GeriUğur Çelikkol İzmir Körfezi ucunda Gizli cennet KARABURUN
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İzmir Körfezi ucunda Gizli cennet KARABURUN

İzmir Körfezi’nin en uç noktasındaki Karaburun’a gitmek için 200’e yakın viraj almanız gerekiyor. Ancak sonunda oya gibi işlenmiş koyların yer aldığı lezzetli balıklar yiyebileceğiniz balık lokantalarının bulunduğu, size kendinizi Ege’de bir adada hissettirecek, masmavi denizi ile gizli cennet Karaburun bekliyor olacak.

İzmir Körfezi ucunda Gizli cennet KARABURUN
Karaburun, Ocak-Şubat aylarında gittiğinizde alabildiğine sapsarı nergis tarlalarıyla kaplı; buram buram nergis kokan; ülkemizde organik tarım ve zeytincilik denince akla gelen ilk yerlerden biri olan; Akdeniz Foku’nun bulunduğu nadir yerlerden olan sıcak ve huzurlu bir yer.
Üzerinde yer aldığı Yarımada’ya adını veren Karaburun’un ilk yerleşim yeri olarak ne zaman seçildiği kesin olarak bilinmiyor ama yarımada Kalkolitik Çağ’dan itibaren insan yaşamına ev sahipliği yaptığına göre yerleşimin de bu doğrultuda olması beklenebilir. Tunç Devri’ne özel bazı eşyaların ve aletlerin Çakmaktepe Mevkii’nde (Karaburun Merkezinin yaklaşık 3-4 km. güneyi) bulunması Karaburun’un da çok eski bir yerleşim birimi olduğunu düşündürmektedir.
Karaburun’un bilinen en eski adı Mimas’ tır. Bu ismin nereden geldiğini mitolojik öykülerden bulabiliyoruz. İyonya döneminde şimdi Karaburun olarak adlandırdığımız yerde Stelar veya Stylarius isimli bir yerleşim yeri mevcutmuş. Eski haritalarda bu bölge Capo Calaberno –Calaberno burnu olarak zikredilmektedir. Yarımada’nın Türk egemenliğine geçmesinden sonra Ahurlu veya Ahırlı olarak anılan şehir Osmanlı döneminde Karaburun adını almıştır.
XVI. yüzyılın ünlü denizcilerinden Piri Reis, Kitab-ı Bahriye’sinde Yarımada’nın kıyıları hakkında ayrıntılı biçimde bilgi vermektedir.Ve gene XVII. yüzyılın ikinci yarısında Karaburun’u ziyaret eden Evliya Çelebi Karaburun kazasının, İzmir Mollası’nın arpalığı olduğunu, içinde bir cami, bir hamam ve 7 dükkan bulunduğunu ve ayrıca etrafının zeytinlik ve bağlık olduğunu belirtmektedir.

KESKİN VİRAJLARA DİKKAT

İzmir Körfezi ucunda Gizli cennet KARABURUN
Karaburun kelimesi Caleberno (okunuşu: kaleberno) dan bozularak gelmiş olabilir. Ancak Türkçede Kara sözcüğünün kuzey Ak sözcüğünün de güney anlamlarında kullanıldığı düşünülürse, Karaburun ve Akburun ( Eşendere Mevkii’nde) isimlerinin çıkış nedeni de anlaşılabilir.
İzmir’in en küçük ilçesi Karaburun, yapılaşmanın görülmediği birçok koyu ve doğasıyla, Türkiye’nin bilinmeyen cennetleri arasında yer alıyor aman öyle de kalsın. İzmir ile arasındaki 130 kilometrelik yolun keskin virajlarla örülü olması nedeniyle bakir kalan ve ulaşım sorunları bulunan Karaburun, yarımada üzerindeki 1 belde ve 13 köyün merkezi konumunda.
Güneyde Datça Yarımadası’na benzer coğrafi yapısıyla gizli cennetleri barındıran Karaburun Yarımadası, doğa harikası koy ve plajları bünyesinde barındırıyor. Karayoluyla ulaşımın olmadığı birçok koyu sadece tekne turlarıyla görmek mümkün. Bölge bu özelliğiyle yaz sezonunun en canlı döneminde bile tenha kalmayı başarabiliyor.

DALIŞ TURİZMİ POTANSİYELİ VAR

İzmir Körfezi ucunda Gizli cennet KARABURUN
Karaburun merkezindeki ikisi mavi bayraklı dört plajın yanı sıra, merkezden uzaklaştıkça sakinleşen Esendere, Saipaltı, İğdealtı, Büyükkent, Dolungaz, Yıldızkent, Akçakilise, Yeniliman ve Kumbükü plajlarına sahip bulunuyor. Açık denize bakması nedeniyle çevrenin en temiz denizine sahip Karaburun, balıkçılık ve dalış turizmi konusunda önemli potansiyeller barındırıyor. İzmir-Çeşme karayolunun 55. km.sinden ayrılan bir yolla, Gülbahçe, Balıklıova ve Mordoğan yerleşmelerinden sonra ulaşılan Karaburun ilçe merkezi, aynı adlı yarımadanın kuzeyinde yer alıyor.

Karaburun yarımadası, 200’ün üzerinde kuş türü, Ada Martısı ve Akdeniz Foklarının yaşama ve üreme alanıdır. Nesli tükenmekte olan Akdeniz Foklarının ülkemizde Foça’dan sonra barındığı ender yerlerden biri de Karaburun kıyılarıdır.
Bugün Ege Bölgesindeki en bozulmamış doğal alan olan Karaburun yarımadası, geleneksel yöntemlerle ve hiçbir kimyasal ilaç kullanmadan yapılan tarım uygulamaları, henüz yapılaşmaya kurban gitmemiş sahil kesimi bölgenin en imrenilecek özellikleri... Hemen karşısında bulunan çok sevdiğim Sakız adasını görmekte bana hoş bir duygu veriyor.
Karaburun’da her yıl yaz aylarında çeşitli şenlik ve festivaller düzenlenmete olup ayrıca ilçenin adını farklı platformlarda duyuran Karaburun Bilim kongresi ve ocak ayında düzenene Nergis çiçeği festivali dikkat çekmektedir.

Karaburun ile karşı kıyı arasında dostluk köprüsü
Karaburun ve karşı kıyı arasında oluşturulmaya çalışılan dostluk, geçmiş yıllarda yapılan bazı etkinliklerle pekiştirilmeye çalışıldı. Karaburun kökenli Yunanlılar ile iki yıl önce geliştirilen ilişkilerle başlayan süreç karşılıklı dostluk gezileri ve birlikte düzenlenen etkinliklerle gelişiyor.
 
Yaz aylarında Yunanistan’ın Kavala kentinden yola çıkan bir grup yelkenli tekne, “dostluk ve barış” yolculuğu için Karaburun’a ulaştı.Limni adası üzerinden önce Foça’ya gelen 24 yelkenci Karaburun ve Foça Belediye Başkanları ve Karaburun’dan gelen Türk-Yunan dostluk grubu tarafından karşılandılar. Ertesi gün Karaburun’da Karaburun Belediyesi ve Karaburun Yelken Klubü öncülüğünde aralarında Karaburun balıkçılarının da bulunduğu onlarca irili ufaklı tekne, misafirleri denizin ortasında konvoy halinde karşıladılar. Kavala Belediyesi’nin desteğiyle gerçekleşen bu yolculuğun amacı iki ülke arasındaki denizin Türkiye ve Yunanistan’ı birbirinden ayırmaktan çok birleştirmeye aracı olduğunu, deniz ve denizciliğin barış ve dostluk için çok önemli olduğunu vurgulamaktı.

İzmir Körfezi ucunda Gizli cennet KARABURUN
Yaz aylarında ise Karaburun Türk-Yunan Dostluk Günleri olarak gerçekleşen buluşmalarda İzmir, İstanbul ve Atina’dan gelen müzik ve folklor grupları dostluk için ortak ezgileri ve dansları sergilediler. Pandemi sürecinde bu etkinlikler şimdilik azalmış olsada Nergis festivalini 2022 ocak ayında dört gözle bekliyoruz.

Zeytinde “Hurma”yı, çiçekte “Nergiz”i, sebzede “Enginar”ı, kendine has özellikleriyle sadece bu yarımadada bulmak mümkün. Yüzlerce şifalı otu, onlarca çeşit kekik ve adaçayını, doğanın eşsiz hediyesi yüzlerce kır çiçeğini, Karaburun Yarımadası bünyesinde barındırıyor.

