Bedri Rahmi’ye dokunmak

Her yıl sonbahar ortasında geleneksel hale getirdiğimiz kısa süreli Ege turunu bu yıl da yaptık. Daha öncekilerde olduğu gibi sanatı da ihmal etmediğimiz bu turun iki ayağı vardı. İlki Göcek koyları, ikincisi ise Balıkesir ve Kuzey Ege. Önce Göcek’le başlayalım.

Bedri Rahmi’ye dokunmak

Yat turizmiyle uğraşan dostumuz Kaan Akdoğan’ın daveti üzerine Murat Çelik, Uğur Şevkat ve Mehmet Gürbüz ile birlikte yine yollara düştük. HKA Neta Yachting’in Gazi kaptanı ve ekibi bize unutulmaz bir dört gün yaşattı. Kaan Akdoğan “Gazi kaptan, bu ekip resim işinden biraz anlar. Rotamızda Bedri Rahmi Koyu da olsun” deyince, mutlu olmadık dersek yalan olur. Turkuaz renkli denizin boyadığı koyun asıl ismi “Taşkaya Koyu” imiş. Bedri Rahmi Eyüboğlu, sahildeki devasa kayayı balık motifi ile süsleyince koy, “Bedri Rahmi” diye anılmaya başlamış. Murat Çelik ve Mehmet Gürbüz’le tekneden atlayıp kıyıya kadar yüzdük. Bedri Rahmi’nin yıllara meydan okuyan o muhteşem yapıtını daha da yakından gördük. Hep resmin ne zaman yapıldığını merak ederdim. Bedri Rahmi imzasının altında 1974 tarihini gördüm. 46 yıl önce bir kaya üzerine yapılmış resmi görmek, şöyle geriye çekilip uzaktan seyretmek, her şeyden öte o kayaya dokunmak insanı gerçekten heyecanlandırıyor. Bölgeye gittiğinizde Bedri Rahmi Koyu’nu görmeden dönmeyin derim. Derme çatma çardak altı bir mekanda kahvaltı ya da yemek keyfi yaşayabileceğiniz imkân da mevcut.

Bedri Rahmi’ye dokunmak

Bedri Rahmi Koyu’nu görünce 2018 Temmuz’unda kaybettiğimiz, Demirören Holding ve Demirören Medya Holding Yönetim Kurulu Üyesi Tayfun Demirören’in eşi Reyhan Demirören’in babası iş insanı merhum Ayhan Bozkurt’un bir sohbetinde anlattığı projesini bir kez daha hatırladım. Koleksiyoner de olan Ayhan beyin ünlü ressamlarımızdan Yalçın Gökçebağ’a, Bodrum-Mazı’da bir kaya üzerine resim yaptırma projesi vardı. Yanılmıyorsam, yıllar önce de bu projeden bahsetmiştim. Umarım Gökçebağ fırsat bulduğunda, Ayhan beyin bu projesini hayata geçirir.
Göcek’ten “Pandemi” gündemine uygun iki gözlemimi de aktarmak isterim. Doğa bu bölgede çok cömert davranmış, deniz ve kara iç içe geçerek dantel gibi işlenmiş. Yeşille mavinin kucaklaştığı pek çok gizli koy var. Mevsim sonbahar olmasına rağmen, hemen her koyda çok sayıda teknenin demirli olması, yazı Göcek’te geçirenlerin yaşadıkları şehirlere gitmek yerine, teknelerinde kalmayı tercih ettiklerinin önemli göstergesiydi. Anlaşılan bu yılın soğuk günlerinde de Göcek’in nüfusu diğer birçok tatil beldesinde olduğu gibi geçmiş yıllara göre fazla olacak. Dikkatimi çeken bir şey de, karada bazı insanların boyunlarında üzerinde “Blocker” yazan bir kart taşımasıydı. “Bu nedir?” diye sorduğumda “Mikropsavar yaka kartı” yanıtını aldım. Söylenene göre taşıyanın etrafında koruma kalkanı oluşturuyormuş.
Haftaya Balıkesir’deki sanat turunda buluşmak üzere, hoşça kalın.

Bedri Rahmi’ye dokunmak

LÜTFÜ HOCA’YI KAYBETTİK

Doğduğu Çanakkale’nin Kilitbahir bölgesinden peyzajlarıyla bilinen ünlü ressamlarımızdan Lütfü Günay geçen hafta hayatını kaybetti. Günay’ın, Sevgi Sanat Galerisi’nde açılacak desen sergisinden bir gün önce yaşama veda etmesi adeta hayatın bir cilvesi gibi. Günay’ı 2013 yılında 90. yaş günü nedeniyle açacağı özel sergi için atölyesinde ziyaret etmiştim. Günay, peyzajlarına yansıttığı Çanakkale’yi “sevgili” diye tanımlardı. Peyzaj sevgisini de, “Peyzajlarım büyük kentlerin beton yığını merkezlerinden değil, hep kırsal alanlardan, varoşlardan ve yalnızlığımdan doğdu. Peyzajlarım çoğunlukla insansız. Bu benim kişiliğimden yansıyor. Doğanın özümsediğim dinginliği bozulmasın, onunla arama hiçbir şey girmesin istiyorum” sözleriyle açıklamıştı. Işıklar içinde uyusun.

KENTTE NE VAR?

Lütfü Günay desen sergisi-5 Aralık’a kadar (Sevgi Sanat/ Hilal Mahallesi), Mustafa Ayaz-31 Aralık’a kadar (Mustafa Ayaz Müzesi/Balgat), Zuhal Baysar-Yarın açılacak (CerModern/Sıhhiye), Ahmet Yeşil, Çağlar Uzun, Kim Yong Moon (seramik)- 2 Aralık’a kadar (Galeri Soyut/ Yıldız), Burak Erim-7 Aralık’a kadar (Grup Sanat/Hollanda Caddesi), Damla Can Koç-bugün açılacak (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi.)

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Eksilen portreler

Esat Tekand Ankara’nın ünlü galerilerinden Siyah-Beyaz’da açtığı ve 23 Kasım’a kadar sürecek olan “Eksilen Portreler” isimli sergisiyle başkentteki sanatseverlerle buluştu.



39 yıldan beri ulusal ve uluslararası platformlarda yer alan Tekand, resim ve heykel disiplinindeki çalışmalarıyla bireysel ve toplumsal bellekler üzerinden çalışmalarını üreten bir sanatçı. Tekand’ın “Eksilen Portreler” olarak adlandırdığı çalışmaları, kalın boya katmanlarıyla yarattığı portrelerden oluşuyor. Desenlerin ve renklerin üst üste binmesiyle kaotik, karmaşık bir anlatım kazanan portreler, bilinçli bir şekilde deforme edilmiş ve yüzleri belirsizleştirilmiş olarak karşımıza çıkıyor. Tekand geçmiş sergilerinde olduğu gibi “Eksilen Portreler”de de herhangi bir akımdan ve kavramdan bağımsız olarak yaratma güdüsünü gözler önüne seriyor. Yoğunlaştığı konuyu “bir düzlemin üzerinde iz bırakma” olarak açıklayan sanatçı en temelinde, resmi sadece bir düzlem olarak algılayıp resim yapma pratiğinin kendisini sorguluyor. Sanatçı, Ortaçağ Avrupası, Uzakdoğu Asya ve İslam Coğrafyası’nın minyatürlerindeki mizanpajı ve renkleri inceleyerek resmin yazı ile birlikteliğine de ağırlık veriyor.
68 yaşındaki Tekand, Danimarka Arhus Sanat Akademisi’nde çalıştıktan sonra, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ni bitirmiş. Resim ve heykel çalışmalarının yanı sıra tiyatro ve sinemada pek çok sahne tasarımı ve sanat yönetmenliği de yapmış, bu alanda ödüller almış. Sanatçı “bianet”te yayınlanan bir söyleşisinde “Neden resim yaptığı?” sorusuna yanıt verirken özetle, “Sadece basit düşünmeye çalışıyorum. Boyalarla renk vermeyi, yüzeylerde iz bırakmayı ve oynamayı seviyorum (...) Resim yaparken kendini sıfırlayıp, bir nevi performans korkusu oluşturmalısın. Bu da, karanlık köşelere elini sokmak, bela aramaktır. Aksi müthiş monotonluktur ve resim heyecan verecekse yapılır. Yoksa yapılması şart değildir(...) Resim yapmak ikircikli bir süreçtir. Güya karanlık yola giriyorum ama arka tarafta ‘Bu resim satar mı?’ diyorum. Çoğunlukla bütün sanatçılar bu konuda kendimizi aldatırız. Bir yandan resimlerin satılmasını bekleriz. Bu durum da kafamızı karıştırır, kirletir” diyor.
Tekand, yolunun resimle nasıl kesiştiğine de şöyle anlatmış:
“Annem dikiş dikerken, ben de resim yapardım, diye anlatırlar ya, tipik ressam salaklığı aslında. Ama hakikaten çocukken resim yapıyordum. Ailem kültürlü olalım kampanyasına katılmış, hevesleri yarım kalmış. Plaklar bir köşeye atılmış, kitaplar okunmamış. 14 yaşında o kitaplardan tesadüfen klasik bir Van Gogh kopyası yaptım. İyiydi gibi hatırlıyorum. Tutku işte. Şimdi bu eğilimler pedagojik açıdan yönlendirilebiliyor. Bizim zamanımızda yoktu. Neye takılıyorsak gidiyorduk. Takıldıktan sonra vazgeçilmez oldu. Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi’nde seramik okudum. Akademinin hocalarını takip ettim, etraftan aldığım görgüyle oldu. Sadece resim yapma isteğim vardı. Belli disiplinler, öğretiler yoktu. Benim kuşağım okumaya pek niyetli değildi. Biz sokakta, devrimci gençlik hadisesinin içinde büyüdük. Bugün de olsa bunu tercih ederim. Bugün o yer kaybedildi. Artık sanat kartviziti olan mesleklerden biri gibi. Bu yüzden niteliği de değişti...”
Tekand’ın eserlerini görmeniz için iki hafta daha süreniz var.

