Çocuğumuz dışarıda büyüyor, öylece çamura bırakıyoruz

“Issız Adam” filmiyle hayatlarımıza sızdı. Uzun yıllar da o filmin gölgesinde kaldı, “ıssız adam” etiketinden kurtulamadı. Ama... Artık durum farklı, devamında gelen projeler, atçılık, okçuluk derken yepyeni bir sayfa aralandı hayatında. Şimdilerde “Diriliş Ertuğrul”un Komutan Ares’i olarak karşımızda. Haftalarca kötülükleriyle izleyicinin nefretini kazanan, son bölümde tövbe edip milyonları şaşırtan Ares’i canlandıran Cemal Hünal’la buluştuk; attan oka, setten eve uzanan keyifli bir söyleşi yaptık.

Haberin Devamı

 ◊ “Diriliş Ertuğrul”un Ares’i olarak karşımdasınız. Öncelikle diziden söz edelim, sizi sette çok mutlu gördüm.

- Çünkü gerçekten çok zevkli bir set.

Nedir bu platoyu bu kadar keyifli kılan, ekip mi?

- Şöyle söyleyeyim, ben yapı olarak çok pragmatik bir insanım. Yani bir şeyin aklı başında yapılmaması tahammül sınırlarımı fena halde zorluyor. Ama bu sette öyle bir sıkıntı yaşamazsınız. Bambaşka bir dünya. Herkes çok profesyonel. Mesela herkes sabah aynı saatte gelir, akşam aynı saatte çıkar. Günde 10 saat çalışıp 6 günde bu işi nasıl çıkarıyoruz, inanın hiçbir fikrim yok. Ekip dönemin ve işin hissiyatını o kadar yoğun şekilde taşıyor ki.

Profesyonellik ve ekip ruhu diyorsunuz yani...

- İşin çok kendine özgü bir lezzet notası da var. O lezzet, oyuncuları tamamen işin içine çekiyor. Gerek hikaye akışı olsun, gerek ortam olsun, her anlamda çalıştığım en kolay set.

Haberin Devamı

TRAFİKTE ARABAMIN KAPISINI AÇIP ÇAY, POĞAÇA UZATIYORLAR

Komutan Ares hikayede giderek sivrildi, giderek çıldırdı sanki...

- Hikayenin onu götürdüğü yerde adam yavaş yavaş şizoidleşmeye başladı değil mi? Başarısızlık üstüne başarısızlık, başka ne beklenir? (Gülüyor)

Sokakta tepkiler nasıl? Ares düşmanları canınızı sıkıyor mu?

- Çok değişken diyebilirim. Göz teması kurana kadar ciddi olumsuz tepkiler aldığım oldu. Ama göz teması kurunca özür dileyen de çıktı. Beykoz Kundura’ya giderken mesela, trafikte duruyorum, arabanın kapısını açıp sıcak poğaça, çay falan veriyorlar. Böyle güzellikler de yaşıyorum kimi zaman.

Çocuğumuz dışarıda büyüyor, öylece çamura bırakıyoruz

BEN ÖLSEM NE OLACAK, YEMEK TARİFİ Mİ SEYREDECEKLER

Ama geçtiğimiz haftalarda sizin ölmenizi -tabii senaryo anlamında- isteyen çoktu...

- Onlara soruyorum o zaman, ben öldükten sonra ne yapacaklar? Yemek tarifi mi seyredecekler? (Gülüyor).

Son bölümde bir sürpriz yaşandı zaten, ezeli düşmanı Ertuğrul tarafından hayatı kurtulunca Ares de Ertuğrul’un tarafına geçti, Müslüman oldu. Ama işin o kısmını izleyiciye bırakalım, haftalardır izlediğimiz kötü adamı konuşalım. Mesela iyi rolde olmayı tercih eder miydiniz?

