Eksilen portreler

Esat Tekand Ankara’nın ünlü galerilerinden Siyah-Beyaz’da açtığı ve 23 Kasım’a kadar sürecek olan “Eksilen Portreler” isimli sergisiyle başkentteki sanatseverlerle buluştu.

Eksilen portreler

39 yıldan beri ulusal ve uluslararası platformlarda yer alan Tekand, resim ve heykel disiplinindeki çalışmalarıyla bireysel ve toplumsal bellekler üzerinden çalışmalarını üreten bir sanatçı. Tekand’ın “Eksilen Portreler” olarak adlandırdığı çalışmaları, kalın boya katmanlarıyla yarattığı portrelerden oluşuyor. Desenlerin ve renklerin üst üste binmesiyle kaotik, karmaşık bir anlatım kazanan portreler, bilinçli bir şekilde deforme edilmiş ve yüzleri belirsizleştirilmiş olarak karşımıza çıkıyor. Tekand geçmiş sergilerinde olduğu gibi “Eksilen Portreler”de de herhangi bir akımdan ve kavramdan bağımsız olarak yaratma güdüsünü gözler önüne seriyor. Yoğunlaştığı konuyu “bir düzlemin üzerinde iz bırakma” olarak açıklayan sanatçı en temelinde, resmi sadece bir düzlem olarak algılayıp resim yapma pratiğinin kendisini sorguluyor. Sanatçı, Ortaçağ Avrupası, Uzakdoğu Asya ve İslam Coğrafyası’nın minyatürlerindeki mizanpajı ve renkleri inceleyerek resmin yazı ile birlikteliğine de ağırlık veriyor.
68 yaşındaki Tekand, Danimarka Arhus Sanat Akademisi’nde çalıştıktan sonra, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ni bitirmiş. Resim ve heykel çalışmalarının yanı sıra tiyatro ve sinemada pek çok sahne tasarımı ve sanat yönetmenliği de yapmış, bu alanda ödüller almış. Sanatçı “bianet”te yayınlanan bir söyleşisinde “Neden resim yaptığı?” sorusuna yanıt verirken özetle, “Sadece basit düşünmeye çalışıyorum. Boyalarla renk vermeyi, yüzeylerde iz bırakmayı ve oynamayı seviyorum (...) Resim yaparken kendini sıfırlayıp, bir nevi performans korkusu oluşturmalısın. Bu da, karanlık köşelere elini sokmak, bela aramaktır. Aksi müthiş monotonluktur ve resim heyecan verecekse yapılır. Yoksa yapılması şart değildir(...) Resim yapmak ikircikli bir süreçtir. Güya karanlık yola giriyorum ama arka tarafta ‘Bu resim satar mı?’ diyorum. Çoğunlukla bütün sanatçılar bu konuda kendimizi aldatırız. Bir yandan resimlerin satılmasını bekleriz. Bu durum da kafamızı karıştırır, kirletir” diyor.
Tekand, yolunun resimle nasıl kesiştiğine de şöyle anlatmış:
“Annem dikiş dikerken, ben de resim yapardım, diye anlatırlar ya, tipik ressam salaklığı aslında. Ama hakikaten çocukken resim yapıyordum. Ailem kültürlü olalım kampanyasına katılmış, hevesleri yarım kalmış. Plaklar bir köşeye atılmış, kitaplar okunmamış. 14 yaşında o kitaplardan tesadüfen klasik bir Van Gogh kopyası yaptım. İyiydi gibi hatırlıyorum. Tutku işte. Şimdi bu eğilimler pedagojik açıdan yönlendirilebiliyor. Bizim zamanımızda yoktu. Neye takılıyorsak gidiyorduk. Takıldıktan sonra vazgeçilmez oldu. Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi’nde seramik okudum. Akademinin hocalarını takip ettim, etraftan aldığım görgüyle oldu. Sadece resim yapma isteğim vardı. Belli disiplinler, öğretiler yoktu. Benim kuşağım okumaya pek niyetli değildi. Biz sokakta, devrimci gençlik hadisesinin içinde büyüdük. Bugün de olsa bunu tercih ederim. Bugün o yer kaybedildi. Artık sanat kartviziti olan mesleklerden biri gibi. Bu yüzden niteliği de değişti...”
Tekand’ın eserlerini görmeniz için iki hafta daha süreniz var.

KENTTE NE VAR?

Sergi etkinliklerini uergan@hurriyet.com.tr adresine gönderebilirsiniz. Galerilerin birçoğunda karma sergi var. Bazı galerilerdeki sergiler ise şöyle: Mustafa Ayaz-31 Aralık’a kadar (Mustafa Ayaz Müzesi/Balgat), Ahmet Yeşil-Hasan Basri-13 Kasım’a kadar (Galeri Soyut/Yıldız), Burak Erim-7 Aralık’a kadar (Grup Sanat/Hollanda Caddesi), Damla Can Koç-16 Kasım’da açılacak (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi), Lütfü Günay-Ülkü Günay-18 Kasım’a kadar (Nurol Sanat/Kavaklıdere).

X

Karadeniz’in melankolik fırçası

Mümin Candaş, doğanın sessiz çığlıklarını çoğunlukla melankolik duyguyla izleyiciye hissettirmeye çalışan ressamlardan. İnsan ve doğa karşısındaki duygu yükünü tuvale yansıtan Candaş’ın resminde yatay ve dikey geometrik formlar ağırlıkta. Sanatçı doğayı resmederken, içindeki duygunun renklerini tuvale taşıdığını ifade ediyor.



Candaş’ın eserlerinde doğup büyüdüğü ve yaşamını sürdürdüğü Karadeniz’in etkilerini farklı şekilde hissetmek mümkün. Sanatçı doğanın sessiz çığlığını, kimi zaman sıcak kimi zaman soğuk renklerle, nesnelerin gölgelerini zamanın sonsuzluğunda anlık yansımalar olarak kurguluyor. Eskimiş Karadeniz takalarının üzerine kondurduğu kargalar, gerçekte çevrenin insanın acımasızlığı karşısındaki sessiz isyanını ortaya koyuyor. Bu kapsamda Mümin Candaş’ın soyuta yakın gerçeklikteki kurgularının yanı sıra fantastik kurgulamalarının da dikkat çekici olduğunu söylemeliyiz.
İnsan ve doğa arasındaki ilişkiyi, doğanın insan üzerindeki etkisini estetik yorumlarla yeniden şekillendirmeyi hedeflediğini belirten Candaş, özetle şöyle anlatıyor resim dünyasını:
“Genellikle kullandığım renk ve kompozisyonlarda, denge, ritm ve zaman arayışı içindeyim. Barınaklar, eskimiş kayıklar, kelebek, bulut, ağaç veya kuşlar...Resim benim her tuvalde ürettiğim, kendimle kaldığım yeni bir dünyadır, bana dair bir dünya. Resmin izlenmesi, paylaşılması bu gerçeği değiştirmez. Bu nedenle resimlerimde kendi dünyamın bayrakları yer alır. Her ülkenin, her sınırın bir işareti vardır. Benim resmimde de bana ait bir direkte, boşlukta veya çalı parçasında asılan bayraklarım bulunur. Resim benim için bir yaşam biçimi olduğu kadar bir iletişim aracı da aynı zamanda. Bir şeyler söylemek isteyen kimi zaman sayfalar dolusu kitap yazar, bazıları iki cümlede derdini anlatır, ben de resim yaparak mesajımı veriyorum.”
Trabzon-Akçaabat Güzel Sanatlar Lisesi’nde Görsel Sanatlar Eğitimcisi olarak görev yapan, çalışmalarına kendi özel atölyesinde devam eden sanatçının eserlerini Ankara’daki birçok galeri ve müzayedede bulabilirsiniz. Eleştirmen Ümit Yaşar Gözüm’ün değerlendirmesiyle bitirelim Mümin Candaş yazısını:
“Tutkulu bir ruhtur Candaş, ne sevdiğinden vazgeçer, ne de güzelin peşinde koşmaktan. Candaş’ın figürleri ve manzaralarında doğa ve insan arasındaki sükuneti ve huzuru görürüz. O sakinlik içerisinde her yerden ve her şeyden uzak olduğu hissini verir izleyiciye. Candaş’ın eserlerinde doğa, modern çağın kent kültürüyle yetişmiş insanın eleştirisine dönüşür. Doğa ile melankolik bağ kurabilen ve bunu anlık kavrayışlarıyla kurguya dönüştürebilen ressamlarımızdandır Candaş. Onun resmettiği manzaraların izinden yürüyen izleyici, figürün ufukta kayboluşunu izleyerek resmin içinde bulur kendini. Candaş, doğa-insan ilişkisini resimlerinde sahaya çıkmış aynı takımın oyuncuları gibi paslaşarak sonsuz bir yolculuğa çıkarmak ister. Doğanın özgür renk dengesi ile resme duygu, ritm ve derinlik kazandırır. Bu çocuklukla başlayıp zamanla zenginleşen-renklenen ‘duygunun oluşmasını sağlayan coğrafyanın’ insana kazandırdığı algılama yetisidir. Bu yanıyla Anadolu’nun eşsiz mevsimsel geçişlerinin ve bölgesel farklılıklarının da etkisi büyüktür. Candaş, resmini yaşamın bir gerçeği ve toplumsal iletişimin bir aracı olarak algılar. Resimlerini yarattığı dünyanın, çizilmiş sınırları ve dikilmiş bayrakları olarak görür. Resminde ışık ve rengin ahengini yakaladığımız Candaş’ın sanatı ve özgünlük anlayışı, zihninin ihtiyaçlarından çok daha fazla ruhunun arayışlarından beslenmekte. Duyguyu besleyen düşüncenin gölgesini onun her fırça darbesinde görebilmek mümkün.”

