GeriUğur Çelikkol Huzurlu sakin bir ada: Samos
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Huzurlu sakin bir ada: Samos

Anadolu’ya yakın tüm Ege adaları bizden biridir aslında, ve en büyük keyif adaya gittiğinizde Anadolu’yu uzaktan görüp akşam yanan ışıklarda bildiğiniz köyün kasabanın yerini tahmin etmektir. Samos, diğer adıyla Sisam adası da bunlardan biri ve Ege adalarının Anadolu’ya en yakın olanı.

Huzurlu sakin bir ada: Samos
Bir çoğunuz Türkiye’ye en yakın Yunan adasının Kaş’ın karşısındaki Meis adası olduğunu sanır ama değil.. Dilek Yarımadası’na sadece 1575 metre uzaklıktaki Sisam’a 300 kulaç atarak yüzerek ulaşmak mümkün. Ada’ya Kuşadası Limanı’ndan hareket eden ve genelde sezonda limanda demirli dev Cruise gemileri arasında oyuncak tekne gibi kalan küçük feribotlarla Vathy veya Pythagorio limanlarına bir saat civarı süren bir yolculukla ulaşmak mümkün.

Fakat Kuşadası limanından ayrılırken, merkezden tepelere kadar tırmanan çirkin ve yüksek yapılaşmayı görmemek için gözleriniz kapatın. Ülkemizin geçmişten günümüze en önemli turizm merkezinin bu kötü yapılaşmaya yenik düşmesi çok üzücü. Neyseki geçici de olsa bu görüntüyü geride bırakıp Ege’ye açılıyorsunuz.
Bence en heyecanlı yolculuklardan biri feribotla adaya yapılan yolculuk, hele bir de ilk defa gittiğiniz, yeni keşfedeceğiniz bir adaysa o heyecanın tadı hayat boyu unutulmaz. Limana yaklaşırken adayla tanışma, gümrük çıkışı, ilk ayak basma sonrası adanın atmosferini koklayarak ilk izlenimler hafızadan kolay silinmiyor.
Kimi ada hareketli gürültülü liman bölgesi ile, kimisi sakin bir siesta zamanında, kimi insanlarıyla kimi tekneleriyle karşılıyor. Samos ile tanışmanız merkez Vathy limanında başlıyorsa eğer müthiş bir huzur karşılıyor sizi; ve benim tavsiyem Vathy’de konaklamanız, özellikle akşamları yürüyüş yapabileceğiniz kordon boyu, her şeyi bulabileceğiniz küçük çarşı bölgesi, yüksek sezonda bile kalabalık olmayan taverna ve kafeleriyle çok dinlendirici oluyor.

PİSAGOR’UN KENTİ

Huzurlu sakin bir ada: Samos
Samos geziniz boyunca adanın ve Ege’nin zengin mutfağını, özellikle bol ve taze deniz ürünlerini, mezelerini, dağ köylerinde ve deniz kenarlarında bulunan tavernalarda yemek kültürünü, yaşam tarzını, doğasını, merkez Vathy’nin mütevazi çarşı bölgesini ve sokaklarını keşfedecek, ada içinde yapacağınız turla antik Yunan’a dair dünyanın en büyük tapınağı olmaya aday Hera tapınağını, 16 yy. Timios Stavros manastırını göreceksiniz. Meşhur Pisagor bardaklarının yapıldığı, seramik atölyeleri ile meşhur Kourmaradei köyü, doğal bitkileri, balı ile meşhur Pyrgos, Platanos köylerini görmek adanın en ünlü balıkçı köyü, günümüzde turizmle hareketlenen Kokkari’ye uğrayarak meşhur koyda fotoğraf çektirmek şart.. Ünlü matemetikçi Pisagor’un doğduğu kent olan Pyhtagorio gezimizin en güzel duraklarından olacak. Vakitiniz olursa adanın kuzeyine doğru giderek Vourlietes ( Çeşme yarımadasından giden Urla ‘ların kurduğu aile tavernaları ile meşhur ) köyü ve adanın büyük feribotların yanaştığı bir başka limanı Karlovasi’ye gidebilirsiniz.

Samos (Sisam ) Adası Kısa Tarihi

Huzurlu sakin bir ada: Samos
Arkeolojik araştırmalara göre Sisam adası M.Ö. 3000 yılından itibaren iskân edilmektedir. İlk Sisamlılar Kefalonia adasından gelmişlerdi ve liderleri de Agkeos idi. Agkeos’un Samos (Sisam) adında bir oğlu vardı ve bu da adanın nasıl bu ismi aldığını bize açıklamaktadır.

M.Ö. 13. Ve 9.y.yıllarda; adada İonlar ve Epidaurianslar yaşamaktaydı ve tanrıça Hera’ya inanıyorlardı. Ada; M.Ö. 7. y.y’de yaygın olarak tanındı. Bunun sebebi de; adanın sakinlerinin ticareti geliştirmesi ve Yunanistan’ın etrafında bir çok koloniler kurmasıydı.

Antik tarihçi Heredot; Sisam’ın büyük bir ada olduğundan bahsetmektedir. M.Ö. 522 yılında Polykrates’in ölümünden sonra; ada Pers’lerin eline geçti. Sert bir politika izleyen Pers’lere karşı bütün İon kentleri onlara karşı birleşti (M.Ö. 499)
Osmanlı döneminde; Kılıç paşa; adanın nüfusunu arttırmak için yeni yerleşimcilere birçok ayrıcalıklar sundu.
1834 yılında yerel politikacı Themistocles Sofoulis’in yoğun baskıları sonucu Sisam adası Yunanistan’a katıldı. Resmi olarak bu katılım tarihi 2 Mart 1913’tür.

SAMOS / Sisam ADASI

Samos yeşil ve mavi başta olmak üzere doğanın tüm renklerini yansıtan bir tablo gibidir.
Samos genel olarak gürültü patırtı ve yüksek müzikli eğlencenin olmadığı bir ada . Bu yönüyle farklı bir kitleyi kedine müdavim etmiş. Sabaha kadar dans partileri arayanlara pek uygun değil. Bu da, turistlerin ruhunu dinlendiriyor. Samos’a Türk turistlerin yanı sıra Almanya, Amerika, Hollanda, İngiltere’den orta yaş ve üzeri turistler geliyor.

UNESCO Kültür Mirası

Adını yörede yetiştirilen soğanlardan alan Kokkari, eşsiz sahili ve şirin balık restoranları ile deniz ve yemek keyfi için Samos’taki en doğru adres. Tarihte Hera adına yapılan en büyük tapınak olan Heraion ve insanoğlunun el ile yaptığı en uzun ve en eski su yapısı Eupalinos Tüneli, beldenin 1992 yılında UNESCO Kültür Mirası listesine alınmasında etkili olmuştur.

Birkaç günden fazla kalmak isteyenler ticaret, üniversite ve turizm kenti Karlovasi’yi görmeli. Vathi’den Karlovassi’ye doğru yolculukta, adanın en büyük dağlarından biri olan Ampelos eteklerindeki Manolates Köyü’nde kısa bir kahve molası vermeli. Karlovassi’ye ulaştığınızda Potami Plajı’nda yüzmelisiniz . Samos’un sahillerinden uzaklaşıp adanın kalbindeki otantik köyleri keşfetmek isteyenler Pyrgos ve Koumaradaioi’ye doğru yol almalı. Bu köylerden Pyrgos’ta Samos’un ünlü ballarından diğerinde ise Pythagoras’ın adalet kupalarından satın alma şansınız var.

BU İKİ HARİKAYI GÖRÜN

Huzurlu sakin bir ada: Samos
Unesco Dünya Mirası listesine kayıtlı Pythagorio’da yer alan iki yapı, Samos’un belki de en önemli arkeolojik zenginlikleri. Pythagorio’dan başlayan 4 bin 880 metre uzunluktaki tören yolu ile ulaşılan Heraion, ilkçağın en büyük ve görkemli tapınaklarından birisidir. Günümüzde ele geçen heykel ve kalıntıların pek çoğu tiran Polykrates’in 6’ncı yüzyılda Samos’lu mimar Rhoikos’a yaptırdığı anıtsal yapıdan geriye kalanlardır.

Samos’a arkeolojik ün kazandıran bir başka antikçağ kalıntısı da 6’ncı yüzyılda tiran Polykrates çağında başkent Pythagorio’ya içme suyu getirmek için Kastro Dağı’na açılan Eupalinos Tüneli’dir. ismini Megaralı mimar Eupalinos’tan alan tünel, 1036 metre uzunluğu ile turistlerin ilgisini çekiyor.

Adalet Kupası (Dikea Kupa )

Samos’tan alınan hediyelik eşyaların en başında adalet kupası gelir. Ünlü matematikçi Pythagoros ( Pisagor )’un 2 bin 500 yıl önce icat ettiği ters çan biçimindeki bu kupanın altı delik olmasına rağmen içindeki dökülmez ne zaman ki kupaya doldurulan içki, kupanın sınır çizgisini aşar o zaman içindekiler son damlasına kadar akıp gider. Kupaya adalet kupası ismini veren filozof belki de bu kupa ile “İnsan, bazen yaşamın sundukları ile yetinmeyi bilmeli, daha fazlasını arzularken elindekiler de kayıp gidebilir” demek ister.

