GeriUğur Ergan Hande Fırat’ın kaleminden hocası Hüseyin Arıcı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hande Fırat’ın kaleminden hocası Hüseyin Arıcı

Zaman nasıl da akıp gidiyor. Hürriyet’in Ankara Temsilcisi Hande Fırat’ın “Renklerdir Patlayan” ismini verdiği ilk sergisi açılalı neredeyse iki yıl olmuş.

Hande, sergiyi açtıktan sonra da resimden kopmadı. Aksine resme daha çok asıldı. Yakından takip ettiğim için, gelişmesine gerçekten şahidim. Özellikle resmin temeli olan desende ilerleyişi, duyduğu heyecan müthiş. Hande’nin bu aşamaya gelmesinde hocası ressam Hüseyin Arıcı’nın katkısı tartışılmaz. Kendisine “Hocanı yaz da, bu köşede yayınlayalım” diye kaç kez söyledim, ben de bilmiyorum. Yoğun gündem nedeniyle ha bire erteledi. Sonunda beklediğim yazı geldi. İşte noktasına virgülüne dokunmadan, Hande Fırat’ın kaleminden hocası Hüseyin Arıcı’nın “Merhamet” isimli sergisi.

Hande Fırat’ın kaleminden hocası Hüseyin Arıcı

MERHAMET ET!

“Kendimi tabuta sokacağım” dedi.
“Neden, nereden çıktı?” diye sordum.
“Merhamet et ve öldür beni. Canım yanarken yarattığım dünyayı izleyenleri, dünyamı eleştirenleri sevindirmeyeyim. Bir an önce öldür ki, acımdan faydalananları daha fazla güldürmeyeyim” yanıtını verdi.
Hocam, arkadaşım, sanatçı Hüseyin Arıcı, son sergisi “Merhamet”te can çekişen bedenini tabuta koyduğu resmini böyle anlattı. Fikir aşamasında, ilk anlattığında, yaparken ve bittiğinde kısacası her anında dondum kaldım. Onun için de süreç hiç kolay olmamış. Neler hissettiğini şöyle anlattı:
“Çok nevrotik bir duruma dönüştü benim için. Bende bu resim bitince ölecekmişim gibi bir paranoya yarattı. Saatlerce izledim resmi. Ben 16 yaşından beri hiçbir resmin karşısına geçip, gözlerim dolarak baktığımı hatırlamıyorum. Saatlerce izledim. Sonra ayağı bitirememiş olmam benim içimi rahatlattı. Yakın bir zamanda ölmeyeceğim dedim.”

Hande Fırat’ın kaleminden hocası Hüseyin Arıcı

* * *
Kendine merhamet istemesi aslında toplumun sanat ve sanatçıya bakışından kaynaklanıyor. Bir sanatçı günler, geceler boyu çalışıyor. Eserleri ortaya çıkıyor, sergi açılıyor. İnsanlar geliyorlar, bakıyorlar, gidiyorlar. Kimileri ise acımasızca eleştiriyorlar. “Merhamet” sergisinde sadece sanatçıya merhamet aramamış. Çiçeğe, kurbağaya, doğaya kısacası insanın tahrip ettiği, üzerine basıp geçtiği ya da çok kolay öldürdüğü her canlıya merhamet istiyor Hüseyin Arıcı. İsyanı en çok da insanın insana yaptığı kötülüğe ve tahribata. Bunu da şu sözlerle anlattı:
“Baktım ki altın yüzünden bir sürü insan öldürülüyor, petrol yüzünden bunca savaş çıkıyor ve son bulmuyor. O zaman bunlar yok olsun, bitsin her şey. Devam etmesin, bir kişi daha ölmesin böyle. Tabii insanoğlu yeni bir alternatif arar mı, onu bilmiyorum. Benimki burada biraz romantik bir fikir. Güzel olan her şeyin güzelliğini, masumluğunu koruması için bir yalvarma. Mesela küçük bir çocuğa bakıyorsun, bakmaya doyamıyorsun ama biliyorsun ki büyüyünce karamsar ve kötü bir dünyanın içinde olacağını da düşünecek. Çocuğun saflığını bir şekilde korumasını istiyorsun. Bunun için dilekte bulunuyorsun. Merhamet böyle doğdu benim için.”
* * *
Sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar durmadan çalıştı “Merhamet” için. Beni her ne kadar kendini tabuta soktuğu eseri etkilediyse de Hüseyin Arıcı’yı en etkileyen eseri ise “Güvercin” oldu. Adı; “Merhamet et ve aşık et beni de...” İki güvercin ve pislikleri... Hüseyin Arıcı hikâyesini şöyle anlattı:
“Aslında benim için şöyle bir özdeş; toplumun kadın ve erkek ilişkisine, erkek ve erkek ilişkisine kadın ve kadın ilişkisine her türlü ilişkiye kaba bir şekilde bakmasıyla alakalı. Hani bir pislikmiş gibi izlemesi. Oysa bu sevgi aslında çok doğal bir şey. Aslında bunun altında yatan küçük bir gerçek. Ama benim orada yarattığım şey, burada kontrollü olarak insanlara göstermek istediğim şey o çerçevenin içerisindeki aşk meyvesinin herkes tarafından çoğunluk tarafından nasıl algılandığının bir özeti aslında benim için.”

Hande Fırat’ın kaleminden hocası Hüseyin Arıcı

* * *
Sadece bir sanatçı değil Hüseyin Arıcı. Aynı zamanda her yaştan öğrencileri olan bir öğretmen. Üstelik saklamadan, korkmadan, bir kalıba koymadan öğretiyor. Sadece sanatını, bilgisini değil o güzel kalbini de paylaşıyor öğrencileriyle. O kalbin izlerini de “Merhamet”in manifestosunda buluyorsunuz.
“Bütün kainatın yaratıcısı... Bana ve yarattığın dünyana merhamet et. Beni affet. Nereye baksam kederle dolmuş. Gözlerim iyiyi görmüyor artık. Kaldır perdelerimi kurtulayım bu kasvetten.
Merhamet et ve aşık et beni de... Kumrular, güvercinler gibi dolanayım sevgilimin boynuna. İnsanlar, bizi izlerken doysunlar aşkımızın meyvesine, yarattığımız esere. Merhamet et ve hiç et beni. İçim de dışım da bir olsun artık. Bağışla beni ve bütün sevdiklerimi.”
“Merhamet et öpsün beni, merhamet et utandır beni, merhamet et bozulacak hiçbir şey kalmasın” diyerek isyan eden sanatçı Hüseyin Arıcı, Hacettepe Üniversitesi Resim Bölümü’nden mezun olmasının ardından aynı üniversitede heykel bölümünde yüksek lisans eğitimine başladı. Çok sayıda sergiye imza atan Arıcı, Ankara’da yaşıyor.”

KENTTE NE VAR?

YALÇIN Gökçebağ-15 Şubat’a kadar (Armoni Sanat/ Yıldız), Devrim Erbil-28 Şubat’a kadar (Ziraat Sanat/Next Level AVM), Zeki Çetinkaya-3 Şubat’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mah.), Erol Pelioğlu-Murat Tolga-29 Ocak’ta açılacak (Galeri Soyut/Yıldız), Hüseyin Yıldırım-31 Ocak’a kadar (Zülfü Livaneli Kültür Merkezi/Yıldız).

X

Erken oldu be Vahap abi

Geçen perşembe günü öğle saatleri. Türk ve Yunan Dışişleri Bakanlarının saat 19.00’da başlayacak ortak basın toplantısı nedeniyle günün yoğunluğu akşam saatlerine sarktığından, gündüz vakti oldukça sakin.

Planım basın toplantısı saatine kadar sanat dünyasında tur atmak. Tam dışarıya çıkmak üzereyken telefonuma birbiri ardına düşen “Vahap Demirbaş vefat etmiş” mesajları ile donup kaldım. Önce inanmak istemedim. Demirbaş’ı yakından tanıyan sanat galerilerini arıyorum, telefonlar meşgul. Telefonların uzun süre meşgul olması hayra alamet değil. Birden aklıma Demirbaş’la aynı semtte atölyesi bulunan ressam Serap Soyaltın’ı aramak geldi. Onun ağlayarak telefonu açıp, “Şu anda Vahap beyin cenazesini atölyesinden çıkarıyorlar Uğur bey” sözünü duyunca, yıkıldım.



