GeriUğur Çelikkol Karnaval Turizmi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Karnaval Turizmi

Dünyaca virüsle mücadele etmiyor olsaydık, belki de bu hafta sonu bir karnaval heyecanı için seyahate çıkmıştık. Biliyorum hemen aklınıza dünyanın en renkli karnavallarından birisi olan Rio karnavalı geliyor ama inanın artık birçok ülkede, farklı şehirlerde bu işin turizm ve ekonomik yönü ön planda, insanlar hem eğleniyor, hem dini inançlarını yerine getiriyor. Hepsinden önemlisi düzenlenen turlarla, şehirler ve ülkeler arası seyahatlerle önemli bir ekonomik hareketlilik sağlanıyor.

Karnaval Turizmi

Bir zamanlar Hristiyanların büyük perhizlerden hemen önceki günlerde farklı kılıklara bürünerek gerçekleştirdikleri şenlik ve eğlenceler olan karnavallar artık biraz da dinden uzak bir eğlence ve turizm hareketi haline gelmiş durumda. Tüm dünyaca bilinen ve bir yıl önceden rezervasyonların yapıldığı, katılımcıların unutulmaz anılarla döndüğü ve bir sonraki yıl için tekrar geri saymaya başladığı…
İtalya’nın Venedik, Viareggio karnavalları, Brezilya’nın Rio de Janeiro karnavalı, İspanya’nın, Tenerife, Cadiz, Torello karnavalları, Belçika’nın, Binche, İngiltere’nin, Notting Hill, Komşumuz Yunanistan’ın, Patras, İskeçe ve Sakız adasında gerçekleşen Mostra Karnavalı gibi..

Karnaval Turizmi

SAKIZ ADASI’NDA KARNAVAL HEYECANI

Adalara kışın gidilir mi demeyin, gidilir..Eğer gerçek bir ada sevdalısıysanız her mevsim gidersiniz, zaten adalar bilir kimin gerçek dost olduğunu, kimin yaz kış ziyarete geldiğini kimin ise sadece güneşli yaz günlerinde tercih ettiğini, ona göre davranır, vefalıdır huzurludur sizi tüm güzellikleriyle karşılar, kucaklar ve sonrasında sevgiyle uğurlar. Adaların huzurlu ortamını, enerjisini ve tadını alan bir kişi tekrar gitmek ister, sonra tekrar, tekrar.. müdavimi olur, hele ki gidilen Ege adalarıysa...
Her mevsim keyifle gittiğimiz Sakız Adası’na genellikle şubat ayında bu sefer karnaval heyecanı için gideriz. Bu yazıda amacım size Sakız’ın güzelliklerini anlatmaktan ziyade Thimiana Köyü’nde gerçekleşen bu keyifli karnavala götürmek.

MUTLULUK VE YEMEK

Sakız Adası, özellikle güneyinde yer alan sakız ağaçlarıyla süslü, doğal sakızın ve Homer’in adasıdır. Bu ada, doğal güzellikleri, iklimi, masmavi suları, temiz havası, zengin tarihi, ovalarda ve dağlık alanlarda kurulmuş çok sayıda köyleri ile ziyaretçilerini cezbediyor. Eğer bir gün, bu adayı ziyaret ederseniz, neden “Sakız’da yaşam, mutluluk ve yemek” demişler anlayacaksınız. Bu söylem bize gösteriyor ki, Sakızlılar eski yıllardan beri, nasıl iyi vakit geçireceklerini çok iyi biliyor. Son yıllarda gittikçe adını duyuran Thimiana köyü Mostra Karnavalı da bunun en önemli belgelerinden biri.
Güzel sahilleri, Kambos bölgesinin zengin taş malikaneleri, narenciye bahçeleri, yakın zamanda açılan Sakız Kültürü Müzesi, Armolia, Mesta, Pyrgi ve Olympi gibi ortaçağ kale köylerinin geleneksel taş evleri, kaybolmaktan keyif alacağınız labirent sokakları, Kuzeyde Vrondatos, Volissos, Kardamyla ve tabii ki akşamları kurulan bol ve taze deniz ürünleri içeren sofraları başka bir yazıda anlatalım... İşte geçen sene bugünlerde gittiğimiz son karnavaldan notlar…

Karnaval Turizmi

KARNAVAL HEYECANI

Çeşme limanından kısa sürede geçtiğimiz Sakız Adası’na ayak bastığımızda soğuk poyraz biraz üşüttü; ama bizi gümrük çıkışında karşılayan Sakız Belediyesi Turizm ofisi sorumlusu Bayan Rena Pagoudi Damigou’nun güleryüzü, adanın yüksek enerjisi ve ısıtan Ege güneşi bize güç verdi, zamanımız kısıtlı olduğu için birinci günümüzde misafirlerimizi adanın kuzeyine Kardamyla ve Lagkada köylerine doğru götürmek istedik. Yolumuz üzerinde adanın sembolü yel değirmenlerini gördükten sonra huzurlu balıkçı köyü Kardamyla’ya ulaştık, adaya bahar gelmiş ağaçlar çiçeklenmiş ve küçük köy meydanında bile karnaval hazırlığı var, belli ki pazar günü burada da kutlamalar olacak. Kardamyla’nın sakin limanında kahve molası veriyoruz, adalara dair sohbetler başlıyor. Bir sonraki ada gezimiz nereye olsun diye tartışırken karnımız acıktığı için Lagkada’ya doğru hareketleniyoruz. Ada merkezinin yaklaşık 16 km kuzeyinde yer alan Lagkada, tepeden bakınca manzarasına doyum olmayan bir balıkçı köyü, Lagada diye de telaffuz ediliyor. Ege denizinde tekneleriyle dolaşanların uğrak noktası ve Sakız adasının resmi olarak 3. Resmi deniz gümrük kapısı. Denize nazır tavernalarda Yunan mutfağının, mezelerin ve deniz ürünlerinin tadının çıkarılacağı en güzel yer. Burada Giorgos Passas’ın tavernasında kurduğumuz sofrayla saatlerin nasıl geçtiğini anlamıyoruz bile. Kesinlikle adada zaman yavaş akıyor. Nasılsa akşam oluyor ve artık merkeze giderek otelimizde biraz dinlenme vakti, çünkü isteyenlerle akşam tekrar buluşarak keyif yapacağız ve ada merkezinde yaşanmaya başlayan karnaval heyecanına tanık olacağız. Özellikle gençler daha akşamdan ilginç kıyafetler giyerek cadde ve kafeleri dolduruyorlar. Ve tabi ki adaya gelmişken uğrayacağımız bir tavernada biraz Ege tınılarıyla kulağımızın pasını da silmek gerek..

Karnaval Turizmi

SAKIZ ADASI'NDA APOKRİES ve KARNAVAL EĞLENCELERİ

Pazar sabahı erkenden kalkıp hazırlanıyoruz ve ada merkezine yaklaşık 8 km mesafede bulunan Thimiana köyüne gidiyoruz, daha köyün girişinde bizi karşılayan görevliler, kurulu standlar ve rengarenk sokaklar bize bol fotoğraf karesi çekme imkanı sunuyor. Saatler ilerledikçe kalabalık artıyor, müzik artıyor.. Şimdi güzel bir yer bulup fotoğraf çekme zamanı. Festivalin renkli kortejinde insanlar bir taraftan içip eğlenirken bir taraftan da siyasi mesajlarla göndermeler dikkat çekiyor. Herkes eğlenceden memnun, adanın her yerinden insan görebilirsiniz.
Paskalya’dan önceki döneme Apokries dönemi denir ve bu dönemde, eğlence, iyi vakit geçirme, kılık değiştirme gibi adetler yerine getirilir. Bu adetler Roma dönemine, hatta daha eskiye, Yunan Dünyasının Dionysos Kutlamalarına kadar gider. Bahsi geçen Antik dönemde insanlar tanrı Dionysos şerefine, kılık değiştirir, dans eder, şarkılar söylerlermiş. Kılık değiştirmiş maskeli insanlar grup halinde eğlenirler, yergiler yaparlarmış. Günümüzde de gerek dünyada gerekse Yunanistan’da bir çok yerde bu gelenek devam ediyor.
Sakız Adasında farklı şekillerde kutlanan Apokries, geçen sene şubat sonuna denk gelen haftasonu kutlandı, ve bir sonraki gün haftanın ilk günü olan pazartesi (Temiz Pazartesi ) günü olarak yaşandı.
Son yıllarda iyice popüler olan Thimiana Köyü Mostra Karnavalı tarihi asırlar öncesine, Ortaçağ’a, korsanların Ege de kol gezdiği zamanlara dayanıyor. Hikaye o ki şehre yakın bir köy olan, Thymiana’ lıların eğlendikleri bir pazar günü, korsanlar adaya saldırmıştır. Korsanların geldiğini öğrenen halk, sık sık maruz kaldıkları korsan saldırılarından bıkmış halde, eğlencenin verdiği coşku ve cesaret ile korsanlarla savaşacak gücü bularak onlarla savaşmış, adadan kovmuşlardır. Daha sonra her sene bu günü unutmamak için, birlik ve beraberliği temsil eden gün kutlanmaya başlamıştır.
Mostra Günü; tüm ada halkının katılımıyla, özellikle Thymiana’lıların, Ortaçağ’ a ait kıyafetler ve farklı kostümler, maskeler giyerek müzik, dans ve yemeklerle eğlenceli bir panayır olarak kutladığı güne dönüşmüştür. Korsanlarla ada halkının mücadelesinin canlandırıldığı “Talimi “ halk oyunları, karnavalın en eğlenceli bölümlerindendir.

