GeriTülay DEMİR Aldılar götürdüler kocamı!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Aldılar götürdüler kocamı!

Arabesk müziğin “Baba”sı Müslüm Gürses’in hayatı film oluyor. “Ayla”nın yapımcısı Mustafa Uslu ile Nuri Yıldırım’ın ortaklığında çekilen, senaryosunu Hakan Günday ile Gürhan Özçiftçi’nin kaleme aldığı “Müslüm”ün tanıtımı geçtiğimiz günlerde yapıldı. Filmden ilk görüntülerin paylaşıldığı basın toplantısında Gürses’in eşi Muhterem Nur da vardı. Toplantı sonrası oturduk, uzun uzun sohbet ettik. Filmin detayları ve dillere destan o aşk öyküsüyle başlayan sohbet, gözyaşıyla son buldu.

Hayırlı olsun... “Müslüm”ün çekimleri başladı. Neler hissediyorsunuz?

- Çok teşekkür ederim. Heyecanlıyım, mutluyum tabii. Çekimler Adana’da devam ediyor.

Filmde eşinizi Timuçin Esen canlandırıyor, çok başarılı bir oyuncu bence. Siz ne dersiniz?

- Evet, oyun gücü çok yüksek bir sanatçı.

Daha önce başkaları çekmek istemiş bu filmi, sorunlar yaşamışsınız, doğru mu bu?

- Öyle bir durum vardı. Geldiler, “Müslüm Bey ölmeden evvel söz vermişti, filmi çekilecekti” dediler. İnanmadım, dedim “Öyle bir şey olamaz”.

MÜSLÜM BENDEN HABERSİZ SU BİLE İÇMEZDİ

Neden inanmadınız ki?

- Öyle bir anlaşma yapmış olsa haberim olurdu. Benden habersiz su bile içmezdi ki.

Sonra ne oldu? “Hayır” deyip kestirip attınız mı?

- Yok. Birkaç zaman geçti, tekrar çaldılar kapımı. “Nasıl olsa bunu yapacaklar, gel filmin çekilmesine müsaade et.

Hem paranı da alırsın” dediler.

O arada kafam çok karışıktı. Kolay değil, üzüntülüydüm. Nasıl oldu bilmiyorum, kandım.

Gittim, o kişilerle Bebek’te buluştum, anlaşmayı imzaladım.

Bu arada bana önceden söz edilen fiyatı da düşürmüşlerdi. Aracı olan kişi yakınım göründü, kandım, her şeye rağmen o ağır sözleşmeyi imzaladım.

Hangi anlamda ağırdı?

- Yüzde 100 tek taraflı bir sözleşmeydi. Sözde benim danışmanlığımda Müslüm’ün gerçek hayat hikayesini anlatacaklardı.

Zaman geçti, senaryo bitti, sonuç benim şartlarıma hiç uymuyordu.

Aldılar götürdüler kocamı

SÖZLEŞMEYE UYMASAM 250 BİN EURO TAZMİNAT ÖDEYECEKTİM

İtiraz edemediniz mi?

- Yok, çünkü şartlarına uymasaydım 250 bin euro tazminat ödemek durumunda kalacaktım. Şartlara uyulmadığı halde bir şey yapamadım.

Senaryonun nesini beğenmediniz?

- Benim anlatımımın dışında bir kurgu yapmışlardı. Yazılanlar çok ağırıma gitti.

Müslüm’ün itibarını düşürüyorlar, o derece, düşünsenize. Neredeyse benim eşimi sokaklarda sürünüyormuş, durmadan alkol alıyormuş gibi gösteriyorlardı.

Benimle evliyken bile... Senaryo Nuri Bey’lere devroldu da sorun çözüldü şükür, buna çok memnun oldum.

 Diğerlerine bıraksaydım, eşimi yıkılıyor gibi göstereceklerdi.

Neden öyle bir şey yapsınlar ki?

- Gişe rekoru için. Ses getirsin, konuşulsun diye... Ama şunu bilmiyorlardı; Müslüm’ün sevenleri gitmezdi o filme.

TANIŞTIĞIMIZDA ALKOL ALIYORDU AMA DÖRDÜNCÜ AYIMIZDA BIRAKTI

Az önce “İlk senaryoda eşimi durmadan alkol alıyormuş gibi gösteriyorlardı” dediniz. Alkol almaz mıydı?

- Asla... Biz tanıştığımızda alkol alıyordu. Herkes gibi. Ama dördüncü ayımızda bıraktı.

Ben birçok kez kendisini canlı canlı izleme ve dinleme fırsatı buldum, alkol aldığını ya da alkollü olduğunu hiç görmedim zaten...

- Diyorum ya, dördüncü ayımızda bitti. Bir lokma, bir duble içki ağzına koymadı ondan sonra. Su, kahve ve çay dışında hiçbir şey içmezdi.

Neden öyle şeyler söyleniyordu peki?

- Görenler “Aaaa çok içmiş diyorlardı” çünkü... Hayır efendim, alkol almıyordu, adamın duruşu oydu.

İKİ YALNIZ İNSAN BİRLEŞTİK BİR BÜTÜN OLDUK

Çok seviyordunuz Müslüm Bey’i değil mi?

- Anlatamam ki... Çok büyük bir araba kazası geçirdi, onun yeniden toparlanabilmesi için ne uğraşlar verdim.

Hem eşim için, hem kendim içindi o çabalar... Çünkü dediğiniz gibi onu çok sevdim ben.

Kendime arkadaş olarak seçtim. Sevgili olarak seçtim. Her şeyimdi yani; sırdaşım, arkadaşım, eşim.

İkimizin hayatı birbirine benziyordu.

İki yalnız insan birleştik, bir bütün olduk.

Müslüm Gürses’in filmi neden yapılmalı?

- Çünkü sevenleri çok...

Ona hiç şüphe yok. Ben de onlardan biriyim.

- Çok teşekkür ederim. Dediğim gibi kendisi çok sevilen bir insandı. Ve hâlâ o sevgi eksilmedi.

Aldılar götürdüler kocamı

Fotoğraflar: Selçuk ŞAMİLOĞLU

HİÇ ÇOCUĞUMUZ OLMADI DİYE ÜZÜLÜYORDUM ŞİMDİ BİNLERCE ÇOCUĞUM VAR

Hâlâ çok seviliyor Müslüm Bey...

- O kadar çok sanatçı, o kadar çok arkadaşımız gitti, bugün çoğunun isimleri anılmıyor. Ama eşim öleli beş yıl oldu, hâlâ çok seviliyor. Eskiden 10 tane izleyicisi varsa şimdi o sayı 30 oldu hatta. Her pazar en az 20-30 kişi mezarının başında toplanıyor, onu anıyorlar. Bana da “Anne” diyorlar. Bütün Türkiye’nin annesi oldum. Hiç çocuğumuz olmadı diye üzülüyordum, şimdi binlerce çocuğum var. Dünyanın her tarafından hem de... Çok değerli bir insandı. Sonsuza kadar unutulmaması için bu hatıranın kalmasını istedim. Filmin yapılması bunun için önemli. Maddiyat falan değil düşündüğüm.

Tabii Müslüm Gürses’i hakkıyla yansıtan bir film olursa...

- Mutlaka... En iyisini yapacak olan da Nuri Bey’lerdir zaten. Kendi hayatımı da onlara devrettim.

O ne demek? Yeni bir projeden mi söz ediyorsunuz?

- Benim hayatımı anlatan bir kitabım var, olduğu gibi onlara devrettim. Film yapacaklar. Kitap hakları benim, film ve dizi hakları onların olacak.

