollanda Caddesi), Nezafet Özlütürk-Raif Gökkuş-5 Mart’a kadar (Emin Antik/Kale), Kim Yong Moon-8 Mart’a kadar (ÇSM/Çankaya), Bağdagül Demirtürk-6 Mart’a kadar (Galeri M/Armada AVM), Nermin Alpar-18 Mart’a kadar (Medya Sanat/Çankaya), Jou-Yi Chen-10 Mart’a kadar (ÇSM/Çankaya), Kaligrafi ve Yazı Çiçekleri sergisi-21 Mart’a kadar (Kore Kültür Merkezi/Kavaklıdere).

Yazının Devamını Oku

Cezmi Orhan’ın gizemli dünyası

Tuvalin sadeliği; hızlı vurulduğunu farkettiğiniz fırça darbeleri; kimisi sert ama acıyı da görebileceğiniz, bazı parçalarını kendi estetik ruhunuza göre yerleştirebileceğiniz figürler; “radikal” olarak yorumlayabileceğiniz biçimler, semboller ve ne zaman sergi açsa öğrencilerinin akın akın gelişi...“Cezmi Orhan’ın sergisini tarif et” deseler, söyleyebileceklerim bunlar olurdu.

Cezmi Orhan, Galeri Akdeniz’de (Yıldız) 29 Şubat’a kadar sürecek sergisini, bu kez sembolizm akımının öncüsü Fransız şair Stéphane Mallarmé’in “Zarla Şans Dönmeyecek” şiirinden esinlenerek hazırlamış. Sergiyi gezdiğinizde, Mallarmé’in “şiir gizem dolu olmalı” görüşünün Orhan’ın resimlerine de yansıdığını görebiliyorsunuz. Gelin isterseniz, ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek için sergiyle ilgili hazırlanmış manifestoya özetle bir göz atalım:
“Sergi, metin ve görselliğin karşılıklı duruşu ile ortaya çıkan dinamik ilişkinin görselleri, anlatımcı bir ifadeye dönüşmeden çağrışımsal ve sezgisel düşüncenin ekseninde oluşturulmuş iki ve üç boyutlu çalışmalardan oluşuyor.
Cezmi Orhan için sanat insana ve yaşama dair sorunların çözüm ve yüzleşme alanı. Bu nedenle sanatçının eserlerinde başat imge insandır. Tanımsız, ifadesiz ve cinsiyetsiz olarak ele alınan, tuvale sığmayan, yarımlık hissi veren insan imgeleri, portrenin ifadeci görevinin bedensel devinimlere yüklendiği anıtsal ifadelere dönüşen figürler olarak karşımıza çıkıyor. Tuval yüzeyinin radikal biçimlenişine göre konumlanan figürler, tekil varoluşları ile özgürlük taşıyıcısına dönüşen izleyici ile güçlü bağ kuran görsellikteler. Bu yaklaşım insanın varoluşuna dair birçok soruya yanıt arama çabasıdır, sanatçının varoluş tavrının eser üzerinden yansıması ve kışkırtıcılığıdır. Sergi, arkasında durulabilen bir savunma ile oluşturulmuş, radikal biçimlendirmeler, iki ve üç boyutlu çalışmalar ile orkestra gibi. Sergi, izleyiciye görünenin arkasını okumaya davet eden ritmli bir izleme serüveni sunuyor. Cezmi Orhan’ın çalışmaları, yaşamın bir yerinden atılan bir çığlığın duyulması ve hissedilmesi gibi.”



Peki soyut resmin önemli isimlerinden Orhan şövalede boş bir tuvalin başına geçtiğinde ne hissediyor, ne düşünüyor, sonuca nasıl ulaşıyor? Bu soruların yanıtını da Orhan’ın geçmişte verdiği bir röportajda buldum:

Yazının Devamını Oku

Gece sirenleri

Sadece Ankara’nın değil Türkiye’nin önemli kültür-sanat merkezlerinden biri olan CerModern, kaçırılmaması gereken bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Soyut resmin önde gelen ressamlarından Ali Kotan’ın, Türk edebiyatının en önemli isimlerinden yazar, senarist ve eleştirmen Selim İleri’nin metinlerinden ilhamla oluşturduğu yeni sergisi “Gece Sirenleri”, Ankaralı sanatseverlerle buluştu.

85 eserin yer aldığı sergide sanatçılara ait özel defterler, el yazmaları, fırça, palet ve desenlerin yanı sıra Selim İleri’nin el yazısını mekana eriştiren özel alıntılar, Ali Kotan’ın cömert, büyük ve albenisi olan, çekim gücü çok büyük soyut imgeleriyle biraraya gelmiş. Ankaralı izleyiciler, ilk olarak İzmir’de Folkart’da açılan ve geçen yıl Türkiye’nin en önemli sanat etkinlikleri arasında gösterilen sergiyi 15 Mart’a kadar CerModern’in Kuzey Hangar Galerisi’nde görebilirler. İzmir’de açılmış sergiyle ilgili yorumlar harmanlandığında, ortaya çıkan değerlendirmeleri şöyle özetleyebiliriz:
“Gece Sirenleri, yaklaşık 3 yıllık bir çalışmanın sonucu. Sergi iki sanatçının birbirinden aldıkları ilham ve etkiyle ortaya çıkmış. Selim İleri’nin büyüleyen metinleri Ali Kotan’ın resimlerine etki etmiş. Sergi sürecinde Ali Kotan’ın resimleri Selim İleri’ye, Selim İleri’nin metinleri de ressam Ali Kotan’a emanet edilmiş. İki usta isim izole edilmiş eserlerde hissettiklerini, gördüklerini, algıladıklarını, kendi sanat dallarında eserleriyle yorumlayarak izleyicinin karşısına çıkmışlar. İyi ve güzelden yana imge ve harflerin tanıklığından oluşan sergi, iki odaklı hayata karşı çıkışı ortaya koyuyor. Sergi, kalem ve fırçanın ortak dansında, içi içine sığmayan, çoşkulu bir hayal gücünün ortaklaşan yoğunluğunu ve saflığın, temizliğin dünyasını temsil ediyor. İki sanatçının izleyiciyi bambaşka bir farkındalık çizgisine taşıdığı bu ortak sergi; bir bakıma yaşamda çektiğimiz acılarla yüzleşmemizi de sağlıyor. İleri ve Kotan bu projeyi, “metin ve imgenin dünya karşısındaki çevre ve hiçlik kavgası” olarak betimliyor.”



ÇİZGİ ROMAN SANATI

CerModern’de, çizgi roman sanatının önemli isimlerinden Jean “Moebius” Giraud ve Enki Bilal’in ölümsüz eserlerini de görebilirsiniz. Murat Cem Şerbetci’nin koleksiyonundan seçilmiş litografi, serigrafi, heykel, obje, katalog ve anı ürünlerden oluşan sergi, çizgi romanın kültür kökeni ve yapıtaşına bir koleksiyon üzerinden eşsiz bir serüven sunuyor. Ankaralı koleksiyoner Şerbetci, 1970’li yıllardan bu yana bir yaşam tarzı haline getirdiği çizgi roman serüvenini sadece eser toplayıcılığıyla sınırlı kalmadan kültürel bir fenomen olarak içselleştirmiş, her iki sanatçıyla da yakın dostluk kurmuş, sanat hayatlarına tanıklık etmiş bir isim. Serginin ilk bölümünde Moebius’a ait Arzach, Starwatcher ve ünlü Ten Ten’in yaratılışındaki çizimleri görebilirsiniz. İkinci bölümde ise Enki Bilal’in özellikle “Transit” çizgi romanına ait çizim ve heykeller karşınıza çıkıyor. CerModern’in ana galerilerindeki bu ilginç sergi 18 Nisan’a kadar açık.