KENTTE NE VAR?

Yazının Devamını Oku

“Pan-Art” dönemi mi?

Geçen marttan beri “korona” salgınıyla yatıp kalkıyoruz. Pandemi, yaklaşan kış ayları ve sonbaharla birlikte tüm dünyada yeniden gündemin birinci sırasına oturdu. Bu köşede de yazdık, pandeminin olumsuz etkilemediği iş kolu yok gibi. Ama bu süreci fırsata çevirenlerin olduğu da bir başka gerçek.

Pandeminin kültür ve sanat yaşamında etkisini gösterdiği inkar edilemez. Özellikle de plastik sanatlarda. Peki, bu süreç olumluya çevrilebilir mi? Yeni kuşak eleştirmenlerden Pınar Akkaş’a bu konuda bir değerlendirme yapıp, yapamayacağını sorduğumda, “Elbette kendi düşüncelerimi yazarım” yanıtını verdi. Akkaş’ın, yazısının sonunda ortaya attığı “Pan-Art” vurgusunu ilginç buldum. Yazının geneline baktığımızda, sanat dünyasının da bu süreci olumlu değerlendirebileceği izlenimi edindim ki, bu güzel bir şey. Sizi bu hafta Akkaş’ın yazdıklarıyla baş başa bırakıyorum:



“Dünya, elinde pandemisiyle tanrının bekleme odasında oturan ve kolay kolay konuşmaya cesaret edemeyen bir misafir gibi görünüyor. ‘Pandemi’nin (pandemic) etimolojik kökeni, kırların, ormanların ve çobanların tanrısı yarı keçi yarı insan ‘Pan’dan gelmektedir. Ayrıca İngilizcede ‘tüm, hepsi’ anlamındadır. Bir de sert eleştiri demektir. Acaba bütün bunlar gerçekten evren tarafından bize gönderilen bir tür eleştiri mi ya da sınav mı? Dinsel ve spirütüel bir yaklaşımla bunlara cevap vermek daha kolay gelebilir bize ama artan nüfus, iklim değişikliği, kıtlık ve kuraklık gibi kapıdaki daha büyük sorunların yanında pandemi hala küçük bir sorun gibi kalıyor. Aşının hala bulunamaması, okulların tam kapasite açılamaması, iş hayatının vardiya sistemine geçmesi, sosyal hayat, kültür sanat etkinlikleri ve yeme içme sektörü vb. gibi her şey epey yara almış durumda. İşsizlik ve pandeminin yarattığı ekonomik çalkantılar hala doludizgin devam ediyor ve ekonomistler öngörülebilen bir grafik ortaya çıkaramıyor. Bütün bunlara rağmen bilim insanları çalışıyor ve sanatçılar da üretmeye devam ediyor. Ressam ve heykeltıraşların azımsanmayacak bir kesiminin üretim açısından bu süreci iyi değerlendirmeye çalıştıklarını düşünenlerdenim. Osmanlı’ya elinde minyatürle giren Türk resim sanatı, aristokratların ve elitlerin himayesinde korunmuş ve ancak Cumhuriyet döneminde kanatlarını çırpmaya başlamıştır. Halktan seyircisi olmayan resim, heykel, mimari, müzik gibi yüksek entellektüel üretimler, genelde halk-kamu için hayranlık uyandırıcı ve pek de anlaşılmayan bir şeyden öteye geçememiştir. Ancak bu sıradan insanın, sıradan çıkması da sanatla başlıyor. İlgilerini genişletip, her şeye meraklı gözle bakmaya başlıyor ve dahası onu, yani sanatı seviyor: İşte size sanatsever... Belki bu sanatsever insan, Heidegger’in ‘Das Man’ıdır (hiç kimse ve herkes) onun bu dünyadaki kaçışını hızlandıran en anlamlı şey olarak. Sanatı sevme aracılığıyla baş edemediği sıkıntısından kurtulup varlığına, dolayısıyla varoluşa bir katkı sağlayabilir. Fakat şimdilerde pandeminin yarattığı bir maskeyle gezen sanat, eskisinden daha ürkek ve belirsiz bir şekilde bir ‘zor zaman tüneli’nde ilerliyor. Galeriler çok az sergi yapabiliyor, bu sergilere çok az insan katılabiliyor. Sanatsal üretime katılım yani seyirci zaten az iken şimdilerde neredeyse hiç yok gibi. Ama bu çağdaş sanatçılarımızın azmini hiç kırmadı ve üretimlerini sınırlamadı. Tam tersine özellikle genç sanatçılarımızın gayretli çalışmaları umutlu, pozitif ve dayanışmacı yaklaşımları, sanata gönüllü hizmet eden ve genç sanatçıları destekleyen sanat insanlarının (eğitimciler, sanat danışmanları) emeği ile bu süreci kolay atlatacağımızın biraz duygusal olsa da bir kanıtıdır. Galeriler sanal sergi, online müzayede yaparak hem sanatı, hem de kendi varlığını devam ettirmeye çalışıyor. Sanata dair bütün disiplinlerin yaşaması ve korunması için bunca özveride bulunan sanatseverlerin ve koleksiyonerlerin ise şimdi daha çok özveride bulunması gerekiyor. Sanatçılar, sanatseverler ve galericiler birbiriyle eskisinden daha çok yardımlaşarak toplumsallaşıp günümüzün bir Medici ailesini yaratabilir ve yeni yüzyılın Rönesans ışığı cesur gençlerin elinde pandemiden bir ‘Pan-Art’a dönüşebilir.”

GEÇMİŞ OLSUN İZMİR

İzmir benim yılda birkaç kez, çoğunlukla da sanatsal etkinliklere davetli olarak gittiğim bir kent. Her gittiğinizde daha da çok seversiniz İzmir’i. Maalesef İzmir ve civarında yaşanan deprem hepimizi derin üzüntüye sevk etti. Depremde hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Geçmiş olsun İzmir.

Yazının Devamını Oku

Müzayedede online dönem

Salgınla birlikte, Türkiye’de resme sahip olma veya el değiştirmesinde önemli yollardan biri olan müzayedeler de internet üzerinden yapılmaya başlandı.

Salgın öncesinde de internet üzerinden müzayede düzenleyen bazı şirketler bu sürece hazırlıklı yakalandı. Bu şirketler kendilerinin hazırladığı yazılım üzerinden belirli aralıklarla müzayede yapıyor.
Ancak internette kendi yazılımı olmayan şirketlere bu imkânı tanıyan bir uygulama da var. İsmi, Müzayede APP. “Online Müzayede Uygulaması” diyebiliriz. Müzayede APP’e girdiğinizde bu sezonun ilk yazısında dile getirdiğim, “Herhalde dünyada Türkiye’den başka hiç bir ülkede bu kadar online müzayede yoktur” görüşüme destek vereceksinizdir. Bu uygulamada, aklınıza gelebilecek her çeşit objeyle ilgili müzayedeye rastlayabilirsiniz. Elbette resim müzayedelerine de bu uygulamadan ulaşabiliyorsunuz.
İnternet müzayedeciliğinde İstanbul’un ağır bastığını söyleyebiliriz. Ankara’dan da iki şirket öne çıkıyor. Ankara Antikacılık ve RC Art Gallery. Ankara Antikacılık kendi adıyla, RC Art da “Sessiz Müzayede” adı altında değişik müzayedeler düzenliyor. Her iki şirket zaten salgın öncesinde salon müzayedesi yapıyordu. Dolayısıyla ikisi de Ankaralı sanatseverlerin yakından bildiği şirketler.



“Müzayede APP nedir? Nasıl bir uygulamadır?” diye ben de internette araştırırken, karşıma Müzayede APP’in yöneticilerinden Kubilay Demir’in geçen temmuz ayında Ankara Life Dergisi’ne verdiği röportaj çıktı. Hem Ankara Life Dergisi’nin, hem de Kubilay Demir’in iznini alarak bu röportajı özetleyerek sizlere sunuyorum:

Yazının Devamını Oku

Başkent yazlıkçıları bekliyor

Geçen hafta gelen duyurulardan “resim dünyasında biraz olsun kıpırdanma başladı galiba” diye yazınca, hafta içinde biraz galeri gezeyim dedim.



Ankara’da sanat galerilerinin yoğun olduğu Yıldız semtine uğradım. Samimi söylemek gerekirse, galeriler semtinde “korona sessizliğine” şahit oldum. Birkaç galeri açık. Bazıları da açalım mı, açmayalım mı diye düşünüyor.
Bu kısa gezintiden, COVID-19 salgını geçene kadar birçok galerinin özel sergi açmayacağı izlenimi edindim. Anladığım kadarıyla galeriler bir süre daha duvarlarını kendi koleksiyonları ya da konsinyelerindeki eserleri sergileyerek süsleyecekler. Salgınla birlikte artık vazgeçilmez hale gelen “online yaşam” öyle anlaşılıyor ki, sanat dünyasına da iyice yerleşecek. Galerilerin eser satışında online sistemin önemli bir yer tutacağını düşünüyorum. Bunun için de sanırım “instagram” iyi bir mecra.
Resim alan insanların büyük bir kesiminin yazlıklarından geri dönmemelerinin de, sanat dünyasındaki sessizlikteki bir diğer etken olduğunu düşünüyorum. Bir galeri çalışanı bu tespitime katılarak, “Birçok koleksiyoner müşterimizle telefonda konuştuğumuzda, COVID-19’un Ankara’da yoğun olması nedeniyle şehire dönmeyip, yazlıklarında kalmaya devam ettiğini öğrendik. Ekim sonu, kasım ortasına doğru insanlar dönmeye başlar diye umuyoruz” dedi. Anlaşılan Ankara, sanatseverlerin yazı geçirdikleri sahil bölgelerinden dönüşünü bekliyor.
Bu arada bazı okurlarımızdan Ankara’da kültür-sanat etkinliklerini duyuran küçük kitapçıklara ulaşamadıklarına dair mesajlar aldım. Açık galerilere sordum, onlara da kitapçıklar gelmemiş. Sanırım salgın nedeniyle etkinlik yapılamadığı için duyuru kitapçıkları da basılmamış.
Geçen hafta duyurduğumuz Mustafa Ayaz, Ali Kotan, Leonardo da Vinci’nin 500. Ölüm Yıl Dönümü projesi çalışmaları, Adnan Turani, Derya Yıldız, Deniz Onur Erman, Fırça Sanat Galerisi 1’inci suluboya yarışması eserleri, Doğan Karakılıç ve Meçhul Seyyahların Ankara Fotoğrafları sergileri bu hafta da devam ediyor. Bunlara ilaveten Fransız seyyah ve fotoğrafçı Ferrante Ferranti’nin “Yolculuk” adlı fotoğraf sergisi 16 Ekim’de Fransız Kültür Merkezi’nde (Institut Français) açılacak. CerModern’de de korona nedeniyle açık hava etkiliklerine ağırlık veriliyor.