Karnaval Turizmi

APOKRİES NEDİR ?

Yunanca’da Apokries (Apo=’den ve Kreas=et) etten arınmak, uzaklaşmak anlamına gelir.
Paskalya öncesi 40 gün tutulan oruç süresinde et ve hayvansal ürünlerden uzak durulur.
Apokries Karnavalı, Osmanlı döneminde de var olan ve yüz yıllar boyunca süre gelen bir gelenektir. Paskalya bayramı öncesinde 40 gün boyunca et ve hayvansal ürünlerin yenilmemesi ile tutulan oruca gönderme yapılır.
İlk hafta: Apokries Karnavalı (Genelde Şubat ayı içinde başlar ve 3 hafta sürer) —
Apokries karnavalı, şarap ve festival tanrısı olan Dionysos’a olan bağlılığı temsil eder.
İkinci hafta: Tsiknopempti (Tsikno=Izgara esnasında çıkan duman, Pempti=Perşembe) —
40 gün boyunca yenilemeyeceği için karnavaldan önce seçilen bu perşembe günü bütün herkes ızgarada et yapar ve sokaklarda birçok mağazanın/ dükkanın önünde ızgara yapan ve sokaktakiler ile paylaşan insanlar görebilirsiniz.
Üçüncü hafta: Peynir Günleri Bu hafta aynı zamanda “Beyaz Hafta” da deniyor. Çünkü genellikle insanlar süt ve süt ürünleri tüketiyorlar. Bu haftadan itibaren et ve çeşitlerini yemek yasak. Öte yandan bu hafta içerisinde kadınların da saçlarını yıkamadığı söyleniyor. Çünkü inanışa göre yıkamaları durumunda saçları beyazıyormuş.
Kathara Deftera (Kathara=Temiz, Deftera=Pazartesi) : Apokries Karnavalı’nın bitişini ve oruç döneminin başlangıcını temsil eder. Gelenek olarak et ve hayvan ürünleri yenilmez ve bu 40 gün sonra başlayacak Paskalyaya kadar sürer

Karnaval Turizmi

ADA HEP ZENGİNDİ

Bir kaç satıra sığdırmaya çalışacak olursak; Sakız Adası barındırdığı Sakız kültürü nedeniyle ekonomik ve kültürel açıdan hep zengindi. Bilimsel ve kültürel gelişiminin en büyük sebebi denizcilik, sakız ve narenciye ticareti gücünü bir kenara bırakırsak Sakız Adası büyük şair Homer’in doğum yeri olarak sayılmıştır. Sakız Adası şüphesiz, İyonya’daki (Asya Bölgesi) Yunan kolonilerinin en önemlisiydi. Roma döneminde Sakız Adası düştü fakat Bizans döneminde kendini toparladı ve yaklaşık 1000 yıl boyunca en önemli ticaret adalarından biri oldu. 1346’da Cenovalılar tarafından işgal edildi. 1566’da Osmanlı Devletinin adaya gelmesiyle yeni bir dönem başladı. Ada halkına sakız ağaçları nedeniyle imtiyazlar tanıyan ve hayatı kolaylaştıran Osmanlı Devleti adayı ve sakız ticaretini 1912 yılına kadar elinde tuttu. Son dönemde açılan Sakız Müzesi, Arkeoloji Müzesi, orjinali Mecidiye Camii olan Bizans Müzesi ve Denizcilik müzeleri ile Korais Kütüphanesi ve Etnoğrafya Müzesi adanın geçmişine dair ziyaret edilmesi gereken yerler. Kale içinde ve dışında bulunan az sayıda Osmanlı dönemi eseri size heyecan verecektir... Özetleyecek olursak ada, turizm için elindeki tüm imkanları kullanıyor, karnaval adaya turist çekmek için kullanılan, tüm esnafın, lokantaların, otelcilerin dörtgözle beklediği profesyonel organizasyonlardan biri.

Karnaval Turizmi

KARNAVALLAR HAREKET YARATIYOR

Son yıllarda ülkemizde de yerli -yabancı turistler, çeşitli illerde yapılan karnaval ve festivallere rağbet ediyor. Adana’da Portakal Çiçeği Karnavalı, Edirne’de Kakava Şenlikleri, Urla’da enginar festivali, Gökçeada Meryemana anma şenlikleri, Datça Badem çiçeği festivali, Bozcaada bağbozumu veya yerel lezzetler festivali ve niceleri gibi organizasyonlar artık ülkemizde de turizm hareketliliğinin başlıca aktörleri.
Turizm sektörü, yurt dışında olumlu ülke imajı oluşturmamızda önemli bir rol oynarken ekonomik girdi ve gelişim adına yerli ve yabancı yatırımcılara da fırsat tanımakta ülke eknomisine büyük katkı yapmaktadır. Yaşanan virüs sürecinde aylardır kriz yaşayan turizmcilerin her alanda desteklenmesi, ayakta kalmalarının sağlanması çok önemlidir.

X

Malabadi Köprüsünden Mardin’e

Doğu Anadolu yolculuğumuz devam ediyor. Geçtiğimiz haftalarda Kars’a ve sonra Erzurum’a gitmiştik.Bu hafta Tatvan, Bitlis’ten geçip Batman’a doğru ilerliyoruz, sonra da Güneşn aşık olduğu şehir “Mardin’e” götüreceğim sizi...

Genel olarak Doğu Anadolu’nun soğuk iklimine uygun bir doğa ve bitki örtüsü ile geçen yolculuğumuz sırasında çok ilginç bir durağımız var; “Malabadi Köprüsü”.

Silvan’a 20 km uzaklıkta olan köprünün bir yanı Batman il sınırı diğer tarafı Diyarbakır il sınırı. En son 1989 yılında Silvan Belediyesi tarafından restore edilen köprü Silvan Belediyesi’nin logosunu oluşturan ana unsur. Artuklu Beyliği tarafından 1147 yılında yapılmış köprü gerçekten çok etkileyici. Yedi metre eninde ve 150 metre uzunluğunda olan köprünün en etkileyici yeri su seviyesinden kilit taşına kadar olan yüksekliği; yaklaşık 20 metre...
Malabadi Köprüsü, dünyada taş köprüler içerisinde en geniş kemerli olanı olarak biliniyor. Kemerin her iki yanında, iç tarafta kervan ve yolcular tarafından, özellikle kışın zorlu günlerinde barınak olarak kullanılan iki oda bulunuyor. Köprü nöbetçileri tarafından da kullanılan bu odaları daha önceleri dehlizlerle yolun dipleri ile bağlantılı olduğu, gelen kervanların ayak seslerinin bu dehlizler vasıtası ile daha uzaklarda iken duyulduğu söylenir.

AYASOFYA’NIN KUBBESİ SIĞAR

Köprü için dönemin araştırmacıları ve gezginler; “Modern statik hesabının olmadığı devirde bu açıklıkta o zaman için böyle bir eser hayranlık uyandırıcıdır. Ayasofya’nın kubbesi köprünün altına rahatlıkla girer. Balkanlarda, Türkiye’de, Orta Doğu’da bu açıklıkta, bu yaşta köprü yoktur.” derler. Nitekim Evliya Çelebi de Seyahatnamesi’nde köprü hakkında “Malabadi Köprüsü’nün altına Ayasofya’nın kubbesi girer” yazmıştır.

Yazının Devamını Oku

Kendi soğuk insanı sıcak ERZURUM

Geçen haftaki yazımda Kars’a gitmiştik, hazır oralarda dolaşırken bu hafta da Erzurum’a geçelim. Doğu Anadolu Bölgesi’nde yer alan Erzurum, bölgenin en büyük ili ve Türkiye’nin en kalabalık 29. şehri olarak biliniyor. Şehrin kuzeyde bir bölümü Karadeniz Bölgesi sınırlarına yer alıyor. Denizden yaklaşık 1900 m yükseklikle ve Palandöken Dağı’nın eteklerinde kurulan şehir, tarihin ilk dönemlerinden bu yana farklı uygarlıkları ağırlamış.