ALNINDA BİR KEMİK EKSİKTİ, BİRİ ÇARPARSA ÖLÜR DİYE KORKARDIM

Müslüm Gürses’in zirveye yükseldiği yıllar, o devirler, kabadayılarıyla ünlüydü. Var mıydı aralarında Müslüm Bey’i dinlemeye gelenler ya da onun samimi oldukları?

- Yok. Biz korkusuz yaşadık. Herkesin korumaları vardı, biz arabamıza biner kendi kendimize işimize giderdik. Program çıkışı hayranları yanımıza gelirdi, engellemezdik. Çok fanatik hayranları öpmek için boynuna atlardı bazen, ben zor kurtarırdım ellerinden.

Ama kötü niyetle yanımıza gelen hiç olmazdı.

Arkamızda koruma falan beklemezdi.

Bir tek sahnede koruma olurdu.

O neden?

- Onları gazino veya lokal sahibi isterdi... Sahneye çıkılmasın diye. Bir de sağlık açısından gerekliydi aslında.

Sağlık açısından mı? Saldırıyı kastetmiyorsunuz herhalde!

- Olur mu, dedim ya onu herkes severdi. Ama alnında araba kazasından dolayı bir kemik eksikliği vardı.

Birisi çarparsa ölür diye korkardım.

O nedenle sahnede koruma görevlisinin durmasına izin veriyorduk. Onun dışında halkla iç içeydik.

Lüks sevmez miydiniz?

- Yok. Herkes çok lüks yerlerde yaşıyordu; Bodrum’larda, Boğaz’larda... Biz Bakırköy’de yaşıyorduk. İstesek Bodrum’a, Antalya’ya biz de gidebilirdik, her yerde evlerimiz vardı. Ama gitmedik. Halkın içindeydik. Samimi insanlarla birlikteydik.

BÜTÜN SANATÇILARLA ARASI İYİYDİ

Sanatçılar arasından çok samimi olduğu isimler var mıydı?

- Müslüm’ün mü?

Evet.

- O herkesle samimiydi ya, bütün sanatçılarla iyiydi arası. Ama samimiyet derken, kalkıp evlerine gidecek, içli dışlı olacak, birlikte gezmelere gidecek; öyle bir samimiyet değildi yani... Herkesle iyiydi arası diyeyim. Canımız sıkıldığında ise ikimiz atlıyorduk bir uçağa, dünyanın bir ucuna gidip eğleniyorduk.

Ses sanatçısı olarak kimleri beğenerek dinlerdi?

- Sibel Can’ı çok beğenirdi. Ben oturma odasında televizyonumu izlerken o da salonda açıyordu televizyonu. Sibel’in sesini duyuyordum. Kalkıp yavaş yavaş salona gidiyordum, beni kapıda görür görmez hemen televizyonu kapatıyor ya da kanal değiştiriyordu. “Ya Müslüm, rica ediyorum aç şunu, ben de dinlemek istiyorum” diyordum her seferinde.

Neden bu kadar hassastı? Kıskanıyor muydunuz Sibel Can’ı, böyle bir şey mi hissediyordu Müslüm Bey?

- Olur mu öyle şey... Sibel’le yıllar önce Hollanda’da beraber çalıştık. Ufaktı daha. Babası müzisyenimizdi. Sibel de oryantal yapıyordu ekipte. Oradan tanıyor ve çok seviyordum. Ama eşim ne düşünüyordu bilmiyorum, ben üzülürüm sanıp kapatıyordu ısrarla televizyonu.

MÜSLÜM’Ü HİÇ KISKANMADIM ÇÜNKÜ ONDAN ÇOK EMİNDİM

Genelde kıskanç mıydınız?

- Ben onu hiç kıskanmadım. Hayatımda kıskançlığın “k”sı olmadı. Ama kıskanç olmadığımdan değil, ondan çok emindim. Bana çok bağlıydı. Babam, kardeşim, kocam, sırdaşım, her şeyimdi. Ben de onun annesi, ablası, kardeşi, eşi... Hep iç içeydik. Birbirimizle çok iyi anlaştık.

Aranızda yaş farkı vardı sizin, değil mi?

- Evet, o benden yaşça ufaktı. Ama ona rağmen hiç öyle görmedim. Beyni çok güzel çalışırdı. Anlayacağınız çok mutlu yaşadık, çok... Bütün dünyayı gezdik, sadece İspanya ile Japonya’yı görmedik. Gezmeyi ikimiz de çok seviyorduk.

Turistik geziler dışında turneler, programlar nedeniyle de çok gezdiniz herhalde...

- Evet. Uzun süre turnelere gittik, gurbet konserleri yaptık. Sonra Yunus Bülbül’le ortaklık kurduk, büyük lokallerde çıktık.

İşimizi 20 sene boyunca Yunus’la götürdük.

Buraya gelip albüm dolduruyor, 1 ay kalıyor, İstanbul’un tadını çıkarıyor, sonra yine İsviçre, Hollanda, Almanya geziyorduk. Reklamlar da çekiyorduk arada.

Oturmadık pek. Cebimizden doğru dürüst para çıkmadan güzel yaşadık.

Aldılar götürdüler kocamı

SAKIN SİGARA İÇMEYİN SİZİN İÇİN ÇOK TEHLİKELİ!

Sağlık sorunları nasıl baş gösterdi? Bu mutluluk ne zaman gölgelendi?

- Kalbinde stent vardı, gidip bir kontrol ettirelim dedik. Doktordan hiç beklemediğimiz şeyler duyduk. “Stent takamayacağız, ana damar tıkalı, ameliyat olacak” dedi.

Şoke oldunuz herhalde...

- Olunmaz mı ama... Müslüm “Nereden oluyor? Nasıl keseceksiniz?” falan diye sordu. Doktor “Artık koltuk altından giriyorlar” dedi, anlattı uzun uzun. Baktı, ilaç verdi, reçetesini yazdı. Son olarak da “Sakın artık sigara içmeyin, sizin için çok tehlikeli” dedi.

Çok mu sigara içerdi?

- Çok demek az kalır. Bir paket değil, iki değil, üç değil. Birini yakıp birini söndürüyordu. “Müslümcüm artık sigara içme, sana bir şey olursa bu dünyada yapayalnız kalırım” diyordum. “Yok öyle bir şey olmaz” deyip geçiyordu. Ama oldu işte.

Vazgeçiremediniz mi?

- Yok... Hatta bir gün “İçme ayrılacağım senden” diye espri yaptım. Durdu, sesini çıkarmadan baktı. Cebinden paketi ve çakmağı çıkarıp sigarayı yaktı. İnat gibi geldi, üzüldüm, alıp başımı dışarı çıktım. Bütün sahili dolaştım. En sonunda geldim, arabayı garaja bıraktım, yukarıya çıktım. Kapıyı açtım ama gecenin 11’i olmuş... Yavaş yavaş girdim içeri, o da salon kapısından banyoya doğru yürüyormuş. Ürktü birden. “Ne böyle hırsız gibi giriyorsun eve” dedi. Yine bozuldum, “Ay çıkayım” dedim, tuttu kolumdan. “İçme Müslüm” dedim yine, “içme”... Ama doktordan dönüşte sigarayı bıraktı. 27 gün hiç içmedi.

“AMELİYATA HAZIRIM” DEDİ AMA RENGİ LİMON GİBİYDİ

Sonra? Sil baştan mı?

