"Tülay Demir" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tülay Demir" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tülay Demir

Ritim ülkesinde ritim çalmıyorlar

Türkiye’de ritim denince ilk akla gelen isim olan Burhan Öçal, en son “Kaputa Vur” adlı bir sosyal farkındalık projesiyle radarıma takılmıştı. Ünlü müzisyenle korona salgını Türkiye’ye ulaşmadan birkaç gün önce randevulaşmış, keyifli bir söyleşi yapmıştık. Ritimden, sokakta baktığı 90 kediden, sinema hayali kurarken müziğe evrilen kariyerinden; her şeyden söz ettik. Koronanın rafa kaldırdığı projelerinden bahsederken, olayların bu boyuta varacağını ise ne yazık ki tahmin bile edemezdik...

Ritim ülkesinde ritim çalmıyorlar

Burhan Öçal denince akla sorgusuz sualsiz ritim geliyor. Peki size ritim dediğimizde ne söylersiniz?

- “Melodi ay ise ritim güneştir” derim. Bu dünyada her şey ritmiktir.

Herkesin kendine has bir ritmi var mı diyorsunuz?

- İstisnasız herkesin. DNA gibi...

Nasıl DNA gibi?

- DNA’mız nasıl parmak izimiz gibiyse, ritmimiz de öyle. Herkesin DNA’sı gibi ritmi de kendine özel. Ve ben diyorum ki müzik matematiktir.

Ve Türkiye bu matematiği çok seviyor...

- Ama şu var; ritim ülkesinde ritim çalmıyorlar.

Bu acayip bir tezat değil mi? Ritim bizim müziğimizin olmazsa olmazı.

- Öyle. Bakın, batıda ritim yok gibidir. Hep üç dört üzerinedir. Bizdeyse envai çeşit. Özellikle Trakya... Dünyanın en güzel aksak, atraktif ritimleri bizdedir.

Dokuz sekizlik, değil mi?

- Tabii, dünyanın en güzel ritmidir. Müzik konusunda Romanlar üstün ırk. Amerika’da siyahiler, Afrikalılar, bizde de Romanlar.

BABAANNEM SİNEMADA KURUYEMİŞ SATARDI

Sizde bu ritim aşkı ne zaman başladı?

- Annemin karnında başlamış, annem öyle söylerdi. (Gülüyor) “Aman bir doğursam da kurtulsam, sürekli tekme tekme” dermiş.

O tamam da ritmi bilinçli olarak ne zaman keşfettiniz ve âşık oldunuz?

- Ritimden önce sinema aşkım var. Babam sinema işletmecisiydi. Babaannem de kuruyemiş satardı mesela...

Nasıl güzel bir nostalji, gözümün önüne geldi şimdi o eski sinemalar.

- Hem de nasıl... Bir eniştem sinemanın gişesinde dururdu, diğer eniştem makinistti. Amerikan sineması, Amerikan arabaları, caz müzik tutkum da oradan gelir. Yazlık sinemalarda siyah beyaz filmler izleyerek büyüdüm çünkü.

O zamanlar nerede yaşıyordunuz?

- Kırklareli. Oradan Sirkeci Garı’na 12 saatte gelirdik kara trenle. Tren yolda makas değiştirirdi, sığır sürüsü geçiyor diye dururdu, ritmi sürekli değişirdi. Ben de onunla beraber ritim tutardım.

Sık sık yapar mıydınız o seyahati?

- Evet. Film almaya geliyorduk çünkü. Sabahın köründe inerdik Sirkeci’ye. Sirkeci’den Yüksek Kaldırım’a giden kırmızı trenler vardı.

Kara trenden inip kırmızıya mı binerdiniz?

- Yok, yürürdük biz. Annem simit alırdı, yiye yiye yürürdük.

O zamanların Beyoğlu’su da zaten dillere destan.

- Anlatılmaz. O mağazalar, o elegan hayat. Gezer tozar, yemek yer sonra gara dönerdik. Babam da o arada filmleri almış olurdu. Hamallar sırtlanıp trene taşırdı bobinleri. Çok güzel günlerdi.

5 YAŞINDAYKEN BOYNUMA RAMAZAN DAVULU ASTILAR

Sinemanın kanınıza girmesine şaşmamalı. Sinemanın içinde, sinema filminden kareler gibi yaşamışsınız çocukluğunuzu...

- Çocukken sinema filmi yapmak en büyük hayalimdi. Ama müzik de vardı bir yandan. Amerikan caz müziği, film müzikleri her an kulağımda yani... Babam da zaten amatörce caz davulu çalardı. Quartet’i falan vardı o dönemde, düşünün. 1932’de Türkiye’nin ilk caz quartet’inde yer alıyordu. Müziğe ilgi de o sayede başladı.

İlk hangi müzik aletini çaldınız?

- Ramazan geceleri Roman davulcular gezerdi sokaklarda. 5-6 yaşlarındaydım. Onları duyup fırlardım yataktan “Ben de çalacağım” diye.

5 yaşındayken gecenin bir körü sokağa çıkmıyordunuz herhalde davul çalmak için.