Yazının Devamını Oku

Nermin Alpar’dan düşsel kadınlar

Son dönemin gözde kadın ressamlarını söyleyin deseler, Nermin Alpar aklıma gelen ilk isimler arasında yer alır. Gerek açılan karma sergilerde, gerekse müzayedelerde olsun, Nermin Alpar imzalı resimler en fazla rağbet gören eserler arasındalar. Özellikle kadın sanatseverler Alpar’ın resimlerini çok seviyorlar. Sanırım kadınlar Alpar’ın eserlerinde kendilerine ait bir hikaye buluyor.

Bu hafta Alpar’dan bahsetmemizin nedeni, “Sevgililer Günü”nün kutlanacağı 14 Şubat’ta Medya Sanat’ta (Üsküp Caddesi) “Düşsel Kadınlar” adını verdiği sergisinin açılacak olması. Alpar’la geçen yıl Bilkent Sanat Festivali sırasında tanışmıştım. Kısa süreli sohbetimizde, aslında onun kendisini ve çalışmalarını anlatmayı sevmediğini fark etmiştim. Bu kez atölyesinde ziyaret ettim Alpar’ı. Bir öncekine göre çok daha uzun süreli ve sanat içerikli sohbet etme fırsatı bulduk.
Alpar, özellikle deniz kıyısında sandal keyfi yapan, balık tutan kadınlarının ilgi duymasından memnun. Kendisinin birbiriyle benzer resimler yaptığı görüşüne katılmıyor. Resimlerindeki kadınların gülümsemeleri, hüzünlü ve melankolik bakışlarıyla farklı konuları tuvale taşıdığını ifade eden Alpar, kafe, park veya deniz kenarı gibi mekanlarla da farklılık yarattığını düşünüyor. Salon veya oturma odası gibi ev içinden görüntüleri de resimlerine yansıtmaya başladığını vurgulayan Alpar, bu sergisinde İstanbul peyzajlı sürpriz de hazırladığını ifade etti. Sergiyle ilgili bir manifesto yazan ressam Himmet Gümrah da, Alpar’ın resimlerindeki farklılıklara dikkat çekmiş:



“Alpar’ın resim yapma serüveninin başlarında daha renkli, gerçekçi iken zaman içinde edindiği bilgi, görgü ve deneyimler sonrası çalışmalarında daha az detaycı, deformasyonlara ve illüstrasyon tarzına başvuran bir yol izlediğini gözlemleyebiliriz. Yüzeysel bakışta birbirlerine çok benzettiğimiz kadın tiplemelerine daha detaycı baktığımızda her birinin ayrı bir kişilik barındırdığını keşfederiz. Alpar’ın kadınları durağandır, idealize edilmiş tiplerdir. Onun için gerçeklik önemli değildir. Ten rengi ile birebir ilgilenmez ama onlara giydirdiği kıyafetlerle, takılarla kadınının dişiliğini de öne çıkaracak kendi kreasyonlarını renklendirir. Onun resimleri bir objektife poz veren bir anı belgeleyen fotoğraf kareleridir, anlık ve kurgusal kompozisyonlardır. Mekan anlayışı yüzeysel ve hayalidir. Alpar’ın resimlerini tanımak kolaydır. Çünkü kendine has bir anlatımı oluşturmuştur. Alpar’ın resimlerine bakmak öyle çok ilgimizi çeker ve keyif verir ki, tablo içindeki kadınlarla önce göz göze geliriz ve devamında tüm tablo içinde gezinir tekrar kah kırık kalpli kadınların hüznü ile, kah fettan kadınların alaycı, baştan çıkarıcı bakış ve tebessümlerine geri döneriz.”
Sohbetimizin sonunda Alpar’a “Kim bu resimlerinizdeki kadınlar” diye sordum. Sanatçının yanıtı “Ben de varım, anneler de var, çalışan kadınlar da, kız kardeşler de, sıkıntılarını dışa vuramayıp, içine atan kadınlar da. Benim gibi çok konuşmaz kadınlarım. Dikkat edin ağızları kapalıdır. Gözleriyle konuşur onlar. Benim gibi. Mutlular mı, hüzünlüler mi, endişeleri var mı, yok mu, gözlerine bakarak anlayabilirsiniz” oldu.

KENTTE NE VAR?

Yazının Devamını Oku

Halil Coşkun’un korkusuz kuşları

Bir şeyi açıkca itiraf edeyim. Bu haftaki konuğumuzu ne zaman görsem, bunca zaman geçmesine rağmen kendisiyle ilgili yazı yazamadığım için hep üzülmüşümdür. Galeri Soyut’un sahibi Mehmet Subaşı ile sohbet ederken, sanatçının alışılmışın dışında farklı bir anlayışa sahip sergi hazırlığı yaptığını öğrenince, kendime, “Artık bu sefer kesin yazıyorsun” dedim.



Bu haftaki konuğumuz Halil Coşkun. Coşkun’un büyük boy paletler (51.5x32.5 cm.) üzerine yapılmış eserlerinden oluşan sergisi geçen cuma günü Galeri Soyut’ta (Yıldız) açıldı. Coşkun’un sergisi 19 Şubat’a kadar sürecek. Coşkun’la birlikte, Duygu Aydoğan, Lütfü Kaplanoğlu ve Fidan Tonza’nın da (seramik çaydanlık) eserleri sergileniyor.
Sivas-Divriği’de doğan Halil Coşkun, Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Bölümünden mezun olduktan sonra Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Anasanat Dalında yüksek lisans programını tamamlamış bir sanatçı. Çağdaş Türk resminin en önemli isimlerinden Turan Erol’un öğrencisi olmuş. Kaligrafik anlayışdaki kuş figürlerinin Halil Coşkun’la özdeşleştiğini söylemek yanlış olmaz. Coşkun’la ilgili kapsamlı tarama yaptığımda, kuş çalışmalarıyla ilgili şu sözleri dikkatimi çekti:



Yazının Devamını Oku

Canay Günler’den ruhun dokusu

Genç ve başarılı bir sanatçıdan bahsetmek istiyorum bu hafta. Konuğumuz soyut çalışmalarıyla öne çıkan Canay Günler. Günler’in geçen cuma günü BRHD Tuğrul Velidedeoğlu Sanat Galerisi’nde (Hollanda Caddesi) açılan “Ruhun Dokusu” adını verdiği sergisi 6 Şubat’a kadar açık kalacak.



Genç sanatçının bazı çalışmalarında ilk etapta yalın veya birbiriyle karıştırıldıktan sonra kurumaya bırakılmış akrilik boyaların oluşturduğu “kütle veya kütlelerinin” tuvale yerleştirildiğini görüyorsunuz. Bu kütlelerin çoğunlukla üç boyutlu olması esere farklı bir hava da katmış. Ayrıntılı bakıldığında ise resmin dokusundaki sürprizler karşınıza çıkıyor. Gizlenmiş yüzler veya fırça darbelerinin doğallığı ile oluşmuş, farklı teknikler uygulanarak ortaya çıkmış ilginç figürler görebiliyorsunuz. Gizlenmiş yüzleri fark edebilmeniz için ise çoğunlukla tuvalin sergileniş şeklini değiştirmeniz gerekiyor. Atölyesinde ziyaret ettiğim Günler’e, “İzleyici ilk başta gizlenmiş yüzü tuval düz, yani normalde olması gerektiği gibi asılınca fark edebiliyor. Sen ise ters asmayı tercih ediyorsun. Neden?” diye sorduğumda, verdiği yanıt, “Normal olanı herkes yapıyor. Farklılığı ön plana çıkarmak için bunu tercih ediyorum” oldu.
Günler’in resimlerinde “kütle” olarak adlandırdığı parçalarda sıcak pastel renkler hakim. Ancak bu kütlelerin üzerine oturduğu büyük ebatlı tuvallerin zemini ise koyu, soğuk renklerle kaplanmış. Günler bunun nedenini, “Çünkü ben mutlu olduğum zaman değil, ruh halim karamsarlığa daha yatkın olduğu zamanlarda resim yapıyorum. Bundan da şikayetçi değilim. Karamsar bir haldeyken şövale başına oturduğumda, sıcak renkler kullanmam mümkün değil” diye açıklıyor.
2010’da Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü derece ile kazanan, 2012-2013’de Erasmus programı kapsamında İspanya’nın Sevilla Üniversitesi’nde bulunan, lisans eğitimini tamamladıktan sonra geçen yıl da yine Hacettepe’de onur öğrencisi derecesiyle yüksek lisansını tamamlayan Günler, sergisine neden “Ruhun Dokusu” adını verdiğini özetle şöyle açıklıyor:
“Belki de kararları beynimiz veriyorken ‘ruhumuzun süzgecinden’ geçiyordur. Bu kadar yoğun hissedip ama gözümüzle göremediğimiz için yok saydığımız ya da unuttuğumuz bir şeyin hayatımıza kattığı renk bu kadar barizken bunun bir dokusu olmaz mı? Çalışmalarımda gözlem ve deneyim sonucu oluşan çeşitli duyguların beyinde yarattığı etkiyi din ve felsefede insanın özü olarak kabul edilen ruh ontolojisi ile bağdaştırdım. Maddesel dünya olan doğa merkez alınarak doğanın ritminden ve toplumsal bazı olaylardan etkilenerek kişisel deneyimlerle ilişkilendirdim. Doğumdan ölüme kadar bizimle birlikte olan ve yaşlanan sadece beynimiz değil, ayrı zamanda fikirleri, duyguları, hisleri süzgecinden geçirdiğimiz ruhumuzdur. Bu koşullar altında ‘ruhun dokusu’nun olmadığını söylemek kendimizi inkar etmekten başka bir şey değildir.”