- 27 gün sonra dedi ki “Bir tane içip atacağım”... Eve girdik, paketi eline aldı... “Bırak onu” dedim. Yaramaz çocuklar gibi durdu. Bir tane yaktı, yarısında söndürdü. Paketi uzatıp “Al bunu at” dedi. Son oldu. Sonra hastaneye gittik. Doktor aldı onu kontrole, dönüşte dedi ki “Ne yaptınız bilmiyorum ama ne kadar iyi Müslüm Bey... Artık ameliyata hazır”...

Ne güzel bir gelişmeymiş...

- Ben de şaşırdım 27 günde ameliyata hazır olmasına. “Yarın ameliyata alacağım” dedi doktor. Ama Müslüm korktu, hem de çok korktu ameliyattan. Eve gittik, ne yedi ne içti tüm gün. Sabah kalktık. Zar zor kahvaltı ettirdim, ilaçlarını içti, çıktık hastaneye gittik. İçeri aldılar bizi. İyiydi, espri yapıyordu falan... Odaya girdik. Doktor geldi “Nasılsınız Müslüm Bey, hazır mısınız?” diye sordu. Müslüm “Hazırım” dedi, boynunu büktü. O zaman rengi limon gibiydi işte.

O gün ameliyata mı girdi?

- Yok, giremedi. Doktor sabah kahvaltı edip etmediğini, ilaç alıp almadığını sordu. “Evet, kahvaltı ettim, ilacımı da içtim” deyince Müslüm, “İlaç aldınızsa olmaz. İki gün sonra gelin” dedi. Biz çıktık. Bu iki gün uyumadı, hep sıkıntılar içinde, yatakta dönüp duruyor.

YAŞADIĞIMIZ O BÜYÜK AŞKI, O DUYGUYU HİÇBİR OYUNCU VEREMEZ

Peki bu filmde nasıl bir Müslüm Gürses, nasıl bir Muhterem Nur izleyeceğiz?

- Bilmiyorum ki ben de... Kendimi göreceğim, bu çok ilginç olacak kendi adıma tabii...

Bir de o büyük aşkı da izleyeceğiz herhalde.

- O büyük aşkı hiç kimse göremeyecek. Dünyanın en büyük oyuncuları bile veremez tam olarak o duyguyu.

Aldılar götürdüler kocamı

KEŞKE ISRAR ETMESEYDİM KEŞKE HASTANEYE GÖTÜRMESEYDİM

Vazgeçmeyi düşünmedi mi hiç o stresle?

- Hep onu düşündü... Sonunda da “Ben ameliyat olmaktan vazgeçtim” dedi zaten. “Ne diyorsun Müslüm” dedim. Keşke itiraz etmeseydim, keşke götürmeseydim. Başka hastanelere götür, doktorlara götür, sor soruştur değil mi...

Sonraki süreç nasıl ilerledi?

- Evden çıkmıyordu. İki gün boyunca dışarı adımını atmadı. “Ameliyat olmayacağım” deyip duruyordu. Ameliyat günü geldi. Hâlâ direniyor, istemiyor. Hatta “Çok ısrar ediyorsan sen git ameliyat ol” dedi. İlk defa bana öyle davranıyordu. Oturdum koltuğa, “Peki gitmeyelim” dedim. Dışarıda da arabalarda bekliyorlar bizi. Sonra koridordaydım, geldi yanıma, “Hadi kalk, gidiyoruz” dedi.

İnanın sizi dinlerken içim sızladı...

- Ya ben ne yapayım... O hali hep gözümün önünde. Gitti içeri, salonun her köşesini dolaştı. Salona bakıyor, camdan dışarı bakıyor, duvarlara bakıyor. Oradan çıktı, mutfağa girdi. Ne yapıyor diye ben de onu takip ediyorum, korkudan kafayı mı yedi acaba diye düşünmeye başladım, o derece. Gitti yatak odasına, dolapları açıyor, elbiselerine bakıyor.
Banyoya bile girdi. Sonra yavaş yavaş yanıma geldi. “Canım sıkılıyor, ameliyat olmak istemiyorum” dedi tekrar. Sonra sakinleşti ama, başladı espri yapmaya.

 SON BİR ACI SES DUYDUM: “MUHTEREM BIYIKLARIMI KESTİM!”

Ve çıktınız yola...

- Çıktık. Girdik hastaneye... Ameliyat için hazırlıklar başladı, tekrar gerildi. Hemşireler geliyor, sakinleştirici yapıyorlar, onları kovalıyor düşünün. Derken odaya başka bir doktor girdi, dedi ki “Müslüm Bey ben sizin fanatik hayranınızım, sizi çok seviyorum”. Sonra sarılıp öptü. Müslüm de tekrar sakinleşti, konuşuyor gülüyor. Ama...

Ama?

- Doktora “Bir şey soracağım size, ben nereden ameliyat olacağım?” dedi. Doktor dedi ki by-pass... “Ama nereden?” diye ısrar ediyor Müslüm. “Göğüs kafesinizi açacaklar” denince her şey tekrar altüst oldu. “Kalk eve gidiyoruz” dedi bana. Beni de bir korku aldı aslına bakarsanız. Ama çıkmadık oradan, çıkamadık. Kocam girdi banyoya. Vücudundaki tüyleri, göğsündeki kılları, bıyıkları kesildi. Son bir ses duydum. Acı, çok acı... Hiç bıyıklarını kesmiyordu. “Muhterem” diye seslendi banyodan, “Bıyıklarımı kestim”... Bir çıktı ki limon gibi sapsarı. Geldi yanıma, o sakin Müslüm gitmiş, korkulu bir yüz gelmiş. Alıp götürdüler. Giderken durmadan ceketini işaret ediyor o korkuya rağmen... Bir gün önce yeni telefon almıştım ona, sahip çıkmamı istiyor. “Merak etme alır eve götürürüm” dedim. Ama öyle bir garip ruh hali, yerimden kalkıp arkasından gidemedim. Aldılar götürdüler kocamı, yüreğime bir acı oturdu.

YILBAŞINDA ODAYA ÇIKACAKTIK AMA OLMADI ÖLÜME GİTMİŞİZ MEĞER

Ameliyattan hemen sonra mı geldi kötü haberler?

- Yooo... Saatler sonra “Ameliyat iyi geçti” diye haber verdiler, “Siz şimdi eve gidin, yarın sabah gelirsiniz, size ekrandan gösteririz” dediler. Gittim eve. Gece boyunca acayip rüyalar gördüm. Acıdır ki o rüyalarım gerçek oldu. Sabah gittim hastaneye, ekrandan izliyorum. Elini kaldırdı, “Hayatım merhaba, dostlara selam” dedi. Aşağıya indim sonra ama çok kötüydü. Uykuya dalmış zaten ben inene kadar. Sonra orada uzun zaman yattı. Yılbaşında yukarı çıkacaktık, odada olacaktık. Çıkamadık. Orada kaldı. Enfeksiyon kaptı çünkü... Söyleyemiyorum artık. Gerisini söyleyemiyorum. Orada iki gün duran çıkıyordu. Biz yattık tam dört ay. Bir daha da çıkamadık. Ölüme gitmişiz meğer. Onu hastanenin yüzünden kaybettim. Kestiler, vücudunda delinmedik yer kalmadı.

 MADEM MÜSLÜM’ÜN İÇİ MAHVOLMUŞTU NEDEN “AMELİYATA HAZIR” DEDİNİZ!

Sonradan doktoru televizyonlara çıkıp çok garip sözler sarf etti. Onun için çok kırıldık, öleceğimi bilsem o hastaneye gitmem bir daha...