Haberin Devamı

- Valla ben Mehmet Bozdağ’a çok söyledim. “Ben atlı okçuyum. Türkiye’de bu sporu başlatan kişiyim. Gelin beni Türk yapın, atlı okçuluk da yaparım, kılıç da çekerim” falan... Olmadı.

Niye kabul etmediler?

- Dediler ki “Biz sağlam bir kötü adam istiyoruz. Bunun için de sana güveniyoruz”... Biraz anlattılar karakteri, bana da inanılmaz cazip geldi.

Böylesi büyük işlerde yönetmene de çok iş düşüyor olmalı...

- Tabii ki... Zaten bu sette yönetmen hakimiyeti var. Metin (Günay) sete gelir, bakar, ne çekeceğine, nasıl çekeceğine çoktan karar vermiştir. Ve beklentisi de son derece yüksektir. Çünkü herkesten fazla çalışıyor.

OYUNCU MIK MIK EDERSE BİZİM YÖNETMEN GİDİP DUVARDAN KENDİ ATLAR

Haberin Devamı

Seyircinin beklentisi de çok yüksek neticede.

- Evet. Onu da bildiği için hiçbir şeyden taviz vermez yönetmenimiz. O ok oradan atılır mı, o atla oradan geçilir mi, o duvardan düşülür mü... Metin Günay bunları herkesten iyi bilir. Birisi o duvardan atlama konusunda mık mık ederse de hiç çekinmez gider önce kendisi atlar. Onunla çalışmak ciddi bir okul. Arkasında da Mehmet Bozdağ gibi bir yapımcı olunca... Düşünün, bizim 40 kişiye yakın dublör kadromuz var. Sonra atlar var.

Dizi oyuncuları bu kritere göre mi seçildi sahi? Ekipteki herkes çok iyi at biniyor.

- Herkes ders aldı çünkü. Ben yıllardır bu işi yaparım, ilk zamanlarda benim bile düzenli olarak kılıç ve biniş eğitimi için çiftliğe gitmemi istediler. İş programı geliyor; bakıyorsun “Bugün şu saatte biniş dersiniz var, bu saatte kılıç dersiniz var” yazıyor. Bunlar çalışma programına dahil, pas geçemezsin. Özetle bu yapım, çalışma zemini ve yönetmen zaten bize işimizi en iyi şekilde yapabilme imkanı veriyor. O yüzden çalıştığım en keyifli işlerden biri diyorum zaten.

Haberin Devamı

Diğer oyuncularla aranız nasıl?

- Setteki bütün oyuncular, istisnasız herkes ama, çok iyi insanlar. Ortamda çok enteresan bir saygı ve sevgi var. Sabah sete giriyorsun, herkes bir sarılıp selamlaşıyor önce. Ayrıca ekiptekiler her zaman her ihtiyacınızı karşılamak için kendilerini parçalıyor. Gönülle, yürekle yapılmış bir iş. Ben çok mutluyum bu projede yer aldığım için. Oyuncu olarak aldığım haz bambaşka, çalışma ortamından aldığım haz bambaşka. Bir de bu kadar başarılı bir işte yer almanın gururu var.

LİSE YILLARINDA NE SOSYAL NE SPORTİF ANLAMDA AKTİFTİM

Çocukluğunuzda hayalinizi süsleyen meslek neydi?

- Çok tuhaf ama küçükken bana “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye sorduklarında belli bir meslek söylememiştim. Hatırladığım ilk cevap, o yaşta o iki kelimeyi nasıl bir araya getirdiğimi hâlâ bilmiyorum, “Hikaye anlatmak” olmuştu.

Haberin Devamı

O yaşta bu nasıl bir cevap hakikaten!

- Dedim ya, ben de bilmiyorum.

Sinema aşkı nasıl doğdu?

