Gökçeada’da bitmeyen yaz 

Ülkemizde güneşin son battığı yer, yeşilin ve mavinin özgür dünyası Gökçeada Eylül ve Ekim aylarında Ege’de yazdan kalma günleri yaşamak için ideal adres. Gökçeada - İmroz son yıllarda “Kuzey Ege turizminde ben de varım“ diyor ve sakin doğayla içiçe bir tatil kaçamağı için ziyaretçilerini bekliyor.

Gökçeada’da bitmeyen yaz
Adaların en canlı görüntüsü genellikle liman bölgesinde belirir ama Gökçeada öyle değil. Gökçeada’ya yaklaşırken sizi hareketli bir liman bölgesi yerine yüksek, ağacı az çorak tepeler karşılayacak. Gökçeada’ya ilk gelişinizse, ona ilk ve son bakışınız arasında çok fark olacak. Gemiden el sallarken, ada sizi durgun görüntüsünün ardındaki gizli cazibelerini kanıtlamış bir aşık gibi göz kırparak uğurlayacak. 

Çanakkale veya Kabatepe limanından bindiğiniz gemi Gökçeada Kuzu Limanına yanaşırken “Ben bildiğiniz adalardan değilim” diye kıs kıs gülmeye başlar, Gökçeada. Burada ne bildik ada iskelesi hareketliliği, ne de küçücük dünyası “gemi geldi, gemi gitti” üzerine kurulu alışıldık ada halkı var. Çorak düz bir alan, birkaç yeni yapı ve gemiden müşteri almaya gelen taksiler, minibüsler. Bu tablodan da anlaşılacağı gibi adayla aşkınızın “ilk görüşte” türünden olması pek de mümkün değil.Hayal kırıklığı kelimesini kullanmak için sakın acele etmeyin. Gökçeada konuklarını insanın içini açan “cennet ada” görüntüleriyle karşılamıyor, ama kendisine bağlamış olarak uğurluyor, belki de önemli olan bu…

Gökçeada’da bitmeyen yaz

TÜRKİYE TOPRAKLARINDA GÜNEŞİN SON BATTIĞI YER

Gökçeada ‘da Türkiye’nin en batı köşesindesiniz. Bu demektir ki güneş en son buradan batıyor. Bu yüzden gün batımını izlemek, güneşin Türkiye’ye günlük vedasına şahit olmak isterseniz günbatımını izlemek için en güzel yerler Yukarı Kaleköy veya Bademli köyü. Gurubu izlemenin en gözde mekânı olan Yukarı Kaleköy ve Bademli köylerinden kuşbakışı görünen muhteşem manzarayı kızıla boyayan güneş, adayla aşkınızın ilk kıvılcımlarını yakıyor. Uzakta gizemli duruşu ile merak uyandıran etkileyici Semadirek Adası da manzarayı tamamlıyor. Güneş kaybolup gittiğinde, biliyoruz ki bugün artık Türkiye’de gurup seyretme zevkine erişebilecek kimse kalmadı. 

Gökçeada’da bitmeyen yaz

TÜRK VE RUM KÜLTÜRLERİ BİR ARADA

Gökçeada’da yerleşim alanları kıyılarda değil, adanın içlerinde yoğunlaşmış. Liman ve merkezin dışında dokuz tane köyü bulunuyor. Köyleri gezmeye başladığınızda, ada sizi etkisi altına almaya başlıyor. Farkına varıyorsunuz ki Gökçeada’yı yalnızca denizinden, kumsalından yararlanılacak herhangi bir tatil beldesi olarak değerlendirmek, buraya sadece güneş ve plaj için gelmek haksızlık olur. 

Gökçeada’nın köylerini gezerken bazen kendinizi Türkiye sınırları dışına çıkmış gibi hissediyorsunuz. Şimdi sanki başka ülkedesiniz. Ne demek istediğimi adada en az 1-2 akşam gecirip gezdikten sonra adadan ayrılırken, feribotun güvertesinde adaya el sallarken anlayacaksınız.  

Gökçeada’da bitmeyen yaz

ZİYARET EDİLMESİ GEREKEN 5 RUM KÖYÜ

Limandan 3-4 km sonra ulaştığınız eski adı Panaghia Balomeni veya Çınarlı olan Gökçeada merkezinde birde yeni mahalle diye bilinen bir bölüm vardır. Adada 5 tane ilginç ve mutlaka ziyaret edilmesi gereken Rum köyü var. Adaya dağılmış durumda bulunan Dereköy ( Şinudi) , Kaleköy ( Kastro), Zeytinliköy (Aya Todori), Tepeköy (Agridia), Bademli köy (Gliki) köyleri zamana direnmeye çalışan evleri, kiliseleri ve sakin görünümleri ile adanın önemli turizm çekicileri ve koruma altındalar ve kendilerini de korumaya çalışıyorlar. Bu köylerde yaşayan Rumların büyük bir bölümü yıllar içinde yaşanan bazı üzücü olaylar neticesinde adadan yavaş yavaş ayrılmış. Kalanların hemen hepsi orta yaşın üzerindekiler. Giden Rumların evleriyse hâlâ duruyor. Çoğu yaz aylarında bir süre gelip, adada kalan büyüklerini ve evlerini ziyaret ediyorlar. 11 tane kilise ve 300 civarında manastırın bulunduğu Gökçeada’da Rumlar Ortodoks inanç ve kültürünün tüm gereklerini ve geleneklerini sürdürmeye çalışıyorlar. Kiliselerde görev yapan din adamlarının yanı sıra, Metropolit de Gökçeada merkezinde yaşıyor. Adada bunlardan başka yeni kurulmuş Eşelek, Yeni Bademli, Şahinkaya, Uğurlu ve Şirinköy adlarında çok fazla özelliği olmayan köyler var.

Gökçeada’da bitmeyen yaz

MADAMIN DİBEK KAHVESİ

Rum köylerinin içinde en hareketli olanı Zeytinliköy/AyaTodori aynı zamanda da İstanbul Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos’un köyü. Üşenmezseniz eğer merkezden 45 dakikalık bir yürüyüşle ulaşılabilir. Zeytin ağaçlarıyla süslü bir yamacın üzerindeki köy; parke taşlı yolları, taş evleri ve bakımlı görüntüsüyle adanın en canlı Rum köyü. Küçük meydanında köyün can damarı olan üç kır kahvesi var. Yılın her mevsiminde bu kahvelerde oturup, sohbet eden ada halkına rastlanabiliyor. Buraya kadar gelip de Arassia Cafe ‘de Chrisoula Hanımın dibek kahvesini içmeli, Cafe Garaj’da Panagioti’nin yanına ev yapımı dondurmadan koyarak ikram ettiği sakızlı muhallebisinden de yiyerek serinlemelisiniz. Zeytinliköy’ün dibek kahvesini kendi adıyla duyuran ve “Madamın dibek kahvesi”ni marka yapan Madam bundan yaklaşık 10 sene önce vefat etti. Köyün girişinde bulunan Son Vapur Restaurant bir akşam yemeği için doğru adres.. 

‘GELDİĞİME DEĞDİ’ DERSİNİZ

Zeytinliköy’de kahvenizi yudumlarken içinizde duyduğunuz “Gökçeada’ya geldiğime değdi” hissi biraz daha doğudaki Tepeköy’de artarak devam edecek. Farklı kültürü ve havayı solumayı sürdürüyorsunuz burada. Tepeköy’ün nüfusu 50 kişi civarında ve yaş ortalaması yine yüksek. Köyde yürürken içinizi bir yalnızlık, bir terk edilmişlik hissi sarabilir zira Gökçeada’da bulunan Rum köyleri yaz ayları hariç genel olarak çok sakin ve bir çok ev kaderine terk edilmiş durumda. Köy halkı sabah erkenden kalkıp, hayvanlarıyla ilgileniyor, öğle saatlerinde ise siesta için evlerine çekiliyor. Köye girmeden sağ tarafa doğru göreceğiniz Pınarbaşı tabelasını takip ederek muhteşem deniz ve Semadirek adası manzarasını seyretmenizi öneririm. Tepeköy’ün en renkli kişisi ise, Yorgo Zarbozan. Adanın en çok bilinen Barba Yorgo adını taşıyan şaraplarını burada üretiyor. Köydeki Rum tavernasını ve köyde terk edilmiş Rum evlerinden devşirdiği pansiyonu da işletiyor. Eskiden köy meydanında olan tavernayı ve şaraphaneyi köyün girişine inşa ettiği yeni yerine taşıdı, ve yaz aylarında eğencenin ve Ege müziklerinin adresi. Bir akşam sofrayı Yorgo’nun tavernasında kurmak adanın şartlarından. 

Gökçeada’da bitmeyen yaz

HAYALET KÖYLER

Dereköy ve Yukarı Bademli de adanın diğer köyleri. Dereköy, geçmişte yaklaşık 2 bin hanesiyle Türkiye’nin en büyük köyü ünvanını elinde tutarken bugün ise adeta bir hayalet köy durumunda. Köyde az sayıda Rum ve Türk yaşıyor. Köyün taş yollarında çoğu harabe durumuna gelen evlerin arasında gezerken, içinizin ürperdiğini hissediyorsunuz. Gerek Dereköy’ün büyük çamaşırhanesi gerekse diğer köylerde görebileceğiniz çamaşırhaneler size biraz Uludağ’ın Türkmen-Yörük köylerini anımsatıyor. Dereköy’de kocaman bir çamaşırhane var. Köyün meydanındaki kahvehane az sayıdaki köy sakinin toplanma yeri. İçeriye göz attığımda postacının da mektupları evleri gezmeye üşenerek buraya bıraktığına tanık oluyorum. Onlarca telefon faturası üzerinde okuduğum değişik rumca isimler dikkatimi çekiyor. Dereköy girişinde yakın zamanda restore edilen kilise ve bahçesi yaz aylarında özellikle 15 ağustos’ta düzenlenen Meryem Ana anma törenlerinde ada büyük ölçüde ziyaretçi alıyor. İpsala kapısını kullanarak Türkiye’ye giren Yunanlılar adaya büyük hareket getiriyor. Yunanistan’dan önemli sanatçılar ve folklor ekipleri burada gösteriler sunuyor. 