Samoslu üç filozof: Pythagoras, Aristarkhos ve Epikuros
Matematik biliminin babası diyebileceğimiz Pythagoros (Pisagor), adanın güneyinde M.Ö. 6’ncı yüzyılda doğmuştur. Günümüzde Marathokampos yakınlarında onun adı ile anılan bir mağara çokça ziyaret edilmekte. Birçoklarına göre, ünlü filozof, Pisagor Üçgeni ve Adalet Kupası gibi buluşlarını bu mağarada geçirdiği günlerde yapmıştır.

Samos’un ilkler yaratan bir başka ismi de M.Ö. 3’üncü yüzyılda Samos’ta yaşayan Aristarkhos’tur. Aynı zamanda başarılı bir gökbilimcisi olan filozof, tarihte ilk kez “dünya dönüyor!” diyen kişidir.

 

Samos’un yetiştirdiği dünya felsefesinde çığır açan bir başka isim de Epikuros. M.Ö. 4’üncü yüzyılda Samos’ta doğan filozof, çağının ilerisindeki fikirleri ile materyalist felsefenin temellerini atmıştır. Evrende her şeyin atomlardan meydana geldiğine ve ölüm sonrası bunların evrene dağıldığına inanan filozof, ruh göçünün de olmadığına inanmıştır. Epikuros’un şu sözü, felsefesinin adeta bir özetidir: “Ölümden korkmak anlamsızdır, çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz.”

ŞARABI TATLI VE YOĞUN

Huzurlu sakin bir ada: Samos
Anadolu’da misket ismi ile bilinen Muscat üzümlerinden yapılan Samos şarabı, tatlılığı ve yoğunluğu ile dikkat çeker. Samos bağlarındaki asmaların pek çoğu muscat üzümü olsa da adanın yüksek yerlerinde Fokiano ve Ritino adlı kırmızı üzümler de yetiştirilmekte.

ADADA ULAŞIM

Samos Adası’na Kuşadası Limanı’ndan her gün iki feribot ile düzenli sefer var. Biri Türk diğeri de Yunan şirkete ait feribotlardan ilki sabah diğeri de akşamüstü kalkıyor. Samos’un Vathy Limanı’na yanaşan bu feribotların dışında Sakız ya da Midilli gibi civar adalardan kalkan büyük yolcu gemileri ile Samos’a ulaşabilirsiniz.

KONAKLAMA SEÇENEĞİ ÇOK

Rodos’tan sonra en çok kuzey Avrupalı turist ağırlayan ada Samos’tur. Adanın her yerinde yıldızlı oteller veya bahçe içinde ev tipi pansiyonlar, çokça konaklama seçeneği sunuyor. Marathokampos ve Pythagorio gibi güney kentleri oteller açısından oldukça zengin. Dağların çam, bahçelerin narenciye ve zeytinlerle kaplı olduğu, ince kumlu plajlarıylaMarathokampos ve Pythagorio’da deniz, kum ve güneş üçlüsünün keyfini yaşayabilirsiniz.

Plajlar

Beğendiniz plajda deniz molası verebilirsiniz; ancak gitmeden önce çakıltaşı veya kumsal gibi özelliklerini sormanızda fayda var. Kokkari Plajı, Pythagorio Plajı, Lemonakia Plajı, Tsamadou Plajı, Dilek yarımadasını seyredebileceğiniz Psili Ammos Plajı, Livadaki Plajı, Agia Paraskevi Plajı, Mikro Seitani, Plajı Megalo, Seitni Plajı, Tsabu Plajı, Pappa Plajı, Potami Plajı, Balos Plajı sizi bekliyor.

HEM LEZİZ HEM EKONOMİK

Adada karides, ahtapot, kalamar ve midye başta olmak üzere her türlü deniz mahsulünü denizden yeni çıkmış tazelikte ve üstelik çok ekonomik fiyatlarla bulabilirsiniz. Bilhassa Kokkari, deniz ile iç içe denizden gelen lezzetleri keşfetmenin en doğru adresi. Kekik, sarımsak, zeytinyağı ve taze domates sosu içinde pişirilen kabuklu jumbo karideslerden yapılan ve pişmeye yakın eklenen feta peynirleri ile de lezzetine lezzet katılan “karides saganaki” Samos’ta bir öğlen yemeğinde ouzo eşliğinde iyi gider.
Adaya veda etmeden önce son keyifli saatlerimizi limanı, feribotu görebileceğimiz konumda olan Taverna Zen’de kurduğumuz güzel sofraya ayırır, uzaktan gümrüğü ve feribota binen insanları seyreder, neredeyse geminin kalkmasına dakikalar kala son yudumu alıp limana gemiye koşardık...

X

Sarı Yaz Tavsiyeleri

Sonunda eylül geldi. Uzun ve sıcak yaz tatili sona erdi, okullar açıldı; birçok insan işlerine öğrenciler de okullarına döndü. Yaz kalabalığınn yerini sakinliğe bırakmaya başladığı günlerdeyiz. Yazdan sonbahara geçişin yaşandığı, birçok yerde halen daha denize girilen, sarı sıcak ve güzel bir geçiş bu. Eylül sarı yazdır.


“Yaz bitti; hayır bitmedi” derken eliniz, kulağınız eylül ile ilgili kitaplara, şiirlere, şarkılara kayar farkında olmadan. Sarı yaz dendiğinde benim aklıma Ege gelir. Eylül ve ekim arasında sonbahar tam anlamıyla bastırmadan, aslında her yer güzeldir ama Ege bir başka güzeldir.

Yapraklar sararmadan, yağmurlar ıslatmadan, yapraklar düşmeye başlamadan haydi gezmeye, İşte bu hafta size benden sarı yazda gidebileceğiniz rota tavsiyeleri..

BOZCAADA

Öncelikle bu rotayı tercih edenler, yolunuz üzerinde vakit ayırıp, daha önce görme fırsatı bulamadıysanız Geyikli ayrımı öncesi Troya Müzesine uğrayın…
Aslında özel aracınız varsa ve tarihe meraklıysanız Kuzey Ege’de kahverengi tabelaları atlamadan, karşınıza çıkacak antik kentleri de gezerek bir rota çizebilirsiniz; ama ben Bozcaada’ya, her sene yaptığım gibi yılın en güzel zamanı olan eylül ayında gitmeyi severim, size de tavsiye ederim.
Muhteşem denizi ve havasıyla ziyaretçilerini her zaman cezbeden Bozcaada’da adanın vazgeçilmezleri ayazma plajında deniz keyfi, Bozcaada kalesi, huzurlu sokakları, eski taş evleri, şaraphaneleri, güneşi uğurladığımız rüzgar enerji santrali vazgeçilmez duraklarım olur.

BAĞLARDA YÜRÜYÜŞ YAPIN

Yazının Devamını Oku

“Anadolu’nun Kuzey Yönde En Uç Noktası” Sinop

Eylül’e merhaba dedik; ama merak etmeyin yaz bitmedi daha.. Sabah işyerime doğru yürürken sağa sola bakıyorum, insanları süzüyorum. Hakkında pek çok öykü anlatılan Sinop doğumlu ünlü filozof Diyojen’in gündüzleri Atina sokaklarında elinde fenerle dolaşırken insanların kendisini görüp “Hayrola nedir bu fener gündüz vakti?” diye sorduklarında, “Doğru dürüst bir adam arıyorum” dediği olay aklıma geliyor. Hürriyet Bursa’ya 63. gezi yazım’da Sinop’u alatmak üzere adımlarımı hızlandırıyorum.


Anadolu ‘nun kuzey yönde uç noktası olan İnce Burun ‘a doğu yönde bağlanan Boztepe Burnu uzantısında bir kale-şehir olarak kurulmuş ve tarih boyunca doğu yönde gelişmiş bir kent burası, biraz Amasra’yı anımsatıyor ama doğası farklı. Tarih boyunca kale dışına pek taşmayan şehir bir liman kenti özelliği taşıyan Sinop’a günümüzde yaklaşık 1350 metre yüksekliğinde ki Dranaz dağını aşarak ulaşılıyor. Kışın çetin şartlara sahne olan Dranaz dağı yolu yeni yapılan tünel ve yolla artık yavaş yavaş geçmişin sayfaları arasındaki yerini alacağa benziyor. Yarımada uzantısının kuzey doğusundaki dış liman fırtınalara açık olduğu ve denizcilik bakımından kullanışlı sayılmadığı halde, Antikçağ ‘da daha çok bu limanın kullanıldığı biliniyor. Zamanla kum dolan ve kullanılamaz hale gelen bu limanı yarımadanın güney-doğusundaki iç limana aynı dönemde bir kanal bağlarmış. Bu kanal, Selçuklular döneminde kapatılmış.

