GeriUğur Ergan Danimarkalı ressamdan “Ankara-Ankara” Arası
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Danimarkalı ressamdan “Ankara-Ankara” Arası

Bu haftaki konuğumuz, Türkiye’yi özellikle de Ankara’yı yakından bilen kuzeyli yabancı bir sanatçı. Danimarkalı sanatçı Bente Christensen-Ernst, 1984 yılında ilk kişisel sergisini açtığı Siyah-Beyaz’da 37 yıl aradan sonra yeniden Ankaralı sanatseverlerle buluştu.

Siyah Beyaz’ın sergiyle ilgili hazırladığı manifestoya göre, geçen bu süre içinde Kopenhag, New York, İstanbul, Beyrut, Amman gibi birçok şehirde kişisel sergiler açan Bente Christensen-Ernst, ‘Ankara ile Ankara Arası’ sergi ismiyle kariyer yoluna bir atıfta bulunuyor. Sanatçı özel yaşamından seçtiği kişi ve nesneleri, stilize bir gerçekçilikle eserlerine aktarıyor. Eserlerinde, göz alıcı renkler kullanmasının yanı sıra, hareket duygusunun baskın olduğu güçlü kompozisyonlar kurguluyor. Sergide günlük yaşamdan farkı tip ve durumdaki kişilerin imgeleri perspektif, renk ve derinlik algısı üzerinden yeniden yorumlanıyor.

Danimarkalı ressamdan “Ankara-Ankara” Arası

Christensen-Ernst, Siyah-Beyaz’ın sanat gazetesinde yayınlanan söyleşisinde de sergi kurgusunun tamamıyla serginin zamanına ve yerine bağlı olduğunu belirterek, “Neden yine Ankara?” sorusuna şu yanıtı veriyor.
“Bu sefer ‘Ankara ile Ankara Arası’ temasını seçtim çünkü sergilenen resimlerin 1987’de Ankara’dan ayrıldığımdan beri seçtiğim motifleri veya temaları yansıttığını hissediyorum. Değişiklikler, güncel trendlerden değil, yaşadığım yerlerden kaynaklanıyor. 1984 yılında Siyah-Beyaz’daki ilk sergimde, konularım Ankara’da günlük hayatımda gördüğüm nesnelerden ilham almıştı. Daha sonra Bodrum-Gümüşlük’te kışın, çıplak incir ağaçlarına hayran kaldım. Antakya’da beni cezbeden, kırmızı biberler oldu; ama aynı zamanda Suriye’deki savaşın da konu seçimimde bir miktar etkisi vardı.”
Resimlerinin tuval üzerindeki renklerden ve yazılardan oluştuğunu ifade eden Danimarkalı sanatçı, “İzleyiciler ikisini birleştirebilir veya gördüklerinden kendi hikâyelerini oluşturabilir. Resimlerim birer metafor, ancak metaforlar genellikle kastedilenden bağımsız olarak anlaşılabilen kelimelerden oluşur. Benim resimlerim de öyle” diyor.
Portre çalışmalarının da birer metafor olduğunu ifade eden Christensen-Ernst, “Bir bireyin kişiliğinden ya da kişisel geçmişinden ve geçmiş deneyimlerinden etkileniyorum. Örneğin, Danimarka Ulusal Tarih Müzesi’ne satılan ilk portrem, uzun yıllar Türkiye’de kalmış ve Türkçeyi iyi bilen Danimarkalı şair Henrik Nordbrandt’a aitti. Türkiye ile olan ilişkisini belirtmek için onu bir fes ile resmetmeye karar verdim. Türkçe ve Arapça’yı konu alan bir filolog olduğu için, eşimi de birkaç kez kafasında fesle resmettim. Eski Osmanlı portrelerinden etkilendiğimi düşünüyorum” görüşünü dile getiriyor.
Christensen-Ernst’in ilginç eserlerinden birisi günümüz dünyasından bir kesit yansıtan “Self Generation” isimli resmi. Danimarkalı sanatçı bu resminin nasıl oluştuğunu da şöyle anlatmış:
“Atölyemin bulunduğu Antakya’da, çoğu Suriyeli olan, tamamen örtünmüş kadınların selfie (öz çekim) çektiğini görüyorum. Bu benim ilgimi çekti ve bu durumu resim için bir nesne olarak kullanmaya karar verdim. İlginç bir şekilde, eser Ürdün Amman’daki Dar al-Anda Galerisinde sergilenirken, tamamen örtülü bir Mısırlı kadın dedi ki: Bu benim! Ve resmimin önünde bir selfie çekildi. Yani, modern dünyada evrensel bir eğilimi resmettim.”
Christensen-Ernst’in Siyah-Beyaz’daki “Ankara ile Ankara Arası” isimli sergisini görebilmeniz için 18 Aralık’a kadar süreniz var.
---------------------------------

KENTTE NE VAR?

YAKLAŞAN yeni yıl nedeniyle bu hafta sonuna doğru birçok galeride, çok sayıda sanatçının küçük ebatlı resimlerinden oluşan karma sergiler açılacak. Sevdiklerinize yeni yıl hediyesi olarak resim almak istiyorsanız, Aralık sonuna kadar sürecek bu dönemi kaçırmayın. Kentteki diğer sergiler şöyle:
Yeni Etki-31 Ocak’a kadar (Galeri Soyut Çayyolu/Alacaatlı Cad.), Ömer Lütfi Çetin-15 Aralık’a kadar (BRHD/Hollanda Cad), Yüzleşme-9 Ocak’a kadar (CerModern/Sıhhiye), Celal Esat Arseven-Ahmet Celalettin Uzmen-23 Aralık’a kadar (Emin Antik/Kale), Muret Germen-15 Aralık’a kadar (Fikret Otyam Sanat Merkezi/Başkent Üni. Kavşağı), Ayşenur Köksal-23 Aralık’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mah.), Hasan Rastgeldi-16 Aralık’a kadar (Galeri M/Armada AVM), Işıl Kurmuş Aleksandrov-19 Aralık’a kadar (Galeri Vitrin/Goethe Institut Bakanlıklar), Meral Öztürk (Seramik)- Yarın açılacak (Krişna Sanat/Kennedy Caddesi), Nihat Kahraman-11 Aralık’a kadar (Platform A/ Taurus AVM), Nelson Mandela Fotoğraf Sergisi-15 Aralık’a kadar (Zülfü Livaneli Kültür Merkezi/Yıldız).

X

Efgan Beyaz’ın huzur dünyası

Ellerinde enstrümanları ile poz veren küçük bir müzik grubu... Viyolonseli ile bütünleşmiş bir sanatçı... Yaptığı hız ile saçları uçuşan bir bisiklet çılgını... Başındaki kaskından dışarıya çıkmış sarı saçları dalgalanan motosiklet hayranı bir kadın... Muhtemelen hafta sonu mesai bitiminde tüm haftanın yorgunluğunu atmak için bir barda buluşmuş arkadaş grubu ya da dans eden sevgililer...



Efgan Beyaz’ın anlatmaya çalıştığım bu sevimli figürlerle donattığı resimlerinin vazgeçilmezi ise adeta onun imzası haline gelmiş kocaman siyah sürmeli yamuk gözler, yamuk ağızlar ve kırmızı burunlar...
Efgan Beyaz resimlerinde “yamuk ağız ve yamuk gözlere” yer vermesini, “İnsanlar güzel söz söylemeyi, güzel gözle bakmayı unuttuğu için ben de, beni üzen, düşündüren ve yoran bu olguyu resimlerimle anlatmaya çalışıyorum” diye gerekçelendiriyor.
Bu hafta Efgan Beyaz’dan bahsetmemizin nedeni, 26 Ocak Çarşamba günü Sevgi Sanat’ta (Hilal Mahallesi) kişisel sergisinin açılacak olması. Beyaz’ın resimlerini ayrıntılı incelediğinizde, onun hayata olumlu bakışını tuvale yansıttığını görürsünüz. Yakından tanıdığınızda Efgan Beyaz’ın keyif adamı olduğunu da anlarsınız.
Beyaz’ın resme olan ilgisi orta öğrenim yıllarında iyice açığa çıkmış. Efgan Beyaz’ın ortaokulda resim öğretmeni olan ressam Gülseren Sönmez de, öğrencisini anlatırken, onun her zaman huzurlu ve sakin bir insan olmasına dikkat çekiyor. Gelin Efgan Beyaz’ın resme olan tutkusunu öğretmeni Gülseren Sönmez’in kaleminden okuyalım:
“Tuval, Efgan için yüzünde güllerin açmasıdır. O, tuval bulamadığında kutu kapaklarına bile resim yapar. (Sergiye gittiğinizde Efgan Beyaz’ın değişik objeler üzerine yaptığı resimleri de görebilirsiniz) Her çalışmasını aşkla yapar. Sanat yapmak onun için içsel bir ihtiyaçtır. Duygusal ve duyarlı bir kişi, yaşadığımız olumsuzluklar karşısında bazen çok kırılgan olabiliyor. Efgan böyle anlarda sanatına sarılır. Hangi konu onu mutlu edecekse o konu üzerinde çalışır. Orada sevgiyi, saflığı, huzuru bulup, arka arkaya çeşit çeşit konular üzerinde çalışmaktan büyük mutluluk duyar. Hiç yılmaz. Efgan için her zaman resmin kurgusu ön planda yer alır. Konuyu kurguladıktan sonra resim yapmak nehrin yatağında akması gibidir.