HOMEROS, MİMAS VE NARSİSUS

İzmir Körfezi ucunda Gizli cennet KARABURUN
Mitolojik hikayelerin neredeyse tümü Ege’de geçer. Tanrılar burada savaşır, kahramanlar burada karşılaşır ve buralara gömülür. İlçede yapılan arkeolojik kazı çalışmaları ile ulaşılan eserler de buraya yerleşimin ne kadar eskilere gittiğinin işaretlerini veriyor. Antik hikayelerin çoğunu bize anlatan, İlliada ve Oddise’nin yaratıcısı ünlü antik şair Homeros da bu topraklarda doğdu ve yaşadı. Homeros’un bugün Yunan edebiyatı olarak okunan eserleri hep Anadolu’nun, yaşadığı toprakların hikayesidir. Karaburun eski adı Mimas’la Yunan Mitolojisi’nde de sıkça yer alır. Homeros’un ünlü eseri “Odyssea”’da Rüzgarlı Mimas (Windy Mimas) olarak geçen “Mimas Dağı”, bugün Bozdağ diye adlandırdığımız dağdır. Bu dağın eskiden Mimas olarak adlandırılmasına neden olan hikaye ise söyler: Tanrılarla savaşan gigantların (devler) başında yer alan ve tanrı Zeus’u çok zorlayan Mimas isimli dev, üzerine erimiş demir, çelik ve bakır dökülerek öldürülür ve bir daha uyanmaması için bu dağın altına gömülür. Ayrıca, Karaburun Yarımadası’nın ne denli rüzgar aldığı ve tarih boyunca bu rüzgarı kullanarak, sayısız değirmenler yapıldığı düşünülürse aradaki ilişki kolayca kurulabilir. Yakın bir gelecekte bu özelliğin, “Rüzgar Enerjisinden” yararlanılarak elektrik üretilecek projelerin hayata geçirilecek olması da bu ilişkinin günümüzdeki devam ettiğini gösteriyor.
İlliada ve Oddise’ nin yaratıcısı ünlü şair Homeros, yine bu topraklarda doğmuş ve yaşamış. Yunan Mitolojisine göre Tanrıların tanrısı Zeus’ un kıskanç karısı Hera, çapkın kocası Zeus’un ölümlü kadınlar ve tanrıçalarla ilişkilerini gözetlemek ve kendisini haberdar etmek üzere, yüksek tepelere iki gözcü yerleştirdiğinde; bunlardan biri olan İris’i (Thaumantia da denilen İris, tanrıların habercisi olan tanrıçadır) de Mimas’a göndermişti. Bugünkü İris Gölü adını buradan almıştır.

NERGİS ÇİÇEĞİNİN HİKAYESİ

İzmir Körfezi ucunda Gizli cennet KARABURUN
Nergis’in hikayesi , yıllarca aşık bir peri kızının aşkına karşılık bulamaması nedeniyle ölmesini ve aşık olduğu erkeğin tanrılar tarafından cezalandırılmasını anlatır.Mitolojiye göre; “Kendine aşık olanlara aldırmayıp onlara karşılık vermeyen güzel bir peri kızı Ekho, bir gün ormanda avlanan bir avcı görür. Hikaye budur ki, Narkissos adındaki bu avcı, çok yakışıklıdır. Narkissos’u bir defa gören her kimse onun dillere destan güzelliği karşısında büyülenirmiş. Peri kızı Ekho bu yakışıklı avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak avcı Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek peri kızından kaçar. Ekho ise böyle bir davranışla karşılaştığı için, kara sevda ile içine kapanarak hayatını kaybeder. Kendisinin ölümüne neden olan Narkissos için de “O da benim gibi sevsin ve o da benim gibi kavuşamasın.” diye ah eder. Peri kızının vücudundan arta kalan kemikleri sarp kayalara dönüşür, sesi ise bu kayalarda “echo” dediğimiz yankılara… Ne zaman birisi dağlara, taşlara doğru seslense Ekho’nun sesini duyduğuna inanılır. Peri kızı Ekho da yüzyıllardır acısını başkalarının sesiyle dile getirir.
Olimpos Dağı’nda yaşayan tanrılar bu duruma çok sinirlenirler ve Narkissos’a büyük bir ceza vermeye karar verirler. Günlerden bir gün, Narkissos avdayken aç, susamış ve yorgun bir şekilde nehir kenarına gelir. Nehirden su içmek için eğildiğinde sudan yansıyan kendi yüzünün güzelliğini fark eder. Daha önce görmediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Kendi güzelliğine o kadar hayran kalır ki gözlerini yansımasından ayıramaz. Narkissos artık kendine aşık olmuştur. Narkissos kendisini izlerken orada ne su içebilir ne de yemek yiyebilir, aynı Ekho gibi o da günden güne tükenmeye başlar ve orada kendini seyrederek ömrünü tüketir. Onun öldüğü gün tam da yansımasını seyrettiği yerde beyaz sarı, mis kokulu çiçekler açar. Efsaneye göre Narkissos öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür.”
Ayrıca Narkissos adını narsizme, tıp biliminden aşina olduğumuz narkoza, bir çiçeğe vermiştir. Bence bu sonbahar mevsimi yaklaşırken, şimdidien göznüz çiçekçilerde olsun bir demet nergis aldığınızda Ekho ile Narkissos’u anımsayın…

İzmir Körfezi ucunda Gizli cennet KARABURUN
Nergis çiçekleri, Karaburun için ayrıcalıklı bir yere sahip. Ülkenin birçok yerinde kış aylarında yoğun kar manzaraları var iken; kış mevsiminde Karaburun’da nergis çiçeği tarlaları basar. Öyle güzel bir kokudur ki bu, aklınızdan çıkmaz. Aralık başından Şubat sonuna süren bu dönem mutlaka yaşanması gereken bambaşka bir Karaburun zamanıdır, Ege’ye sadece yaz aylarında gidenlere duyurulur. Karaburun’un simgesi haline gelen nergis çiçeğini dünyaya tanıtmak amacıyla bugün Karaburun Nergis Festivali her yıl ocak ayında düzenleniyor.
İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Karaburun Belediyesi tarafından nergis çiçeğini dünyaya tanıtmak amacıyla düzenlenen Karaburun Nergis Festivaline çoğunlukla İzmirliler katılıyor.

X

Domaniç Dağları'nda sonbahar renkleri

Sonbahar renklerini yaşamak için herkes Yedigöller’e gitmek zorunda değil, Bursa yakın çevresinde de sonbaharı yaşayabileceğiniz yerler var. Bunlardan biri de Domaniç dağları ve yaylası.

GEÇTİĞİMİZ hafta sonu gittiğimiz Domaniç bölgesi kasım ayı sonuna kadar sonbahar renklerini koruyabilen ender bölgelerden... Her sene kasım ayında mutlaka gittiğim bölgede genellikle ilk durağım bir dönem içinden ana yol geçen ama günümüzde adeta ana yoldan gizlenmiş, tek ve iki katlı tertemiz boyalı evleri ile muhacırların en tipik yerleşimlerinden olan Tahtaköprü. Kış hazırlığı bitmiş, tüm evlerin önünde odunlar dizilmiş, biberler kurutulmuş. Köyde sabah çayımı içtikten sonra mis gibi temiz havada Bahçekaya rotasını takip ederek sonbahar renklerinin izini sürmeye devam ediyorum.

OYLAT’A GÖTÜRÜYOR

Bu güzel manzaralı ara yol beni Oylat’a götürecek. Muhteşem sonbahar renkleri ve manzarasına sahip rotada yolculuk yaparken, yolun bir kısmında mutlaka aracınızdan inerek yürüyüş yapmalısınız, ormancıların çalıştığı bölge av meraklılarının vazgeçilmez uğrak noktası. Ağaçlar küçük şelaleler ve size kendinizi Yedigöllerde hissettirecek manzaralar karşınızda. Henüz Domaniç yükseltisinin eteklerindeyiz ama buraya kadar gelmişken daha önce gitmemiş olanlar Oylat mağarasını görüp, Oylat’ta vadi manzaralı kahvehanede bir kahve molası verebilir.

YOL BOYUNCA ÇEŞME VAR

Daha sonra onlarca çeşmenin süslediği, her yerden suların fışkırdığı Domaniç dağ yolu tırmanışım başlıyor. Yol boyunca sağlı sollu çeşmeleri sayarak devam ediyorum... Üç, beş, yirmi sekiz, otuz altı, kırk iki... Sizce kaç çeşme saydım? Domaniç şehri tabelasına kadar tam altmış üç, belki de daha fazlaydı... Suyu bol bir dağ ki burası Osmanlı beyliğinin bu yaylayı yazlık yaşam yeri olarak seçmesine şaşırmamak lazım.

MEYVE SEBZE BOL

Yazının Devamını Oku

Baharat kokuları içinde Gaziantep Çarşısı

Gaziantep, nüfusu, sanayi şehri özelliği ve tarihi çarşı bölgesi ile Bursa’ya benzeyen, sokaktaki insanların alışkanlıkları, yeme içme kültürü ile de kendini diğer yerlerden ayıran bir şehir.


Bursa gibi İpek Yolu üzerinde bulunan, bunun yanına baharat ticaretini de ekleyen binlerce yıllık geçmişe sahip Gaziantep tüm dünyanın takip ettiği bir mutfak kültürüne de sahip. Bunun izlerini çarşı bölgesinde de görmek ve yaşamak mümkün. Türk mutfağında önemli bir yere sahip Gaziantep mutfağını anlamanın yolu bence Antep çarşılarında satılan baharatları koklamak, fıstık dükkanlarını gezmek, baklavacılara uğramak, sokak aralarındaki fırınlarda hazırlanan pide ve lahmacunların tadına bakmaktan geçiyor. Sabahın dördünde beşinde yenen ciğer dürümleri, içilen beyran çorbalarını ve benim de favorim muhteşem katmerleri unutmayalım. Gaziantep çarşısına gittiğimde güne, bana çok sıcak ve baharatlı gelse de Metanet’te beyranla başlarım, sonra karşı dükkanında katmerle devam eder, bir taraftan bol fıstığın ve kaymağın incecik zar gibi hamur içinde nasıl durduğunu düşünür bir taraftan da mideme indiririm. Bitmedi sonrasında tarihi Tahmis kahvehanesine geçerek melengiç kahvesi içmek şart. İşte şimdi kendime geldim ve çarşıyı dolaşabilirim. Gaziantep mutfağında çok önemli bir yere sahip baharat kültürü, Antep çarşılarında bakır imalatı yapan dükkanlarla yarışıyor. Tek merak ettiğim ahşaba sedef kakma yapan ustalar neden az, yemeni ayakkabı imalatçıları neden daha fazla?