Yarımadanın güney yönündeki iç liman ise rüzgarlara kapalı konumuyla ve sakin deniziyle güney Karadeniz ‘in en önemli limanıymış.Hatta bu özellikleri yüzünden “Akdeniz” ismini almış. Tarih boyunca işlek bir liman yaşantısı ve tersane faaliyeti bu limanda gerçekleşmiştir. XIX. Yüzyıla kadar tamamen ayakta duran surlardan ise günümüze büyük bir kısmı ulaşmış. Şehrin gelişimi sürekli olarak doğu yönde, Boztepe Burnuna doğru olurken, kuzeydeki Akliman ve Anadolu yönünde bir kaç azınlık yerleşmesinden başka bir yerleşim olmamış. Doğudaki yarımada ise gittikçe sarplaşmakta, Hıdırlık tepesinde 187 metre yüksekliğe ulaşmakta ve nihayet deniz yönünde dik yarlar ile kuşatılmaktadır. Bu durumda şehrin tarih boyunca deniz yönünden ve her iki tarafı suyla kaplı yarımadadan zaptedilmesi imkansız olmuştur.


Dünyada, cezaevinin ünüyle anılan şehirlerin sayısı çok azdır. Ama hiçbiri, Sinop Cezaevi kadar tarihsel derinliğe sahip değildir. Bunun bir çok nedeni olsa da, kentin coğrafi konumu, bunda sanırız en önemli etken olsa gerek. Çünkü Sinop, Uygarlıklar Ülkesi Anadolu’nun “yalnız kenti”dir. Orta kuşakta bulunmasına karşın, Karadeniz’e bir “kısrak başı” gibi uzanır. Bu konum ona, özel bir güzellik katarken, aynı zamanda ideal bir Koloni Kenti de yapar.

Antik çağdan beri parlak ve yoğun bir ticari ve kültürel yaşantıya sahip olan Sinop, bu niteliğini Bizans, Selçuklu, Candaroğlu ve Osmanlı yönetimlerinde de sürdürmüş, ayrıca kale ve tersanesi ile bölgenin en önemli askeri üslerinden biri olmuştur. Bu durumunu Sinop Baskını ‘ndan sonra kaybetmeye başlayan kent, sur dışına güneydoğu yönde azınlık yerleşmeleri ile batıya doğru ise yönetim ve eğitim gibi kamu hizmetleri yerleşmesiyle çıkmıştır. Merkezini yürüyerek gezmeniz gereken Sinop’ta şehiriçi ulaşım yolları, temelleri Antikçağ ‘da atılmış bir geometrik yapı özelliğine sahiptir ve bunu halen daha korumaktadır. Birbirini net şekilde kesen dar sokaklara günümüzde yapılmış yüksek beton binalar göze hoş görünmüyor, onların aralarında direnmeye çalışan ahşap 2-3 katlı Sinop evleri ise nefes almamı sağlıyor.

SİNOP ADI NEREDEN GELİYOR?

Sinop adının ilk kez nereden türediği ve son biçimini nasıl aldığı üzerinde çok efsaneler anlatılmıştır. Bu söylentiler arasında en popüler olanı Sinope’nin Irmak Tanrısı Osopos’un kızı olduğu ile ilgili olandır. Efsaneye göre Sinope Irmak Tanrısı Osopos’un güzeller güzeli kızıymış. Birgün Tanrılar Tanrısı Zeus kendisini görmüş ve o anda aşık olmuş. Zeus bu, gönlünü kaptırdığı kızı elde etmek için yapmadığı her şeyi yapmaya hazırmış. Sinope, Zeus’un bile başını döndürecek bir güzellikteymiş. Eli ayağı, dili dudağı dolaşmış Tanrılar Tanrısının, Sinope’ye aşkına karşılık her istediğini yapacağını söylemiş. Korku içindeki genç kız Zeus’a, her istediğini yapacağını yalnız kendisine dokunmamasını söylemiş... Tanrılar Tanrısı, sözüne sadık kalmış ve Sinope’yi alıp en sevdiği yerlerden olan Karadeniz’in cennete benzeyen yemyeşil kıyılarına bırakmış, yani bugün Sinop ilimizin bulunduğu doğa harikası yere…

Yazının Devamını Oku

Sisler arasında Sümela Manastırı

Karadeniz’e yapacağınız bir gezide mevsim ne olursa olsun, sis ve yağmurla karşılaşma oranınız her zaman yüksektir.

Biz de işte böyle bir bahar gününde gitmiştik meşhur Sümela’ya. Sislerin arasından bir görünüp bir kaybolan ve onu ziyarete giden misafirlerinin gönüllerini de hapseden manastır; taş yığınlarında insana asırlar öncesinin sıcaklığını sunan; her dokusu tarih, her adımı inanç kokan kutsal bir mekân. Maçka’nın Altındere Vadisi’nde yükselen Karadağ’ın eteklerindeki kayalıklardan selamlıyor patika yolda ona doğru gidenleri.
Altındere Vadisi’nden yaklaşık 300 metre yükseklikte bulunan Manastır, bugün bile insanoğlunu dünya işlerinden el çektirebilecek kadar kuvvetli bir mistik atmosfere sahip.
Meryem Ana adına kurulan manastırın Sümela adını siyah anlamına gelen melas sözcüğünden aldığı söyleniyor. Bu ismin manastırın kurulduğu koyu renkli Karadağlar`dan geldiği (mela oros) olduğu söyleniyor. Yaz mevsimin son sıcak günlerinde, sizi bu pazar Trabzon’un simgelerinden biri olan Sümela Manastırı’na götürüyorum.

MİNİBÜSÜ TERCİH EDİN

Manastır bölgesine kendi aracınızla ulaşmaya çalışmaktansa Maçka’dan bineceğiniz, yol boyu Karadeniz müzikleri çalan minibüslerle gitmek gerek. Minibüsten indikten sonra da belli bir mesafeyi yürümek gerekiyor. Manastıra ilk girişte, yamaca yaslanmış durumdaki büyük su kemeri dikkat çekiyor. Çok gözlü olan bu kemerin büyük bölümü restore edilmiş durumda. Manastırın ana girişine ulaşabilmek için ise dar uzun bir merdivenden ilerlemek gerekiyor. Giriş kapısına ulaştığımızda muhafız odalarını görüyoruz. Buradan bir merdivenle iç avluya iniliyor. Sol tarafta kilise haline getirilen mağaranın önünde çeşitli binalar bulunuyor; sağ tarafta ise kütüphane. Tavandaki süslemeler, sanata hayranlığı, inanca saygıyı uyandırıyor içimizde.

AZİZİN ÇİZDİĞİ KUTSAL İKONA

Yazının Devamını Oku

Salda Gölü efsanesi

YILLARDIR olduğu yerde duran, Burdur-Isparta arasındaki göller yöresine ait mütevazı göllerden biri olarak bilinen, bahar aylarında Ahmet Amca’nın, Hüseyin Ağabey’in ailesi ile piknik yaptığı, yaz aylarında Yeşilova ilçesinin gençlerinin, çocukların suyuna girerek deniz niyetine nefsini, körlediği, serinlediği Salda gölü sosyal medya paylaşımları yüzünden midir bilinmez son iki yıldır gündemin ilk sıralarında yer almaya başladı...

Paylaşılan karelerle bazen acımazsızca eleştirilen bazen de yüceltilen bu doğa harikası göl hakkında o kadar çok şey yazıldı çizildi ki, adeta efsane oldu. Efsanelerle yaşamaya başlayan göle ziyaretçi yoğunluğu da artmaya başlayınca ve en sonunda Orman Bakanlığı ciddi şekilde gölün durumuna el attı. Geçtiğimiz hafta sonu Salda Gölü’nü tekrar ziyaret etme, son durumunu görme fırsatım oldu. Bundan 7-8 sene önce göle ilk uğradığımda daha bakir, kendi halinde bir göl ile tanışmıştım ama her doğal güzellikte olduğu gibi burada da karşıma çıkan çöpler beni üzmüştü.

TEMİZ VE DÜZENLİYDİ

Beni üzen, göl civarındaki piknik alanları ve kumsalındaki çöp yığınları, çöp bidonlarından taşmış dökülmüş, sağa sola atılmış piknik artıkları ve meşrubat şişelerini bu ziyaretimde bulamadım, aksine göl ve çevresini çok temiz ve düzenli buldum. Gölde karşılaştığım ziyaretçi sayısındaki artış, bakanlığın göl çevresinde yaptığı düzenlemeler sonrası yaya olarak girmek isteyenlerden bile para alması onca kıyamet gürültüden sonra normal karşıladığım bir durumdu. Değişen iklim şartları, dünyanın her yerinde ve ülkemizde yakın zamanda yaşadığımız büyük orman yangınları, hafta içinde yine ülkemizin Batı Karadeniz bölgesinde yaşadığımız sel felaketi, can kayıpları doğa ile mücadelemizin bundan sonra çok kolay olmayacağını gösteriyor bize. Bu noktada Salda ve benzeri göllerin korunarak geleceğe taşınması çok önemli.

SALDA GÖLÜ’NÜN ÖZELLİKLERİ

Yıllardır kendi halinde dururken birden ön plana cıkan Salda Gölü, Burdur’un Yeşilova ilçesinin kuzey batısında, ilçe merkezine 4 km. uzaklıkta, ormanla kaplı tepeler, kayalık araziler ve küçük alüvyonal ovalarla çevrili hafif tuzlu tektonik bir göl. Göller Bölgesi içinde yer alıyor ve 185 metreye varan derinliği ile Türkiye’nin birinci, dünyanın üçüncü en derin gölü unvanına sahip.