“Müslüm Bey’in zaten içi mahvolmuştu” dedi. Madem içi mahvolmuştu, o zaman geldiğimizde neden ameliyata aldınız? Neden “Tamam, ameliyata hazır” dediniz?

33 yıl içki içmedi adam inanır mısınız? Sen nasıl bunu söylüyorsun? Çok üzüldüm. Allah bildiği gibi yapsın.

 

Aldılar götürdüler kocamı

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

 

 

X

Sektöre dram işleriyle girdiğim unutuldu

Ahmet Kural, uzun bir sessizlik döneminin ardından yeniden setlerde... Oyuncu, TRT’nin 1 Nisan’da başlayacak yeni dizisi “Bir Zamanlar Kıbrıs”ta başrolü üstlendi. Akıllarda “güldüren adam” olarak yer eden Kural’ı, bu kez alışılmışın aksine yürekleri dağlayan bir hikayenin baş kahramanı olarak izleyeceğiz. Çekimler nedeniyle ocak ayından beri Kıbrıs’ta bulunan Ahmet Kural’la internet üzerinden görüştüm, projenin yanı sıra oradaki yeni hayatını konuştum. Ve öğrendim ki çoğu set arkadaşından şanslı. Annesi, babası ve hatta uzun zamandır birlikte olduğu sevgilisi Çağla Gizem Çelik de yanında... Madem konu açıldı dedim, ucundan bucağından özel hayata da girdim. Gizlemedi, lafı dolandırmadı, “Çok mutluyum” dedi. Ya evlilik... Ona da mesafeli olmadığını söyledi ünlü oyuncu: “Evlenmeyi düşünüyorum.”

◊ Uzun aradan sonra yeniden setlerdesiniz, hayırlı olsun...
- Çok teşekkür ederim.

◊ “Bir Zamanlar Kıbrıs”ın fragmanını izledim, içim yandı. Oysa Ahmet Kural denince akla hep komedi gelirdi. Ne dersiniz, bu proje “Kural güldürür” algısını kırar mı?
- Komedi alanında çok gişe yapan filmlere, reyting açısından çok başarılı dizilere imza attığımızdan, sektöre ilk girişimin dram yapımlarıyla olduğu unutuldu biraz. Bu açıdan haklısınız, Ahmet Kural denince insanların aklına direkt komedi geliyor. Tabii insanları güldüren, mutluluk veren biri olarak anılmak güzel. Ama aslına bakarsanız yeni işim, oyunculuk yelpazem içinde daha önce tecrübe ettiğim bir alan... Bahsettiğiniz algı kırılabilir. Yine de önemli olan her yaptığım işte bana verilen rolü en iyi şekilde canlandırmak. Ben bir oyuncuyum.

◊ Bu iş, belki de oyunculuğunuzun boyutlarını göstermek, daha doğrusu hatırlatmak açısından bir avantaj yani...
- Bu hem dönem işi hem de hepimizi yüreğinden yakalayacak bir hikâye... Kıbrıs Türklerinin varoluş mücadelesi... Büyük bir prodüksiyon. Bu açıdan, siz de en iyiyi yapmaya odaklanıyorsunuz. Evet, bu benim için bir avantaj. Umarım herkesin kalbine dokunacak bir sonuç olur. Tüm çabamın ve uğraşımın sonuçlarının ne kadar iyi olduğuna, her zaman olduğu gibi izleyenler karar verecek.

ZORUNLU BİR ARAYDI...

Yazının Devamını Oku

Savaşın gölgesinde umutlar çiçek açtı

Suriye Afrin’de Adnan’ın müzik stüdyosunda kayıt yaparken ve Arap kahvemizi yudumlarken... diye başlayıp heyecanla anlatacağım bir hikayem var artık ama o bana kalsın diyerek başlıyorum.

Türkiye’nin tanıtımına yönelik her faaliyeti yakından takip etme çabasındayım.

Bu nedenle Yunus Emre Enstitüsü’nü adım adım izliyorum. Zira bahsettiğim tanıtım işinde hem son derece başarılı hem de pandemiye rağmen son derece aktifler.

2009 yılından beri “Türkiye’yi, Türk dilini, tarihini, kültürünü ve sanatını tanıtma” hedefiyle çalışmalarını sürdüren enstitünün, dünya çapında toplam 60 merkezi var.

Ama bence bu merkezlerin en özelleri Suriye’de bulunanlar. Çünkü savaş bölgesinde, kendi söylemleriyle “umuda çiçek açtırıyorlar”.

Yazının başında dedim ya “onları adım adım takipteyim” diye... Nevruz kutlamaları için Suriye’ye doğru yola çıkacaklarını duyunca da oturup kalmadım, çantamı hazırlayıp ekiple beraber yola düştüm.

Ve sayelerinde hayatımın en anlamlı nevruz kutlamasına tanık oldum. İstikametimiz Azez’di...

Türkçe’nin yanı sıra sanat eğitimi, atölye çalışmaları ve edebiyatla savaş mağduru insanlara destek olunan Azez’deki merkezde, baharın gelişi gerçekten büyük coşkuyla kutlandı.

Yazının Devamını Oku

Bu, milletine aşık bir adamın hikayesidir

AK Parti 7. Olağan Kongresi’ne günler kala, kongreyi konuşmak, yeni yol haritasına dair ipuçları almak için AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal’la bir araya geldim. Laf kongreden açılsa da sohbetimiz 1960’lara, darbelere, vesayet yıllarına kadar uzandı. Ünal, konuşmamız boyunca sözünü hiç sakınmadı. “1960’dan 2002’ye kadar geçen 42 yıl, istikrarsızlığın ve güvensizliğin hâkim olduğu kayıp 42 yıldır” dedi. “Millet 2002’de eski siyaseti tasfiye etti” diye ekledi. “20 yaşındaki bir parti 19 yıldır iktidarda, artık yetmez mi?” diyenlere de iddiası ve özgüveni hayli yüksek bir yanıt gönderdi: “Hazırlıklarımızı tamamlamamız 19 yıl sürdü, asıl şimdi başlıyoruz!”

Mahir Bey, nasıl gidiyor hazırlıklar? AK Parti, kaçıncı olağan kongresine hazırlanıyor?

- 7. olağan kongre... 3 tane de olağanüstü kongremiz var.

Neredeyse 20 yılı geride bıraktı partiniz. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Aslında AK Parti’nin hikayesi, Türkiye’nin son 20 yıldaki büyük değişim hikayesi... 14 Ağustos’ta AK Parti’nin 20’nci yaşını kutlayacağız. 20 yaşında ve 19 yılını iktidarda geçirmiş bir parti. Böyle bir hikaye yok. Bu anlamda baktığımızda, AK Parti aslında Türkiye’de güven ve istikrarın adı.

42 YILDA 39 HÜKÜMET... BU İSTİKRARSIZLIK DEMEK 2002 öncesinin tümüyle istikrarsız olduğunu mu söylüyorsunuz?

- 1960 ile 2002 arasında, yani 42 yılda 39 tane hükümet değiştiğini hatırlarsak, Anavatanlı yıllar istisna tabii, bunun ne anlama geldiği daha net ortaya çıkar. Düşünün, 42 yılda 39 hükümet... Bu ne demek; istikrarsızlık demek... Bu, bir ülkenin önünü görememesi demek... Gençlerin ve yatırımcının geleceğe dair plan kuramaması demek... İnsanların kendi ülkesine güvenmemesi demek... 1960 ile 2002 arası daha çok koalisyon yıllarıdır. 1950 ile 60 arasında bir 10 yıl yine istikrar dönemi var ama 1960 darbesinden sonra maalesef Türkiye büyük bir kırılma yaşadı.