EVLİYA ÇELEBİ ŞEHRİ ÖVER


Yavuz Sultan Selim 1516 yılında Mercidabık Zaferi sonucu ismi Ayıntap olan Antep’i Osmanlı topraklarına katmış. Kent, 1516-1596 yılları arasında ticaret, el sanatları ve üretim alanlarında büyük bir sıçrama yaşamış. 1641 ve 1671 yıllarında kenti iki kez ziyaret eden Evliya Çelebi ünlü Seyahâtname’sinde Gaziantep için “Kentte 22 mahalle, 8 bin ev, 100 kadar cami, medrese, han, hamam ve bir de kapalı çarşı” olduğunu yazar ve şehri överek; bolluk ve verimliliğine, bitmeyen yiyecek ve içecek pınarlarına vurgu yaparak burası ‘Şehr-i Ayıntab-ı Cihan’dır.” sözleriyle tanıtır.

BURSA HANLARINA BENZEMEZ


Yazının Devamını Oku

Küre Dağlarında Sonbahar HORMA ve ÇATAK KANYONLARI

Sonbahar gezmek için en ideal zamandır ve sonbahar renklerine yolculuk dendiğinde ülemizde akla gelen bölgelerden biri de Kastamonu ve Küre Dağlarıdır. Geçtiğimiz haftasonu Küre dağlarının bir bölümünü, Horma ve Çatak kanyonlarını gezmek için Kastamonu’ya giderek Daday, Azdavay ve Pınarbaşı bölgesinde dolaştım.



Küre Dağları, dünyanın ve Türkiye’nin “ölmeden önce görülmesi gereken yerler” listesinde ilk sıralarda . Karadeniz’de Bartın ve Kastamonu il sınırları içinde yer alan Küre Dağları Milli Parkı, 2000 yılında milli park ilan edilerek Türkiye’nin 41 milli parkından biri olmuş. Alan, toplamda 132.000 hektarlık bir alana sahip. Ormanlık alanı, karstik yapısı, mağara ve muhteşem kanyonlarıyla bir doğa harikası olan Küre Dağları aynı zamanda ekoturizm açısında önemli bir potansiyel barındırıyor. Kültürel değerleri, özgün mimari yapısını koruyan köy evleri, renkli kıyafetleri, el sanatları ve yöresel yemekleri ile ziyaretçilerini bekleyen bölgeye gitmek için ilkbahar ve sonbahar ayları ideal. Bölgede doğayla dost turizmin gelişmesi için yerel halkın bilinçlendirilmesi şart.

“Küre Dağları” adı, dağların orta kesiminde bulunan Küre ilçesinin adından geliyor. Çok kullanılmayan bir diğer adı ise “İsfendiyar Dağları”, 1291–1461 arasında bölgede hüküm süren sekizinci Candaroğulları Beyi olan İsfendiyar Bey’e atfedilir.

Küre Dağları Milli Parkı, coğrafi ve jeolojik sayesinde birçok farklı canlıya yaşam alanı sunuyor. Milli Park, ülkemizin ilk Panparks, (Avrupa’nın Seçkin Milli Parkları Ağı) Üyesi.

TÜM BÖLGE KORUMA ALTINDA


Yazının Devamını Oku

Tarihin toprakla yoğurduğu kent Kütahya

Geçtğimiz hafta sonu Kütahya’ya gittim. Çinilerle süslü tarihi kentten ne kalmış, ne durumda görme fırsatım oldu. Tarihi evleri ve çarşısı, sıra sıra çini ve seramik dükkanları, Germiyan Beyliğinin Osmanlı’ya çeyiz olarak verdiği şehir olan Kütahya’ya bir cumartesi günü çarşı bölgesi açıkken gitmenizi öneriyorum.

Bursa’dan çini kenti Kütahya’ya günübirlik bir yolculuk yapmayı planlıyorsanız sabah erken saatte yola çıkmanız gerekebilir. Mevsim yaz günler uzunsa işiniz kolay ama kısa sonbahar -kış günlerine sığdırılabilecek bir kent değil burası. Şehre girdiğinizde kentin sembollerinden çini vazolu meydanı bulmalı ve sonrasını yürüyerek gezmelisiniz. Günümüzde şehrin en hareketli caddesi olan Cumhuriyet caddesi, Sevgi Yolu Projesi kapsamında araç trafiğine kapatılarak sadece yayalara açılmış durumda ve deyim yerindeyse kentin nabzı adeta burada atıyor. Kentin öğrencilere ve askerlere ev sahipliği yapması ekonomide gözle görülür bir hareketlilik yaratmış durumda.

Cumhuriyet Caddesi’nden yukarı doğru yapacağınız yürüyüş sizi Dönenler Camii, Ulucami ve Çini Müzesi’ne götürecek oradan da Macar Evine ulaşabileceksiniz. Kütahya’nın hareketli çarşısının havası bozulmamış ve tipik Anadolu şehri samimiyetini yansıtıyor. Araç trafiğine kapatılan Cumhuriyet Caddesi ve çarşı bölgesi boyunca Kütahya’ya has yemekler yiyebileceğimiz bir yer arayan gözlerimiz bolca Güneydoğu Anadolu lokantalarına çarpıyor ve rahatsız oluyor. Çini dükkanları şehrin her noktasına serpilmiş; ama özellikle ‘Vazo’nun olduğu meydan ve çevresi ve Eskişehir kara yolu üzerindeki çini çarşıları tercih edilebilir.

TARİH FRİG’LE BAŞLAR

Kütahya’nın bilinen en eski tarihi Friglerle başlar. Kentin taşının ve toprağının seramik yapımına uygun olması nedeniyle yöre insanı her dönemde seramikle ve toprağı şekillendirip pişirilmesiyle uğraşmıştır. Arkeolojik kazılardan elde edilen bilgilere göre 7 bin yıllık geçmişi olan Kütahya, antik çağın ünlü masalcı Ezop’un doğduğu kenttir. Osmanlı döneminin ünlü gezgini Evliya Çelebi de Kütahya’da dünyaya gelmiştir.
Orta çağlarda Kütahya’nın adının Kotiaeon olduğu, bulunan sikkelerden anlaşılmıştır. Kütahya, Hititler, Frigler, Kimmerler, Lidya, Pers, Makedon, Roma, Bizans’tan sonra Anadolu Selçuklu Devleti’nin eline geçmesiyle Türk egemenliğine girmiştir.

İLK TOPLU SÖZLEŞME

Yazının Devamını Oku

Zindankapı sanata açıldı

Bursa kalesinin önemli kapılarından Zindankapı‘da 2015 yılından bu yana devam eden restorasyon sona erdi ve geçtiğimiz hafta sonu ziyarete açıldı. Üstelik sadece ziyarete değil sanata da açıldı. Şunu fark ettim, kendi sosyal medya hesaplarımda bu ziyaret ile yaptığım fotoğraf paylaşımlarım sonrası birçok Bursalı, zindan kapının nerede olduğunu bilmiyordu ve bana soruyordu. Bursa’da yaşayıp, şehri hala daha tanımayan bir çok insan var.

İSTANBUL Yedikule zindanlarının küçük bir örneği olan Zindankapı’da bulunan kanlı kuyu, işkence odası, kule bağlantılı koridorlar ve zindanlar artık tutsaklara değil, interaktif bir dijital müzeye ve sanat galerisine de ev sahipliği yapıyor. Zindankapı sanat galerisindeki ilk sergi, “Zamansızlık Şarkısı” Derya Yücel küratörlüğünde günümüz sanatçılarının zaman kavramına dair yorumlarını ziyaretçilerin beğenisine sunuyor. Bursa surları çok önemli, dünyada eski kentler kaleleri ve bu eski kalelerin içindeki kültür, restore edilmiş evler, butik oteller ve kafe ve restaurantlarla var oluyorlar, turizmde marka oluyorlar. Bursa kalesi, sahip olduğu kültürel değerlerin üzerine yapılmış çirkin binalar, sur duvarlarının çeşitli dönemlerde yağmalanması, etrafının gelişigüzel binalarla sarılması sonucu çok şanssız ve Bursa turizminde yıllardır hep uzaktan bakılan bir bölge. Son yıllarda önce bazı kapıların ve yakın çevresinin restorasyon-rekonstrüksiyon projeleri, sonrasında kale içi bölgesinde bazı noktalarda tarihin günyüzüne çıkarılması için yapılan çalışmalar olumlu ancak geçmişte harap edilen kale içi bölgesinin Bursa turizminde hak ettiği noktaya gelebilmesi için daha çok yolumuz var.