Yazının Devamını Oku

Bozkır direngenleri

Süleyman Karakul, eserlerinde Anadolu kırsalındaki emek ve estetik birlikteliğini vurgulamaya çalışan bir ressam.

Yatay çizgisellikle, dikey figür ve manzara motiflerini buluşturan sanatçı, resimlerinde ışık ve gölgeyi sıcak-soğuk renklerle pasajları yoğun bir biçimde kullanarak yansıtıyor. Doğayı gök kuşağının renkleri ile süsleyen Karakul, toprağın doğal yapısını da grafiksel bir anlayışla anlatıyor. Figürler ve peyzaj motifleri Karakul’un eserlerinde toprakla uyumlu bir şekilde kaynaşıyor.



Karakul, 20 Ocak’ta Valör Sanat’ta (Yıldız) açılacak yeni sergisine “Bozkır Direngenleri” adını vermiş. Karakul’a sergiye neden bu ismi verdiğini sorduğumda, yanıtı özetle şöyle oldu:
“Doğadaki canlılar, olumsuz koşullara karşı direnerek yaşamlarını sürdürürler. Direnemeyen canlı türü hayatta kalamaz. Günümüz koşulları yaşamımızı giderek zorlaştırıyor. Ülkemizde de ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlar, insanlarımızın daha dirençli olmalarını zorunlu kılıyor. Bu koşullar, dirençli kişilikler (direngen) yaratarak, yaşamımızın daha da güzelleşeceği umudunu besliyor. Gölgesiz, uçsuz bucaksız, tozlu ve sıcak tarlalarda yaşam savaşı veren sarı sıcak insanlarımız. Tarlalarda çalışan ırgatlara, uzun tozlu yolları yürüyerek ekmek ve su taşıyan, keçilerin peşinden gün boyu aç susuz koşturan ve binbir hayaller kurarak geleceği düşleyen, ayağı çıplak başı kabak kavruk kır çiçeklerimiz... Toplumsal yaşamlarında her çeşit haksızlığa başkaldıran ve alanları dolduran, baskıya direnen gençliğimiz...Bu direngen insanlarımızın örnek davranışlarını ve aralarındaki kolektif ilişkileri önemseyerek sanatın konusu olarak değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Aslında insanlık tarihi de direngen insanların yarattığı tarihten başka bir şey değildir. Gerçek sanatçılar çağının tanığıdır, toplumsal olaylara kayıtsız kalamazlar. Ben de, belleğimde hâlâ yaşayan ve geleceğe ışık tutan insani değerleri ‘kır çiçeği’ gözünden gelecek kuşaklara yansıtmak istiyorum, bütün meramım bundan ibarettir.”
Karakul’un 14 Şubat’a kadar sürecek sergisi nedeniyle güzel bir katalog da hazırlanmış. Sanat eleştirmeni dostum İbrahim Karaoğlu “Büyülü bir gerçeklik” başlığını kullandığı yazısında Karakul’dan “Günümüzde pek çok sanatçının sıradan, alelade olarak gördüğü, sanatına katmadığı sosyal yaşam görüngelerini çok önemseyen bir sanatçı” diye bahsediyor. Karakul’un eserlerini gördüğünüzde, ben de bu tanımlamaya hak vereceksiniz diye düşünüyorum. Karaoğlu’nun, Karakul’un eserleriyle ilgili şu tespitleri de önemli:

Yazının Devamını Oku

Gökçebağ’ın atölyesinde

İstanbul’a yaptığımız bir günlük ziyarette en fazla zamanı ünlü ressamımız Yalçın Gökçebağ’ın atölyesinde geçirdik.

Ankara’da olduğu zaman hemen her gün Gökçebağ’ın Armoni Sanat’taki atölyesine uğrar bazı günler saatlerce sohbet ederdik. Yalçın hoca İstanbul’a taşındığından beri yüzyüze görüşemiyorduk. Nadir olarak geldiği Ankara’da kısa süreli görüşmelerimiz oluyordu. Ancak pandemi ile birlikte hoca Ankara’ya gelemez oldu. İşte bunun acısını çıkarırcasına Yalçın hoca ile hem sanat dünyası, hem de özel konularımızla ilgili uzun uzadıya sohbet etme fırsatı bulduk.
Hocanın Ankara’ya geri dönüp dönmeyeceğini merak edenler olabilir, hemen baştan söyleyeyim, Gökçebağ’ın şu an için böyle bir planı yok. Çalışmalarını İstanbul’daki atölyesinde devam ettirmeye kararlı. İstanbul’un birçok sektörde olduğu gibi sanat dünyasında da belirleyici ve sürükleyici güç olması, kendi deyişiyle Yalçın hocanın üretkenliğini de olumlu yönde etkilemiş. Bunu, atölyeye yapılan ziyaretlerden ve birçok ünlü ressamın atölyede buluşup sanat sohbetleri yapmasından da anlayabiliyorsunuz. Hocanın bağımsız olarak çalışması, Ankara’daki Armoni Sanat’tan tam olarak koptuğu anlamına gelmiyor. Ben sohbetimizden Gökçebağ’ın Armoni ile de iş birliğini sürdürmeye özen gösterdiğini anladım.



Atölyede yan yana dizilmiş şövalelerde yine tepeden bakış anlayışıyla yapılmış hasat, çay toplayanlar, sevgi plajı, ayçiçek tarlası, kış mevsiminde yola koyulmuş at arabaları gibi konuların işlendiği tuvalleri görüyorsunuz. Hoca son dönemde oldukça rağbet edilen pencere önünde bir kedi veya sardunya saksısının bulunduğu tül perde çalışmalarını da yapıyor. Pencere camına yapışmış boya parçaları, yüzlerce fırça, yukarıda bahsettiğim konulardaki resimler atölyeyi gezerken insanda bölge bölge Anadolu turu yapıyorsunuz hissi uyandırıyor. Resimler öylesine güzel, öylesine bizden ki, insan her konudan bir esere sahip olmak istiyor. Bir ara gözüm duvarda asılı müthiş renk geçişlerine sahip soyut çalışmaya takıldı. Şaşırmadım desem yalan olur. “Hocam bunlar ne?” diye sorunca Gökçebağ şunları anlattı:
“Bunlar benim palet olarak kullandığım özel kağıtlar. Resim yaparken kullandığım boyalar sayesinde müthiş renk geçişlerine ve uyuma sahipler. Bunlara kıyamıyorum. En sonunda bunları tuvale iliştirmeye karar verdim. Harika soyut çalışmalar çıktı. Bu tuvallerin uygun bulduğum bölümlerime benimle özdeşleşmiş figüratif çalışmalar da koyacağım. Bir süre sonra bu eserlerimi sergilemeyi planlıyorum.”

Yazının Devamını Oku

İstanbul’dan notlar

Yeni yılın ilk yazısı, geçen hafta belirttiğim gibi İstanbul izlenimleri olacak. Çakaya Sanat Galerisi sahibi Turan Akyürek’in daveti üzerine gittiğim İstanbul’da, galerilerin yoğunlaştığı Nişantaşı-Teşvikiye’de tam bir gün geçirdim.