Yazının Devamını Oku

Utanın utanmanız kaldıysa

İnsan canı pahasına neden yasak deler? Hadi mekanın derdi para, onu anladık da oraya doluşup “Korona buraya, yumruk havaya” diye halaya duranların aklından ne geçiyor olabilir!

Yasak delmeyi adet edinenlerin geçen haftaki buluşma noktası Bebek Oteli’ymiş.

80 kişi gönüllerince coşmuş da coşmuş.

Soran olursa, hepsi otel müşterisi... Tabii yersen. Polis ekipleri mekana girer girmez gerçekte olan biteni anlamış, ceza tutanakları havada uçuşmuş.

Sokağa çıkma kısıtlamasını ihlal etmek ve kapalı olması gereken mekânda eğlenmek gerekçesiyle 80 kişiye kesilen toplam ceza 254 bin 400 lira...

Bir gece eğlenmek için değer mi diyeceğim ama canını hiçe sayan ceza tutanağına mı takılacak!

Zaten umursadıkları ne ceza ne başka şey, sadece görüntülenmek... Vay efendim sen misin çeken; kimi camdan elma atmış habercilerin üzerine, kimi kameramanın üzerine yürümüş. Utanın utanmanız kaldıysa diyeceğim ama zannetmem siz de utanma duygusu olsun.

Mekana gelince... Bebek Otel bu olay sonrası 10 günlüğüne kapatılmış.

Yasağın ikinci kez delinmesi halinde ruhsatının tamamen iptal edilmesi olasıymış.

Yazının Devamını Oku

Ortak bir hayal gerçek oldu

Bir yanda kadınlar ölüyor, öldürülüyor, bir yanda yine kadınlar dünyayı daha güzel kılmak için çabalıyor. Üç güçlü kadın, üç anne bu kez çocuklar için el ele verdi, onlar için ortak bir projenin altına imza attı. Dr. Özlem Biçer şiirlerini bir kitapta topladı, Zara o şiirleri besteledi, Dr. Melike Batukan ise projenin PR işini üstlendi. Bu güçbirliğiyle önce “Ben Hep Çok Sevdim” kitabı okurla buluştu, ardından ünlü sanatçıların seslendirdiği şiirler YouTube üzerinden dinleyiciyle buluştu. Hem kitap hem de YouTube dinlemelerinden elde edilecek gelir, Minik Kalplerle Elele Derneği’ne bağışlanacak. Sonrası... Sonrası da gelecek çünkü bu üçlünün durmaya hiç niyeti yok.

ZARA

YENİ DİZİMİN YAYINA GİRMESİ AN MESELESİ

◊ Sizi zaman zaman dizilerde de görüyoruz. Ekranlara dönmek gibi bir niyetiniz var mı yoksa öncelik müzikte mi?
- Bu süreçte 26 bölümlük bir mini dizi çektik zaten, yayına girmesi an meselesi... Çok iyi bir iş oldu. Yeni teklifler de var, değerlendireceğim mutlaka. Çünkü oyunculuğu da müzik kadar çok seviyorum. Oyunculuk dersleri aldım ama master çalışmam oyuncu koçum Yıldırım Fikret Urağ ile oldu. Bir sürü klasik çalıştık beraber. Kendimi çift konservatuvarlı gibi hissediyorum; oyunculuk ve müzik olarak yani...

ÖZLEM BİÇER

HARİKA BİR EKİP OLDUK

◊ Özlem Hanım, bu üçlünün bir araya gelme öyküsünü sizden de dinleyelim mi?

Yazının Devamını Oku

Maviyi düşlerken kırmızıya boyandık

Türkiye haritası rengarenk... Mavide kalanlar mutlu, kırmızıya boyanan şehirler özgürlük için hâlâ gün sayıyor. Ama böyle devam ederse, bu tatlı bir hayalden öteye de geçemeyecek.

Hatta mavi alanların yeniden Covid 19 virüsüne teslim olması, kırmızıya dönmesi işten bile değil.

Niyesine, nasılına gelince...

Kısıtlamalarda bir miktar gevşeme yapıldı, ortalık ana baba gününe döndü. Sokaklarda insanlar omuz omuza, yüzde 50 kapasiteyle çalışması gereken kafe ve restoranlar hıncahınç...

Misal...

Geçen hafta sonu tüm ana haber bültenlerinde, Nişantaşı’ndaki bir ocakbaşına yapılan polis baskını vardı. Çok sayıda ünlü müdavimi de olan Cabbar adlı mekandan kapalı olması gereken saatte içeriden 100 kişi çıkmış, haberlerde öyle deniyordu.

Haberi dinlerken “pes” dedim. Böyle bir umursamazlık, böyle bir vurdumduymazlık...

Tam anlamıyla bile bile lades...

Haberlerde en son onu gördüğüm için mekanın adını verdim ama elbette tek başına günah keçisi değil.

Yazının Devamını Oku

Ölü fare gösterip ellerimi bağladılar

Ben türküleriyle tanıdım onu ama her ne hikmetse bir süredir polemikleri, sosyal medya linç haberleriyle takip ediyorum. Söylediğine göre derdi taraf olmak değil, itirazı haksızlığa... Şükriye Tutkun ile yolumuz yüzlerce kilometre uzakta, Kahramanmaraş’taki bir organizasyonda kesişti. Mülteci çocukların arasında geçmişe daldı, 2 yaşında terk edildiği çocuk yurdundaki günlerine döndü. O duygusal anların ardından karşılıklı oturduk, her şeyi açık açık konuştuk. Eski bir belediye başkanını zan altında bırakacak iddialarda da bulundu, yürek burkan anılar da paylaştı.

Sizi zaten yıllardır dinlerdim ama son dönemde türkülerden ziyade sosyal medya linçleriyle, polemiklerle, davalarla gündemdesiniz. Neler oluyor?

- Önce geçen yılki olay, değil mi? Fahrettin Altun’la ilgili olan...

Aynen öyle... Herkes Fahrettin Altun’un çardağı yasal mı değil mi diye konuşurken, sen “Ama bu haksızlık” diye kendini ortaya attın. Neden?

- Ateşe attım hatta... Hem de hiç farkında olmadan. Neden sorusunun cevabı da çok basit; onlara destek olmak amacıyla.

Altun ailesine destek verme gereğini niye duydunuz ki?

- Benim için isimlerin önemi yok. Ortada bir insana yapılan haksızlık vardı. Fahrettin Altun’a laf atanlar, kanser tedavisi gören yoksul bir adam vakfa ait kiralık evinden atılırken sesini çıkarmadı, neden? O da buradaydı. Adam kahrından öldü. Üstelik o ev hâlâ boş duruyor. Buna hiçbir yetkilinin gıkı çıkmıyor, sonra vay efendim Fahrettin Altun orada çardak yapmış. Bunun adı ikiyüzlülük.

Yazının Devamını Oku

Mutluluk gözyaşları

Açtığı çok sayıda kültür merkezi ile Suriye’de savaşın izlerini silmeye gayret eden Yunus Emre Enstitüsü, faaliyetlerini ara vermeksizin sürdürüyor.