Yazının Devamını Oku

Zor döneme merhaba

Sanırım 2020, tarihe insanlığın karşılaştığı en zor yıllardan biri olarak geçecek.

Geçen yıl sonlarına doğru başgösteren COVID-19 salgını marttan itibaren Türkiye’de de kendini göstermeye başlayınca, “korona ile mücedele” yaşamımızın bir parçası oldu.
Herkesin bildiğini, yaşadığını burada yeniden anlatmaya gerek yok. Salgınla mücadelede bir çok deneyim kazandığımız doğru. Ama mücadelede bazılarımızın yeterli özeni gösterdiğini söylememiz zor. Oysa bu mücadelede başarılı olmak, her bireyin kurallara uymasıyla mümkün.
COVID-19 salgını yaşam anlayışımızda bir çok değişikliğe neden oldu. Salgın nedeniyle olumsuzluk yaşamayan iş kolu yok gibi. Kültür ve sanat, salgından olumsuz etkilenen sektörlerin başında geliyor. Hala sinemalar açık değil, konserler yok, tiyatroların durumu ortada. Hatırlarsanız, martın ortasından itibaren halka açık etkinlikler yasaklanmaya başlayınca sergiler de bir bir iptal olmaya başlamıştı. Biz de sezonu erken kapatmak zorunda kalmıştık.
Salgınla birlikte “online etkinlik” hayatımızın bir parçası oldu. Resim dünyasıyla yakından ilgilenenler, online sergilere, müzayedelere aşina oldular. Özellikle sosyal medya duyurularında online müzayedelerden geçilmiyor. Dünyada online olarak Türkiye kadar müzayedenin yapıldığı bir ülke var mı, bilemiyorum. Bu ayrı bir yazı konusu.
Yaz dönemi bitince, bazılarımız yazlıklarında kalsa da, önemli bir kesimimiz şehire döndü. Gelen duyurulardan salgına rağmen sanat dünyasında biraz olsun kıpırdanmanın başladığını söyleyebilirim. Madem kıpırdanma var, aralıklarla da olsa yazılara başlayabilirim diye düşündüm. Bazı galerilerden gelen sergi duyurularını altta görebilirsiniz. Ancak şunu hatırlatmakta fayda var. Açılış kokteylleri ya yok, ya da çok az sayıda davetli için kısıtlı bir etkinlik yapılıyor. Bir çok galeri sergi eserlerini internet adreslerine koyarak sanatseverlere ulaştırmaya çalışıyor. Beğendiğiniz resim için randevuyla galeriye gidip görüşme yapabilirsiniz.
Demirören Medya çalışanlarının sağlığına büyük önem gösterdiği için her türlü önlemi alıyor. Hürriyet’in Ankara bürosu olarak uzun zamandır zorunlu olmadıkça çalışmalarımızı evden yürütüyoruz. Mümkün oldukça çok fazla insanla temas etmemeye özen gösteriyoruz. Sergi açılış davetleri için çok teşekkür ederim. Ama bu dönemde mesai arkadaşlarımın da sağlığını düşünmek zorundayım. Bu nedenle dar kapsamlı da olsa, açılışlara katılamıyorum.

Yazının Devamını Oku

Kurtoğlu’nun soyut yüzleri

Yaprak Kurtoğlu soyut figüratif çalışmayı seven bir sanatçı. Nazlı Er ve Cezmi Orhan’ın atölyelerinde pekiştirdiği çalışmaları kendine özgü bir tarza dönüştükten sonra kendi atölyesini kurmuş. Kurtoğlu, “Atölye benim günlük yaşamımın önemli bir parçası. Adeta mabedim” diyor.

Ressam olmaya nasıl karar verdiğini sorduğumda Kurtoğlu’nun yanıtı, “Galiba yaşam bizim çok da planladığımız gibi şekillenen ve devam eden bir durum değil. Ressam olmam, planlarım ve iradem dışında şekillendi. Önce anne oldum, daha sonra yarım kalan üniversiteyi tamamladım. Son olarak da sanat yolculuğum başladı. Oysa bu yolculuk daha önce başlamalıydı ama her şey planlandığınız şekilde gitmiyor hayatta. Bu süreçte ‘Hayatta hiç bir şey için geç oldu dememek lazım. Bir yerden başlamak gerekiyor’ dersini çıkardığım için de çok mutluyum. Resim iç dünyam ve dış dünyamı birleştiren bir dil, dolayısıyla dışa vurumcu bir tutumla her şey kendiliğinden akıp gidiyor” oldu.
Kurtoğlu’nun resimlerine baktığınızda karşınızda soyut yüzler görürsünüz. “Neden soyut yüzler?” sorusunu sanatçı şöyle yanıtlıyor:



“Öyle bir an gelir ki, tuvalin başına sadece kendi gözlerimden gördüğüm, kendi ruhumla hissetiğimi yansıtmak için otururum. Son derece özgür ve çılgın maceraların beni beklediğini biliyorum o an. Galiba anlaşılır bir dil, yani net bir yaklaşımla duygu düşüncelerimi aktarmak bana pek uygun değil. Eğer net ve anlaşılır ifadelerin kullanıldığı bir yaklaşımla duygumu aktarırsam resim bana göre ölmüş olacak, bir tür ölü doğum gibi. Oysa ben hep canlı kalsın, her an değişen insan ve duyguları gibi izleyicisine hep değişik zamanlarda değişik duygular aktarsın istiyorum.”
Kurtoğlu akrilik tercih eden bir sanatçı. Bazen fırça ile müdahale etse de çoğunlukla spatül tekniğini kullanıyor. Sanatçının resimlerinde ağırlıklı soğuk renkler kullandığını söyleyebiliriz. Kurtoğlu, renk seçimiyle ilgili şu değerlendirmeyi yapıyor:

Yazının Devamını Oku

Yalnız ve Yaralı Bir Hayat: Fikret Mualla

İzmir’deki Folkart Galeri’de 17 Mayıs’a kadar gezilebilecek olan “Yalnız ve Yaralı Bir Hayat: Fikret Mualla” sergisinin açılışına davetli olarak katıldım. Yazının sonuna bırakmadan fikrimi baştan söyleyeyim: “Yolunuz İzmir’e düşerse, Folkart Galeri’nin direktörü Fahri Özdemir’in koordinatörlüğünde hazırlanan bu sergiyi görmenizi isterim.”



Avni Arbaş, Hakkı Anlı, Albert Bitran, Hale Asaf, Abidin Dino, Nejad Melih Devrim, Remzi Paşa, Mübin Orhon gibi imzalarla aynı “Paris Ekolü”nde anılan o dönemin önemli ismi Fikret Mualla’nın sergisinde, sanatçının tümü kayıtlı ve sertifikalı 55 özgün çalışması yer alıyor. Sergide, Mualla’ya ait natürmort, peyzaj, nü figür resim ve desenler ile yine figüratif, dışavurumcu birçok Paris ve Fransa çıkışlı iç ve dış mekan yorumunu görebiliyorsunuz.
Bu önemli sergiyle ilgili Folkart, 380 sayfalık cilt kapaklı muhteşem bir katalog da hazırlamış. Katalogda, sergilenen eserlerin yanı sıra, Mualla’nın çocukluğundan ölümüne kadar yaşamından kesitler sunan fotoğraflar, kendisiyle aynı dönemi yaşamış sanatçılar da dahil olmak üzere bir çok tanınmış ismin ve sanat eleştirmenin değerlendirmeleri ve sanatçının özellikle Hıfzı Topuz’la mektuplaşmaları yer alıyor. Kataloğun içine serpiştirilmiş Mualla’nın sözleri ve Hıfzı Topuz’un 2004 yılında Remzi Kitapevi’nden çıkmış “Paris’te bir Türk ressam” kitabından alıntılar, sanatçının Fransa’da nasıl bir ruh haliyle hayatını sürdürdüğünü yeniden hatırlamanıza katkı sağlıyor.
Sergiyi gezdiğinizde, Mualla’nın resimlerinin konularını çoğunlukla kahveler, sirkler ve sokaklar gibi Paris yaşamının gündelik ayrıntıları oluşturduğunu kolaylıkla görebiliyorsunuz. Evrim Altuğ, katalog için kaleme aldığı ve “Hala paletinin götürdüğü yerdeyiz” başlıklı yazısındaki şu bölüm Paris’in, Mualla’nın sanatında nasıl yer edindiğini net şekilde ortaya koyuyor:
“Pek çok kompozisyonuna merkez seçtiği Paris’in Notre-Dame katedrali kesimi veya sayısız kafe-bar ve bistroları, ressamın uğrak yerleri olarak göze çarpıyor. Bu mekanlar, kendi psikolojik atmosferlerinin aydınlığı ve renk doygunluklarıyla önümüze konuyor. Tekinsiz bir sarı, melankolik bir mavi , hep ‘piyasa’ yapan, birbiriyle flörte gönüllü bu küçük burjuva ve çokça yoksul bireylerin üzerinden akıp, geçiyor. Ancak bu panayır alanlarındaki bireyler, yan yana oldukları ölçüde de, birbirlerine olan mesafelerini koruyor.”
Mualla’nın resimlerinde kullandığı bol boyayla ilgili en güzel tariflerden birini de Elif Naci yapmış. Katalogtan okuyoruz yine:

Yazının Devamını Oku

Hakan Esmer’den Karadeniz Sergisi

Başarılı genç kuşak ressamları farklı grup isimleri altında buluşturmasıyla tanıdığım Hakan Esmer, bu kez Cer Modern’de açılan kişisel sergisiyle karşımızda. Esmer 21 Mart’a kadar sürecek olan sergisinde doğup, büyüdüğü Karadeniz’i konu edinmiş.