KENTTE NE VAR?

Güzin Atıl Akdemir-15 Şubat’a kadar (Nurol Sanat/Kavaklıdere), Kayıhan Keskinok-30 Ocak’ta açılacak (Keskinok Sanat Vakfı/ Cinnah Caddesi), Ardan Özmenoğlu-17 Şubat’a kadar (Siyah Beyaz/Şili Meydanı), Yalçın Gökçebağ retrospektif sergisi-29 Mart’a kadar (İş Sanat Galerisi/Ulus), Söbütay Özer-31 Ocak’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi), Halil Coşkun-Duygu Aydoğan-Lütfü Kaplanoğlu-31 Ocak’ta açılacak (Galeri Soyut/Yıldız), Ekin Kılıç Ezer-16 Şubat’a kadar (CerModern/Sıhhiye), Nur Koçak-16 Şubat’a kadar (Çağdaş Sanatlar Merkezi (ÇSM)/Çankaya), Svetlana İnaç-29 Ocak’ta açılacak (Sevgi Sanat/Hilal Mahallesi), Ali Rıza Kanaç-5 Şubat’a kadar (Artsürem/Hilal Mahallesi), Muhammed Aliyev-9 Şubat’a kadar (Alev Sanat/Park Caddesi), Genco Gülan-5 Şubat’a kadar (ÇSM/Çankaya), Beata Zalewska-31 Ocak’a kadar (Galeri Sanat Yapım/Şenyuva), Monad Balkan-31 Ocak’a kadar (İsmail Altınok Sanat Merkezi/Kolej), Sezai Kara-Ataç Elalmış-6 Şubat’a kadar (Emin Antik/Kale), Hyeseung Lee-31 Ocak’a kadar (Kore Kültür Merkezi/Kavaklıdere), Metin Kılıç (heykel)-6 Şubat’a kadar (Platform A/Taurus AVM), Uğur Avcı-7 Şubat’a kadar (Kent Sanat/Yıldız), Fatih Kahya-30 Ocak’a kadar (Zülfü Livaneli Kültür Merkezi/Yıldız), Yeni başlangıçlar-8 Şubat’a kadar (Galeri Akdeniz/Yıldız), Pınar Arslan-31 Ocak’a kadar (Ata Sanat/Kale), Hülya Sayın-30 Ocak’a kadar (BoHo Art/Kale), Aynur Pehlivanlı anı sergisi-10 Şubat’a kadar (Armoni Sanat/Yıldız).

Yazının Devamını Oku

Yarım kalan o tablo

Armoni Sanat Galerisi’nin (Yıldız) kurucu ortaklarından Aynur Pehlivanlı, aramızdan ayrılışının 4’üncü yılı nedeniyle özel bir sergiyle anılıyor.



Bilen bilir, Aynur hanım kedilere olan hayranlığını sevgiyle yansıtırdı tuvale. Yakalandığı amansız hastalığı nedeniyle Pehlivanlı’nın yarım kalan bir kedi resmini, tanınmış sanatçılar kendi anlayışlarına göre yorumlayarak muhteşem bir sergi hazırlamışlar. Geçen cuma günü Armoni Sanat’ta açılan ve 10 Şubat’a kadar sürecek olan bu özel sergi için Aynur hanımın eşi Faruk Pehlivanlı da çok güzel bir kitabın yayınlanmasına öncülük etmiş. Aynur hanımın yarım kalan son resmi nedeniyle, “Yarım” isimi verilen bu sergide 35 sanatçının eseri sergileniyor. Kitapta da tüm sanatçıların eserlerinin görsellerinin yanısıra el yazısı notları var. Alfabetik sıraya göre bu sanatçıların isimlerini vermek isterim:
Aslı Kutluay, Ayten Timuroğlu, Başak Ballı, Bülent Aytaç, Bünyamin Balamir, Daver Darende, Ekrem Kadak, Ergin İnan, Erhan Lanpir, Fevzi Karakoç, Gamze Şiriner, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Habip Aydoğdu, Hakan Esmer, Hasan Pekmezci, Işık Gör, Lütfü Günay, Malik Bulut, Metin Yurdanur, Nihat Kahraman, Orhan Taylan, Raşit Altun, Savaş Camgöz, Sema Boyancı, Sera Uzel, Süleyman Saim Tekcan, Şükran Pekmezci, Tunç Tanışık, Vecdi Raşidov, Veysel Günay, Yalçın Gökçebağ, Zafer Gençaydın, Zahari Kamenov, Zahide Yükseler ve Zahit Büyükişliyen.
Armoni’deki anmaya ben de katıldım. Gerçekten muhteşem bir kalabalık vardı. Hoş kısa bir film gösterisi de ilgi çekiciydi. Armoni Sanat’ın sergiyle ilgili duyurusunun da son derece duygu yüklü olduğunu belirtmeyelim:
“19 Ocak 2016’da bu tablo yarım kaldı. Biz de öyle... Ve herkesin aklında hep aynı Aynur kaldı. Binbir rengiyle, çizgisiyle Aynurumuz. Ve bugün bir yanımız sizlerle yeniden hayat buldu. 35 muhteşem el, en içten dokunuşlarıyla, çok sevdiği kedisinin hikâyesini, şövalesinde yarım kalan tablosunu yorumladı. Her gün tamamlamaya çalışıyoruz yarım kalan yanımızı. Baktığımız boş pencerede...Bir eksik çay saatinde... Kırmızının en canlı halinde... Hikâyenin en komik yerinde... Ve yarım kalan bir resimde...”