- Yoo çıkardım. Getirip asarlardı koca davulu boynuma, çalardım.

Koca ramazan davulunu...

- Evet. (Gülüyor) Ritim çalmaya öyle başladım ben.

AMERİKA’YA GİDECEKKENÖYLE BİR ÂŞIK OLDUM Kİ İSVİÇRE’DEN AYRILAMADIM

Yurtdışı maceranız nasıl başladı? Sizi sinema mı düşürdü yollara yoksa müzik mi?

- Sinema. Bir gün babama dedim ki “Ben Amerika’ya gidiyorum. Film yıldızı olacağım” dedim.

Karşı çıkmıştır herhalde böyle bir maceraya atılmanıza...

- Yok ama “Yaşını büyütelim, askerliğini yap da öyle git bari” dedi. 20 ay denizci olarak askerliğimi yaptım. Bu arada ilk hedef Zürih. Çocukluk arkadaşım Erol orada okuyordu. Dedim seni bir göreyim. Öncesinde Münih’e eniştemlerin yanına gittim. Oradan da Zürih’e geçeceğim.

Yıl kaç bu arada?

- 1977. Neyse bindim trene. Akşam karanlığında vardım İsviçre sınırına. Gümrük polisi geldi, baktı pasaportuma, dedi ki “Çok şanslı çocuksun. Gece yarısına kalsaydın giremezdin, çünkü İsviçre bu geceden itibaren Türklere vize uygulamaya başlıyor”...

Hedef Amerika sonuçta, İsviçre’de çok kalmadınız herhalde.

- Planladığım gibi olmadı. Bir-iki hafta gezdim tozdum İsviçre’de, tam “Ben gideyim artık Amerika’ya” derken bir kıza âşık oldum. O da Türk.

Bir aşk sizi çocukluk hayalinizden döndürmeye yetti mi?

- Ama nasıl bir aşk. Çok geçmeden “Türkiye’ye dönüp evlenelim” dedi.

Ona da mı kabul?

- O kadar da değil. “Hollywood’a gideceğim” dedim. Neyse öyle böyle bir sene oyalandım.

Bir yılın sonunda ne oldu?

- Bir senenin sonunda babası geri çağırdı onu. Dedim “Tamamdır, ben gidiyorum artık”.

Ver elini Amerika...

- Yine olmadı. (Gülüyor) Tam gideceğim, başka bir kız girdi hayatıma. Tam 12 sene... Sonunda “Ben gidiyorum” dedim, “Ben de geleceğim” dedi.

E artık bavulu toplayıp düşmüşsünüzdür yola.

- Hayır, evlendik, yine gidemedim. (Kahkaha atıyor) Oldu 13 sene.

Yalan olmuş sizin hayaller.

- Ama tesadüfe bakın, davulcu bir arkadaşım vardı. Annesi de çok ünlü bir gitaristin Avrupa menajeri. Bizim grubu dinledi, “Burhan seni kocamla tanıştırayım. Beraber proje yapalım” dedi. Onunla bir iki çaldım. Adam dedi ki bu sefer “Seni Amerika’ya alalım. Orada senin gibi adam yok”...

Ritim ülkesinde ritim çalmıyorlar

PARASIZLIKTAN TAKIM ELBİSE ALTINA LASTİK AYAKKABI GİYDİM

Oyunculuk hayal ettiniz, müzisyen olarak sonunda Los Angeles’a ulaştınız yani. Sonra?

- Uçak inişe geçti, Hollywood yazıyor, Allaaah okuyacağım diye boynum kırıldı. Bir baktım bir limuzin beni bekliyor. Otele vardım, şaşkınım. Dedim “Burada mı kalacağız”, “Tabii, birinci sınıf artistsiniz siz” dediler. Bir süit ayırılmış bana, muhteşem ötesi. Sonra gerçek dank etti.

Hangi gerçek?

- Cebimde 250 dolar para var. Lan ben ne giyeceğim sahnede! Bir şekilde cebimdeki parayı tamamladım 600 dolara, girdim Dolce Gabbana’ya, mavi bir keten takım aldım. Ama gömlek, ayakkabı alacak para yok. Lastik ayakkabı, bir de mavi tişörtle bitirdim kombini.

İmkansızlıktan sıra dışı bir kombin yaratmışsınız.

- Ama bir çıktım sahneye, olay oldu. Yeni bir trend yarattım.

Amerika rüyası neden bitti?

- İkiz Kuleler’in yıkılmasından sonra bütün işler battı. Önümde secdeye yatan menajerler işten atıldı. Amerika macerası yıllar sonra böyle kapandı.

 KEDİME DOKUNMAYIN DA NEYE DOKUNURSANIZ DOKUNUN

Kış aylarında enstrümanlarınızı bir kenara bırakıp otomobil kaputu ile müzik yaptınız. Bu amacı çok güzel iş için de ayrıca tebrik ederim sizi.

- Teşekkürler. “Kaputa Vur” adlı bir sosyal farkındalık çalışmasıydı. Çekimlerinde zorlanmakla birlikte ben de çok keyif aldım.