Sanatçı sergisine, Karadeniz’in yerel ağızlarında “yukarı doğru” anlamında kullanılan “Başukari” adını vermiş.
Hakan Esmer bu sergisinde alışık olduğumuz renkli paleti, kat kat inşa ettiği tuval yüzeyi, özgün fırça vuruşları ve masalsı ifade biçimiyle büyülü bir Karadeniz yolculuğuna çıkarıyor izleyiciyi. Dağ gülünden (Komar çiçeği), yaylalara, Trabzon’un ünlü orta mahallesinden Sümela’ya, Zigana’nın karlı eteklerinden, balıkçıların “heyamola”sına kadar bir görsel şölen sunan sanatçı, tuvalinde her bir katmanından bıraktığı izlerle izleyiciyi kendi üretim sürecini keşfetmeye ve bu sürecin bir parçası olmaya davet ediyor. Sergi ayrıca sanatçının yerelden beslenerek ele aldığı unsurları, kendi serüveni içerisinde nasıl evrensel bir boyuta dönüştürdüğünü de gösteriyor. Doğa ve kent görünümlerini hem içerik, hem de biçim anlamında ilk kez bu çerçevede ele aldığını belirten Esmer, duygularını şöyle aktarıyor:



“Yollarından çıktığım, sisli dağlarının içinde dolandığım, denizinde azgın dalgaları gördüğüm, mayıs göçündeki yaylaların kokusunu hep içimde hissettiğim Karadeniz’de yaşam zordur. Büyüdüğüm, yetiştiğim bu topraklardan aldığım ilhamla tuvalin başına geçtim. 25 yıllık bir demleme yaşadım dalgaların arasında. Doğasını, inadına rağmen insanını, hırsını, cesaretini çok sevdim. Çok çalıştım ve yollara düştüm. Bu yolları çizdim, boyadım, karaladım. Bu sergiyle sanatseverleri Karadeniz’in dağlarında, yaylalarında, denizlerinde, ormanlarında birlikte kardeşçe, dostça, barış içinde yaşamaya katkı sağlamak için bana eşlik etmeye davet ediyorum. Evet, ‘Başukari’ bir anlamda memleketim Trabzon’a vefa sergisi niteliğinde. Bu nedenle heyecanlıyım. Bu sergiyle dostluk ve kardeşlik için horon başı olduğumu düşünüyorum. Yüreğimde horon sesleri, Karadeniz’in coşkusu, hep birlikte insanları ‘hayde’ demeye davet ediyorum.”

ARTANKARA BAŞLIYOR

Çağdaş Sanat Fuarı ArtAnkara’nın 6’ncısı 12 Mart Perşembe günü daha önceki yıllarda olduğu gibi ATO Congresium’da başlayacak. 15 Mart Pazar akşamı sona erecek fuara 150’nin üzerinde galeri, müze, eğitim kuruluşu, sanatsal malzeme üreticisi ve satıcısı katılacak. Fuarda çok sayıda eserin sergilenmesi bekleniyor. ArtAnkara’da genç ressamlara ait sergilenmeye değer bulunan 100 eser de izleyiciyle buluşacak. Sanatçı Onur Ödülü, Kurum Onur Ödülü ve Sanata Katkı Onur Ödülü’nün de verileceği fuarın bu yıl teması “sahiplenme” olarak belirlendi. Bu başlık altında, sanatçının kendi bireysel anlayışla çevresini sahiplenmesinin yanı sıra, sanatçının ve sanat eserlerinin sanat kurulları ve toplum tarafından sahiplenilmesi konularının gündeme getirilmesi hedefleniyor. Bu kapsamda fuar boyunca sanatçıların ve sanat eleştirmenlerinin konuşmacı olarak katılacakları bir dizi etkinlik de yapılacak.

Yazının Devamını Oku

Karakuşun çığlığı

Krişna Sanat’ta (Kennedy Caddesi) “Karakuşun Çığlığı” adını verdiği sergisi 25 Mart’a kadar sürecek olan Murat Oğuz, resme olan ilgisinin nasıl başladığını anlatırken söze, “Annemden dinlediğim masaldaki, ‘Padişah’ın, kızıyla görüştüğü için zindana attığı oğlan, aşkını, duygusunu, efkarını anlatabilmek için duvarlara resim çizmeye başlamış’ cümlesi aklımdan hiç çıkmadı” diye giriyor. Sanatçı, hikâyeden kopmamak için hiç ara vermeden devam ediyor:

“Resim denen şeyi, titrek bir gaz lambasının aydınlattığı kederli kış gecelerinde, annemin yorgun dizleri üzerine başımı koyup usulca dinlediğim Acem masallarında gördüm ilk. Bir çoğunun nasıl başladığını ise hatırlayamıyorum. Masal bu ya, öyle efkârlı, öyle acılıdır ki oğlanın duyguları, duvarlara resmeder. Bütün duvarları tabandan tavana kadar resimlerle doldurur. Kuşların, kurtların, çiçeklerin, dağların, bayırların, ağaçların, sevdanın ve aşkın resmini çizer. Padişah, yıllar sonra zindandaki resimleri görür ve hayran kalır. Sanatın etkileyici kudretinden olsa gerek, padişah ikna olur ve kızını oğlana verir. Sanırım bu masaldı beni resme doğru sürükleyen. Bir de annemin oyalı yazması, nakşettiği kilimleri, dedemin mezar taşına işlenen motifler. Annemin bize anlattığı masal ve hikâyeleri yıllar sonra, antik çağda yaşamış İyonyalı Homeros ve eski İranlı yazar Firdevsi’nin Şahname’sinde görünce de çok şaşırmıştım...”



Oğuz’un çalışmalarında konu edindiği kuzgunlar, çiçekler ve portreler tarih ve zamanın ötesinde. Mekân ve zaman belli değil. Figürlerinde, “kendi iç dünyamın imgeleri” diye tanımladığı bilinçli bir deformasyon var. Sanatçı, figürlerinin vesikalık bir benzetimden öte, içinde bulundukları ruhsal durumu karakterize ettiğini söylüyor. Oğuz, çalışmalarıyla ilgili “Herkesin görebildiği biçimi değil, ötesindeki özü resmetmeye çalışıyorum. Resimlerimdeki figürler acılı ve kederlidir. Fakat aynı zamanda da coşkulu ve isyankardır. Bazen bir çığlık, bazen sessiz bir ıstırap içindedirler” vurgusunu yapıyor. Gazi Üniversitesi Resim Anasanat Dalında öğrenim görmüş olan, daha önce Türkiye’nin birçok değişik şehrinde eserlerini sanatseverlerin beğenisine sunan Oğuz, Ankara’daki son sergisine neden “Karakuşun Çığlığı” adını verdiğini de, şöyle anlatıyor:
“Figürlerim ile bazen isyan edip bazen sessiz bir ızdırap içine girdim. Ters laleler ile boynum büküldü geçmişe, hüzünlendim. Sonra kuzgun bedeni ile çığlık attım resimlerimde. Ve sonra yırtıldı sessizlik, yırtıldı zaman, karakuşun çığlığıyla...”

KENTTE NE VAR?

Hakan Esmer-21 Mart’a kadar (CerModern/Sıhhiye), Orhan Taylan-26 Mart’a kadar (Platform A/Taurus AVM), Yalçın Gökçebağ retrospektif sergi-29 Mart’a kadar (İş Sanat/Ulus), Pınar Tınç-Buğra Özer(seramik)-18 Mart’a kadar (Galeri Soyut/Yıldız), Fulya Uzer-4 Mart’ta açılacak (İsmail Altınok Sanat Merkezi/Kolej), Ceyda Güler-Huri Kiriş-M.Orkun Müftüoğlu-Zeynep Bingöl Çiftçi-18 Mart’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi), Nisa Kılınç-8 Mart’a kadar (Mustafa Ayaz Müzesi/Balgat), Elif Okur Tolun-6 Mart’ta açılacak (Galeri Akdeniz/Yıldız), Uğur Çalışkan-13 Mart’a kadar (Nurol Sanat/Kavaklıdere), Gültekin Serbest-18 Mart’a kadar (Valör Sanat/Yıldız), Muharrem Pire-7 Mart’a kadar (Sevgi Sanat/Hilal Mahallesi), İnga Simonyte Deniz-16 Mart’a kadar (Bilkent Üniversitesi Sanat Galerisi), Necla Tuğcu-5 Mart’a kadar (BRHD/Hollanda Caddesi), Nezafet Özlütürk-Raif Gökkuş-5 Mart’a kadar (Emin Antik/Kale), Kim Yong Moon-8 Mart’a kadar (ÇSM/Çankaya), Bağdagül Demirtürk-6 Mart’a kadar (Galeri M/Armada AVM), Nermin Alpar-18 Mart’a kadar (Medya Sanat/Çankaya), Jou-Yi Chen-10 Mart’a kadar (ÇSM/Çankaya), Kaligrafi ve Yazı Çiçekleri sergisi-21 Mart’a kadar (Kore Kültür Merkezi/Kavaklıdere).