KÜÇÜK VE TENHA

Yukarı Bademli daha küçük ama o da çok tenha. Son yıllarda burada bir çok ev restore edilmeye başladı. Günbatımının en iyi seyir noktalarından olan köyde akşamüzeri saatlerinde evler arasında dolaşırken, sadece iki pencerede ışık görebiliyorum. Taş evlerin ufak pencerelerinden sızan ışıklar ölgün.  Köyün hemen yanındaki mezarlık ve hiç değilse yaz aylarında içinde yaşandığı belli olan mor salkımlı ev çıkıyor karşıma. Köyün çıkışına doğru dev bir çınar, çamaşırhane, zeytinyağı atölyesi ve suyunun kutsal olduğuna inanılan büyük bir çeşme var. Bademli köyden denize doğru baktığınız manzarada yer alan Kaleköy ise adanın deniz kenarındaki tek yerleşimi. Yukarı kaleköy’de kalenin olduğu tepeden manzara çok hoş, ayrıca yukarı kadar çıkmışken çınar altındaki Mustafa’nın kayfesi’ne de uğrayabilir Bademli köyüne doğru bakarak sakin huzurlu bir manzarada kahvenizi yudumlayabilirsiniz.

Gökçeada’da bitmeyen yaz

KÜÇÜK BÖLGENİN BÜYÜK LİMANI

Bu küçük ve şirin yerleşim yerindeki büyük dalga kıran ve liman dikkat çekiyor. Aşağı Kaleköy denen yer eskiden adanın limanı. Deniz kenarındaki birkaç binadan biri Kalimerhaba otel adadaki hoşgörüyü telaffuz ediyor. Hemen yanında bulunan Adada 4 Mevsim otel, restaurantı ile yıl boyunca açık. Oteli işleten Şakir Bey güzel akşam yemeği için güzel mezeler ve doyurucu kahvaltı ile hizmetinizde. Kaleköy aynı zamanda Kılıç avı yapan balıkçı teknelerini görebileceğiniz yer. Özellikle ilkbahar aylarında teknelerin burnuna takılan 5 metre uzunluğunda kalasları liman bölgesinde görebilirsiniz. Kılıç balığı ziyafeti için mayısta adaya gelmek lazım.

YAKLAŞIK 8 BİN NÜFUSU BULUNUYOR

Adanın nüfusu 8 bin civarında olduğu söyleniyor, bunun sadece 200’ini Rumlar oluşturuyor, ancak sit alanı içinde bulunan evleri ve köyleriyle adadaki Rum ve Ortodoks kültürünü yaşatmayı sürdürüyorlar. Özellikle de Ağustos ayında gelen binlerce ziyaretçi adayı şenlendiriyor. Ortodokslar her yıl Temmuz ayı ortasından başlayarak bir ay boyunca et ve et ürünlerini yemeyerek oruç tutuyorlar. Adanın en şenlikli zamanı, Meryem Ana anma törenlerinin yapıldığı Ağustos ortası. Özellikle Tepeköy ve Dereköy’de kurbanlar kesiliyor, kazanlarla pilavlar pişiyor, köy meydanlarında sofralar kuruluyor şaraplar içiliyor ve tabi sirtakiler oynanıyor. 

1974’TE RUMLAR ADA’DAN GÖÇ ETTİ

Gökçeada’nın tarihi yakın geçmişle sınırlı değil elbette. Homeros’un İlyada’sında deniz tanrısı Poseidon’un adası olarak da geçiyor. Adanın adalı olmayan yeni halkı ile tanışması ise 1947 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesinden gelen 10–15 hane ile başlamış. Daha sonra bunu, bazı istimlaklar nedeniyle Karadeniz’den, Isparta’dan gelen halk ile Bulgaristan’dan göç edenler takip etmiş. Adanın yerli halkı olan Rumlar ise, 1920’lerden sonra huzurun bozulduğu dönemlerde ve özellikle de 1973-74’teki Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Yunanistan’a, Yunan adalarına ve dünyanın çeşitli ülkelerine göç etmişler. 

MESLEK YÜKSEK OKULU VAR

Adada yaşayan halkın çok çeşitli yörelerden gelişinin ilginç bir nedeni daha var. Burada 1960’larda kurulan yarı açık cezaevi ancak 1990’da kapatılmış. Bu açık mahkûmiyet sırasında adaya iyice ısınan mahkûmlar, tahliyelerinden sonra adaya yerleşmeyi tercih etmişler. Şimdi ada halkının bir bölümünü eski mahkûmlarla, aileleri oluşturuyor. 

Adada Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’ne bağlı Gökçeada Meslek Yüksek Okulu var. Üniversitenin adaya getirdiği öğrenci hareketliliği özellikle merkez bölgesinde inşaatların hızlanmasına neden oldu,  adanın yolları da bu sezon yenilendi,.Gökçeada halkı küçükbaş hayvancılık, balıkçılık, zeytinyağı ve bal üretimi gibi kaynaklarla da geçiniyor. Turizm ise son yıllarda onlar için çok önem kazanmış. Gökçeada’nın her yerinde turizme dair gelişmeler gözlemleniyor. 

Gökçeada’da bitmeyen yaz

ADA’YA HAYAT VEREN GÖLLER, SONSUZ PLAJLAR

Denizin ortasında bir ada ve göl manzaralı köyler diye anlatmaya başladığımda bir çok insan bana inanamıyor. Adada irili ufaklı çoğu sulama amaçlı 5 tane göl bulunuyor ve ada birçok Ege adasıyla kıyaslandığında su sıkıntısı çekmiyor. 

Turizmi canlandırmak isteyen ada halkının işi aslında çok da zor değil. Bir dönem ulaşımdan sürekli şikayet edilen Gökçeada’ya geçtiğimiz yıllarda Norveç’ten alınan büyük feribot sayesinde ulaşmak biraz daha kolaylaştı. Gökçeada yaz turizmi için gerekli deniz ve kumsal açısından çok şanslı. Adanın birçok yerinden denize girilebiliyor ama batı tarafındaki Kefaloz, çok güzel bir deniz ve kumsala sahip. Kefaloz ‘da bulunan tuz gölü ve kenarında çamur banyosu yapan insanlarda adanın değişmeyen manzaralarından…

Gökçeada’nın en önemli doğal özelliklerinden biri de oksijen deposu olan havası. Adada balıkçılık elbette yaygın, ülkemizde halen daha Kılıç balığı avlana birkaç yerden biri olan Gökçeada’da avlanan balıkların çoğu ada dışına gönderiliyor. 

Farklı nedenlerle, farklı kültürlerden gelmiş olsalar da bugünün adalısının ortak davranış biçimi güler yüzlü ve yardımsever. Deniz, güneş, kum, doğal güzellikler belki pek çok yerde bulunabilir, ama gönülden bağlanmak için insan güzelliğinin etkisi de bir başka oluyor.   

Gökçeada ve halkı geleceğe huzur ve umutla bakıyor ve siz ziyaretçilerini misafir etmeye hazır. 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Longoz ormanları ömre ömür katar

Bundan onbeş-yirmi sene önce hiç kimsenin adını duymadığı, sadece bataklık ve çamurluk alan olarak gördüğü longoz ormanlarının aslında doğal denge açısından ne kadar kıymetli, zengin oldukları bilincinin yerleşmesi çok güzel . Buna bağlı olarak son yıllarda insanların merak ederek imkanlar ölçüsünde ükemizdeki az sayıda longoz alanlarına ilgi göstermesi, geziler düzenlemesi de güzel. Ülkemizde; Kırklareli’de İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı, Sakarya’da Acarlar Longoz Ormanı, Sinop’ta Sarıkum Longozu ve Bursa sınırları içinde Karacabey Longoz Ormanı bulunuyor.

Sonbahar renklerinin en iyi yaşandığı yerlerden olan Longoz ormanlarından İğneada’yı gündeme taşıyacağım bu hafta.. Türkiye’nin ve Avrupa’nın kayın ve meşe ağırlıklı ağaçlardan oluşan en büyük longozu olan İğneada, göller ile Karadeniz’in birleştiği eşsiz manzarası, yürüyüş parkurları ve barındırdığı hayvan popülasyonuyla doğaseverleri kendine hayran bırakan bir yer. Bölgede yapacağınız yürüyüşler ömrünüze ömür katar, bu yüzden en az 1-2 gece konaklamalı bir program yapmalı ve bence sonbaharda gitmeli. İğneada Longozu tam 4 göl, 544 tür bitki, 46 tür canlı, 25 tür sürüngen, 50 tür memeli, 30 tür tatlı su balığı, 20 tür deniz balığı, 219 tür kuşa ev sahipliği yapıyor.

DERENİN AĞZI KAPANINCA...

Bir çeşit orman ekosistemi olan longozlar, subasar olarak da tanımlanıyor. Buralar, çok özet olarak yazarsak, denize doğru akan derelerin getirdiği kumların birikerek kıyıda set oluşturması ve dere ağzını kapatması sonucu akarsuyun biriktiği yerde oluşan özel sulak bölgeler.
Dünya’nın ender eko sistemlerinden olan İğneada Longoz Ormanları ve gölleri ziyaretçilerine muhteşem doğa içinde huzurlu saatler vadediyor.
İğneada’da Longoz Ormanları; Karadeniz sahili boyunca Yıldız (Istranca) Dağlarından Karadeniz’e doğru akan derelerin, denize ulaşmadan göllerde ve bu göllerin bataklık alanlarında son bulması ile oluşmuş. Ancak önlerindeki kumul barikatı nedeniyle denizle irtibatları kesilen göl ve bataklıklar, ilkbaharda fazla gelen sularla şişerek geriye doğru taşıyor ve düz araziyi kaplıyor. Bu taşkın alanlar Longoz (su basar) alanlarını ve birbirinden farklı deniz, göl ve orman eko sistemlerini oluşturuyorlar. Her mevsimde taban suyu seviyesi oldukça yüksek, organik madde bakımından zengin olan bu asidik topraklar, üzerinde gelişen ormanları tropikal ormanlara benzer bir şekilde süsleyerek, biyolojik zenginliği artırıyor.