KENTTE NE VAR?

Yazının Devamını Oku

Kıymet Giray’dan Erbil’in İstanbul’u

Devrim Erbil’in geçen yıl kasım ayında, Ziraat Bankası’nın Next Levet Çukurambar Sanat Galerisi’nde açılan “Yeni Resimler-Yeni Dokunuşlar Sergisi”ni görmediyseniz, önünüzde iki hafta var. 28 Şubat’ta sona erecek olan sergi Erbil’in özel olarak tasarladığı eserlerini kapsamına alan kompozisyonlarından oluşuyor.



Serginin küratörlüğünü yapan sanat tarihçi Prof. Dr. Kıymet Giray, sergi için özel olarak hazırlanmış katalogda Erbil’in sanat hayatını 7 sayfada ayrıntılı şekilde anlatmış. Giray’ın yazısında Erbil’in tüm dönemleriyle ilgili saptama ve değerlendirmeleri bulmanız mümkün. Günümüzde Erbil’in İstanbul soyutlamaları ile özdeştiği, en çok İstanbul resimlerinin tutulduğu bir gerçek. Giray, yazısının son bölümünü Erbil’in İstanbul çalışmalarına ayırmış. Bu bölümü size özetleyerek sunmak istedim. Şöyle anlatıyor Giray, Erbil’in İstanbul’unu:
“Devrim Erbil’in soyut ve soyutlamalarla varsıllaşan sanat anlayışının birleştiği resimler genellikle tanımlanabilen ve 1990 sonları ve 2000’li yılları kapsamına alan İstanbul görünümleri, sanatın tarihi içinde ele alınması gereken başlı başına bir inceleme konusudur.
Ritmik düzenlerin birbirinden ayrılarak oluşturduğu kara parçaları, İstanbul’u tanımlayan coğrafi kesitleri yaratır. Kırık çizgiler, semtleri, sokakları ve mimari yapıları belirler. Düşey ve yatay düzlemde belirlenen geometrik tasarımlar anıtları belirgin kılar. Sonu, Erbil’in soyut anlayışıyla betimlenen eşsiz İstanbul görünümlerine ulaşır. Bu bağlamda öğrenim yıllarından beri yöneldiği kaynaklar arasında varlığını sürekli olarak koruyan geleneksel kaynaklar açık göstergeler olarak kompozisyonların tasarımlarındaki yerlerini alır. Nakkaş Osman’ın El Fatihnamesi, Nakkaş Velican’ın İstanbul fethini anlatan yazmasını özümseyen birkaç ressamdan biridir Erbil. Belki de tek örnektir... Kariye Camii’nin mozaiklerini, İslam Eserleri Müzesi’nin eserlerini irdeleyen bir sanatçı olarak farklıdır Erbil. Afrika’dan Mezopotamya’ya, Anadolu’dan Avrupa resmine ulaşan okuma, görme, inceleme alanları yaratan ve kaynaklarını dünya sanatının mirası üzerine yerleştiren özgün bir örnek, kültür katmanları çok zengin olan bir sanatçıdır.
Sarayburnu, Marmara, Anadolu yakası ve Boğaz’ı belirleyen soyutlamalar, Sultanahmet’in gökyüzüne ulaşan minareleriyle sarılı anıtsal mimarisi, altın bir boynuz gibi kara parçalarının arasına süzülen Haliç ve gümüş pırıltılarla iki kıtayı birleştiren Boğaziçi, İstanbul’u tanımlayan simgeler olarak Erbil tuvallerinde sanat eserlerine dönüşür. Gelenekleri çağrıştıran ancak geleneklere bağlanan tüm değerlerin üstüne çıkan, onları aşan bir Erbil yorumunun resimleridir İstanbul soyutlamaları. Soyut kent görünümlerinin en başarılı ve özgün örnekleridir. 1967 tarihi Galata’dan bir görünümle başlayan ve ilerleyen yıllar, aşılan yollar ve gelişen resimsel anlatımlara koşut olarak tüm İstanbul’u saran soyut kompozisyonlardır. Erbil’in bir sanatçı olarak farklılığını ortaya koyan farklı ve çok özgün İstanbul görünümleridir.”
Peki nedir Erbil’i farklı yapan? Giray, farkı şöyle dile getiriyor:

Yazının Devamını Oku

Senfoni resimleri demokrasi uyumudur

Türk resim sanatında “senfoni orkestraları ile özdeşleşmiş” isimler arasında Suna Özkalan sanırım ilk sıralarda yer alır. Suna hanımın orkestra resimlerinin büyük çoğunluğu Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) yansımalarıdır.



Özkalan’ı en iyi tanıyanlardan biri olan ve eserlerini sanatseverlerle buluşturan RC Art Gallery’nin sahibi Rahmi Çöğendez, “85 yaşında, Atatürkçü, müthiş bir Cumhuriyet kadını. Aldığı özel izinle 15 yıldan fazla CSO’nun provalarını izliyor. CSO’yu izlerken sürekli eskiz yapıyor. O esnada anı yakalıyor. Eskizlerini daha sonra aynı zamanda atölye olarak da kullandığı evinde tuvale yansıtıyor” diyor.
Artık Ankara’da yaşamayan ve yaşı nedeniyle pandemi döneminde dışarı çıkamayan Özkalan, senfoni orkestrası çalışmalarından asla taviz vermiyor. Ben, “Yeni dönem çalışmaları için senfoni orkestrası izlemeye nasıl bir çare buldu acaba” diye düşünürken, yanıtı yine Çöğendez veriyor: “Evinde sürekli, klasik müzik kanalı Mezzo açık. Mezzo izleyerek hem senfoni dinliyor, hem de eskizlerini yapıp, daha sonra tuvale aktarıyor.”
Özkalan, 1936 yılında Kayseri’de dünyaya gözlerini açmış. Genç yaşta yaptığı evlilik nedeniyle lise eğitimini yarıda bırakmış. Çocuklarını büyüttükten sonra, ki biri ressam ve heykeltıraş Filiz Onat, kendi çocukluk hayali olan resme, 1965 yılında Türk-Amerikan Derneği’ndeki resim kursları ile başlamış. 10 yıl kadar sürmüş Özkalan’ın bu kursa gidişi. Kısa süre önce kaybettiğimiz Lütfü Günay ile desen ustası Refik Epikman’dan eğitim almış. Suna hanımın 1968 yılında İmren Erşen, Necla Özbay, Nurtaç Özler, Gülsen Erdoğan ve Sezen Palabıyık ile birlikte kurduğu “Altılar Grubu”na daha sonra Tayyar Eren ve Lütfü Çetin de katılmış. Resim çalışmalarının ilk döneminde desen ve nüye ağırlık veren Özkalan, daha sonra merhum Günay’ın yönlendirmesiyle gecekondulara ve yazlarını geçirdiği Foça’nın peyzajlarına ağırlık vermiş. Yine Lütfü Günay’la başladığı senfoni orkestrası çalışmalarını kendi anlayışına göre soyutlayan Özkalan, böylece CSO tablolarını çağdaş Türk resminin bilinen eserleri arasına sokmuş.
Hayatında huzurun kendisi için çok önemli olduğunu belirten Özkalan, bu huzuru acaba senfonide ve onu seslendiren orkestralarda mı buluyor? Neden senfoni orkestralarını tercih ediyor? Haziran 2017’de Ankara Life dergisinden Vecdi Uzun’la yaptığı söyleşide benzer soruya yanıt verirken, “Müzik kulağı, resim de gözü terbiye eder” diyerek söze başlayan Özkalan’ın ağzından dökülen cümleler, adeta günümüzde yaşadıklarımıza da mesaj niteliğinde:
“Senfoni orkestraları hayatın yansımasıdır. Onlara bakınca çok sesliliğe rağmen kendin olmayı, uyumu ve demokrasiyi görebilirsiniz. Senfoni orkestrası resimlerimle, çok sesliliğin önemini vurgulayarak sanatın ve demokrasinin ulaşılabilir olduğunu anlatıyorum. Senfoniler karanlıkta orkestra şefinin üzerine yansıtılmış ışıkla başlar, sahne müziğin seyrine göre aydınlanır. Bu aydınlık önce sahneye, oradan salona yansır. Bu ışık genelde Türkiye’ye sanatseverlere ulaşmasa da, bilirim ki, çok seslilik var. Çok sesliliğin varlığı, bana yetersizliğini bile unutturur. Müzikle demokrasiyi birlikte düşünürüm. Demokrasi de müzik de bir takım oyunu, birlikte uyum içinde çalışma ve tek sesin yerine çok sesliliğin egemenliğidir. Çok seslilikte olduğu gibi demokraside de farklı görüşler genel amaç içinde var olurlar, ama hedefe ulaşmak için bir potada birlikte erirler. Orkestra şefinin temel özelliği çok sesliliği bastırmadan orkestrayı yönetmesi ve her müzisyenin uyum içinde çok mükemmel bir performans sergilemesidir. Bazen tek bir kemancıyı, bazen bir viyolonseli, bazen de çok kalabalık bir orkestrayı resmederim. Orkestra şefleri başlı başına yıllarca çalışılsa bile bitmeyecek bir resim konusudur. Şefin elindeki baton, eli, vücudu ve yüzündeki mimikler onun konuya hakimiyetini yansıtır. Benim resimlerimde bunu çok net görüp kendinizi bir senfoni orkestrası konserinde hissedebilirsiniz. Müzikle uygarlık arasındaki bağlantının değişmez, vazgeçilmez yaşama biçimini kabul eder ve senfoni orkestralarını da bunun yansımasının son noktası olarak görürüm. Orkestra şefinin görevi değişik sesleri bastırmak değil, bu sesleri uyuma kavuşturmaktır. Çok sesli müzik terbiyesi, aynı zamanda senkronizasyonu da öğretir. Türk kültüründe çok sesli müziğin Cumhuriyet döneminde değil Osmanlı dönemi saraylarından yayılmaya başladığını bilir misiniz? Senfonileri yaşamın tam kendisi olarak kabul ederim ben. Senfoni orkestralarım hayatımın özeti niteliğindedir...”