Önemli ticaret yollarından biri olan İpek Yolu’nun Erzurum’dan geçiyor olması ve şehrin verimli ovaları da Erzurum’un Anadolu’nun ilk yerleşim yerlerinden biri olmasında önemli rol oynamış. Tarım ve hayvancılığın önemli bir geçim kaynağı olarak görüldüğü şehirde bir diğer önemli değer de kesinlikle kış turizmi. Doğal güzellikleri, tarihi ve kültürel değerleri ile yılın her dönemi turist çekme potansiyeline sahip olan Erzurum’da kış turizmi uzun yıllardır canlı. Erzurum’un insanları her ne kadar dışardan biraz içine kapanık tabir edilse de semaverde demlenen çayla sohbete girdiğinizde size ne kadar açık fikirli olduklarını, kışın kardan kapanan yolları, Selçuklu ‘yu, varoşuyla, üniversitesiyle koca bir şehri ve Dadaş’ın ne olduğunu anlatmaya başlayabilirler. Çayımı içerken öğrendiğim; dadaş, mert, cesur, özü sözü bir zalimin karşısında, mazlumun yanında olan merhametli, kişiye denirmiş.

SELÇUKLU İZLERİ


Kentin tarihi milattan önce dört binlere dayanıyor ama günümüz Erzurum’unda en çok Selçuklu izleri var. Türklere Anadolu kapılarını açan meşhur 1071 Malazgirt Savaşı’yla şehir Saltukoğulları’ndan Saltuk Bey yönetimine verilmiş. Anadolu Selçukluları ve İlhanlılar dönemi yeni yapılarıyla Erzurum’u özel kılmış. Şehri Osmanlı topraklarına 16. yüzyılda katan padişah ise Yavuz Sultan Selim.
Merkezde yürüyerek gezip görebileceğiniz eserler içinde Yakutiye Medresesi, Anadolu’daki kapalı avlulu medreselerin son örneklerinden. 13. yüzyıldan kalan Çifte Minareli Medrese’ye, minaresi kubbesi görünmeyen, taşlar ta Horasan’dan gelmiş. Ulu Cami’ye mutlaka uğramalısınız. Derler ki, Ulu Cami’nin üç ayrı mihrabının olmasının nedeni, padişahın üç ayrı mezhebin gönüllerini alma niyetiymiş. Kalenin içindeki Saat Kulesi de kaçırılmaz. Kalenin milattan sonra 5. Yüzyılda Bizanslılar tarafından yapıldığı sanılıyor. Kaleye gittiğiniz zaman ahşap merdivenli saat kulesine çıkarsanız şehrin en iyi fotoğrafını çekebilirsiniz. Bence Yakutiye Medresesi’nin yanındaki Lala Paşa Camii’ni ve Murat Paşa Camii’ni de mutlaka gezin.

KIŞ TURİZMİ DEYİNCE PALANDÖKEN


Yazının Devamını Oku

Kars turizmine yeni bir yön çizen Doğu Ekspresi’ni bekliyoruz

Kars son yıllarda tren sayesinde turizmde yaptığı atılımlarla bir marka şehir halini almayı başardı ve Türkiye’nin en önemli kış destinasyonlarından biri haline gelmişti. Seferleri durdurulan sadece Doğu Ekspresi değil, birçok bölgesel hat ve tren yaşadığımız süreçte çalışmıyor. Yalnızca Karslılar değil tüm turizm çevreleri koronavirüs tedbirleri kapsamında seferleri durdurulan Doğu Ekspresi’nin tekrar şehirlerine geleceği günü bekliyor. Umarız önümüzdeki kış tekrar aynı hava yakalanır ve Kars turizmde hakettiği ilgiyi görür.


Türkiye’nin en doğusunda olduğundan mıdır bilinmez, biraz kendi kaderine terk edilmiş yalnızlaştırılmış bir şehir Kars. Oysa ki bir zamanlar “Doğu’nun Paris’i olarak anılan kentin aslında ne denli estetik binalara, düzgün kent planına ve hassas ruha sahip olduğunu görmek için sokaklarında yürümeniz yeterli.

Bir demiryolunun bir trenin bir şehrin kaderini nasıl değiştirdiğinin son öyküsüdür aslında Kars’ta doğu ekspresi ile yaşanan turizm hareketliği. Son yıllarda kış turizmi denilince ilk akla gelen şehirlerden olan Kars’ın turizm gelirleri virüs salgını döneminde yüzde 80 azaldı.
Karslılar koronavirüs tedbirleri kapsamında seferleri durdurulan Doğu Ekspresi’nin tekrar şehirlerine geleceği günü bekliyor. Ankara ile Kars arasında sefer yapan ve salgından hemen önce ilgi odağında olan Doğu Ekspresi ile kente gelen yerli ve yabancı turistler, turizmi canlandırmıştı. Ankara’dan Kırıkkale, Kayseri, Sivas, Erzincan ve Erzurum güzergahını izleyen Doğu Ekspresi treni, yaklaşık 24 saatlik yolculuğun ardından yolcularını Kars’a ulaştırıyordu. Seferleri durdurulan sadece Doğu Ekspresi değil, birçok bölgesel hat ve tren yaşadığımız süreçte çalışmıyor.

Geçmişte hep Kars’ın beyaz yalnızlığından dem vururduk, özellikle kış aylarında... Ama son yıllarda Doğu Ekspresi’nin seferlerinin şehre katkısı ile Kış turizmi bu şehir için önemli bir ekonomik kaynak oldu. Karslılar şimdi dillerinde “Kara Tren” türküsü, Doğu Ekspresi’nin şehre geleceği günü iple çekiyor. Turizm pastasından kendine göre pay alan insanlar umutlu, virüs salgını sonrası doğu ekspresi turistlerine “Daha güzel bir Kars ile onları karşılayacağız” mesajı yollayarak, özlemlerini dile getiriyorlar . Doğu Ekspresi turistleri Kars’ta gerçekleştirdikleri turizm aktiviteleri kapsamında Kars mutfağını deneyimleme, Sarıkamış’ta kayak, Çıldır Gölü’nde atlı kızak turu, Ani Harabeleri gezisi, ozanları dinleme gibi kültürel ve doğal turizm faaliyetlerine katılıyorlardı. Bu faaliyetler ve kentin yerel değerlerinin koruması yönündeki duyarlılıklarının, yeni bir ivme kazanmış Kars’ın sürdürelibilir turizmini olumlu yönde etkilediği kuşkusuz.

ANKARA’DAN, KARS’A GEZE GEZE 32 SAAT


Yazının Devamını Oku

İnsan Safranbolu’yu yaşayarak öğrenir…

Safranbolu, Karabük iline bağlı, kendine has doğal ve kültürel dokusunu korumuş şirin bir yerleşim yeri. Safranbolu’ya giderken yolunuz üzerinde karşınıza simsiyah ve tozduman görüntüsüyle çıkan demirçelik tesisleri sizi endişelendirse de Karabük’ü geride bırakıp doğal vadi içindeki kent merkezine inerken Safranbolu’nun bembeyaz evleri “Hoş geldiniz” der; ama insan asıl olarak Safranbolu’yu yaşayarak öğrenir

Safranbolu sahip olduğu kültürel varlıkları doğal dokusu içinde korumakta başarılı olmuş ve 1994 yılı sonunda UNESCO tarafından “Dünya Miras Listesi”ne dahil edilmiş ve bir dünya kentidir; bu yüzden ülkemiz turizminde yerini her zaman korumuştur.

BİTMEYEN TURİZM

Safranbolu’da turizm hareketliliğinin hiç bitmemesinin iki önemli sebebi var; birincisi kentte koruma altına alınan bölgede eski sivil mimari örneği yapıların arasında gözü rahatsız edecek başka hiçbir çirkin, modern yapının olmaması ve başarılı restorasyonların yapılması ikincisi ise tarihi kentte yaşayanların bu tarihi miraz evlerin ve sokakların korunması ile onlara turizm kanalıyla geri dönüş olacağının bilincine varmış olmaları.
Korumanın Başkenti unvanıyla da anılan Safranbolu’da 8 Ekim 1976’da Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu Başkanlığı’nın aldığı koruma kararıyla bugüne kadar 700’den fazla tarihi eser restore edilerek turizme kazandırıldı.

Türkiye’de kent ölçeğinde UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde tek yer olma özelliği taşıyan tarihi ilçede, Tarihsel ve Doğal Sit Alanı kararının alınmasının ardından günümüze kadar geçen zamanda, tarihi eserlerin geleceğe taşınması için çok sayıda restorasyon çalışması yürütüldü.

Açık hava müzesini andıran, Osmanlı mimarisini, dönemin şehir hayatını ve kültürünü yansıtması dolayısıyla en iyi örneklerden biri olarak gösterilen, o dönemden kalma han, hamam, konak, çeşme, cami ve köprülerin yer aldığı tarihi ilçede, vatandaşlar da koruma bilincini benimseyerek tarihi dokunun bugünlere gelmesi ve geleceğe aktarılmasına katkı sağlıyor.