SONBAHAR İDEAL

Yazının Devamını Oku

Yedigöller’de yaprak yaprak sonbahar

Yedigöller’de renk renk doğayı seyrederken “Bütün renklerde kırmızı hâkim. Sarıyla sarmaş dolaş bir kırmızı. Sonbahar, renk evlilikleri için düzenlenmiş bir mevsim. Tek renge yer yok. Yorgun renklerin dinlenme ayı da diyebilir miyiz sonbahara? “ diye düşünüyorum...


Ahşap bir bankta yatıyorum şimdi. Ellerimi başımın arkasında kavuşturdum ve doğayı dinliyorum. Gözlerim gökyüzünün mavisini arıyor ama o kadar sık ağaç ve o kadar çok yaprak var ki maviye ulaşmak imkansız. Mavi harici bütün renkler burada, sonbaharın renkleri bunlar. Hafif bir esinti ağaçları sallıyor, şimdi lapa lapa yaprak yağmaya başladı işte. Bir tanesi omzuma bir tanesi göğsüme, bir tanesi ayağıma kondu. Birbirinden ayrılan dallar gökyüzünün mavisini taşıdı bütün toprağı halı gibi kaplamış binlerce yaprağın üstüne. Sonbahar gezmek için en ideal zamandır ve sonbahar renklerine yolculuk dendiğinde Bolu Yedigölleri her güz mevsiminde listenin başına koyarız.

Gözlerimi kapadım. Serin ve puslu bir kasım sabahı Bursa’dan yola çıktığımızda güneş yolumuzu aydınlatıyor, içimizi ısıtıyordu. İznik gölü kenarında verdiğimiz mola da sabah çayımı yudumlarken Bolu’daki havanın nasıl olabileceğini kestirmeye çalıştım. İznik gölü sakin, güneşli bir güne uyanmıştı. Gölün kuzey yolunu kullanarak Lefke kapıyı geride bırakarak Bilecik-Adapazarı yoluna çıkmış, Düzce’ye doğru devam edip Bolu dağını tırmanmıştık. Bulutlanan hava bizi biraz endişelendirmiş, ilerleyen saatlerde yine güneşin bizimle olacağını tahmin etmiştik. Bolu civarındaki doğa harikası gölleri ziyaret için en iyi zamanın kasımın ilk yarısı olduğunu biliyordum. Bolu’yu geride bırakıp Yedigöller yoluna dönerken bulutların arasından bize göz kırpan güneş bizi gülümsetmeye yetmişti çünkü şimdi hava serin, ışık ideal ve sonbaharın renkleri kusursuzdu.

MEVSİMİN İLK KARI


Toprak yol üzerindeki yolculuğumuzda çevremizdeki doğayı hayranlıkla seyrederken havanın neden serin olduğunu anlayacağımız bir noktaya geldik. Belki de mevsimin ilk karı olmalıydı bu. Bütün ağaçlar ve yapraklar birer kristal heykele dönmüş, sonbahar renkleri ile karşılaşmayı umduğumuz yolculuğumuzda bize kış mevsiminin en büyük sembolü karı hatırlatmıştı. Kristal ağaçlarla baş başa geçirdiğimiz ve fotoğraf çektiğimiz kısa molanın ardından yolumuza devam ettik. Az sonra güneş ve sonbaharın renkleri yine bizimleydi. Kapankaya tepesinde durup, seyir terasından Yedigöller bölgesini kuşbakışı seyretmenin keyfine vardık. Renk renk doğayı seyrederken “Bütün renklerde kırmızı hâkim. Sarıyla sarmaş dolaş bir kırmızı. Sonbahar, renk evlilikleri için düzenlenmiş bir mevsim. Tek renge yer yok. Yorgun renklerin dinlenme ayı da diyebilir miyiz sonbahara? “ diye düşündüm kendi kendime.

YAPRAKLAR YİTİP GİTMİYOR


Yazının Devamını Oku

Mutlu huzurlu ve Avrupalı

Edirne’ye ilk gidişinizse kendinizi bir Osmanlı başkentinde mi yoksa bir Avrupa kentin de mi hissedeceğinize karar veremezsiniz bir türlü. Sokaklarında yürürken onca yağmaya, yangına, işgale rağmen, bu kentin gerginlik kat sayısının sıfır olduğunu hissedersiniz.


Büyük yıkımlar yaşamış savaşlar işgaller görmüş geçirmiş kentler acının ağırlığını taşır. Taşımakla da yetinmez, ziyaretine gelenlere de dayatır... Edirne öyle değil, Hele Edirneli hiç! Daha önce ‘Nerelisiniz?’ diye sorduğumda ‘Edirneliyim’ diyen çok az insana rastladığımı farkettim hayatımda. Bursa’da hiç Edirneli yaşamıyor demek istemiyorum elbette; ama Edirnelilerin bana ‘Nerelisiniz’ diye sorma ihtiyacını yaşatmadıklarını kanaat getirdim bu şehre gelince. Edirne’ye meslek icabı uğrayıp da bir daha kendi yaşadığı şehre dönme ihtiyacı duymayan, Edirne’ye yerleşen birçok büyük kentliyle tanıştım aynı zamanda. Edirne benim de yaşanacak kentler listemde..

MEMLEKETİN BATI UCU

Nereden gelirseniz gelin, ne olursanız olun Edirne’ye geldiğinizde kendinizi rahat hissedersiniz. Edirneliler sizi cesaretlendirir. Memleketin batı ucu, Avrupa bir adım ötesi, fark ettirir kendini...
Edirne’ye konaklamak üzere gidecek olursanız, ilk yürüyeceğiniz cadde muhtemelen Saraçoğlu Caddesi olacaktır. Bu cadde Edirneliyi bir anda ‘Tanımaya başlıyorum galiba’ dedirtecek derecede insan malzemesiyle yüklü bir bölge. iki tarafında dükkanlar dizili ve inanın yok, yok. Birahaneden kitapçıya, kuaförden ciğerciye, badem ezmecisinden elektronikçisine ve balıkçılara kadar her şey bu caddede. Bir sahil kasabasında göreceğinizden daha fazla taze balık satılır burada. Çoğu Karadeniz’den, İğneada’dan gelir.

SOKAKLARDA ÜÇ DİL

Edirnelinin ev tekstiline verdiği önemden, hatta mobilyacı dükkânlarının çokluğundan da bahsetmek isterim; ama sanırım mobilyacıların sayısı sınır şehri olmasından kaynaklanan bir ticari canlılığın işareti. Bu dükkânların kapılarında genellikle sınır kapısı bulunan Yunanistan ve Bulgaristan ‘dan gelen küçük ticaret erbabının konforsuz olduğu her halinden belli, gösterişsiz arabaları park ediliyor. Sokaklarında çarşısında Bulgarca, Yunanca konuşanlara günün her saatinde rastlamak mümkün.

Yazının Devamını Oku

Kerpe’den Ağva’ya Sonbahar güneşinin izinde

Yazdan kalma günler yaşıyoruz, önümüz yine sonbahar güneşiyle keyifleneceğimiz haftalarla dolu. Ekim, kasım gezmek için en ideal aylar.. Karadeniz’i sevenler için çok yol katetmeden günübirlik ulaşılabilecek, üstelik taze palamut yenebilecek yerler var. Kerpe ve Ağva bu yerlerden ikisi...

 


Çocukluk yıllarımda Altıparmak’ta oturduğumuz cadde bize gökyüzü olaylarını çok fazla takip etme şansı vermiyordu. Çocuk yaşlarımızda “kar yağması” bizim için çok güzel bir olay olduğundan “hava durumu” özellikle kış aylarında en çok takip ettiğimiz TV programlarından biriydi. Öyle ya, yoğun ders programı arasında umulmadık bir “Kar tatili” öğrencilerin bayıldığı bir molaydı. 1980’li yıllarda meteoroloji günümüzdeki kadar net tahminlerde bulunamayabiliyordu. Günümüzde meteorolojinin tahminleri başarılı ve net fakat görsel ve yazılı basının bu tahminler üzerinden yaptığı değerlendirmeler tam anlamıyla bir facia.

BURSA’DAN ÇIKTIK YOLA

Yazdan kalma günler yaşıyoruz, önümüz yine sonbahar güneşiyle keyifleneceğimiz haftalarla dolu..Ekim Kasım ayları gezmek için en ideal aylar..Karadeniz’i sevenler için çok yol katetmeden günübirlik ulaşılabilecek, üstelik taze palamut yenebilecek yerler var. Kerpe ve Ağva bu yerlerden ikisi... Geçtiğimiz pazar günü Bursa’dan çıktık yola, kırdık direksiyonu Karadeniz kıyısına doğru. Bursa’dan bizi gülen yüzüyle uğurlayan güneş Yalova-Gölcük arası biraz yüzünü buruşturdu. İzmit’i geçerken bulutladı; ama Kandıra’ya göz kırptıktan sonra yaklaşık 20 km kuzeyde Karadeniz kıyısında ilginç kayalıkları ve sakin koyu ile meşhur Kerpe’de güneşi tekrar yakaladık .

HAVADA IZGARA ALIK KOKUSU


Yazının Devamını Oku

Kuzey Kıbrıs’ın mucize burnu Dipkarpaz

Bu yazıyı okumadan önce gözünüzün önüne Kıbrıs haritasını getirmeli, getiremiyorsanız hemen oturduğunuz yerden kalkarak bir Akdeniz haritası bulmalı ve Kıbrıs adasının sivri burnunu kağıt üzerinde göz atmalısınız. Buldunuz mu? Evet işte bu yazıda o gittikçe sivrilen ve belki de adanın coğrafi şeklinin zihinlerde yer etmesine neden olan uzantısına gideceğiz.