KENTTE NE VAR?

Yazının Devamını Oku

Hüseyin Macar’ın masalsı resimleri

Hayal dünyanızı o an için neyle süslemek istiyorsanız, onun renkçilik anlayışı ve kıvrımlı fırça darbeleriyle doldurduğu tuvalde masalsı bir tat bulabilirsiniz.

Doğduğu Kırşehir’in sınırları içinde kalan Seyfe Gölü’nde karşınıza çıkabilecek figürlerle süslemekten çekinmez eserlerini. Kıvrak fırça darbelerinden çıkan bulutlarla doldurduğu gökyüzünden, düşsel bir coğrafyayı tasarladığını fark edebilirsiniz. Doğayı yarı soyutlamacı olarak renk lekeleriyle yorumlamaktan keyif alır...



Verdiğim ip uçlarından, “Bu haftaki konuk Hüseyin Macar” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, yanılmadınız. 1960 yılında Kırşehir’de doğan Hüseyin Macar, Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Anasanat Dalı Zahit Büyükişleyen Atölyesi’nden 1983 yılında mezun olmuş, 1996 yılında da aynı üniversitenin sanat tarihi alanında yüksek lisansını tamamlamış.
Eserlerinde çıkış noktası olarak doğayı renkleriyle ve şiirsel yorumlayışıyla ele alan Macar, Anadolu’nun sulak motiflerini renkçi bir anlayışla tuvale yansıtıyor. Resimlerinde genelde derin bir mekân anlayışına sahip. Macar, sanatını ifade ederken yaşadığı coğrafyanın izlerinden yola çıkmayı ön planda tutmayı tercih ediyor. İfade olarak derinlerinde yatan arzuların veya kopup geldiği yerlerin izinden gitmekten pek taviz vermek istemiyor.
Macar, “Doğacı sanat anlayışımda, görüntülerin ifadesini duygulu bir anlatımla yansıtmayı arzuluyorum hep. Gerçek olan, bize yansıyan somut dünya, artık başka bir hale gelmekte. Anıları da yanıma alarak, kararlı bir dışa vurumla hem kendimi, hem de izleyiciyi kötülüklerin olmadığı, doğadaki figür ve motiflerin ağır bastığı masalsı ve şiirsel dünyada dolaşmayı seviyorum. Eserlerimde doğayı amaç olarak değil, araç olarak görüyorum. Şiir tadında, türkü tadında resimlerle duygularımı paylaşmaktan mutlu oluyorum” diyor.

Yazının Devamını Oku

Hande Fırat’ın kaleminden hocası Hüseyin Arıcı

Zaman nasıl da akıp gidiyor. Hürriyet’in Ankara Temsilcisi Hande Fırat’ın “Renklerdir Patlayan” ismini verdiği ilk sergisi açılalı neredeyse iki yıl olmuş.

Hande, sergiyi açtıktan sonra da resimden kopmadı. Aksine resme daha çok asıldı. Yakından takip ettiğim için, gelişmesine gerçekten şahidim. Özellikle resmin temeli olan desende ilerleyişi, duyduğu heyecan müthiş. Hande’nin bu aşamaya gelmesinde hocası ressam Hüseyin Arıcı’nın katkısı tartışılmaz. Kendisine “Hocanı yaz da, bu köşede yayınlayalım” diye kaç kez söyledim, ben de bilmiyorum. Yoğun gündem nedeniyle ha bire erteledi. Sonunda beklediğim yazı geldi. İşte noktasına virgülüne dokunmadan, Hande Fırat’ın kaleminden hocası Hüseyin Arıcı’nın “Merhamet” isimli sergisi.



MERHAMET ET!

“Kendimi tabuta sokacağım” dedi.

Yazının Devamını Oku

Ankara’nın Gökçebağ hasreti bitiyor

Hemen her alanda olduğu gibi sanatta da Ankara ile özdeşleşmiş isimler vardır. Onlar kalıcı veya geçici olarak Ankara’yı terk etseler de, Ankaralı olduklarını unutmazlar, unutturmazlar.

Ankara kökenli ünlü ressamımız Yalçın Gökçebağ da bu isimler arasında yer alır. Bilmeyenleriniz olabilir, Gökçebağ bir süredir çalışmalarını İstanbul’daki atölyesinde sürdürüyor. Ama Ankara’da birlikte çalıştığı Armoni Sanat’tan kopmuş değil. Çok sık olmasa da Ankara’ya gelip burada sevenleriyle buluşuyor. Ancak pandemi nedeniyle son dönemde Ankara’nın Yalçın hocaya olan hasreti bayağı uzadı. Neyse bu hasret Gökçebağ’ın Armoni Sanat’ta 22 Ocak Cuma günü açılacak sergisiyle sona erecek. Sergi nedeniyle bir anlamda Armoni Sanat’ın kurucularından Aynur Pehlivanlı da ölümünün 5. yılında anılmış olacak.