Kış günü kaputa sığınan sokak kedilerinin hayatını kurtaracak basit bir önlemin geniş kitlelere duyurulmasını sağladınız. Eskiden beri böyle bir hassasiyetiniz var mıydı?

- Tabii ki. Ben de kediciyim. Benim kedime dokunmayın da neye dokunursanız dokunun, o derece. (Gülüyor)

Evde kaç kedi var?

- Kız arkadaşım da geliyor, onun kedisiyle iki oluyor. Sokakta da 80-90 tane, bakabildiğim kadarına bakıyorum.

Sadece kediler mi?

- Hayır, köpekleri de çok severim.

Doğruyu söyleyin, bu projeye “evet” demenizde para mı ağır bastı yoksa hayvan sevginiz mi?

- Bu bir reklam filmi değil, farkındalık projesi. Birtakım rakamlar aldım ama sembolik. Rakam konuşmak istemiyorum, çünkü para işi bende en sonda gelir. İşin içeriği önemlidir.

İki ayrı kısa film çekildi. Nasıl geçti çekimler?

- İki çekim de zordu. Bir kere ikisi de çok soğuk havada çekildi, dondum, parmaklarımı hissetmiyordum. İlkinde kaputa vururken parmağımı sakatladım, altı ay oldu hâlâ tam iyileşmedi. İkincisinde soğuk ve rüzgarın yanında bir de olmayan bir partnere bakarak oynamam gerekiyordu. Kötü Kedi Şerafettin.

Boşluğa oynadınız yani. Nasıl üstesinden geldiniz o zorluğun?

- Kendi kedim Fıstık’ı hayal ettim, “Şero” derken Fıstık gözümün önündeydi. Dedim ya bu kolay iş değil, oyunculuğunuz olmasa yapamazsınız, inandırıcı olmaz. Bereket versin amatör de olsa oyunculuğum var.

KORONA SALGINI BAŞLAMASA ALMANYA’YA GİDİYORDUM

  Korona bütün ülkeleri vurdu. Hem sağlık hem ekonomi büyük tehlikede. Bu durum sizin projelerinizi de etkiledi sanırım. En son hangi proje üzerinde çalışıyordunuz?

- Proje çoktu ama üst üste yaşanan acılar; deprem, şehitler ve son olarak da korona nedeniyle hepsi rafa kalktı.

Eğer korona salgını olmasaydı, şu an ne yapıyor olurdunuz?

- Berlin’e gidip filarmoni orkestrası ile kayıt yapacaktım. Bir İngiliz orkestra şefinin projesi. Çocuklar için ama aslında yetişkinlere de hitap eden bir çalışma. Karpuzun içinden çıkan bir cinin İsviçre’de başlayan, Türkiye’de ve devamında Orta Doğu’da süren macerasını konu alan bir çalışma. Biz de onu müziklendiriyoruz. Normalde 7-11 Nisan arası kayıtta olacaktık, fakat şu an için askıda o kayıtlar.

Siz bu ilginç hikayenin neresindesiniz?

- Cinin azat olması için, maestro’nun o güne kadar dinlemediği tarzda müzik enstrümanları çalan birilerini bulması gerekiyor. Cin durmadan arıyor, bir gün “Ritim çalan biri olsun” önerisinde bulunuyorlar. Bu fikir cinin çok hoşuna gidince de “Burada ritim çalan Burhan adında bir Türk var” diyorlar. Hikayeye o noktada dahil oluyorum.

BİR KERE ÇALDIM BİR DAHA DA ELEKTRONİK ALETE EL SÜRMEM

Başka proje var mı?

- Şu andaki görevim daha çok proje üretme.

Sadece proje üretmekle olmaz, sevenleriniz sizi sahnede görmek ister.

- Tabii aktif çalıyorum, her gün egzersiz yapmaya devam ediyorum. Dediğiniz gibi insanlar benden solo bekliyor. Öyle 10 dakika soloyla da kurtulamazsınız, iki saat çalıyorsunuz değil mi, minimum beşer dakikadan üç ayrı şov yapmalısınız. Bir de ben asla elektronik iş yapmam, her şey on parmakta.

Hiç “elektronik” sürprizi yaşattınız mı dinleyicinize?

- Bir kere, o da bundan 15-20 sene önce Amerika’da.

Tövbe etmiş gibisiniz.

- Sayılır. Bir gün bir alet hediye edildi bana, onu alıp test yaptım. Sonra da konserde çaldım. Menajer gördü, “Bunu bir daha kullanırsan Amerika’ya giremezsin. Biz senin parmakların için şu kadar para alıyoruz, insanları aldatacak mısın?” diye çıkıştı. Bir daha da elektronik aletlere el sürmedim.

“Her şey yoluna girdiğinde şunu da yapacağım mutlaka” dediğiniz bir iş var mı?

- Valla çok var. Ben ritimciyim. Ve ritimlerle bambaşka bir müzik tarzı yaratmak istiyorum.

X