Bellapais’te kaldığım küçük otelin terasından denize bakıyorum. Akdeniz dalgalı, öfkeli, köpük köpük... Akdeniz, okyanuslara has bir hırçınlıkla çalkalanıyor, insanı bazen korkutuyor bazen de dinlendiriyor.. ‘Türkiye bu derin, tuzlu suların ötesinde diyorum’ kendime. Türkiye sadece bir fikir, bir harita bilgisi buradan bakanlar için. Burada okuyan Türkiyeli öğrencilerin özlem dolu bakışları kim bilir kaç gece kaç gündüz bu kıyılardan karşılara doğru dikilmiştir. Karşılar dediğim yine gökyüzü yine deniz ve sonsuz gibi görünen ufuk. Kültürünü ve değerini anlayabilirlerse çok güzel bir yer öğrencilik yapmak için diyorum kendi kendime.
Kıbrıs’ta araç kiralamak çok ekonomik, küçük bir arabanın deposu 100-150 TL’ye dolabiliyor. Ege ve Akdeniz’de adaları keşfetmenin en güzel yolu küçük bir araç kiralamaktır, ben de öyle yaptım ve şimdi adanın en uç noktasına doğru gaza basıyorum. Mesarya Ovası’nı boydan boya geçerken yarı açık camdan içeri dolan sıcak Akdeniz esintisi doyumsuz, saçlarım karmakarışık olmuş kimin umurunda?

KASABA BÜYÜKLÜĞÜNDE İSKELE

Dipkarpaz yolu üzerinde İskele şehri var. İskele şehirden çok kasaba büyüklüğünde bir yerleşim yeri. Dar sokakları, tek katlı, bahçeli evleriyle İskele; tipik bir Akdeniz yerleşimi. Bir kahve içmek için İskele’deki bir kahvehaneye uğruyorum. Küçük kahvehanede, dört beş masada oyun oynayan onbeş yirmi kadar insan. Selamlaşıp bir köşeye oturduğumda yabancı olduğumu anlayan birkaç kişi yanıma geliyor. Kahve içmemi öneriyorlar, zaten canıma minnet. Bol köpüklü bir “Con kahve “ geliyor masaya, kokusu davetkar. Kahve aynı Yunanistan’da olduğu gibi daha çok tüketiliyor Kıbrıs’ta. Kahvelerimizden yudumlayıp Kıbrıs üzerine konuşuyoruz. Uzun yıllar önce Trabzon’dan, Adana’dan, Gaziantep’ten gelenler var aralarında. Şivelerinde, geldikleri yerin gırtlağına ilişkin çok az ses kalmış. Belki kelimeler değil ama arada bir kimi harfler uzun yılların öncesine ait bir telaffuzla dökülüyor dudaklarından.

NÜFUS YOĞUNLUĞU AZ

Yazının Devamını Oku

Misiköy Etnografya Evi, kültürümüzü solumaya bekliyor

Yaz aylarında serin ve temiz havası, yeşil doğası, otantik evleri ve Nilüfer deresi ile günübirlik ziyaretçilere ev sahipliği yapan Misiköy’e götürmek istiyorum sizi bu pazar ve köyde bulunan bir küçük etnografya evinden bahsedeceğim öncelikle.

 

Köyde bulunan Bursa’nın tek Etnografya evi; “Misiköy Etnografya Evi” yaklaşık on senedir köye gelen ziyaretçileri ağırlıyor. Bursalı halk kültürü ve folklor araştırmacısı, Karagöz sanatçısı R. Şinasi Çelikkol Çekirge Caddesi üzerindeki Karagöz Evi ‘nden sonra, tarih ve doğa güzellikleriyle meşhur Misiköy’de de kendi imkanlarıyla küçük bir müze projesine imza attı ve sizleri kültürümüzü solumaya, Misiköy Etnoğrafya Evine bekliyor.. Nefis üzüm bağları, şırıl şırıl akan deresi, yemyeşil çam ormanları ve koruma altına alınmış, restore edilen eski ahşap evleriyle ünlü Misiköy’e giderseniz “Etnografya Evi’ni de ziyaret etmelisiniz.

Turizmde gün geçtikçe adını daha fazla duyurarak Bursa ‘ya gelen ziyaretçilerin “görülecekler listesi”ne girmeyi başaran Misiköy’de bulunan “Etnografya Evi” başta Misiköy olmak üzere Bursa yöresi el işlemeleri, ev eşyaları, dokuma tezgahları, yöresel orijinal kıyafetler ve küçük Karagöz perdesi ile gelenleri karşılıyor. Bursa’da 90’lı yılların başında unutulmaya yüz tutmuş Karagöz’ü yeniden canlandıran, yeni sanatçılar yetiştiren, adına festivaller düzenleyen ve Çekirge Caddesi üzerinde, Karagöz anıtı karşısında bulunan Karagöz evinin kurulmasına vesile olan R. Şinasi Çelikkol uzun süredir eşi Aysel Hanım’la birlikte Misiköy Etnografya Evini ayakta tutmak için mücadele veriyor.
Çelikkol “Misi Köyündeki müzemiz, bizim aynı zamanda yaz aylarında yaşadığımız evimiz, Bursa köylerinden derlediğim kıyafetler ve etnografik eşyalar, Karagöz figürleri sergimiz var. Buraya da bir küçük Karagöz perdesi kurduk, her yaştan insana, gösteri yapabiliyoruz, 25 koltuk kapasitemiz var , Sosyal medya hesaplarımızdan etkinliklerimiz ve evimiz hakkında bilgileri insanlara ulaştırmaya çalışıyoruz” diyor ve ekliyor “Bursalılardan ve yerel yönetimlerden, belediyelerden bugüne kadar destek için defalarca yazı yazıp, dosya verdiğimiz halde beklediğimiz yeterli ilgiyi göremedik “ diyor. Yolunuz Misiköy’e düşerse, kendi imkanlarıyla ayakta durmaya çalışan, gelişmeye çalışan ve sizlerin desteği ile büyüyecek Misiköy Etnografya eyini ziyaret etmeyi unutmayın !

KARAGÖZ EVİNİ DE KURMUŞTU

Yazının Devamını Oku

Bozkır ortasında muhteşem hava gösterileri

Bir eylül sabah erken saatte yola koyuluyorum, Bursa yağmurlu, rotamız İç Anadolu. Daha önce tarihi ve kültürü için geldiğim Sivrihisar’a bu yıl 5.'si düzenlenecek Sivrihisar Hava Gösterileri için gidiyorum.

Sivrihisar deyip geçmeyin, Eskişehir -Ankara yolundan biraz saparsanız sizi ilginç hikayeler karşılıyor, Sivrihisar Havacılık Merkezi de bunlardan biri. Sayfamız turizm gündemi üzerine olduğu için gezdiğim yerleri size biraz da turizmci gözlüğüyle geziyorum, anlatıyorum. Hani derler ya Vaha ortasında bir Cennet, işte bu havacılık merkezi de öyle; Bozkır ortasında bir Cennet, çelik kanatların cenneti ! Sivrihisar’dan Afyon istikametine dönüp biraz ilerledikten sonra sola dönerek bir kaç km bir köy yolunda ilerliyorsunuz. Gözleriniz Havacılık merkezine dair izler ararken Yeşilköy adlı bir köy sizi karşılıyor, yolunuzu kesen koyun sürüsü, mütevazi evler, yoldan geçen arabaya merakla bakan gözler... Doğa o kadar kuru ki ağaç sayısı bir elin parmakları kadar...

HER YAŞA HİTAP EDİYOR

Sonunda karşınıza etkileyici şekilde çıkan, müze bölümününde olduğu Batı apronu ve Sivrihisar havacılık Merkezi. Bu yıl virüs salgını nedeniyle sadece Spotter (Havacılık fotoğrafçılığı- Gözlemcileri) ve basın mensuplarının katılımına izin verilen etkinlik için biz M kapısının olduğu doğu apronu tarafından giriş yapıyoruz. Giriş kapısına kadar piste paralel yaptığım kısa yolculuk bana hava alanı ve tesis hakkında da bilgi veriyor. Burası Necati Artan Tesisleri, ve uluslararası boyutta düzenlenen, “Sivrihisar Hava Gösterileri” / “SHG Airshow”, her yaştan havacılık sevdalısına hitap eden bir organizasyon. Gösteriler havacılığın önemini vurgularken, özellikle gençlere ve çocuklara havacılık hakkında bilgi edinmek için önemli fırsat sunuyor. İlk kez 2015 yılında düzenlenen ve ilgi çeken organizasyon, her yıl daha da büyüyerek uluslararası alanda adını duyurmuş. Bugün Uluslararası Hava Gösterilerinin bulunduğu uluslararası takvimlerde de “SHG Airshows” adıyla yer alıyor, üstelik ülkemizde alanında tek. İşte size alternatif bir turizm hareketi. Bu yılı virüs kısıtlamaları nedeniyle saymazsak yurt içi ve yurt dışından meraklılarının her yıl buluşacağı, turizm hareketi oluşturacağı güzel bir organizasyon. Gösteride yer alacak uçak ve helikopterlerin park ettiği alanı gezerken büyük emek verilmiş tesisin iyi organize olduğunu, burada çalışan insanların işlerini heyecanla ve duygularını katarak yaptıklarını hissetmek mümkün.

HAVA SPORLARININ ÖNEMİ

Destinasyonlardaki konaklama sürelerinin uzatılması, turistik ürünün çeşitlendirilmesi ve mevcut kaynakların korunması için alternatif turizm faaliyetlerinin geliştirilmesi, turizm endüstrisinde büyük önem arz ediyor. Bugün size aktardığım “Sivrihisar Havacılık Merkezi ve etkinlikleri” dolayısıyla Havacılık turizmi de bunlardan biri. Sivrihisar Hava Gösterilerinin ilerleyen yıllarda ülkemizin adını daha da fazla duyuracağı, meraklısı için başlı başına bir turizm destinasyonu olacağı inancındayım. Emeği geçenlere teşekkürler!