Hem özel tanışıklığımız, hem de sergi nedeniyle Yalçın hoca ile sık sık telefonda görüşüyorum. Gökçebağ eskiden Ankara’da çalışırken, sergi için hazırladığı resimlerin hemen tamamının yapılışına bizzat şahit olurdum. Bu kez ben de sergileyeceği resimleri ilk kez göreceğim. Hocanın söylediğine göre bu sergide eserlerin çoğunluğu 60x80 santimetre ebatlarında olacak. 100x120 santimetre gibi daha büyük boyutlar da sergilenecekmiş. Yalçın hocanın sergiyle ilgili telefonda bana anlattığı diğer bilgileri şöyle özetleyebilirim:
“Bu sergide de klasik tarzım olan tepeden bakışlı hasat ve çay tarlaları var. Ancak sanatseverler bu kez örneğin hasat çalışmalarımda değişik motifler de görecekler. Biliyorsunuz benim bir de Anadolu köylerinde ‘okucu’ diye bilinen, düğünlere at arabalarıyla davetli olarak gidenleri içeren eserlerim vardır. Daha önceki çalışmalarımda at arabaları resmin arka planında dizilirlerdi. Yeni çalışmalarımda ise izleyici bu kez at arabalarını resmin ön planında görecekler. Bu sergide de izleyici için sürpriz olacak bazı yeniliklerim var diyebilirim. Anadolu’nun köylerini resmetmeyi seviyorum. 1950-1960’ların köy hayatını bulursunuz benim resimlerimde. Ne motorlu taşıtlar, ne de estetikten yoksun çirkin yapılar vardır eserlerimde. Anadolu’nun saf temiz yanını anlatmaktan hoşlanıyorum. Çünkü o hayatı yaşadım. Köylerde birine su gelecekse iş bölümü yapılır, kendi aralarında köylüler organize olur ve önce birinin sonra diğerinin suyu getirilir, tarlası sürülür, hasadı yapılır. İmece diye bildiğimiz usul. Aslında bize de, eski köy enstitüsü olan ve köy enstitülerinin eğitim sisteminin aynen sürdürüldüğü Isparta Gönen Köy Öğretmen Okulu’nda da buna uygun bir eğitim verildi. Bu da resimlerime yansıyordur mutlaka.”
Gökçebağ resimde bir ışık ustası. Resimlerini yakından ayrıntılı izlediğinizde ışığın nereden geldiğini kolayca anlayabilirsiniz. Gökçebağ’ın bu ustalığı eserlerine üç boyutlu bir hava da katıyor. Gökçebağ’a göre Türkiye’deki ışık dünyanın hiçbir yerinde yok ve ona göre bu sanatçılar için bir şans. Sanatçı, “Biz dünyanın en güzel ışığına ve rengine sahip ülkelerinden biriyiz. Bence bu ışığı ve renkleri iyi kullanmak gerek. Ben kendime ait bir yöntemle, Anadolu’daki yaşamı, doğayı, bu ışıkla, bu renklerle yansıtmaya çalışıyorum” diyor. Gökçebağ’ın bir diğer özelliği kendi tekniğini kendi fırçalarıyla yaratması. İki binden fazla fırçası olan Gökçebağ, fırçalarını çeşitli kimyasallara yatırdığını, kendisinin incelttiğini, fırçalarını keserek kafasında önceden kurguladığı resmin konusuna uygun hale getirdiğini söylüyor.

Yazının Devamını Oku

Natürmort ustası Zeki Çetinkaya

Ankara’daki atölyesinde çalışmalarını sürdüren Zeki Çetinkaya bir natürmort ustası.

Teknik olarak ilk resim bilgilerini babası ressam Hasan Çetinkaya’dan öğrenmiş. Öğrenim gördüğü İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Fakültesi’nde tekniğini daha da ilerleten Çetinkaya’nın, deseninin güçlü olmasında büyük ustalar Neşet Günal ve Sabri Berkel’in öğrencisi olmasının rolü büyük. Çetinkaya eserlerinde ışık ve gölgeye büyük önem veriyor. Işık ve gölgenin uyumu sanatçının eserlerine daha gerçekçi bir ruh katıyor.
Bu hafta Zeki Çetinkaya’dan bahsetmemizin nedeni Fırça Sanat Galerisi’nde (Hilal Mahallesi) 15 Ocak Cuma günü sergisinin açılacak olması. 3 Şubat’a kadar sürecek olan sergide Çetinkaya’nın natürmort resimdeki ustalığı bir kez daha sanatseverlerle buluşacak. Çetinkaya “Sanatçı doğulur” tezine, “Zira yetenek, insanda doğuştan var olması gereken bir özelliktir” sözleriyle açıklık getiriyor. Çetinkaya, Fırça Sanat’ın sahibi Semra Sancak’la yaptığı bir söyleşide resim sanatına nasıl baktığını şöyle anlatmış:



“Sanat eseri kişide elbette güzel duygular uyandırmalı, romantizm sanatçıya ilham kaynağı olmalıdır. Hangi konu işlenirse işlensin kompozisyon senfonik bir heyecan vermelidir. Örneğin barok bir eser karşısındaki coşkum kelimelere sığmaz. İnsan sanata hangi yaşta başlarsa başlasın eğitime önem vermeli, çok çalışmayı ilke edinmelidir. Benim sanatımda detay vazgeçilmez tercihimdir. Işığın düzgün takibi, renk armonisi, objelerin gerçekçiliği, perspektif kural, anatomi, kontürün erimesi dikkat ettiğim hususlardır. Hangi konuyu işlediğimden çok ona ruh verecek kompozisyon canlılığına önem veririm. Soyut anlayışa sonsuz saygı duymakla birlikte tercihim realist anlayıştır. Barok tarzı idolümdür. Işık ve gölge vazgeçemediğim tercihimdir. Bu bağlamda Rönesans ustalarını dikkatle incelerim. Esere giden yol çalışma, araştırma ve uygulamayla tamamlanır. Dikkat edilecek olursa, resim sanatındaki büyük ustaların baş yapıtlarını ileri yaşlarda yarattıkları görülür. Bilgi ve tecrübe hata payını en aza indirir.”
Zeki Çetinkaya tüm bu söylediklerinin yanı sıra sanatçı bir babanın çocuğu olmasının, iyi yönlendirilmesinin, babasının sanat ve resimle ilgili pozitif fikir ve tavsiyelerinde bulunmasının kendisini daha da motive ettiğini vurguluyor. “Alın yazım, kaderim beni küçük yaşlarda sanatın bu sihirli dalına adeta mahkum etti. Zevkle, şevkle, mutlulukla resim yapmaya başladım” diyen sanatçı, etkilendiği sanatçıları “Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi ressamları rehberim oldu. Osman Hamdi Bey, Hoca Ali Rıza, Süleyman Seyyit, Mahmut Cuda ilk anda akla gelen isimler” diye sıralarken, hocalarını da unutmuyor:

Yazının Devamını Oku

Aslı Sinman Kutluay’ın sanatsal tatları

Bu sezon yazılara başlarken planlamamda Aslı Sinman Kutluay’ın geçen ay Platform A’da sona eren “Evrenin Suskun Cevabı” adını verdiği sergisini de yazmak vardı. Ancak araya giren diğer etkinlikler nedeniyle bu mümkün olmadı. Kutluay’ın kısmetinde yeni yılın ilk yazısı olmak varmış.

Aslı, dinamik ve zamanla uyum içinde oln modern kadın kimliğiyle resmi, edebiyatı, müziği, fotoğrafçılığı, sinemayı, kısaca birden fazla sanat tekniğine hakim olan biri. Kutluay, sanatçı kimliğini ve sanat anlayışını özetle şöyle tanımlıyor:



“Bir dönem sadece ‘tasarım’ üretmiş olsam da, hikayesi olan kişiye özel tek parça ürünlere eğilim gösterdim. Ürettiklerimde hep bir sanatsal tat aradım. Bir dönem çok yolculuk yaptım, dünyada gidebildiğim kadar kentlerde müze ve galerileri gezdim. Her dönüşte gezi notlarımdan ve okuduklarımdan etkilenip, atölyeme kapanıp resimler ve heykeller ürettim. Benim için tasarım ve sanatın kesiştiği bir dünya oluştu ve sonrasında bu hayal ettiğim dünyada yolculuk yapmaya devam ettim. Kitap okumak ve film izlemek benim çok beslendiğim başka bir yolculuk çeşididir. Felsefe, tarih, sanat tarihi, mitoloji, dünyada ve Anadolu topraklarında olup bitenler, yaşadığım coğrafyanın çıkmazları ve zenginlikleri yani kendi kişisel öyküm her zaman başucumdaki en değerli kitap gibidir.
Sanat yaşadığımız ve bilinç altında saklı kalan, sözle ifade edemediğimiz duygularımızı estetik, muzip ve yaratıcı bir şekilde ve kimseyi incitmeden dışa vurabildiğimiz evrensel bir ifade biçimidir.
Sanatçı kendi ruhundan daha fazla ruhla dolabilendir. Yaşama sevinci olan, sorgulayan, sınırları zorlama gücü ve cesareti olandır. Tüm bu yetenekleri barındırıp son derece alçak gönüllü kalabilendir. Hiçlik duygusuyla karşılaşmış ve bir hiç olduğunu kavramış kişidir. Evrenin ve tuvallerin suskunluğunda gizlenen büyük mesajın bazen verilecek en iyi cevap olduğunu düşünüyorum.”

Yazının Devamını Oku

Zuhal Baysar’dan Av Mevsimi

Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun olduktan sonra aynı üniversitede sanatta yeterlilik doktora programını tamamlayan ve doçent unvanını alan Zuhal Baysar’ın “Av Mevsimi” olarak isimlendirdiği sergisi, CerModern Kuzey Hangarı’nda (Sıhhiye) izleyicilerle buluştu.

Baysar, 3 Ocak’a kadar sürecek olan sergisini, modern yaşamın kişisel mücadelesine dair bir avlanma ritüeli olarak kurgulamış. Sanatçıya göre avlanma, insanın avcı toplayıcı zamanlarından bu yana bilinçaltında devam eden, çağdaş bilincimizin kabul edemeyeceği kadar dürtüsel bir eylem.