MİMARİ ÖRNEĞİ

Bursa’nın yaklaşık 2200 yıl önce bir kale şehri olarak kurulduğu döneme kadar uzanan surlarının yapımına I.Prusias döneminde başlanmış. İlk plan kurgusunun ünlü Kartacalı komutan Hannibal tarafından yapıldığını biliyoruz. Bursa Surları, İlk ve Ortaçağ şehir savunma mimarisinin önemli bir örneğini sergiliyor. Eski kaynaklara göre; kentin kurucusu Bithynia Kralı I. Prusias (M.Ö.232-192) Kartacalı komutan Hannibal, Roma İmparatorluğu ile yaptığı savaşı kaybedince onu ağırlamış, Hanibal burada zafer kazanan bir komutan gibi karşılanıp saygı görmüştür. Prusias, Hannibal’dan savaşlarda fikirlerinden faydalandığı gibi, şehir kurmakta da faydalanmış ve onun yaptığı planlara göre hareket etmiştir. Kazım Baykal Hoca Kentin, Hannibal’in çizdiği plan ve bilgiler ışığında inşa edildiğini yazar. Bursa surlarının tahmini M.Ö.185 tarihinde inşa edildiği düşünülüyor. Prusia’nın Surları, kentin kurulduğu doğal ve hakim tepe üstü düzlüğün çevresini bir taç gibi, güneyde daha çok savunma gerektiren ikinci sur sırası ile birlikte yaklaşık dört kilometrelik uzunluğu ile kuşatıyor.

5 KAPI, 14 BURÇ

Surlar, Osmanlı döneminde özellikle Timur saldırılarından sonra ve arkasında gelen Karamanoğlu Mehmet Bey’in kuşatması sonrası Hacı İvaz Paşa tarafından onarılarak güçlendirilmiş. Günümüzde en çok bilinen Saltanat Kapısı, Yer Kapı ve onun hemen altındaki Tahtakale kapısı, Fetih Kapısı (Pınarbaşı-Su Kapısı), Zindan Kapı ve şu anda olmayan Kaplıca Kapısı olarak isimlendirilen beş kapısı; Tophane ve Çakır Hamam arasında toplam 14 burcu var.

ZİNDANLAR KAPISINI SANATA AÇTI

Önceki gün Zindankapıyı ziyarete gittim, içeride çalışan görevliler tüm ziyaretçilerle yakından ilgileniyor ve yardımcı oluyordu. Kuleleri, sanat galerisini ve dış mekanları gezdikten sonra kafeterya bölümünde oturup bir çay içtim, çok keyif aldım. Bursa surlarının tamamının düzenlendiği ve birbirleri ile tüm bağlantıların yapılmış olduğunu hayal ettim. Ve şunu fark ettim, kendi sosyal medya hesaplarımda bu ziyaret ile yaptığım fotoğraf paylaşımlarım sonrası birçok Bursalı, zindan kapının nerede olduğunu bilmiyordu ve bana soruyordu.

Yazının Devamını Oku

Ege’de huzurlu bir köşe BİRGİ

Birgi, Ege’nin deniz görmeyen bir köşesinde, eğer Bozdağ tarafından geliyorsanız otobüsün bir tekeri dışarıda virajlarla gidilen ve vardığınızda da geri dönmek istemeyeceğiniz huzurlu bir kasaba. Tabii bu kentin aslında eski bir liman ve korsan yatağı olduğunu hesaba katmazsak yamaçları aşınca görünen ova ve incir bahçeleri teneffüs ettiğiniz temiz hava size “İşte doğa” dedirtecek ölçüde.



Ege Bölgesi’ne özgü mimari üslubu, restore edileren tarihi binaları, kutsal kabul edilen topraklarıyla Ödemiş’in Birgi Beldesi, tarih ve doğayı sevenlerin önemli duraklarından biri. Birgi’ye kadar gelen birinin Bozdağ’ı görmesi ve Ödemiş’i de ziyaret etmesi şart. Ödemiş’e sadece 9 km uzaklıkta kendi köşesine çekilmiş bir kasaba burası. Kasaba, Turizm Bakanlığı tarafından dini turizm merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor. Birgi’de tarihi eserleri gezip, Çınaraltı kahvehanelerinde oturmak, karşı masaya oturan amcalarla sohbet etmek olmazsa olmazlardan.

KENTSEL SİT ALANI


Sarıyar Deresi’nin iki yamacına kurulu Birgi, koruma altına alınan kentsel SİT alanlarından biri. Eski konakları, medreseleri, türbeleri, camileri zamana direniyor. Mimar Sinan Üniversitesi öğrencilerinin yaz aylarında çalışma yaptığı, restorasyon projeleri ve rölövelerini ücretsiz hazırladığı Birgi, yıllar içinde eski terk edilmiş görünümünden uzaklaşarak ön plana çıkmaya başladı.
Birgi’nin kimler tarafından, ne zaman kurulduğu tam olarak bilinmiyor. M.Ö. 2. binde Lidyalıların yerleştiği Birgi hakkında tarih kitaplarında, M.Ö. 546’da Pers, 334’te Helen ve 133’te Roma, 1308’de Türkmenlerin egemenliğine geçtiği yazıyor. Bütün bu süreç içinde hep kutsal toprak kabul edilmiş Birgi. Şehrin antik dönemdeki adı Dioshieron, yani Zeus’un Kutsal Yeri. Ortaçağ’da bu defa Hıristiyanlık açısından kutsal kabul edilmiş, adı da Christopolis, yani İsa’nın Şehri oldu. 5. yüzyılda önce piskoposluk, ardından başpiskoposluk merkezi oldu. Askeri açıdan da zaman zaman önem kazandığı, bir ara adının kale ya da burç anlamındaki Pyrgion olarak değişmesinden belliydi. Belde Türklerin eline geçince ismi Birgi oldu.

BAŞKENT DE OLDU

Yazının Devamını Oku

Karadeniz’de sonbahar

Sonbahar her yerde güzel, buna Karadeniz kıyısını da eklemek gerek. Bugün sizi Karadeniz’de farklı bir gün, yaklaşan sonbahar renklerini ve hırçın dalgaların şekil verdiği kayalarla süslü Karadeniz kıyısını yaşamak için Türkiye’deki önemli Longoz orman alanlarından biri olan Acarlar Longozuna götüreceğim. Longoz dediğimizde aklımıza ilk önce meşhur Trakya İğneada, sonra Bursa’da yaşayanlar içi Karacabey Longoz’u ve bugün bahsedeceğimiz Acarlar Longozu geliyor..


Kandıra üzerinden başlayacak bu rota önerisinde ilk durağımız, Karadeniz’in doğal koylarından biri, birçok film ve video klipte kullanılan ilginç kayalıkları ile Kerpe olacak. Kerpe’den sonra rotamızı bir başka doğa harikası olan pembe kayalıklara çevireceğiz ve balıkçı barınağı ile meşhur Kefken’e geçerek, fotoğraf açısından büyük malzeme sunan Kefken limanında kahve molası vereceğiz. Kefken’den ayrılarak güzel doğa içinde yapacağımız kısa yolculuk sonrası Kaynarca – Karasu arasında koruma altında bulunan Acarlar Longozu bölgesine varacağız.. Subasar ormanı olarak ta adlandırılan bölge, 23 kilometrekareliklik büyüklüğüyle Türkiye’nin tek parça halindeki en büyük subasar ormanı olarak biliniyor.


Karamürsel Gölcük ve İzmit’i geride bırakıp kuzeye doğru devam ettiğinizde önünüze çıkan hatırı sayılır ilk yerleşim Kandıra oluyor. Kuzeyinde Karadeniz, doğusunda Karasu güneydoğusunda Adapazarı güneyinde İzmit, batısında Şile ile çevrilmiş bir kasaba.
Kandıra’nın çevresi hep yemyeşildir, bu da hayvancılığı ve meşhur manda yoğurdunu açıklıyor sanırım. Tamamıyla Karadeniz iklimini, doğasını hissetmeye başladığınız ilk yerleşim olan Kandıra ‘da kuzey rüzgârları eksik olmaz, kuzey sahillerinde ki dağların ve tepelerin alçak olması nedeniyle kışın şiddetli rüzgârlar ve yazın sisli esen ratıp rüzgârlarla Kandıra iklimi sert ve serindir.

YOĞURT VE BEZİN PEŞİNE DÜŞÜN

Kandıra’da vereceğiniz kısa molada mutlaka manda yoğurdunun tadına ve denk gelirseniz meşhur Kandıra bezinin peşine düşmelisiniz.

Yazının Devamını Oku

Sarı Yaz Tavsiyeleri

Sonunda eylül geldi. Uzun ve sıcak yaz tatili sona erdi, okullar açıldı; birçok insan işlerine öğrenciler de okullarına döndü. Yaz kalabalığınn yerini sakinliğe bırakmaya başladığı günlerdeyiz. Yazdan sonbahara geçişin yaşandığı, birçok yerde halen daha denize girilen, sarı sıcak ve güzel bir geçiş bu. Eylül sarı yazdır.


“Yaz bitti; hayır bitmedi” derken eliniz, kulağınız eylül ile ilgili kitaplara, şiirlere, şarkılara kayar farkında olmadan. Sarı yaz dendiğinde benim aklıma Ege gelir. Eylül ve ekim arasında sonbahar tam anlamıyla bastırmadan, aslında her yer güzeldir ama Ege bir başka güzeldir.

Yapraklar sararmadan, yağmurlar ıslatmadan, yapraklar düşmeye başlamadan haydi gezmeye, İşte bu hafta size benden sarı yazda gidebileceğiniz rota tavsiyeleri..