Yazının Devamını Oku

Renk değiştiren Göl Eğirdir

Isparta ili sınırlarında yer alan Eğirdir, her mevsim ve günün her saatinde renk değiştiren Eğirdir Gölü, tapusu Eğirdir halkı tarafından Ulu Önder Atatürk’e verilen Can Adası, Türk Silahlı kuvvetlerinin meşhur Dağ Komando Okulu, dünyada eşine az rastlanan Kasnak Meşesi ve Sığla Ormanları, Türkiye’nin en önde gelen Kemik Hastalıkları Hastanesi, elma, şeftali bahçeleri, denizi aratmayan plajları ve sadece Eğridir’de görülen Apollon Kelebeği ile tarih ve doğa zengini bir yerleşim, aynı zamanda doğa ve kültür turizminden hakettiği ilgiyi tam anlamıyla göremeyen bir ilçe.


Aslında Eğirdir ilçesi Isparta ilinin, hatta Göller bölgesinin turizm merkezi olarak gösteriliyor. Tarihi zenginlikler, doğal güzellikler açısından büyük bir potansiyele sahip Eğirdir Gölü nün ve bölgenin doğal güzellikleri her yıl artan sayıda yerli ve yabancı turisti ilçeye çekiyor fakat Eğirdir’e gelenlerin çoğu günübirlik ziyaretçiler veya geçerken uğrayanlar. Bunda ilçede konaklama tesislerinin yetersizliği gösterilebilir, turistik tesisler ve ev pansiyonculuğu ilçeye gelen turistleri ağırlayacak kapasitede fakat eski, son yıllarda bu konuda çok az yatırım var.

İKİ YÖNLÜ TURİZM

Hal böyle olunca Eğirdir İlçesi yönünü iki önemli iç turizm kaynağı; Eğirdir Kemik Hastalıkları Hastanesi, diğeri ise Dağ ve Komando Okulu ‘na çevirmiş durumda . Kemik Hastalıkları Hastanesi ülkemizde çapında ün salmış olup, yurdun her köşesinden tedavi amacıyla hastalar ve refakatçileri gelmektedir, ülkemizin meşhur askeri birliği olan Dağ ve Komando Okulu iç turizmi olumlu yönde etkileyen bir kaynak.
Eğirdir turizmini olumsuz etkileyen bir başka konu son yıllarda sürekli olarak basnda çıkan gölün sularının azaldığı, çekildiği veya kirlendiği yönünde haberler. Ben geçtiğimiz hafta bölgeden geçtim, Eğirdir’den ayrılırken özellikle Barla-Senirkent yolunu takip ettiğim için gölün halen daha bakir bir çok bölgesine ve doyumsuz güzelliğine bir kez daha tanık oldum. Şunu söyleyebilirim ki Eğirdir gölü çevresinde yoğun bir nüfus ve sanayi olmadığı için halen daha çok şanslı.

FARKLI BALIKLAR VAR


Yazının Devamını Oku

Kozbeyli ve Dibek Kahvesi

Ülkemizde en çok tüketilen, insanları buluşturan, yıllarca hatırı olan, geleneğin önemli bir parçası olmuş kahvenin bir de dibek versiyonu var ki bazı turizm merkezlerinde ön plana çıkmaya başladı. Kahve öğütme makinelerinin ortaya çıkması ile eski bilinirliğini kaybeden, ancak son zamanlarda tekrar hatırlanarak, klasik Türk kahvesinin rakibi olmaya çalışan Dibek kahvesi, turistik ve yazlık bölgelerde, menengiç, kakao, sahlep, kahve kreması, dağ kekiği ve keçi boynuzu ile farklı versiyonlarda meraklılarına sunuluyor.


Dibek kahvesi bir bakıyorsunuz mutfağıyla ünlü Gaziantep’te, mistik havasıyla gidenleri büyüleyen Mardin’de, Kuzey Ege’nin yeşil adası Gökçeada’da karşınıza çıkabiliyor. Ben size Foça’ya giderken hep mola verdiğim Kozbeyli köyündeki dibek kahvesinde bahsedeceğim. Dibek dediğimiz alet tahıl gibi mahsulleri de ezmeye yarayan bir tür havan. Bu havanlarda uzun süre ezilip öğütülerek meydana gelen Dibek kahvesi de adını buradan alıyor.

KOZBEYLİ YOLUNDA


Ben genelde Foça’ya giderken Bergama’ya uğrar öğle yemeğini orada yer, tarih dolu şehrin atmosferini koklar sevdiğim halı ve antika dükkanlarını gezer sonra güneye doğru devam eder, hızla güzelim sahile yayılmış sanayisi ile beni boğan Aliağa’yı geride bırakır sonra Yeni Foça öncesi Kozbeyli’de mola veririm. Hafif virajlarla güzel koyların iç içe geçtiği bir yoldur Eski Foça’ya kadar olan yol. Güzel koyların sağında solunda tek tük zamana direnmeye çalışan yöreye has mimarisi ile taş kule evler dikkatinizi çeker. Yeni yazlıkların eski taş evleri sıkıştırdığı Yeni Foça’nın üstünde yamaçta tutunmuş, pazarı ve dibek kahvesi ile meşhur küçük bir yerleşim; Kozbeyli Köyü.

Kozbeyli, Kuzubeyi isimli bir derebeyi tarafından korsan saldırılarından korunmak amacıyla iki tarafı uçurum olan manzaraya hakim bir noktaya kurulmuş olan eski bir Türk köyü. Köyün aşağısı denize kadar göz alabildiğine ova ve arkası orman. Yaklaşık 500 yıllık güzel bir camisi ve ondan daha önce yapılmış bir kulesi var. 700 yıllık bir geçmişi olan Kozbeyli’nin ana geçim kaynağı, Ege köylerinin çoğunda olduğu gibi zeytincilik... Bu köyün Kemal Anadol’un “Büyük Ayrılık” kitabına konu olması da özgün bir tarihi dokusunun ve uzun yıllar boyunca Türk ve Rum halkının bir arada yaşamasından kaynaklanıyor ve muhtemelen dibek kahvesi de bu birlikteliğin günümüze taşınmış bir izi.
Güzel taş evleri sık ve içe. O dönemlerde Rumlar adalardan özellikle Midilli’den, Samos’tan, Limni’den çalışma amacıyla geliyor ve Rum nüfusu çoğalıyor ve o dönem iki Müslüman bir Rum mahallesi olan köyün nüfusu civarda ki köyler arasında dikkat çekici boyuta ulaşıyor.

BUZ GİBİ SULARI VAR

Yazının Devamını Oku

Sagalassos Antik Kenti

Sagalassos, Burdur-Isparta arasında Ağlasun ilçesinin 7 kilometre kuzeyinde, Akdağ yamaçlarında denizden 1700 metre yükseklikte etkileyici bir Roma dönemi şehridir. Etkileyici kelimesinin ne olduğunu kentin yamaç tiyatrosunun en son basamağına çıkıp, oturarak tüm kenti ve dağları ayaklarınızın altına aldığınızda anlarsınız. İşte o zaman beni de hatırlayacaksınız.


Sagalassos, Pisidia bölgesinin Roma İmparatorluk Dönemi’nin en önemli şehridir, bu şehrin görkemini iyice kavramak için Burdur’da bulunan arkeoloji müzesini gezmek olmazsa olmazdır. Burdur’a gitmişken müze civarında ki lokantalarda Burdur şiş yemek de öyle


Sagalassos ‘a giderken Burdur’dan geçiyorsunuz, iç Anadolu’nun güzel doğası sizi dinlendiriyor, Burdur demişken, şehrin tarihi merkezinde kısa yürüyüş gezisi yapmak, saat kulesini, Ulucami’yi, çarşı bölgesini görmek, öğle yemeğinde yöreye has Burdur şiş ve çarşı içinde ki dükkanlarda yaz helvası yemek yapılacaklar listesinde ilk sırada, Burdur müzesi Sagalassos Antik kentine dair önemli arkeolojik buluntuları barındırıyor. Yolunuz üzerinde, ülkemizde turizme ilk açılan ve geçmişte içinde göller barındıran İnsuyu mağarasına uğrayarak Ağlasun ‘a geçmek bir başka seçenek olabilir.


Bu hafta sizi muhteşem manzarası ve etkileyici yükseklikte konumu ile Sagalassos antik kentine götürmek istedim. Son yıllarda yapılan restorasyon çalışmaları ile her geçen gün daha fazla ayağa kaldırılan etkileyici konumdaki kente sadece ve sadece MS 161 – 180 yılları arasında Roma İmparatoru Marcus Aurelius zamanında yapılmış olan Antoninler Çeşmesi’ni hala akan suyuna tanık olmak için bile gidilir.
Dünyanın en yüksek rakımlı 9000 kişilik tiyatrosu, kendine has kaya mezarlarıyla bilinen antik kent sizi kendisine hayran bırakacak.