Azez Yunus Emre Enstitüsü kursiyerlerinden oluşan ve ocak ayında düzenlenen sertifika töreninde de sahneye çıkan Zeytin Ağacı tiyatro grubu ile yine enstitü bünyesinde oluşturulan müzik grubu, 2 Mart’ta Mardin’de, 3 Mart’ta ise Kahramanmaraş’ta izleyiciyle buluştu.
Kahramanmaraş’taki organizasyonu ben de izledim.
Tiyatro gösterisi ve konser öncesi Türk halk müziği sanatçısı Şükriye Tutkun ile beraber Kahramanmaraş Geçici Sığınma Merkezi’ne uğrama şansı bulduk.
Merkezde, aynı anda hem yürek burkan hem de mutluluktan ağlatan bir kavuşma hikayesi yaşandı.
Savaş bölgesinde kıl payı hayata tutunan Adnan’ın, 2013 yılından bu yana görmediği ailesi ile bir araya gelip kavuşmasına tanıklık ettik.
Böylesi hüzünlü, olağanüstü mutluluk tablosuna kimin içi titremez ki? Savaşın acısı o mutlu dakikalarda bile olağanca şiddetiyle yüzümüze vurdu.
Dilerim pandemi sonrası sık sık dile getirdiğimiz “yeni dünya düzeni”, barışı da kapsıyor olsun. Tüm dünyada barış rüzgarları essin. Hiçbir çocuk ailesinden ayrı düşmesin, kimse topraklarını terk etmek zorunda kalmasın...

Teknoloji peşine TIR’la düştüler

Yazının Devamını Oku

Avrupa Türk geleneğini hâlâ “döner” sanıyor

Yunus Emre Enstitüsü, kültürümüzü dünyaya tanıtmak hedefiyle proje üretmeyi sürdürüyor. Enstitü Başkanı Prof. Dr. Şeref Ateş koronavirüse rağmen çalışmaların aksamadığını, aksine Türkçe kurslarına dünyanın dört bir yanından giderek daha fazla talep geldiğini söyledi: “Normalde Roma’daki merkezimizde Türkçe öğrenenlerin sayısı 40-50 kişiydi. Pandemi nedeniyle ilk kapanma orada olunca 400 kişi başvurdu. Latin Amerika’da ise başvuru sayısı 5 bine ulaştı. Üstelik orada merkezimiz yok, hiç gitmedik bile. 2020 sonuçlarına göre Türkçe, dünyada öğrenilen yabancı diller arasında beşinci sırada...”

Yunus Emre Enstitüsü, Türk kültürünü dünyaya tanıtmak hedefiyle önemli projeleri hayata geçiriyor. Öğrendiğim kadarıyla bu hedef doğrultusunda birincil önceliğiniz, Türkçeyi daha yaygın bir dil haline getirmek...

- Öncelikle şunun altını çizmek isterim, kültür dediğimiz şey medeniyetten farklı. Kültür, bizim örf dediğimiz şeydir.

Yani...

- Yani nasıl oturup kalktığınız, mutfak kültürünüz, yemek tarzınız, konuşmanız, sevgi ve hüznü ifade ediş şekliniz, hepsi kültürü oluşturur. Kültür dediğimiz şeyi biz “bir işi yapış şekli” olarak tanımlıyoruz. Anadolu’yu çevreleyen coğrafyada da Türk kültürünün önemli bir etkisi var.

Anadolu tek bir kültür değil, tam anlamıyla bir kültür mozaiği ama...

- Tabii ki... Bu çok kültürlülük asırlar öncesine dayanıyor. Onun için 2021’in hem Yunus Emre, hem Hacı Bektaş-ı Veli hem de Ahi Evran yılı ilan edilmesi çok kıymetli. Onlar bu toprakların mayası...

SINIRIN ÖTESİNDE İNSANLAR TÜRKÇE ÖĞRENMEK İSTİYOR

Yazının Devamını Oku

Masal diyarı fethi kutluyor

Alanya’nın yeri çocukluğumdan beri bir başkadır benim için...

Çünkü ailemden ötürü yaz denince aklıma ilk orası gelir.

Benim için gurbetin bittiği yerdir.

Alanya’nın fetih yıldönümü kutlamalarına davet edildiğimde çok sevindim.

Paldır küldür valizimi hazır edip Alanya için yola çıktım.

Alanya’nın tarihi inanılmaz etkileyici... Kimlerin kurduğu bile tam olarak bilinmiyor.

Ama tarihinin “Karanlık Çağlar” olarak tabir edilen M.Ö. 20.000’li yıllara dayandığı tahmin ediliyor.

Böyle bir geçmişin izlerini gezmekle, görmekle bitiremiyor, gezerken adeta bir masal diyarına yolculuk ediyorsunuz.

Yazının Devamını Oku

İnsanlar mutlu olduğunda pop yeniden zirveye çıkar

Rap mi yükselişte, pop mu çöküşte, müzik dünyasında neler oluyor; işin o kısmını uzmanına bırakmalı... Ama gönlü müzikte, aklı popta olan gençler, sektördeki karışıklığı umursamıyor. Moleküler biyoloji ve genetik eğitimi alırken bile “ille de müzik” diyen Burak Orhan, işte o cesur gençlerden... Aralıkta ilk single’ı “Bi’Şeyler”i piyasaya süren şarkıcı, popun geleceğinden ümitli. Ona göre poptaki gerilemenin sebebi, pandemi yüzünden dünyayı saran depresif ruh hali: “İnsanlar mutlu olduğu zaman pop söyler. Şu an herkes mutsuz. İnsanlar mutlu olduğunda, pop da yeniden zirveye çıkacaktır.”

Pandemi dinlemedin, daha fazla beklemek istemedin ve ilk single’ını çıkardın. Öncelikle hayırlı olsun diyeyim Burak...

- Çok teşekkür ederim. Hem ilk single’m hem de ilk röportajım hayırlı olsun diyeyim ben de o zaman.

Şarkından ve müzikal yolculuğundan bahsedeceğiz tabii ama bana çıkış noktan ilginç geldi asıl... Genetik okuyorken müzik ne alaka?

- Biraz ailemin yönlendirmesiyle moleküler biyoloji ve genetik bölümüne girdim...

Yani istediğin o değildi...

- Yani... Orada okurken de istediklerimden vazgeçmedim zaten. Önce birkaç dizide rol aldım, sonrasında oyunculuk eğitimi almak üzere Los Angeles’a gittim. Bu arada müzik ve dans derslerine de katıldım. Bu yolculuk beni biraz daha müziğe doğru yöneltti ve Türkiye’ye dönüşte ona ağırlık verdim. Sinema-televizyon yüksek lisansı yaparken de şan ve dans dersleri almayı sürdürdüm.

Dört gözle senin bilim insanı olmanı bekleyen ailen ve arkadaşların, şarkıcı olma kararını nasıl karşıladı?

- Zaten hayallerim hep bu yöndeydi ama ailem daha garanti bir mesleğim olmasını istediği için genetik bölümünü tercih ettim. Yine de orada okurken hayallerimden vazgeçmeden yoluma devam ettim. Onlar da yeteneğimi fark etti ve sonunda bana destek verdiler.

Yazının Devamını Oku

Yeraltındaki kültür mirası

Tarihi eserlerle süslü metro istasyonlarını yurtdışında çok kez görmüş, hayran kalmış, açıkçası gıpta etmiştim. Artık o açık kapanıyor.

Kültür mirasları, yerin onlarca metre altında karşımıza çıkıyor.

Bu hayalin gerçek olmasını, İletişim Başkanlığı’nın tarihi ve kültürel zenginliklerimizi tanıtmak amacıyla hayata geçirdiği proje sağladı.