BOZCAADA

Öncelikle bu rotayı tercih edenler, yolunuz üzerinde vakit ayırıp, daha önce görme fırsatı bulamadıysanız Geyikli ayrımı öncesi Troya Müzesine uğrayın…
Aslında özel aracınız varsa ve tarihe meraklıysanız Kuzey Ege’de kahverengi tabelaları atlamadan, karşınıza çıkacak antik kentleri de gezerek bir rota çizebilirsiniz; ama ben Bozcaada’ya, her sene yaptığım gibi yılın en güzel zamanı olan eylül ayında gitmeyi severim, size de tavsiye ederim.
Muhteşem denizi ve havasıyla ziyaretçilerini her zaman cezbeden Bozcaada’da adanın vazgeçilmezleri ayazma plajında deniz keyfi, Bozcaada kalesi, huzurlu sokakları, eski taş evleri, şaraphaneleri, güneşi uğurladığımız rüzgar enerji santrali vazgeçilmez duraklarım olur.

BAĞLARDA YÜRÜYÜŞ YAPIN

Yazının Devamını Oku

“Anadolu’nun Kuzey Yönde En Uç Noktası” Sinop

Eylül’e merhaba dedik; ama merak etmeyin yaz bitmedi daha.. Sabah işyerime doğru yürürken sağa sola bakıyorum, insanları süzüyorum. Hakkında pek çok öykü anlatılan Sinop doğumlu ünlü filozof Diyojen’in gündüzleri Atina sokaklarında elinde fenerle dolaşırken insanların kendisini görüp “Hayrola nedir bu fener gündüz vakti?” diye sorduklarında, “Doğru dürüst bir adam arıyorum” dediği olay aklıma geliyor. Hürriyet Bursa’ya 63. gezi yazım’da Sinop’u alatmak üzere adımlarımı hızlandırıyorum.


Anadolu ‘nun kuzey yönde uç noktası olan İnce Burun ‘a doğu yönde bağlanan Boztepe Burnu uzantısında bir kale-şehir olarak kurulmuş ve tarih boyunca doğu yönde gelişmiş bir kent burası, biraz Amasra’yı anımsatıyor ama doğası farklı. Tarih boyunca kale dışına pek taşmayan şehir bir liman kenti özelliği taşıyan Sinop’a günümüzde yaklaşık 1350 metre yüksekliğinde ki Dranaz dağını aşarak ulaşılıyor. Kışın çetin şartlara sahne olan Dranaz dağı yolu yeni yapılan tünel ve yolla artık yavaş yavaş geçmişin sayfaları arasındaki yerini alacağa benziyor. Yarımada uzantısının kuzey doğusundaki dış liman fırtınalara açık olduğu ve denizcilik bakımından kullanışlı sayılmadığı halde, Antikçağ ‘da daha çok bu limanın kullanıldığı biliniyor. Zamanla kum dolan ve kullanılamaz hale gelen bu limanı yarımadanın güney-doğusundaki iç limana aynı dönemde bir kanal bağlarmış. Bu kanal, Selçuklular döneminde kapatılmış.

Yarımadanın güney yönündeki iç liman ise rüzgarlara kapalı konumuyla ve sakin deniziyle güney Karadeniz ‘in en önemli limanıymış.Hatta bu özellikleri yüzünden “Akdeniz” ismini almış. Tarih boyunca işlek bir liman yaşantısı ve tersane faaliyeti bu limanda gerçekleşmiştir. XIX. Yüzyıla kadar tamamen ayakta duran surlardan ise günümüze büyük bir kısmı ulaşmış. Şehrin gelişimi sürekli olarak doğu yönde, Boztepe Burnuna doğru olurken, kuzeydeki Akliman ve Anadolu yönünde bir kaç azınlık yerleşmesinden başka bir yerleşim olmamış. Doğudaki yarımada ise gittikçe sarplaşmakta, Hıdırlık tepesinde 187 metre yüksekliğe ulaşmakta ve nihayet deniz yönünde dik yarlar ile kuşatılmaktadır. Bu durumda şehrin tarih boyunca deniz yönünden ve her iki tarafı suyla kaplı yarımadadan zaptedilmesi imkansız olmuştur.


Dünyada, cezaevinin ünüyle anılan şehirlerin sayısı çok azdır. Ama hiçbiri, Sinop Cezaevi kadar tarihsel derinliğe sahip değildir. Bunun bir çok nedeni olsa da, kentin coğrafi konumu, bunda sanırız en önemli etken olsa gerek. Çünkü Sinop, Uygarlıklar Ülkesi Anadolu’nun “yalnız kenti”dir. Orta kuşakta bulunmasına karşın, Karadeniz’e bir “kısrak başı” gibi uzanır. Bu konum ona, özel bir güzellik katarken, aynı zamanda ideal bir Koloni Kenti de yapar.

Antik çağdan beri parlak ve yoğun bir ticari ve kültürel yaşantıya sahip olan Sinop, bu niteliğini Bizans, Selçuklu, Candaroğlu ve Osmanlı yönetimlerinde de sürdürmüş, ayrıca kale ve tersanesi ile bölgenin en önemli askeri üslerinden biri olmuştur. Bu durumunu Sinop Baskını ‘ndan sonra kaybetmeye başlayan kent, sur dışına güneydoğu yönde azınlık yerleşmeleri ile batıya doğru ise yönetim ve eğitim gibi kamu hizmetleri yerleşmesiyle çıkmıştır. Merkezini yürüyerek gezmeniz gereken Sinop’ta şehiriçi ulaşım yolları, temelleri Antikçağ ‘da atılmış bir geometrik yapı özelliğine sahiptir ve bunu halen daha korumaktadır. Birbirini net şekilde kesen dar sokaklara günümüzde yapılmış yüksek beton binalar göze hoş görünmüyor, onların aralarında direnmeye çalışan ahşap 2-3 katlı Sinop evleri ise nefes almamı sağlıyor.

SİNOP ADI NEREDEN GELİYOR?

Sinop adının ilk kez nereden türediği ve son biçimini nasıl aldığı üzerinde çok efsaneler anlatılmıştır. Bu söylentiler arasında en popüler olanı Sinope’nin Irmak Tanrısı Osopos’un kızı olduğu ile ilgili olandır. Efsaneye göre Sinope Irmak Tanrısı Osopos’un güzeller güzeli kızıymış. Birgün Tanrılar Tanrısı Zeus kendisini görmüş ve o anda aşık olmuş. Zeus bu, gönlünü kaptırdığı kızı elde etmek için yapmadığı her şeyi yapmaya hazırmış. Sinope, Zeus’un bile başını döndürecek bir güzellikteymiş. Eli ayağı, dili dudağı dolaşmış Tanrılar Tanrısının, Sinope’ye aşkına karşılık her istediğini yapacağını söylemiş. Korku içindeki genç kız Zeus’a, her istediğini yapacağını yalnız kendisine dokunmamasını söylemiş... Tanrılar Tanrısı, sözüne sadık kalmış ve Sinope’yi alıp en sevdiği yerlerden olan Karadeniz’in cennete benzeyen yemyeşil kıyılarına bırakmış, yani bugün Sinop ilimizin bulunduğu doğa harikası yere…

Yazının Devamını Oku

Sisler arasında Sümela Manastırı

Karadeniz’e yapacağınız bir gezide mevsim ne olursa olsun, sis ve yağmurla karşılaşma oranınız her zaman yüksektir.

Biz de işte böyle bir bahar gününde gitmiştik meşhur Sümela’ya. Sislerin arasından bir görünüp bir kaybolan ve onu ziyarete giden misafirlerinin gönüllerini de hapseden manastır; taş yığınlarında insana asırlar öncesinin sıcaklığını sunan; her dokusu tarih, her adımı inanç kokan kutsal bir mekân. Maçka’nın Altındere Vadisi’nde yükselen Karadağ’ın eteklerindeki kayalıklardan selamlıyor patika yolda ona doğru gidenleri.
Altındere Vadisi’nden yaklaşık 300 metre yükseklikte bulunan Manastır, bugün bile insanoğlunu dünya işlerinden el çektirebilecek kadar kuvvetli bir mistik atmosfere sahip.
Meryem Ana adına kurulan manastırın Sümela adını siyah anlamına gelen melas sözcüğünden aldığı söyleniyor. Bu ismin manastırın kurulduğu koyu renkli Karadağlar`dan geldiği (mela oros) olduğu söyleniyor. Yaz mevsimin son sıcak günlerinde, sizi bu pazar Trabzon’un simgelerinden biri olan Sümela Manastırı’na götürüyorum.

MİNİBÜSÜ TERCİH EDİN

Manastır bölgesine kendi aracınızla ulaşmaya çalışmaktansa Maçka’dan bineceğiniz, yol boyu Karadeniz müzikleri çalan minibüslerle gitmek gerek. Minibüsten indikten sonra da belli bir mesafeyi yürümek gerekiyor. Manastıra ilk girişte, yamaca yaslanmış durumdaki büyük su kemeri dikkat çekiyor. Çok gözlü olan bu kemerin büyük bölümü restore edilmiş durumda. Manastırın ana girişine ulaşabilmek için ise dar uzun bir merdivenden ilerlemek gerekiyor. Giriş kapısına ulaştığımızda muhafız odalarını görüyoruz. Buradan bir merdivenle iç avluya iniliyor. Sol tarafta kilise haline getirilen mağaranın önünde çeşitli binalar bulunuyor; sağ tarafta ise kütüphane. Tavandaki süslemeler, sanata hayranlığı, inanca saygıyı uyandırıyor içimizde.