SÖBÜTAY ÖZER’İN RENK COŞKUSU

Bu hafta yer vereceğimiz bir diğer sanatçı da 2007’de kaybettiğimiz Söbütay Özer. Ankaralı sanatseverler, 13 yıl önce hayata veda eden çağdaş Türk resminin önemli isimlerinden Söbütay Özer’in resimlerinden oluşan sergiyi bu ay sonuna kadar Fırça Sanat Galerisi’nde (Hilal Mahallesi) görebilirler. Çoğunlukla bisikletliler, dolmuşlar, leylekler, güvercinler, içlerine çiçek yerleştirilmiş kömür ütüsü veya mavi sırlı çinko çaydanlık süsler Özer’in resimlerini. “İz” adıyla açılan bu sergide de Özer’in renge olan düşkünlüğünü daha yakından hissedebilirsiniz. Söbütay Özer’in fırçasının maviyi, kırmızıyı, sarıyı, yeşili, pembeyi, eflatunu, kahverengiyi nasıl coşturduğu görmek gerçekten insanda farklı bir iz bırakıyor. Çizgi, renk, leke ve beneğin ritmiyle soyut resmin sınırlarında gezinse de, bu sergide de Özer’in hedefinin gerçekcilik olduğunu görmek mümkün. Sanatçının kızı Gözde Özer’in “Söbütay Özer’e göre resim, gece gidilen bir yol gibidir. Arabamızın farları ne kadar aydınlatırsa o kadar görürüz” sözleriyle bitirelim yazıyı. Haftanız sanat dolu olsun.

Yazının Devamını Oku

Sartaş’ın Anadolu’su

Sisle kaplı dağların eteklerindeki tarlalarda, bahçelerde kadınlı erkekli çalışan köy halkı, sonbahar rüzgarlarına sararmış yapraklarıyla direnen veya karla kaplı dallarıyla aydınlığın yolunu göstermek için köküne sıkı sıkıya sarılmış bir ağaç, köyün içerisinden akan bir dere, çiçeklerle süslenmiş kırlarda oynayan çocukların mutluluğu, hasat sonrası köy meydanındaki kahvede çaylarını yudumlayan köylüler...

Tüm bunlar, naif çalışmalarıyla tanıdığımız Hüseyin Sartaş’ın eserlerinden kesitler. Bu hafta Sartaş’a yer vermemizin nedeni, 17 Ocak Cuma günü Valör Sanat’ta (Yıldız) yeni çalışmalarından oluşan sergisinin açılacak olması. Sartaş’ın resimlerinde sanatçının kırsal kesimden gelen kimliğini hissetmenin yanısıra bir çoğumuzun modern yaşamda özlem duyduğumuz köy yaşamının ayrıntılarını da görebiliyoruz. Sartaş’ın eserlerinde Anadolu’yu soluyabilirsiniz. Bundan dolayı sanatçı kendi ismiyle Anadolu’yu harmanlamış ve sergiye “Sartaş’ın fırçasından Anadolu” adını vermiş.
İlk sergisini, “Benim idolüm, kendisinin en büyük hayranıyım” dediği Yalçın Gökçebağ’ın desteğiyle 1989 yılında Ankara’da açan Sartaş, Valör Sanat’ta 41. sergisiyle sanatseverler karşısına çıkacak. Sartaş, kısa cümlelerle anlatıyor çalışmalarını:
“Modern şehir yaşamında unuttuğumuz düşlerdir benim resimlerimdekiler. Kendi ellerimizle yok ettiğimiz, ancak her geçen günü büyük özlem duyduğumuz doğal güzelliklerdir. Toprağıyla, insanıyla Anadolu insanı vardır resimlerimde. Anadolu insanın üretkenliğinin yansıdığı yüzleri, rengarenk yerel kıyafetleri, her bir tuvali renk cümbüşüne dönüştürür. Hemen hepimizin çocukluğu ve gençliği vardır resimlerimde. Üretmeyi seviyorum. Kısacası, içimizde taşıdığımız düşüncelerimizin, özlemlerimizin, yitirdiğimiz ya da yok ettiğimiz doğal güzelliklerin resimlerini yapıyorum ve doğayı anlayabilmek için de naifim. Kırların uçsuz bucaksız renk ve ses ahengini, özgürce uçan kuşları, doğal yaşamın yaşayan ve yok edilen güzelliklerini tuvalime aktarmayı seviyorum. Mevsimleri, insanımızı, geleneksel çocuk oyunlarını, köy yaşamını, doğayı, bağı, bahçeyi, harmanı resmetmek beni hayata bağlıyor. Hemen her gün şövalenin karşısındayım. Kimi zaman öyle duygular geliyor ki, resimde işleyeceğim kompozisyon, resim ilerledikçe başka bir boyuta dönüşüyor. Sonuç benim için de sürpriz oluyor. Özellikle son dönemde zeytinlikleri yapmayı çok seviyorum. Eserlerimin sanatseverlerden beğeni alması elbette beni daha çok motive ediyor. Eskiden evde çalışıyordum. Şimdi ise oğlumun geçen yıl açtığı galeride, atölye olarak kullandığım bir odam var. Artık çoğunlukla burada çalışıyorum.”
Sartaş’ın resime olan yeteneği ilkokul yıllarında keşfedilmiş. Ama onu sanat dünyasının içine sokan ise oto kaporta ustası olarak çalışırken yaptığı resimlerden birisini servisin müşteri hizmetleri görevlisi Zerrin hanıma hediye etmesi olmuş. Zerrin hanım hediye edilmiş resmi odasının duvarına asmış. Eseri duvarda o zamanlar aracını servise götüren ünlü ressamımız Yalçın Gökçebağ görünce, Sartaş’ın da şansı bir anda değişmiş. Yani anlayacağınız Gökçebağ’la tanışması Sartaş’ın önünü açmış.

KENTTE NE VAR?

Beata Zalewska-Bugün açılacak (Galeri Sanat Yapım/Şenyuva), Aynur Pehlivanlı anma sergisi-17 Ocak’ta açılacak (Armoni Sanat/Yıldız), Orhan Umut-Adem Başpınar-Nurettin Akkaya-29 Ocak’a kadar (Galeri Soyut/Yıldız), Yaşar Çallı-Çiğdem Çallı-23 Ocak’a kadar (BoHO Art/Kale), Zeki Serbest-25 Ocak’a kadar (Sevgi Sanat/Hilal Mahallesi), Monad Balkan-31 Ocak’a kadar (İsmail Altınok Sanat Merkezi/Kolej), Söbütay Özer-31 Ocak’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi), Adnan Jetto-19 Ocak’a kadar (CerModern/Sıhhiye), Ahmet Güneştekin-24 Ocak’a kadar (Galeri Mamm/Kuzu Effect AVM), Berrin Duma-17 Ocak’a kadar (Ata Sanat/Kale), Hüseyin Elmas-23 Ocak’a kadar (BRHD/Hollanda Caddesi), Sezai Kara-Ataç Elalmış-6 Şubat’a kadar (Emin Antik/Kale), Hazal Kaya-17 Ocak’ta açılacak (ÇSM/Çankaya), Kadir Öztoprak-18 Ocak’a kadar (Nurol Sanat/Kavaklıdere-Güvenevler), Aslı Kutluay-20 Ocak’a kadar (Deppo29/Çankaya), Hyeseung Lee-31 Ocak’a kadar (Kore Kültür Merkezi/Kavaklıdere), Altın Çağ-18 Ocak’a kadar (Galeri Nev/Kırlangıç Sokak), İsmail Tetikçi-20 Ocak’a kadar (Artsürem/Hilal Mahallesi), Güler Genç Erol-22 Ocak’a kadar (Medya Sanat/ Çankaya), Metin Kılıç (heykel)-6 Şubat’a kadar (Platform A/Taurus AVM), Uğur Avcı-7 Şubat’a kadar (Kent Sanat/Yıldız), Fatih Kahya-30 Ocak’a kadar (Zülfü Livaneli Kültür Merkezi/Yıldız).

Yazının Devamını Oku

Adem Başpınar’ın özgün resimleri

2020’nin beş gününü geride bıraktık bile.