Yazının Devamını Oku

Cezmi Orhan’ın gizemli dünyası

Tuvalin sadeliği; hızlı vurulduğunu farkettiğiniz fırça darbeleri; kimisi sert ama acıyı da görebileceğiniz, bazı parçalarını kendi estetik ruhunuza göre yerleştirebileceğiniz figürler; “radikal” olarak yorumlayabileceğiniz biçimler, semboller ve ne zaman sergi açsa öğrencilerinin akın akın gelişi...“Cezmi Orhan’ın sergisini tarif et” deseler, söyleyebileceklerim bunlar olurdu.

Cezmi Orhan, Galeri Akdeniz’de (Yıldız) 29 Şubat’a kadar sürecek sergisini, bu kez sembolizm akımının öncüsü Fransız şair Stéphane Mallarmé’in “Zarla Şans Dönmeyecek” şiirinden esinlenerek hazırlamış. Sergiyi gezdiğinizde, Mallarmé’in “şiir gizem dolu olmalı” görüşünün Orhan’ın resimlerine de yansıdığını görebiliyorsunuz. Gelin isterseniz, ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek için sergiyle ilgili hazırlanmış manifestoya özetle bir göz atalım:
“Sergi, metin ve görselliğin karşılıklı duruşu ile ortaya çıkan dinamik ilişkinin görselleri, anlatımcı bir ifadeye dönüşmeden çağrışımsal ve sezgisel düşüncenin ekseninde oluşturulmuş iki ve üç boyutlu çalışmalardan oluşuyor.
Cezmi Orhan için sanat insana ve yaşama dair sorunların çözüm ve yüzleşme alanı. Bu nedenle sanatçının eserlerinde başat imge insandır. Tanımsız, ifadesiz ve cinsiyetsiz olarak ele alınan, tuvale sığmayan, yarımlık hissi veren insan imgeleri, portrenin ifadeci görevinin bedensel devinimlere yüklendiği anıtsal ifadelere dönüşen figürler olarak karşımıza çıkıyor. Tuval yüzeyinin radikal biçimlenişine göre konumlanan figürler, tekil varoluşları ile özgürlük taşıyıcısına dönüşen izleyici ile güçlü bağ kuran görsellikteler. Bu yaklaşım insanın varoluşuna dair birçok soruya yanıt arama çabasıdır, sanatçının varoluş tavrının eser üzerinden yansıması ve kışkırtıcılığıdır. Sergi, arkasında durulabilen bir savunma ile oluşturulmuş, radikal biçimlendirmeler, iki ve üç boyutlu çalışmalar ile orkestra gibi. Sergi, izleyiciye görünenin arkasını okumaya davet eden ritmli bir izleme serüveni sunuyor. Cezmi Orhan’ın çalışmaları, yaşamın bir yerinden atılan bir çığlığın duyulması ve hissedilmesi gibi.”



Peki soyut resmin önemli isimlerinden Orhan şövalede boş bir tuvalin başına geçtiğinde ne hissediyor, ne düşünüyor, sonuca nasıl ulaşıyor? Bu soruların yanıtını da Orhan’ın geçmişte verdiği bir röportajda buldum:

Yazının Devamını Oku

Gece sirenleri

Sadece Ankara’nın değil Türkiye’nin önemli kültür-sanat merkezlerinden biri olan CerModern, kaçırılmaması gereken bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Soyut resmin önde gelen ressamlarından Ali Kotan’ın, Türk edebiyatının en önemli isimlerinden yazar, senarist ve eleştirmen Selim İleri’nin metinlerinden ilhamla oluşturduğu yeni sergisi “Gece Sirenleri”, Ankaralı sanatseverlerle buluştu.

85 eserin yer aldığı sergide sanatçılara ait özel defterler, el yazmaları, fırça, palet ve desenlerin yanı sıra Selim İleri’nin el yazısını mekana eriştiren özel alıntılar, Ali Kotan’ın cömert, büyük ve albenisi olan, çekim gücü çok büyük soyut imgeleriyle biraraya gelmiş. Ankaralı izleyiciler, ilk olarak İzmir’de Folkart’da açılan ve geçen yıl Türkiye’nin en önemli sanat etkinlikleri arasında gösterilen sergiyi 15 Mart’a kadar CerModern’in Kuzey Hangar Galerisi’nde görebilirler. İzmir’de açılmış sergiyle ilgili yorumlar harmanlandığında, ortaya çıkan değerlendirmeleri şöyle özetleyebiliriz:
“Gece Sirenleri, yaklaşık 3 yıllık bir çalışmanın sonucu. Sergi iki sanatçının birbirinden aldıkları ilham ve etkiyle ortaya çıkmış. Selim İleri’nin büyüleyen metinleri Ali Kotan’ın resimlerine etki etmiş. Sergi sürecinde Ali Kotan’ın resimleri Selim İleri’ye, Selim İleri’nin metinleri de ressam Ali Kotan’a emanet edilmiş. İki usta isim izole edilmiş eserlerde hissettiklerini, gördüklerini, algıladıklarını, kendi sanat dallarında eserleriyle yorumlayarak izleyicinin karşısına çıkmışlar. İyi ve güzelden yana imge ve harflerin tanıklığından oluşan sergi, iki odaklı hayata karşı çıkışı ortaya koyuyor. Sergi, kalem ve fırçanın ortak dansında, içi içine sığmayan, çoşkulu bir hayal gücünün ortaklaşan yoğunluğunu ve saflığın, temizliğin dünyasını temsil ediyor. İki sanatçının izleyiciyi bambaşka bir farkındalık çizgisine taşıdığı bu ortak sergi; bir bakıma yaşamda çektiğimiz acılarla yüzleşmemizi de sağlıyor. İleri ve Kotan bu projeyi, “metin ve imgenin dünya karşısındaki çevre ve hiçlik kavgası” olarak betimliyor.”



ÇİZGİ ROMAN SANATI

CerModern’de, çizgi roman sanatının önemli isimlerinden Jean “Moebius” Giraud ve Enki Bilal’in ölümsüz eserlerini de görebilirsiniz. Murat Cem Şerbetci’nin koleksiyonundan seçilmiş litografi, serigrafi, heykel, obje, katalog ve anı ürünlerden oluşan sergi, çizgi romanın kültür kökeni ve yapıtaşına bir koleksiyon üzerinden eşsiz bir serüven sunuyor. Ankaralı koleksiyoner Şerbetci, 1970’li yıllardan bu yana bir yaşam tarzı haline getirdiği çizgi roman serüvenini sadece eser toplayıcılığıyla sınırlı kalmadan kültürel bir fenomen olarak içselleştirmiş, her iki sanatçıyla da yakın dostluk kurmuş, sanat hayatlarına tanıklık etmiş bir isim. Serginin ilk bölümünde Moebius’a ait Arzach, Starwatcher ve ünlü Ten Ten’in yaratılışındaki çizimleri görebilirsiniz. İkinci bölümde ise Enki Bilal’in özellikle “Transit” çizgi romanına ait çizim ve heykeller karşınıza çıkıyor. CerModern’in ana galerilerindeki bu ilginç sergi 18 Nisan’a kadar açık.

Yazının Devamını Oku

Nermin Alpar’dan düşsel kadınlar

Son dönemin gözde kadın ressamlarını söyleyin deseler, Nermin Alpar aklıma gelen ilk isimler arasında yer alır. Gerek açılan karma sergilerde, gerekse müzayedelerde olsun, Nermin Alpar imzalı resimler en fazla rağbet gören eserler arasındalar. Özellikle kadın sanatseverler Alpar’ın resimlerini çok seviyorlar. Sanırım kadınlar Alpar’ın eserlerinde kendilerine ait bir hikaye buluyor.

Bu hafta Alpar’dan bahsetmemizin nedeni, “Sevgililer Günü”nün kutlanacağı 14 Şubat’ta Medya Sanat’ta (Üsküp Caddesi) “Düşsel Kadınlar” adını verdiği sergisinin açılacak olması. Alpar’la geçen yıl Bilkent Sanat Festivali sırasında tanışmıştım. Kısa süreli sohbetimizde, aslında onun kendisini ve çalışmalarını anlatmayı sevmediğini fark etmiştim. Bu kez atölyesinde ziyaret ettim Alpar’ı. Bir öncekine göre çok daha uzun süreli ve sanat içerikli sohbet etme fırsatı bulduk.
Alpar, özellikle deniz kıyısında sandal keyfi yapan, balık tutan kadınlarının ilgi duymasından memnun. Kendisinin birbiriyle benzer resimler yaptığı görüşüne katılmıyor. Resimlerindeki kadınların gülümsemeleri, hüzünlü ve melankolik bakışlarıyla farklı konuları tuvale taşıdığını ifade eden Alpar, kafe, park veya deniz kenarı gibi mekanlarla da farklılık yarattığını düşünüyor. Salon veya oturma odası gibi ev içinden görüntüleri de resimlerine yansıtmaya başladığını vurgulayan Alpar, bu sergisinde İstanbul peyzajlı sürpriz de hazırladığını ifade etti. Sergiyle ilgili bir manifesto yazan ressam Himmet Gümrah da, Alpar’ın resimlerindeki farklılıklara dikkat çekmiş:



“Alpar’ın resim yapma serüveninin başlarında daha renkli, gerçekçi iken zaman içinde edindiği bilgi, görgü ve deneyimler sonrası çalışmalarında daha az detaycı, deformasyonlara ve illüstrasyon tarzına başvuran bir yol izlediğini gözlemleyebiliriz. Yüzeysel bakışta birbirlerine çok benzettiğimiz kadın tiplemelerine daha detaycı baktığımızda her birinin ayrı bir kişilik barındırdığını keşfederiz. Alpar’ın kadınları durağandır, idealize edilmiş tiplerdir. Onun için gerçeklik önemli değildir. Ten rengi ile birebir ilgilenmez ama onlara giydirdiği kıyafetlerle, takılarla kadınının dişiliğini de öne çıkaracak kendi kreasyonlarını renklendirir. Onun resimleri bir objektife poz veren bir anı belgeleyen fotoğraf kareleridir, anlık ve kurgusal kompozisyonlardır. Mekan anlayışı yüzeysel ve hayalidir. Alpar’ın resimlerini tanımak kolaydır. Çünkü kendine has bir anlatımı oluşturmuştur. Alpar’ın resimlerine bakmak öyle çok ilgimizi çeker ve keyif verir ki, tablo içindeki kadınlarla önce göz göze geliriz ve devamında tüm tablo içinde gezinir tekrar kah kırık kalpli kadınların hüznü ile, kah fettan kadınların alaycı, baştan çıkarıcı bakış ve tebessümlerine geri döneriz.”
Sohbetimizin sonunda Alpar’a “Kim bu resimlerinizdeki kadınlar” diye sordum. Sanatçının yanıtı “Ben de varım, anneler de var, çalışan kadınlar da, kız kardeşler de, sıkıntılarını dışa vuramayıp, içine atan kadınlar da. Benim gibi çok konuşmaz kadınlarım. Dikkat edin ağızları kapalıdır. Gözleriyle konuşur onlar. Benim gibi. Mutlular mı, hüzünlüler mi, endişeleri var mı, yok mu, gözlerine bakarak anlayabilirsiniz” oldu.