Hayat böyle işte. Korona belasının aramızdan kopardığı Vahap abinin Sevgi Sanat’ta açacağı sergiyi yazma planı yaparken, şimdi onun arkasından anılarımızı yazıyoruz. Vahap Demirbaş’ı ben Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yıllar önce düzenlenen Çağdaş Sanat Fuarı’nda tanımıştım. Yaklaşık 1 ay önce de NTV’den Uğur Şevkat’la atölyesine gitmiştik. Saatlerce sohbet edip, gırgır şamata yapmıştık. İlginç bir adamdı Vahap abi. İster resim olsun, ister resimden sonra en önemli uğraşı tasarım olsun, fark etmekte zorlanacağınız ayrıntılara büyük önem verirdi. Her bir sayfasında karınca duası gibi ama özenle yapılmış 8-10 desen taslağının bulunduğu tuğla kalınlığındaki dosyayı gösterince şaşırıp kalmıştık. Abartmıyorum binlerce desen. “Vahap abi bunlara harcadığın vakti resim yapmaya harcasaydın ya” dediğimde, verdiği yanıt daha öncekilerden farklı değildi: “Lan oğlum sen benim ayrıntı manyağı oduğumu bilmiyor musun...”
Bana göre Vahap abi sevecen, kendi deyişiyle “aykırı” bir adamdı. Tanıdıkça, onun baskıya gelemediğini, sık boğaz edilmekten hiç hoşlanmadığını, özgürlüğüne oldukça düşkün olduğunu anladım. İstediği zaman resim yapar, istediği zaman da çok sevdiği masa tenisini oynardı. Kimseyi umursamazdı. Resim yaparken en iyisini çıkarmak için ayrıntılarla boğuşur, kafayı en ince detaya taktı mı, o resmin bitmesi aylarca sürerdi. Hem suluboya, hem yağlıboya çalışıyordu. Hele son dönem suluboya çalışmaları müthişti. Farklı bir tekniğe sahipti. Görenler suluboya olduğuna inanmaz, “Bunlar yağlıboya” derdi. Figür ustasıydı Vahap abi. Her eserinde yüzlerce figür. Bir köy düğünü resminde figürleri saymaya çalışmıştık ama başaramamıştık. Atölyesine gittiğimizde kendine yeni konular seçmişti. Kapadokya ve Bursa peyzajları üzerine çalışıyordu. Halfeti, köy yaşantısı ve düğünleri, dere kenarında balık tutanlar resimleri meşhurdu. Demirbaş’ın eserlerinde ayrıntıların tadını çıkarmanız için gerçekten canlı olarak resimleri görmeniz gerekir. Bazı resimlerinde imzasıyla oynamayı severdi. Kimi zaman imzasını bulabilmek için resim içinde her santimetrekareye dikkatlice bakmanız şarttı. Kıl fırçayla attığı imzasını öyle bir yere saklardı ki, bulabilene aşk olsun.
Yazının bir yerinde dedim ya, ilginç adamdı Vahap abi diye. Onun ilginçliğini daha net biçimde ortaya koyabilmem için, iki yıl önce yine bu köşede atölyesini anlattığım bölümü aktarıyorum:

Yazının Devamını Oku

Bir ressamın paleti asla kurumamalı

Bu hafta konuğumuz, Türkiye’nin en önemli gravür baskı sanatçılarından Hayati Misman.Misman, gravürle birlikte yağlı boya çalışmalarıyla da öne çıkan ressamlarımızdan. Son dönemde yağlı boya çalışmaya daha da ağırlık veren Misman’ın, özellikle soyut figüratif eserleri koleksiyonerlerin gözdesi. Şapkalı, hele kırmızı şapkalı kadınlarının birçok sanatseverin evinde duvarları süslediğini biliyorum.

Hayati hocayla kısa süre önce sona eren Art Ankara Fuarı’nda daha ayrıntılı konuşmak için sözleşmiştik. Kendisini geçen hafta atölyesinde ziyaret ettim. Her zamanki gibi hocayla sevecen ve esprili üslubuyla keyifli sohbet ettik. Gravür baskı hocası Mürşide İçmeli’nin sanat yaşamındaki önemini uzun uzadıya anlatan Misman, düzenli çalışmadan kesinlikle taviz vermeyen bir sanatçı. Her gün belli bir saatte atölyesine gidiyor, akşama kadar çalışıyor. Misman, “Bir ressamın paleti asla kurumamalı” diye söze girip, şunları söylüyor:



“Paleti kurutursan, yani uzun süre çalışmayı bırakırsan, kendi stilini, kendi resim karakterini de unutmaya başlarsın. Zaman ilerledikçe profesyonellikten amatörlüğe düşersin. Bir piyanist, bir keman sanatçısı nasıl her gün enstrümanlarının başına geçip parmaklarını çalıştırıyorsa, ressam da her gün elini çalıştırmalı, fırçasını sallamalı. Aksi durumda elin durur, körleşir. İçinden resim yapma hevesin gider, konu akışında zorlaşırsın. Bu nedenle ben hiç durmuyorum. Geçen yaz yazlıkta 100, kışın atölyemde 200 resim yaptım.”
Misman’la sohbetimizde konu elbette, çok sevilen soyut kadın figürlerine de geldi. Şapkalı, dans eden, yatan, oturan kadın bedenleri ile kuş gibi sembolik figürler Misman’ın vazgeçemedikleri. Misman çalışmalarında kadını cinsel bir obje olarak değil, aksine kendine güvenen, toplumda güçlü bir yer edinebilmek için ısrarla ve kararlılıkla mücadele eden bir figür olarak kullandığına vurgu yapıyor. Misman’ın kadın figürlerinde Almanya’daki eğitimi de önemli rol oynamış. Misman 1972 yılında Türkiye’deki güzel sanat fakültelerindeki hoca açığını kapatmak için Almanya’ya gönderilen sanatçılar arasında yer almış. Kassel kentindeki Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki bitirme tezinin Almanya’daki Türk kadınlarının sosyo-psikolojik durumlarıyla ilgili olduğuna dikkat çeken Misman, “Onların özellikle de yabancı oldukları bir toplum içindeki mücadelelerini ortaya koymaya çalıştım. Bir yandan bu mücadelelerini anlatırken, diğer yandan analık duygularından taviz vermeyen duruşlarını işledim” diyor.
Sanatçı, yağlı boya çalışmalarının, çağdaş kadın imajı çerçevesince oluşturulmuş, çizginin, ritmin ve hareketin hissedildiği, canlı mavi, kırmızı ve yeşillerin kullanıldığı istikrarlı çalışmalarının bir uzantısı olduğu düşüncesinde. Misman, hayatında yeri olan, onu etkileyen olayları semboller aracılıyla yine karakterine uyan şekilde resmederek izleyicisiyle paylaşmaya çalıştığını ifade ediyor. Hangi teknik ve malzemeyle olursa olsun, çalışmalarında “yaratma”yı baz aldığını söyleyen Misman şu değerlendirmeyi yapıyor:

Yazının Devamını Oku

Anadolu izleri

Anadolu Medeniyetleri Müzesi, yarından itibaren 20 Nisan’a kadar önemli bir projeye ev sahipliği yapacak. “Anadolu Uygarlıklarından İzler” adını taşıyan bu proje, müzenin kuruluşunun 100. yılı etkinlikleri kapsamında gerçekleşiyor. Bu etkinlikten beni, projenin küratörlüğünü üstlenen ressam Siret Uyanık haberdar etti. Galeri M tarafından yürütülen söz konusu projeye Kültür ve Turizm Bakanlığı da katkı sağlıyor.

Proje kapsamında çok sayıda sanatçının resim, heykel ve seramik çalışmaları sergilenecek. Bu sanat şölenine Devlet Opera ve Balesi de iki ayrı konserle katkı sağlayacak. Ayrıca sergi süresince panel ve konferanslar da düzenlenecek. Siret Uyanık, projenin Ankara’dan sonra İstanbul’a da taşınabileceğini söyledi. Bu projenin ne amaçla hazırlandığına dair özet bilgileri de Uyanık’ın gönderdiği yazıdan size aktarmak istedim:



“Anadolu Uygarlıklarından İzler Projesi, geçmişin izleri, dönemin yansımaları ve geleceğe aktarımı bağlamında sanatın estetik etkisi ile birleştirilmesi ve farklı disiplinlerin yorumlanması amacıyla hazırlandı. Coğrafi açıdan kıtaların, denizlerin, iklimlerin, doğudan batıya, güneyden kuzeye ya da tersi yönlere giden yolların ve insan topluluklarının buluştuğu, konup göçtüğü, yurt edindiği, dünyanın en stratejik ve kavşak nitelikli noktasındaki bu topraklar, bu çok özel konum nedeniyle ‘uygarlıkların beşiği’ olabilmiş ve böyle nitelendirilmiş. Bu proje kapsamındaki sanatçılar bu durumun bilincinde, çeşitliliği sanatsal yönden özel bir değer olarak benimseyip, sergiyi varsıllaştıran nitelikli yapıtlar ortaya koydular. Anadolu’dan ilham almış sanatçılar eserleriyle, geçmişi bugüne, bugünü de yarına taşıyor. Süleyman Saim Tekcan, Devrim Erbil, Mustafa Pilevneli, Mustafa Ayaz, Aydın Ayan, Yalçın Gökçebağ, Tüzüm Kızılcan gibi ustalarla birlikte 60 kadar sanatçının eseri bu projede yer alıyor. Proje kapsamında yapılacak konferanslar ‘Anadolu uygarlıklarında sanat ve estetik izleri ve sanat eğitiminde vazgeçilmez bir kaynak: Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ ile ‘Seramik, sanat ve arkeoloji ilişkisi’ başlıklarını taşıyor.”


Yazının Devamını Oku

Gökçebağ’dan gelen sürpriz

Geçen hafta içinde WhatsApp’ıma ünlü ressamımız Yalçın Gökçebağ’dan gelen bir fotoğraf benim için sürpriz oldu.