NÜFUSUN 9 KATI ZİYARETÇİ

Yazının Devamını Oku

Bursa Turizminden ve şehrin insanından hakettiği ilgiyi göremeyen YILDIRIM KÜLLİYESİ

Bursa erken dönem Osmanlı mimari eserlerini barındıran, Sultan Orhan’dan başlayarak en güzel külliyelerin yapıldığı bir şehir. Öyle ki bu külliyeler bakıldığında her yerden görülebilsin, şehri süslesin, yaptıran Sultanın şehre mührü olsun diye tepelere yapılmış. Hatta o günlerde, şehrin kuzeyinde verimli ova güneyinde ise Uludağ olduğu bilinci ile Sultan Orhan ile birlikte surlar dışına taşınan yerleşimin, şehrin doğu – batı istikametinde gelişebilmesi yolunda adımlar atılmış ve en batıda 1. Murat Hüdavendigar kendi adına külliyesini, en doğuya da Yıldırım Bayezid Külliye’sini inşa ettirmiş.


Geçtiğimiz günlerde ziyaret ettiğim Yıldırım Külliyesi’ni mahzun, sıkıntılı, kendi halinde buldum. Bursa’da Osmanlı dönemi külliyelere yapılan en büyük kötülük etraflarının düzensiz yapılaşma ile ev ve apartmanlarla çevrilmiş olmasıdır. Yıldırım’da da bu fazlasıyla var maalesef.
Ben hep yapıların etrafında gelişigüzel yapılarak, adeta külliyeyi kamufle eden çirkin binalar yerine dönemin mimari özelliklerini yansıtan eski Bursa evleri ile çevrili olmalarını ve o eski evlerle bütünleşmelerini hayal ederim. Bursa’ya gelen turistlerin, grupların yüzde doksanının ziyaret ettiği yerler belli; belki Muradiye Külliyesi, Tophane bölgesi, Ulucami, çarşı-hanlar bölgesi ve Yeşil Türbe ile sona eren bir rota...

BİR DE DÜZENLEME OLSA

Yıldırım Külliyesi’ni güzergahına alan kaç tane acenta veya rehber vardır? Sorsak zaman yetersizliğinden dem vurabilirler ama ondan da daha önce külliyeye ulaşan yolların dar ve park etmiş arabalarla işgal edilmiş olması, külliyede uzun süredir devam eden restorasyon ve yeterli derecede yerli yabancı ziyaretçiyi o noktaya çekecek düzenlemelerin olmaması... Halbuki bu şehir Yıldırım Bayezid’ın mirasını yiyor. Devletin sınırlarını Rumeli’de genişleten, İstanbul’u üç kez kuşatan, İstanbul boğazında Anadolu hisarını yapan, savaşlardaki başarısı ile Yıldırım lakabını alan, Emirsultan hazretlerinin kayınpederi, Niğbolu zaferi sonrası Ulucami’yi Bursa’ya kazandıran Bayezid Han’ın külliyesi daha çok ilgiyi haketmiyor mu? Yoksa 1402 yılında Timur ile giriştiği Ankara Savaşı’nı kaybettiği için ona kırgın mıyız? Timur’un yanında 7 ay 12 gün esir olarak kalan bu büyük Sultan, 43 yaşında 8 Mart 1403 yılında vefat etmiş, cenazesi oğlu Mehmed Çelebi tarafından Bursa’ya getirilerek, külliyesi içerisindeki türbesine defnedilmişti. Restore edilen türbesi ise geçtiğimiz yıl kasım ayında ziyarete açılmıştı.

YILDIRIM KÜLLİYESİNİ BURSA TURİZMİNE NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?


Yazının Devamını Oku

Turist Rehberliği

Geçtiğimiz hafta sonu 21 Şubat Pazar Dünya Rehberler Günü’ydü. Dünyanın dışardan çok hoş görünen ama aynı zamanda en nankör ve zor mesleklerinden biridir turist rehberliği...


Türkiye’deki iyi eğitim almış, genel kültürlü, en kötüsü bir üniversite mezunu, en az bir yabancı dili iyi bilen meslek gruplarından biridir. Hakkında en çok şehir efsanesi yaratılan, en çok ön yargı ile yaklaşılan mesleklere örnek ararsanız, cevap yine rehberliktir.
Uzaktan herkesin bildiği ama iyi tanınmayan bir meslek. Bazılarına göre iş bile sayılmıyor, öyle ya “Hem geziyorsun hem para kazanıyorsun daha ne istiyorsun? Yediğin önünde yemediğin arkanda, her gün eğlence, her gün gezi, güzel kadınlar, yakışıklı delikanlılar, güzel oteller” deyip geçerler... Ama bir an durup düşünmezler mesela, rehberler eve döndüğünde yol yorgunluğu yüzünden kaç gün kendilerine gelemez, sinirler yıpranır, her türlü hava koşulunda her gün yüzlerce kilometre yol yapılır, off deme şansı yoktur, her koşulda sabırla gülümsemek zorundadır...

HER NAZI ONLAR ÇEKER

Her zaman en erken kalkan, en geç yatan onlardır, şoförü ayrı garsonu ayrı idare eder gönlünü almaya çalışır, üstelikte her zaman güzel temiz bir oda beklemez, her çeşit otel odasında yatmışlığım vardır mesela Yol boyunca otobüste, bırak misafirleri, o turu satan acente sahibinin bile hiç duymadığı yüzlerce farklı konudaki bilgiyi, her grup için o insanların anlayacağı bilgi seviyesinde yeniden formüle edip anlatan, ülkemizin dört bir yanına dağılmış, köyünden şehrine, yüzlerce müze ve ören yerine nereden girilir-çıkılır, yürüyüş rotası nediri bilen, her biri birbirinden farklı kültür, gelir ve öğretim geçmişine sahip misafirleri aynı oranda mutlu etmesi, ve sürekli çıkan anlaşmazlıkları, seyahate dair araç bozulması dahil sorunları çözmesi beklenen kişilerdir rehberler.
Ailelerini kimse sormaz mesela, sevenleri ne yapar onlar yollardayken ? Çocukları anneleri ya da babalarını görmeden nasıl büyürler, kaç tane müsamere, tiyatro gösterisi, ilk alınan karne, mezuniyet töreni kaçırılır? Evinden yüzlerce bazen binlerce kilometre uzakta dağın başında veya bir adada, çalan bir telefonla çocuğunun, hayat arkadaşının, annesi ya da babasının bir sorunu olduğunu, hastaneye kaldırıldığını öğrendiğinde ne hisseder?

ÇOK MU KAZANIRLAR

Her geçen sene kötüye giden turizm sektörü yaşanan virüs süreci ile dipte... Rehberlerde öyle... Ülkemizde bir rehberin senede iyimser tahminle sadece 100-150 gün çalışabildiğini, bu sürede kazandığı yevmiyeyle de 12 ay yaşamak zorunda olduğunu, sağlık-emeklilik primleri, tüm ev, okul, kılık kıyafet masraflarını işte bu sürede kazandıkları parayla ödemek durumunda olduklarını unutmayın, yani istikrarsız bir meslektir bu meslek, o duyduğunuz şehir efsanelerine de pek inanmayın. Bunun yanında sürekli kendini geliştiren, araştıran, okuyan sonu olmayan bu meslekte bir noktadan sonra farklı konularda uzmanlaşma yoluna giden insanlardır.

Yazının Devamını Oku

Tadı damaklarda kalan kent

İnsanların yaşamak için yemek yedikleri değil, yemek yiyebilmek için yaşadığı Gaziantep’te elbette tadı damakta bırakacak başka şeyler de var... Çarşı bölgesi, Karagöz’den kalealtına kadar olan bölüm, hanlar, el sanatı dükkanları, baklavacılar bana Halep günlerimi hatırlatan eski taş evlerle süslü sokaklar...


Gaziantep’e batıda yaşayanlar Güneydoğu’lu bir şehir, Güneydoğu‘da yaşayanlar batılı şehir gözüyle bakar. Gaziantep Fırat’ın batısında kalmasıyla batılı, sınırlarının Güneydoğu Anadolu’da bulunmasından dolayı da Güneydoğulu bir şehirdir.
Şehir kültür olarak güneydoğuya daha yakındır ancak şehirleşme, sanayileşme ve gelişmişlik yönüyle batıya hatta Bursa’ya benzer.
Gaziantep ‘te gezmekten en çok keyif aldığım yer tabiiki çarşı bölgesi, Karagöz’den kalealtına kadar olan bölüm, hanlar, el sanatı dükkanları, baklavacılar bana Halep günlerimi hatırlatan eski taş evlerle süslü sokaklar...