Yeni yılın ilk yazısı Galeri Soyut’ta (Yıldız), son dönemin beğenilen, genç kuşağın önemli isimlerinin açacağı sergiyle ilgili. Orhan Umut, Nurettin Akkaya ve Adem Başpınar’ın 10 Ocak’ta açılacak sergisi ay sonuna kadar sürecek. Bu sergisinde palet üzerine çalışan Nurettin Akkaya ile en küçük eseri 60x60 santimetre olan Orhan Umut, daha önce bu köşeye konuk olmuşlardı. Bu kez size Adem Başpınar’ı tanıtmak istedim.
Başpınar’ın resimlerine baktığınızda insanlığın geçtiği evreleri, inançlarını, ilahi anlayışını ve farklı dönemlere ait sosyal yaşantısını görebiliyorsunuz. Başpınar resimlerinde kişisel hayal gücünü, kurgunun gerçekle bağdaşması zor olan durumları harmanlamayı seven bir sanatçı. Fırça darbeleriyle tuvale özgün bir atmosfer yansıtıyor Başpınar. Başpınar’a “Yaptığı eserlerin neyi vurguladığını” sorduğumda, şunları anlattı:
“Resmim, özel gözlem alanımı ve aşkınlıklarımı vurgular. Ait olma hissini, hareketlilik ve bulunduğu yerdeki geçiciliğini ifade etmek için figürleri genelde açık ve soyut mekanlar içerisinde kurgusal kompozisyon anlayışıyla ele alır. Kübik formlu belli oranda deformasyona sahip figürleri, birer heykele dönüştüren mekansal etkilerle yoğurur. Hayatla ilgili her şeyi, dünyayı ve kendisini değiştirmek için sanatın her dalından ve felsefeden istifade eder. Hayata dokunan, sıkıntılarını giderecek bazı konulara, dertlere dikkat çekecek işler üretir. İnsanın kendini bilmesi dünyayı, insanın ve kendisinin ne anlama geldiğini bilmesi için merak uyandırır. Geçmişteki mirası omuzlayıp, kendine has bir alan bulup, özgün edinimler içinde sayılmayı bekler. Değişik açılımlarla boya ve konu kurgusuyla zenginleşmeyi, fantastik diyarlarda gezinmeyi diler. Mekanı ve zamanı işler onun içine hiçbir şeyi hapsetmez. Dekoratif olandan çok acıyı, yaşamı irdeler ve insanı hayali ve düşsel unsurlarla yeniden yüceltmeyi, yeniden anlamayı dener.”
Peki ya Başpınar’ın sanata bakış açısı nasıl? Genç sanatçının bu soruya da yanıtı şu oldu:
“Sanatım, mirası da, insan türünün geliştirdiği her yöntemi klişe olmadan, banallığa bulaşmadan, yozluğa düşmeden fark yaratarak işler. Bireyi ulvi değerler içinde tutar ve insanlaştırır. Sanatım, var oluşumla, sorgulamalarımla ilintili her meseleyi olgunlukla karşılayıp, bu çileyi çekmeye hazır dirençli bir vücut oluşturur ve zamanın geçici heveslerinden kenar tutar. İçine bırakıldığım dünyanın sınırlarını zorlayarak sonsuzluğa yayılma çabası sanatımın oluşumunda bana rehberlik eder. Nesnenin bilgisinden süzülerek, büyülü imgeler penceresinden bakmayı amaçlar.”
Bu haftaki yazıyı Galeri Soyut’ta aynı zamanda Adnan Turani’nin eserlerinden oluşan “online sergi” olduğunu da hatırlatarak bitirelim.

Yazının Devamını Oku

Dile kolay tam 65 yıl

Bu sezon yazılara başladıktan bir süre sonra bir çok sanatseverden dolaylı yollardan da olsa, “Hani nerede Yalçın Gökçebağ yazısı” mesajı alıyordum. Yalçın hocanın bu yıl Ankaralı sanatseverler için sürpriz bir faaliyet içinde olduğunu bildiğimden, açıkcası duymazdan gelerek, konuyu başka yerlere götürdüm durdum.

Ama işte o sürprizi açıklayacak zaman geldi çattı. Yalçın Gökçebağ, Ankaralı sanatseverler için 2020 yılına muhteşem bir sergiyle girecek. Gökçebağ’ın 1955 yılından başlayıp günümüze kadar uzanan, açılış tarihi 14 Ocak 2020 dikkate alındığında tam tamına 65 yılı bulan ressamlık hayatındaki dönemlerini göreceğiniz “Retrospektif sergisi” Ulus’ta Türkiye İş Bankası’nın tarihi müzesinde açılacak.



Gökçebağ 29 Mart’a kadar sürecek bu sergisi için gerçekten çok titiz bir çalışma yürüttü. Kendisinin, çalıştığı Armoni Sanat Galerisi’nin koleksiyonları ile önem verdiği bazı koleksiyonerlerin elinde bulunan resimlerini tek tek inceleyerek, sergide yer alacak eserleri belirledi. Bu çalışma bittikten sonra Gökçebağ’a, “Hocam, yılın son yazısını sizin retrospektif sergisine ayırmak istiyorum. Bu sergi için bir değerlendirme yaparsanız, ben de köşeye aktarırım” dedim. Sağolsun, beni kırmadı. İşte Gökçebağ’ın takviminize not etmenizi önereceğim sergisiyle ilgili söyledikleri:
“Retrospektifin ‘Meydana gelmiş olayların gerisine, geçmişine bakmak’ anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Sanat hayatınızın da geçmişini tanıtmak için yerinde bir kelime. Ben ilk profesyonel resim çalışmalarımda, İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu’na girdiğim 1958 yılını baz alırım. Elbette daha önceleri de resim yapıyordum ama bunun çok azı ressam olmak içindi. Daha çok ödevler, boş zamanlarda yaptığım resimlerdi bunlar. Bu resimlerin bazılarını Çapa’ya götürmüşümdür ve o resimlerin yapılış yılı 1955’dir. Dolayısıyla 1955 yılı ile serginin açılacağı 2020 yılını dikkate aldığımızda, 65 senelik sanat hayatımı izleyecek sanatseverler.
Bu sergi benim değişik ebatlı tablolarımdan oluşuyor. Bu kadar zaman aralığında ne yaptıysam, görmek mümkün olacak. Ayrıca sergiyi görenlerin benle ilgili değerlendirme yaparken, eskiden yaptıklarımı da dikkate alacaklarını, böylece geçmişi ve şu anki sanat hayatımı mukayese edebileceklerini, kafalarında oluşan bir çok soruya da bu sergi sayesinde yanıt bulabileceklerini düşünüyorum.

Yazının Devamını Oku

Hediyelik sergiler

2020’ye artık bir hafta kaldı. Acısıyla, tatlısıyla bir yılı daha geride bırakıyoruz. Her yeni yıl, yeni umutlar, yeni sevinçler demek. Belki geçen yılbaşı aklınıza gelmedi. Eğer bu yıl 31 Aralık gecesi sevdiklerinize, yakınlarınıza vereceğiniz hediyenin küçük ebatlı resim olabileceğini düşünüyorsanız, Ankara’da birçok sanat galerisi, tam da bu düşünceniz için size fırsatlar sunuyor.

FİYATLAR UYGUN

Evet, bazı galerilerde kişisel sergiler devam ediyor. Ancak bir çok galeride, geçen yıllarda olduğu gibi yeni yıl öncesi karma sergiler açıldı. Yanılmıyorsam, yeni yıl hediyesi olarak resim alınması için birçok ressamdan küçük ebatlı resimlerle karma sergi açılması fikrini Ankara’da başlatan Galeri Soyut olmuştu. Galeri Soyut’un “Küçük işler” anlayışıyla liderlik yaptığı bu tarzı diğer galerilerin de takip etmesi bence önemli. Çünkü her şeyden önce sanatseverler için daha fazla seçenek yaratılmış oluyor. Ayrıca eserler küçük ebatlarda olduğu için daha uygun bir fiyata da satın alınabiliyor. Yeni yıl hediyesi olarak resim düşünüyorsanız, küçük ebatlı karma resim sergilerini gezmenizi tavsiye ederim. Ankara’da galerilerin toplandığı Yıldız’da, Hilal’de, Çankaya merkezde, Kale’de, Bilkent’teki galerilerde bu tür sergiler var. Benim Yıldız ve Hilal’deki galerileri gezme fırsatım oldu. Gerçekten, birçok ünlü ressamın eserlerinin nominal fiyatlarının altında olduğunu, özellikle koleksiyonerlerin bu fırsatı kaçırmadığını, birçok resmin kenarında kırmızı noktanın yapıştırılmış olduğunu gördüm.