Telefon görüşmelerimizde Gökçebağ, İstanbul’da Zeytinburnu Belediyesi’nin İstiklal Marşı’nın kabulünün 100. yılı nedeniyle düzenlediği etkinlikler için bir resim üzerinde çalıştığını söylüyordu. İşte telefonuma gelen resim, Gökçebağ’ın tamamladığı ve Zeytinburnu Belediyesi’nde bir süre sergilenecek olan eserdi. Yalçın Hoca, “Düz damlı evler” diye bilinen konusundan hareketle bir köy ilkokulunda İstiklal Marşı’nı okuyan öğrencileri tuvale yansıtmış. Arka planda düz damlı evler, ön planda duvarında Atatürk’ün portresinin asılı olduğu tek katlı okul binası ve okul binasının iki tarafında hazır olda İstiklal Marşı’nı okuyan öğrenciler. Elbette göndere çekilen ve dalgalanan Türk bayrağı. Siyah önlükleri, kolalı beyaz yakaları ile öğrencilerin başları gönderdeki Türk bayrağına dönük. Yalçın hoca, diğer tüm çalışmalarında olduğu gibi bu resimde de ince ayrıntıları unutmamış: Okulun kırmızı kiremitleri, pencerelerin mavi renkli çerçeveleri, düz damların üzerine serpilmiş samanlar, tahta kapılar, taş örmesi duvarlar, evlerin önündeki balkonlarda asılı çamaşırlar... Yalçın hoca artık İstanbul’daki atölyesinde çalıştığı için, yaptığı bu resimden Ankaralı sanatseverlerin de mahrum kalmamasını istedim. Burada gördüğünüz resim, Gökçebağ’ın Zeytinburnu Belediyesi’nde sergilenen resmi.
Madem yeri geldi “Düz damlı evler nedir?” sorusuna da yanıt yine Gökçebağ’dan gelsin. Yalçın hoca 2016 tarihinde basılmış kendi ismini taşıyan kataloğun 18. sayfasında 1982 tarihinde yaptığı resmi de ekleyerek şöyle anlatmış düz damlı evleri:
“Burası Denizli’nin Çal ilçesinin Ortaköy Köyü, aşağı mahallesi. Evler tamamen taştan, düz damlıdır. Her şey doğaldır, hayvanların barınacağı yerler vardır. İki oda, bir hayat. Evlerin önündeki direkli yerlere bazıları eyvan der, bazıları salon, bizim köyde bu alana hayat denir. Tepeden aşağı doğru bir vadi, vadiye kadar yol, sonrası ana caddedir. Otobüsler ana caddeden geçer, insanlar aralarda tek tük benek gibi görünüyorlar. Resmin ana kompozisyonu, evlerin birbirleriyle ilişkili mozaik görünümü oluşturmasıdır ve bu modernist bir anlayışla yapılmıştır. Şimdi insanlar bunlara naif diyorlar ama bu yanlış, ben başka bir felsefe ile yaptım resimlerimi.”
Bu vesileyle Yalçın hocaya, “Ankara sizi özledi, arayı fazla uzatmayın” çağrısını da yapmış olayım.

Yazının Devamını Oku

Nida Olçar’dan TBMM’de Özel Kütahya Sergisi

Bu hafta köşede resim ve ressam tanıtma yerine, bu toprakların en önemli geleneksel sanatları arasında yer alan çini sanatı var.



Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), her ne kadar siyasetin nabzının attığı yer olsa da kimi zaman kültür ve sanat etkinliklerine de ev sahipliği yapıyor. Bu etkinliklerden biri de geçen hafta gerçekleşti. Çini sanatçısı Nida Olçar, TBMM Şeref Holü’nde “Meclis Özel Kütahya Koleksiyonu-Sıtkı” sergisini açtı. Nida Olçar, sadece Türkiye’nin değil dünyanın en önemli çini sanatçısı, UNESCO Yaşayan İnsan Hazinesi ünvanına sahip, eserleri ölmeden dünya müzelerine girmiş, “Çininin Picasso’su, Çini Dervişi” diye anılan 2010 yılında kaybettiğimiz Sıtkı Olçar’ın kızı.
Sıtkı Olçar, arkeoloji ve tarih üzerine yaptığı araştırmalar ile yaşadığı toprakların kültüründen de faydalanarak çiniye farklı tarz getirmiş bir usta. Zirveye çıkmanın kolay, ancak orada durmanın zor olduğunu vurgulayan Sıtkı Usta, zirveye çıkışı temsil ettiği için “Sıtkı” imzasını yukarıya doğru atmasıyla biliniyor.



Yazının Devamını Oku

Bünyamin Balamir’den Ankara izleri

Ressam Bünyamin Balamir’in “Hattuşa’dan Engürüye” adını verdiği sergisi yarın Armoni Sanat’ta (Yıldız) açılacak. Bu serginin iki özelliği var. İlki, sanatçının 50. kişisel sergisi olması. İkincisi ise, şimdiye kadar çoğunlukla kelebek motifleriyle tanıdığımız Balamir, bu kez keçi ve kedi gibi Ankara’nın sembolik nesnelerini eserlerine taşımış.

Bünyamin Balamir, ressamlığın yanı sıra yazmayı da seven bir isim. Armoni Sanat’ın sahibi Zerrin Çolak, “Bünyamin Balamir, 50. kişisel sergisi için sana bir yazı göndermek istiyor. Eğer senin için de uygun olursa köşende yer verir misin?” diye sorduğunda, “Elbette, seve seve” yanıtını verdim. Balamir’in 50. kişisel sergisi için kaleme aldığı yazıyı özetleyerek sizlere sunuyorum:



“Kara kalemle yaptığım resimlerimden oluşan ve adına insan-doğa-yaşam dediğim ilk kişisel resim sergimi 1 Şubat 1980’de Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde açmıştım. Yalçın Gökçebağ TRT Sanat Programı için çekim yapmıştı. Sergimi görüp beğenen zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün eşi Emel Korutürk, öğretmenlik yaptığım Malatya’dan Ankara’ya tayinimi yaptırmıştı. Bir süre sonra da asistanlık sınavını kazanarak üniversiteye geçmiştim.
Yıllar çok çabuk geçti. 1967 yılında Çorum Eti Ortaokulu öğrencisiyken ressam-yazar-şair olma hedefimdeki kararlılığım sürüyor. Sanatı hayatın önüne koymuş birisi olarak bu süreçte, başta resim öğretmeni eşim olmak üzere ailemden aldığım destek en büyük şansım. Ne çok yazılar yazdım ne çok resimler yaptım yıllarca. Her zaman diliminin ruhunu, sanat yazılarımda, öykülerimde, şiirlerimde ve resimlerimde yakalamaya çalıştım, ya da onlar beni yakaladılar. Sanat, duygusallığın insanlık adına duyarlı bir tepkisidir bende. Kuralları başkalarının koyduğu dünyada yaşamak özveriyi gerektiriyor ama özlediğim bir dünya adına resimler yaptım, yazılar yazdım. Neyi arıyorum? Bu soruyu kendime çok sordum. Aradığım şeyleri bulamadığım yerlerden uzaklaştım. Sanat ve hayat adına, bir akademisyen olarak sanat eğitimi adına, inandığım iyi ve doğru adına insanlığı aradım. Eğer dünyayı insanlığa giden yolda sanatla buluşturabilseydik, gökyüzünde kuşlar şarkılar söyler, yeryüzünde kelebekler korkmadan uçarlardı. Sanat, özgür bir ortamda özgünlüklerde çoğalır. Öğrencilerimi bu anlayışla yetiştirdim. Onlar ben değil, kendileri oldular. Ben de kendim olma ilkelerimden ödün vermedim. Doğa kökenli fantastik soyutlamalar diyebileceğimiz son dönem resimlerimde, gördüklerimi değil, görmek istediklerimi yapmaya çalışıyorum. 70’li yılların sonlarına doğru karakalem, 80’li yılların başlarında karışık teknik, sonra doğa ve kumaş ilişkilerinde yağlı boya ve arada kavramsal çalışmalarım oldu. 90’lı yılların başlarında büyük boyutlu soyutlamalar ve kolaj çalışmaları yaptım. 2000’li yılların ortalarına kadar zamanı hissettirecek doğa içinde sembolik nesneler kullandım ve sonlarına doğru da akrilik-yağlıboya ile yaptığım resimlerime kelebekler, ‘Hitit Boğaları’ geldi. Şimdi 9 Nisan’a kadar sürecek bu sergimde Ankara izlerini yansıtmaya çalıştım. Ankara keçisi, Ankara kedisi, Ankara’dan sembolik nesne ve görüntüler girdi resimlerime. 50 yıldır Ankara’da yaşıyorum ve güzel bir rastlantı olarak bu benim 50. kişisel sergim. Sevgilerin yetersiz, dostlukların kimsesiz olduğu bir dünyada sevgi dolu resimler yapıyorum. Ruhumun sesindeki resimlerimi izleyicilerle paylaşabilmenin mutluluğunu yaşıyorum.”

KENTTE NE VAR?

*Devrim Erbil rölyef baskıları-27 Mart’a kadar (Arda Sanat/Yıldız) *İsmail Altınok’un figürlü resimleri-Yarın açılacak (İsmail Altınok Sanat Merkezi/Kolej) *Engin Ümer-27 Mart’a kadar (CerModern/Sıhhiye) *Sera Uzel-10 Nisan’a kadar (Platform A/Taurus AVM) *Raif Gökkuş-Murat Erkan-31 Mart’a kadar (Emin Antik/Kale) *İmren İyem Aslan-29 Mart’a kadar (Zülfü Livaneli Kültür Merkezi/Yıldız) *Gültekin Serbest-29 Mart’a kadar (Medya Sanat Galerisi/Üsküp Caddesi-Çankaya) *Fırat Engin-5 Nisan’a kadar (Siyah Beyaz Galeri/Şili Meydanı) *Şaylan Özyılmaz-25 Mart’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi) *Hasan Kırdı-19 Mart’a kadar (Sevgi Sanat/Hilal Mahallesi) *Cüneyt Er-23 Mart’a kadar (ÇSM/Çankaya) *Birarada karma sergi-31 Mart’a kadar (Nurol Sanat/Güvenevler) *Papirüs karma sergi-26 Mart’a kadar (Arkadaş ArtCenter/One Tower AVM) *Karma sergi-31 Mart’a kadar (Çankaya Sanat/Yıldız).

Yazının Devamını Oku

Atlara fısıldayan kadın

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Tüm kadınların bu anlamlı günü kutlu olsun. Elbette bu önemli günde konuğumuz, kadın bir ressamımız olacak. İstanbul’da yaşayan ve çalışmalarını bu şehirdeki atölyesinde sürdüren, Ankara’daki sanatseverlerin de galerilerde ve müzayedelerle çıkan eserleriyle tanıdığı, son dönemin beğenilen kadın ressamlarından Nazan Pamuk’u ağırlıyoruz bu hafta.