KENTTE NE VAR?

Yazının Devamını Oku

Halil Coşkun’un korkusuz kuşları

Bir şeyi açıkca itiraf edeyim. Bu haftaki konuğumuzu ne zaman görsem, bunca zaman geçmesine rağmen kendisiyle ilgili yazı yazamadığım için hep üzülmüşümdür. Galeri Soyut’un sahibi Mehmet Subaşı ile sohbet ederken, sanatçının alışılmışın dışında farklı bir anlayışa sahip sergi hazırlığı yaptığını öğrenince, kendime, “Artık bu sefer kesin yazıyorsun” dedim.



Bu haftaki konuğumuz Halil Coşkun. Coşkun’un büyük boy paletler (51.5x32.5 cm.) üzerine yapılmış eserlerinden oluşan sergisi geçen cuma günü Galeri Soyut’ta (Yıldız) açıldı. Coşkun’un sergisi 19 Şubat’a kadar sürecek. Coşkun’la birlikte, Duygu Aydoğan, Lütfü Kaplanoğlu ve Fidan Tonza’nın da (seramik çaydanlık) eserleri sergileniyor.
Sivas-Divriği’de doğan Halil Coşkun, Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Bölümünden mezun olduktan sonra Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Anasanat Dalında yüksek lisans programını tamamlamış bir sanatçı. Çağdaş Türk resminin en önemli isimlerinden Turan Erol’un öğrencisi olmuş. Kaligrafik anlayışdaki kuş figürlerinin Halil Coşkun’la özdeşleştiğini söylemek yanlış olmaz. Coşkun’la ilgili kapsamlı tarama yaptığımda, kuş çalışmalarıyla ilgili şu sözleri dikkatimi çekti:



Yazının Devamını Oku

Canay Günler’den ruhun dokusu

Genç ve başarılı bir sanatçıdan bahsetmek istiyorum bu hafta. Konuğumuz soyut çalışmalarıyla öne çıkan Canay Günler. Günler’in geçen cuma günü BRHD Tuğrul Velidedeoğlu Sanat Galerisi’nde (Hollanda Caddesi) açılan “Ruhun Dokusu” adını verdiği sergisi 6 Şubat’a kadar açık kalacak.



Genç sanatçının bazı çalışmalarında ilk etapta yalın veya birbiriyle karıştırıldıktan sonra kurumaya bırakılmış akrilik boyaların oluşturduğu “kütle veya kütlelerinin” tuvale yerleştirildiğini görüyorsunuz. Bu kütlelerin çoğunlukla üç boyutlu olması esere farklı bir hava da katmış. Ayrıntılı bakıldığında ise resmin dokusundaki sürprizler karşınıza çıkıyor. Gizlenmiş yüzler veya fırça darbelerinin doğallığı ile oluşmuş, farklı teknikler uygulanarak ortaya çıkmış ilginç figürler görebiliyorsunuz. Gizlenmiş yüzleri fark edebilmeniz için ise çoğunlukla tuvalin sergileniş şeklini değiştirmeniz gerekiyor. Atölyesinde ziyaret ettiğim Günler’e, “İzleyici ilk başta gizlenmiş yüzü tuval düz, yani normalde olması gerektiği gibi asılınca fark edebiliyor. Sen ise ters asmayı tercih ediyorsun. Neden?” diye sorduğumda, verdiği yanıt, “Normal olanı herkes yapıyor. Farklılığı ön plana çıkarmak için bunu tercih ediyorum” oldu.
Günler’in resimlerinde “kütle” olarak adlandırdığı parçalarda sıcak pastel renkler hakim. Ancak bu kütlelerin üzerine oturduğu büyük ebatlı tuvallerin zemini ise koyu, soğuk renklerle kaplanmış. Günler bunun nedenini, “Çünkü ben mutlu olduğum zaman değil, ruh halim karamsarlığa daha yatkın olduğu zamanlarda resim yapıyorum. Bundan da şikayetçi değilim. Karamsar bir haldeyken şövale başına oturduğumda, sıcak renkler kullanmam mümkün değil” diye açıklıyor.
2010’da Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü derece ile kazanan, 2012-2013’de Erasmus programı kapsamında İspanya’nın Sevilla Üniversitesi’nde bulunan, lisans eğitimini tamamladıktan sonra geçen yıl da yine Hacettepe’de onur öğrencisi derecesiyle yüksek lisansını tamamlayan Günler, sergisine neden “Ruhun Dokusu” adını verdiğini özetle şöyle açıklıyor:
“Belki de kararları beynimiz veriyorken ‘ruhumuzun süzgecinden’ geçiyordur. Bu kadar yoğun hissedip ama gözümüzle göremediğimiz için yok saydığımız ya da unuttuğumuz bir şeyin hayatımıza kattığı renk bu kadar barizken bunun bir dokusu olmaz mı? Çalışmalarımda gözlem ve deneyim sonucu oluşan çeşitli duyguların beyinde yarattığı etkiyi din ve felsefede insanın özü olarak kabul edilen ruh ontolojisi ile bağdaştırdım. Maddesel dünya olan doğa merkez alınarak doğanın ritminden ve toplumsal bazı olaylardan etkilenerek kişisel deneyimlerle ilişkilendirdim. Doğumdan ölüme kadar bizimle birlikte olan ve yaşlanan sadece beynimiz değil, ayrı zamanda fikirleri, duyguları, hisleri süzgecinden geçirdiğimiz ruhumuzdur. Bu koşullar altında ‘ruhun dokusu’nun olmadığını söylemek kendimizi inkar etmekten başka bir şey değildir.”

KENTTE NE VAR?

Güzin Atıl Akdemir-15 Şubat’a kadar (Nurol Sanat/Kavaklıdere), Kayıhan Keskinok-30 Ocak’ta açılacak (Keskinok Sanat Vakfı/ Cinnah Caddesi), Ardan Özmenoğlu-17 Şubat’a kadar (Siyah Beyaz/Şili Meydanı), Yalçın Gökçebağ retrospektif sergisi-29 Mart’a kadar (İş Sanat Galerisi/Ulus), Söbütay Özer-31 Ocak’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi), Halil Coşkun-Duygu Aydoğan-Lütfü Kaplanoğlu-31 Ocak’ta açılacak (Galeri Soyut/Yıldız), Ekin Kılıç Ezer-16 Şubat’a kadar (CerModern/Sıhhiye), Nur Koçak-16 Şubat’a kadar (Çağdaş Sanatlar Merkezi (ÇSM)/Çankaya), Svetlana İnaç-29 Ocak’ta açılacak (Sevgi Sanat/Hilal Mahallesi), Ali Rıza Kanaç-5 Şubat’a kadar (Artsürem/Hilal Mahallesi), Muhammed Aliyev-9 Şubat’a kadar (Alev Sanat/Park Caddesi), Genco Gülan-5 Şubat’a kadar (ÇSM/Çankaya), Beata Zalewska-31 Ocak’a kadar (Galeri Sanat Yapım/Şenyuva), Monad Balkan-31 Ocak’a kadar (İsmail Altınok Sanat Merkezi/Kolej), Sezai Kara-Ataç Elalmış-6 Şubat’a kadar (Emin Antik/Kale), Hyeseung Lee-31 Ocak’a kadar (Kore Kültür Merkezi/Kavaklıdere), Metin Kılıç (heykel)-6 Şubat’a kadar (Platform A/Taurus AVM), Uğur Avcı-7 Şubat’a kadar (Kent Sanat/Yıldız), Fatih Kahya-30 Ocak’a kadar (Zülfü Livaneli Kültür Merkezi/Yıldız), Yeni başlangıçlar-8 Şubat’a kadar (Galeri Akdeniz/Yıldız), Pınar Arslan-31 Ocak’a kadar (Ata Sanat/Kale), Hülya Sayın-30 Ocak’a kadar (BoHo Art/Kale), Aynur Pehlivanlı anı sergisi-10 Şubat’a kadar (Armoni Sanat/Yıldız).

Yazının Devamını Oku

Yarım kalan o tablo

Armoni Sanat Galerisi’nin (Yıldız) kurucu ortaklarından Aynur Pehlivanlı, aramızdan ayrılışının 4’üncü yılı nedeniyle özel bir sergiyle anılıyor.