Proje kapsamında son olarak Türk minyatür sanatının en önemli eserlerinden Nakkaş Osman’ın “Surnâme-i Hümayun Dijital Sergisi” yolcularla buluştu.

Hologram ve özel projeksiyon teknolojisiyle hazırlanan sergi, Marmaray Yenikapı İstasyonu’nda görülebilir.

Marmaray yolcusuysanız, bu fırsatı kaçırmayın derim ben.

Dubai’de büyük rekabet

İki Türk markası, Dubai’de kıyasıya bir rekabet yaşıyor.

Yazının Devamını Oku

Esnaf ruhumu kaybetmek istemiyorum

Herkes onu sosyal medya şovları ve 7-24 gülen gözleriyle tanıyor. Adı Burak Özdemir ama CZN Burak olarak biliniyor. Siyasetten sanatta pek çok camiadan seveni, müdavimi var. Daha 25’ine gelmeden ustası olduğu Hatay mutfağını Ortadoğu’ya açan genç şef, şimdi Dubai’nin en büyük restoranının patronu... Sırada Katar var. Devamında Amerika... Dubai prensinin Burj Khalifa’ya fotoğrafını yansıtarak “Hoş geldin” dediği Burak Özdemir, genç yaşta yakaladığı şöhrete rağmen tevazuyu elden bırakmıyor: “Kurumsallık çok önemli ama ben biraz da esnafçılıktan yanayım. O yüzden esnaf ruhumu kaybetmek istemiyorum. Ayrıca halkın içine CZN Burak olarak girmedim, halkın içinden CZN Burak olarak çıktım ben. İnsanların kalbinde yer edinmek benim için en büyük kazanç...”

◊ 2020 senin açından nasıldı?
- İş yönünden herkes gibi biraz eksik... Ama sosyal medya yönünden bereketli...
◊ “Sosyal medya bereketi” mi? İlk kez duyuyorum...
- Sosyal medya bereketinden kastım şu; evde daha fazla içerik ürettim, daha fazla insana bunları sunabildim. Tek sorun şu; bazıları diyor ki “Koca adam oldun, niye böyle videolar çekiyorsun?”... Yaşlı gösteriyorum galiba...
◊ Kaç yaşındasın ki sen?
- 25...

Yazının Devamını Oku

Son pişmanlık neye yarar

Geçen hafta da yazmıştım; iş ve özel sebeplerle sık sık uçak yolculuğu yapmak zorunda olanlardanım.

Bu durum geçmişte başlı başına bir keyifken, salgın sonrası panik atağa dönüştü. Her uçuşta aynı korku, takip eden birkaç gün içinde akıldan çıkmayan “Acaba bana virüs bulaştı mı?” sorusu...

Hem kendimi hem de sevdiklerimi korumak adına tüm önlemlere uymaya çalışsam da yaşadığım korkunun üstesinden gelemiyordum.

Ta ki yolculara PCR testi zorunluluğu getirilene kadar...

Sadece Türkiye değil, birçok ülke uçuştan en geç 72 saat önce PCR test yaptırılmasını zorunlu tutuyor artık. Türkiye de yurtdışından gelecek yolcular için 1 Mart’a kadar test zorunluluğu getirdi.

Planladığım Amerika seyahati de tesadüfen o kararın sonrasına denk geldi. Neredeyse bir yıldır ne havalimanında ne de uçakta kendimi bu kadar rahat hissetmiştim.

Uçakta bulunan herkesin test yaptırdığını ve sonuçlarının negatif olduğunu bilmek ne büyük huzur, ne büyük konformuş meğer.

Saatlerce uçmama rağmen tedirginlik duymadan gidip döndüm. Diğer yolcularda da aynı rahatlığı gözlemledim.

Test zorunluluğu, herkes için güvenli uçuş demek.

Yazının Devamını Oku

İletişimin tali değil asli olduğu bir dönemdeyiz

Türkiye gündemi bu aralar öylesine yoğun ki bize neredeyse pandemiyi bile unutturdu. Reform paketleri, yeni sivil Anayasa hazırlıkları, WhatsApp’ın kişisel veri paylaşımı dayatması, Boğaziçi’ne rektör ataması ve sonrasında çıkan olaylar... Hareketli gündemi konuşmak, aklıma takılanları sormak için bu hafta Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun’u ziyaret ettim. Bu hareketlilik içinde iletişimin önemine vurgu yapan Altun, “Ülkemiz, bölgemiz ve bütün dünya açısından önemli olayların, sıcak gelişmelerin yaşandığı kritik bir zamandayız. Böyle bir dönemde iletişim, tali değil asli bir alan olarak öne çıkıyor” dedi.

Öncelikle şunu sormak istiyorum; Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı’nın görevleri, sorumlulukları tam olarak nelerdir?

-  İletişim Başkanlığı, misyonu ve fonksiyonu itibarıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte ihdas edilen en kritik kurumlardan biri. Ben de Sayın Cumhurbaşkanımızın tensipleriyle bu yeni ve dinamik kurumun ilk başkanı olma bahtiyarlığını yaşadım. Tabii bu aynı zamanda milletimize ve Sayın Cumhurbaşkanımıza karşı büyük bir sorumluluk... Cumhurbaşkanımızın belirlediği politika ve stratejilere uygun şekilde, ulusal ve küresel çapta iletişim faaliyetleri gerçekleştiriyoruz. Ayrıca milletimiz ile devletimiz arasındaki iletişim akışını yönetiyoruz. Etkin ve nitelikli bir medya alanının inşasına katkı vermeye, basın mensuplarımıza destek olmaya çalışıyoruz. Stratejik iletişim, kriz yönetimi ve kamu diplomasisine ilişkin politikaların belirlenmesi, koordine edilmesi ve uygulanması da Başkanlığımızın sorumluluğunda. Diğer taraftan içeriden ve dışarıdan ülkemiz aleyhine algı operasyonlarına karşı tüm mecralarda etkin bir mücadele yürütüyoruz.

KRİTİK BİR ZAMANDAYIZGenel olarak bir gününüz nasıl geçiyor? Mesai süresince en çok hangi konular zamanınızı alıyor?

- Doğrusu, benim günümün nasıl geçtiği Sayın Cumhurbaşkanımızın kendisinin ve ülkemizin gündemine paralel olarak şekilleniyor. Çünkü ülkemiz, bölgemiz ve bütün dünya açısından önemli olayların, sıcak gelişmelerin yaşandığı kritik bir zamandayız.

Böyle bir dönemde iletişim tali değil asli bir alan olarak öne çıkıyor. Bütün bu çalışma süreci, bizim için zaman mefhumunu ortadan kaldırıyor.

CUMHURBAŞKANIMIZIN ENERJİSİNE YETİŞMEK ZOR

Sizi bu görevde en çok zorlayan konular neler?

Yazının Devamını Oku

Önce test sonra uçuş

Pandemi nedeniyle olabildiğince kıpırtısız kalmak, sosyalleşmemek çabasındayım ama iş ve özel sebepler seyahate zorluyor, hiç kaçarım yok. Nitekim geçen cuma bir kez daha Amerika yolundaydım.