BURDUR ve DİKKAT ÇEKEN YAPILAR

Yazının Devamını Oku

Sakız Adası - Ege’nin en güzel adalarından birinde masmavi günler

Adaların en güzel zamanı ilkbahar ve sonbahardır, yaz ayları kalabalıktır hareketlidir ama bu kalabalık sizi yorabilir. Ada demek huzur, sakinlik demek, Sakız adası demek mavi deniz, gökyüzü, esinti demek, ve daha fazlası.. Bana gezdiğin adalar içinde en çok hangi adayı sevdin diye soranlara, ‘Hayatımın kalan kısmını Sakız Adası’nda yaşayabilirim’ cevabını veriyorum.


Bu hafta sizinle Ege‘nin karşı yakasına, geçmişten günümüze Anadolu’nun hemen yanı başında olan ama belki de hep uzaktan gördüğümüz bir adaya gidiyoruz, öyle ya çoğumuz en azından Çeşme’ye gitmiştir, akşam olunca deniz kenarında yürürken biraz uzakta ışıkları yanan adanın adını Sakız ağacından ve kültüründen alan ada olduğunu, Çeşme limanından sürekli hareket eden küçük feribotların da Sakız Adası’na gittiğini görmüştür...
Çeşme’den küçük feribotlarla başlayan ve yaklaşık 30 dakika süren seyahatle ulaşabildiğiniz adanın ve Ege’nin zengin mutfağını, özellikle bol ve taze deniz ürünlerini, mezelerini, yemek kültürünü, yaşam tarzını, ilginç köylerini, doğasını, hareketli çarşı bölgesini keşfetmek, Osmanlı döneminin izlerini sürmek. Ada’nın güneyinde, Sakız ağaçları bölgesinde Seramik atölyeleri ile meşhur Armolia- dar sokakları ve kendine has desenli evleri ile meşhur Pirgi, bir başka kale köy Mesta ‘yı görüp merkezde Korais Kütüphanesi-Philip Argenti Etnoğrafya Müzesini, Bizans müzesi olarak kullanılan Mecidiye camiini-karşısındaki çeşmeyi, zamana direnen Osmaniye ve Bayraklı camilerini, muhteşem Melek Paşa çeşmesini ve Osmanlı dönemi çeşmelerini, kale içindeki küçük meydanda Osmanlı donanmasının Kaptan-ı Deryası Kara Ali Paşa’nın da kabrinin bulunduğu Türk mezarlığını görmek sıcakkanlı esnaf ile tanışıp, keyifli tavernalarda saatlerce oturmak için Sakız adasına gidilir, veya benimle gelinir...

HAYAT HER ZAMAN YAVAŞ AMA...


Ege adalarında hayat her zaman yavaş akıyor ama adada hayatın hızlandığı Paskalya dönemi geleneksel Roket savaşları etkinlikleri ve mart sonu düzenlenen Mostra Karnavalı başka bir yazının konuları. Adayı gezerken çok saatler boyu uzun yürüyüşe gerek yok, kısa mesafelerde ve yavaş yürüyüşlerle ada merkezini-çarşı bölgesini, kaleyi keşfetmek gerek, adanın keyfini çıkarmak, yaşamı gözlemlemek için uzun ve bol sohbetli akşam yemekleri olmazsa olmaz.
Adaya giderken, Ege güneşi ısıtacağı için pamuklu giysileri tercih edin, akşamları serin olabilir, tedbirli olun. Fotoğraf makinelerinizi, şarj aletlerinizi, pillerinizi, hafıza kartlarını, cd’lerinizi, kullandığınız ilaçlarınız varsa ilaçlarınızı unutmayın. Bütün neşenizi, heyecanınızı, merakınızı yanınıza almayı, varsa dertlerinizi, işinizi, sıkıntılarınızı ve en önemlisi ön yargılarınızı hepsini evde, ana karada bırakmayı unutmayın!

Yazının Devamını Oku

Gera Körfezi ve Perama

Midilli adasının ikinci yazısında önce sizlerle adanın turistik hareketliliğinden uzak, doğası ve sakinliği ile dikkat çeken bir bölgesine gidiyoruz “Gera Körfezi”.

Midilli adası şehir merkezinden dar bir caddeyi takip ederek şehrin doğusuna doğru giderken gözlerim önce, Alyfanta, Pyrgi ve Kedros köylerine ait tabelayı arıyor. Trafik tabelaları, işaretleri konusunda çok rahat olan Yunanlı yetkililer yön bulma konusunda “Biraz da işi oluruna bırakın, rahat olun” diyor. Gera Körfezi’ne ait yön tabelasını görmek için daha sabretmemiz gerekiyor sanırım. Kenti geride bırakıp tırmandığımız yol bizi Gera Körfezi’ni yüksekten görme fırsatı tanıyor. Zeytin ormanlarından kaynaklanan yeşil ve Ege Denizi’nden kaynaklanan mavinin ağır bastığı renklerden oluşan etkileyici bir manzara ayaklarımızın altında.. Gera’ya doğru gitmek için anayoldan sola dönerek Perama bölgesine ilerliyoruz. Perama, insanların alışveriş için tercih ettiği, balık tavernaları ve adeta buluşma noktası olan meşhur pastanesi ile bölgenin deniz kenarındaki en büyük yerleşimi. ‘Büyük’ dediğime bakmayın nüfus bin kişi bile değil. Sahil boyunda araba kullanırken açık pencereden içeri giren rüzgar, masmavi deniz, gözümün alabildiğine uzanan zeytin ağaçları körfezin tüm güzelliğini gözler önüne seriyor. Burası bir göl mü? yoksa iç deniz mi diye sorguluyorum, zira körfezin Ege’ye açılan ağzı çok dar. Eski zeytinyağı fabrikaları ile dikkat çeken Perama’yı geçerek körfezde kalmak için tercih ettiğimiz Yeras’ın Eleonas’ına gidiyoruz.
Zeytin ağaçları arasında gizlenmiş misafirhaneyi işleten arkadaşımız Markidis Alexandros her zaman yoğun görünse de size her konuda yardımcı olmaya çalışan biri. Doğa ile iç içe kalabileceğiniz misafirhanede Yeras çevresinde atla geziler yapmak, ev sahiplerine yardım ederek, tarımsal alandaki üretime, ağaç budamak, çiçek ve bitkileri sulamak, hayvanları beslemek, gibi faaliyetlere katılmak mümkün.

GERA KÖRFEZİ

Çevresinde beş köyü körfezi ve zeytinlikleri uzaktan gören, olağanüstü huzurlu bir yer burası.
Altıncı yerleşim, Perama diğer beş köyün de aynı zamanda limanı. Rengarenk boyanmış sandalyelere sahip kafeleri ve balık tavernaları ile meşhur. Zeytinyağı fabrikalarının uzun bacaları bölgede tek yüksek yapılar. Gera’nın başşehri olan Papados dışında, Paleokipos, Mesagros, Skopelos, Plakados ve Perama’yı sayabiliriz.

Osmanlı’nın son döneminde ve ayrıca iki dünya savaşı arasındaki dönemde bölgede büyük bir gelişmenin olduğu ve bölgeye has zeytinyağı imalathaneleri, sabun imalathaneleri, tabakhaneler ve zeytinyağı ile diğer ürünler konusunda iştigal eden firmaların günümüze ulaşan binalarından anlaşılabiliyor. Köylerde bulunan taş binalar, köşkler ekonomik kalkınmanın iaşetleri olarak sayılabilir. Körfezin açık denize olan ağzı, fiyorda benziyor ve dalgalara kadar varan gümüş renkli zeytin ağaçları ve kanal girişinde duran küçük adalar, sahiller, hem körfezin içinde yer alan, hem Ege Denizi tarafında olan küçük koylar, olağanüstü güzellikte. Bölgede denize girmek için en güzel plaj “Tarti” sahili aynı zamanda taze balık yiyebileceğiniz otantik balık tavernaları ile sizi bekliyor.

Yazının Devamını Oku

Midilli adası 1, Lesvos

Yunanistan’ın ana karasından çok Türkiye’nin Ayvalık ilçesine yakın olan, Assos’tan el sallasanız görünecek bir adayı anlatacağım sizlere. Bugünkü yazımızda daha çok Midilli’nin merkezini sizlere tanıtmaya çalışırken, önümüzdeki haftalarda ise adanın iç kısımlarına ve doğusuna doğru yolculuk yapacağız.

ADANIN MERKEZİNE MERHABA

Girit ve Eğriboz’dan sonra Yunanistan’ın en büyük üçüncü adası olan adanın başkenti Mytilene’dir. Bu isim, adanın merkezi olan Midilli’den (Rumca: Μυτιλήνη - Mytilíni) türetilmiştir.

ÜNLÜ Yunan şairleri Alcaeus ve Sappho’nun memleketi olan ada eşcinsel kadın şair Sappho’ya atfen, Lésvoslu anlamına gelen lezbiyen sözcüğü 1800’lü yıllardan itibaren kadın eşcinsel anlamında kullanılır olmuştur. 1467 yılında Barbaros Hayrettin Paşa bu adada doğmuş olması tarihmiz açısından önemli bir detaydır.