Ancak Baysar çalışmalarıyla, ilk bakışta vahşice ve itici gelen av ritüelini, eylemin amacına odaklanıldığında modern insana çok da uzak bir eylem olarak görmediğini ortaya koyuyor. Av mevsimi, karmaşık bir bütün olan insanın çoklu yapısında varlığı sorguluyor.
CerModern’in sergi manifestosundaki bilgilere göre Baysar, av dürtüsünü şöyle açıklıyor: “İlkel yaşam doğanın saflığını ve bilgeliğini taşır. İlkel insan bu saflığa, saflığıyla karşılık vermiş doğanın sert, acımasız kuralları karşısında kendi dürtüsel varlığıyla uyum içinde yaşayabilmiştir. Ancak günümüz insanı kendisini korumaya aldığı sentetik bir yaşam alanı içinde doğanın kurallarına yabancılaşmıştır. Onu varoluşuyla tanıştıracak bir uyum denge mekanizması olmadan kendine yapay bir değerler bütünü icat etmiştir. Bu varlık alanı insanı kendisi ve yakın çevresi ile çevrili sınırlar içinde, kazanma ve kaybetme dürtüsüyle sınırlı bir ilişkiler bütününde tutar. İlkel dürtüler yerli yerindedir, ancak hedef değişmiştir. Avlanma artık 2 milyon yıl önce olduğu şekliyle kolektif ve eşitlikçi bir yapıya sahip değildir. Çünkü avlanma dürtüsüyle dikkatimiz yemek bulmak amacıyla diğer hayvanlara değil, güç ve statü amacıyla birbirimize doğru yönelmiştir.”
Sergideki çalışmalar insanın hayatta kalma amacı taşıyan en temel, en dürtüsel olan varoluş kodlarının izini sürerken, insana ait izlenimleri, kent yaşamının geleneksel kodlarını ve rutin yaşamın görüntülerini insanın ilkel varlığıyla çarpıştırıyor. Serginin ana meselesini oluşturan “günlük” düzenlemesi, sergiye adını veren bir özelliğe sahip olmakla, aslında kişisel anlamda modern yaşamın mücadelesinin ve sanatsal serüvenin başarı ve başarısızlıklarının izini sürüyor. Bu aynı zamanda bir avlanma serüveni olarak tasarlanmış. Yaratım sürecindeki ön çalışmaların yanı sıra, güne dair düşünsel izler de görsel alt metinlere dönüşüyor. Sergideki heykel ve resimler, günlüklerde paylaşılan duygusal ve düşünsel sürecin sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Yazının Devamını Oku

‘Küçük Şeyler’ hareketliliği

Geçen mart ayından bu yana zor günler geçirmemize rağmen, COVID-19’a karşı üretilen aşılar umutlarımızı artırıyor.

Yakın zamanda aşılamaya başlanacağı belirtilse de, bilim insanları en azından 2021’in kış aylarına kadar pandemi sürecinin şimdiki kadar tehlikeli olmasa da devam edebileceğini söylüyor. İnsanoğlunun başka salgınlarla karşılaşıp karşılaşmayacağını da şimdiden bilmek zor. Pandeminin yaşamımıza getirdiği bazı zorunlulukların ileride devam edebileceğini de hatırlatmakta fayda var.



Salgının kültür-sanat hayatını olumsuz etkilediğini birçok kez dile getirdik. Ancak yaklaşan yeni yıl nedeniyle özellikle resim dünyasında hareketlilik yaşandığını görmek sevindirici. Bunda daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, galerilerin yeni yıl için daha uygun fiyata küçük ebatlı resimlerden oluşan sergiler açması önemli rol oynadı. Bu sergilerin hem sanatçılara, hem de galerilere bu zor dönemde maddi açıdan katkı sağladığını söyleyebiliriz.


Yazının Devamını Oku

Mavinin ressamı

Deniz, sandallar, deniz fenerleri, sahil boyunca kimi belirgin kimi soyutlanmış insan figürleri... Tuvale taşıdığı temalar nedeniyle maviyi çok tercih ediyor. Maviyi öylesine çok sevip kullanıyor ki, isminin ve soyadının ilk harfleriyle “ozblue-ozmavi” isimlendirdiği özel bir mavi rengi üretip, tescil ederek piyasaya sunmuş. Atölyesinin ismi de mavi.

Bu haftaki konuğumuz “mavinin ressamı” Orhan Zafer. Çoğunlukla mavisi tercih edilse de, ben kırmızı zeminli veya lekeli resimlerini de çok beğeniyorum. Nedir Orhan Zafer’in resim anlayışı? Nelerden etkileniyor? Son dönemde hangi tema üzerine çalışıyor? Bu soruların cevaplarını bana gönderdiği yazıdan özetleyerek size sunuyorum:



“Dış dünyamdan yansıyan tüm olumlu ve olumsuz algılar, iç dünyamın süzgeçinden geçiyor. Nasıl dışa vuracağınız, nasıl beslendiğinizle ilgili. Geçmişin izlerini geleceğe estetik bir dil kullanarak aktarma arzum, çalışmalarımın özünü oluşturur.
Halk kültürüne ait motiflerin, renklerin, çalışmalarımın bir yerlerinde yaşamasını isterim. Bana göre, sanatçı beslendiği kaynakları doğru özümsüyor ise, dışa vurum dediğimiz olay doğru sonuç vermiştir. Bunun için çok sık geziler yaparım ve eskiz defterim hep yanımda olur. Modern seyyahlar gibi eskiz çizerek günlük tutarım adeta.

Yazının Devamını Oku

Tuncel’in sergisinde kadınlar başrolde

Funda İyce Tuncel, Canvas Art Gallery’de (Kavaklıdere) 4 Ocak’a kadar sürecek sergisine “Transcendent” ismini vermiş. Olası deneyimleri aşan, duyumsama ötesi şeyler diyebiliriz “Transcendent” için.



Kadınların başrolde olduğu, özgürlük simgesi kuşların yer aldığı, çok renkçi üslupla ortaya çıkan, günümüz hayatının aksine özlenen kırsal yaşamı uçsuz bucaksızlığıyla, dinginliğiyle anımsatan peyzajların yer aldığı bir sergi. Tuncel’den 53’üncü bu sergisi için duygularını anlatmasını istedim. Sağ olsun sergisinin bir anlamda manifestosu niteliğinde bir yazı gönderdi. Şöyle anlatıyor Tuncel sergisini:
“Sanat serüvenimdeki farklı dönemlerimden eserler sergileniyor. Böylelikle sanat yolculuğumdaki anlar ve duraklar ile yüzleşebiliyorum. Hep söylerim, sanatçı, çağına tanıklık etmeli, yaşadıklarını ve yaşananları resmetmeli. Bu söz benim için kelimelerden daha öte doğrudan duygu dünyam ile hayat arasındaki bağımı anlatıyor. Soyut izdüşümlerin konu olduğu figüratif resimlerimde renk katmanlarım arasında hep bu geçişler vardır. Gizli veya açık bir şekilde yaşamı resmederim. İnsan figürleri, doğa görünümleri, kadın portreleri veya doğrudan köy manzaraları, artık adı ne olursa olsun bunlar benim içsel coşkularımın, hesaplaşmalarımın tuvale yansıması ve geniş anlamda da aslında kendi çağımın tanıklığı olmaktadır. Şimdiye kadar resimlerimin ana ekseninde hep sorgulamalar, farklı kimlikler, deneyimler, hikâyeler ve araştırmalar yer aldı. Sanat uzun soluklu bir yolculuk. Yol aldıkça derinlere iniyor, heyecanla ve üretmenin verdiği coşkuyla keşfetmeye çalışıyorsunuz.
Resimlerimde anlatılan hikâye ne olursa olsun, ne kadar renkçi ama bir o kadar da soyut ve lirik olsa da sonuçta elbette izleyici de bu noktada kendi hikâyesini oluşturuyor. Baktığı manzarada kendi düşünü görüyor veya bir kadın portresinde yaşadığı hayatın izlerini duyumsuyor. Veya resmimin bir köşesine sıkışmış küçük bir oyuncak figüründe çocukluğuna dönüyor. İşte bu tam benim istediğim şey. Yani izleyicinin o resimde anlatılanın kendi hikâyesi olduğunu hissederek kendi düşsel evreninde bunu paylaşması.
Bana göre sanatçı, izleyicinin düşünde yaşarken özgünleşir. Bu noktada belki de sanat hesaplaşma oluyor ve bir anda geçmişin-geleceğin, yaşadığımız anlardaki duyguların dışa vurumu haline dönüşüyor. Herkesin deneyimi ayrı, kendine özgü. Bu bağlamda benim içtenlikle, spontane ortaya koyduğum resimlerim, bir anlamda bilinçaltımın dışa vurumunun paylaşılması oluyor.
Sanatçılar toplumun duyargalarıdır. Bizler dünyayı farklı görürüz ve yaşarız. Her anımız duygu doludur. Yaşantımızı bu duyguları dışa vurarak sürdürürüz. Bu nedenle aslında bizler topluma öncü ve örnek kişilerizdir. Sanat yolculuğumuz süresince hep biriktiririz ve işte zaman zaman açılan sergilerimizle de bu birikimlerimizi tüm toplumla paylaşırız. Bu paylaşımlar bir araya geldiğinde, toplumsal belleğin bir parçasını oluştururlar. Çünkü bu eserleri oluşturan sanatçı doğrudan toplumdan, yaşadığı çağdan beslenir ve onu yansıtır. Dünya olarak zor günlerden geçiyoruz. Tüm insanlık COVID-19 virüsü ile mücadele ediyor. Bu dönemde biz sanatçılar moralimizi en yüksekte tutup üretmeye devam ederek, sanatın öncü ruhunu yaşatacak, topluma umut ve sevgi aşılayacağız.”