İstanbul’da doğan ve ancak çocukluk yıllarını Almanya’da geçiren Pamuk, kendisi için Ankara’nın ayrıcalıklı bir şehir olduğunu, “Ankaralı sanatseverlerin, resme yönelik duru ve içten ilgisini her zaman yüreğimde hissetmişimdir. En son 2019 yılında ArtAnkara Çağdaş Sanat Fuarı’nda çalışmalarımla yer aldım. Ayrıca yine aynı yıl Port ART Gallery’de Portakal Çiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi Sergisi’nde yer almaktan gurur duydum” sözleriyle dile getiriyor.
Nazan Pamuk’un eserlerine baktığınızda onu neden “Atlara fısıldayan kadın” diye tanımladığımı anlayabilirsiniz. At, Pamuk’un eserlerinde kadınla birlikte öne çıkan figürdür. Pamuk “Neden at ve kadın?” sorusuna şu geniş yanıtı veriyor:
“Kendimi ifade edebildiğime inandığım tek yolun resim olduğunu Almanya yıllarımda keşfettim. Bu ülkede sanatsal özgürlüğün ve resme verilen değerin o yaşlarda farkına varmam, ruhumda çiçekler açtırmıştı. Duygularımda şahlanan o atlar, şimdi tuvallerimde dörtnala koşuyorlar. Onlar, dizginlenmeyi, eyer vurulmayı reddeden yılkı atları. Onları kadınlarla bütünleştirerek, harmanlayarak betimlemeyi ise güzel ülkemde öğrendim. Sanatseverleri atların büyülü dünyasında yolculuğa çıkarırken, aslında kendi iç dünyamda açtığım küçük pencerelerden ben de onlara bakıyorum. Doğanın saflığından beslenip, özgürlüğün sınırsızlığını tuvallerime yansıtmaya çalışıyorum. Sürrealist ve fantastik tarzda çalışıyorum ve resimlerimde ağırlıklı olarak figüre yer veriyorum. Benim için son derece önemli olan hassas noktalarım var; kadının özgürleşmesi, doğanın korunması başta olmak üzere beni etkileyen toplumsal durumları ve etkisinde kaldığım olguları kendi perspektifimden tuvalime aktarıyorum. Bu benim yaşam biçimim. Resimlerimdeki ana temalar atlar, kadınlar, doğa unsurları... Atlarım özgür yılkı atları. Eyersiz, gemsiz, dizginsiz. Ülkemizde kadınların içinde bulunduğu kısıtlı özgürlüğe tepki olarak benim kadınlarım, zihnimdeki yılkı atlarıyla bütünleşerek kâh okyanuslarda, kâh ağaç yapraklarında, kâh rüzgarın esintilerinde harmanlanıyor. Resimlerimde sıklıkla kendine yer bulan kadınların gözlerinde sessiz çığlıklar, mutluluklar, hüzünler var. En çok da duru bir özgüven. Hesapsız, çıkarsız, korkusuz. Özgürlük coşkusu zaman zaman sığmıyor içlerine ve zihinlerinden taşarcasına yılkı atlarına dönüşüyor saçlarında. Her biri kendine has, her biri kendi iç sesiyle yaşıyor tuvallerimde. Çalışmayı seven biri olarak iç dünyamda dizginlenemeyen yeni fikirler, fırçamdan tuvallerime akmaya hazır sayısız yılkı atları, gözlerindeki bakışlarla haykıran kadınlar benim sesim, benim kelimelerim oluyor.”
Nazan Pamuk, 30 yıla yaklaşan sanat kariyerinde 16 kişisel sergi açarken, 18 karma sergide de eserleriyle yer almış. Pamuk, son 8 yıldır sosyal sorumluluk projelerine de ağırlık vermeyi kendime görev edinmiş. Kan ve Kök Hücre Gönüllüleri Derneği yararına çeşitli etkinliklerde yer alan sanatçı, 2015’te de Ege’de çıkan orman yangınında zeytinliklerin büyük zarar görmesinden çok etkilenerek doğanın korunması ve ağaçlandırma çalışmalarına destek olmak için TEMA Vakfı yararına “Nefes” adlı kişisel sergisini düzenlemiş.

KENTTE NE VAR?

Raif Gökkuş-Murat Erkan-31 Mart’a kadar (Emin Antik/Kale), İmren İyem Aslan-29 Mart’a kadar (Zülfü Livaneli Kültür Merkezi/Yıldız), Gültekin Serbest-29 Mart’a kadar (Medya Sanat Galerisi/Üsküp Caddesi-Çankaya), Fırat Engin-5 Nisan’a kadar (Siyah Beyaz Galeri/Şili Meydanı), Şaylan Özyılmaz-25 Mart’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi), Baran Kamiloğlu-Ali Herischi-Hazal Aksoy-10 Mart’a kadar (Galeri Soyut/Yıldız), Hasan Kırdı-19 Mart’a kadar (Sevgi Sanat/Hilal Mahallesi), Cüneyt Er-10 Mart’ta açılacak (ÇSM/Çankaya), Ankara Tabip Odası Hekimlerin Sergisi-15 Mart’a kadar (ÇSM/Çankaya), Papirüs karma sergi-26 Mart’a kadar (Arkadaş ArtCenter/One Tower AVM), Karma Sergi-15 Mart’a kadar (Armoni Sanat/Yıldız), Karma sergi-31 Mart’a kadar (Valör Sanat/Yıldız), Karma sergi-31 Mart’a kadar (Çankaya Sanat/Yıldız).

Yazının Devamını Oku

Mutluluğa yelken açan resimler

Kosova doğumlu Gültekin Serbest, 3 Mart Çarşamba günü Medya Sanat’ta (Üsküp Çaddesi/Çankaya) açılacak ve “Yelken açtım mutluluğa” adını verdiği sergisiyle, kendisi gibi izleyiciyi de mutluluğa yelken açmaya davet ediyor.



Sanatçı bu sergisinde de, hayatın serüvenlerle dolu yolculuğunu düş gücünün en yükseğinde kendine özgü renkler ve sembollerle anlatmayı hedeflemiş. Galata Kulesi, tavus kuşları, yelkenleri rüzgârla dolmuş kalyonların yanı sıra, yaprakları kırmızı-beyaz renklerle bezenmiş muz ağaçları Serbest’in yeni sergisinde dikkat çekiyor.
Serbest’in resimlerini saatlerce inceleyebilir ve her yeni bakışta yepyeni semboller, gizlenmiş hazineler görürsünüz. Bazen, o gizli hazineyi bulmak için Haliç’ten atlarsınız bir kayığa, Galata’ya doğru yol alırsınız. Bazen, nazik çehreli tavus kuşunun tüylerine dokunursunuz gözlerinizle. Bazen onlarca evinden birine girersiniz. Bazen de Hezarfen Ahmed Çelebi’nin gözlerinde Galata’dan kanatlanıp uçtuğu andaki heyecanını yaşarsınız. Bazen bir buluttan, bir çiçekten ya da bir Pegasus’un kanadından bakarsınız hayata.
Serbest için kalbe giden yolda atılan her adım bir fırça darbesidir, bu yüzden de her resmine kalbini bırakır. Resimlerindeki hazinelerden biri de odur. Sanatçının resimlerinde oluşturduğu mavi renk, kendisine özgüdür. Hatta, Serbest’in mavisi o kadar bilinir ki, bir boya firması sanatçı adına “Serbest mavisi” isimli boyayı piyasaya çıkarmıştır. Sanat eleştirmeni Ümit Yaşar Gözüm, Serbest’in çalışmalarıyla ilgili şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Sanatçı kendi renklerini oluşturmanın verdiği güvenle kompozisyonlarını biçimlendirmiş. Serbest, renkçi bir ressam değildir. Ancak, izleyici Gültekin Serbest mavisi, kahvesi ve bordosu ile renklerinden tanıyabilir onu. Renklerinde izleyiciyi çeken şey, kıyısından seyrettikleri yaşanmışlıklara, sanatçının yarattığı görsellik üzerinden duyulan özlemdir. Renk, masmavi gökyüzüne asılı kalan kahve-bordonun bütünleşik zıtlıklarının yarattığı ahenktir. Serbest’in kompozisyonlarının ana teması tarih felsefesinin metodolojisi ve ironik kinayelerin birer dışa vurumudur. Gültekin Serbest, eski mabetlerin, tarihsel imgelerin, sümbül kokan sokakların, figüratif düşlerini kendine dert edinen bir sanatçıdır. İnsanlık tarihine yaptığı yolculuklarda her nesne, olgu ve imgenin tanıklıklarının hüznünü ruhunda hisseder. Uygarlıkların düş kırılmaları, sanatçının kurgulamalarında lirik minyatür gerçeklere dönüşür. Sanatçı, resmin dilini konuşturarak mitolojik bir ruh yükler zamana. Kurgudan renge, kompozisyondan perspektife, imgeden mitlere özgün bir ufukla yorumlar. Zamana yenilmeyen eski özlemlerin kurgusu vardır sanatçının belleğinde. Geçmiş zamanın mitolojik gizemlerinin üzerindeki sis perdesini kaldırarak resme dönüştürür düşlerini. Tarihe karşı sorumluluk duygusunu, insani olana duyarlılık olarak algılar.”
ABD, Fransa, Kosova, Bulgaristan, Moldova, Kırgızistan, Arnavutluk, Karadağ, Macaristan, Gürcistan ve Pakistan’da katıldığı karma sergilerle uluslararası sanatçı kimliğine de uzanmış olan Serbest, Balkanların Uluslararası Süleyman Brina Plastik Sanatlar Ödülü’nü de layık görülmüş bir sanatçı. Ulusal ve yabancı galeri ve müzelerde resmi ve özel koleksiyonlarda eserleri bulunan sanatçı, Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltıraşlar Derneği’nin (BHRD) iki dönem başkanı olarak da hizmet vermiş bir isim. Serbest, kurucuları arasında yer aldığı Çağdaş Sanatlar Vakfı’nın Genel Sekreterliği görevini yürütüyor.