Yazının Devamını Oku

Her gecesi mehtaplı Heybeliada

Yalova’dan sabah erken saatte kalkan adalar vapuru ile Sirkeci’ye kadar gidip işlerini hallettikten sonra akşamüzeri de aynı vapurla geri dönmüş yüzlerce Bursalı vardır. Her nedense bu güzelim vapur hattı son yıllarda iptal edildi. İstanbul’un adalarına ulaşmanın tek yolu artık İstanbul’a gitmek. Bir zamanlar Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bisikletiyle gezdiği huzurlu sokakları, ince zevklerin ürünü tarihi köşkleri, dünyaca ünlü dini yapıları, sakin kır kahveleri, sahile sıralanmış balık lokantaları ve yemyeşil doğasının yanı sıra, şarkılara konu olmuş mehtaplı geceleriyle Heybeliada güneşli ama esintili bir sonbahar gününü sizinle paylaşmayı bekliyor.

Hava ne kadar sıcak ve nemli olsa da ada vapuruna bindiğinizde yüzünüze çarpan esinti her şeyi geride bırakmanıza yardımcı oluyor. Demli çay, çıtır simit ve peynirle nefis bir kahvaltı yaparken karşımda bir öbek deniz kuşu yediğim simitten bir parça nasiplenebilmek için türlü oyunlara girişiyor. Şehir artık geride kaldı. Kalabalığın iç bunaltan gürültüsü yerini martı seslerine bıraktığında sanki bir ses Orhan Veli’nin dizelerini fısıldıyor kulağıma...
“Gün olur alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin bu ada benim
Yelkovan kuşlarının peşi sıra...”
İstanbul’da Büyükada’dan sonra en büyük ikinci ada olan Heybeliada, Anadolu’ya yani Maltepe kıyılarına 2.5 mil uzaktadır. Geçmişte Demonisos ve Halki gibi isimlerle de anılan ada; Heybeliada ismini, uzaktan bakıldığı zaman yere bırakılmış bir heybe görünümünde olması dolayısıyla almıştır.

Adalar kümesinin merkezinde bulunan Heybeliada’da 19 yy.a değin bir balıkçı kasabası ve üç manastır dışında pek yerleşim olmamıştır. 1846 yılında adalara vapur seferlerinin başlaması ile birlikte kademeli olarak ada nüfusunda artış gözlenmiş; vapur seferlerinden önce 800 civarında olan nüfus, vapur seferleri sonrası 2000’e kadar çıkmıştır. Aynı yüzyıl içinde birbirine yakın tarihlerde inşa ettirilen Ortodoksların tek yüksek okulu olan Ruhban Mektebi, Türkiye’nin ilk özel ticaret okulu olan Helen Ticaret Okulu ve Bahriye Mektebi adanın canlanmasında büyük rol oynamıştır. İstanbul’un varlıklı Rumları özellikle bu gelişmelerden sonra adada köşkler ve konaklar inşa ettirmiş, Rum nüfusunun artmasıyla adanın eğlenceye dönük yüzü kendini iyice hissettirmeye başlamıştır.

Yazının Devamını Oku

Troya Müzesi

Yakın zamanda ziyarete açılan Troya Müzesi, Tevfikiye Köyü sınırları içinde yer alan, UNESCO’nun 1998 yılında Dünya Kültür Mirası Listesi’ne aldığı, Troya Antik Kenti girişinde yer alıyor. 3.000 m2 sergi salonu, 11.200 m2 kapalı alana sahip müze antik kent ziyareti ile birleştiğinde insanda duygusal bir etki, bırakıyor. Meşhur Troya savaşları, tahta at efsanesi, Helen- Paris Achilleus ve Hector hepsi sizi bekliyor.

Bu muhteşem müze ziyareti rampadan inerken başlıyor. Rampanın duvarlarında bulunan nişlerde Troya’nın farklı katmanları; mezar taşları, büyük boy heykeller, sahne canlandırmaları ve büyük boy fotoğraflarla anlatılıyor. Müzenin giriş alanı olan, Troas ve çevresini konu alan sirkülasyon bandında ise devam eden sergi katları öncesinde ziyaretçiye bir oryantasyon sağlamak amacıyla arkeoloji bilimi; arkeolojik ve arkeometrik tarihleme yöntemleri, “neolitik, kalkolitik, tunç çağı, demir çağı, höyük, restorasyon, konservasyon” gibi terimler şemalar, çizimler, metinler ve interaktif yöntemlerle ziyaretçiye aktarılıyor.



Müzede ayrıca görsel grafik tasarımlarla birlikte diorama (anın veya hikâyenin ışık oyunlarının da yardımıyla üç boyutlu olarak modellenmesi) dokunmatik ekran ve animasyonlarla sergi ile anlatımlar da yapılıyor.
Troya, dünyadaki en ünlü antik kentlerden birisi ve Troya’da görülen 9 katman, kesintisiz olarak 3000 yıldan fazla bir zamanı göstermekte ve Anadolu, Ege ve Balkanların buluştuğu bu benzersiz coğrafyada yerleşmiş olan uygarlıkları izlememizi sağlamaktadır. Troya’daki en erken yerleşim katı M.Ö. 3000-2500 ile erken Tunç Çağı’na tarihlenmektedir, daha sonra sürekli yerleşim gören Troya katmanları M.Ö. 85 – M.S. 8. yüzyıla tarihlenen Roma Dönemi ile sona ermektedir. Troya, bulunduğu coğrafi konum nedeniyle burada hüküm süren uygarlıkların diğer bölgelerle ticari ve kültürel bağlantıları açısından daima çok önemli bir rol üstlenmiştir. Troya ayrıca gösterdiği kesintisiz katmanlaşma ile Avrupa ve Ege’deki diğer arkeolojik alanlar için referans görevi görmektedir. Bu muhteşem antik kenti müzeyi, ve yakın zamanda tüm evlerinin ve meydanının restore edildiği yanıbaşındaki “arkeoköy” Tevfikiye köyünü gezdikten sonra size tavsiyem dönüş yolunuzda arabanızı park ederek Lapseki’den gemiyle Gelibolu’ya geçerek belki de daha önce gezme fırsatı bulamadığınız bu kentin merkezinin biraz keyfini çıkarmanız, akşamüzeri küçük liman bölgesinde balık keyfi yapmanız.

TROYA EFSANESİ

Troya’yı, Troya Savaşı’nı, tahta atı, dünyanın en güzel kadını Helena’yı duymuşsunuzdur. Ancak, antik Troya efsanesinde bunlardan çok daha fazlası var. Gelin hep birlikte şu ana kadar anlatılmış en büyük hikâyelerden birine göz atalım.

Yazının Devamını Oku

Bursalı turist rehberleri zor durumda

Basında ve sosyal medyada münferit turizm canlılığına dair paylaşımlar yapılıyor olsa da; önce yerli, sonra yabancı turistte hareketliliğin virüs salgını nedeniyle öngörülerin çok altında kalması hem sektörü hem de desteklediği yaklaşık 60 sektörü vurmuş durumda.


Ülke turizmine yön verenler Turizmde hareketlilik Haziran gibi başlayacak dedi olmadı, Temmuz dendi olmadı, umutlar Ağustos hatta sonbahar aylarına kaldı. Turizm sektöründe en çok sıkıntı çeken emekçilerin başında turist rehberleri geliyor. Rehberler sessiz sedasız ama bir o kadar da endişe içinde başına gelecekleri bekliyor.

1992 yılından beri aktif olarak sahada çalışan, ömrünü yollarda geçiren, Bursa ve İstanbul Rehber Oda ve Derneklerinde yıllarca emek vermiş, İRO-İstanbul Rehberler Odası Delegesi olduğum süreçte dönemin TUREB (Türkiye Rehberler Birliği) Başkanı Şerif Yenen önderliğinde yürütülen çalışmalarda yıllarca beklenen Rehberlik Meslek Yasası’nın çıkarılmasında Ankara yollarını defalarca aşındırarak çorbada tuzu olan biri olarak süreci ve yaşananları çok iyi biliyor, yaşıyor ve yakından takip ediyorum.

TURİST REHBERLERİ KORONAVİRÜSE KARŞI

Koronavirüs salgınının, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de birçok iş alanını olumsuz etkilediği bir gerçek. Her yıl milyonlarca liralık ekonominin kaynağı turizm sektörü de salgının en çok vurduğu iş alanlarından biri oldu. Peki ya her yıl binlerce yerli ve yabancı turistin geldiği, ülke turizm pastasından payını arttırmaya çalışan Bursa’da gelen ziyaretçileri karşılayarak onları gezdiren Bursalı Kültür ve Turizm Bakanlığı kokartına sahip turist rehberleri bugünlerde ne yapıyor? Şehirde bulunan BURO-Bursa Turist Rehberleri Odası Başkanı Denizhan Sezgin ve Profesyonel Turist Rehberleri Bilal Çağatay Erentürk (Buro Bşk yrdcısı), Kürşat Özen (Buro Yön. Kur. üyesi), Nuri Arslan (Buro Yön. Kur. üyesi) ve Hatice Şen ile salgının turizme etkisini ve turist rehberlerinin zorlu süreçteki durumlarını konuştuk. Turizm Bakanlığı, turizm faaliyetlerinin güvenli bir şekilde gerçekleştirilebilmesi amacıyla, turist rehberliği hizmetinde hangi önlemlerin alınması ve sürekliliğinin sağlanmasıyla ilgili bir genelge yayımlasa da gezdirecek grup bulamayan rehberler için süreç sıkıntılı geçiyor. Başka işlere yönelen rehberler, ailelerini geçindirme noktasında zorlanıyor.

DESTEK KREDİSİ GELDİ AMA

Sezonluk çalışma ve yevmiye sistemi dolayısıyla düzensiz geliri olan profesyonel turist rehberleri, Türkiye’de Mart ayında başlayan virüs-karantina sürecine hazırlıksız yakalandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı virüs salgını sürecinde 10 bin liralık düşük faizli, altı ayı ödemesiz 30 ay taksit ödemeli- kredi olanağı sunarak, rehberlerin bir kısmına can suyu olmuştu ancak bu destek binlerce çalışanın yer aldığı sektör için yeterli olmadı. Profesyonel olarak turist rehberliği yapan pek çok kişi bu süreçte sektör dışı iş arayışlarına başladı.