ÖZEL GÜNLER ÖNERİSİ

Bu nedenle, bu tarz sergilerin sanat dünyasına bir canlılık getirdiğini söylemek mümkün. Genelde, ekonomik durgunluğun olumsuz etkilediği alanların başında sanat dünyasının geldiğini söyleyebiliriz. Bu durgunluğu kırmak için yeni yıl dışında diğer özel günlerde de aynı anlayışla karma sergilerin düzenlenebileceğini düşünüyorum. Örneğin 14 Şubat Sevgililer Günü’nde, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nda, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda (örnekler elbette çoğaltılabilir), üstüne basarak özellikle söylüyorum küçük ebatlı (örneğin 25x25 cm.) resimlerden oluşan sergiler düzenlemenin, hem galerilere, hem de sanatçılara daha fazla getirisinin olup olmayacağını, sanat dünyasının değerlendirmesini öneriyorum. Benimkisi sadece bir öneri. Sonuçta galericilik ticari bir uğraş olduğu için, galeri sahipleri ile birlikte çalıştığı ressamlar buna karar verecek. Hepinize keyifle yılbaşı sergilerini gezeceğiniz bir hafta diliyorum.

Yazının Devamını Oku

Güneştekin Ankara’da

Ankara’da geçen hafta yeni bir galeri açıldı. Başkentin önemli sanat merkezlerinden CerModern, Çankaya Or-An’da yeni açılan Kuzu Effect’te bir sanat galerisi kurdu.

İlk iki harfinin “Modern art (modern sanat)” kelimelerinin kısaltmasından uyarlanarak MAMM adı verilen galerinin açılışı nedeniyle, dünyaca ünlü ressamımız Ahmet Güneştekin’in CerModern için oluşturduğu “Seçilmiş İşler” isimli sergisi de Ankaralı sanatseverlerin beğenisine sunuldu. Sevgili Güneştekin’in daveti üzerine MAMM’ın açılışına bizzat katıldım. Güneştekin’in eserleri gerçekten muhteşem. Sergide ünlü ressamın sanat yolculuğunun bir bütün olarak evrelerini ve dönemlerini bir araya getiren eserleri görebilirsiniz. Güneştekin, hibrit yaklaşımını tanımlayan bir eseri de bu sergi için özel olarak yapmış. Güneştekin’in Anadolu hikayeleri, güncel kentsel meseleler, insan temalı eleştirel yaklaşımlarından oluşan tabloları ile seramik çalışmalarının yer aldığı sergide toplam 30 eser yer alıyor. 24 Ocak’a kadar sürecek olan bu sergiyi kesinlikle kaçırmayın. Açılışta CerModern Kültür Sanat Programları Yönetmeni Zihni Tümer’le de konuşma fırsatım oldu. Tümer, CerModern olarak MAMM alt markasıyla başkenti sanatsal açıdan daha fazla görünür kılmayı, çağdaş sanat ürünlerini gözler önüne sermeyi hedeflediklerini söyledi. Tümer, “AVM içinde sanat galerisi açmanın riskli olup olmadığı” sorusunu yanıtlarken, AVM’leri bir sanatevine çevirme ve sanatçılara yer açma yaklaşımının dünyada birçok örneği bulunduğunu, böylece sanatın görünürlüğünün, daha büyük alanlara taşındığını dile getirdi. 



GALERİ NEV’DE “ALTIN ÇAĞ”

Bir haber de Ankara’nın köklü sanat galerilerinden, Türkiye’de koleksiyonerlerin yakından bildiği Galeri Nev’den. 1984’te Ankara’da kurulan Galeri Nev (Kırlangıç Sokak), 35. yılını kutlamaya hazırlanıyor. Galeri yeni yaşı için “Altın Çağ” adını verdiği muhteşem bir karma sergi düzenleyecek. Sergide, sadece Galeri Nev’in kuruluşundan bu yana birlikte çalıştığı sanatçılar değil, başka zamanlarda, başka vesilelerle temas ettiği ya da teğet geçtiği isimler de yer alacak. Zaten sergiye “Altın Çağ” adı da seçkin sanatçı zenginliğine işaret etmek amacıyla verilmiş. Aralarında Alev Ebüzziya, Yüksel Arslan, Canan Tolon, Mübin Orhon, Erol Akyavaş, Candeğer Furtun, Nejad Devrim, Seyhun Topuz, Nil Yalter, İnci Eviner, Mehtap Baydu, Necla Rüzgar, Elif Uras ve Nermin Kura’nın da yer aldığı 50 sanatçının eserleri, yılın en uzun gecesinin yaşanacağı 21 Aralık’ta açılacak bu sergide sanatseverlerle buluşacak.

Yazının Devamını Oku

Raşit Altun ve haritalar

Aslında geçen hafta davetli olarak gittiğim Ege bölgesinden izlenimleri yazmayı düşünüyordum. Tam yazıya oturacakken, Armoni Sanat Galerisi’nden elektronik postama gelen bilgiler Ege yazısını haftaya ertelememe neden oldu.



Raşit Altun benim yakından izlediğim, ilginç soyutlamalarda bulunan genç kuşak ressamlardan. Altun, yeni çalışmalarından oluşan “Bir avuç cennet” adını verdiği sergisini 12 Ocak Perşembe günü Armoni Sanat’ta açacak. 8 Ocak’a kadar izlenebilecek olan sergide Altun’un bu kez tuvale marufle edilmiş haritaları kullanması dikkat çekiyor. Sanatçının haritaları neden tercih ettiği sergiyle ilgili bültende şöyle açıklanıyor:
“Dünyanın her yerinde yeni dinamiklerle mekansal birimlerde gerçekleşen insan hareketliliklerini konu alır ressam. İnsanı ve içinde yaşadığı dünyanın dinamiklerini renklerle anlatmayı seçer. Tarih boyunca göç hareketleriyle kendi yaşanmışlıklarını farklı iklimlere taşıyan toplulukların modernite içinde kayboluşlarına dikkat çekmek ister gibidir eserlerinde. İnsanların belki iş, belki gezi amacıyla gittikleri yerlerden edindikleri haritaları kullanır tablolarında. Yaşanmışlıklarıyla bu haritalar resimlerin zeminini oluştururken üzerinde renkler bir orkestranın bütünüymüşcesine dizilirler. Renklerin içinde göç eden insanlar belirir. Göç kavramı insanlık tarihi kadar eskidir. Bu tarihsel serüven içinde insanoğlu bazen mecburiyetten bazen de daha iyi bir hayatın özlemiyle geride bırakır sevdiği her şeyi. Ressam anılarla dolu haritalarda yaşantılarını geride bırakan insanları konu ederek çelişki yaratır izleyicisinin kafasında.”
Eleştirmen Pınar Akkaş da, Altun’un haritalı çalışmalarına “yurt ve sürgün” ikilemi açasından bakmış. Özetle şöyle diyor Akkaş:
“İçimizde taşırız kağıtlara çizdiğimiz haritaları. Kalbimiz seçer yurt edindiğimiz toprakları. Ne kadar uzağa gidersek o kadar özleriz orayı. Bir dünya yeri-yurt edinmek için binlerce yıldır yürümüş durmuşuz. Bazıları bir yurt edinmiş, bazıları da sürgün edilmiş yola. İşte orada başlamış acı, özlem ve keder. O yolda olana yakılmış, ağulu şarkılar. Raşit Altun’un resimleri insanlığın o en eski acısından başlar. Yurtsuzluk. Yalnızlık. Büyük kalabalıkların yalnızlığı. Telaşlı bir kalabalık vardır orada. Ama orası bir mahşer yeri de değildir. Ne de tufandan sonra halkların toplandığı büyük kozmik bir dağ. Binlerce yıllık uygarlıkların büyük toz bulutlarının altında kaybolduğu Babil, Sümer ya da kayıp kıta Atlantis de değildir. Burası sürgün halkların yazgısının başladığı bir öte dünyadır. Fırat ve Dicle’nin arasında barış içinde yaşayan bir yakın doğudur. Yurdudur topraklarından sürülenlerin. Yurtsuzların haritası kalbine çizilmiştir ve sınırları yoktur. Hem yurtsuz, hem de mülksüzdürler. Bu resimler bu dünyalı mültecileri, tanrının öz çocuklarını, kutsal Mezopotamya’sında toplar ve onlara kendi yurtlarını, kadim kültürlerini ve dillerini müjdeler. Bir büyük uyanışın manifestosudur bu renkler. O gökyüzünde parlayan Işık ise sevgiyle bağlandığımız yurtlarımızın bildiricisidir. Bir umuttur Raşit Altun’un resimleri ve kadim geleneklerin mirasçısı bir bilgenin ruhunu taşır. ‘Ben’den bize ve bizden sonraya...”