SOKAKLARINDA GEZİN


Bir şehri tanımanın en iyi yoludur sokaklarında yürüyerek gezmek. Bir mahalle fırınında yapılan, kürek üzerinde dumanı tüten lahmacunlar gözümün önünden gitmiyor. O yürüyüş esnasında kokusu eksik olmayan kebapçılar, ciğerciler, katmerciler, dürümcüler ve baklavacılarsa köreltmeye çalıştığım nefsimi ısrarla uyandırmak için yarışıyordu sanki. Yaralı ve eskimiş halini yeni bir yüze sarıp sarmalamaya çalışan bir kentin içine, yüreğine doğru yürüyüp gittim. Çingene kızın kendisi ve belki de binlerce yıl önceki halinin mozaikten bir portresi, daha sonra karşıma çıkacaktı.

Kentin dar ve kıvrımlı sokaklarında yürümek, adım adım bulmaca çözmek gibi bir duygu uyandırıyor insanda. İşgal yıllarında, iki insanın kolayca kapatabileceği bu sokaklarda yapılmış, kent savunması. Sağlı sollu yüksek duvarlardaki kemerli kapılar kapandı mı “hayat“ içeride kalıveriyor.

Yazının Devamını Oku

Atatürk Caddesi trafiğe kapatılınca ne olacak?

Tarihi Çarşyı ve Hanlar Bölgesi’ni ortaya çıkarmak için uygulanacak projeyle ilgili yarışma sonuçlandı. Proje kapsamında birinci seçilen çalışmada Heykel ‘in trafiğe kapatıldığı görülüyor. Ancak yarışma jürisinin birinci olan projenin mimarlarına, revize önerisinde bulunabilecekleri konuşuluyor. Konu çok hassas, zira Bursa’nın en yoğun caddesinin trafiğinin böyle bir durumda ne olacağı hangi alternatiflere yönlendirileceği merak konusu. Burada Cumhuriyet Caddesi’ni pratiğini de unutmamak gerekiyor.

Haziran ayında yazmıştım, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının desteği ile Ulu Cami ve etrafındaki hanlar bölgesinde tarihi silueti bozan yapıların kamulaştırma süreci başladı, yaz aylarında bazı kamu binaları yıkıldı, diğerleri de yıkılacak. Etaplar halinde 430 bin metrekarelik alan yenilenip, restorasyonları yapılacak,
1958 kapalıçarşı yangını sonrası restorasyonu yarım kalan, tamiri iyi yapılamayan bazı hanlar için de iyileştirmeler, cephe sağlıklaştırmaları gerçekleşecek, bölge ihya edilecek.
Bölgeyi yakından bilen, yaşayan biri olarak desteklediğim bu proje tarihi çarşı, hanlar bölgesi ve Bursa turizmi için çok önemli bir proje. Hanlar Bölgesi tarihi Bursa’nın kalbi. Yıllar içinde bölgenin düzenlenerek tarihi dokusunun ön plana çıkarılması için çeşitli girişimler yapıldı. 1985’te Neşe Arolat’ın projesi Orhan Gazi Meydanı’nda uygulanmış, Kozahan, Ulucami ve Orhan Cami ortasında kalan alan günümüzdeki halini almıştı. İlki 2008’de açıklanan, bölgenin yayalaştırılmasına yönelik yapılan projeler ise hep kağıt üzerinde kaldı.

İLK SOMUT ADIM

Bursa’da Tarihi Çarşılar ve Hanlar Bölgesi’ni ortaya çıkarmak amacı ile başlatılan proje yarışması geçen hafta sonuçlandı. Proje kapsamında birinci seçilen çalışmada Heykel ‘in trafiğe kapatıldığı görülüyor. İlk kez Alinur Aktaş’ın büyükşehir belediye başkanlığı döneminde merkezi hükümetin desteğiyle tarihi proje için somut adımlar atıldı ve yıkımlar başlamıştı. Başkan Aktaş da projeyi çok önemsediğini söylemiş, hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ile görüşerek Ankara’nın desteğini almıştı. Aktaş, ortak aklı burada da hayata geçirerek, uygulanacak proje için yarışma düzenlenmesine karar vermişti. İşte o yarışma sonuçlandı. Fotoğrafını görebileceğiniz proje, jüri tarafından birinci seçildi.

MERKEZ BANKASI NEREDE?

İstanbullu bir mimarlık firmasının kazandığı projenin ekip başı Ece Avcı. Projede Merkez Bankası’nın yerinde kaldığı görülüyor, halbuki şu anda yerinde yok, yıkıldı. Projede en dikkat çekici detay, araç yolunun ortadan kaldırılması. Yani eğer 1. seçilen proje kabul edilirse, Heykel araç trafiğine kapatılmış olacak.

Yazının Devamını Oku

Ege adaları ile bağlantı koptu...

Geçen sene mart ayı başından bu yana Ege adaları ile bağlantı koptu, sadece ticaret ve turizm taşımacılığı değil iki yaka arasındaki dostluk ve arkadaşlıklar da koptu. Bu yazımız için Türkiye ile Yunanistan’a ait adalar arası taşımacılığın ve oradaki turizm organizasyonunun önemli isimlere ulaştık, sürecin nasıl geçtiğini ve 2021 öngörülerini sorduk.

 

Turizm sadece Türkiye’nin değil tüm dünya ülkelerinin en önemli ekonomik geçim kaynağı ve sektör canlı olduğunda beraberinde milyonlarca insanı harekete geçiriyor, yaşatıyor. Yaklaşık bir senedir içinde bulunduğumuz sıkıntılı süreç Turizm sektörünün tüm kollarını, çalışanlarını yormuş durumda.

2020’de turizm sektöründeki ekonomik kayıp 1,3 trilyon dolar olurken, sektörde 100 ila 120 milyon istihdam risk altında. Merkezi Madrid’de bulunan Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (BMDTÖ) yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınından dolayı 2020’de dünyada uluslararası seyahat edenlerin sayısının bir yıl öncesine oranla yüzde 74 düştüğünü açıkladı.”Turizm tarihinin en kötü yılı” ifadesini kullanan BMDTÖ, salgından dolayı getirilen seyahat kısıtlamalarıyla turizm sektöründe, geçmişte örneği olmayan bir krizin yaşandığını vurguladı.
Turizm sektörün farklı dalları kendi çabaları ile ayakta kalmaya çalışıyor, sabırla virüs sürecinin sona ereceği günleri, seyahatlerin başlayacağı günleri bekliyor.

Bunlardan biri de, her yıl binlerce insanı Ege’nin bir yakasından diğerine taşıyan, binlerce insanın birbirine kavuşmasını sağlayarak, turizm hareketliğine büyük katkı koyan, Türkiye ve Anadolu’ya yakın Ege adaları arasındaki turizm hareketinin baş aktörü feribot firmaları. Geçen sene mart ayı başından bu yana Ege adaları ile bağlantı koptu, sadece ticaret ve turizm taşımacılığı değil iki yaka arasındaki dostluk ve arkadaşlıklar da koptu. Bu yazımız için Türkiye ile Yunanistan’a ait adalar arası taşımacılığın ve oradaki turizm organizasyonunun önemli isimleri, bu bağlantıyı sağlayan yılların tecrübesi Çeşme-Sakız adası arası çalışan Ertürk Lines Yöneticisi Nezihe Ertürk, Marmaris ve Bodrum’dan Kos-Rodos-Leros adalarına taşımacılık yapan Yeşil Marmaris Lines Operasyon Müdürü Sertaç Erarslan ve Kuşadası- Samos, Patmos arası çalışan Meander Travel Genel Müdürü Engin Ersenbil ‘ ulaştık, sürecin nasıl geçtiğini ve 2021 öngörülerini sorduk.

Feribotlar mart ayından bu yana bekliyor, çalışanlar da sabırla demir alacakları günü gözlüyor. Ada sevdalıları ise perişan. Kapılar açılacak, gemiler çalışacak söylemleri ile bahar ve yaz ayları geçti yaz bitti. Yunanistan 14 ülkeye kapıları açtı ama Türkiye’den turist kabul etmedi. Türkiye’den kısa bir yolculukla ulaşılabilen Ege adaları, geçen yıl tam 330 milyon Euro bırakan Türk turisti bu yaz hasretle bekledi. Sakız adasından konuştuğum bir arkadaşım adaya gelen her Türk turistin, Alman, Hollandalı vs turistten 3 kat daha fazla para harcadığını, alışveriş yaptığını anlatıyor ve ekliyor; “Türk turist balık lokantalarında taze balık, kalamar, ahtapot yerken Alman turist karnını salata ile doyuruyor.”

Yazının Devamını Oku

Geçmişten bugüne ülkemizin en popüler kayak merkezi Uludağ bizi bekliyor

Şimdi bizim için kış mevsiminde yağan karla beyaza bürünen Uludağ’a gitme zamanı. Sezon geç de olsa açıldı; tesisler hazır. Bu kış, virüs süreci beraberinde bazı kısıtlamaları getirse de karlı Uludağ’a hafta içi bir gün ister kayak yapmak ister sadece doğayı yaşamak için vakit ayırmalısınız. Ben size Teleferik’le çıkmayı ve muhteşem kar manzarasının tadını çıkarmanızı tavsiye ediyorum. Kısa kar sezonunu kaçırmayın.