Yazının Devamını Oku

Üç bin yılın birikimi Gelibolu

Gelibolu Yarımadası, Çanakkale Boğazı ile Saros Körfezi arasında, güneye doğru genişleyerek uzanır ve çok ilginç bir kara parçasıdır. 3 bin yılı aşan yerleşim tarihi ve Büyük Çanakkale Zaferinin yaşandığı Gelibolu yarımadasına adını veren kentten bahsetmek istiyorum size bu pazar.

 

Lapseki-Gelibolu feribot geçişi sonrası çok vakit harcamadığınız, karşıya geçecekseniz yoğun iskele meydanından sıkıldığınız için ve biraz da feribot kuyruğunda beklediyseniz bir an önce kaçmak istediğiniz şehirden; Gelibolu’dan bahsedeceğim. Ben birkaç gün önce oradaydım. Sizlerin kalabalık, yüksek sesli müziklerin çalındığı popüler sahil kasabalarına gittiğiniz dönemde ben kendimi Gelibolu’nun esintisine teslim ettim.. Evet biliyorum belki de artık Çanakkale Boğazı’na köprü şart oldu. Gelibolu sahilinde yürürken deniz içinde yükselen köprü ayaklarına bakıyorum uzaktan.. Tek endişem o güzel coğrafyanın, günebakanların süslediği tepelerin bundan birkaç yıl sonra binalarla dolma ihtimali... Dolmaz değil mi?
İyi ve güzel şehir anlamına gelen Galli Polis adıyla anılan Gelibolu’nun tarihte ilk kez Hitit İmparatorluğunun M.Ö. 1200’de parçalanmasından sonra, Frigler ve onları izleyen Lidyalıların Anadolu’ya geçişleri sırasında önem kazandığı görülüyor. Stratejik bir nokta da bulunan şehrin neden bu kadar çok taliplisi olduğuna şaşırmamak lazım. Gelibolu Spartalıların, Makedonyalıların, Bergamalıların, Romalıların, Bizanslıların ve en son da Türklerin şehri olmuş.

TÜRKLERİN RUMELİ’YE GEÇTİĞİ NOKTA

Türklerin Anadolu’dan Rumeli’ye geçişi ile ilgili birçok rivayet olsa da Gelibolu’nun fethinde

Yazının Devamını Oku

Assos’un yıldızı parladı

Bana soracak olursanız Assos’a yaz mevsiminde değil de sonbaharda giderim hatta kış.. Şöminelerin yandığı mevsimde mesela.. ama Bursa’ya yakın olması temiz denizi ve kekik kokan havası ile Assos yaz aylarında da yerli turistlerin tercihi oluyor ve bu sene yaşanan virüs sürecinde insanların kendini güvende hissettiği, yoğun taleple karşılaşan bölgelerden biri oldu.


Her yerde olduğu gibi Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı Assos Antik Kenti civarındaki turizm işletmeleri, turizm sezonuna koronavirüs tedbirleri kapsamında gerekli önlemleri alarak hazırlandı. Tesislerde, dezenfeksiyon çalışmalarıyla beraber sosyal mesafe kurallarına göre düzenlemeler yapıldı. Haziran ayı ortalarında müşterilerine kapılarını açmaya başlayan turistik tesisler, doğruyu söylemek gerekirse sezonun nasıl geçeceğini pek kestiremedi, umutta vardı, umutsuzlukta..Korkulan olmadı.. Hatta Assos bölgesi yerli turistlerin çoğunlukla tercih ettiği bir bölge oldu. Bayram tatilinde doluluk yüzde 100’lere vardı hatta otelciler eylül ayında da talebin süreceği görüşünde. Denizin soğuk ve taşlık olması nedeniyle bazı insanların tercih etmediği bölge sanırım virüsün ekonomik anlamda daha az olumsuz etkilediği bölgelerden biri..

ASSOS YOLUNDA



Eğer sizde benim gibi sadece deniz & plajda vakit geçirmek istemeyenlerdenseniz hem yol güzergahında hem de Assos civarında kaldığınızda çevreyi gezebilirsiniz.
Efsanelerin yurdu, oksijen deposu Kazdağları eteklerinde vereceğiniz kısa molalarla mesela Zeytinliköy ‘de vereceğiniz sabah çayı molası ile başlayıp, Tahtakuşlar köyüne uğrayarak etnografya müzesini gezebilirsiniz. Yol üzerinde Antandros antik kenti ve çok bilinmeyen antik kentin gün ışığına çıkmış kalıntılarını ve yer mozaiklerini görebilir, restore edilmiş evleri ve camisi ile görülmeye değer Yeşilyurt ve Adatepe köylerine, zeytinyağı müzesine uğradıktan sonra Assos’a gidebilirsiniz.. Muhteşem gün batımı manzarasını için Assos antik kentine giderek Athena tapınağına çıkmak, Ege denizi ve Midilli adası eşliğinde güneşi uğurlamak olmazsa olmazlardan. Midilli Adası’nın tam karşısında yer alan antik kent Behramkale Köyü’ndedir ve sönmüş bir volkanik tepe üzerinde, andezit kayalıkların arasındadır. Kendin inşaatında da andezit taşlar kullanılmıştır. Assos mistik havasıyla, antik kent kalıntılarıyla bir açık hava müzesidir, antik limana inerken yapılan yeni kapı ile de kente giriş yapabilir, köyün içinde dolaştığınızda deniz manzaralı restoranlar, yöreye özgü lezzetli ve doğal yemeklerin tadına bakabilirsiniz, antik sütunları masa olarak kullana köy kahvesinde kahve içmenizi tavsiye ederim. Assos, tarihi güzelliklerinin yanı sıra, Kadırga Koyu, Sivrice Koyu ve Sokakağzı koyları ile de deniz severleri kendine çekiyor.

ASSOS / BEHRAMKALE

Yazının Devamını Oku

Olmak ya da Olmamak.. Beyrut

Dünya bir taraftan koronavirüs salgını ile uğraşa dursun, gündem hafta başında bir anda Lübnan’ın başkenti Beyrut’un liman bölgesinde yaşanan korkunç patlama ile sarsıldı.

Beyrut 7 bin yıllık tarihinde belki bin kez yıkılıp iki bin kez yeniden kuruldu. Kadim ve bilge şehrin hala diri bir ruhu, dünyaca ünlü mutfağı, Akdeniz’in büyülü mavisi ve Feyruz’un kalbinize dokunan şarkıları vardı... Yine olacak.. Bu şehir yaşadığı son patlamanın ardından tekrar ayağa kalacak; ama neden hep bu şehir?


Beyrut hayatınızda gördüğünüz hiçbir şehre benzemez, “Dünyayı gördüm” diyenler Beyrut’a ayak basmadıysa halen eksikler bu dünya üzerinde.. Beyrut haritadaki yerine tekrar döndü, mutlu ve huzurlu yazacakken, klavyemde geri gidip, satırı siliyorum.. Şehirde bu günlerde konuşulan tek şey liman bölgesini ve şehri harap eden patlama.. Bu hafta sizi birkaç yıl önce ziyaret etme şansı bulduğum ve beni çok etkileyen Beyrut’a götüreceğim..

Bekaa vadisinden gelip Baalbeck üzerinden, Beyrut’a ulaşmak için önce yüksek bir tepeyi ağır ağır tırmanıyorsunuz. Tepenin arkasında, deniz kenarında kurulmuş Beyrut’u kafanızda canlandırmaya çalışırken inişe başlıyorsunuz. Yeni Beyrut’un genellikle dağ yamaçlarına kurulduğunu anlıyorsunuz. Akdeniz manzaralı lüks evler, önlerinde park etmiş son model arabalar merakınızı daha da artırıyor. Halbuki tepenin diğer tarafında çadırlarda, döküntü evlerde yaşayan, eski püskü arabalar kullanan bir halk var. Bol virajlı muhteşem Akdeniz manzaralı yol sizi yavaş yavaş Beyrut merkezine ulaştırıyor. Savaşın izlerini taşıyan hüzünlü binalar yerini lüks ve ışıklı binalara terk etmeye başlamış. Pırıl pırıl parlayan Akdeniz Beyrut’a göz kırpıyor, sürprizlerle dolu ve uyumayan bir kent size “Hoş geldin” diyor. Balkonlarını bez ve brandalarla kapatmış bir evden müzik sesi geliyor... Fairouz (Feyruz)... İçim ısınıyor... Biraz tuhaf hissediyorum.

YIKINTILAR VE LÜKS YAN YANA



Yazının Devamını Oku

İznik, turizme umutla bakıyor

Hava sıcak mevsim temmuz, Bursa’da nemle boğuşmak yerine İznik Gölü’nün esintisini hayal ettim ve yola çıkmaya karar verdim.


İznik’e giderken kuzey yolunu kullanmak için Orhangazi’ye kadar devam ederek oradan göl yoluna saptım, güney yolundan da Bursa’ya dönüş yaparım diye düşündüm, böylece gölün tüm çevresini gezmiş olurum. İznik’e ulaşmak için kullanacağınız her iki yol da doğa açısından güzel. Özellikle güney yolu benim favorim. Yol boyu size eşlik eden zeytin ağaçları meyve bahçeleri inanılmaz.. Kuzey yolu daha düz olduğu için ağır vasıta araçlar tarafından da tercih ediliyor, zira onlar için bu yol Mekece -Orhangazi arası bir kestirme yol, bu yüzden biraz kalabalık. Sıcak suların yol kenarına aktığı Keramet Köyü’nü geçerken yol boyu taze domates, biber, erik, şeftali satan köylüler görüyorum, o kadar bol ki.. Birinde duruyorum. Bursa’da marketlerde gördüğünüz fiyatların tam yarısı... Üstelik istemediğiniz kadar... Biraz alışveriş yapıyorum, dolduruyor adam gram hesabına bakmadan, ikramda bulunuyor. ‘Bursa Ovası eskiden böyle bir şeydi işte’ diyorum kendi kendime... Her geçen gün betonlaşıyor... Boyalıca’yı geçip Elbeyli’ye doğru uzanırken bir zeytin Ormanı eşlik ediyor bana...