AZİZİN ÇİZDİĞİ KUTSAL İKONA

Yazının Devamını Oku

Salda Gölü efsanesi

YILLARDIR olduğu yerde duran, Burdur-Isparta arasındaki göller yöresine ait mütevazı göllerden biri olarak bilinen, bahar aylarında Ahmet Amca’nın, Hüseyin Ağabey’in ailesi ile piknik yaptığı, yaz aylarında Yeşilova ilçesinin gençlerinin, çocukların suyuna girerek deniz niyetine nefsini, körlediği, serinlediği Salda gölü sosyal medya paylaşımları yüzünden midir bilinmez son iki yıldır gündemin ilk sıralarında yer almaya başladı...

Paylaşılan karelerle bazen acımazsızca eleştirilen bazen de yüceltilen bu doğa harikası göl hakkında o kadar çok şey yazıldı çizildi ki, adeta efsane oldu. Efsanelerle yaşamaya başlayan göle ziyaretçi yoğunluğu da artmaya başlayınca ve en sonunda Orman Bakanlığı ciddi şekilde gölün durumuna el attı. Geçtiğimiz hafta sonu Salda Gölü’nü tekrar ziyaret etme, son durumunu görme fırsatım oldu. Bundan 7-8 sene önce göle ilk uğradığımda daha bakir, kendi halinde bir göl ile tanışmıştım ama her doğal güzellikte olduğu gibi burada da karşıma çıkan çöpler beni üzmüştü.

TEMİZ VE DÜZENLİYDİ

Beni üzen, göl civarındaki piknik alanları ve kumsalındaki çöp yığınları, çöp bidonlarından taşmış dökülmüş, sağa sola atılmış piknik artıkları ve meşrubat şişelerini bu ziyaretimde bulamadım, aksine göl ve çevresini çok temiz ve düzenli buldum. Gölde karşılaştığım ziyaretçi sayısındaki artış, bakanlığın göl çevresinde yaptığı düzenlemeler sonrası yaya olarak girmek isteyenlerden bile para alması onca kıyamet gürültüden sonra normal karşıladığım bir durumdu. Değişen iklim şartları, dünyanın her yerinde ve ülkemizde yakın zamanda yaşadığımız büyük orman yangınları, hafta içinde yine ülkemizin Batı Karadeniz bölgesinde yaşadığımız sel felaketi, can kayıpları doğa ile mücadelemizin bundan sonra çok kolay olmayacağını gösteriyor bize. Bu noktada Salda ve benzeri göllerin korunarak geleceğe taşınması çok önemli.

SALDA GÖLÜ’NÜN ÖZELLİKLERİ

Yıllardır kendi halinde dururken birden ön plana cıkan Salda Gölü, Burdur’un Yeşilova ilçesinin kuzey batısında, ilçe merkezine 4 km. uzaklıkta, ormanla kaplı tepeler, kayalık araziler ve küçük alüvyonal ovalarla çevrili hafif tuzlu tektonik bir göl. Göller Bölgesi içinde yer alıyor ve 185 metreye varan derinliği ile Türkiye’nin birinci, dünyanın üçüncü en derin gölü unvanına sahip.

Yazının Devamını Oku

Renk değiştiren Göl Eğirdir

Isparta ili sınırlarında yer alan Eğirdir, her mevsim ve günün her saatinde renk değiştiren Eğirdir Gölü, tapusu Eğirdir halkı tarafından Ulu Önder Atatürk’e verilen Can Adası, Türk Silahlı kuvvetlerinin meşhur Dağ Komando Okulu, dünyada eşine az rastlanan Kasnak Meşesi ve Sığla Ormanları, Türkiye’nin en önde gelen Kemik Hastalıkları Hastanesi, elma, şeftali bahçeleri, denizi aratmayan plajları ve sadece Eğridir’de görülen Apollon Kelebeği ile tarih ve doğa zengini bir yerleşim, aynı zamanda doğa ve kültür turizminden hakettiği ilgiyi tam anlamıyla göremeyen bir ilçe.


Aslında Eğirdir ilçesi Isparta ilinin, hatta Göller bölgesinin turizm merkezi olarak gösteriliyor. Tarihi zenginlikler, doğal güzellikler açısından büyük bir potansiyele sahip Eğirdir Gölü nün ve bölgenin doğal güzellikleri her yıl artan sayıda yerli ve yabancı turisti ilçeye çekiyor fakat Eğirdir’e gelenlerin çoğu günübirlik ziyaretçiler veya geçerken uğrayanlar. Bunda ilçede konaklama tesislerinin yetersizliği gösterilebilir, turistik tesisler ve ev pansiyonculuğu ilçeye gelen turistleri ağırlayacak kapasitede fakat eski, son yıllarda bu konuda çok az yatırım var.

İKİ YÖNLÜ TURİZM

Hal böyle olunca Eğirdir İlçesi yönünü iki önemli iç turizm kaynağı; Eğirdir Kemik Hastalıkları Hastanesi, diğeri ise Dağ ve Komando Okulu ‘na çevirmiş durumda . Kemik Hastalıkları Hastanesi ülkemizde çapında ün salmış olup, yurdun her köşesinden tedavi amacıyla hastalar ve refakatçileri gelmektedir, ülkemizin meşhur askeri birliği olan Dağ ve Komando Okulu iç turizmi olumlu yönde etkileyen bir kaynak.
Eğirdir turizmini olumsuz etkileyen bir başka konu son yıllarda sürekli olarak basnda çıkan gölün sularının azaldığı, çekildiği veya kirlendiği yönünde haberler. Ben geçtiğimiz hafta bölgeden geçtim, Eğirdir’den ayrılırken özellikle Barla-Senirkent yolunu takip ettiğim için gölün halen daha bakir bir çok bölgesine ve doyumsuz güzelliğine bir kez daha tanık oldum. Şunu söyleyebilirim ki Eğirdir gölü çevresinde yoğun bir nüfus ve sanayi olmadığı için halen daha çok şanslı.

FARKLI BALIKLAR VAR


Yazının Devamını Oku

Kozbeyli ve Dibek Kahvesi

Ülkemizde en çok tüketilen, insanları buluşturan, yıllarca hatırı olan, geleneğin önemli bir parçası olmuş kahvenin bir de dibek versiyonu var ki bazı turizm merkezlerinde ön plana çıkmaya başladı. Kahve öğütme makinelerinin ortaya çıkması ile eski bilinirliğini kaybeden, ancak son zamanlarda tekrar hatırlanarak, klasik Türk kahvesinin rakibi olmaya çalışan Dibek kahvesi, turistik ve yazlık bölgelerde, menengiç, kakao, sahlep, kahve kreması, dağ kekiği ve keçi boynuzu ile farklı versiyonlarda meraklılarına sunuluyor.


Dibek kahvesi bir bakıyorsunuz mutfağıyla ünlü Gaziantep’te, mistik havasıyla gidenleri büyüleyen Mardin’de, Kuzey Ege’nin yeşil adası Gökçeada’da karşınıza çıkabiliyor. Ben size Foça’ya giderken hep mola verdiğim Kozbeyli köyündeki dibek kahvesinde bahsedeceğim. Dibek dediğimiz alet tahıl gibi mahsulleri de ezmeye yarayan bir tür havan. Bu havanlarda uzun süre ezilip öğütülerek meydana gelen Dibek kahvesi de adını buradan alıyor.

KOZBEYLİ YOLUNDA


Ben genelde Foça’ya giderken Bergama’ya uğrar öğle yemeğini orada yer, tarih dolu şehrin atmosferini koklar sevdiğim halı ve antika dükkanlarını gezer sonra güneye doğru devam eder, hızla güzelim sahile yayılmış sanayisi ile beni boğan Aliağa’yı geride bırakır sonra Yeni Foça öncesi Kozbeyli’de mola veririm. Hafif virajlarla güzel koyların iç içe geçtiği bir yoldur Eski Foça’ya kadar olan yol. Güzel koyların sağında solunda tek tük zamana direnmeye çalışan yöreye has mimarisi ile taş kule evler dikkatinizi çeker. Yeni yazlıkların eski taş evleri sıkıştırdığı Yeni Foça’nın üstünde yamaçta tutunmuş, pazarı ve dibek kahvesi ile meşhur küçük bir yerleşim; Kozbeyli Köyü.

Kozbeyli, Kuzubeyi isimli bir derebeyi tarafından korsan saldırılarından korunmak amacıyla iki tarafı uçurum olan manzaraya hakim bir noktaya kurulmuş olan eski bir Türk köyü. Köyün aşağısı denize kadar göz alabildiğine ova ve arkası orman. Yaklaşık 500 yıllık güzel bir camisi ve ondan daha önce yapılmış bir kulesi var. 700 yıllık bir geçmişi olan Kozbeyli’nin ana geçim kaynağı, Ege köylerinin çoğunda olduğu gibi zeytincilik... Bu köyün Kemal Anadol’un “Büyük Ayrılık” kitabına konu olması da özgün bir tarihi dokusunun ve uzun yıllar boyunca Türk ve Rum halkının bir arada yaşamasından kaynaklanıyor ve muhtemelen dibek kahvesi de bu birlikteliğin günümüze taşınmış bir izi.
Güzel taş evleri sık ve içe. O dönemlerde Rumlar adalardan özellikle Midilli’den, Samos’tan, Limni’den çalışma amacıyla geliyor ve Rum nüfusu çoğalıyor ve o dönem iki Müslüman bir Rum mahallesi olan köyün nüfusu civarda ki köyler arasında dikkat çekici boyuta ulaşıyor.