Yazının Devamını Oku

Göbeklitepe (2)

Dünyaca ünlü National Geographic dergisinde “2020 yılında gidilecek en iyi yerler” listesinde yer alan Göbeklitepe’yi, bu haftada devam ederek tamamlıyoruz.



Geçen hafta belirttiğim gibi, sizleri eleştirmen Aslı Leman Atlı’nın CerModern’de bu ay sonuna kadar sürecek, ses ve ışık gösterisinin ağır bastığı Göbeklitepe etkinliğine ilişkin izlenimleriyle başbaşa bırakıyorum:
“Uygarlık tarihinin karakutusu olarak da nitelendirilen Göbeklitepe’ye ilişkin çalışmalar disiplinlerarası bir ağ ile sürdürülürken, CerModern’deki The Gathering (Buluşma) ile sanat da bu disiplinler arasındaki rolünü üstleniyor. The Gathering, kadim ve güncel bilgiler ışığında Göbeklitepe gizemine doğru dijital bir deneyim sunarken; yolculuğun her evresinde kodlarımıza dokunan bir temas hissettiriyor. Teorik ve pratik, işitsel ve görsel, antropolojik, teolojik, arkeoakustik ve pek çok açıdan birleştirici bu keşif, kafa karıştırıcı ama bir o kadar da aydınlatıcı. Avcı toplayıcıların doğada savunmasız oldukları alanı ve zamanı yansıtan ilk bölümde ilerlerken, neolitik döneme tarihlenen siluetlere yer yer eşlik eden suretiniz, bu serüveni içselleştirmeye kapı aralıyor. Girişte ikiye ayrılan yol, toplulukları bölerek insanların doğada dağınık şekillerde yaşamalarına vurgu yapıyor.
İnsanların ilk toplanma alanlarını temsil eden ikinci bölümde, semboller üzerinden dönemin önemli olguları hakkında ipuçları sunuluyor. Gezegendeki hayatın, toplanma alanlarında konik formlar üzerinden temsili ve ifadesi, güçlü anlamlar barındırıyor. Ay ve güneşin devinimleri, gündüz-gece döngüleri, çağ insanının olası perspektifinin dilimizle ifadesi, yalın bir yerleştirmeyle derinlemesine yansıtılıyor.
The Gathering senaryosunda ‘toplanmaya giden yollar’ başlığını taşıyan üçüncü bölümdeki yansıma, döngüsel bir anlatımla insanların Göbeklitepe coğrafyasındaki varlığını ve devinimini görselleştirirken kozmosa atıf hissi veriyor.
The Gathering’i göreceklere Göbeklitepe hakkında olabildiğince bilgi edinmelerini öneririm. Edinilenler rehberliğinde bu deneyimde el yordamıyla ilerlerken, son bölüme gelindiğinde 12 bin yıllık köprüye kendi adımınızı ekleyebiliyorsunuz.

Yazının Devamını Oku

Göbeklitepe (1)

Yaklaşık 12 bin yıl öncesinin inanç merkezi olarak değerlendirilen, Şanlıurfa’nın 12 kilometre kuzeydoğusunda, Tek Tek Dağları’nın üzerinde bulunan Göbeklitepe, son dönemde sanat dünyasının da çekim merkezi olmaya başladı.



Göbeklitepe’nin global bir ikon haline gelmesi için Türkiye’de hem devlet, hem de özel sektör yoğun bir çaba içinde. Ankara’da bulunan sanat kuruluşları ve ressamlar da bu çabaya destek amacıyla değişik faaliyetlerde bulunuyor.
Başkentteki Fırça Sanat Galerisi kısa süre önce Göbeklitepe etkinliği yaptı. Galeri, Şanlıurfa’da “Tarihin Sıfır Noktası-Kültürel Miras ve Turizm Fuarı”na birlikte çalıştığı sanatçılarla katıldı. Harran Üniversitesi, Gaziantep Üniversitesi ve Uludağ Üniversitesi’nden hocaların da katıldığı bu etkinlikte, ressamlar Sabri Akça, Aydın Ayan, Zuhal Arda, İmren İyem Aslan, Lale Akyol, Aysun Çölbayır, Nazlı Er, Saadet Gözde, Sait Günel, H. Kübra Kuzucanlı, Şükran Pekmezci, Mehmet Sakızcı, Elif Şenel, Tuğba Şenyavaş, Cüneyt Şenyavaş, Kadir Şişginoğlu, Ayten Tırpancı, Dilek Tura, Fulya Uzer, Ayşegül Yarar, Sedef Yavuzalp, Lütfiye Yazan, Nuray Yıldırım, Mehmet Yücel ve İbrahim Yıldız canlı performans sergilediler. Fırça Sanat’ın sahibi Semra Sancak, “7-10 Kasım tarihleri arasındaki Şanlıurfa gezimiz gerçekten çok güzel geçti. Göbeklitepe, müthiş etkileyici bir yer. Herkesin kesinlikle görmesi gerekir. Göbeklitepe’deki çalışmalarımızı galerimizde sergileyeceğiz” derken, sanatçıların da bu muhteşem atmosferi tuvale, kağıda yansıttığını hatırlattı.

CERMODERN’DEKİ ETKİNLİK

Yazının Devamını Oku

Fırat İtmeç’in geçmişe özlemi

Güvenlik Caddesi’ndeki Kova Art Space için Ankara’nın yeni galerilerinden birisi diyebiliriz. Gelen duyurulardan çoğunlukla soyut çalışan, genç nesil sanatçıların eserlerinin sergilendiğini anlıyoruz. Bir süre önce elektronik postama düşen son bülten, İzmirli sanatçı Fırat İtmeç’in ilk kez Ankaralı sanatseverlerle buluştuğu “Geleceği Özlediğim gibi Özleyeceğim Seni” isimli sergisini duyuruyordu.