Uzun zamandır beklediğimiz kar geldi. Önce Bursa’ya hayat veren Uludağ’ı sonrada şehrin her yerini beyaz örtü kapladı, toprağa bereket insanlara umut oldu. Bursa’da yaşayanlar için kış mevsiminde heykelde yürürken başını kaldırdığında karsız bir Uludağ görmek kadar kötü bir duygu olamaz, gözümüz hep karlı Bakacak Tepe’sini ve sonrasında da dağın eteklerine doğru inen beyaz örtüyü arar.

ULUDAĞ’ DA TURİZM


Uludağ ilk olarak yaz turizmi açısından yaylalarıyla ilgi gördü. Kış turizmine açılması Fatih Tepe’de bir kayak evinin yapımıyla başladı. Bunu 1941’de Büyük Otel’in yapımı izledi. 1953’de yeni bir kayakevi yapıldı ve çevrede düzensiz yapılaşma başladı. 1961’de Ulusal Park olarak korunmaya alınınca izinsiz yapılar yıkılarak bu çeşit yapılaşmaya son verildi; yeni oteller ve kamu dinlenme tesisleri yapımına başlandı.
Günümüzdeki tesislerin çoğunluğu 1970-1980 yılları arasındaki 10 yıllık dönemde yapıldı. 21 Ekim 1985’te Uludağ Kayak Merkezi Uygulama imar Planı yapılarak 1. Gelişim Bölgesi olarak adlandırılan oteller mevkiinde yapılaşma dondurldu. Bundan sonraki yapılar için II. Gelişim Bölgesi olarak isimlendirilen kesim 5 Ağustos 1986 da Turizm Merkezi ilan edildi.

ESKİ ADI KEŞİŞ DAĞI’YDI


Yazının Devamını Oku

Karlı kışın yıldızları

Çok özlediğimiz kar geldi.. ve şimdi bizim için kış mevsiminde yağan karla beyazlara bürünerek bir başka güzel olan Abant ve Gölcük göllerine gitme zamanı.

 

Ne zaman kar yağsa aklıma ilk önce Abant Gölü gelir. Sonbaharı da güzel ama kar belki de en çok bu göle yakışıyor. Kar da yürümekten keyif alanlar için muhteşem bir parkur. Bolu bölgesinde irili ufaklı bir çok göl var fakat Gölcük ve Abant gölleri bence kar yağdığı zaman kış mevsiminin yıldızları..
Uzun zamandır süren yağışsız, kurak kış günlerine evlerde olduğumuz bu haftasonu yağan karla nokta koyduk, belki de bu satırları okurken pencereden yağan karı izliyorsunuz..Kar herkese moral oldu, doğaya can verdi, heryeri olduğu gibi Abant’ı ve Gölcük’ü beyaz bir örtüyle kapladı.

Abant ve Gölcük’ü karlı halini merak edenlerle yaşadığımız süreçte kısıtlamalar nedeniyle haftasonu gidemiyorsak biz de hafta içi gideriz değil mi? Üstelik hafta içi çok daha güzel ve sakin olur..Günübirlikte olsa karda yürüyecek olmanın heyecanı, defalarca Abant’ı görmeme rağmen beyaz örtüye olan özlem, karlı Abant’ı yeniden görmek bu güzellikleri farklı açılardan göstermek ve paylaşmak keyif veren bir duygu. Ocak ve şubat aylarında en az 2 kere bölgeye gezimiz var, beni sosyal medya hesaplarımdan takip edin, sizi de bekleriz.

Kartpostaldan Fırlamış Gibi

Göle Bolu otobanı tarafından giriş yapıyorsanız sizi yakın zamanda yapılan bir ziyaretçi merkezi ve açık otopark karşılıyor. Göl çevresinde tek yön bir trafik var ama arabaların göl çevresinde dolaşması doğal hayata verdiği zarar nedeniyle eleştiriliyor. Gölü yaşamanın ve gezmenin en iyi yolu yürüyüş.

Yazının Devamını Oku

Turizmde ne umduk ne bulduk ne bekliyoruz

COVID-19 salgını nedeniyle turizm sektöründe 2020 yılı “kayıp yıl” olarak kayıtlara geçti. Hepimiz evlerde geçmiş yılların seyahat anılarına dair fotoğraflarla avunduk, sosyal medya hesaplarımızda eski kareleri tekrar paylaştık.

Bunaldık, gezmeyi çok özledik. Aslına bakarsanız 2019 yılı da turizm sektörü için çok zirvelerde bir yıl değildi ama ortadaki insan hareketliliği, yerli turizmin getirdiği otel dolulukları, turlar, yeme içme sektörüne yansımaları ile işler devam ediyordu. Yıllardır ülkemize gelmeyen nitelikli Amerikalı, Avrupalı ve Japon turistlerin eksikliği bu şekilde unutulmuş onların yerini almaya çalışan Ortadoğu, Rus, Endonezya, Malezya ve Çin gibi ülkelerden gelen turistlerle sektöre pansuman yapılmaya çalışılıyordu. Demek istediğim ekonomik kriz zaten vardı... Virüs salgını ile birlikte sektörün her paydaşı dibe vurdu...

ÖNCE UÇAKLAR DURDU

Yılın son günlerinde Çin’in Wuhan kentinde bir virüs çıktı, yayılmaya başladı. Çok ciddiye almadık, bize gelmez dedik. Derken uçak seferleri durdu... Rezervasyonlar iptal oldu. Hala inanamadık... İnanmak istemedik. Ta ki yasaklar başlayana kadar. Kapattık, kapandık, durduk, bekledik, ne olacak diye... Yasaklar, kurallar derken “Mayıs sonu toparlanır” diye bir ses çıktı, “Haziran daha iyi olacak” dendi, “temmuzda işler açılır” dedi öteki... Hiçbiri olmadı ve turizm sektöründe çoktan herkes kendini kurtarma derdine düşmüştü . İnsanlar virüs salgının yarattığı korku nedeniyle uçak yolculuğunu tercih etmez oldu. Havaalanlarında her türlü sosyal mesafe ve hijyen odaklı önlemler alınmasına, uçaklarda saatte 15-20 kez havayı sirküle eden hepa filtrelere vurgu yapılmasına rağmen birçok insan halen daha uçak yolculuğunu tercih etmiyor. Turist rehberleri evlerini geçindiremiyor, turizm taşımacılığında çalışan otobüsler boş arazilerde yatıyor, satılıyor. Birçok otel mart ayından bu yana açmadı bile, çalışanları kıt kanaat geçiniyor.

BİNLERCE ACENTA KAPANABİLİR

Her akşam Tv’de görüşlerini dinlediğimiz, kararları ve önerileri ile hareket ettiğimiz Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu gibi turizm sektöründe de sözüne güvenilir, tecrübeli, tarafsız insanlardan kurulu bir bilim kurulu olsaydı diye yazmıştım aylar önce... Belli ki sesimi çok az kişi duydu... Henüz bir çalışma yok.. Daha önce Türkiye turizminin gelecek beş yıl içinde karşılaşabileceği riskler üzerine çalışmalar yapılsaydı, salgın hastalık, deprem, terör vs. getirebileceği ekonomik sıkıntılara yönelik hazırlıklar yapılsaydı, en azından sektör bu kadar hazırlıksız yakalanmazdı, riskli yatırımlardan kaçınırdı. Kredi almazdı, Nakit veya hızla paraya döndürülebilir yatırımlarda kalırdı. Zorlu süreçte oteller, tur operatörleri, uçak şirketleri, turist rehberleri, ulaştırma şirketleri ve turizm ile ilgili olan diğer sektörler ilk haftalarda liderlerinden destek aradılar şimdi ise herkes kendi gücü yettiğince ayakta kalmaya çalışıyor, küçülüyor, üzülüyor.

Son otuz yılını krizlerle boğuşarak geçirmiş olan Türkiye turizmi, bu krizlerden edindiği deneyimlerle, bu krize de hazırlıklı girebilirdi. Olmadı, beceremedik..

Yazının Devamını Oku

2021’de Havacılık sektörünü neler bekliyor

Sivil havacılık salgının etkisini en derinden hisseden sektörlerin başında geliyor. Yolcu sayılarındaki ani azalma ve ülkelerin getirdiği kısıtlamalarla birlikte dünyadaki birçok havayolu şirketi iflas bayrağını çekmek üzere. İnsanlar virüs salgının yarattığı korku nedeniyle uçak yolculuğunu tercih etmez oldu. Krizden elbette sektör çalışanları da etkileniyor. Havaalanlarında her türlü sosyal mesafe ve hijyen odaklı önlemler alınmasına, uçaklarda saatte 15-20 kez havayı sirküle eden hepa filtrelere vurgu yapılmasına rağmen birçok insan halen daha uçak yolculuğunu tercih etmiyor. Süreçte bazı havayolları farkındalık oluşturmak için uçaklarına maske boyaması bile yapmaya başladı. Garuda Indonesia’yla birlikte Lüksemburglu havayolu Cargolux yakın zamanda Boeing 747-8 uçağına maske boyaması yaptı.