BUZ GİBİ SULARI VAR

Yazının Devamını Oku

Sagalassos Antik Kenti

Sagalassos, Burdur-Isparta arasında Ağlasun ilçesinin 7 kilometre kuzeyinde, Akdağ yamaçlarında denizden 1700 metre yükseklikte etkileyici bir Roma dönemi şehridir. Etkileyici kelimesinin ne olduğunu kentin yamaç tiyatrosunun en son basamağına çıkıp, oturarak tüm kenti ve dağları ayaklarınızın altına aldığınızda anlarsınız. İşte o zaman beni de hatırlayacaksınız.


Sagalassos, Pisidia bölgesinin Roma İmparatorluk Dönemi’nin en önemli şehridir, bu şehrin görkemini iyice kavramak için Burdur’da bulunan arkeoloji müzesini gezmek olmazsa olmazdır. Burdur’a gitmişken müze civarında ki lokantalarda Burdur şiş yemek de öyle


Sagalassos ‘a giderken Burdur’dan geçiyorsunuz, iç Anadolu’nun güzel doğası sizi dinlendiriyor, Burdur demişken, şehrin tarihi merkezinde kısa yürüyüş gezisi yapmak, saat kulesini, Ulucami’yi, çarşı bölgesini görmek, öğle yemeğinde yöreye has Burdur şiş ve çarşı içinde ki dükkanlarda yaz helvası yemek yapılacaklar listesinde ilk sırada, Burdur müzesi Sagalassos Antik kentine dair önemli arkeolojik buluntuları barındırıyor. Yolunuz üzerinde, ülkemizde turizme ilk açılan ve geçmişte içinde göller barındıran İnsuyu mağarasına uğrayarak Ağlasun ‘a geçmek bir başka seçenek olabilir.


Bu hafta sizi muhteşem manzarası ve etkileyici yükseklikte konumu ile Sagalassos antik kentine götürmek istedim. Son yıllarda yapılan restorasyon çalışmaları ile her geçen gün daha fazla ayağa kaldırılan etkileyici konumdaki kente sadece ve sadece MS 161 – 180 yılları arasında Roma İmparatoru Marcus Aurelius zamanında yapılmış olan Antoninler Çeşmesi’ni hala akan suyuna tanık olmak için bile gidilir.
Dünyanın en yüksek rakımlı 9000 kişilik tiyatrosu, kendine has kaya mezarlarıyla bilinen antik kent sizi kendisine hayran bırakacak.

BURDUR ve DİKKAT ÇEKEN YAPILAR

Yazının Devamını Oku

Huzurlu sakin bir ada: Samos

Anadolu’ya yakın tüm Ege adaları bizden biridir aslında, ve en büyük keyif adaya gittiğinizde Anadolu’yu uzaktan görüp akşam yanan ışıklarda bildiğiniz köyün kasabanın yerini tahmin etmektir. Samos, diğer adıyla Sisam adası da bunlardan biri ve Ege adalarının Anadolu’ya en yakın olanı.


Bir çoğunuz Türkiye’ye en yakın Yunan adasının Kaş’ın karşısındaki Meis adası olduğunu sanır ama değil.. Dilek Yarımadası’na sadece 1575 metre uzaklıktaki Sisam’a 300 kulaç atarak yüzerek ulaşmak mümkün. Ada’ya Kuşadası Limanı’ndan hareket eden ve genelde sezonda limanda demirli dev Cruise gemileri arasında oyuncak tekne gibi kalan küçük feribotlarla Vathy veya Pythagorio limanlarına bir saat civarı süren bir yolculukla ulaşmak mümkün.

Fakat Kuşadası limanından ayrılırken, merkezden tepelere kadar tırmanan çirkin ve yüksek yapılaşmayı görmemek için gözleriniz kapatın. Ülkemizin geçmişten günümüze en önemli turizm merkezinin bu kötü yapılaşmaya yenik düşmesi çok üzücü. Neyseki geçici de olsa bu görüntüyü geride bırakıp Ege’ye açılıyorsunuz.
Bence en heyecanlı yolculuklardan biri feribotla adaya yapılan yolculuk, hele bir de ilk defa gittiğiniz, yeni keşfedeceğiniz bir adaysa o heyecanın tadı hayat boyu unutulmaz. Limana yaklaşırken adayla tanışma, gümrük çıkışı, ilk ayak basma sonrası adanın atmosferini koklayarak ilk izlenimler hafızadan kolay silinmiyor.
Kimi ada hareketli gürültülü liman bölgesi ile, kimisi sakin bir siesta zamanında, kimi insanlarıyla kimi tekneleriyle karşılıyor. Samos ile tanışmanız merkez Vathy limanında başlıyorsa eğer müthiş bir huzur karşılıyor sizi; ve benim tavsiyem Vathy’de konaklamanız, özellikle akşamları yürüyüş yapabileceğiniz kordon boyu, her şeyi bulabileceğiniz küçük çarşı bölgesi, yüksek sezonda bile kalabalık olmayan taverna ve kafeleriyle çok dinlendirici oluyor.

PİSAGOR’UN KENTİ


Yazının Devamını Oku

Sakız Adası - Ege’nin en güzel adalarından birinde masmavi günler

Adaların en güzel zamanı ilkbahar ve sonbahardır, yaz ayları kalabalıktır hareketlidir ama bu kalabalık sizi yorabilir. Ada demek huzur, sakinlik demek, Sakız adası demek mavi deniz, gökyüzü, esinti demek, ve daha fazlası.. Bana gezdiğin adalar içinde en çok hangi adayı sevdin diye soranlara, ‘Hayatımın kalan kısmını Sakız Adası’nda yaşayabilirim’ cevabını veriyorum.


Bu hafta sizinle Ege‘nin karşı yakasına, geçmişten günümüze Anadolu’nun hemen yanı başında olan ama belki de hep uzaktan gördüğümüz bir adaya gidiyoruz, öyle ya çoğumuz en azından Çeşme’ye gitmiştir, akşam olunca deniz kenarında yürürken biraz uzakta ışıkları yanan adanın adını Sakız ağacından ve kültüründen alan ada olduğunu, Çeşme limanından sürekli hareket eden küçük feribotların da Sakız Adası’na gittiğini görmüştür...
Çeşme’den küçük feribotlarla başlayan ve yaklaşık 30 dakika süren seyahatle ulaşabildiğiniz adanın ve Ege’nin zengin mutfağını, özellikle bol ve taze deniz ürünlerini, mezelerini, yemek kültürünü, yaşam tarzını, ilginç köylerini, doğasını, hareketli çarşı bölgesini keşfetmek, Osmanlı döneminin izlerini sürmek. Ada’nın güneyinde, Sakız ağaçları bölgesinde Seramik atölyeleri ile meşhur Armolia- dar sokakları ve kendine has desenli evleri ile meşhur Pirgi, bir başka kale köy Mesta ‘yı görüp merkezde Korais Kütüphanesi-Philip Argenti Etnoğrafya Müzesini, Bizans müzesi olarak kullanılan Mecidiye camiini-karşısındaki çeşmeyi, zamana direnen Osmaniye ve Bayraklı camilerini, muhteşem Melek Paşa çeşmesini ve Osmanlı dönemi çeşmelerini, kale içindeki küçük meydanda Osmanlı donanmasının Kaptan-ı Deryası Kara Ali Paşa’nın da kabrinin bulunduğu Türk mezarlığını görmek sıcakkanlı esnaf ile tanışıp, keyifli tavernalarda saatlerce oturmak için Sakız adasına gidilir, veya benimle gelinir...

HAYAT HER ZAMAN YAVAŞ AMA...


Ege adalarında hayat her zaman yavaş akıyor ama adada hayatın hızlandığı Paskalya dönemi geleneksel Roket savaşları etkinlikleri ve mart sonu düzenlenen Mostra Karnavalı başka bir yazının konuları. Adayı gezerken çok saatler boyu uzun yürüyüşe gerek yok, kısa mesafelerde ve yavaş yürüyüşlerle ada merkezini-çarşı bölgesini, kaleyi keşfetmek gerek, adanın keyfini çıkarmak, yaşamı gözlemlemek için uzun ve bol sohbetli akşam yemekleri olmazsa olmaz.
Adaya giderken, Ege güneşi ısıtacağı için pamuklu giysileri tercih edin, akşamları serin olabilir, tedbirli olun. Fotoğraf makinelerinizi, şarj aletlerinizi, pillerinizi, hafıza kartlarını, cd’lerinizi, kullandığınız ilaçlarınız varsa ilaçlarınızı unutmayın. Bütün neşenizi, heyecanınızı, merakınızı yanınıza almayı, varsa dertlerinizi, işinizi, sıkıntılarınızı ve en önemlisi ön yargılarınızı hepsini evde, ana karada bırakmayı unutmayın!

Yazının Devamını Oku

Gera Körfezi ve Perama

Midilli adasının ikinci yazısında önce sizlerle adanın turistik hareketliliğinden uzak, doğası ve sakinliği ile dikkat çeken bir bölgesine gidiyoruz “Gera Körfezi”.