- İlk seyrettiğim ve aklımda kalan filmler 80’lerin başında “Conan”, “Star Wars” ve “Indiana Jones”tu. Onlarla büyüyen jenerasyondanım. Aynı zamanda Cüneyt Arkın filmlerinin etkisinde kalmıştım. İstanbul’da yaşamanın, büyümenin getirdiği bir şey olsa gerek, tarihe de inanılmaz ilgim vardı. Çok küçük yaşta başladım müzeleri gezmeye. Yaşım büyüdükçe bu ilgi de büyüdü. Tarihten hiç kopmadım.

Çocukluğunuz sinema salonlarında ve müzelerde mi geçti yani?

- Yok. Abbasağa ve Maçka Parkı’nda geçti sayılır çocukluğum. Sokaklardaydım.

Atla okla bu kadar ilgili biri, çocukluğunda da mutlaka fiziksel anlamda çok aktiftir diye düşünüyorum.

- Aslında hiç öyle değil biliyor musunuz? Değil çocukluk, lise yıllarımda bile ne sosyal ne sportif anlamda aktiftim. Hem de hiç...

 BABAM TEKNEDE CANIMA OKURDU ONUN YÜZÜNDEN KARAYA KAÇTIM

Bu atçılık merakının kaynağı ne?

- Babam maceracı bir insan. Ben çocukken Everest Camp 7’ye kadar çıkmıştı. Amatör boks yapıyordu. İyi bir yelkenciydi. Hatta ben teknede, denizde büyüdüm. Bizi bayağı levent gibi çalıştırırdı teknede, canımıza okurdu. Herhalde onun yüzünden karaya kaçtım, “En iyisi ben at bineyim” dedim.

Atçılık ne zaman, nasıl başladı?

- Çocukluğumdan beri çok büyük bir sevgim vardı atlara. 9-10 yaşlarındayken annem Maslak’taki Sipahi Ocağı’na götürmüştü beni.

Ve büyük bir hayranlık...

- Tam tersi büyük bir hayal kırıklığıydı! Benim kafamdaki at binme şekliyle o kadar alakasızdı ki ortam. Akvaryum balıkçılığına benzettim orayı. Bir manejde dönüp durmak olur mu? Atın olursa dışarı çıkarsın, çıkmalısın.... At binmekte sadece bedensel değil ruhsal bir paylaşım vardır. Bunun farkına varmak ufkunu genişletir.

Sizin asıl uzmanlık alanınız binicilik değil, atlı okçuluk...

- Ben başladığımda atlı okçuluk diye bir şey yoktu üstelik. 15-16 sene önce, yani ilk atlı okçuluğa başladığımda bana tuhaf tuhaf bakıyorlardı, “Tamam zaten çatlaktı, iyice sıyırdı” diyorlardı. Şimdi bu sporun federasyonu bile var.

Çok güzel bir alan açmışsınız. Sevilen, ilgi gören bir spor oldu bu.

- Daha da ilgi görecek. Zor bir iş sonuçta, kabul etmek gerek. At binmek ayrı, ok atmak ayrı. “İkisini bir arada nasıl yapacağız” diye düşünüyor insanlar, başta biraz gözleri korkuyor. Ama insan bir şey öğrenmek istiyorsa önce kendisine müsaade edecek.

Yaşın etkisi yok mudur? Küçük yaşta daha kolaydır herhalde...

- Valla benim atlı okçuluk hocalarımdan biri 32 yaşına kadar Bulgaristan’da bir manastırda monk (keşiş) olarak yaşamış. Sonrasında Türklerin atlı okçuluğuna merak sarıyor. Manastırı terk edip bir binicilik okulunda seyis olarak çalışmaya başlıyor. Şu an 42 yaşında ve 30’a yakın dünya birinciliği var. Dünyanın en iyi atlı okçusu. Ayrıca ben dahil Türkiye’deki her atlı okçunun bir dönem hocası olmuştur.

 BİR GÜN RIDLEY SCOTT GELİP DE “YA ŞU FİLMDE BİR ŞEY YAP” DERSE O ZAMAN KONUŞURUM

Hedefiniz ne?