Yazının Devamını Oku

Karadeniz’in melankolik fırçası

Mümin Candaş, doğanın sessiz çığlıklarını çoğunlukla melankolik duyguyla izleyiciye hissettirmeye çalışan ressamlardan. İnsan ve doğa karşısındaki duygu yükünü tuvale yansıtan Candaş’ın resminde yatay ve dikey geometrik formlar ağırlıkta. Sanatçı doğayı resmederken, içindeki duygunun renklerini tuvale taşıdığını ifade ediyor.



Candaş’ın eserlerinde doğup büyüdüğü ve yaşamını sürdürdüğü Karadeniz’in etkilerini farklı şekilde hissetmek mümkün. Sanatçı doğanın sessiz çığlığını, kimi zaman sıcak kimi zaman soğuk renklerle, nesnelerin gölgelerini zamanın sonsuzluğunda anlık yansımalar olarak kurguluyor. Eskimiş Karadeniz takalarının üzerine kondurduğu kargalar, gerçekte çevrenin insanın acımasızlığı karşısındaki sessiz isyanını ortaya koyuyor. Bu kapsamda Mümin Candaş’ın soyuta yakın gerçeklikteki kurgularının yanı sıra fantastik kurgulamalarının da dikkat çekici olduğunu söylemeliyiz.
İnsan ve doğa arasındaki ilişkiyi, doğanın insan üzerindeki etkisini estetik yorumlarla yeniden şekillendirmeyi hedeflediğini belirten Candaş, özetle şöyle anlatıyor resim dünyasını:
“Genellikle kullandığım renk ve kompozisyonlarda, denge, ritm ve zaman arayışı içindeyim. Barınaklar, eskimiş kayıklar, kelebek, bulut, ağaç veya kuşlar...Resim benim her tuvalde ürettiğim, kendimle kaldığım yeni bir dünyadır, bana dair bir dünya. Resmin izlenmesi, paylaşılması bu gerçeği değiştirmez. Bu nedenle resimlerimde kendi dünyamın bayrakları yer alır. Her ülkenin, her sınırın bir işareti vardır. Benim resmimde de bana ait bir direkte, boşlukta veya çalı parçasında asılan bayraklarım bulunur. Resim benim için bir yaşam biçimi olduğu kadar bir iletişim aracı da aynı zamanda. Bir şeyler söylemek isteyen kimi zaman sayfalar dolusu kitap yazar, bazıları iki cümlede derdini anlatır, ben de resim yaparak mesajımı veriyorum.”
Trabzon-Akçaabat Güzel Sanatlar Lisesi’nde Görsel Sanatlar Eğitimcisi olarak görev yapan, çalışmalarına kendi özel atölyesinde devam eden sanatçının eserlerini Ankara’daki birçok galeri ve müzayedede bulabilirsiniz. Eleştirmen Ümit Yaşar Gözüm’ün değerlendirmesiyle bitirelim Mümin Candaş yazısını:
“Tutkulu bir ruhtur Candaş, ne sevdiğinden vazgeçer, ne de güzelin peşinde koşmaktan. Candaş’ın figürleri ve manzaralarında doğa ve insan arasındaki sükuneti ve huzuru görürüz. O sakinlik içerisinde her yerden ve her şeyden uzak olduğu hissini verir izleyiciye. Candaş’ın eserlerinde doğa, modern çağın kent kültürüyle yetişmiş insanın eleştirisine dönüşür. Doğa ile melankolik bağ kurabilen ve bunu anlık kavrayışlarıyla kurguya dönüştürebilen ressamlarımızdandır Candaş. Onun resmettiği manzaraların izinden yürüyen izleyici, figürün ufukta kayboluşunu izleyerek resmin içinde bulur kendini. Candaş, doğa-insan ilişkisini resimlerinde sahaya çıkmış aynı takımın oyuncuları gibi paslaşarak sonsuz bir yolculuğa çıkarmak ister. Doğanın özgür renk dengesi ile resme duygu, ritm ve derinlik kazandırır. Bu çocuklukla başlayıp zamanla zenginleşen-renklenen ‘duygunun oluşmasını sağlayan coğrafyanın’ insana kazandırdığı algılama yetisidir. Bu yanıyla Anadolu’nun eşsiz mevsimsel geçişlerinin ve bölgesel farklılıklarının da etkisi büyüktür. Candaş, resmini yaşamın bir gerçeği ve toplumsal iletişimin bir aracı olarak algılar. Resimlerini yarattığı dünyanın, çizilmiş sınırları ve dikilmiş bayrakları olarak görür. Resminde ışık ve rengin ahengini yakaladığımız Candaş’ın sanatı ve özgünlük anlayışı, zihninin ihtiyaçlarından çok daha fazla ruhunun arayışlarından beslenmekte. Duyguyu besleyen düşüncenin gölgesini onun her fırça darbesinde görebilmek mümkün.”

KENTTE NE VAR?

Yazının Devamını Oku

Kıymet Giray’dan Erbil’in İstanbul’u

Devrim Erbil’in geçen yıl kasım ayında, Ziraat Bankası’nın Next Levet Çukurambar Sanat Galerisi’nde açılan “Yeni Resimler-Yeni Dokunuşlar Sergisi”ni görmediyseniz, önünüzde iki hafta var. 28 Şubat’ta sona erecek olan sergi Erbil’in özel olarak tasarladığı eserlerini kapsamına alan kompozisyonlarından oluşuyor.



Serginin küratörlüğünü yapan sanat tarihçi Prof. Dr. Kıymet Giray, sergi için özel olarak hazırlanmış katalogda Erbil’in sanat hayatını 7 sayfada ayrıntılı şekilde anlatmış. Giray’ın yazısında Erbil’in tüm dönemleriyle ilgili saptama ve değerlendirmeleri bulmanız mümkün. Günümüzde Erbil’in İstanbul soyutlamaları ile özdeştiği, en çok İstanbul resimlerinin tutulduğu bir gerçek. Giray, yazısının son bölümünü Erbil’in İstanbul çalışmalarına ayırmış. Bu bölümü size özetleyerek sunmak istedim. Şöyle anlatıyor Giray, Erbil’in İstanbul’unu:
“Devrim Erbil’in soyut ve soyutlamalarla varsıllaşan sanat anlayışının birleştiği resimler genellikle tanımlanabilen ve 1990 sonları ve 2000’li yılları kapsamına alan İstanbul görünümleri, sanatın tarihi içinde ele alınması gereken başlı başına bir inceleme konusudur.
Ritmik düzenlerin birbirinden ayrılarak oluşturduğu kara parçaları, İstanbul’u tanımlayan coğrafi kesitleri yaratır. Kırık çizgiler, semtleri, sokakları ve mimari yapıları belirler. Düşey ve yatay düzlemde belirlenen geometrik tasarımlar anıtları belirgin kılar. Sonu, Erbil’in soyut anlayışıyla betimlenen eşsiz İstanbul görünümlerine ulaşır. Bu bağlamda öğrenim yıllarından beri yöneldiği kaynaklar arasında varlığını sürekli olarak koruyan geleneksel kaynaklar açık göstergeler olarak kompozisyonların tasarımlarındaki yerlerini alır. Nakkaş Osman’ın El Fatihnamesi, Nakkaş Velican’ın İstanbul fethini anlatan yazmasını özümseyen birkaç ressamdan biridir Erbil. Belki de tek örnektir... Kariye Camii’nin mozaiklerini, İslam Eserleri Müzesi’nin eserlerini irdeleyen bir sanatçı olarak farklıdır Erbil. Afrika’dan Mezopotamya’ya, Anadolu’dan Avrupa resmine ulaşan okuma, görme, inceleme alanları yaratan ve kaynaklarını dünya sanatının mirası üzerine yerleştiren özgün bir örnek, kültür katmanları çok zengin olan bir sanatçıdır.
Sarayburnu, Marmara, Anadolu yakası ve Boğaz’ı belirleyen soyutlamalar, Sultanahmet’in gökyüzüne ulaşan minareleriyle sarılı anıtsal mimarisi, altın bir boynuz gibi kara parçalarının arasına süzülen Haliç ve gümüş pırıltılarla iki kıtayı birleştiren Boğaziçi, İstanbul’u tanımlayan simgeler olarak Erbil tuvallerinde sanat eserlerine dönüşür. Gelenekleri çağrıştıran ancak geleneklere bağlanan tüm değerlerin üstüne çıkan, onları aşan bir Erbil yorumunun resimleridir İstanbul soyutlamaları. Soyut kent görünümlerinin en başarılı ve özgün örnekleridir. 1967 tarihi Galata’dan bir görünümle başlayan ve ilerleyen yıllar, aşılan yollar ve gelişen resimsel anlatımlara koşut olarak tüm İstanbul’u saran soyut kompozisyonlardır. Erbil’in bir sanatçı olarak farklılığını ortaya koyan farklı ve çok özgün İstanbul görünümleridir.”
Peki nedir Erbil’i farklı yapan? Giray, farkı şöyle dile getiriyor:

Yazının Devamını Oku

Senfoni resimleri demokrasi uyumudur

Türk resim sanatında “senfoni orkestraları ile özdeşleşmiş” isimler arasında Suna Özkalan sanırım ilk sıralarda yer alır. Suna hanımın orkestra resimlerinin büyük çoğunluğu Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) yansımalarıdır.