ZÜMRÜT ADA

Adanın genellikle kayalık ve kurak Ege adalarının aksine yoğun ormanlık oluşu nedeniyle, ada için “zümrüt ada” benzetmesi yapılır. Özellikle zeytin ağaçları etkileyicidir. Ada zeytin ağacı yönünden zengin olması ile birlikte çam, köknar, çınar, kestane, kayın ağaçları ile de bezenmiştir. Adanın batı kesimi çorak, doğu kesimi ise zeytinlik ve çamlıktır. Midilli adası iki büyük körfez; Yera (Geras) ve Kalonya (Kallonis) körfezleri ile çok sayıda koylara ve burunlara sahiptir. Adanın en önemli ovaları Kalonya (Kalloni), Ippion, Perama ve Herse (Eressos) ovalarıdır. En yüksek dağlar ise Olympos, Lepetimnos ve Psilokoudouno dağlarıdır.

Midilli adasına gitmek için önce kendimizi Ayvalık’a attık. Bursa’da kapalıçarşı bölgesinde dolaşan Yunan turistler için ne kadar da gürültücüler derdim, ama Ayvalık gümrüğünde bizimkilerin onlardan hiç aşağı kalır yanı yoktu. Güneşin her zaman olduğu gibi ısıttığı bir günde zeytin kokulu Ayvalık’tan zeytin kokulu bir Midilli adasına gitmek için hazırlandık.

Yazının Devamını Oku

Kavala’dan Thassos Adası'na 2  

Geçen haftaki Kavala yazımda Kavala ve Thassos Adası’nın bize sandığınızdan uzak olmadığını, sabah erken saatte çıkacağınız bir yolculukla öğle saatlerinde adada kahve leyfi yapabileceğinizi vurgulamış, önce Kavala’yı anlatmıştım. Bu haftada Thassos (Taşöz) Adası notları ile karşınızdayım.

Konumuz yeşil adaysa eğer, bugüne kadar gördüğünüz “yeşil” adaları bir tarafa, Thassos Adası’nı diğer tarafa koyacaksınız. Thassos’a giden biri görebildiği kadar plaj görmeli, Marble Beach’e mutlaka gidin. Thassos’ta çok fazla tarihi kalıntı var. Arkeoloji müzesine gidin, antik tiyatronun olduğu tepeye tırmanın tüm Limenas bölgesini yukardan seyredin. Remezzo’da frappe için, gelen geçeni seyredip dedikodu yapın, Panagia’da oğlak çevirme-kokoreç, Mylos’ta mutlaka kalamar dolma yiyin.

Kuzey Ege adaları genelde yeşildir, güneye doğru indikçe daha kurak hatta kayalık adalar başlar. “Ben daha önce adaya gittim; nasılsa hepsi aynı” diye düşünmeyin her adanın atmosferi, doğası, üzerinde yaşayan insanları farklıdır. Konumuz yeşil adaysa eğer, bugüne kadar gördüğünüz “yeşil” adaları bir tarafa, Thassos Adası’nı diğer tarafa koyacaksınız. Kuzey Ege’nin cennet adası Thassos’a yapacağınız gezide adanın muhteşem denizini, koylarını, yemyeşil doğasını birbirinden ilginç, geleneksel mimarisi bozulmamış köylerini gezmek için en az 2 geceye ihtiyacınız var.

Ege‘nin kuzeyine Thassos Adası’na yapacağımız yolculuğumuz için önce İpsala’dan Yunanistan’a geçmek, sırasıyla Dedeağaç-Gümülcine-İskeçe’yi geride bıraktıktan sonra Kavala’ya gelmeden Keramoti tabelasını takip edip, feribota binmek gerekiyor. Kısa yolculuk sonrası adanın merkezi, ve bence konaklamak için en iyi yerleşim olan Limenas’a varıyorsunuz.

DOĞAL HAVUZU UNUTMAYIN

Aracınızla adada yapacağınız turda adanın meşhur plajları; Golden Beach, Skala Potamia, Kinira, Aliki, Pefkari, Limenaria, Skala Marion, Skala Rachoniou ‘yu görüp doğa harikası, dünyaca ünlü doğal havuz Giola’yı görmek şart. Panagia, Kazaviti gibi geleneksel köyleri gezip adanın eski baş şehri Theologos’ta et lokantalarında lezzet molası vermek, etnoğrafya müzesini uğramak. Ada dönüşünde (eğer giderken uğramadıysanız) Kavala’ya uğrayarak hareketli şehrin önemli tarihi eserlerini ve liman bölgesini görmek, kahve ve Kavala kurabiyesi molası verdikten sonra Bursa’ya doğru hareket etmek planın parçası olmalı.

Çevresi 102 km olan bu adanın deniz kenarında üç ana merkezi var: Limenas, Limeneria ve Pathos. Ayrıca içerilerde irili ufaklı başka küçük köyler de var. Adanın her yeri ormanlarla ve yeşil bir bitki örtüsü ile kaplı. Adanın çevresinde onlarca doğal plaj bulunuyor.

Yazının Devamını Oku

Kavala’dan Thassos Adası’na 1

Biliyor musunuz, bir pazar sabahı erkenden yola çıkıp Kavala’ya uzanmak, hemen karşısındaki kuzey Ege’nin en yeşil adalarından biri olan Thassos Adası’na gitmek mümkün, ben yaptım.

 


Baharın ilk günleriydi sabah 06:00’da Nilüfer-Bursa’dan hareket ettim, Lapseki Gelibolu geçişi sonrası İpsala ve Kipi gümrük kapısından Yunanistan’a geçiş yaptım, gümrük sakindi. Otobandan devam ederek uzaktan selamladığım Dedeağaç, Gümülcine ve İskeçe yerleşimleri sonrası kendimi mübadelede Aksaray Güzelyurt’tan gidenlerin kurduğu Nea Karvali’de buldum. Bu molamın sebebi elbette Chrisantidis pastanesinde Kavala Kurabiyesi yemekti. Bu noktada önceliği Thassos Adası’na verirseniz Keramoti Limanı’ndan hareket eden gemilerle saat 13:00 te adadasınız, Kavala’ya devam ederseniz saat 12 de kahvenizi eski şehirde Kavala manzarası eşliğinde Briki (İbrik) kafede içersiniz. Toplamda 510 km. civarı yol. İki gece 3 günlük bir programla, haftasonuna Kavala ve Thassos adasını sıkıştırmak mümkün. Kurabiyesi kadar tatlı bu şehri çok seveceksiniz.


Yunaistan’ın kuzeyinde yer alan Kavala, Symvolo Dağı’nın eteklerinde adeta bir amfitiyatro gibi inşa edilmiş olan bir kent, tarihi binalarla çevrili ve Yunanistan’ın en güzel şehirlerinden biri. Tarihi M.Ö. 600’lü yıllara dayanan, Yunanistan’ın Thassos (Taşoz) Adası’ndan gelen göçmenler tarafından Neapolis yani “Yeni Şehir” adıyla kurulan Kavala 1391-1912 yılları arası yani yaklaşık 500 sene Osmanlı egemenliğinde geçmiş. Kavala, Türklerin eline geçtikten sonra Sultan Süleyman eski şehrin tepesinde konumlanan kaleyi tamir ettirmiş. 1800’lerin sonu 1900’lerin başında Kavala’da tütün ticareti başlamış ve şehir zenginleşmiş. O dönemin en zengin tütün ihraç eden limanı olarak adını tüm dünyada duyurmuş. Bu yüzden şehir merkezinde dev tütün depoları ve bir de müze var.

PHİLİPPİ ANTİK KENTİ


Yazının Devamını Oku

Afrodisias: Afrodit’e adanan kent

Baharı çağırıyoruz hep birlikte, hatta avazımız çıktığı kadar “Gel artık bahar kucakla bizi, güneşin ısıtsın bizi ve tüm Anadolu’yu” diye bağırıyoruz. Virüs salgını sürecinde en çok özlediğim, her sene bahar aylarında mutlaka gittiğim, kendmi mutlu hissettiğim iki antik kentten biri Afrodisias diğeri de inşasında Afrodisyaslı ustaların çalıştığı komşusu Sagalassos.


Bu haftasonu sizi Anadolu’nun adeta bir heykel müzesi olara tanılayabileceğim etkileyici sanat kenti Afrodisias’a götürmek, fotoğraflarla avunmak istiyorum. Gezi günleri çok yakın, kendimizi yollara atmaya az kaldı. Ben bugün bu sayfada kendimi yola attım bile. Beni Geyre’ye götürecek otobüsüm hareket etti.

Virüs salgını etkisiyle her zamankinden daha uzun geçen ve geride kalan kış mevsiminde hayatla aramda yükselen duvarda bir aralık bulmuş, oradan, ait olduğum çocuk gülüşlü topraklara kaçmayı başarmıştım. Şimdi gözlerim otobüsün yan camında dışarda akıp giden manzaraya dalmış, yüreğimi ısıtan Anadolu yollarındayım. Başımı dayadığım serin camın önünden nazlı kıvrımlarla akıp giden dağlar, ovalar, bahçeler gezginleri Pamukkale’den Geyre Ovası’na yolcu ediyor.

Güneş’in eşlik ettiği baharın serinliğinde, bir ikindi vakti iniyorum otobüsten. Ömrünü Türkiye’yi ve kültürünü gezip tanımaya adamış bu rehberin tok sesi, anadiline saygılı cümlelerini süsleyen Yunanca kökenli arkeoloji terimleriyle, meslek alışkanlığıyla ağzından ara sıra dökülen ingilizce sözcüklerle çeşnilenerek tılsımlı bir bulut gibi insanların çevresini sarıyor, onları çağının en büyük mermer ve heykelcilik merkezi olmuş Afrodisias şehrinin kapısından içeri taşıyor.