SURDA RESTORASYON SÜRÜYOR


Kente İstanbul Kapı’dan giriş yapıyorum. Geçmişte Roma dönemi İznik tiyatrosundan getirilen taşlarla güçlendirilen İstanbul kapıyı diğerlerinden ayıran hoş detay, iki tiyatro maskı barındırması. İstanbul Kapı’nın restorasyon çalışmaları devam ediyor. 4 bin 970 metre ile Türkiye’nin en uzun ayakta kalmış surlarından olan, 12 tali kapısı ve 114 kulesi bulunan İznik surlarında bölüm bölüm restorasyon devam ediyor. Lefke kapı yakın geçmişte temizlenmiş, orijinal yer seviyesi ve yolları temizlenerek ortaya çıkarılmıştı.
Sıra İstanbul kapıda, çalışmalar kapsamında, farklı dönemlere ait yollar tespit edilip ortaya çıkarılıyor, güncel röleve çizimleri ile restorasyon projesi revizyonu, çıkan bulgulara göre yapılarak devam ediyor fakat biraz zamana ihtiyaç var.
Selam vermek için İstanbul Kapı’nın hemen yanında atölyesi olan Adil Can ustaya uğruyorum. Usta, eşi Nursan Hanım’la birlikte salgın süreci nedeniyle yavaşlayan dönem sonrası hızlı bir çalışma temposuna girmiş. Atölyesi İznik’in farklı dönemlerine ait çinilerle dolmuş, taşmış meraklısını bekliyor. Bu günlerde İznik’e gelen ziyaretçi sayısının az olduğunu belirtiyor, ‘tek tük gelenlerle idare ediyoruz’ diyor. İznik’te yapılan restorasyonların daha özenli olması gerektiğine dikkat çekerek çalışmaların daha kısa sürede bitirilmesi gerektiğini vurguluyor.

NİLÜFER HATUN İMARETİNDEN İZNİK MÜZESİNE

Yazının Devamını Oku

Adalarda martılarla dans 

Adada bugüne ait olanlara değil, geçmişe açılan pencerelere bakacaksınız. İstanbul’un kalabalığına, gürültüsüne uzak, ama ona hala aşık olmamızı sağlayan güzelliklerine ise yakın olmanın keyfini tadacaksınız. Kendi başınalığın zevkini alabildiğine yaşayan bu deniz diyarında sizde bir ada olacaksınız...Ada vapurunun yan tarafına kurulduğunuz zaman martılar eşliğinde rüyalar alemine gideceksiniz.

ADALAR –Prens Adaları


Batılıların ‘Prens Adaları’ diye bildikleri Adalar, İstanbul’un şarkılara, şiirlere konu olmuş en güzel mevkilerinden biridir. İstanbul’dan, özellikle de Çamlıca tepesinden ve Anadolu yakasından çok güzel görünürler. İstanbul’un ve Türkiye’nin tarihinde önemli yerleri, acı tatlı hatıraları olan bu adalar, iç ve dış turizm açısından da önem taşırlar. Adalar’dan İstanbul’un seyri de, alışılmışın dışında, farklı bir güzelliktir. Turizm sezonunun sıkıntılı geçtiği 2020 yaz mevsiminde bir gün adalara , en azından Büyükada’ya kaçmak siz rahatlatabilir. Adaların atmosferi her zaman rahatlatıcıdır.
Adalar, İstanbul’un Anadolu yakası açıklarında, 9 ada ile iki kayalıktan oluşurlar. Sözünü ettiğimiz 9 ada, Bostancı ile Kartal’daki Dragos sahili açıklarındadır. Diğer iki kayalık ise Maltepe açıklarındaki sığlıktadır. Bu kayalıklarda, Batmaz ve Vordonoz fenerleri yer almaktadır.
Marmara Denizi’nin Güneydoğusuna isabet eden bölgede bulunan bu adalar; Büyükada, Heybeliada, Burgazadası, Kınalıada, Sedefadası, Yassıada, Kaşıkadası, Sivriada ve Tavşanadası’dır. Toplam nüfusu 20 binin üzerindedir. Ancak, yaz mevsiminde yazlıkçıların gelmesiyle bu rakamın 100 bin üzerine yükseldiği tahmin edilmektedir.

Adalar, 1453 yılında, İstanbul’un fethiyle sonuçlanan kuşatma öncesinde Osmanlı egemenliğine geçmiştir. Fetih sırasında büyük ölçüde terk edilen Adalar, Fetih’ten sonra yeniden canlanmıştır. Adalar’da, Patrikhane’ye toprak kullanım ve mülkiyet hakları verilmiştir. Evliya Çelebi, 17. Yüzyılda Adalar üzerinde bağlık bahçelik köyler bulunduğunu, köy sakinleri arasında zengin balıkçı reisleri bulunduğunu yazar. Yine 17. Yüzyılda, Evliya Çelebi, Adalar’ın güzel ve mamur yerler olduğunu, buralara gezmeye gidildiğini, bazı adalarda ziyaret yerleri, Rumlara ait kilise ve manastırlar bulunduğunu kaydeder. Adalar, özellikle 19 ve 20. Yüzyıllarda, daha çok sayfiye ve mesire yerleri olarak kullanılmaya başlanmış, görkemli ahşap konaklar inşaa edilmiştir.
Nüfusunun büyük çoğunluğunu Rumlar’ın oluşturduğu Adalar’da nüfus yapısı 20 yüzyıl başlarına kadar önemli bir değişikliğe uğramamıştır. Ancak, Cumhuriyet’in kuruluşunu takip eden yıllarda gerçekleştirilen mübadeleden sonra Rum nüfus İstanbul’un ve Anadolu’nun bir çok yerini terk ettiği gibi Adalar’dan da ayrılmıştır.

Yazının Devamını Oku

“Denize aşık bir ressamın canlı renklerle boyadığı tablo”

Foça’ya ilk adım attığım günü hatırlıyorum. Günün en güzel saatleriydi. Güneş Foça’daki güne veda etmeye hazırlanırken önümdeki denizi kırmızıya boyamış, üzerine içinden geldiği gibi serpiştirdiği balıkçı teknelerini küçük dalgalarla okşuyordu. Biri küçük diğeri büyük deniz adı verilen koyların önündeki irili ufaklı adacıklar ve girinti çıkıntılar ufuk çizgisini görmemi engelliyor hemen karşıdaki burunda yer alan deniz feneri ise yaklaşan akşam için sabırsızlanıyordu.


Bir ressamın tablosundaki tüm renkler vardı sanki önümde. Deniz kenarında oturduğum ahşap banktan kalktım, rüzgar şimdi saçlarımı hafifçe yüzüme doğru savuruyordu. Deniz kenarında rıhtıma bağlanmış tekneler eşliğinde bir taraftan yürüyor diğer taraftan da “Foça denize aşık bir ressamın canlı renklerle boyadığı bir tablo olmalı” diyordum kendi kendime. Kimdir bilinmez ama denizi ve Ege’yi seven bu ressam, küçücük koyları güzel burunlarla şekillendirmiş. Karşısına adacıklar serpiştirmiş. Denizi parlak maviye boyayıp, üzerini rengârenk teknelerle süslemiş. Bu güzel tabloya tam da olması gerektiği gibi devam etmiş; kıyıda yanyana sıralanmış balık lokantaları, küçük kahvehaneler ve eski taş evler. Aralarında minicik, maket gibi bir kale. Ağlarını temizleyen balıkçıları, Ege’ye korkmadan açılabilecek büyüklükte balıkçı teknelerini ve avdan dönen balıkçıları bekleyen kedileri de ekleyince tablo tamamlanmış.

Bu resmi bir yerlerden hatırlar gibi oldunuz değil mi? Hangimiz yapmaya çalışmadık ki büyük şehirlerde, iş hayatında orada burada bunaldığımız zamanlarda bir benzerini? Küçücük hayal dünyamızda çizmeye çalıştığımız resim Foça’nın resmiymiş meğer.

Günümüzde biraz da turistik bir balıkçı kasabası Foça. Foça’nın esintisi meşhur. Hatta en meşhurlar listesinde ilk üçe giriyor. Foçalılara göre “Foça’nın kedisi, delisi bir de yeli ünlüdür. “Foça kedisiyle, Foça delisi bir yana; yeli adeta bir doğal vantilatör görevi yaparak, bu güzeller güzeli ilçeyi bunaltıcı sıcaklardan koruyor. Sadece 1.5 saat mesafede olduğu halde, İzmir’in sıcaklardan kavrulduğu günlerde Foça’da insanlar rahat bir yaz geçirebiliyor. Zaten burası çoğunlukla İzmirlilerin tatil mekânı, tepelere doğru tırmanmaya başlamış yazlık evleri görünce dudak bükmeden edemiyorum. Yerli halk Foça’nın artık değişik bölgelerin tatilcileri tarafından da keşfedilmesini istiyor, konaklama tesisleri ve butik oteller sayıca az ama öz, ziyaretçilere yetiyor. Gittiğiniz her yerde güler yüzlü ve misafirperver karşılanıyorsunuz.

DENİZ TEMİZ


Foça turizm açısından her şeye sahip. Tüm güzelliklerinin yanı sıra, yaz turizminin vazgeçilmezi olan deniz de bu şirin ilçeye cömert davranmış. Foça’nın dışındaki koylar, mükemmel plajlara ve kumsallara sahip, ayrıca isteyenler merkezden kalkan tekne turları ile günübirlik deniz keyfi yaşayabiliyor. Ancak en güzeli yerleşim bölgesinden de tertemiz denize girilebiliyor olması. İlçe merkezinde geniş kumsallar olmasa bile, deniz, yüzerken suyun dibindeki gölgenizi görebileceğiniz kadar berrak. Üstelik bu temizlik sadece görüntüde değil. Mikropsuz olduğu kanıtlanmış olan denize her yerden gönül rahatlığıyla girebilirsiniz. Mersinaki ve Hanedan Plajları’nda mavi bayraklar yıllardır dalgalanıyor. Geniş kumsallı bu plajlar merkeze 3-4 kilometre mesafeden başlıyor ve 22 kilometre uzaklıktaki, daha çok yazlık evlerin bulunduğu Yeni Foça’ya kadar uzanıyor. Bahsettiğim yerlere özel aracınız yoksa bile minibüslerle kolayca ulaşabilirsiniz. Küçük bir dipnot; Kozbeyli Köyü’ne de uğrayarak dibek kahvesinin tadına da bakmalısınız.