Işıl ışıl caddeleri ve vitrinleri ile Nişantaşı, İstanbul’da yeni yıl heyecanının en çok yaşandığı semtlerden birisi. Caddelerinde yürürken kozmopolit yapısına daha yakından şahit olduğunuz Nişantaşı’ndaki sanat galerileri sahip oldukları ve sergiledikleri eserlerle, Ankara’ya göre farklılıklar içeriyor diyebiliriz. İstanbul galerilerinde tanınan tüm ressamların eserlerine rahatlıkla ulaşabilme imkânına sahipsiniz, yeter ki paradan haber verin. Ankara’ya göre de daha çok “soyut havayı” soluyorsunuz.
Dursun Gündoğdu’nun galerisinde Ahmet Güneştekin, Yücel Dönmez ve Ahmet Oran eserleriyle haşır neşir olurken, Alp Gürbüz’ün sahibi olduğu Biriz Sanat Galerisi’ne girdiğinizde çağdaş ve klasik eserlerden oluşan karma bir sergi sizi karşılıyor. İlk hatırladıklarım Fikret Mualla, Nuri İyem, Komet, Devrim Erbil, Şadan Bezeyiş, Selçuk Togul, İbrahim Safi eserleri.
TA Sanat’ta internet üzerinden yapılan müzayedenin hazırlıklarına şahit oldum. Keza Galeri ArtGet’de de yeni müzayede için resimler ayrılıyordu. Niş Art’ta bir yandan eserlerin tasnifi yapılırken, diğer yandan “Şu anda soyut eserler ağır basıyor ama yeniden klasik eserlere rağbet başlıyor” düşüncesi üzerine farklı görüşler seslendiriliyordu. İnternet müzayedeciliğini ilk yapanlardan olan Artpoint’te de tamamlanan müzayedede satılmış resimlerin yeni sahiplerine ulaştırılması için çalışmalar başlamıştı.
İstanbul, sanatta da belirleyici bir kent. Piyasa belirleyiciler elbette klasiklerden kopamıyor ama genç kuşak ressamlar arasında da bir arayış içindeler. Ankara’da olduğu gibi İstanbul’da da Nuri İyem, Nuri Abaç, Devrim Erbil, Ergin İnan, Yalçın Gökçebağ, Komet en çok aranan isimler arasındalar. Mustafa Ayaz’ın hak ettiği şekilde, özellikle yeni dönem eserleriyle İstanbul sanat dünyasına girmeye başladığını söyleyebilirim. Yücel Dönmez ve Ekrem Yalçındağ’ın yanısıra Hakan Esmer, Raşit Altun ve İsmail Tetikçi’yi yeni trend isimler olarak duydum.
Zaman darlığı ve İstanbul’un insanın sabrını test eden inanılmaz trafiği nedeniyle Dolapdere ve Kadıköy’deki sanat dünyasına Nişantaşı’na göre biraz daha az zaman ayırabildim. İstanbul’a gidip de, Ankaralı ünlü ressamımız Yalçın Gökçebağ’ın atölyesine uğramamak olmazdı. Yıllara dayanan tanışıklığımız nedeniyle kendisiyle uzun uzun sohbet ettik. Gökçebağ’la sohbetimiz ve hocanın yen sürprizleri bir sonraki yazıda. Kötülüklerle karşılaşmadığınız, huzurlu, sağlıklı ve sanat dolu bir 2022 dilerim.

Yazının Devamını Oku

CSO’da yeni yıl konseri ve yapıcı eleştiriler

Daha önceki yıllarda da bu köşede resim yerine başka etkinliklere yer vermiştim. Zaten galerilerin çoğunluğunda yılbaşı nedeniyle küçük işler sergileri devam ederken, yılın son yazısında benim de davetli olarak katıldığım Limak Filarmoni Orkestrası’nın CSO’daki yeni yıl konserinden bahsetmek istedim.



Francesco Ivan Ciampa’nın şefliğinde Limak Filarmoni Orkestrası, dünyanın önemli sahnelerine çıkmış Türk tenor Murat Karahan ve İtalyan soprano Anna Pirozzi’nin seslendirdikleri aryalarla gerçekten unutulmaz bir gece yaşattılar. Bu özel geceyi izleyenler, hem kulaklarının pasını sildi, hem de ekonomik tuhaflıkların neden olduğu can sıkıntısını bir süreliğine de olsa unuttu.
Tenor Karahan, Türkçe şarkılar “Elveda Gençliğim”i seslendirirken şef Ciampa’nın orkestraya yansıttığı duygu, soprano Pirozzi’nin hareketli “Yaralı gönlüm”e eşlik edişi aslında müziğin evrenselliğini göstermesi açısından da önemliydi.
Konser gerçekten muhteşemdi. Ancak orkestra ve sanatçılarla ilgisi olmayan, son derece modern tarza sahip, Avrupa’da da örneklerini gördüğümüz yeni CSO binası içine daha kolay ulaşım ve izleyicilerin oturacakları yerleri bulabilmelerinde şahit olduğum bazı sıkıntıları aktarmak istedim.

“C” VE “J” SIKINTISI

Yazının Devamını Oku

Monad Balkan’dan 35. kişisel sergi

Ressamlık ve şairliğin yanı sıra sanat üzerine yazdığı yazılarla da bilinen Monad Balkan’ın İsmail Altınok Sanat Merkezi’nde (Ziya Gökalp Caddesi/Kolej) açtığı 35. kişisel sergisi değişik boyutlardaki 43 ayrı eserden oluşuyor. Balkan’ın 10 Ocak’a kadar sürecek bu sergisinde de daha öncekilerde olduğu gibi nü, portre, iç mekân, dış mekân ve peyzaj ağırlıklı çalışmalar yer alıyor.

Monad, İstanbul-Bakırköy’de edebiyat, müzik, resim ve felsefenin yoğun şekilde konuşulduğu bir evde büyümüş. 4 yaşında piyano, 17 yaşında ünlü besteci İlhan Usmanbaş’tan müzik eğitimi almış. Müziğin yanı sıra sinema alanında araştırmalar, senaryo denemeleri ve kısa metraj film çalışmaları yapan sanatçı, annesi ressam Esma Balkan ve babası Dr. Orhan Balkan’ın resime olan tutkusu nedeniyle aile dostları Eşref Üren, Melahat Üren, Orhan Arel, Esat Subaşı, Turgut Zaim, İsmail Altınok gibi devrin büyük ressamlarıyla bir arada bulunmuş.
Yurt dışındaki ticaret müşavirlikleri görevindeyken Avustralya-Sidney’de resim eğitimi almayı da ihmal etmeyen Balkan bir söyleşisinde, gençlik yıllarını şöyle anlatıyor:



“İstanbul Bakırköy’de komşumuz Muhsin Kut’tu. O devamlı sulu boya resim yapardı. Onun babası ile benim babam sınıf arkadaşıydı üniversitede. Muhsin doğduktan sonra babası bir yıl sonra tüberkülozdan ölmüş. Bu nedenle hastalanmasın üşütmesin diye Muhsin’i sokağa pek bırakmazlardı. O da kendini ifade etmek için devamlı sulu boya resimler yapardı. Bizde kardeş gibi olduğumuz için onunla birlikte sürekli resim yapıyorduk. Resime olan tutkum esas oradan başladı. Babamla evde resim yapıyor, toplaması anneme düşüyordu. Palette boyalar kalıyor annem de ziyan olmasın diye orada bulduğu atık kağıtlara ve kartonlara resim yapmaya başlıyordu. Bir zaman sonra fark ediliyor ki müthiş resimler çıkıyor ortaya. Bu arada annem parladı. Devlet Resim ve Heykel sergisi her sene mayıs ayında yapılırdı. Orada o dönemler jüriden geçmek deveye hendek atlatmak gibi bir şey. Annemin her sene bir resmi seçilirdi o sergi için. Benim resimle haşır neşir olmam ailemin sayesinde oldu. Babam işten gelir gelmez ‘Hadi Monad resim yapmıyor muyuz?’ diye sorardı...”
Resim yapmanın kendisi için bir yaşam biçimi olduğunu ifade eden Balkan, resime bakış açısını da “Resim bir anlamda benim için gıda. Anlam aramak sonra gelir. Resim her sanat dalı gibi sanatsal değer içerisinde bir ifade biçimidir. Benim resimlerimde ise kendiliğinden ortaya çıkan şey, yaşamın insanlar tarafından ele alınış biçimini şiirsel ve mizahi bir tarzda sorgulamak oluyor” diye ifade ediyor.

Yazının Devamını Oku

Yıldız mı Çayyolu mu?

Daha önce bu köşede birçok kez dile getirdiğimiz gibi Çankaya’nın Yıldız semti ve civarı, Ankara’da sanat galerilerinin toplandığı yer olarak bilinir. Yıldız’daki Galeri Soyut 4 Aralık’ta, başkentin son yıllarda tercih edilir hale gelen Çayyolu bölgesinde şubesini açtı. Galeri Soyut, Çayyolu’ndaki şubesiyle bu bölge ile birlikte Ümitköy, İncek ve Yaşamkent sakinlerine de hitap etmeyi hedefliyor.