Yazının Devamını Oku

Bisikletin halleri

Çocukluğumuzda hangimizin hayalini süslemediler ki? İlk ve orta öğretim yıllarında anne babalarımızın bizim için motivasyon aracı değil miydi bisikletler?



Bir çoğumuz duymadık mı anne veya babamızdan, “Bu sene takdiri getir, yaz tatilinde bisikleti kazan” vaadini. Benim İstanbul-Çamlıca’da geçen çocukluğumun önemli bir simgesiydi bisiklet. Şimdi ellerinden İPad düşmeyen veya “Seninki hangi nesil?” diyerek cep telefonlarını yarıştıran zamane çocukları için pek önem teşkil etmeyen bisiklet, bizim zamanımızda mahalle yoluna yeni dökülmüş asfalt üzerinde ışıldayan bir sınıf atlama aracıydı adeta. Düşünsenize, oyuncak olarak kendi yaptığınız tel arabayı bir kenara bırakıp bisiklete geçiyorsunuz. Elbette çok uzaklarda kaldı artık o yıllar. Ancak Burak Erim’in Grup Sanat Galerisi’nde (Hollanda Caddesi) açılan ve 7 Aralık’a kadar sürecek “Bisikletin Halleri” isimli sergisini görünce, rahmetli babamın ilkokuldan ortaokula geçince bana ödül olarak aldığı mavi renkli bisikleti hatırladım. Şişman olduğum için binmekte zorlanacağımı düşündüklerinden bana “kız bisikleti” almalarına içerlemiştim. Ama renginin mavi olması bisikletime biraz olsun “erkeklik” katıyordu. Bisikletin bile kız erkek diye ayrıştırıldığı bir ortamda yetişiyorsunuz. Ne kadar hüzün verici değil mi?..
“Çocukluğumuzun en heyecanlı, sevinç dolu, en tutkulu küçük anlarını yaşatırdı bisikletler” diyen İbrahim Karaoğlu da, şunları söylemiş Erim’in tuvale yansıttığı bisikletleri için:
“Ruhunuza kapılar, pencereler açmalısınız, der ya Julio Cortazar... Tam da o kapıların, pencerelerin önüne bisikletler koyar ressam Burak Erim dünün heyecanıyla uzaklara gitmek için. Çok uzaklara, çocukluğunda kalan her şey, o bisikletlerin düşsel aynaya dönüştürdüğü resimlerinin içinden gider. ‘Yaşanacak bir yaşam var. Binilecek bisikletler var, yürünecek yollar ve tadına varılacak gün batımları” diyen Cesare Pavese yol arkadaşıdır onun. Bisikletlerin şöleni vardır tuvallerinin içinde. Dünü, şimdiyi ve geleceği içinde tutan bisikletlerin rengârenk şenliği tüm zamanların heyecanına dokunur. En çok küçük anlar etkiliyor hayatımızı. Küçük anlarda daha bir çoğalıyor ya da eksiliyor düşlerimiz. Zaten, yaşantımız da küçük anların toplamı değil midir? En erken aşkımızdı bisiklet sevdası. Belki de onunla yakaladığımız özgürlük, öz güvenimizi daha bir geliştirdi. ‘Hayatıma an(ı)lar eklemek için bisiklete binmiyorum. An(ı)larıma hayat eklemek için bisiklete biniyorum’ demiş bir yazar. Evet, bizim de anılarımızı, düşlerimizi renklendirdi, ruhumuzu en uzaklara götürdü çocukluk bisikletlerimiz. Yaşadığımız küçük anları heyecanla, sevinçle doldurdu. Ruhumuza gezginlik huyunu bulaştırdı. ‘Bir ülkeyi bisikletle değil de otomobille dolaşırsanız pek de net hatıralarınız olmaz’ diyen Ernest Hemingway ne çok da haklı. ‘Bisiklet Günleri’ unutulmaz anılar zamanıdır herkesin hayatında. Burak Erim, bisiklet sevdasını tutkuya dönüştürmüş bir ressam. Resimleri bisikletin binbir hallerinin atlası gibi. En temel izleği bisiklet. Onun sanatını biçimlendiren özel bir bisiklet grameri var. Işığı, lekeyi, dengeyi, ritmi, zıtlıkları ve vurguları yetkince kullanarak ulaşıyor o gramere. Bisikletin sıradan hallerini plastik bir dile tercüme ederek daha estetik bir gramere dönüştürüyor.”

KENTTE NE VAR?

Funda İyce Tuncel-4 Aralık’ta açılacak (Canvas Art Gallery/Çankaya) BRHD 50. yıl büyük sergisi-4 Aralık’ta açılacak (ÇSM/Çankaya), Mustafa Ayaz-31 Aralık’a kadar (Mustafa Ayaz Müzesi/Balgat), Hüseyin Yıldırım-Yarın açılacak (Zülfü Livaneli Kültür Merkezi/Yıldız), Aslı Sinman Kutluay-12 Aralık’a kadar (Platform A/Taurus AVM), Lütfü Günay desen sergisi-5 Aralık’a kadar (Sevgi Sanat/ Hilal Mahallesi), Artspace Germany-15 Aralık’a kadar (ÇSM/Çankaya), Nermin Alpar-20 Aralık’a kadar (MK Art/Yıldız), (Zuhal Baysar-3 Ocak 2021’e kadar(CerModern/Sıhhiye), Ahmet Yeşil, Çağlar Uzun, Kim Yong Moon (seramik)-2 Aralık’a kadar (Galeri Soyut/ Yıldız), Damla Can Koç-3 Aralık’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi.)

Yazının Devamını Oku

Devrim Erbil Müzesi’nde

Akdeniz ve Ege’nin buluştuğu Göcek’ten sonra Kuzey Ege’de, Balıkesir’deyiz.



Sanırım anne tarafımın Bulgaristan muhaciri olması nedeniyle Balıkesir benim sevimli, Balkan havasını soluyabildiğim, derli toplu bulduğum bir şehir. Daha önceki yıllarda olduğu gibi sevgili dostum Fehmi Özdamar’ın daveti üzerine yine benim için kardeşten de öte olan Hüseyin Yıldırım ile birlikte düştük Balıkesir yollarına. Ayvalık ve Edremit’i değil, Balıkesir kent merkezini anlatacağım size.
Resimle ilgilenen hemen herkes çağdaş Türk resminin en bilinen ve eserleri çok satan isimlerinden Devrim Erbil’in Balıkesir’de onun adını taşıyan bir müze olduğunu bilir. Daha önceki ziyaretlerimde bu müzeyi gezememiştim. Fehmi’ye “Bu kez Devrim Erbil Müzesi’ni görmeden gitmek yok” dedim. Müze ziyareti öncesi Balıkesir’in ünlü etli çorbası, nohutlu-paça etli tiriti, değişik etleri ve sonunda da manda kaymaklı höşmerimi ile damağımızın duvarlarını tatlandırdık. Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’ne ait “Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi Kent Arşivi” binasına giderken, Balıkesir’in aynı zamanda bir öğrenci kenti olduğunu da hissettim. Sevimli küçük kafeler gençlerle doluydu.
Devrim Erbil Müzesi’nin içinde her iki katı çevreleyen vitraylara hayran kaldım. Güneş ışınlarının vurduğu kırmızı rengin ağırlıkta olduğu vitraylar göz kamaştırıyordu. Müze içinde Devrim hocanın elinden çıkma resimler, motifleriyle süslediği duvar halıları, İstanbul’u işlediği baskılarını görebilirseniz. Ayrıca hocanın bağışladığı ünlü Türk ressamların eserleri de müzenin duvarlarını süslüyor. Müzenin sergi amaçlı salonları da mevcut. Devrim Erbil, müzeyle ilgili konuşmasında, Balıkesir’in Türk ressamlarındaki yerini anlatırken şunları söylemiş:
“Balıkesir bir kültür kentidir. Burada çok önemli sanatçılar yetişmiş, eğitim görmüş ve eser vermişlerdir. Örneğin Fikret Mualla’nın Ayvalık'ta resim öğretmenliği yaptığını, Edip Naci’nin bir müddet Balıkesir’de kaldığını, bugün Profesör olarak emekli olan Mustafa Aslıer’in, Hüseyin Gezer, Adnan Turani gibi temel taşların Balıkesir’de eğitim gördüklerini, bunun dışında Nüshet Kutlu, İrfan Yılmaz ve özellikle bütün sanat heyecanını şehre aşılayan Sırrı Özbay hocamızın verdiği sanat hızını, ivmesini saygıyla anmak gerekir.”