- Çekmek istediğim kendi hikayelerim, yazıp bitirdiğim senaryolar var. Bir de hâlâ yazmaya devam ettiklerim... Bir noktada yapacağım onları, acele etmiyorum. Oyunculukla ilgili hedeflerim de var.

Yurtdışında da bazı projelerde yer aldınız...

- Çok da anlamlı bir şey yapmadım. Bir gün Ridley Scott gelip de “Ya şu filmde bir şey yap” derse “Bir şey yaptım” derim, o zaman konuşurum ancak. Onun dışında hiç konuşmayayım.

Ridley Scott nasıl keşfedecek sizi? Oyuncu burada oturup keşfedilmeyi beklemek zorunda mı? Yoksa bir matematiği mi var bu işin?

- Yok. Bence bu işte başarılı olmak için başka bir meslek sahibi olmak lazım.

Ters köşe diye buna denir! Sizin “Bu işe çok emek vermek gerek” benzeri bir laf etmenizi beklerdim.

- Evet ama şu da bir gerçek ki oyuncu adayı çok fazla Türkiye’de. Gittikçe yükselen bir rekabet piramidi var. Tek meslek olarak odaklanırsa insan, hayal kırıklığına uğrar.

E bu kalabalık arasından nasıl sıyrılır bir oyuncu?

- Devir değişti. Artık insanlar telefonlarıyla film çekebiliyor. Yazsınlar, yapsınlar. YouTuber’lar evde oturdukları yerden para kazanıyor.

DEMET EVGAR’I GERÇEK BİR DRAMADA GÖRMEYİ ÇOK İSTERİM

Türk oyuncular arasında en beğendikleriniz kimler?

- İlk aklıma geleni söyleyeyim; Fikret Kuşkan. Çok ilgiyle izlediğim bir oyuncudur.

Yeni jenerasyonu oyunculuk anlamında nasıl buluyorsunuz?

- Yani çok fazla arkadaşım var aralarında, objektif bir şey söyleyemeyeceğim. Bana sorarsan Fikret Kuşkan da yeni jenerasyon ayrıca. Çünkü sürekli değişken bir oyunculuğu var.

Başka kimse yok mu?

- Olmaz mı? Halit Ergenç, iletişimi çok güçlü bir oyuncu. Seyrederken seviyorsun. Diğer yandan birlikte çalışırken çok eğlendiğim oyuncular da var. Mesela Orhan Kılıç. Onunla aynı sette olmak keyiftir, çünkü daha yan yana geldiğin anda gülmeye başlarsın. İnanılmaz espritüeldir. O kocaman cüssesinin ve sert görüntüsünün ardında kıkır kıkır bir adam vardır.

Kadın oyunculardan hiç isim vermediniz...

- Demet Evgar çok iyi bir oyuncu. Komedide becerdiği şey, dramada yapılabilecek herhangi bir şeyden çok daha zor. Açıkçası onu gerçek bir dramada görmeyi çok isterim.

Çocuğumuz dışarıda büyüyor, öylece çamura bırakıyoruz

 ÇOCUĞUMUZ  DIŞARIDA BÜYÜYOR ÖYLECE ÇAMURA BIRAKIYORUZ

 ◊ 7 yıl önce Lale Cangal’la nikâh masasına oturdunuz. Nasıl gidiyor ev hayatı? Oğlunuzla kim ilgileniyor?

- Aile hayatı iyi ya, hatta harika... Çocuğu da dışarılarda büyütüyoruz, çamura bırakıyoruz öylece... Çok seviyor. Dört mevsim at yıkamayı seviyor. Evde kedi var, köpek var, kuşlar var, hep hayvanlarla iç içe. Rahat, mutlu, keyifli bir çocuk. Bakıcımız yok. Her şeyi eşimle beraber biz hallediyoruz.