Yıldız’da ana merkezleri bulunan diğer bazı galerilerin de aynı yolu izleyeceklerini duyuyorum. Serdar Kaya yönetimindeki Valör Sanat, “Valör Sanat Z” ismiyle Ümitköy’deki Galeria yakınlarında yeni şubenin tadilat çalışmalarına başlamış. Çankaya Sanat Galerisi sahibi Turan Akyürek de, aynı bölge içinde arayışlarını sürdürüyor. Galeri Soyut’un Çayyolu şubesinin açılışı nedeniyle bir manifesto yazan ressam ve eleştirmen Celal Binzet, “Ankara’da yıllar öncesinde genellikle Kızılay çevresindeki galeriler, sonrasında yeni bir yerleşim alanı olarak ortaya çıkan Yıldız semtinde kümeleşti. Yaşayan bir varlık olarak kentin giderek genişlemesi, yeni yaşam alanlarının açılması buraya yerleşen kitlenin sanatla buluşma düşüncesini de doğurması kaçınılmazdı. Sanatın, kültürel yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeğinden yola çıkan Galeri Soyut’un bu noktadan hareketle Çayyolu’nda galeri açması böyle bir gereksinime karşılık verecektir” diyor.
Galerilerin GOP, Or-An, Birlik Mahallesi, Hilal Mahallesi gibi bölgelere hitap eden Yıldız’dan sonra, Çayyolu bölgesinde şube açma girişimleri sanat dünyasında “Yıldız mı, Çayyolu mu?” sorusunu beraberinde getirdi. Bir sanat eserine sahip olmak istiyorsanız, bunun için bütçenizden bir miktar ayırmak zorundasınız. Bu gerçeği gördüğümüzde kabul etmek gerekir ki, eğitim ve gelir açısından Çayyolu da, Yıldız da diğer ilçelere göre farklılık gösteren Çankaya ilçesi sınırları içinde yer alıyor. Dolayısıyla zengin kesimi hedefleyen galerilerin Yıldız’dan sonra Çayyolu bölgesinde de olma arzuları anlaşılır bir gelişme.
Ancak Çayyolu’nda şube açma planı yapan Yıldız’daki galerilerin şunları da unutmaması gerekir diye düşünüyorum: Sanatsever, galerileri rahat bir ortamda gezmek ister. Otopark sıkıntısı olmadan galeriler arasındaki mesafeyi yürüyerek katetmeyi arzular. Bu açıdan baktığımızda Çankaya Belediyesi’nin özellikle otopark sorunu yaratan hatalarına rağmen, yine de rahat bir park imkanına sahip Yıldız’daki galerilerin birbirlerine yakın olmaları da sanatsever için önemli bir avantaj. Çayyolu’nun, plansız şekilde büyümesi sonucu artan yoğunluğu, galeriler arasında mesafenin ancak araçla katedilecek olması, park sıkıntısı dezavantaj olarak görülebilir. Bu nedenle yeni yerler açılırken, ileri aşamalarda belirttiğim sıkıntılarla karşılaşılmaması için dikkatli fizibilite yapılmasında fayda var.
Sonuç itibariyle Ankara’daki sanat galerilerinin kentin diğer bölgelerine doğru açılmaları elbette önemli ve olumlu bir gelişme. Ancak bu, “çıkış noktasından tamamen vazgeçilerek” yapılmamalı. Sanat, Yıldız’da da yaşamalı, Çayyolu dahil Ankara’nın diğer tüm semtlerinde de yeşerip, gelişmeli.

Yazının Devamını Oku

Hasan Rastgeldi’nin Retrospektif Sergisi

Ressam Hasan Rastgeldi, Galeri M’de (Armada AVM) açtığı ve 16 Aralık’a kadar sürecek “Retrospektif” sergisinde tufandan kaçan Nuh’a, mağara duvarındaki heyecanlı avcıya, Göbeklitepe’nin gizemli sembollerine, Çatalhöyük tanrıçaları ile Truvalı Helen’e, Kral Midas’a, Kapadokya’nın saklı kahramanlarına sesleniyor. Sanatçı, boyanın ve malzemenin tüm imkânlarını mitolojik kahramanlarının önlerine serip, onları yeniden sahneye davet ediyor.

Kurduğu sahneler yoluyla, başlangıcı binlerce yıl öncesine uzanan masalları yorumlayan Rastgeldi, “Mitolojinin görkemli tanrılarının yanında, yürüyüp yürüyüp bir arpa boyu yol gidemeyen yolcular da bu anlatıda kendine yer buluyor. Masallar, insana ve hayata dair her şeyin binbir kılıkta karşımıza çıktığı büyülü bir sahneye benzer. Bu sahne, her anlatıcının dilinde yeniden kurulur, roller baştan dağıtılır ve hikaye sürüp gider. Bir vardır, bir yoktur sahnedekiler. Oyuncular değişse de macera devam eder” diyor.
Anadolu topraklarının doğudan batıya bütün değerlerini tuvale aktarmaya çalışan Rastgeldi, tarzını şöyle özetliyor:



“Figüratif kompozisyonlardan, soyut kompozisyonlara kadar farklı tarzlarda mesajlar veriyorum. Tek düzey resim yapmıyorum. Kendi kültürümüzün renkliliğinden ben de faydalanıyorum. Denemeler yapmayı çok seviyorum. Farklı malzemeler, farklı dokular, farklı materyaller beni farklı yönde çalışmaya sevk ediyor. Anadolu’nun gelenek ve göreneklerini yansıttığım yağlı boyalardan oluşan ‘Anadolu’dan Görsel Şölenler’ isimli sergim halk bilimleri dalında yaptığım araştırmalar sonucu çalışmalarımdır. Cam tabakların desenleri ve renkleri ilgimi çekince bir seri tabak boyadım. Tabakların üzerine Anadolu’nun kültüründen motifler işledim. Renkli kumaşlar üzerine çalıştım. Fırat’ta inceleme imkânı bulduğum ‘Sümer Silindir Mührü’ sanatsal anlamda benim de kompozisyonlar üretmeme neden oldu. Farklı dokular elde ederek ‘Bir Anadolu Bin Anadolu’ çalışmalarımı ürettim. Resimlerimde konular çok. Kendi üslubum ve tarzımdan ödün vermeden çalışıyorum. Her sanatçının bir yönü kuvvetlidir. Kimi deseni güzel çizer, kimi kompozisyon sunar, kimi ışık ve gölgede başarılıdır.”
Rastgeldi renk tercihinin neler olduğu sorusunu yanıtlarken, insan ruhunu sarsmayan renklere önem verdiğinin altını çizerek, “Yumuşak tonlu pastel renkleri kullanırken resmi oluşturan açık ve koyu renkleri de kullanmaya dikkat ediyorum. Açtığım sergilerde izleyicilerden edindiğim bilgiler sonucu yormayan renkleri tercih ettiğimi düşünüyorum. Duygusal bir yapıya sahip olduğum için renklere karşı duyarlıyım” diyor. Sanatçı, söz renkten açılmışken, doğup büyüdüğü memleketi Şanlıurfa’daki badem ağaçlarını da unutmuyor:

Yazının Devamını Oku

Özeskici’den ‘Aidiyetsiz’

Uşak Üniversitesi Güzel sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde doçent olarak görev yapan Evrim Özeskici, Nurol Sanat’ta (Güvenevler) açtığı ve 27 Kasım’a kadar görme imkanı bulabileceğiniz yeni sergisine “Aidiyetsiz” adını vermiş.

Özeskici bu sergisiyle “ait olmamanın” kabul edilmemesini ve içşel yaralarını sorguluyor. Sanatçı ait olmamanın neden olduğu karmaşaya, ötekileşmeye, yalnızlaşmaya karşı, yaşamı, var olmayı ve ortak değerleri savunuyor.
Eserlerinde genelde yoğun renkçi anlayışın hakim olduğu Özeskici, renklerle duyguyu ilişkilendirmeye önem veriyor. Tablolarında gerçekliğin, kimi zaman topluma dönük içsel bir yaklaşım olduğunu, kimi zaman da kendi düşsel imgeleminde hesaplaştığı hayali kahramanların dışa vurumu olduğunu ifade eden Özeskici, bir röportajında çalışma anlayışını özetle şöyle dile getiriyor:



“Hayata dair anlık fotoğrafik kareler de eserlerime yansıyan unsurlardır. Bazen küçük bir kasabanın göz alıcı ışıklarına hayran kalırken, bazen de o güzel mekâna anlam katan ufak bir çöp kovası etkiler beni. Sanatla asıl hesaplaşmam tuvalin başına geçtiğim zaman başlar. Hiçbir zaman salt resim yapmak için resim yapmadım, yapmam da. Eğer resim yapıyorsam mutlak, yaşama dair anlatacak bir hikâyem vardır. Bu sayede elim fırçamla bütünleşir ve tüm cesaretimi toplayarak tuvalle yüzleşmeye başlarım. Öyle ki, çalışmama son noktayı koyduğumda ortaya çıkacak eserin tüm yaşanmışlıklarla birlikte desen tadında olmasını isterim.”