Havayolu maskenin haricinde uçağının gövdesine Not Without My Mask yani maskesiz olmaz boyaması da yazdırdı. Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği’nin (IATA) yaptığı açıklamaya göre seyahat talepleri yüzde 75 düştü ve 4.8 milyon sektör çalışanı işini kaybetme riskiyle karşı karşıya. Tüm bu uçuşlar için bilet kesen Seyahat Acentaları da sıkıntıyı yakından yaşıyor. Covid-19 riskinin artışı yeniden gözlenirken birçok havayolu hem yurt içi hem de yurt dışı uçuşlarına mümkün olduğu oranda önlemler alarak devam ediyor. ‘Bunun devamında bizi ne bekliyor?’ sorusunun cevabı kimse tarafından net bir şekilde verilemezken biz bu soruyu sizler için Bursa’da konusunda uzman her yıl binlerce insanı havayolu şirketleri ile buluşturan üç isme; Ottomantur Turizm Genel Müdürü ve Bursa Ticaret Sanayi Odası Turizm Konsey Başkanı Sibel Ölçüoğlu, Apareia Turizm Genel Müdürü Ayla Altun ve Bursa Skal International Başkanı, Plaza Turizm Yönetim Kurulu Başkanı Serdal Can’ a sorduk.

Sibel Ölçüoğlu - Ottomantur Turizm Genel Müdürü ve
Bursa Ticaret Sanayi Odası Turizm Konsey Başkanı

Turizm deyince aklımıza ne geliyor… 54 senelik bir acentanın 2.nesil yöneticisi olarak kendim de düşündüm ve aklıma elbette ilk olarak gezmek, görmek, tanımak geldi; ama merak da ettim turizm ne demek diye ‘’bir ülkeye ya da bir bölgeye turist çekmek amacıyla alınan ekonomik, kültürel, teknik vb. önlemlerin, yapılan çalışmaların tümü’’tanımını buldum. Kısacık bir cümle; ama ne çok şeyi içeriyor. Artık, sağlık, gastronomi, inanç, spor amaçlı, doğa gibi onlarca amaca, isteğe yönelik turizm çeşidi var; ama bütün bunlara erişebilmek için turizmcilere, acentacılara ihtiyacımız var.
Ulusal havayolumuz Türk Hava Yolları gibi dünyada 800 kadar hava yolu şirketi bulunmakta. Bu şirketlerin de 290 tanesi IATA – Uluslarası Hava Yolu Taşımacılığı Birliğine bağlı.

Yazının Devamını Oku

Mevlana ile buluşma ayı

Aralık ayında tüm gözler Konya’ya çevrilir. Çünkü Şeb-i Arûs zamanıdır. Her yıl bu tarihte Mevlânâ ile buluşmak, onun vuslatına şahit olmak, onu anlamak, hissetmek için Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar akar Konya’ya..Kentin Turizm ekonomisi açısından da çok önemli bir hareketliliktir bu.

 

Maalesef bu yıl Konya’da Mevlana’nın, ölüm yıl dönümü nedeniyle düzenlenen ‘Hz. Mevlana’nın 747’nci Vuslat Yıl Dönümü Uluslararası Anma Törenleri’ kapsamında gerçekleşen Şeb-i Arus töreni virüs salgını nedeniyle seyircisiz gerçekleşti. Hafta içinde düzenlenen ‘Hz. Mevlana’nın 74’üncü Vuslat Yıl Dönümü Uluslararası Anma Törenleri, her zaman olduğu gibi Mevlana Müzesi’nde sandukasının başında Gülbank duasıyla başladı. Ardından Mevlana Kültür Merkezi’nde sema törenine geçildi. Salgın nedeniyle saat sınırlamasıyla seyircisiz gerçekleştirilen törene TBMM Başkanı Mustafa Şentop, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Konya Valisi Vahdettin Özkan, Mevlana’nın 22’nci kuşaktan torunu Esin Çelebi Bayru katıldı. 35 yabancı medya çalışanının da takip ettiği program, televizyon kanallarından Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü’nün sosyal medya hesaplarından canlı yayınlandı.

Her yıl 7-17 Aralık tarihlerinde yapılan törenlere bu yıl pandemi nedeniyle kimse katılamadı. Şeb-i Arûs, düğün gecesi anlamına gelir. Hayatını, varlığını eşi benzeri olmayan bir şekilde “Hamdım, piştim, yandım” diye özetleyen Mevlânâ, ölüm gününü hep “Hakk’a vuslat” yani Yaradan’a kavuşma olarak görür, ölüm gününü de düğün günü sayardı. “Herkes ayrılıktan bahsetti, ben ise vuslattan” diyen Mevlânâ, ölümü ilahi kaynağa, yani Allah’a dönüş olarak yorumlamıştır.

İNSANLIĞA YOL GÖSTERİYOR

Batı dünyasında “Anadolulu” anlamına gelen “Rumi” olarak anılan Hazreti Mevlana, tasavvufi öğretinin en güzel şekilde işlendiği eserleriyle insanlığa yüzyıllardır yol gösteriyor.
Mevlana, 30 Eylül 1207’de, günümüzde Afganistan’ın kuzeyinde bulunan Belh şehrinde dünyaya geldi. Asıl ismi Celaleddin Muhammed olan büyük düşünürün annesi Mümine Hatun, babası “Sultanü’l-ulema” yani “Alimler sultanı” diye tanınan Bahaeddin Veled, ağabeyi Alaaddin Muhammed ve kız kardeşi Fatıma Hatun’dur. Hazreti Mevlana, Horasan’ın büyük alimlerinden olan Bahaeddin Veled ve ailesiyle, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’ten ayrıldı.

PİŞME DÖNEMİ

Yazının Devamını Oku

Turizmde umut 2021'e taşındı

Turizmde yılın son günlerindeki umutlar yavaş yavaş 2021’e taşınırken sektörün önemli isimleri ile süreci nasıl geçirdiklerini ve 2021 beklentilerini konuştuk ve bu hafta da sayfamıza taşımaya devam ediyoruz.


2021 yılının da turizm açısından gelen bilgilere, oluşan şartlara göre şekilleneceğini tahmin ediyoruz. Günlerdir, aylardır salgının yarattığı krizi ekonomik rakamlarla anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz ama belki de rakamsal kayıpların yanında virüs salgınının tüm sektörlerde olduğu gibi turizm sektöründe de bazı değişimleri getireceğini öngörmemiz ve salgın sonrası dönem için hazırlıklı olmamız gerekiyor.
Bu haftaki konuklarımız konularında uzman ve tanınmış üç isim; profesyonel turist rehberi Şerif Yenen, TUADER Turizm Akademisyenleri Derneği Başkanı Prof.Dr. Muharrem Tuna ve GÜMTOB-Güney Marmara Otelciler Birliği Başkanı Ersin Yazıcı…

ŞERİF YENEN: Profesyonel turist rehberi

Çoğunlukla serbest çalışan olarak faaliyet gösteren rehberler, iş olduğunda çalışan bir meslek dalı olduğundan, bir yıla yakın süredir adım adım duran turizm hareketi nedeniyle işssiz kaldılar. Devlet desteklerinden de kısıtlı yararlanabilen meslektaşlarımız zor günler geçiriyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kamu bankalarından rehberlere yönelik sağlanan sembolik kredilerin geri ödeme zamanı geldi çattı bile! Halen işsiz olan rehberlerin bu kredileri ödeyecek durumu yok, çünkü kriz devam ediyor. Dileğimiz bir an önce yeni desteklerin gündeme gelmesi ve bu zor günlerin hızlıca sona ermesi.

PANDEMİNİN OLUMLU YANLARI OLDU MU?