Bakıcı olmamalı mı?

- Mümkünse olmamalı. Biz yapabiliyorsak, herkes yapabilir. Biz Lale ile ciddi ciddi çok sıkı bir mesai paylaşıyoruz, orası kesin. İşim bitiyor, “zzzt” eve koşuyorum.

Lale Hanım’ın temposu ne durumda?

- Kendi mücevher markasını kurdu o da. Evde sürekli kalıplar yapıyor. Benim set günlerime göre ayarlıyor işlerini.

ÇEKTİĞİMİZ İLK SAMİMİ İŞLE OSCAR’I ALIRIZ

 ◊ Bir gün bir Türk filmi Oscar alır mı dersiniz?

- Tabii. Samimiyetle yaptığımız ilk işte alırız hem de.

Samimiyetten kastınız ne?

- Benim Los Angeles’ta bir drama hocam vardı, derse iki dakika geç kalanı sınıfa almazdı. Dersleri 90 dakikada bitmez, 4.5-5 saatlik seminerler halinde olurdu. Sınıftan çıktığın takdirde de bir daha o derse giremezdin. Korkunç bir adamdı. Ama söylediği her kelime kıymetliydi. Yaptığı mesaiye inanılmaz bir saygısı vardı, aynısını da bizden beklerdi. Ondan çok şey öğrendim. Bir gün 200 kişilik sınıfa döndü, “Buradaki yabancı sinema öğrencileri elini kaldırsın” dedi. Herhalde sınıfın 140’ı falan yabancı bu arada. “Ne diyecek acaba” diye beklerken, bizi avaz avaz azarlamaya başladı.

Ne hakla, neden?

- Ama haklıydı. Dedi ki “Sinema öğrenmek için niye buraya geldiniz? Biz zaten buradaki hikayeleri tükettik. Son iyi filmi 1986’da çektik. Ondan beri temcit pilavı gibi çeviriyoruz. Bizde asla olmayan hikayeler, asla olmayan dünya görüşleri, asla olmayan manzaralar ve gözler sizde. Biz onları ararken siz bizim neyi nasıl yaptığımızı öğrenmek için kalkıp buraya geliyorsunuz. Salak mısınız? Defolun gidin ülkenize, kendi hikayelerinizi anlatın ve onları bize satın”...

Hikayeyi mi iyi yazamıyoruz, yoksa çektiğimiz işleri mi iyi satamıyoruz?

- Çok iyi hikayeler yazıyoruz. Türk sinemasının daha başarılı olması için yapmamız gereken, setlere daha uzun vakit ayırmak. Hazırlığa daha uzun vakit ayırmak. Oyunculara biraz daha vakit ayırmak. En çok da senaryoya vakit ayırmak.

“ASİ”NİN SETİNDE MURAT YILDIRIM’I ÇILDIRTTIM

 ◊ Bugüne kadar size en çok hangi rol keyif verdi? Kim olmayı daha çok sevdiniz?

- Çalıştığım her işten keyif aldım. Aynı şekilde iyisiyle, kötüsüyle birlikte çalıştığım her oyuncudan... Kötülerinden daha çok şey öğrenmişimdir hatta...

Öne çıkan hiçbir iş yok mu?

- Açıkçası bugün olduğum yerin önemli bir kısmını “Asi” dizisine borçluyum. Nur Sürer, Çetin Tekindor, Tuncel Kurtiz, Menderes Samancılar... Efsane bir ekip vardı. Hepsinden çok şey aldım. Bir de Murat Yıldırım faktörü var tabii... Genel olarak set nasıl yürüyor, sistem nasıl işliyor falan Murat Yıldırım gösterdi. Biraz da buna mecbur kaldı, çünkü o başroldü, ben en iyi arkadaşıydım. Birkaç kez çıldırtmışlığım bile var kendisini.

 

Yazarın Tüm Yazıları