Yazının Devamını Oku

Nihat Kahraman’dan “anakronik bir olay”

Özünde protest bir sanatçıdır Nihat Kahraman. Onun resimlerinde toplumsal tepkileri ve bu tepkileri bastırmaya çalışan hakim güçlerin yarattığı travmalar olarak yorumlayabileceğiniz olguları görebilirsiniz.



Kahraman’ın “plaj” kompozisyonlu resimleri de ünlüdür. İlk bakışta deniz peyzajı olarak algılayabileceğiniz resme ayrıntılı baktığınızda, eserde toplumsal sınıf farklılığı ile bunun neden olduğu toplumsal olayların işlendiğini fark edebilirsiniz.
Kahraman, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nden mezun olduktan sonra, 1972-1976 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla Fransa’ya gönderilip Paris’te École Nationale Supérieure des Beaux-Arts’da artistik düzeyde sanat eğitimi, duvar resmi, fresk ve mozaik ihtisası yapmış; Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Ana Sanat Dalı, Duvar Resmi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak ders vermiş, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü Ankara Opera ve Balesi’nde başdekoratör olarak çalışmış bir ressam.
Ben, yurt içi ve yurt dışında resmi ve özel koleksiyonlarda eserleri bulunan, 70’den fazla kişisel sergi açıp, 150’den fazla karma sergiye katılmış olan Nihat Kahraman’ı, Ankara’da bulunduğu sırada Yalçın Gökçebağ sayesinde tanıdım. Gökçebağ yıllar önce Kahraman’ın resimleri için şunları yazmış: “Onun eserlerinde insan yaşamının gizemini görmemiz mümkündür. Tuvallerde, öndeki yaşamın belirsizliğini anlatan geniş, renkli, adeta rastgele atılmış fırça tuşelerinin arkasındaki gerçeği fark edebiliyoruz. Onun ‘İnsan Yaşamından Kesitler’i hep arkada bir yerlerden anımsayacağımız yaşam kesitlerini bize göstermeye çalışır ki, Nihat bize, eserleriyle insanın kendisini sorgulamasını hatırlatıyor.”
Bu hafta Nihat Kahraman’a yer vermemizin nedeni, Platform A’da (Taurus AVM) açılan ve 11 Aralık’a kadar sürecek olan “Anakronik bir olay” isimli sergisi. Kahraman bu sergisinde artık gündelik yaşamımızın korkutucu bir parçası olan pandemiyi işlemiş. Kahraman’ın sergisiyle ilgili hazırlanmış manifestoda, sanatçının eserlerini tuvale yansıtırken o anki ruh halini de anlayabiliyorsunuz:
“Pandemi başlangıcından bugünlere gelene kadar geçen süre içinde yaşanılan sıkıntı, keder, umut ve yaşama sevincinin bir insan olarak sanatçının düşünce ve hayal gücüne yaptığı etki ve katkı elbette yapıtlarında da kendini belli edecektir. Tüm insanlığın yaşadığı bu büyük travma ve kaosun, tarihe düşürülen bir kanıtı ve belgesi olmalıdır. Ressamın kanıtı ise resimleridir. Nihat Kahraman’ın sergisinde de bu durumun yaşama sevinci ve dinamizm dolu kanıtlarını görüyoruz. Varla yok arası kavramsal bir mekanda renklerin alabildiğine özgür çırpınışları içerisinde, doğanın bir parçası olarak çevresiyle iç içe, bütünleşmiş insan figürleri, çın çın öten bu atmosferin içinde yaşam mücadelesi vermektedirler. Resimlerde rastlantı ve zorunluluk ilkesine göre şekil alan renkler, kendi hallerinde tuval yüzeylerinde dolaşmaktadırlar. Renklerin halleri alışılmışın dışında ve sıra dışı bir anlatımla görselleştirilmiş, şekillenmiş. Zaten sıkıntılı ama umut dolu, coşkulu ve kesintisiz bir yaşam sürecini anlatan resimler de böyle bir görsellikte somutlaştırılabilirdi. Yaşadığımız gerçekleri kendi özgün tarzıyla yansıtan ve betimleyen bir sanatçı Nihat Kahraman. Batı düşünce sistemlerinde her şeyin merkezinde insan-birey vardır. Her şey insana göre benmerkezci olarak belirlenir. Oysa doğu felsefesinde bu durum tam tersinedir. İnsan doğanın bir parçasıdır. Bu yüzden doğulu resimlerde insanlar karıncalar gibi engin doğanın içinde, doğayla bütünleşmiş durumdadırlar. Nihat Kahraman’ın bu çok boyutlu yaşam resimlerinde de bu etkiyi görmekteyiz. Nihat Kahraman’ın amacı salt resim yapmak değil, resmi bir sanat aracı olarak kullanmaktır. Akademik resmin katı, bağlayıcı kuralları ve estetiği içinde resim yapmaktan çok, kafasında şekillenen yeni düşünceleri tuval üzerinde somutlaştırabileceği en uygun sanatsal görselleri yaratıp resim teknikleriyle bizlere aktarmaktadır. Sergideki her resim seyircileri varla yok arası coşkulu, dinamik ve çok boyutlu bir evrene davet etmektedir.”

Yazının Devamını Oku

Kamer Önder’in Karadeniz sevdası

Eserlerinde Karadeniz’in yeşilini ve hırçın dalgalı mavisini yansıtan Kamer Önder, uzun bir aradan sonra yeniden Ankaralı sanatseverlerle buluşuyor. Önder’in geçen cuma günü Fırça Sanat’ta (Hilal Mahallesi) açılan sergisi, 25 Kasım’a kadar sanatseverlerin beğenisine sunulacak.



İstanbul, Ankara ve İzmir’de bugüne kadar 30’dan fazla kişisel sergi açmış olan Önder, Ankara’daki atölyesinde sürdürdüğü çalışmalarında doğup büyüdüğü Karadeniz’deki insanların, özellikle de kadınların yaşam biçimini insan ve doğa birlikteliği anlayışıyla tuvale yansıtıyor. Çay bahçelerinde çalışan, sırtında sepetiyle yollar aşan güçlü, cefakâr, vefakâr, mücadeleci Karadeniz kadınları genellikle ana tema olarak Önder’in resimlerinde yer buluyor.
Önder’in sergisiyle ilgili Fırça Sanat, sanatçıyı ve resimlerini tanıtmak amacıyla güzel bir manifesto hazırlamış. Önder’in duygularını daha iyi anlayabilmeniz için bu manifestoyu özetleyerek sizlere sunuyorum:
“Trabzon-Sürmene’de doğan ve yarım asırdan beri resim yapan Kamer Önder, 6 yaşında başladığı insan resimlerine daha sonra penceresinden gördüğü Karadeniz’in büyülü doğasını da ekledi, yüreğinde işledi, tuvaline döktü.
Resim yapmak hayatının en önemli unsuru oldu. Doğadaki her varlık olması gerektiği gibiydi ve birbirini tamamlıyordu onun gözünde. Özellikle insanın yaşattığı ağaçlar, ahşap evler, çalışan insanlar tüm çocukluğu ve gençliği boyunca gözünden beynine işlenmişti dantel gibi. Naif ressamın gözüyle gördüğü, içinde öğüttüğüydü tuvaline bir bir düşen, nakış nakış döşenen.
Penceresinden baktığı tahta işçilikli dede evinden portakal ve çay bahçelerini seyrediyordu. Gözlemlediği ve kendi içinde yaşattığı üretken kadın modeli resimlerinde de özverili rolüyle yerini aldı. Karadeniz’den sonra uzun yıllar yaşadığı Ankara’da gördüğü çarpık kentleşme içini acıtıyordu bu yüzden. Gecekondulara da sahip çıktı resimlerinde. Onları yıkılmadan belgelemek çabasında resimlerken, ağaçlar da resimlerini süslemeye devam etti aynı süreçte. Önder, sanatı algılayış biçimini ‘Sanat, duygularımızı açığa vurmanın en somut biçimidir. Eğer ben de varım diyorsanız çiziyorsunuzdur zaten. Sabırla, özenle, çabayla, çok ince dokunuşlarla çıkan resimleri naif olarak adlandırıyorsak, ben bu naifliğe talibim’ diye tanımlıyor. Doğa resimleri kadar çarpıcı insan resimleriyle de ilgi çeken sanatçı, ‘Kişi zaman zaman yalnızlığa yönelebiliyor. Doğayla bütünleşmiş insan portreleri, insana yöneldiğim zamanların yansımasıdır. Yitirdiklerimin acılarını, sevinçlerimi resim yaparak yaşadığım zamanlar, sanat yaşamımın insan resimlerine ağırlık verdiğim dönemine rastlar’ diyor.