İzmir 9 Eylül Üniversitesi Grafik Tasarımı bölümünden mezun olan İtmeç, yeniçağ ve beraberinde gelen üzüntü, karmaşa, ironi, bağımlılık, yeni gençlik konuları üzerine işler üreten bir sanatçı. Bireysel sorunlarından yola çıkıp, günümüz gençliğinin yaşadığı büyük veya küçük sayılabilecek bütün dertlerini sanatına yansıtmaya çalışan İtmeç’in eserlerinde, sokak kültürü ve yeni dünya trendlerinde karşılaştığımız ölüm, aşk, ateş ve yalnızlığa dair imgelere sıklıkla rastlanıyor. Görseller, estetik kaygılardan uzak ve alelade olarak belirirken aynı zamanda çağın tüketim hızına ayak uydurmaya çalışan bir amatörlüğü de yansıtıyor.
Sanatçı, sergisinde çocukluk, gençlik hayalleri, yetişkinlik ve hayal kırıklıklarını işliyor. Sergi izleyiciyi, sanatçının da ait olduğu “Y kuşağına” ait bir karakterin mezarından geçmişine doğru yolculuğa çıkarıyor. Üç bölümden oluşan serginin ilk kısmı, dünyanın kötü gidişatı karşısında hayalleri tükenen bu karakterin mezarı ile başlıyor. İkinci bölümde ise karakterin gençlik döneminin okumasının yapılabileceği bir poster yerleştirmesi bulunuyor. Karakterin hayallerinin, renkli gelecek betimlemeleriyle, klişeleşmiş uzay tasvirleriyle ve distopik (olumsuz bir gelecek) manzaralarla, süslendiği görülüyor. Farklı disiplinlerden faydalanarak ürettiği eserlerinde İtmeç, son olarak izleyiciyi popüler kültür motiflerin bulunduğu bir çocuk odasına davet ediyor.
Kova Art Space’in bülteninde yer alan “Gelecek, tıpkı sürekli büyümeyi bekleyen bir çocuk gibi yıllarca arzulandı. Filmler, kitaplar, televizyon dizileri, reklamlar çoğu zaman güzel ve parlak gelecek tasvirleriyle doldu taştı. Aslında bu anlatılar insanın karşı koyamadığı zamana karşı bir tür psikolojik akılcılaştırmaydı. Ancak zamanla anlaşıldı ki, insan onu var eden her şeyden kolayca kopabilecek kadar değişken ve aymaz. Dünya ölüyor, biz ölmek üzereyiz ve gelecek eskiden göründüğü kadar parlak değil. Dünya acımasızca sömürüldü, neoliberal kaşifler yeni gezegen arayışlarına çoktan başladı bile. Çocuk büyüdü, eskiden olmak istediği yaşa geldi ama şimdi tek isteği çocukluğuna geri dönebilmek” ifadeleri, sanatçının üretimini hangi düşüncelerle yaptığını ortaya koyuyor. Bu ilginç sergiyi görmek için 30 Kasım’a kadar vaktinizin olduğunu hatırlatmak isterim.



KENTTE NE VAR?

Funda İyce Tuncel-22 Kasım’da açılacak (Galeri Akdeniz/Yıldız), Bihrat Mavitan-22 Kasım’da açılacak (Siyah-Beyaz/Kavaklıdere), Barış Cihanoğlu-7 Aralık’a kadar (CerModern/Sıhhiye), Baran Kamiloğlu-26 Kasım’a kadar (Valör Sanat/Yıldız), Sermet Aydın-22 Kasım’a kadar (BoHo Sanat/Kale), Hüseyin Şahbudak-20 Kasım’da açılacak (Sevgi Sanat/Hilal Mahallesi), Serdar Leblebici-5 Aralık’a kadar (Platform A/Taurus AVM), Süleyman Şahin-Melahat Şener-23 Kasım’da açılacak (Pera Antik/Kale), Ayhan Taşkıran-Reşat Şentürk-Hasan Saygın-4 Aralık’a kadar (Galeri Soyut/Yıldız), Ahmet Cüneyt Er (seramik)-22 Kasım’a kadar (Artsürem/Hilal Mahallesi), Ayla Kayıran-22 Kasım’a kadar (Ata Sanat/Ulus), Tolga Akalın-29 Kasım’a kadar (Kent Sanat/Yıldız), Güliz Korkmaz(seramik)-14 Aralık’a kadar (Keskinok Sanat Vakfı/Cinnah Caddesi), Selahattin Gökoğlu-Gürol Erol Genç- 20 Kasım’a kadar (Medya Sanat/Çankaya), Elif Aydoğdu Ağatekin (seramik)-23 Kasım’a kadar (Nurol Sanat/Kavaklıdere), Nurgül Eren-30 Kasım’a kadar (SAKÜDER/Kavaklıdere), Güzin Arısoy-Irmak Birlik-Namık Birlik-12 Aralık’a kadar (Emin Antik/Kale), Şenay Yazıcıoğlu-30 Kasım’a kadar (İsmail Altınok Sanat Merkezi/Kolej), Berna Okan (heykel)-29 Kasım’a kadar (Galeri M/Armada AVM), Mümin Cadaş-21 Kasım’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi).

Yazının Devamını Oku

Karakul’un devrimci ruhu

“Gayet açık ve net şekilde sosyal içerikli mesajları toplumun hemen her kesiminin anlayabileceği şekilde tuvale yansıtan sanatçı kim” diye sorulsa, sanırım verilecek yanıtlar arasında Süleyman Karakul ismi ön sıralarda yer alır.

Haksızlığa, yoksulluğa, emeğin sömürülmesine isyan vardır Karakul’un eserlerinde. Resimlerdeki paralel dalgaların uyumu bir an için sizi de Karakul’un “Devrimci ruhu”na doğru götürür. Ancak onun devrimci ruhunu klişeleşmiş sloganlarla karşımıza çıkan hareketler olarak algılarsanız, yanılırsınız. Çünkü onun resimlerinde bu topraklarda gerçek devrimci ruhu hayata geçirmiş olan, toplumdaki sevgisi her geçen gün daha da büyüyen, dün aramızdan ayrılışının 81. yılında saygı ve özlemle andığımız büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ü de görürsünüz.
Karakul’un kendi kaleminden hayatını okuduğunuzda, onun “Devrimci ruhu”nun nereden geldiğini anlamanız hiç de zor olmayacaktır. Özetle şöyle anlatıyor Karakul yaşamını:



“Sivas Şarkışla’da doğdum. İlkokulu, pekmezli sarı yapraklı deftere yazıp çizerek, evden getiriğimiz odun ve tezeklerle okulu ısıtarak, kara tahtamızı soba kurumuyla yumurta akını karıştırıp boyayarak, üç sınıflı bir odada okuyarak bitirdim. Sivas Kongre Lisesi’ni Atatürk’ü soluyarak bitirdim. Resim dersinde yaptığım ilk kopya yağlıboya çalışması İbrahim Çallı’nın Atatürk portresi olmuştu. Öğretmenimin çok başarılı bulması ve bu tablomu okul müdürüne hediye etmesi, resmin yaşamıma girmesini sağlayan ilk önemli olaydı. 1971’de girdiğim Gazi Eğitim Enstitüsü Grafik Bölümü’nden 1974’te mezun oldum ve daha sonra Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Grafik Ana Sanat Dalı’nda lisans eğitimimi tamamladım. Türkiye’nin değişik yerlerinde yaptığım resim öğretmenliğinden 2001’de emekli oldum. Çocuk yaşlarımda içinde bulunduğum çevrenin özgün koşulları, insan ve doğa ilişkileri benliğimde önemli izler bıraktı. Resmin olmazlarından, renk, hareket, ritim, ışık-gölge ve derinlik gibi önemli kavramların, buralarda çok zengin olması ve bunlarla bütünleşmiş direngen insanların varlığı, bu dünyayı benim için çok önemli kılıyor. Resmi hiçbir zaman bir süs unsuru olarak görmedim. Picasso’nun tavrını benimseyerek, resmi bir süs aracı olarak değil, mücadele silahı olarak ele aldım. Bu silahı, toplumsal gelişmenin önündeki tüm engellere karşı kullanmak, gerçek sanatçının en önemli görevidir diye düşünüyorum.”
Ressam ve sanat eleştirmeni Celal Binzet’in tanımıyla, “Eserlerinin içeriğine ağırlıklı olarak köy yaşamını oturtan, sevinciyle, coşkusuyla, yoksulluğu ve acısıyla bizim insanımızı resmeden” Süleyman Karakul’dan bahsetmemizin nedeni, onun Sevgi Sanat’ta (Hilal Mahallesi) açılan sergisini hatırlatmak istememiz. Karakul’un sergisini görmediyseniz, 16 Kasım Cumartesi gününe kadar zamanınız olduğunu unutmayın.

Yazının Devamını Oku