Yazının Devamını Oku

Bedri Rahmi’ye dokunmak

Her yıl sonbahar ortasında geleneksel hale getirdiğimiz kısa süreli Ege turunu bu yıl da yaptık. Daha öncekilerde olduğu gibi sanatı da ihmal etmediğimiz bu turun iki ayağı vardı. İlki Göcek koyları, ikincisi ise Balıkesir ve Kuzey Ege. Önce Göcek’le başlayalım.



Yat turizmiyle uğraşan dostumuz Kaan Akdoğan’ın daveti üzerine Murat Çelik, Uğur Şevkat ve Mehmet Gürbüz ile birlikte yine yollara düştük. HKA Neta Yachting’in Gazi kaptanı ve ekibi bize unutulmaz bir dört gün yaşattı. Kaan Akdoğan “Gazi kaptan, bu ekip resim işinden biraz anlar. Rotamızda Bedri Rahmi Koyu da olsun” deyince, mutlu olmadık dersek yalan olur. Turkuaz renkli denizin boyadığı koyun asıl ismi “Taşkaya Koyu” imiş. Bedri Rahmi Eyüboğlu, sahildeki devasa kayayı balık motifi ile süsleyince koy, “Bedri Rahmi” diye anılmaya başlamış. Murat Çelik ve Mehmet Gürbüz’le tekneden atlayıp kıyıya kadar yüzdük. Bedri Rahmi’nin yıllara meydan okuyan o muhteşem yapıtını daha da yakından gördük. Hep resmin ne zaman yapıldığını merak ederdim. Bedri Rahmi imzasının altında 1974 tarihini gördüm. 46 yıl önce bir kaya üzerine yapılmış resmi görmek, şöyle geriye çekilip uzaktan seyretmek, her şeyden öte o kayaya dokunmak insanı gerçekten heyecanlandırıyor. Bölgeye gittiğinizde Bedri Rahmi Koyu’nu görmeden dönmeyin derim. Derme çatma çardak altı bir mekanda kahvaltı ya da yemek keyfi yaşayabileceğiniz imkân da mevcut.



Bedri Rahmi Koyu’nu görünce 2018 Temmuz’unda kaybettiğimiz, Demirören Holding ve Demirören Medya Holding Yönetim Kurulu Üyesi Tayfun Demirören’in eşi Reyhan Demirören’in babası iş insanı merhum Ayhan Bozkurt’un bir sohbetinde anlattığı projesini bir kez daha hatırladım. Koleksiyoner de olan Ayhan beyin ünlü ressamlarımızdan Yalçın Gökçebağ’a, Bodrum-Mazı’da bir kaya üzerine resim yaptırma projesi vardı. Yanılmıyorsam, yıllar önce de bu projeden bahsetmiştim. Umarım Gökçebağ fırsat bulduğunda, Ayhan beyin bu projesini hayata geçirir.

Yazının Devamını Oku

“Pan-Art” dönemi mi?

Geçen marttan beri “korona” salgınıyla yatıp kalkıyoruz. Pandemi, yaklaşan kış ayları ve sonbaharla birlikte tüm dünyada yeniden gündemin birinci sırasına oturdu. Bu köşede de yazdık, pandeminin olumsuz etkilemediği iş kolu yok gibi. Ama bu süreci fırsata çevirenlerin olduğu da bir başka gerçek.

Pandeminin kültür ve sanat yaşamında etkisini gösterdiği inkar edilemez. Özellikle de plastik sanatlarda. Peki, bu süreç olumluya çevrilebilir mi? Yeni kuşak eleştirmenlerden Pınar Akkaş’a bu konuda bir değerlendirme yapıp, yapamayacağını sorduğumda, “Elbette kendi düşüncelerimi yazarım” yanıtını verdi. Akkaş’ın, yazısının sonunda ortaya attığı “Pan-Art” vurgusunu ilginç buldum. Yazının geneline baktığımızda, sanat dünyasının da bu süreci olumlu değerlendirebileceği izlenimi edindim ki, bu güzel bir şey. Sizi bu hafta Akkaş’ın yazdıklarıyla baş başa bırakıyorum:



“Dünya, elinde pandemisiyle tanrının bekleme odasında oturan ve kolay kolay konuşmaya cesaret edemeyen bir misafir gibi görünüyor. ‘Pandemi’nin (pandemic) etimolojik kökeni, kırların, ormanların ve çobanların tanrısı yarı keçi yarı insan ‘Pan’dan gelmektedir. Ayrıca İngilizcede ‘tüm, hepsi’ anlamındadır. Bir de sert eleştiri demektir. Acaba bütün bunlar gerçekten evren tarafından bize gönderilen bir tür eleştiri mi ya da sınav mı? Dinsel ve spirütüel bir yaklaşımla bunlara cevap vermek daha kolay gelebilir bize ama artan nüfus, iklim değişikliği, kıtlık ve kuraklık gibi kapıdaki daha büyük sorunların yanında pandemi hala küçük bir sorun gibi kalıyor. Aşının hala bulunamaması, okulların tam kapasite açılamaması, iş hayatının vardiya sistemine geçmesi, sosyal hayat, kültür sanat etkinlikleri ve yeme içme sektörü vb. gibi her şey epey yara almış durumda. İşsizlik ve pandeminin yarattığı ekonomik çalkantılar hala doludizgin devam ediyor ve ekonomistler öngörülebilen bir grafik ortaya çıkaramıyor. Bütün bunlara rağmen bilim insanları çalışıyor ve sanatçılar da üretmeye devam ediyor. Ressam ve heykeltıraşların azımsanmayacak bir kesiminin üretim açısından bu süreci iyi değerlendirmeye çalıştıklarını düşünenlerdenim. Osmanlı’ya elinde minyatürle giren Türk resim sanatı, aristokratların ve elitlerin himayesinde korunmuş ve ancak Cumhuriyet döneminde kanatlarını çırpmaya başlamıştır. Halktan seyircisi olmayan resim, heykel, mimari, müzik gibi yüksek entellektüel üretimler, genelde halk-kamu için hayranlık uyandırıcı ve pek de anlaşılmayan bir şeyden öteye geçememiştir. Ancak bu sıradan insanın, sıradan çıkması da sanatla başlıyor. İlgilerini genişletip, her şeye meraklı gözle bakmaya başlıyor ve dahası onu, yani sanatı seviyor: İşte size sanatsever... Belki bu sanatsever insan, Heidegger’in ‘Das Man’ıdır (hiç kimse ve herkes) onun bu dünyadaki kaçışını hızlandıran en anlamlı şey olarak. Sanatı sevme aracılığıyla baş edemediği sıkıntısından kurtulup varlığına, dolayısıyla varoluşa bir katkı sağlayabilir. Fakat şimdilerde pandeminin yarattığı bir maskeyle gezen sanat, eskisinden daha ürkek ve belirsiz bir şekilde bir ‘zor zaman tüneli’nde ilerliyor. Galeriler çok az sergi yapabiliyor, bu sergilere çok az insan katılabiliyor. Sanatsal üretime katılım yani seyirci zaten az iken şimdilerde neredeyse hiç yok gibi. Ama bu çağdaş sanatçılarımızın azmini hiç kırmadı ve üretimlerini sınırlamadı. Tam tersine özellikle genç sanatçılarımızın gayretli çalışmaları umutlu, pozitif ve dayanışmacı yaklaşımları, sanata gönüllü hizmet eden ve genç sanatçıları destekleyen sanat insanlarının (eğitimciler, sanat danışmanları) emeği ile bu süreci kolay atlatacağımızın biraz duygusal olsa da bir kanıtıdır. Galeriler sanal sergi, online müzayede yaparak hem sanatı, hem de kendi varlığını devam ettirmeye çalışıyor. Sanata dair bütün disiplinlerin yaşaması ve korunması için bunca özveride bulunan sanatseverlerin ve koleksiyonerlerin ise şimdi daha çok özveride bulunması gerekiyor. Sanatçılar, sanatseverler ve galericiler birbiriyle eskisinden daha çok yardımlaşarak toplumsallaşıp günümüzün bir Medici ailesini yaratabilir ve yeni yüzyılın Rönesans ışığı cesur gençlerin elinde pandemiden bir ‘Pan-Art’a dönüşebilir.”