Yazının Devamını Oku

Çağdaş Türk resmi Tataristan’da

Türk resim sanatı her yıl uluslararası alanda daha fazla boy gösteriyor. Türk ressamları sadece Batı dünyasının önemli sanat merkezleri Paris, Londra, New York, Berlin, Basel gibi kentlerde değil, coğrafyanın Doğu yakasında da ses getiriyor. Bunun en güzel örneklerinden birisi, Rusya Federasyonu’na bağlı Tataristan Cumhuriyeti’nin başkenti Kazan’da geçen 20 Ekim’de “Anadolu Esintisi” isimli serginin açılması oldu.



“Ermitaj-Kazan Müzesi”’nde açılan ve 11 Kasım’a kadar sürecek olan sergide çağdaş Türk resminin iki kuşağından önemli isimleri buluşmuş. Devrim Erbil, Yalçın Gökçebağ, Ergin İnan, Fevzi Karakoç, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Zahit Büyükişleyen, Resul Aytemur, Mahir Güven, Nevres Akın, Raşit Altun ve Metin Kalkızoğlu’nun eserlerinin yer aldığı etkinlikte, toplam 44 resim sergileniyor.



Sergiyle ilgili, Kazan’daki açılış törenine katılan ünlü ressamımız Yalçın Gökçebağ’la konuştum. Gökçebağ’ın verdiği bilgilere göre, bu önemli sergi Türkiye’nin Kazan Başkonsolosluğu, Kazan Kremlin Devlet Müzesi iş birliği ve Türk Hava Yolları (THY) ile Kastamonu Entegre’nin sponsorluğunda düzenlenmiş. Türk ressamlar sergi vesilesiyle yerel sanatçılarla tanışıp, hem onların çalışmaları hakkında bilgi almışlar, hem de kendi çalışmaları ve teknikleri hakkında yerel sanatçıları bilgilendirmişler. Gökçebağ sergide eserleri yer alan Türk ressamlar adına açılışta bir de konuşma yapmış. Serginin Türkiye ile Rusya arasındaki kültürel ve insani bağların gelişmesine önemli bir katkı sağlayacağına inandığını belirten Gökçebağ, sergiyi izleyenlerin Türk güzel sanatlarının gelişim tarihi hakkında genel bir fikir edindiğini, estetik tekniklerin ve yaratılış fikirlerinin yansımasını değerlendirme fırsatı bulduklarını söyledi.

Yazının Devamını Oku

Pelioğlu’nun düş yolculuğu

Bir haftalık aranın ardından, başkentin resim dünyasıyla yine birlikteyiz.

İki hafta önceki yazımızda Demirören Medya olarak yeni binamıza taşınacağımızı duyurmuştuk. Taşınma bitti. Yeni binamıza yerleşme çalışmalarımız da tamamlanmak üzere. Eskisine göre daha ferah, teknolojik açıdan daha ileri olanaklara sahip yeni binada da faaliyetlerimiz elbette pandemi kurallarına uygun olarak yürütülüyor. Her yeni başlangıç, yeni umutlar, yeni birliktelikler demektir.



Kendimizle ilgili bu kısa bilgilendirmeden sonra, bu haftaki konuğumuz Erol Pelioğlu ile ilgili yazıya geçebiliriz. Pelioğlu, sanatçısı olduğu Galeri Soyut’ta (Yıldız) geçen cuma günü açtığı ve 10 Kasım’a kadar sürecek sergisine “Düş Yolculuğu-2” adını vermiş. Bu sergi, geçen sezon aynı isim altında açılmış serginin devamı niteliğinde. Aslında iktisatçı olan Pelioğlu, resime olan tutkusunu 2006-2011 yılları arasında Kayıhan Keskinok Atölyesi’nde ileri düzey resim eğitimi alarak taçlandırmış. Eserleri, 15’inci ve 17’nci Şefik Bursalı Resim Yarışması sergilerinde de yer alan sanatçı çalışmalarını Ankara’daki özel atölyesinde sürdürüyor. Pelioğlu’nun yeni sergisiyle ilgili hazırlanmış manifesto, sanatçının düş yolculuğunu bize şöyle anlatıyor:
“Yapılan ile algılanan arasındaki sonsuz okuma potansiyeli sanatın en güçlü özelliğidir. Bir eserin sanat yapıtı olup olmadığına ya da ne kadar iyi olduğuna karar verirken en önemli kıstas sanatın işte bu ‘biriciklikteki çokluk’ gücüdür. Bir sanat eserinin zaman yolculuğuna çıkabilmesi için bu potansiyele sahip olması zorunluluktur. ‘Ölümsüzlük-sonsuzluk’ ancak zamansızlıkla mümkün olabilir. Bir eserin, bu, olmazsa olmaz kıstası taşıyabilmesi kolay elde edilir bir özellik değildir. Çalışkanlık, yaratıcılık yetenek ve azim, kalıcı olmanın anahtarı olan bu vasıflara sahip pek çok sanatçı ‘zamanın ruhu’nda kendine yer açacak biricikliğe-eşsiz üsluba sahip olamadıkları için çok istemelerine rağmen ölümsüzlük potansiyeline ulaşamadan hayata veda etmişlerdir. Tüm zorluğuna rağmen tarih sahnesinde görünür olma rüyası her sanatçının en büyük motivasyon kaynağı olmaya devam etmektedir. ‘Düş Yolculuğu’ sergisinde Pelioğlu’nun bir sanatçıda olması gereken en ayırt edici özellik olan, zamanın ruhunu yakalama çabasına tanıklık ediyoruz. Duygusuyla, anlatısıyla ve o eşsiz üslubuyla bir nevi bizi büyülü gerçekliğine misafir eden sanatçı, değerli hocası Kayıhan Keskinok’un da kendisine hitap ettiği gibi, adeta güzel sanatlar tanrısı Apollon’a doğru düşsel bir ölümsüzlük yolculuğuna çıkıyor.”
Erol Pelioğlu’nun sergisini izlemek için Galeri Soyut’a gittiğinizde Necmettin Özlü’nün ‘Hiçliğe dokunmak’ ve Hasan Saygın’ın ‘Hayatın yüzü’ isimli sergilerini de görme imkânına sahip olacağınızı hatırlatmak isterim.

KENTTE NE VAR?

Yazının Devamını Oku

Sanat şöleni başlıyor

Ankara’daki kültür sanat faaliyetleri geçen haftadan itibaren canlanmaya başladı. “Merhaba” diyerek biz de bu yazıyla yeni sezona ısınıyoruz. 25 Ekim’den itibaren ise düzenli olarak her pazartesi sanatseverlerle buluşmaya çalışacağız.

Uzun bir aradan sonra Ankara’da kültür sanat yaşamına “Merhaba” diyoruz. Aranın bu kadar uzun olmasının nedeni malum COVID-19 salgını. Yapılan tüm aşı çağrılarına, maskeyi hayatınızdan çıkarmayın uyarılarına rağmen maalesef bir türlü vaka sayısını azaltamıyoruz. Türkiye’de her gün yaklaşık 30 bin kişinin testi pozitif çıkıyor. Sadece Türkiye değil, dünyanın önde gelen ülkelerinin ekonomileri de pandemi nedeniyle ciddi sarsıntı geçiriyor. Sanat dünyası da bu sarsıntının dışında kalamadı. Birçok galeri kapılarını kapadı, sergilere ara verdi. Resim dünyası özellikle internet üzerinden yapılan müzayadelerle ayakta kalmaya çalıştı. Geçen sezon oldukça zor bir dönem geçiren sanat dünyasının, bu yıl da kapılarını dış dünyaya kapaması mümkün değildi. Gelen duyurulardan anlıyorum ki, alınan önlemlerle Ankara’da galeriler yeni sezonu açmaya başlıyor. Doğrusu da bu. Sanat dünyasının devamlılığı için sanatseverlere de önemli görevler düşüyor. Bu nedenle salgına karşı alınan önlemlere uymak, özellikle de aşı olmak bu görevlerin başında geliyor.