Midilli adası şehir merkezinden dar bir caddeyi takip ederek şehrin doğusuna doğru giderken gözlerim önce, Alyfanta, Pyrgi ve Kedros köylerine ait tabelayı arıyor. Trafik tabelaları, işaretleri konusunda çok rahat olan Yunanlı yetkililer yön bulma konusunda “Biraz da işi oluruna bırakın, rahat olun” diyor. Gera Körfezi’ne ait yön tabelasını görmek için daha sabretmemiz gerekiyor sanırım. Kenti geride bırakıp tırmandığımız yol bizi Gera Körfezi’ni yüksekten görme fırsatı tanıyor. Zeytin ormanlarından kaynaklanan yeşil ve Ege Denizi’nden kaynaklanan mavinin ağır bastığı renklerden oluşan etkileyici bir manzara ayaklarımızın altında.. Gera’ya doğru gitmek için anayoldan sola dönerek Perama bölgesine ilerliyoruz. Perama, insanların alışveriş için tercih ettiği, balık tavernaları ve adeta buluşma noktası olan meşhur pastanesi ile bölgenin deniz kenarındaki en büyük yerleşimi. ‘Büyük’ dediğime bakmayın nüfus bin kişi bile değil. Sahil boyunda araba kullanırken açık pencereden içeri giren rüzgar, masmavi deniz, gözümün alabildiğine uzanan zeytin ağaçları körfezin tüm güzelliğini gözler önüne seriyor. Burası bir göl mü? yoksa iç deniz mi diye sorguluyorum, zira körfezin Ege’ye açılan ağzı çok dar. Eski zeytinyağı fabrikaları ile dikkat çeken Perama’yı geçerek körfezde kalmak için tercih ettiğimiz Yeras’ın Eleonas’ına gidiyoruz.
Zeytin ağaçları arasında gizlenmiş misafirhaneyi işleten arkadaşımız Markidis Alexandros her zaman yoğun görünse de size her konuda yardımcı olmaya çalışan biri. Doğa ile iç içe kalabileceğiniz misafirhanede Yeras çevresinde atla geziler yapmak, ev sahiplerine yardım ederek, tarımsal alandaki üretime, ağaç budamak, çiçek ve bitkileri sulamak, hayvanları beslemek, gibi faaliyetlere katılmak mümkün.

GERA KÖRFEZİ

Çevresinde beş köyü körfezi ve zeytinlikleri uzaktan gören, olağanüstü huzurlu bir yer burası.
Altıncı yerleşim, Perama diğer beş köyün de aynı zamanda limanı. Rengarenk boyanmış sandalyelere sahip kafeleri ve balık tavernaları ile meşhur. Zeytinyağı fabrikalarının uzun bacaları bölgede tek yüksek yapılar. Gera’nın başşehri olan Papados dışında, Paleokipos, Mesagros, Skopelos, Plakados ve Perama’yı sayabiliriz.

Osmanlı’nın son döneminde ve ayrıca iki dünya savaşı arasındaki dönemde bölgede büyük bir gelişmenin olduğu ve bölgeye has zeytinyağı imalathaneleri, sabun imalathaneleri, tabakhaneler ve zeytinyağı ile diğer ürünler konusunda iştigal eden firmaların günümüze ulaşan binalarından anlaşılabiliyor. Köylerde bulunan taş binalar, köşkler ekonomik kalkınmanın iaşetleri olarak sayılabilir. Körfezin açık denize olan ağzı, fiyorda benziyor ve dalgalara kadar varan gümüş renkli zeytin ağaçları ve kanal girişinde duran küçük adalar, sahiller, hem körfezin içinde yer alan, hem Ege Denizi tarafında olan küçük koylar, olağanüstü güzellikte. Bölgede denize girmek için en güzel plaj “Tarti” sahili aynı zamanda taze balık yiyebileceğiniz otantik balık tavernaları ile sizi bekliyor.

Yazının Devamını Oku

Midilli adası 1, Lesvos

Yunanistan’ın ana karasından çok Türkiye’nin Ayvalık ilçesine yakın olan, Assos’tan el sallasanız görünecek bir adayı anlatacağım sizlere. Bugünkü yazımızda daha çok Midilli’nin merkezini sizlere tanıtmaya çalışırken, önümüzdeki haftalarda ise adanın iç kısımlarına ve doğusuna doğru yolculuk yapacağız.

ADANIN MERKEZİNE MERHABA

Girit ve Eğriboz’dan sonra Yunanistan’ın en büyük üçüncü adası olan adanın başkenti Mytilene’dir. Bu isim, adanın merkezi olan Midilli’den (Rumca: Μυτιλήνη - Mytilíni) türetilmiştir.

ÜNLÜ Yunan şairleri Alcaeus ve Sappho’nun memleketi olan ada eşcinsel kadın şair Sappho’ya atfen, Lésvoslu anlamına gelen lezbiyen sözcüğü 1800’lü yıllardan itibaren kadın eşcinsel anlamında kullanılır olmuştur. 1467 yılında Barbaros Hayrettin Paşa bu adada doğmuş olması tarihmiz açısından önemli bir detaydır.

ZÜMRÜT ADA

Adanın genellikle kayalık ve kurak Ege adalarının aksine yoğun ormanlık oluşu nedeniyle, ada için “zümrüt ada” benzetmesi yapılır. Özellikle zeytin ağaçları etkileyicidir. Ada zeytin ağacı yönünden zengin olması ile birlikte çam, köknar, çınar, kestane, kayın ağaçları ile de bezenmiştir. Adanın batı kesimi çorak, doğu kesimi ise zeytinlik ve çamlıktır. Midilli adası iki büyük körfez; Yera (Geras) ve Kalonya (Kallonis) körfezleri ile çok sayıda koylara ve burunlara sahiptir. Adanın en önemli ovaları Kalonya (Kalloni), Ippion, Perama ve Herse (Eressos) ovalarıdır. En yüksek dağlar ise Olympos, Lepetimnos ve Psilokoudouno dağlarıdır.

Midilli adasına gitmek için önce kendimizi Ayvalık’a attık. Bursa’da kapalıçarşı bölgesinde dolaşan Yunan turistler için ne kadar da gürültücüler derdim, ama Ayvalık gümrüğünde bizimkilerin onlardan hiç aşağı kalır yanı yoktu. Güneşin her zaman olduğu gibi ısıttığı bir günde zeytin kokulu Ayvalık’tan zeytin kokulu bir Midilli adasına gitmek için hazırlandık.

Yazının Devamını Oku

Kavala’dan Thassos Adası'na 2  

Geçen haftaki Kavala yazımda Kavala ve Thassos Adası’nın bize sandığınızdan uzak olmadığını, sabah erken saatte çıkacağınız bir yolculukla öğle saatlerinde adada kahve leyfi yapabileceğinizi vurgulamış, önce Kavala’yı anlatmıştım. Bu haftada Thassos (Taşöz) Adası notları ile karşınızdayım.

Konumuz yeşil adaysa eğer, bugüne kadar gördüğünüz “yeşil” adaları bir tarafa, Thassos Adası’nı diğer tarafa koyacaksınız. Thassos’a giden biri görebildiği kadar plaj görmeli, Marble Beach’e mutlaka gidin. Thassos’ta çok fazla tarihi kalıntı var. Arkeoloji müzesine gidin, antik tiyatronun olduğu tepeye tırmanın tüm Limenas bölgesini yukardan seyredin. Remezzo’da frappe için, gelen geçeni seyredip dedikodu yapın, Panagia’da oğlak çevirme-kokoreç, Mylos’ta mutlaka kalamar dolma yiyin.

Kuzey Ege adaları genelde yeşildir, güneye doğru indikçe daha kurak hatta kayalık adalar başlar. “Ben daha önce adaya gittim; nasılsa hepsi aynı” diye düşünmeyin her adanın atmosferi, doğası, üzerinde yaşayan insanları farklıdır. Konumuz yeşil adaysa eğer, bugüne kadar gördüğünüz “yeşil” adaları bir tarafa, Thassos Adası’nı diğer tarafa koyacaksınız. Kuzey Ege’nin cennet adası Thassos’a yapacağınız gezide adanın muhteşem denizini, koylarını, yemyeşil doğasını birbirinden ilginç, geleneksel mimarisi bozulmamış köylerini gezmek için en az 2 geceye ihtiyacınız var.

Ege‘nin kuzeyine Thassos Adası’na yapacağımız yolculuğumuz için önce İpsala’dan Yunanistan’a geçmek, sırasıyla Dedeağaç-Gümülcine-İskeçe’yi geride bıraktıktan sonra Kavala’ya gelmeden Keramoti tabelasını takip edip, feribota binmek gerekiyor. Kısa yolculuk sonrası adanın merkezi, ve bence konaklamak için en iyi yerleşim olan Limenas’a varıyorsunuz.

DOĞAL HAVUZU UNUTMAYIN

Aracınızla adada yapacağınız turda adanın meşhur plajları; Golden Beach, Skala Potamia, Kinira, Aliki, Pefkari, Limenaria, Skala Marion, Skala Rachoniou ‘yu görüp doğa harikası, dünyaca ünlü doğal havuz Giola’yı görmek şart. Panagia, Kazaviti gibi geleneksel köyleri gezip adanın eski baş şehri Theologos’ta et lokantalarında lezzet molası vermek, etnoğrafya müzesini uğramak. Ada dönüşünde (eğer giderken uğramadıysanız) Kavala’ya uğrayarak hareketli şehrin önemli tarihi eserlerini ve liman bölgesini görmek, kahve ve Kavala kurabiyesi molası verdikten sonra Bursa’ya doğru hareket etmek planın parçası olmalı.

Çevresi 102 km olan bu adanın deniz kenarında üç ana merkezi var: Limenas, Limeneria ve Pathos. Ayrıca içerilerde irili ufaklı başka küçük köyler de var. Adanın her yeri ormanlarla ve yeşil bir bitki örtüsü ile kaplı. Adanın çevresinde onlarca doğal plaj bulunuyor.

Yazının Devamını Oku