Özkalan’ı en iyi tanıyanlardan biri olan ve eserlerini sanatseverlerle buluşturan RC Art Gallery’nin sahibi Rahmi Çöğendez, “85 yaşında, Atatürkçü, müthiş bir Cumhuriyet kadını. Aldığı özel izinle 15 yıldan fazla CSO’nun provalarını izliyor. CSO’yu izlerken sürekli eskiz yapıyor. O esnada anı yakalıyor. Eskizlerini daha sonra aynı zamanda atölye olarak da kullandığı evinde tuvale yansıtıyor” diyor.
Artık Ankara’da yaşamayan ve yaşı nedeniyle pandemi döneminde dışarı çıkamayan Özkalan, senfoni orkestrası çalışmalarından asla taviz vermiyor. Ben, “Yeni dönem çalışmaları için senfoni orkestrası izlemeye nasıl bir çare buldu acaba” diye düşünürken, yanıtı yine Çöğendez veriyor: “Evinde sürekli, klasik müzik kanalı Mezzo açık. Mezzo izleyerek hem senfoni dinliyor, hem de eskizlerini yapıp, daha sonra tuvale aktarıyor.”
Özkalan, 1936 yılında Kayseri’de dünyaya gözlerini açmış. Genç yaşta yaptığı evlilik nedeniyle lise eğitimini yarıda bırakmış. Çocuklarını büyüttükten sonra, ki biri ressam ve heykeltıraş Filiz Onat, kendi çocukluk hayali olan resme, 1965 yılında Türk-Amerikan Derneği’ndeki resim kursları ile başlamış. 10 yıl kadar sürmüş Özkalan’ın bu kursa gidişi. Kısa süre önce kaybettiğimiz Lütfü Günay ile desen ustası Refik Epikman’dan eğitim almış. Suna hanımın 1968 yılında İmren Erşen, Necla Özbay, Nurtaç Özler, Gülsen Erdoğan ve Sezen Palabıyık ile birlikte kurduğu “Altılar Grubu”na daha sonra Tayyar Eren ve Lütfü Çetin de katılmış. Resim çalışmalarının ilk döneminde desen ve nüye ağırlık veren Özkalan, daha sonra merhum Günay’ın yönlendirmesiyle gecekondulara ve yazlarını geçirdiği Foça’nın peyzajlarına ağırlık vermiş. Yine Lütfü Günay’la başladığı senfoni orkestrası çalışmalarını kendi anlayışına göre soyutlayan Özkalan, böylece CSO tablolarını çağdaş Türk resminin bilinen eserleri arasına sokmuş.
Hayatında huzurun kendisi için çok önemli olduğunu belirten Özkalan, bu huzuru acaba senfonide ve onu seslendiren orkestralarda mı buluyor? Neden senfoni orkestralarını tercih ediyor? Haziran 2017’de Ankara Life dergisinden Vecdi Uzun’la yaptığı söyleşide benzer soruya yanıt verirken, “Müzik kulağı, resim de gözü terbiye eder” diyerek söze başlayan Özkalan’ın ağzından dökülen cümleler, adeta günümüzde yaşadıklarımıza da mesaj niteliğinde:
“Senfoni orkestraları hayatın yansımasıdır. Onlara bakınca çok sesliliğe rağmen kendin olmayı, uyumu ve demokrasiyi görebilirsiniz. Senfoni orkestrası resimlerimle, çok sesliliğin önemini vurgulayarak sanatın ve demokrasinin ulaşılabilir olduğunu anlatıyorum. Senfoniler karanlıkta orkestra şefinin üzerine yansıtılmış ışıkla başlar, sahne müziğin seyrine göre aydınlanır. Bu aydınlık önce sahneye, oradan salona yansır. Bu ışık genelde Türkiye’ye sanatseverlere ulaşmasa da, bilirim ki, çok seslilik var. Çok sesliliğin varlığı, bana yetersizliğini bile unutturur. Müzikle demokrasiyi birlikte düşünürüm. Demokrasi de müzik de bir takım oyunu, birlikte uyum içinde çalışma ve tek sesin yerine çok sesliliğin egemenliğidir. Çok seslilikte olduğu gibi demokraside de farklı görüşler genel amaç içinde var olurlar, ama hedefe ulaşmak için bir potada birlikte erirler. Orkestra şefinin temel özelliği çok sesliliği bastırmadan orkestrayı yönetmesi ve her müzisyenin uyum içinde çok mükemmel bir performans sergilemesidir. Bazen tek bir kemancıyı, bazen bir viyolonseli, bazen de çok kalabalık bir orkestrayı resmederim. Orkestra şefleri başlı başına yıllarca çalışılsa bile bitmeyecek bir resim konusudur. Şefin elindeki baton, eli, vücudu ve yüzündeki mimikler onun konuya hakimiyetini yansıtır. Benim resimlerimde bunu çok net görüp kendinizi bir senfoni orkestrası konserinde hissedebilirsiniz. Müzikle uygarlık arasındaki bağlantının değişmez, vazgeçilmez yaşama biçimini kabul eder ve senfoni orkestralarını da bunun yansımasının son noktası olarak görürüm. Orkestra şefinin görevi değişik sesleri bastırmak değil, bu sesleri uyuma kavuşturmaktır. Çok sesli müzik terbiyesi, aynı zamanda senkronizasyonu da öğretir. Türk kültüründe çok sesli müziğin Cumhuriyet döneminde değil Osmanlı dönemi saraylarından yayılmaya başladığını bilir misiniz? Senfonileri yaşamın tam kendisi olarak kabul ederim ben. Senfoni orkestralarım hayatımın özeti niteliğindedir...”

KENTTE NE VAR?

Yazının Devamını Oku

Hüseyin Macar’ın masalsı resimleri

Hayal dünyanızı o an için neyle süslemek istiyorsanız, onun renkçilik anlayışı ve kıvrımlı fırça darbeleriyle doldurduğu tuvalde masalsı bir tat bulabilirsiniz.

Doğduğu Kırşehir’in sınırları içinde kalan Seyfe Gölü’nde karşınıza çıkabilecek figürlerle süslemekten çekinmez eserlerini. Kıvrak fırça darbelerinden çıkan bulutlarla doldurduğu gökyüzünden, düşsel bir coğrafyayı tasarladığını fark edebilirsiniz. Doğayı yarı soyutlamacı olarak renk lekeleriyle yorumlamaktan keyif alır...



Verdiğim ip uçlarından, “Bu haftaki konuk Hüseyin Macar” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, yanılmadınız. 1960 yılında Kırşehir’de doğan Hüseyin Macar, Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Anasanat Dalı Zahit Büyükişleyen Atölyesi’nden 1983 yılında mezun olmuş, 1996 yılında da aynı üniversitenin sanat tarihi alanında yüksek lisansını tamamlamış.
Eserlerinde çıkış noktası olarak doğayı renkleriyle ve şiirsel yorumlayışıyla ele alan Macar, Anadolu’nun sulak motiflerini renkçi bir anlayışla tuvale yansıtıyor. Resimlerinde genelde derin bir mekân anlayışına sahip. Macar, sanatını ifade ederken yaşadığı coğrafyanın izlerinden yola çıkmayı ön planda tutmayı tercih ediyor. İfade olarak derinlerinde yatan arzuların veya kopup geldiği yerlerin izinden gitmekten pek taviz vermek istemiyor.
Macar, “Doğacı sanat anlayışımda, görüntülerin ifadesini duygulu bir anlatımla yansıtmayı arzuluyorum hep. Gerçek olan, bize yansıyan somut dünya, artık başka bir hale gelmekte. Anıları da yanıma alarak, kararlı bir dışa vurumla hem kendimi, hem de izleyiciyi kötülüklerin olmadığı, doğadaki figür ve motiflerin ağır bastığı masalsı ve şiirsel dünyada dolaşmayı seviyorum. Eserlerimde doğayı amaç olarak değil, araç olarak görüyorum. Şiir tadında, türkü tadında resimlerle duygularımı paylaşmaktan mutlu oluyorum” diyor.

Yazının Devamını Oku

Ankara’nın Gökçebağ hasreti bitiyor

Hemen her alanda olduğu gibi sanatta da Ankara ile özdeşleşmiş isimler vardır. Onlar kalıcı veya geçici olarak Ankara’yı terk etseler de, Ankaralı olduklarını unutmazlar, unutturmazlar.

Ankara kökenli ünlü ressamımız Yalçın Gökçebağ da bu isimler arasında yer alır. Bilmeyenleriniz olabilir, Gökçebağ bir süredir çalışmalarını İstanbul’daki atölyesinde sürdürüyor. Ama Ankara’da birlikte çalıştığı Armoni Sanat’tan kopmuş değil. Çok sık olmasa da Ankara’ya gelip burada sevenleriyle buluşuyor. Ancak pandemi nedeniyle son dönemde Ankara’nın Yalçın hocaya olan hasreti bayağı uzadı. Neyse bu hasret Gökçebağ’ın Armoni Sanat’ta 22 Ocak Cuma günü açılacak sergisiyle sona erecek. Sergi nedeniyle bir anlamda Armoni Sanat’ın kurucularından Aynur Pehlivanlı da ölümünün 5. yılında anılmış olacak.