Yazının Devamını Oku

Zamanı telaşsızca akıtan bir kum saati Göynük

Köroğlu dağlarının engebelendirdiği coğrafyada, dik vadi duvarlarına tutunmuş bir kent Göynük. Yüz yıl öncesinin mimari örnekleriyle bezeli beyaz evlerin yamaçlara serpiştirildiği özgün bir yaşam yeri. Tarihte “Diyar’ı Akşemseddin” olarak bilinen Bolu’ya bağlı bu ilçe merkezi, hala Fatih’in hocasının anısını yaşatıyor. Bu kent sokağıyla, çarşısıyla, meydanlarıyla ve zafer kulesiyle soluk alıp veren canlı bir anıt…


 

Son yıllarda keyifle gittiğimiz bir rotadır; Taraklı-Göynük-Mudurnu rotası.. Sonbaharı ayrı, ilkbaharı ayı güzeldir..Turizmin yavaş yavaş canlandığı çevre illerden insanların merak edip geldikleri bu Osmanlı dönemi sivil mimari örneği şirin yapıları, geleneksel yapısı, el sanatları ve mutfağı ile meşhur yerleşimler.. Göynük’ü anlatacağım size biraz bu haftasonu..
Bolu’nun ilçelerinden Göynük’ün, 100 - 150 yıllık evleri, 14. yüzyıldan kalma camileri, hamamları ile kültür turizmi denilince akla ilk gelen yerler arasında olduğunu söylemeliyim. Göynük’e yapacağınız ziyareti hersene mayıs ayında yapılan Akşemseddin Hazretleri şenliklerine denk getirebilirseniz hem unutamayacağınız bir geziye imza atmış olursunuz hemde fotoğraf açısından çok zengin bir gün geçirebilirsiniz.
Göynük çarşısında konuştuğum yaşlı teyzeler Göynük’ün adı olgun, olgunlaşmış” anlamındaki “göynemiş” den geldiğini söylerken bazıları da göynük kelimesinin orman yakılarak açılmış alan anlamına geldiğini de söylediler.
Türk-Osmanlı sivil mimarisinin en güzel örneklerini günümüze kadar ulaştıran yerlerden biri burası. Bakarken soluğunuzu kesen tarih, sokakları dolaşırken içine alıp sevgiyle aniden kucaklayacaktır sizi. Göynük denince akla ilk gelenler Fatih Sultan Mehmet’in Hocası Akşemseddin ve türbesi, şenlikleri, beyaz güzel evler, tepedeki saat kulesi, tarih, güzel yemekler, yöresel büyük tülbent örten kadınlar ve kendi içinde barındırdığı öyküleridir.

“DİYAR-I AKŞEMSETTİN”

Yazının Devamını Oku

Göbeklitepe ve insanları

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 2019 yılının Türkiye’de “Göbeklitepe Yılı” ilan edilmesinin ardından Güney Doğu Anadolu’nun en mistik yerlerinden biri olan Şanlıurfa, Göbeklitepe ile anılmaya başladı. Efsanelerin gerçekle iç içe olduğu peygamberler şehri Şanlıurfa, elbette ki sadece Göbeklitepe’den ibaret değil. Şanlıurfa’da yapılacak şeyler oldukça fazla. Balıklı Göl’ü, Halfeti’yi, Harran’ı ve Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret edebilir, sıra gecesi eğlencesine katılarak yörenin kültürünü yakından tanıyabilirsiniz. Damak tadınıza ve ruhunuza hitap edecek unutamayacağınız bir haftasonu için Şanlıurfa sizi bekliyor.

 

İnsanlık tarihi adına şimdiye kadar bildiğimiz tüm bilgileri tekrar gözden geçirmemize sebep olacak, dünyanın ilk tapınağı Göbeklitepe, Şanlıurfa’ya 15 km uzaklıkta, yakınında bir köy ve etrafında koyunlar otlatılan küçük bir tepe. Başlığa “insanları da” eklememin sebebi Göbeklitepe kazı alanı yakınındaki köyde yaşayan, tarlası- koyunu olan bir çok insanın Göbeklitepe’den değil ama gelen ziyaretçilerden hayli memnun olmaları. Sakin, kendi halinde bu topraklarda ortaya çıkan, insanlık tarihi açısından çok önemli bu alanın ne olduğunu halen daha anlamış değiller ama gelen ziyaretçiler en azından şimdlik onların dikkatini çekiyor ve utanarak da olsa poz vermekten kaçınmıyorlar.
Sözün özü ; Güneydoğu Anadolu’da ücra bir tepede sessizliği bozanlar otobüsler dolusu turistler. Genellikle Türkler, bazen de Avrupalılar. Son teknoloji otobüsler virajlı, özensizce asfaltlanmış yoldan bayıra kadar zorla ilerleyip, taştan bir girişin önüne savaş gemileri gibi yanaşıyor. Ellerinde plastik su şişeleri ve fotoğraf makinalarıyla ziyaretçiler dışarı akın ediyor ve insanlık tarihini, günümüzden tam 12.000 yıl önce inşa edilmiş Göbeklitepe’yi beyin kıvrımlarında çözmeye çalışıyorlar.

Arkeolojik olarak Çanak Çömlek Öncesi Neolitik A Dönemine (M.Ö 9.600 – 7.300) ait olan Göbeklitepe’de, bir tepe üzerine inşa edilmiş çok sayıda yuvarlak biçimli yapı bulundu. 1995 yılında arkeolog Prof. Klaus Schmidt tarafından Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün desteğiyle başlayan kazılar sonucu elde edilen verilere göre bu yapılar yerleşim amaçlı kullanılmamışlar. Göbeklitepe’de bulunan henüz sadece altı tanesi gün ışığına çıkarılmış, toplam 20 adet olduğu belirlenen bu üzeri açık yapıların dini amaçlı yapılmış olduğu biliniyor, yani bu yapılar dünyanın ilk tapınakları. Taş devrinden kalma bu tapınakların yapılış biçiminde ortak bir özellik göze çarpıyor, T biçiminde sütunlar ile çevrilmiş bu tapınakların merkezinde iki T biçiminde sütun karşılıklı olarak yer alıyorlar.

SOYUT SEMBOLLER DE VAR

Arkeologlar boyları 3 ila 6 metre arasında değişen bu T biçimindeki sütunların stilize edilmiş insan tasvirleri olduğunu düşünüyorlar. Bunun sebebi T biçimindeki sütunlarda görülen kol ve el tasvirleri. Ayrıca bu sütunlar üzerine işlenmiş hayvan tasvirleri ve soyut semboller var.

Yazının Devamını Oku

Longoz ormanları ömre ömür katar

Bundan onbeş-yirmi sene önce hiç kimsenin adını duymadığı, sadece bataklık ve çamurluk alan olarak gördüğü longoz ormanlarının aslında doğal denge açısından ne kadar kıymetli, zengin oldukları bilincinin yerleşmesi çok güzel . Buna bağlı olarak son yıllarda insanların merak ederek imkanlar ölçüsünde ükemizdeki az sayıda longoz alanlarına ilgi göstermesi, geziler düzenlemesi de güzel. Ülkemizde; Kırklareli’de İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı, Sakarya’da Acarlar Longoz Ormanı, Sinop’ta Sarıkum Longozu ve Bursa sınırları içinde Karacabey Longoz Ormanı bulunuyor.

Sonbahar renklerinin en iyi yaşandığı yerlerden olan Longoz ormanlarından İğneada’yı gündeme taşıyacağım bu hafta.. Türkiye’nin ve Avrupa’nın kayın ve meşe ağırlıklı ağaçlardan oluşan en büyük longozu olan İğneada, göller ile Karadeniz’in birleştiği eşsiz manzarası, yürüyüş parkurları ve barındırdığı hayvan popülasyonuyla doğaseverleri kendine hayran bırakan bir yer. Bölgede yapacağınız yürüyüşler ömrünüze ömür katar, bu yüzden en az 1-2 gece konaklamalı bir program yapmalı ve bence sonbaharda gitmeli. İğneada Longozu tam 4 göl, 544 tür bitki, 46 tür canlı, 25 tür sürüngen, 50 tür memeli, 30 tür tatlı su balığı, 20 tür deniz balığı, 219 tür kuşa ev sahipliği yapıyor.

DERENİN AĞZI KAPANINCA...

Bir çeşit orman ekosistemi olan longozlar, subasar olarak da tanımlanıyor. Buralar, çok özet olarak yazarsak, denize doğru akan derelerin getirdiği kumların birikerek kıyıda set oluşturması ve dere ağzını kapatması sonucu akarsuyun biriktiği yerde oluşan özel sulak bölgeler.
Dünya’nın ender eko sistemlerinden olan İğneada Longoz Ormanları ve gölleri ziyaretçilerine muhteşem doğa içinde huzurlu saatler vadediyor.
İğneada’da Longoz Ormanları; Karadeniz sahili boyunca Yıldız (Istranca) Dağlarından Karadeniz’e doğru akan derelerin, denize ulaşmadan göllerde ve bu göllerin bataklık alanlarında son bulması ile oluşmuş. Ancak önlerindeki kumul barikatı nedeniyle denizle irtibatları kesilen göl ve bataklıklar, ilkbaharda fazla gelen sularla şişerek geriye doğru taşıyor ve düz araziyi kaplıyor. Bu taşkın alanlar Longoz (su basar) alanlarını ve birbirinden farklı deniz, göl ve orman eko sistemlerini oluşturuyorlar. Her mevsimde taban suyu seviyesi oldukça yüksek, organik madde bakımından zengin olan bu asidik topraklar, üzerinde gelişen ormanları tropikal ormanlara benzer bir şekilde süsleyerek, biyolojik zenginliği artırıyor.

SONBAHAR İDEAL

Yazının Devamını Oku