BİLKENT’TE FESTİVAL

Elbette pandemi öncesindeki gibi kalabalık açılış kokteylleri düzenlenmiyor. Galeriler daha az kalabalıklarla ressamların bu zor dönemde yaptıkları resimleri sanatseverlerle buluşturuyor. Ankara’daki sanat şöleni 13 Ekim çarşamba günü Bilkent Center’da RC Sanat’ın sahibi Rahmi Çöğendez’in girişimiyle hız kazanacak. 20 Ekim’e kadar sürecek Bilkent Sanat Festivali’nde yerli ve yabancı çok sayıda sanatçının eserleri yer alacak. Başta ressam Efgan Beyaz olmak üzere birçok sanatçı canlı performans sergileyecek.

Yazının Devamını Oku

Veda zamanı

Tüm dünyanın bir numaralı gündem maddesi olan ve yaz aylarında da gündemdeki yerini koruyacağa benzeyen koronavirüs salgını, hayatın her alanını olduğu gibi kültür ve sanat yaşamını da olumsuz etkiledi.

Zor bir sezonu geride bırakmak üzereyiz. Geçmiş yıllarla kıyasladığımızda, bu sezon açılan sergi sayısı, yapılan etkinlikler oldukça azdı. Kültür sanat bir anlamda yüz yüze etkinlik olmaktan çıktı. Dijital platformlar daha çok tercih edildi. Türkiye tarihinde şimdiye kadar görülmemiş şekilde internet üzerinden müzayedeler yapıldı, yapılmaya da devam ediyor. Eminim tam kapanma boyunca internetteki müzayede heyecanı daha da artacaktır. Elimden geldiğince bu köşede Ankara’daki veya Ankara’yı ilgilendiren sergileri duyurmaya, ressamları tanıtmaya çalıştım. Salgın nedeniyle haklı olarak galerilerin birçoğu kişisel sergi yerine karma sergileri tercih etti. Maalesef salgınla mücadelede arzulanan hedeflere bir türlü ulaşamayınca 17 günlük tam kapanma geldi. İki hafta daha evlerdeyiz. Umarım kapanma sonrası yaz aylarını zorlu geçirmeyiz. Tam kapanma kararıyla birlikte birçok iş yeri gibi sanat galerileri de kapanmak zorunda kaldı. Ardından yaz geliyor. Bu nedenle bu sezon yazılara ara vermek durumundayım. 17 Mayıs’tan sonra güncel olası etkinlikleri Hürriyet-Ankara’nın kültür sanat bölümünde görebilirsiniz. Eğer buralarda olursak önümüzdeki sonbaharın ortalarına doğru yeniden görüşmek üzere hepinize sağlık ve huzur dolu günler dilerim.

Yazının Devamını Oku

Ayhan Çetin’den Lego-Kent sergisi

Bulgaristan Kırcali doğumlu Ayhan Çetin, kent gözlemleriyle öne çıkan bir sanatçı. Çetin’in eserlerine baktığınızda kentlerin hızlı yaşamını görebilirsiniz. Çetin’in Galeri Soyut’ta açılan ve 19 Mayıs’a kadar sürecek olan “Legokent” isimli sergisini gezdiğinizde, hızlı yaşamın tuvallere yansıdığını hissediyorsunuz. Çetin’in bu tarzı, serginin manifestosunda şöyle anlatılıyor:



“Ayhan Çetin adeta bir toplu taşım aracı içerisine kendisini gizlemiş bir gözlemci olarak karşımıza çıkar. Bir aracın cam kenarına oturmuşcasına, pencere kenarından yaşam kadrajının sol yanından sağ yanına doğru akıp gidişi izlediğinizi hissedersiniz. Kentle ilgili uzun metrajlı bir video kaydının hızlandırılıp izlenmesi de, tren ya da otobüs camının kadrajındaki deneyim gibidir. Sabit duran binaların ışıklarının yanıp sönmesi, önünden kuşların gelip geçmesi, boğazda gemilerin sağa sola olan geçişleri, arabalar, rüzgârın savurduğu ağaçlar, kalabalık insan topluluklarının sağlı sollu hareketleri, kısacası onun tuvallerinde hayata dair her şey hareket halindeyken yatan, yıkılan ve tekrar dikilen binalar yaşayan bir yapıyı temsil etmektedir. Geniş bir zaman dilimine ait kent görüntülerini adeta ‘bir an’a hapsederek imgeleri üst üste bindiren ve bunun sonucunda izleğimizde kimi zaman flu kimi zaman titrek bir görüntü yaratan Ayhan Çetin’in Lego-Kent isimli sergisinde resimsel yüzeyde akıp giden zamanın yoğun bir çizgi örüntüsüyle ele alındığını görürüz. Sanatçı yapboz tahtasına dönen kentin dokusunu dokumaktan ziyade kent ruhunun dokusuna fırça darbeleri ve renkler aracılığıyla dokunarak, zamansal bir süreci nasıl dönüştürdüğünün öyküsünü bize anlatmaktadır.”



YAPRAK KURTOĞLU

Eserlerini Valör Sanat’ta görebileceğiniz Yaprak Kurtoğlu, çoğunlukla soyut yüzleriyle bilinen bir sanatçı. Kurtoğlu çalışmalarında “Ruhunu görebildiğimde, gözlerini de çizeceğim” diyen İtalyan ressam Amedeo Modigliani’nin yaklaşımından etkilendiğini söylüyor. Modigliani’nin yaklaştığı duygu ile tanıştığında resim yapma yolunun daha da aydınlandığını belirten Kurtoğlu, “Ruh insanı tamamlıyor ve tanımlıyor. Resimlerimde bu bütünlüğe sahici olmanın giziyle, kadının ve erkeğin ruhuna ait gizemden açıklığa, muğlaklıktan yalınlığın kıyısına vararak insan ruhuna dokunmaya çalışıyorum. Sanat yolculuğum denemeler, yanılmalar ve çokça çalışmaların olduğu, çoğunlukla karanlıkta aydınlığı aradığım bir yol. Bu yolda sanatın en güzel dillerinden biri olan resim yapmak insana kendini son derece şanlı hissettiren bir durum. Elbette benim bu süreçte karanlığımı aydınlatan bir çok büyük ressamın yardımı oldu” diyor.

Yazının Devamını Oku

Erken oldu be Vahap abi

Geçen perşembe günü öğle saatleri. Türk ve Yunan Dışişleri Bakanlarının saat 19.00’da başlayacak ortak basın toplantısı nedeniyle günün yoğunluğu akşam saatlerine sarktığından, gündüz vakti oldukça sakin.

Planım basın toplantısı saatine kadar sanat dünyasında tur atmak. Tam dışarıya çıkmak üzereyken telefonuma birbiri ardına düşen “Vahap Demirbaş vefat etmiş” mesajları ile donup kaldım. Önce inanmak istemedim. Demirbaş’ı yakından tanıyan sanat galerilerini arıyorum, telefonlar meşgul. Telefonların uzun süre meşgul olması hayra alamet değil. Birden aklıma Demirbaş’la aynı semtte atölyesi bulunan ressam Serap Soyaltın’ı aramak geldi. Onun ağlayarak telefonu açıp, “Şu anda Vahap beyin cenazesini atölyesinden çıkarıyorlar Uğur bey” sözünü duyunca, yıkıldım.