KEYİFLİ YÜRÜYÜŞLER…

Yazının Devamını Oku

Karacabey Longoz Ormanları

Ülkemizde bulunan popüler longoz alanları Trakya İğneada, Sakarya Acarlar longozlarına gidip görme fırsatınız oldu mu bilmiyorum ama sizleri bu hafta yanı başımızda yer alan ve son dönemde yapılan düzenlemeler ile ziyaretçiler için gezmesi kolaylaştırılan bir başka önemli longoz bölgesi olan Karacabey Longoz Ormanları’na götürmek istiyorum.

Boğazköy, Bayramdere köyleri sınırında bulunan Karacabey longoz bölgesine gitmek için Bursa’dan bir süre İzmir yolunu takip edip daha sonra Bayramdere-Boğaz tabelasını takip etmeniz gerekiyor. Yol üzerinde içinden geçeceğiniz köylerde çay molası verip, taze yumurta alabilirsiniz.

YEMYEŞİL BİR ÖRTÜ

Longoz, denize doğru akan derelerin getirdiği kumların birikerek kıyıda set oluşturması ve dere ağzını kapatması sonucu akar suyun biriktiği geniş alanda oluşan özel bir ekosistem. Sulak alanlarla iç içe olduklarından yağmurların etkisiyle orman tabanındaki su seviyesinin hemen yükselmesiyle farklı bir doğa harikasına dönüşüyor. Delta oluşumlarında meydana gelen longozlar yağışların başlamasıyla birlikte giderek suyla doluyor ve yılın büyük bölümünü sular altında geçiriyor. Nehirlerin taşıdığı alüvyonlarla zenginleşen toprak yapısı suyla buluşunca muhteşem bir doğa harikası ortaya çıkıyor ve bölge her mevsim farklı renk ve canlılara ev sahipliği yapıyor. Yaz aylarında sular çekilince longozun tabanı yemyeşil bir örtüyle kaplanıyor.

LONGOZDA YÜRÜYÜŞ ŞART

2000 hektarlık alana sahip Kocaçay Deltası, ana hatlarıyla Kuş Gölü’nden gelen Karadere, Uluabat Gölü’nden gelen Uluabat Deresi, Bursa’dan gelen Nilüfer Çayı ve diğer derelerin toplanarak birleşmesi sonucu oluşmuş bir alan olan Karacabey Longozu’nda özellikle ilkbahar ve sonbaharda güzel manzaralar sizi bekliyor. Deltanın batı yarısında toplam alanı 194 hektar olan Dalyan ve Poyraz gölleri, 600 hektar alan sazlıklar, 730 hektarlık alanı kaplayan Su Basar Ormanları bulunuyor. Deltanın doğu bölümünde de 391 hektarlık Arapçiftliği Gölü, tarım alanları, kumullar, sazlıklar, deniz börülcesi ve ılgın ile kaplı geniş çamur düzlükler yer alıyor. Karacabey Longozu, Avrupa’da artık tamamen yok olan ve bahar aylarında altında kaldığı sular yaz aylarında çekilince özellikle sonbaharda güzel görüntüler sunan Su Basar Ormanları’nın Türkiye’deki canlı örneklerinden biri. Longozun ev sahipliği yaptığı 217 farklı kuş türü arasında yalıçapkını, ak pelikanlar, sürmeli kum kuşu, kıyı çamurculuğu, yılan kartalları gibi türler bulunuyor. Bölge dişbudak, kızılağaç, söğüt gibi belli türdeki ağaçlar ile göl soğanı, su menekşesi, nilüfer gibi özel bir bitki örtüsünü de içinde barındırıyor.

YAPILAŞMA SORUNU!

Yazının Devamını Oku

Serin rota

90’lı yıllardan bu yana gittiğimiz, orman içinde kıvrılarak giden dar yolunu defalarca kullandığımız, günümüzde genişletilmiş yoluyla, zaman içinde Bursalıların en sevdiği rotalardan biri haline gelen Polonezköy-Şile-Ağva rotası bahar ve yaz aylarının vazgeçilmez bölgesidir.

Sabah erken saatte hareketle önce İstanbul’un oksijen depolarından biri Polonezköy-Adampol’a uğrayabilir. Polonezköy’ün yeşillikleri arasında kaybolacağınız yürüyüşünüzde Madam Zosia adına düzenlenmiş küçük müzeyi gezip, köyün kuruluş hikayesini dinleyerek köy meydanındaki kahvehanede çay molası verebilirsiniz. Polonezköy sonrası rotanızı İstanbul’un Karadeniz kıyısındaki tek ilçesi, deniz feneri-dokumaları ve bezi ile meşhur Şile’ye çevirebilirsiniz.
Muhteşem manzaralarla dolu Şile, öğle yemeği molanızı verebileceğiniz, Karadeniz’den ağları dolu gelen balıkçıların limanı doldurduğu, taze balık yiyebileceğiniz durağınız olabilir. Tepeden Şile liman bölgesini, ilginç kayalıkları, kaleyi seyretmek ülkemizin büyük deniz fenerlerinden biri olan Şile Deniz Feneri’ni görmek, altındaki küçük müzeyi gezmek keyifli olacaktır.

DÖNÜŞ KANDIRA ÜZERİNDEN

Şile’den Ağva’ya gideren sahil yolunu kullanırsanız ahşap evlerle güzel Karadeniz köylerini, ilginç kayalıklara sahip koyları görme şansınız olabilir. Bunlardan biri pek çok filme plato olmuş Akçakese köyünün geniş kumsala sahip koyudur. Günün en güzel saatleri için, akşam üzeri Ağva’ya gittiğinizde Göksu üzerinde tekne turuna katılarak yeşillikler içinde esintili ve keyifli anlar geçirmeyi, Yeşil Çay’ın denizle buluştuğu noktada bulunan deniz fenerine kadar yürümeyi unutmayın. Bursa’ya dönüş yolculuğunuzu güzel manzaralı küçük köyler arasından geçerek, Kandıra üzerinden yapmanızı tavsiye ederim. Belki Kandıra’da da bir manda yoğurdu molası verirsiniz.

İSTANBUL’UN ARKA BAHÇESİ POLONEZKÖY & ADAMPOL

Özellikle İstanbul’luların şehirden kaçıp nefes almak için tercih ettiği şirin ve yemyeşil bir köy Polonezköy.

Yazının Devamını Oku

Bursa Hanları ve Turizm

Bursa’nın fethinden sonra Orhan Gazi, kenti geliştirme politikası doğrultusunda; daha da önemlisi devlet olma sürecinde emin adımlarla ilerleyen Osmanlı’nın başkenti olacak yeni Bursa için “Biz duvarlar içinde değil, duvarlar dışında yeni bir merkez kuracağız “ diyerek surlar dışında bir külliye inşa ettirmiştir.

 


Bursa’nın günümüzde de vazgeçilmez merkezinin, kalbinin attığı tarihi çarşı ve hanlar bölgesinin temelinin de atıldığı yıllardır 1330’lu yıllar.. Orhan Gazi’nin kendi adına yaptırdığı Külliyesi’nin etrafı onu takip eden her padişah döneminde ilave edilen binalarla zamanla şehrin ticari merkezi haline gelmiş ve günümüze de ulaşarak, İstanbul’un meşhur Kapalıçarşı bölgesinden de eski bir tarihi çarşı ve hanlar bölgesine dönüşmüştür. Bu bölgedeki tarihi yapılar 14. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar geçen zaman dilimi içinde yapılmıştır. Biz bölgeye, konumuz turizm olduğu için, şehrin en gözde mekanında turizm için yapılması gerekenler ve bölgeye gelen ziyaretçileri rahatsız eden konular açısından yaklaşacağız. Amacımız turizmden hakkettiği payı günü kurtararak değil uzun yıllar boyuna yayılacak düzenlemeler ve farkındalıkla alması.

Kuruluşundan bugüne yıkıcı afetlere, depremlere ( en önemlisi 1855 depremi) ve yangınlara ( 1958 yangını) maruz kalan çarşı, her yıkımdan sonra yeniden doğmuş, yeniden inşaa edilmiş ve hayatını sürdürmüştür. Özellikle son yaşanan 1958 Çarşı yangını bölgeyi çok yıpratmış, yangının söndürülebilmesi için dinamitlerin patlatılması sonucu özgün halinden çok şey kaybetmiştir.. Orhan Bey’in kendi adına surlar dışında yaptırdığı ilk cami, klasik ters T planlı Bursa camilerinin en eskisi, Yıldırım Beyazıd’ın Niğbolu zaferi sonrası yaptırdığı Ulucami sadece şehrin değil, tüm ülkenin mücevheridir.


Modern alışveriş merkezlerinin yapılması ile yıpranmaya başlayan geleneksel çarşıların en önemli silahı belki de tarihi kimliği, insan samimiyeti ve huzurlu ortamıdır. Bitmek bilmeyen esnaf ve alışveriş gelenekleriyle, bir insanın, bir evin ihtiyacını karşılayacak her şeyi bulabileceği Bursa çarşısı, atmosferinde geçmişe yolculuk yapmanıza da izin verir. Ve geçmişten günümüze bu çarşıyı ayakta tutan en önemli unsur yerli ve yabancı turisttir. Bursa’ya gelen turistlerin şüphesiz %90 lık bölümünün ziyaret ettiği çarşı bölgesinin turizm görüntüsü hep tartışılmış, bölgede yaşayan esnafın günü kurtarmaya yönelik kişisel girişimleri yüzünden de zarar görmüştür.

TURİZM İÇİN NELERE DİKKAT EDİLMELİ


Yazının Devamını Oku