Hem özel tanışıklığımız, hem de sergi nedeniyle Yalçın hoca ile sık sık telefonda görüşüyorum. Gökçebağ eskiden Ankara’da çalışırken, sergi için hazırladığı resimlerin hemen tamamının yapılışına bizzat şahit olurdum. Bu kez ben de sergileyeceği resimleri ilk kez göreceğim. Hocanın söylediğine göre bu sergide eserlerin çoğunluğu 60x80 santimetre ebatlarında olacak. 100x120 santimetre gibi daha büyük boyutlar da sergilenecekmiş. Yalçın hocanın sergiyle ilgili telefonda bana anlattığı diğer bilgileri şöyle özetleyebilirim:
“Bu sergide de klasik tarzım olan tepeden bakışlı hasat ve çay tarlaları var. Ancak sanatseverler bu kez örneğin hasat çalışmalarımda değişik motifler de görecekler. Biliyorsunuz benim bir de Anadolu köylerinde ‘okucu’ diye bilinen, düğünlere at arabalarıyla davetli olarak gidenleri içeren eserlerim vardır. Daha önceki çalışmalarımda at arabaları resmin arka planında dizilirlerdi. Yeni çalışmalarımda ise izleyici bu kez at arabalarını resmin ön planında görecekler. Bu sergide de izleyici için sürpriz olacak bazı yeniliklerim var diyebilirim. Anadolu’nun köylerini resmetmeyi seviyorum. 1950-1960’ların köy hayatını bulursunuz benim resimlerimde. Ne motorlu taşıtlar, ne de estetikten yoksun çirkin yapılar vardır eserlerimde. Anadolu’nun saf temiz yanını anlatmaktan hoşlanıyorum. Çünkü o hayatı yaşadım. Köylerde birine su gelecekse iş bölümü yapılır, kendi aralarında köylüler organize olur ve önce birinin sonra diğerinin suyu getirilir, tarlası sürülür, hasadı yapılır. İmece diye bildiğimiz usul. Aslında bize de, eski köy enstitüsü olan ve köy enstitülerinin eğitim sisteminin aynen sürdürüldüğü Isparta Gönen Köy Öğretmen Okulu’nda da buna uygun bir eğitim verildi. Bu da resimlerime yansıyordur mutlaka.”
Gökçebağ resimde bir ışık ustası. Resimlerini yakından ayrıntılı izlediğinizde ışığın nereden geldiğini kolayca anlayabilirsiniz. Gökçebağ’ın bu ustalığı eserlerine üç boyutlu bir hava da katıyor. Gökçebağ’a göre Türkiye’deki ışık dünyanın hiçbir yerinde yok ve ona göre bu sanatçılar için bir şans. Sanatçı, “Biz dünyanın en güzel ışığına ve rengine sahip ülkelerinden biriyiz. Bence bu ışığı ve renkleri iyi kullanmak gerek. Ben kendime ait bir yöntemle, Anadolu’daki yaşamı, doğayı, bu ışıkla, bu renklerle yansıtmaya çalışıyorum” diyor. Gökçebağ’ın bir diğer özelliği kendi tekniğini kendi fırçalarıyla yaratması. İki binden fazla fırçası olan Gökçebağ, fırçalarını çeşitli kimyasallara yatırdığını, kendisinin incelttiğini, fırçalarını keserek kafasında önceden kurguladığı resmin konusuna uygun hale getirdiğini söylüyor.

Yazının Devamını Oku

Natürmort ustası Zeki Çetinkaya

Ankara’daki atölyesinde çalışmalarını sürdüren Zeki Çetinkaya bir natürmort ustası.

Teknik olarak ilk resim bilgilerini babası ressam Hasan Çetinkaya’dan öğrenmiş. Öğrenim gördüğü İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Fakültesi’nde tekniğini daha da ilerleten Çetinkaya’nın, deseninin güçlü olmasında büyük ustalar Neşet Günal ve Sabri Berkel’in öğrencisi olmasının rolü büyük. Çetinkaya eserlerinde ışık ve gölgeye büyük önem veriyor. Işık ve gölgenin uyumu sanatçının eserlerine daha gerçekçi bir ruh katıyor.
Bu hafta Zeki Çetinkaya’dan bahsetmemizin nedeni Fırça Sanat Galerisi’nde (Hilal Mahallesi) 15 Ocak Cuma günü sergisinin açılacak olması. 3 Şubat’a kadar sürecek olan sergide Çetinkaya’nın natürmort resimdeki ustalığı bir kez daha sanatseverlerle buluşacak. Çetinkaya “Sanatçı doğulur” tezine, “Zira yetenek, insanda doğuştan var olması gereken bir özelliktir” sözleriyle açıklık getiriyor. Çetinkaya, Fırça Sanat’ın sahibi Semra Sancak’la yaptığı bir söyleşide resim sanatına nasıl baktığını şöyle anlatmış:



“Sanat eseri kişide elbette güzel duygular uyandırmalı, romantizm sanatçıya ilham kaynağı olmalıdır. Hangi konu işlenirse işlensin kompozisyon senfonik bir heyecan vermelidir. Örneğin barok bir eser karşısındaki coşkum kelimelere sığmaz. İnsan sanata hangi yaşta başlarsa başlasın eğitime önem vermeli, çok çalışmayı ilke edinmelidir. Benim sanatımda detay vazgeçilmez tercihimdir. Işığın düzgün takibi, renk armonisi, objelerin gerçekçiliği, perspektif kural, anatomi, kontürün erimesi dikkat ettiğim hususlardır. Hangi konuyu işlediğimden çok ona ruh verecek kompozisyon canlılığına önem veririm. Soyut anlayışa sonsuz saygı duymakla birlikte tercihim realist anlayıştır. Barok tarzı idolümdür. Işık ve gölge vazgeçemediğim tercihimdir. Bu bağlamda Rönesans ustalarını dikkatle incelerim. Esere giden yol çalışma, araştırma ve uygulamayla tamamlanır. Dikkat edilecek olursa, resim sanatındaki büyük ustaların baş yapıtlarını ileri yaşlarda yarattıkları görülür. Bilgi ve tecrübe hata payını en aza indirir.”
Zeki Çetinkaya tüm bu söylediklerinin yanı sıra sanatçı bir babanın çocuğu olmasının, iyi yönlendirilmesinin, babasının sanat ve resimle ilgili pozitif fikir ve tavsiyelerinde bulunmasının kendisini daha da motive ettiğini vurguluyor. “Alın yazım, kaderim beni küçük yaşlarda sanatın bu sihirli dalına adeta mahkum etti. Zevkle, şevkle, mutlulukla resim yapmaya başladım” diyen sanatçı, etkilendiği sanatçıları “Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi ressamları rehberim oldu. Osman Hamdi Bey, Hoca Ali Rıza, Süleyman Seyyit, Mahmut Cuda ilk anda akla gelen isimler” diye sıralarken, hocalarını da unutmuyor:

Yazının Devamını Oku

Aslı Sinman Kutluay’ın sanatsal tatları

Bu sezon yazılara başlarken planlamamda Aslı Sinman Kutluay’ın geçen ay Platform A’da sona eren “Evrenin Suskun Cevabı” adını verdiği sergisini de yazmak vardı. Ancak araya giren diğer etkinlikler nedeniyle bu mümkün olmadı. Kutluay’ın kısmetinde yeni yılın ilk yazısı olmak varmış.

Aslı, dinamik ve zamanla uyum içinde oln modern kadın kimliğiyle resmi, edebiyatı, müziği, fotoğrafçılığı, sinemayı, kısaca birden fazla sanat tekniğine hakim olan biri. Kutluay, sanatçı kimliğini ve sanat anlayışını özetle şöyle tanımlıyor:



“Bir dönem sadece ‘tasarım’ üretmiş olsam da, hikayesi olan kişiye özel tek parça ürünlere eğilim gösterdim. Ürettiklerimde hep bir sanatsal tat aradım. Bir dönem çok yolculuk yaptım, dünyada gidebildiğim kadar kentlerde müze ve galerileri gezdim. Her dönüşte gezi notlarımdan ve okuduklarımdan etkilenip, atölyeme kapanıp resimler ve heykeller ürettim. Benim için tasarım ve sanatın kesiştiği bir dünya oluştu ve sonrasında bu hayal ettiğim dünyada yolculuk yapmaya devam ettim. Kitap okumak ve film izlemek benim çok beslendiğim başka bir yolculuk çeşididir. Felsefe, tarih, sanat tarihi, mitoloji, dünyada ve Anadolu topraklarında olup bitenler, yaşadığım coğrafyanın çıkmazları ve zenginlikleri yani kendi kişisel öyküm her zaman başucumdaki en değerli kitap gibidir.
Sanat yaşadığımız ve bilinç altında saklı kalan, sözle ifade edemediğimiz duygularımızı estetik, muzip ve yaratıcı bir şekilde ve kimseyi incitmeden dışa vurabildiğimiz evrensel bir ifade biçimidir.
Sanatçı kendi ruhundan daha fazla ruhla dolabilendir. Yaşama sevinci olan, sorgulayan, sınırları zorlama gücü ve cesareti olandır. Tüm bu yetenekleri barındırıp son derece alçak gönüllü kalabilendir. Hiçlik duygusuyla karşılaşmış ve bir hiç olduğunu kavramış kişidir. Evrenin ve tuvallerin suskunluğunda gizlenen büyük mesajın bazen verilecek en iyi cevap olduğunu düşünüyorum.”

Yazının Devamını Oku

Zuhal Baysar’dan Av Mevsimi

Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun olduktan sonra aynı üniversitede sanatta yeterlilik doktora programını tamamlayan ve doçent unvanını alan Zuhal Baysar’ın “Av Mevsimi” olarak isimlendirdiği sergisi, CerModern Kuzey Hangarı’nda (Sıhhiye) izleyicilerle buluştu.

Baysar, 3 Ocak’a kadar sürecek olan sergisini, modern yaşamın kişisel mücadelesine dair bir avlanma ritüeli olarak kurgulamış. Sanatçıya göre avlanma, insanın avcı toplayıcı zamanlarından bu yana bilinçaltında devam eden, çağdaş bilincimizin kabul edemeyeceği kadar dürtüsel bir eylem.