Hayat böyle işte. Korona belasının aramızdan kopardığı Vahap abinin Sevgi Sanat’ta açacağı sergiyi yazma planı yaparken, şimdi onun arkasından anılarımızı yazıyoruz. Vahap Demirbaş’ı ben Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yıllar önce düzenlenen Çağdaş Sanat Fuarı’nda tanımıştım. Yaklaşık 1 ay önce de NTV’den Uğur Şevkat’la atölyesine gitmiştik. Saatlerce sohbet edip, gırgır şamata yapmıştık. İlginç bir adamdı Vahap abi. İster resim olsun, ister resimden sonra en önemli uğraşı tasarım olsun, fark etmekte zorlanacağınız ayrıntılara büyük önem verirdi. Her bir sayfasında karınca duası gibi ama özenle yapılmış 8-10 desen taslağının bulunduğu tuğla kalınlığındaki dosyayı gösterince şaşırıp kalmıştık. Abartmıyorum binlerce desen. “Vahap abi bunlara harcadığın vakti resim yapmaya harcasaydın ya” dediğimde, verdiği yanıt daha öncekilerden farklı değildi: “Lan oğlum sen benim ayrıntı manyağı oduğumu bilmiyor musun...”
Bana göre Vahap abi sevecen, kendi deyişiyle “aykırı” bir adamdı. Tanıdıkça, onun baskıya gelemediğini, sık boğaz edilmekten hiç hoşlanmadığını, özgürlüğüne oldukça düşkün olduğunu anladım. İstediği zaman resim yapar, istediği zaman da çok sevdiği masa tenisini oynardı. Kimseyi umursamazdı. Resim yaparken en iyisini çıkarmak için ayrıntılarla boğuşur, kafayı en ince detaya taktı mı, o resmin bitmesi aylarca sürerdi. Hem suluboya, hem yağlıboya çalışıyordu. Hele son dönem suluboya çalışmaları müthişti. Farklı bir tekniğe sahipti. Görenler suluboya olduğuna inanmaz, “Bunlar yağlıboya” derdi. Figür ustasıydı Vahap abi. Her eserinde yüzlerce figür. Bir köy düğünü resminde figürleri saymaya çalışmıştık ama başaramamıştık. Atölyesine gittiğimizde kendine yeni konular seçmişti. Kapadokya ve Bursa peyzajları üzerine çalışıyordu. Halfeti, köy yaşantısı ve düğünleri, dere kenarında balık tutanlar resimleri meşhurdu. Demirbaş’ın eserlerinde ayrıntıların tadını çıkarmanız için gerçekten canlı olarak resimleri görmeniz gerekir. Bazı resimlerinde imzasıyla oynamayı severdi. Kimi zaman imzasını bulabilmek için resim içinde her santimetrekareye dikkatlice bakmanız şarttı. Kıl fırçayla attığı imzasını öyle bir yere saklardı ki, bulabilene aşk olsun.
Yazının bir yerinde dedim ya, ilginç adamdı Vahap abi diye. Onun ilginçliğini daha net biçimde ortaya koyabilmem için, iki yıl önce yine bu köşede atölyesini anlattığım bölümü aktarıyorum:

Yazının Devamını Oku

Bir ressamın paleti asla kurumamalı

Bu hafta konuğumuz, Türkiye’nin en önemli gravür baskı sanatçılarından Hayati Misman.Misman, gravürle birlikte yağlı boya çalışmalarıyla da öne çıkan ressamlarımızdan. Son dönemde yağlı boya çalışmaya daha da ağırlık veren Misman’ın, özellikle soyut figüratif eserleri koleksiyonerlerin gözdesi. Şapkalı, hele kırmızı şapkalı kadınlarının birçok sanatseverin evinde duvarları süslediğini biliyorum.

Hayati hocayla kısa süre önce sona eren Art Ankara Fuarı’nda daha ayrıntılı konuşmak için sözleşmiştik. Kendisini geçen hafta atölyesinde ziyaret ettim. Her zamanki gibi hocayla sevecen ve esprili üslubuyla keyifli sohbet ettik. Gravür baskı hocası Mürşide İçmeli’nin sanat yaşamındaki önemini uzun uzadıya anlatan Misman, düzenli çalışmadan kesinlikle taviz vermeyen bir sanatçı. Her gün belli bir saatte atölyesine gidiyor, akşama kadar çalışıyor. Misman, “Bir ressamın paleti asla kurumamalı” diye söze girip, şunları söylüyor:



“Paleti kurutursan, yani uzun süre çalışmayı bırakırsan, kendi stilini, kendi resim karakterini de unutmaya başlarsın. Zaman ilerledikçe profesyonellikten amatörlüğe düşersin. Bir piyanist, bir keman sanatçısı nasıl her gün enstrümanlarının başına geçip parmaklarını çalıştırıyorsa, ressam da her gün elini çalıştırmalı, fırçasını sallamalı. Aksi durumda elin durur, körleşir. İçinden resim yapma hevesin gider, konu akışında zorlaşırsın. Bu nedenle ben hiç durmuyorum. Geçen yaz yazlıkta 100, kışın atölyemde 200 resim yaptım.”
Misman’la sohbetimizde konu elbette, çok sevilen soyut kadın figürlerine de geldi. Şapkalı, dans eden, yatan, oturan kadın bedenleri ile kuş gibi sembolik figürler Misman’ın vazgeçemedikleri. Misman çalışmalarında kadını cinsel bir obje olarak değil, aksine kendine güvenen, toplumda güçlü bir yer edinebilmek için ısrarla ve kararlılıkla mücadele eden bir figür olarak kullandığına vurgu yapıyor. Misman’ın kadın figürlerinde Almanya’daki eğitimi de önemli rol oynamış. Misman 1972 yılında Türkiye’deki güzel sanat fakültelerindeki hoca açığını kapatmak için Almanya’ya gönderilen sanatçılar arasında yer almış. Kassel kentindeki Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki bitirme tezinin Almanya’daki Türk kadınlarının sosyo-psikolojik durumlarıyla ilgili olduğuna dikkat çeken Misman, “Onların özellikle de yabancı oldukları bir toplum içindeki mücadelelerini ortaya koymaya çalıştım. Bir yandan bu mücadelelerini anlatırken, diğer yandan analık duygularından taviz vermeyen duruşlarını işledim” diyor.
Sanatçı, yağlı boya çalışmalarının, çağdaş kadın imajı çerçevesince oluşturulmuş, çizginin, ritmin ve hareketin hissedildiği, canlı mavi, kırmızı ve yeşillerin kullanıldığı istikrarlı çalışmalarının bir uzantısı olduğu düşüncesinde. Misman, hayatında yeri olan, onu etkileyen olayları semboller aracılıyla yine karakterine uyan şekilde resmederek izleyicisiyle paylaşmaya çalıştığını ifade ediyor. Hangi teknik ve malzemeyle olursa olsun, çalışmalarında “yaratma”yı baz aldığını söyleyen Misman şu değerlendirmeyi yapıyor:

Yazının Devamını Oku

Anadolu izleri

Anadolu Medeniyetleri Müzesi, yarından itibaren 20 Nisan’a kadar önemli bir projeye ev sahipliği yapacak. “Anadolu Uygarlıklarından İzler” adını taşıyan bu proje, müzenin kuruluşunun 100. yılı etkinlikleri kapsamında gerçekleşiyor. Bu etkinlikten beni, projenin küratörlüğünü üstlenen ressam Siret Uyanık haberdar etti. Galeri M tarafından yürütülen söz konusu projeye Kültür ve Turizm Bakanlığı da katkı sağlıyor.

Proje kapsamında çok sayıda sanatçının resim, heykel ve seramik çalışmaları sergilenecek. Bu sanat şölenine Devlet Opera ve Balesi de iki ayrı konserle katkı sağlayacak. Ayrıca sergi süresince panel ve konferanslar da düzenlenecek. Siret Uyanık, projenin Ankara’dan sonra İstanbul’a da taşınabileceğini söyledi. Bu projenin ne amaçla hazırlandığına dair özet bilgileri de Uyanık’ın gönderdiği yazıdan size aktarmak istedim:



“Anadolu Uygarlıklarından İzler Projesi, geçmişin izleri, dönemin yansımaları ve geleceğe aktarımı bağlamında sanatın estetik etkisi ile birleştirilmesi ve farklı disiplinlerin yorumlanması amacıyla hazırlandı. Coğrafi açıdan kıtaların, denizlerin, iklimlerin, doğudan batıya, güneyden kuzeye ya da tersi yönlere giden yolların ve insan topluluklarının buluştuğu, konup göçtüğü, yurt edindiği, dünyanın en stratejik ve kavşak nitelikli noktasındaki bu topraklar, bu çok özel konum nedeniyle ‘uygarlıkların beşiği’ olabilmiş ve böyle nitelendirilmiş. Bu proje kapsamındaki sanatçılar bu durumun bilincinde, çeşitliliği sanatsal yönden özel bir değer olarak benimseyip, sergiyi varsıllaştıran nitelikli yapıtlar ortaya koydular. Anadolu’dan ilham almış sanatçılar eserleriyle, geçmişi bugüne, bugünü de yarına taşıyor. Süleyman Saim Tekcan, Devrim Erbil, Mustafa Pilevneli, Mustafa Ayaz, Aydın Ayan, Yalçın Gökçebağ, Tüzüm Kızılcan gibi ustalarla birlikte 60 kadar sanatçının eseri bu projede yer alıyor. Proje kapsamında yapılacak konferanslar ‘Anadolu uygarlıklarında sanat ve estetik izleri ve sanat eğitiminde vazgeçilmez bir kaynak: Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ ile ‘Seramik, sanat ve arkeoloji ilişkisi’ başlıklarını taşıyor.”


Yazının Devamını Oku