GEÇMİŞ OLSUN İZMİR

İzmir benim yılda birkaç kez, çoğunlukla da sanatsal etkinliklere davetli olarak gittiğim bir kent. Her gittiğinizde daha da çok seversiniz İzmir’i. Maalesef İzmir ve civarında yaşanan deprem hepimizi derin üzüntüye sevk etti. Depremde hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Geçmiş olsun İzmir.

Yazının Devamını Oku

Müzayedede online dönem

Salgınla birlikte, Türkiye’de resme sahip olma veya el değiştirmesinde önemli yollardan biri olan müzayedeler de internet üzerinden yapılmaya başlandı.

Salgın öncesinde de internet üzerinden müzayede düzenleyen bazı şirketler bu sürece hazırlıklı yakalandı. Bu şirketler kendilerinin hazırladığı yazılım üzerinden belirli aralıklarla müzayede yapıyor.
Ancak internette kendi yazılımı olmayan şirketlere bu imkânı tanıyan bir uygulama da var. İsmi, Müzayede APP. “Online Müzayede Uygulaması” diyebiliriz. Müzayede APP’e girdiğinizde bu sezonun ilk yazısında dile getirdiğim, “Herhalde dünyada Türkiye’den başka hiç bir ülkede bu kadar online müzayede yoktur” görüşüme destek vereceksinizdir. Bu uygulamada, aklınıza gelebilecek her çeşit objeyle ilgili müzayedeye rastlayabilirsiniz. Elbette resim müzayedelerine de bu uygulamadan ulaşabiliyorsunuz.
İnternet müzayedeciliğinde İstanbul’un ağır bastığını söyleyebiliriz. Ankara’dan da iki şirket öne çıkıyor. Ankara Antikacılık ve RC Art Gallery. Ankara Antikacılık kendi adıyla, RC Art da “Sessiz Müzayede” adı altında değişik müzayedeler düzenliyor. Her iki şirket zaten salgın öncesinde salon müzayedesi yapıyordu. Dolayısıyla ikisi de Ankaralı sanatseverlerin yakından bildiği şirketler.



“Müzayede APP nedir? Nasıl bir uygulamadır?” diye ben de internette araştırırken, karşıma Müzayede APP’in yöneticilerinden Kubilay Demir’in geçen temmuz ayında Ankara Life Dergisi’ne verdiği röportaj çıktı. Hem Ankara Life Dergisi’nin, hem de Kubilay Demir’in iznini alarak bu röportajı özetleyerek sizlere sunuyorum:

Yazının Devamını Oku

Başkent yazlıkçıları bekliyor

Geçen hafta gelen duyurulardan “resim dünyasında biraz olsun kıpırdanma başladı galiba” diye yazınca, hafta içinde biraz galeri gezeyim dedim.



Ankara’da sanat galerilerinin yoğun olduğu Yıldız semtine uğradım. Samimi söylemek gerekirse, galeriler semtinde “korona sessizliğine” şahit oldum. Birkaç galeri açık. Bazıları da açalım mı, açmayalım mı diye düşünüyor.
Bu kısa gezintiden, COVID-19 salgını geçene kadar birçok galerinin özel sergi açmayacağı izlenimi edindim. Anladığım kadarıyla galeriler bir süre daha duvarlarını kendi koleksiyonları ya da konsinyelerindeki eserleri sergileyerek süsleyecekler. Salgınla birlikte artık vazgeçilmez hale gelen “online yaşam” öyle anlaşılıyor ki, sanat dünyasına da iyice yerleşecek. Galerilerin eser satışında online sistemin önemli bir yer tutacağını düşünüyorum. Bunun için de sanırım “instagram” iyi bir mecra.
Resim alan insanların büyük bir kesiminin yazlıklarından geri dönmemelerinin de, sanat dünyasındaki sessizlikteki bir diğer etken olduğunu düşünüyorum. Bir galeri çalışanı bu tespitime katılarak, “Birçok koleksiyoner müşterimizle telefonda konuştuğumuzda, COVID-19’un Ankara’da yoğun olması nedeniyle şehire dönmeyip, yazlıklarında kalmaya devam ettiğini öğrendik. Ekim sonu, kasım ortasına doğru insanlar dönmeye başlar diye umuyoruz” dedi. Anlaşılan Ankara, sanatseverlerin yazı geçirdikleri sahil bölgelerinden dönüşünü bekliyor.
Bu arada bazı okurlarımızdan Ankara’da kültür-sanat etkinliklerini duyuran küçük kitapçıklara ulaşamadıklarına dair mesajlar aldım. Açık galerilere sordum, onlara da kitapçıklar gelmemiş. Sanırım salgın nedeniyle etkinlik yapılamadığı için duyuru kitapçıkları da basılmamış.
Geçen hafta duyurduğumuz Mustafa Ayaz, Ali Kotan, Leonardo da Vinci’nin 500. Ölüm Yıl Dönümü projesi çalışmaları, Adnan Turani, Derya Yıldız, Deniz Onur Erman, Fırça Sanat Galerisi 1’inci suluboya yarışması eserleri, Doğan Karakılıç ve Meçhul Seyyahların Ankara Fotoğrafları sergileri bu hafta da devam ediyor. Bunlara ilaveten Fransız seyyah ve fotoğrafçı Ferrante Ferranti’nin “Yolculuk” adlı fotoğraf sergisi 16 Ekim’de Fransız Kültür Merkezi’nde (Institut Français) açılacak. CerModern’de de korona nedeniyle açık hava etkiliklerine ağırlık veriliyor.

Yazının Devamını Oku

Zor döneme merhaba

Sanırım 2020, tarihe insanlığın karşılaştığı en zor yıllardan biri olarak geçecek.

Geçen yıl sonlarına doğru başgösteren COVID-19 salgını marttan itibaren Türkiye’de de kendini göstermeye başlayınca, “korona ile mücedele” yaşamımızın bir parçası oldu.
Herkesin bildiğini, yaşadığını burada yeniden anlatmaya gerek yok. Salgınla mücadelede bir çok deneyim kazandığımız doğru. Ama mücadelede bazılarımızın yeterli özeni gösterdiğini söylememiz zor. Oysa bu mücadelede başarılı olmak, her bireyin kurallara uymasıyla mümkün.
COVID-19 salgını yaşam anlayışımızda bir çok değişikliğe neden oldu. Salgın nedeniyle olumsuzluk yaşamayan iş kolu yok gibi. Kültür ve sanat, salgından olumsuz etkilenen sektörlerin başında geliyor. Hala sinemalar açık değil, konserler yok, tiyatroların durumu ortada. Hatırlarsanız, martın ortasından itibaren halka açık etkinlikler yasaklanmaya başlayınca sergiler de bir bir iptal olmaya başlamıştı. Biz de sezonu erken kapatmak zorunda kalmıştık.
Salgınla birlikte “online etkinlik” hayatımızın bir parçası oldu. Resim dünyasıyla yakından ilgilenenler, online sergilere, müzayedelere aşina oldular. Özellikle sosyal medya duyurularında online müzayedelerden geçilmiyor. Dünyada online olarak Türkiye kadar müzayedenin yapıldığı bir ülke var mı, bilemiyorum. Bu ayrı bir yazı konusu.
Yaz dönemi bitince, bazılarımız yazlıklarında kalsa da, önemli bir kesimimiz şehire döndü. Gelen duyurulardan salgına rağmen sanat dünyasında biraz olsun kıpırdanmanın başladığını söyleyebilirim. Madem kıpırdanma var, aralıklarla da olsa yazılara başlayabilirim diye düşündüm. Bazı galerilerden gelen sergi duyurularını altta görebilirsiniz. Ancak şunu hatırlatmakta fayda var. Açılış kokteylleri ya yok, ya da çok az sayıda davetli için kısıtlı bir etkinlik yapılıyor. Bir çok galeri sergi eserlerini internet adreslerine koyarak sanatseverlere ulaştırmaya çalışıyor. Beğendiğiniz resim için randevuyla galeriye gidip görüşme yapabilirsiniz.
Demirören Medya çalışanlarının sağlığına büyük önem gösterdiği için her türlü önlemi alıyor. Hürriyet’in Ankara bürosu olarak uzun zamandır zorunlu olmadıkça çalışmalarımızı evden yürütüyoruz. Mümkün oldukça çok fazla insanla temas etmemeye özen gösteriyoruz. Sergi açılış davetleri için çok teşekkür ederim. Ama bu dönemde mesai arkadaşlarımın da sağlığını düşünmek zorundayım. Bu nedenle dar kapsamlı da olsa, açılışlara katılamıyorum.

Yazının Devamını Oku