Bilen bilir, Aynur hanım kedilere olan hayranlığını sevgiyle yansıtırdı tuvale. Yakalandığı amansız hastalığı nedeniyle Pehlivanlı’nın yarım kalan bir kedi resmini, tanınmış sanatçılar kendi anlayışlarına göre yorumlayarak muhteşem bir sergi hazırlamışlar. Geçen cuma günü Armoni Sanat’ta açılan ve 10 Şubat’a kadar sürecek olan bu özel sergi için Aynur hanımın eşi Faruk Pehlivanlı da çok güzel bir kitabın yayınlanmasına öncülük etmiş. Aynur hanımın yarım kalan son resmi nedeniyle, “Yarım” isimi verilen bu sergide 35 sanatçının eseri sergileniyor. Kitapta da tüm sanatçıların eserlerinin görsellerinin yanısıra el yazısı notları var. Alfabetik sıraya göre bu sanatçıların isimlerini vermek isterim:
Aslı Kutluay, Ayten Timuroğlu, Başak Ballı, Bülent Aytaç, Bünyamin Balamir, Daver Darende, Ekrem Kadak, Ergin İnan, Erhan Lanpir, Fevzi Karakoç, Gamze Şiriner, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Habip Aydoğdu, Hakan Esmer, Hasan Pekmezci, Işık Gör, Lütfü Günay, Malik Bulut, Metin Yurdanur, Nihat Kahraman, Orhan Taylan, Raşit Altun, Savaş Camgöz, Sema Boyancı, Sera Uzel, Süleyman Saim Tekcan, Şükran Pekmezci, Tunç Tanışık, Vecdi Raşidov, Veysel Günay, Yalçın Gökçebağ, Zafer Gençaydın, Zahari Kamenov, Zahide Yükseler ve Zahit Büyükişliyen.
Armoni’deki anmaya ben de katıldım. Gerçekten muhteşem bir kalabalık vardı. Hoş kısa bir film gösterisi de ilgi çekiciydi. Armoni Sanat’ın sergiyle ilgili duyurusunun da son derece duygu yüklü olduğunu belirtmeyelim:
“19 Ocak 2016’da bu tablo yarım kaldı. Biz de öyle... Ve herkesin aklında hep aynı Aynur kaldı. Binbir rengiyle, çizgisiyle Aynurumuz. Ve bugün bir yanımız sizlerle yeniden hayat buldu. 35 muhteşem el, en içten dokunuşlarıyla, çok sevdiği kedisinin hikâyesini, şövalesinde yarım kalan tablosunu yorumladı. Her gün tamamlamaya çalışıyoruz yarım kalan yanımızı. Baktığımız boş pencerede...Bir eksik çay saatinde... Kırmızının en canlı halinde... Hikâyenin en komik yerinde... Ve yarım kalan bir resimde...”

SÖBÜTAY ÖZER’İN RENK COŞKUSU

Bu hafta yer vereceğimiz bir diğer sanatçı da 2007’de kaybettiğimiz Söbütay Özer. Ankaralı sanatseverler, 13 yıl önce hayata veda eden çağdaş Türk resminin önemli isimlerinden Söbütay Özer’in resimlerinden oluşan sergiyi bu ay sonuna kadar Fırça Sanat Galerisi’nde (Hilal Mahallesi) görebilirler. Çoğunlukla bisikletliler, dolmuşlar, leylekler, güvercinler, içlerine çiçek yerleştirilmiş kömür ütüsü veya mavi sırlı çinko çaydanlık süsler Özer’in resimlerini. “İz” adıyla açılan bu sergide de Özer’in renge olan düşkünlüğünü daha yakından hissedebilirsiniz. Söbütay Özer’in fırçasının maviyi, kırmızıyı, sarıyı, yeşili, pembeyi, eflatunu, kahverengiyi nasıl coşturduğu görmek gerçekten insanda farklı bir iz bırakıyor. Çizgi, renk, leke ve beneğin ritmiyle soyut resmin sınırlarında gezinse de, bu sergide de Özer’in hedefinin gerçekcilik olduğunu görmek mümkün. Sanatçının kızı Gözde Özer’in “Söbütay Özer’e göre resim, gece gidilen bir yol gibidir. Arabamızın farları ne kadar aydınlatırsa o kadar görürüz” sözleriyle bitirelim yazıyı. Haftanız sanat dolu olsun.

Yazının Devamını Oku

Sartaş’ın Anadolu’su

Sisle kaplı dağların eteklerindeki tarlalarda, bahçelerde kadınlı erkekli çalışan köy halkı, sonbahar rüzgarlarına sararmış yapraklarıyla direnen veya karla kaplı dallarıyla aydınlığın yolunu göstermek için köküne sıkı sıkıya sarılmış bir ağaç, köyün içerisinden akan bir dere, çiçeklerle süslenmiş kırlarda oynayan çocukların mutluluğu, hasat sonrası köy meydanındaki kahvede çaylarını yudumlayan köylüler...

Tüm bunlar, naif çalışmalarıyla tanıdığımız Hüseyin Sartaş’ın eserlerinden kesitler. Bu hafta Sartaş’a yer vermemizin nedeni, 17 Ocak Cuma günü Valör Sanat’ta (Yıldız) yeni çalışmalarından oluşan sergisinin açılacak olması. Sartaş’ın resimlerinde sanatçının kırsal kesimden gelen kimliğini hissetmenin yanısıra bir çoğumuzun modern yaşamda özlem duyduğumuz köy yaşamının ayrıntılarını da görebiliyoruz. Sartaş’ın eserlerinde Anadolu’yu soluyabilirsiniz. Bundan dolayı sanatçı kendi ismiyle Anadolu’yu harmanlamış ve sergiye “Sartaş’ın fırçasından Anadolu” adını vermiş.
İlk sergisini, “Benim idolüm, kendisinin en büyük hayranıyım” dediği Yalçın Gökçebağ’ın desteğiyle 1989 yılında Ankara’da açan Sartaş, Valör Sanat’ta 41. sergisiyle sanatseverler karşısına çıkacak. Sartaş, kısa cümlelerle anlatıyor çalışmalarını:
“Modern şehir yaşamında unuttuğumuz düşlerdir benim resimlerimdekiler. Kendi ellerimizle yok ettiğimiz, ancak her geçen günü büyük özlem duyduğumuz doğal güzelliklerdir. Toprağıyla, insanıyla Anadolu insanı vardır resimlerimde. Anadolu insanın üretkenliğinin yansıdığı yüzleri, rengarenk yerel kıyafetleri, her bir tuvali renk cümbüşüne dönüştürür. Hemen hepimizin çocukluğu ve gençliği vardır resimlerimde. Üretmeyi seviyorum. Kısacası, içimizde taşıdığımız düşüncelerimizin, özlemlerimizin, yitirdiğimiz ya da yok ettiğimiz doğal güzelliklerin resimlerini yapıyorum ve doğayı anlayabilmek için de naifim. Kırların uçsuz bucaksız renk ve ses ahengini, özgürce uçan kuşları, doğal yaşamın yaşayan ve yok edilen güzelliklerini tuvalime aktarmayı seviyorum. Mevsimleri, insanımızı, geleneksel çocuk oyunlarını, köy yaşamını, doğayı, bağı, bahçeyi, harmanı resmetmek beni hayata bağlıyor. Hemen her gün şövalenin karşısındayım. Kimi zaman öyle duygular geliyor ki, resimde işleyeceğim kompozisyon, resim ilerledikçe başka bir boyuta dönüşüyor. Sonuç benim için de sürpriz oluyor. Özellikle son dönemde zeytinlikleri yapmayı çok seviyorum. Eserlerimin sanatseverlerden beğeni alması elbette beni daha çok motive ediyor. Eskiden evde çalışıyordum. Şimdi ise oğlumun geçen yıl açtığı galeride, atölye olarak kullandığım bir odam var. Artık çoğunlukla burada çalışıyorum.”
Sartaş’ın resime olan yeteneği ilkokul yıllarında keşfedilmiş. Ama onu sanat dünyasının içine sokan ise oto kaporta ustası olarak çalışırken yaptığı resimlerden birisini servisin müşteri hizmetleri görevlisi Zerrin hanıma hediye etmesi olmuş. Zerrin hanım hediye edilmiş resmi odasının duvarına asmış. Eseri duvarda o zamanlar aracını servise götüren ünlü ressamımız Yalçın Gökçebağ görünce, Sartaş’ın da şansı bir anda değişmiş. Yani anlayacağınız Gökçebağ’la tanışması Sartaş’ın önünü açmış.

KENTTE NE VAR?

Beata Zalewska-Bugün açılacak (Galeri Sanat Yapım/Şenyuva), Aynur Pehlivanlı anma sergisi-17 Ocak’ta açılacak (Armoni Sanat/Yıldız), Orhan Umut-Adem Başpınar-Nurettin Akkaya-29 Ocak’a kadar (Galeri Soyut/Yıldız), Yaşar Çallı-Çiğdem Çallı-23 Ocak’a kadar (BoHO Art/Kale), Zeki Serbest-25 Ocak’a kadar (Sevgi Sanat/Hilal Mahallesi), Monad Balkan-31 Ocak’a kadar (İsmail Altınok Sanat Merkezi/Kolej), Söbütay Özer-31 Ocak’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi), Adnan Jetto-19 Ocak’a kadar (CerModern/Sıhhiye), Ahmet Güneştekin-24 Ocak’a kadar (Galeri Mamm/Kuzu Effect AVM), Berrin Duma-17 Ocak’a kadar (Ata Sanat/Kale), Hüseyin Elmas-23 Ocak’a kadar (BRHD/Hollanda Caddesi), Sezai Kara-Ataç Elalmış-6 Şubat’a kadar (Emin Antik/Kale), Hazal Kaya-17 Ocak’ta açılacak (ÇSM/Çankaya), Kadir Öztoprak-18 Ocak’a kadar (Nurol Sanat/Kavaklıdere-Güvenevler), Aslı Kutluay-20 Ocak’a kadar (Deppo29/Çankaya), Hyeseung Lee-31 Ocak’a kadar (Kore Kültür Merkezi/Kavaklıdere), Altın Çağ-18 Ocak’a kadar (Galeri Nev/Kırlangıç Sokak), İsmail Tetikçi-20 Ocak’a kadar (Artsürem/Hilal Mahallesi), Güler Genç Erol-22 Ocak’a kadar (Medya Sanat/ Çankaya), Metin Kılıç (heykel)-6 Şubat’a kadar (Platform A/Taurus AVM), Uğur Avcı-7 Şubat’a kadar (Kent Sanat/Yıldız), Fatih Kahya-30 Ocak’a kadar (Zülfü Livaneli Kültür Merkezi/Yıldız).