Atın artık üzerinizden kış yılgınlığını, karamsarlığını, bahar geldi.. Anadolu’nun en büyük antik kentlerinden birindeyiz bugün. Geyre ovasını çevreleyen buğulu sıradağların tam ortasında, büyülü sessizliği bozmamak için toprağa gömülü binlerce yıllık mermer bloklara usulca basarak yürüyorum.

Amfitiyatronun en üst sırasına çıktığımda, önümde zengin ve kalabalık şehrin renkli yaşamına tanıklık eden iki pazar yerinin, yabancı diyarlardan gelen tüccarların şehre salgın hastalık taşımasınlar diye öncelikle yıkanıp arınmak zorunda oldukları hamamın kalıntıları uzanıyor. Afrodisias’ı dünya literatürüne kazandıran Prof. Kenan Erim’in hayatını nasıl bu şehre verdiğini, İngilizlerden, Fransızlardan, İtalyanlardan oluşan yabancı kazı ekiplerini yöneterek vatan topraklarının tarihini ne büyük bir coşku, ciddiyet ve disiplinle gün ışığına çıkardığını düşünüyorum.

TETRAPILON KAZISI SÜRÜYOR

Yazının Devamını Oku

Bursa turizminde bir başka alternatif durak Uluabat Köyü & Lopodium Kalesi

Önceki gün şehrin batısına, Uluabat- Lopodium kalesine gittim... Yaşadığımız şehrin her tarafı güzel doğa ve tarih dolu. Birçok kez yanından geçip, mola vermediğiniz sadece Ulubatlı Hasan‘ın heykeli ve belki de büyük ekmek fırını tabelası ile hatırladığınız mütevazı yerleşim aslında içinde birçok hikaye barındıran, duvarları günümüze kadar ulaşan kalesi ve tarihi yapıları ile ilgi bekleyen cennet bir yerleşim.

 

 

10 METREDE BİR BURÇ VARDI

Bursa ve çevresini korumak, Bursa’ya yolculuk yapanları denetlemek İçin tam Apollonia/Uluabat gölünün sularının Kocadere olduğu noktada önemli bir kale olan yerleşimin Bizans komutanı, imparator Alexios Komnenos (1048-1118) tarafından on metrede bir yükselen burçlarla yaptırıldığı, kaleye Lopadium adını ise 13. Yüzyılda Yunan tarihçi Niketas Khonietas’ın verdiği biliniyor. Niketas Khoniates, 12. yüzyıl ortalarında Denizli yakınındaki Khonai (antik Clossai) şehrinde doğmuş. Daha sonra Istanbul’da eğitim görmüş, Bizans’ta Angelos hanedanının hâkim olduğu dönemde (1185-1204) saray memuriyetlerinde ve idari görevlerde önemli mevkilere ulaşmış . Haçlılar tarafından 1204’te Istanbul’un işgali sırasında Iznik’e kaçarak, İmparator Thedoros Laskaris zamanında (1204-1222) saray hizmetinde bulunmuş. Türk tarihi açısından gezgin ve tarihçi Niketas’ın eseri, Türkiye Selçuklu Sultanı I. Mesud (1116-1155) devriyle, Sultan II. Kılıçarslan (1155-1192) hakkında verdiği bilgiler bakımından önemli kaynak kabul edilir. Notlarında Myriokephalon Savaşı bütün ayrıntıları ile tasvir edilmiştir. Bu eser 16. yüzyılın ortalarından itibaren pek çok defa basılmış, birçok dile kısmen veya tamamen tercüme edilmiştir.




Yazının Devamını Oku

Karadeniz’de Bir Prenses

Sonsuz yeşillik ve ormanlar, insanın içini ürperten kayalıklar, Karadeniz’in hırçınlığına savaş açmış durgun mavi suları ve taze deniz ürünleriyle doğallığını her daim koruyan bir balıkçı kasabası burası. Bu hafta; adını bir kraliçeden, evlenip mutlu olamayınca Amasra’ya yerleşerek burayı yönetmeye başlayan Pers Prensesi Amastris’ten alan bir Amasra’dayız

 


Bartın’dan sonra giderek artan orman, göz kamaştırıcı bir tepede “Bakacak’ta” Karadeniz’in sularıyla buluşuyor. Tepeden aşağıya süzüldüğünüzde neredeyse tamamı tarihi bir kalenin kalıntılarının üzerine kurulmuş bir kent bekliyor sizi. Uzaktan Karadeniz’e bir üzüm salkımı gibi uzanmış yarımadanın, masmavi denizin ve muhteşem doğanın güzelliği, şehrin içine girdiğinizdeyse bir tarihle kucaklaşıyorsunuz.
Pırıltılı kumsalları, gizli kalmış mağaraları, tarihin izlerini doyasıya görebileceğiniz kent merkezi ve misafirperver insanlarıyla Karadeniz kıyısında bir balıkçı kasabası bu; doğal, bakir ve sakin…

YÜRÜYEREK KEŞFEDİN


Yürüyerek keşfetmelisiniz Amasra’yı... Kalenin içindeki daracık sokaklar, rengarenk ahşap evler ve bu tarihe tanıklık etmiş ulu ağaçlar, usul usul yolunuza çıkacak. Deniz kıyısına indiğinizde, büyüklü küçüklü tekneler, balıkçılar, denize giren insanlarla karşılaşacaksınız. Sonra tüm görüntüleri toplayıp önünüzdeki tabloya baktığınızda, Amasra’nın, dün ile bugünü aynı zeminde yaşatan bir coğrafya olduğunu çok daha iyi anlayacakınız.

Yazının Devamını Oku

Belirsizliklere rağmen Bursa turizm seyahat acentaları 2021 yaz sezonundan umutlu

Salgın sürecinin en çok etkilediği hizmet sektörlerinden, turizm seyahat acentaları bir seneyi aşan koronavirüs sürecinde desteksiz bir şekilde ayakta kalmaya çalışıyor. Yaşanan olumsuz sürece rağmen ısrarla umutları taze tutmaya çalışan TÜRSAB-Güney Marmara Bölgesel Temsil Kurlu Başkanı Murat Saraçoğlu ve Bursa’da bulunan turizm seyahat acentaları temsilcileri ile görüşerek yaklaşan 2021 yaz sezonunu sorduk. Bu hafta sonu ile birlikte Türkiye virüsün yayılmasını kontrol altına alınması, vaka sayısın azaltılması amacıyla yeni bir kapanma sürecine girdi.


Yeni kararlarla vaka sayılarının 10 bin bandının altına indirilip; turizm sezonuna vaka sayısını kontrol altına alınmış bir ülke olarak girilmesi hedefleniyor. Başkan Saraçoğlu ve süreç boyunca destek konusunda üvey evlat muamelesi gören Bursalı seyahat acentaları, her şeye rağmen yaz sezonundan umutlu. Ben de aşılanan insan sayısının artması, vaka sayılarının kontrol altında tutulması ile birlikte yaz ortalarına doğru hayatın daha farklı olacağını eylül ayından itibaren ise turizmde olumlu yansımaların başlayacağını öngörüyorum.

MURAT SARAÇOĞLU
TÜRSAB Güney Marmara Bölgesel Temsil Kurulu Başkanı


Dünya üzerinde ve ülkemizde seyreden vaka sayılarının Şubat sonu Mart başı gibi hızla artması, koronavirüsün mutasyona uğramış bir seyir izlemesi ve ölüm oranlarının günden güne artmasından dolayı hedeflenen turizm planı da sekteye uğradı. Tek tesellimiz aşılanan kişi sayısının her geçen gün yükselmesi ve yaz aylarına kadar da ülke çapında biteceğine dair kamu yonetiminden gelen haberler oldu.
Dolayısıyla 2021 turizm sezonunun açılışında yeni tarihte Haziran olarak belirlendi.

Yazının Devamını Oku

Bursa inanç turizmine alternatif rota önerisi

Ulu Cami, Yeşil Cami, Emir Sultan Türbesi ve Camisi gibi çok sayıda tarihi caminin, hanların ve sultan külliyelerinin bulunduğu “Osmanlı Payitahtı” Bursa, virüs salgını sürecindeki ikinci ramazan ayını da sessiz sakin geçiriyor.Birçok medeniyete ve farklı dinlere beşiklik etmiş illerin başında gelen Bursa’da İslam, Hıristiyanlık ve Musevilik dinlerine ait birçok eser bulunmaktadır. Osmanlı Devletine başkentlik yapmış olan Bursa günümüzde de “manevi başkent” olarak önemini korumaktadır.