Pandemi dönemi içinde daha önce de Miami’ye uçmuştum ama bu kez prosedürler farklıydı. İpler iyice sıkı tutulmaya başlanmış. Tüm çaba üçüncü dalgaya geçit vermemek için elbette...
Değişiklik ne derseniz, artık ister geliş ister gidiş olsun, Amerika-Türkiye seyahatlerinden en fazla 72 saat önce PCR testi yaptırmak zorunlu. Negatif olduğunu belgeleyemezsen uçman mümkün değil. Bunu öğrenince soluğu arkadaşım Seycan Tanfer’in sahibi olduğu Tanfer Hastanesi’nde aldım.
Salgının ilk döneminde yaşanan test ücreti kaosunun sona erdiğini zaten biliyordum.
Nitekim bu konuda bir sürpriz yaşamadım.
Açıklandığı üzere test ücreti olarak 250 lira talep edildi.
Bu arada, yola çıkmaya hazırlananlar için de hemen bir not düşeyim, sonuçlar en geç ertesi gün elinizde oluyor, planlarınızı ona göre yapın.
Geleyim sadede; nurtopu gibi bir negatif belgem oldu, yolculuğun önündeki tek engel de kalktı. Biletler alınsın, valiz yapılsın...

Bu ne kalabalık

Yazının Devamını Oku

Anavatanımdan hiç kopmadım

Moda sektöründe 30 yılı geride bırakan, İngiltere’de kendi adıyla kurduğu markasıyla dünya yıldızlarına ulaşan Zeynep Kartal, kariyerinde yeni bir sayfa açtı. Son dönemde “sürdürülebilir moda”ya ağırlık veren, bu konudaki çalışmalarıyla İngiliz basınında yer alan Kartal, “Su, enerji ve hammadde kaynaklarımızın hızla tükendiği gezegenimizde sürdürülebilirlik konusuna odaklandım” diyor. Modacı, bu yolculukta kendisine rehber edindiği Emine Erdoğan’ın çalışmalarını da takip ediyor: “Sayın Emine Erdoğan’ın sahiplendiği Sıfır Atık projesi, geleceğe değer katan çok önemli bir girişim...”

Markasını İngiltere’de kurmuş bir modacısınız ama bildiğim kadarıyla bu maceranın öncesi de var. Sektörde kaç yıl geride kaldı?

- Aslında eşimin 2004 yılında İngiltere’den aldığı iş teklifi Zeynep Kartal markasının doğmasına ve köklenmesine olanak sağladı. Türkiye’den başlayıp İngiltere’ye uzanan moda yolculuğumda bu yıl 30 seneyi geride bırakmanın mutluluğunu yaşıyorum. Geçmişe baktığımda, kurduğum hayallerin gerçeğe dönüşmesinde işime olan tutkumla beraber ailemin ve sevdiklerimin manevi desteğinin payı çok büyük...

Uzun yıllardır yurtdışındasınız. Gözden ırak olan gönülden de ırak olurmuş ya hani... Zaman içinde Türkiye’den koptunuz mu? Gönül bağları zayıfladı mı?

- Hayır, bu süreç boyunca hiçbir zaman anavatanımdan kopmadım. İngiltere’de yaşadım ama ülkeme duyduğum özlem ve hayata geçirdiğim her proje, “Bir sonrakinde daha iyisini nasıl yapabilirim” düşüncesini güçlendirdi. Bu düşüncenin de daha azimli bir şekilde çalışmamın önünü açtığına inanıyorum.

KOCA BİR OKYANUSTA TEK BAŞIMAYDIM

Şu an orada kabul görmüş, sevilen bir modacısınız ama merak ediyorum, başlarda İngiliz moda sektörünün bir Türk tasarımcıya yaklaşımı nasıldı?

- Yurtdışında yaşamaya başlamanın ve burada bir markayı hayata geçirmenin zorluklarını tabii ki yaşadım. Yeni bir ülkede iş kurmak, koca bir okyanus içinde tek başına kalmaktı benim için...

Yazının Devamını Oku

İş başa düşsün

Sayın Emine Erdoğan’ın çok uzun zamandır üzerinde titizlikle durduğu bir projesi var; sadece biz değil tüm dünya için hayati bir konu olan “sıfır atık”...

Emine Erdoğan’ın gençlik yıllarından beri israf konusunda çok hassas olduğunu da biliyorum.
Ancak gördüğüm kadarıyla ne kadar konuşulursa konuşulsun, yazılırsa yazılsın, “sıfır atık” konusunda yeterli mesafe alınamıyor.
Sebebi de biziz.
Vatandaş olarak üzerimize düşeni gereğince yapmıyoruz.
Eğer evlerde böyle bir hareket başlamazsa, hassasiyetin genele yayılmasını ve sonuç alınmasını beklemek hayal olur.
Nasıl mı?
Bir Almanya örneğiyle açıklayayım. Almanya’da elinizdeki çöpü mutfaktaki yanlış çöp torbasına atarsanız kıyamet kopar. Çünkü atıklar türlerine göre ayrılır ve onlara göre belirlenen renkteki torbalara konur.

Yazının Devamını Oku

Bu çocuklar dünyayı daha güzel bir yer haline filan getiremez

Pandemi döneminde pek çoğunun eli kolu bağlandı, iş yapamaz hale geldi. Okan Bayülgen ise aldı başını gidiyor, projeler zincirine durmadan yeni halkalar ekliyor. Ünlü televizyoncu yakında yine kendisinden beklenecek cesur bir formatla karşımıza çıkacak. Program gereği bir ünlü konuğuyla otelde geceleyecek, restoranda başlayan sohbetleri yatak odasında devam edecek. “Sofrada politika, yatakta itiraflar” konsepti için geri sayım sürerken kapısını çaldım... Söze işten güçten girdik cep telefonu sorunundan çıktık ve “umutsuzum” dediği Z kuşağına uzandık...

Çok yönlülüğünüz herkesçe malum. Öğrendiğim kadarıyla yaptığınız işlere yeni başlıklar eklenmek üzereymiş. Bu kadar bölünmek normal mi?

- Bu bana pek garip gelmiyor da çevremde garip bir his uyandırıyor... Bir oyuncu, bir yönetmen ya da bir fotoğrafçı sonuçta kendi sanat kariyeriyle ilgilidir. Yani aynı zamanda bu işlerin sergileneceği yerlerin sahibi değildir. Ben hem oyuncuyum, hem tiyatrom var hem de tiyatro işlerinin yapıldığı kabareyi idare etmek zorundayım.

Televizyonu atlamayalım.

- Evet, “bir şov programı varsa o programın moderatörü de benim” gibi bir komikliği yaşıyorum. Bir yandan medyayla mütevazı bir ilişkim var. Bu sezon TV100 kanalında bir programım var. Ayrıca bu işi hibrit olarak sürdürmek için adım attım, dijital platforma da iş yapmaya başlıyorum.

Fotoğraflar: Emre Yunusoğlu

Yazının Devamını Oku

Kutlama değil ilan şekli sıkıntılı

Ceyda Düvenci, binbir güçlüğün üstesinden gelerek büyüttüğü kızının genç kızlığa adım attığını sosyal medya hesabında duyurdu.

“Kutlayalım yeni zamanını” dedi.
Bu paylaşım sonrası kimi veryansın etti, “ayıp” diye hop oturup hop kalktı, kimi de “sünnet davulla zurnayla kutlanıyorsa bu niye ayıp olsun” diyerek Düvenci’ye destek verdi.
Ben ayıplamıyorum da alkışlamıyorum da...
Öncelikle ne mutlu bu güzel aileye diyorum...
İki pırlanta gibi çocukla hayatlarını paylaşıyor, onların büyümelerine tanıklık ediyorlar.
Ve çok mutlular...
Sağlıkları da mutlulukları da daim olsun.

Yazının Devamını Oku