Yazının Devamını Oku

Adem Başpınar’ın özgün resimleri

2020’nin beş gününü geride bıraktık bile.

Yeni yılın ilk yazısı Galeri Soyut’ta (Yıldız), son dönemin beğenilen, genç kuşağın önemli isimlerinin açacağı sergiyle ilgili. Orhan Umut, Nurettin Akkaya ve Adem Başpınar’ın 10 Ocak’ta açılacak sergisi ay sonuna kadar sürecek. Bu sergisinde palet üzerine çalışan Nurettin Akkaya ile en küçük eseri 60x60 santimetre olan Orhan Umut, daha önce bu köşeye konuk olmuşlardı. Bu kez size Adem Başpınar’ı tanıtmak istedim.
Başpınar’ın resimlerine baktığınızda insanlığın geçtiği evreleri, inançlarını, ilahi anlayışını ve farklı dönemlere ait sosyal yaşantısını görebiliyorsunuz. Başpınar resimlerinde kişisel hayal gücünü, kurgunun gerçekle bağdaşması zor olan durumları harmanlamayı seven bir sanatçı. Fırça darbeleriyle tuvale özgün bir atmosfer yansıtıyor Başpınar. Başpınar’a “Yaptığı eserlerin neyi vurguladığını” sorduğumda, şunları anlattı:
“Resmim, özel gözlem alanımı ve aşkınlıklarımı vurgular. Ait olma hissini, hareketlilik ve bulunduğu yerdeki geçiciliğini ifade etmek için figürleri genelde açık ve soyut mekanlar içerisinde kurgusal kompozisyon anlayışıyla ele alır. Kübik formlu belli oranda deformasyona sahip figürleri, birer heykele dönüştüren mekansal etkilerle yoğurur. Hayatla ilgili her şeyi, dünyayı ve kendisini değiştirmek için sanatın her dalından ve felsefeden istifade eder. Hayata dokunan, sıkıntılarını giderecek bazı konulara, dertlere dikkat çekecek işler üretir. İnsanın kendini bilmesi dünyayı, insanın ve kendisinin ne anlama geldiğini bilmesi için merak uyandırır. Geçmişteki mirası omuzlayıp, kendine has bir alan bulup, özgün edinimler içinde sayılmayı bekler. Değişik açılımlarla boya ve konu kurgusuyla zenginleşmeyi, fantastik diyarlarda gezinmeyi diler. Mekanı ve zamanı işler onun içine hiçbir şeyi hapsetmez. Dekoratif olandan çok acıyı, yaşamı irdeler ve insanı hayali ve düşsel unsurlarla yeniden yüceltmeyi, yeniden anlamayı dener.”
Peki ya Başpınar’ın sanata bakış açısı nasıl? Genç sanatçının bu soruya da yanıtı şu oldu:
“Sanatım, mirası da, insan türünün geliştirdiği her yöntemi klişe olmadan, banallığa bulaşmadan, yozluğa düşmeden fark yaratarak işler. Bireyi ulvi değerler içinde tutar ve insanlaştırır. Sanatım, var oluşumla, sorgulamalarımla ilintili her meseleyi olgunlukla karşılayıp, bu çileyi çekmeye hazır dirençli bir vücut oluşturur ve zamanın geçici heveslerinden kenar tutar. İçine bırakıldığım dünyanın sınırlarını zorlayarak sonsuzluğa yayılma çabası sanatımın oluşumunda bana rehberlik eder. Nesnenin bilgisinden süzülerek, büyülü imgeler penceresinden bakmayı amaçlar.”
Bu haftaki yazıyı Galeri Soyut’ta aynı zamanda Adnan Turani’nin eserlerinden oluşan “online sergi” olduğunu da hatırlatarak bitirelim.

Yazının Devamını Oku

Dile kolay tam 65 yıl

Bu sezon yazılara başladıktan bir süre sonra bir çok sanatseverden dolaylı yollardan da olsa, “Hani nerede Yalçın Gökçebağ yazısı” mesajı alıyordum. Yalçın hocanın bu yıl Ankaralı sanatseverler için sürpriz bir faaliyet içinde olduğunu bildiğimden, açıkcası duymazdan gelerek, konuyu başka yerlere götürdüm durdum.

Ama işte o sürprizi açıklayacak zaman geldi çattı. Yalçın Gökçebağ, Ankaralı sanatseverler için 2020 yılına muhteşem bir sergiyle girecek. Gökçebağ’ın 1955 yılından başlayıp günümüze kadar uzanan, açılış tarihi 14 Ocak 2020 dikkate alındığında tam tamına 65 yılı bulan ressamlık hayatındaki dönemlerini göreceğiniz “Retrospektif sergisi” Ulus’ta Türkiye İş Bankası’nın tarihi müzesinde açılacak.



Gökçebağ 29 Mart’a kadar sürecek bu sergisi için gerçekten çok titiz bir çalışma yürüttü. Kendisinin, çalıştığı Armoni Sanat Galerisi’nin koleksiyonları ile önem verdiği bazı koleksiyonerlerin elinde bulunan resimlerini tek tek inceleyerek, sergide yer alacak eserleri belirledi. Bu çalışma bittikten sonra Gökçebağ’a, “Hocam, yılın son yazısını sizin retrospektif sergisine ayırmak istiyorum. Bu sergi için bir değerlendirme yaparsanız, ben de köşeye aktarırım” dedim. Sağolsun, beni kırmadı. İşte Gökçebağ’ın takviminize not etmenizi önereceğim sergisiyle ilgili söyledikleri:
“Retrospektifin ‘Meydana gelmiş olayların gerisine, geçmişine bakmak’ anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Sanat hayatınızın da geçmişini tanıtmak için yerinde bir kelime. Ben ilk profesyonel resim çalışmalarımda, İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu’na girdiğim 1958 yılını baz alırım. Elbette daha önceleri de resim yapıyordum ama bunun çok azı ressam olmak içindi. Daha çok ödevler, boş zamanlarda yaptığım resimlerdi bunlar. Bu resimlerin bazılarını Çapa’ya götürmüşümdür ve o resimlerin yapılış yılı 1955’dir. Dolayısıyla 1955 yılı ile serginin açılacağı 2020 yılını dikkate aldığımızda, 65 senelik sanat hayatımı izleyecek sanatseverler.
Bu sergi benim değişik ebatlı tablolarımdan oluşuyor. Bu kadar zaman aralığında ne yaptıysam, görmek mümkün olacak. Ayrıca sergiyi görenlerin benle ilgili değerlendirme yaparken, eskiden yaptıklarımı da dikkate alacaklarını, böylece geçmişi ve şu anki sanat hayatımı mukayese edebileceklerini, kafalarında oluşan bir çok soruya da bu sergi sayesinde yanıt bulabileceklerini düşünüyorum.

Yazının Devamını Oku

Hediyelik sergiler

2020’ye artık bir hafta kaldı. Acısıyla, tatlısıyla bir yılı daha geride bırakıyoruz. Her yeni yıl, yeni umutlar, yeni sevinçler demek. Belki geçen yılbaşı aklınıza gelmedi. Eğer bu yıl 31 Aralık gecesi sevdiklerinize, yakınlarınıza vereceğiniz hediyenin küçük ebatlı resim olabileceğini düşünüyorsanız, Ankara’da birçok sanat galerisi, tam da bu düşünceniz için size fırsatlar sunuyor.

FİYATLAR UYGUN

Evet, bazı galerilerde kişisel sergiler devam ediyor. Ancak bir çok galeride, geçen yıllarda olduğu gibi yeni yıl öncesi karma sergiler açıldı. Yanılmıyorsam, yeni yıl hediyesi olarak resim alınması için birçok ressamdan küçük ebatlı resimlerle karma sergi açılması fikrini Ankara’da başlatan Galeri Soyut olmuştu. Galeri Soyut’un “Küçük işler” anlayışıyla liderlik yaptığı bu tarzı diğer galerilerin de takip etmesi bence önemli. Çünkü her şeyden önce sanatseverler için daha fazla seçenek yaratılmış oluyor. Ayrıca eserler küçük ebatlarda olduğu için daha uygun bir fiyata da satın alınabiliyor. Yeni yıl hediyesi olarak resim düşünüyorsanız, küçük ebatlı karma resim sergilerini gezmenizi tavsiye ederim. Ankara’da galerilerin toplandığı Yıldız’da, Hilal’de, Çankaya merkezde, Kale’de, Bilkent’teki galerilerde bu tür sergiler var. Benim Yıldız ve Hilal’deki galerileri gezme fırsatım oldu. Gerçekten, birçok ünlü ressamın eserlerinin nominal fiyatlarının altında olduğunu, özellikle koleksiyonerlerin bu fırsatı kaçırmadığını, birçok resmin kenarında kırmızı noktanın yapıştırılmış olduğunu gördüm.

ÖZEL GÜNLER ÖNERİSİ

Bu nedenle, bu tarz sergilerin sanat dünyasına bir canlılık getirdiğini söylemek mümkün. Genelde, ekonomik durgunluğun olumsuz etkilediği alanların başında sanat dünyasının geldiğini söyleyebiliriz. Bu durgunluğu kırmak için yeni yıl dışında diğer özel günlerde de aynı anlayışla karma sergilerin düzenlenebileceğini düşünüyorum. Örneğin 14 Şubat Sevgililer Günü’nde, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nda, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda (örnekler elbette çoğaltılabilir), üstüne basarak özellikle söylüyorum küçük ebatlı (örneğin 25x25 cm.) resimlerden oluşan sergiler düzenlemenin, hem galerilere, hem de sanatçılara daha fazla getirisinin olup olmayacağını, sanat dünyasının değerlendirmesini öneriyorum. Benimkisi sadece bir öneri. Sonuçta galericilik ticari bir uğraş olduğu için, galeri sahipleri ile birlikte çalıştığı ressamlar buna karar verecek. Hepinize keyifle yılbaşı sergilerini gezeceğiniz bir hafta diliyorum.

Yazının Devamını Oku