Ancak Baysar çalışmalarıyla, ilk bakışta vahşice ve itici gelen av ritüelini, eylemin amacına odaklanıldığında modern insana çok da uzak bir eylem olarak görmediğini ortaya koyuyor. Av mevsimi, karmaşık bir bütün olan insanın çoklu yapısında varlığı sorguluyor.
CerModern’in sergi manifestosundaki bilgilere göre Baysar, av dürtüsünü şöyle açıklıyor: “İlkel yaşam doğanın saflığını ve bilgeliğini taşır. İlkel insan bu saflığa, saflığıyla karşılık vermiş doğanın sert, acımasız kuralları karşısında kendi dürtüsel varlığıyla uyum içinde yaşayabilmiştir. Ancak günümüz insanı kendisini korumaya aldığı sentetik bir yaşam alanı içinde doğanın kurallarına yabancılaşmıştır. Onu varoluşuyla tanıştıracak bir uyum denge mekanizması olmadan kendine yapay bir değerler bütünü icat etmiştir. Bu varlık alanı insanı kendisi ve yakın çevresi ile çevrili sınırlar içinde, kazanma ve kaybetme dürtüsüyle sınırlı bir ilişkiler bütününde tutar. İlkel dürtüler yerli yerindedir, ancak hedef değişmiştir. Avlanma artık 2 milyon yıl önce olduğu şekliyle kolektif ve eşitlikçi bir yapıya sahip değildir. Çünkü avlanma dürtüsüyle dikkatimiz yemek bulmak amacıyla diğer hayvanlara değil, güç ve statü amacıyla birbirimize doğru yönelmiştir.”
Sergideki çalışmalar insanın hayatta kalma amacı taşıyan en temel, en dürtüsel olan varoluş kodlarının izini sürerken, insana ait izlenimleri, kent yaşamının geleneksel kodlarını ve rutin yaşamın görüntülerini insanın ilkel varlığıyla çarpıştırıyor. Serginin ana meselesini oluşturan “günlük” düzenlemesi, sergiye adını veren bir özelliğe sahip olmakla, aslında kişisel anlamda modern yaşamın mücadelesinin ve sanatsal serüvenin başarı ve başarısızlıklarının izini sürüyor. Bu aynı zamanda bir avlanma serüveni olarak tasarlanmış. Yaratım sürecindeki ön çalışmaların yanı sıra, güne dair düşünsel izler de görsel alt metinlere dönüşüyor. Sergideki heykel ve resimler, günlüklerde paylaşılan duygusal ve düşünsel sürecin sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Yazının Devamını Oku

‘Küçük Şeyler’ hareketliliği

Geçen mart ayından bu yana zor günler geçirmemize rağmen, COVID-19’a karşı üretilen aşılar umutlarımızı artırıyor.

Yakın zamanda aşılamaya başlanacağı belirtilse de, bilim insanları en azından 2021’in kış aylarına kadar pandemi sürecinin şimdiki kadar tehlikeli olmasa da devam edebileceğini söylüyor. İnsanoğlunun başka salgınlarla karşılaşıp karşılaşmayacağını da şimdiden bilmek zor. Pandeminin yaşamımıza getirdiği bazı zorunlulukların ileride devam edebileceğini de hatırlatmakta fayda var.



Salgının kültür-sanat hayatını olumsuz etkilediğini birçok kez dile getirdik. Ancak yaklaşan yeni yıl nedeniyle özellikle resim dünyasında hareketlilik yaşandığını görmek sevindirici. Bunda daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, galerilerin yeni yıl için daha uygun fiyata küçük ebatlı resimlerden oluşan sergiler açması önemli rol oynadı. Bu sergilerin hem sanatçılara, hem de galerilere bu zor dönemde maddi açıdan katkı sağladığını söyleyebiliriz.


Yazının Devamını Oku

Mavinin ressamı

Deniz, sandallar, deniz fenerleri, sahil boyunca kimi belirgin kimi soyutlanmış insan figürleri... Tuvale taşıdığı temalar nedeniyle maviyi çok tercih ediyor. Maviyi öylesine çok sevip kullanıyor ki, isminin ve soyadının ilk harfleriyle “ozblue-ozmavi” isimlendirdiği özel bir mavi rengi üretip, tescil ederek piyasaya sunmuş. Atölyesinin ismi de mavi.

Bu haftaki konuğumuz “mavinin ressamı” Orhan Zafer. Çoğunlukla mavisi tercih edilse de, ben kırmızı zeminli veya lekeli resimlerini de çok beğeniyorum. Nedir Orhan Zafer’in resim anlayışı? Nelerden etkileniyor? Son dönemde hangi tema üzerine çalışıyor? Bu soruların cevaplarını bana gönderdiği yazıdan özetleyerek size sunuyorum:



“Dış dünyamdan yansıyan tüm olumlu ve olumsuz algılar, iç dünyamın süzgeçinden geçiyor. Nasıl dışa vuracağınız, nasıl beslendiğinizle ilgili. Geçmişin izlerini geleceğe estetik bir dil kullanarak aktarma arzum, çalışmalarımın özünü oluşturur.
Halk kültürüne ait motiflerin, renklerin, çalışmalarımın bir yerlerinde yaşamasını isterim. Bana göre, sanatçı beslendiği kaynakları doğru özümsüyor ise, dışa vurum dediğimiz olay doğru sonuç vermiştir. Bunun için çok sık geziler yaparım ve eskiz defterim hep yanımda olur. Modern seyyahlar gibi eskiz çizerek günlük tutarım adeta.

Yazının Devamını Oku

Tuncel’in sergisinde kadınlar başrolde

Funda İyce Tuncel, Canvas Art Gallery’de (Kavaklıdere) 4 Ocak’a kadar sürecek sergisine “Transcendent” ismini vermiş. Olası deneyimleri aşan, duyumsama ötesi şeyler diyebiliriz “Transcendent” için.



Kadınların başrolde olduğu, özgürlük simgesi kuşların yer aldığı, çok renkçi üslupla ortaya çıkan, günümüz hayatının aksine özlenen kırsal yaşamı uçsuz bucaksızlığıyla, dinginliğiyle anımsatan peyzajların yer aldığı bir sergi. Tuncel’den 53’üncü bu sergisi için duygularını anlatmasını istedim. Sağ olsun sergisinin bir anlamda manifestosu niteliğinde bir yazı gönderdi. Şöyle anlatıyor Tuncel sergisini:
“Sanat serüvenimdeki farklı dönemlerimden eserler sergileniyor. Böylelikle sanat yolculuğumdaki anlar ve duraklar ile yüzleşebiliyorum. Hep söylerim, sanatçı, çağına tanıklık etmeli, yaşadıklarını ve yaşananları resmetmeli. Bu söz benim için kelimelerden daha öte doğrudan duygu dünyam ile hayat arasındaki bağımı anlatıyor. Soyut izdüşümlerin konu olduğu figüratif resimlerimde renk katmanlarım arasında hep bu geçişler vardır. Gizli veya açık bir şekilde yaşamı resmederim. İnsan figürleri, doğa görünümleri, kadın portreleri veya doğrudan köy manzaraları, artık adı ne olursa olsun bunlar benim içsel coşkularımın, hesaplaşmalarımın tuvale yansıması ve geniş anlamda da aslında kendi çağımın tanıklığı olmaktadır. Şimdiye kadar resimlerimin ana ekseninde hep sorgulamalar, farklı kimlikler, deneyimler, hikâyeler ve araştırmalar yer aldı. Sanat uzun soluklu bir yolculuk. Yol aldıkça derinlere iniyor, heyecanla ve üretmenin verdiği coşkuyla keşfetmeye çalışıyorsunuz.
Resimlerimde anlatılan hikâye ne olursa olsun, ne kadar renkçi ama bir o kadar da soyut ve lirik olsa da sonuçta elbette izleyici de bu noktada kendi hikâyesini oluşturuyor. Baktığı manzarada kendi düşünü görüyor veya bir kadın portresinde yaşadığı hayatın izlerini duyumsuyor. Veya resmimin bir köşesine sıkışmış küçük bir oyuncak figüründe çocukluğuna dönüyor. İşte bu tam benim istediğim şey. Yani izleyicinin o resimde anlatılanın kendi hikâyesi olduğunu hissederek kendi düşsel evreninde bunu paylaşması.
Bana göre sanatçı, izleyicinin düşünde yaşarken özgünleşir. Bu noktada belki de sanat hesaplaşma oluyor ve bir anda geçmişin-geleceğin, yaşadığımız anlardaki duyguların dışa vurumu haline dönüşüyor. Herkesin deneyimi ayrı, kendine özgü. Bu bağlamda benim içtenlikle, spontane ortaya koyduğum resimlerim, bir anlamda bilinçaltımın dışa vurumunun paylaşılması oluyor.
Sanatçılar toplumun duyargalarıdır. Bizler dünyayı farklı görürüz ve yaşarız. Her anımız duygu doludur. Yaşantımızı bu duyguları dışa vurarak sürdürürüz. Bu nedenle aslında bizler topluma öncü ve örnek kişilerizdir. Sanat yolculuğumuz süresince hep biriktiririz ve işte zaman zaman açılan sergilerimizle de bu birikimlerimizi tüm toplumla paylaşırız. Bu paylaşımlar bir araya geldiğinde, toplumsal belleğin bir parçasını oluştururlar. Çünkü bu eserleri oluşturan sanatçı doğrudan toplumdan, yaşadığı çağdan beslenir ve onu yansıtır. Dünya olarak zor günlerden geçiyoruz. Tüm insanlık COVID-19 virüsü ile mücadele ediyor. Bu dönemde biz sanatçılar moralimizi en yüksekte tutup üretmeye devam ederek, sanatın öncü ruhunu yaşatacak, topluma umut ve sevgi aşılayacağız.”

Yazının Devamını Oku