 

Son yıllarda kalabalıklaşan ve doğa-turizm kimliği ile sanayi kimliğini dengelemeye çalışan Bursa’nın elimizde kalan tarihi ve turistik değerlerine sıkı sıkı sarılmalıyız ki ülkemizin yerli ve yabancı turizmindeki yerimizi sağlamlaştıralım. Bursa turizminin çeşitliliğini artırmak şehrin kazanması, şehrin insanının kazanması demek. Şehre inanç turizmi için gelen ziyaretçilerin gezi programlarında, genellikle Ulu Cami, Yeşil Cami, Emir Sultan Camisi gibi tarihi ibadethaneleri, Osman Gazi ile Orhan Gazi’nin türbeleri, Hüdavendigar, Yıldırım, Yeşil, Emir Sultan ve Muradiye gibi külliyeleri ile Süleyman Çelebi, Üftade, Emirsultan hazretleri gibi dini şahsiyetlerin kabirleri, inanç turizmi bakımından kentin önemli ziyaret durakları arasında yer alıyor.

YENİDEN GEZDİM


Size bugün yaşadığımız şehrin bilinmeyen yüzünü, sık yürümediğiniz sokaklarını benim Bursa’ya gelen misafirlerime bazen gezdirdiğim, Timurtaşpaşa’dan, Tahtakale’den baktığınızda uzaktan gördüğünüz, küçük evlerle dolu Bursa yamaçlarıyla ilgili rotamı tanıtmak istiyorum. Önceki gün rotayı tekrar yürüdüm ve sizin için fotoğrafladım. “Uludağ yamaçlarında Üftade Tekkesinden başlayıp, hisar içinde Üftade Türbesinde” bitecek bir inanç turizmi yürüyüş rotası bu!
Rotada bahsi geçen dini yapılar farklı dönemlerde Büyükşehir ve Osmangazi Belediyesi tarafından restore edilmiş, iyi durumda. Küçük dokunuşlarla parkurun sokaklarını güzelleştirip, yönlendirme tabelaları koyabilirsek, bölgede yaşayan halkımızı da turizm konusunda bilinçlendirerek bu küçük inanç turizmi rotasını tanıtırsak, Bursa turizm çeşitliliğine bir alternatif daha eklemiş olabiliriz. Yamaçlardaki sokakların dar olması nedeniyle de yürüyerek yapılması gereken bu gezi için, araçla çıkacağımız Üftade Tekkesi bölgesinden itibaren, yürüyerek Bursa hikayeleri ve bilgiler eşliğinde; Böcek Sokağı’nı takip ederek Üçkuzular Türbesi ve camiine doğru yürüyoruz.
Yürüyüş sırasında solumuzda bulunan Bursa Hisar bölgesi, Ulucami, çarşı ve hanların manzarası Bursa tarihi hakkında bilgi vermek açısından bulunmaz bir fırsat. Üçkuzular’ı geride bırakıp, 13. Karanfil sokağı takip ederek Mollafenari Camii ve türbesini, Fenari caddesinden aşağı doğru devam ederek günümüzde de işlevini sürdüren Somuncu baba evine ulaşabiliriz. Şehirde yaşayan hemen herkesin ziyaret ettiği Tezveren Sultan, Yeşil Külliyesinin mimarı İvazpaşa’nın mütevazi türbesini görüp, az bilinen Üçkurnalar çeşmesinde Kartacalı ünlü komutan Hanibal’ı hatırlayabiliriz. Üçkurnalar’a kadar gelmişken güzel restore edilmiş, turistlere eski Bursa evlerine örnek olarak sunabileceğimiz, Yaşam Kültürü Müzesinde soluklanabiliriz.

Yazının Devamını Oku

Malabadi Köprüsünden Mardin’e

Doğu Anadolu yolculuğumuz devam ediyor. Geçtiğimiz haftalarda Kars’a ve sonra Erzurum’a gitmiştik.Bu hafta Tatvan, Bitlis’ten geçip Batman’a doğru ilerliyoruz, sonra da Güneşn aşık olduğu şehir “Mardin’e” götüreceğim sizi...

Genel olarak Doğu Anadolu’nun soğuk iklimine uygun bir doğa ve bitki örtüsü ile geçen yolculuğumuz sırasında çok ilginç bir durağımız var; “Malabadi Köprüsü”.

Silvan’a 20 km uzaklıkta olan köprünün bir yanı Batman il sınırı diğer tarafı Diyarbakır il sınırı. En son 1989 yılında Silvan Belediyesi tarafından restore edilen köprü Silvan Belediyesi’nin logosunu oluşturan ana unsur. Artuklu Beyliği tarafından 1147 yılında yapılmış köprü gerçekten çok etkileyici. Yedi metre eninde ve 150 metre uzunluğunda olan köprünün en etkileyici yeri su seviyesinden kilit taşına kadar olan yüksekliği; yaklaşık 20 metre...
Malabadi Köprüsü, dünyada taş köprüler içerisinde en geniş kemerli olanı olarak biliniyor. Kemerin her iki yanında, iç tarafta kervan ve yolcular tarafından, özellikle kışın zorlu günlerinde barınak olarak kullanılan iki oda bulunuyor. Köprü nöbetçileri tarafından da kullanılan bu odaları daha önceleri dehlizlerle yolun dipleri ile bağlantılı olduğu, gelen kervanların ayak seslerinin bu dehlizler vasıtası ile daha uzaklarda iken duyulduğu söylenir.

AYASOFYA’NIN KUBBESİ SIĞAR

Köprü için dönemin araştırmacıları ve gezginler; “Modern statik hesabının olmadığı devirde bu açıklıkta o zaman için böyle bir eser hayranlık uyandırıcıdır. Ayasofya’nın kubbesi köprünün altına rahatlıkla girer. Balkanlarda, Türkiye’de, Orta Doğu’da bu açıklıkta, bu yaşta köprü yoktur.” derler. Nitekim Evliya Çelebi de Seyahatnamesi’nde köprü hakkında “Malabadi Köprüsü’nün altına Ayasofya’nın kubbesi girer” yazmıştır.

Yazının Devamını Oku

Kendi soğuk insanı sıcak ERZURUM

Geçen haftaki yazımda Kars’a gitmiştik, hazır oralarda dolaşırken bu hafta da Erzurum’a geçelim. Doğu Anadolu Bölgesi’nde yer alan Erzurum, bölgenin en büyük ili ve Türkiye’nin en kalabalık 29. şehri olarak biliniyor. Şehrin kuzeyde bir bölümü Karadeniz Bölgesi sınırlarına yer alıyor. Denizden yaklaşık 1900 m yükseklikle ve Palandöken Dağı’nın eteklerinde kurulan şehir, tarihin ilk dönemlerinden bu yana farklı uygarlıkları ağırlamış.


Önemli ticaret yollarından biri olan İpek Yolu’nun Erzurum’dan geçiyor olması ve şehrin verimli ovaları da Erzurum’un Anadolu’nun ilk yerleşim yerlerinden biri olmasında önemli rol oynamış. Tarım ve hayvancılığın önemli bir geçim kaynağı olarak görüldüğü şehirde bir diğer önemli değer de kesinlikle kış turizmi. Doğal güzellikleri, tarihi ve kültürel değerleri ile yılın her dönemi turist çekme potansiyeline sahip olan Erzurum’da kış turizmi uzun yıllardır canlı. Erzurum’un insanları her ne kadar dışardan biraz içine kapanık tabir edilse de semaverde demlenen çayla sohbete girdiğinizde size ne kadar açık fikirli olduklarını, kışın kardan kapanan yolları, Selçuklu ‘yu, varoşuyla, üniversitesiyle koca bir şehri ve Dadaş’ın ne olduğunu anlatmaya başlayabilirler. Çayımı içerken öğrendiğim; dadaş, mert, cesur, özü sözü bir zalimin karşısında, mazlumun yanında olan merhametli, kişiye denirmiş.

SELÇUKLU İZLERİ


Kentin tarihi milattan önce dört binlere dayanıyor ama günümüz Erzurum’unda en çok Selçuklu izleri var. Türklere Anadolu kapılarını açan meşhur 1071 Malazgirt Savaşı’yla şehir Saltukoğulları’ndan Saltuk Bey yönetimine verilmiş. Anadolu Selçukluları ve İlhanlılar dönemi yeni yapılarıyla Erzurum’u özel kılmış. Şehri Osmanlı topraklarına 16. yüzyılda katan padişah ise Yavuz Sultan Selim.
Merkezde yürüyerek gezip görebileceğiniz eserler içinde Yakutiye Medresesi, Anadolu’daki kapalı avlulu medreselerin son örneklerinden. 13. yüzyıldan kalan Çifte Minareli Medrese’ye, minaresi kubbesi görünmeyen, taşlar ta Horasan’dan gelmiş. Ulu Cami’ye mutlaka uğramalısınız. Derler ki, Ulu Cami’nin üç ayrı mihrabının olmasının nedeni, padişahın üç ayrı mezhebin gönüllerini alma niyetiymiş. Kalenin içindeki Saat Kulesi de kaçırılmaz. Kalenin milattan sonra 5. Yüzyılda Bizanslılar tarafından yapıldığı sanılıyor. Kaleye gittiğiniz zaman ahşap merdivenli saat kulesine çıkarsanız şehrin en iyi fotoğrafını çekebilirsiniz. Bence Yakutiye Medresesi’nin yanındaki Lala Paşa Camii’ni ve Murat Paşa Camii’ni de mutlaka gezin.

KIŞ TURİZMİ DEYİNCE PALANDÖKEN


Yazının Devamını Oku