GeriTülay DEMİR Benim de çok hatam oldu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Benim de çok hatam oldu

Kimi alkışlıyor, kimi topa tutuyor. Kimi vatan, bayrak sevdalısı görüyor kimiyse fazla politize buluyor. Hakan Ural’la Kanal D’de yayınlanan “Neler Oluyor Hayatta” programının yayını sonrasında buluştum. Eleştirileri sordum, “Kötü insanların yarattığı sinerji, üzerinde durmuyorum” dedi. Politize olduğu konusuna “Hayatta hiçbir şeyi politize etmem” sözüyle nokta koydu. Oradan buradan, dereden tepeden keyifli bir sohbetin ardından da kanal binasından ayrılıp her zamanki gibi “En iyi arkadaşım” dediği eşinin yanına koştu.

“Neler Oluyor Hayatta” yayınından az önce çıktın. Program takip ettiğim kadarıyla gayet güzel gidiyor, kutlarım.

- Teşekkür ederim. Evet, çok iyi gidiyor. Sağ olsun izleyicimiz bizi hiç yalnız bırakmıyor.

Korona tüm dünyanın rutinini bozsa da sizin ekibi yolundan alıkoyamadı. Kısıtlama sürecinde bile ara vermediniz.

- Yok, hiç ara vermedik.

Kimi korkudan kimi de yasaklardan dolayı evine kapanmışken, sen virüsten ötürü hiç tedirginlik duymadın mı peki?

- Kanal yönetimi bize müthiş sağlıklı bir ortam sağladı. Yapımcımız Hülya Sepken’den teknik ekibimize kadar herkes çok değerli, hepsi de gerçekten işini layığıyla yapan insanlar. Ve hepsi de bu konuda çok hassas davrandı. Çok şükür en ufak bir sağlık sorunu yaşamadık. En azından şu ana kadar. İnşallah bundan sonra da aynı şekilde devam eder.

Hakan Ural, sokaktaki insanın Hakan Abi’si mi oldu? Kime senden bahsetsem “abi” diyor.

- Estağfurullah...

Ama öyle. Eminim ki sosyal medyada fotoğraflarımızı paylaştığımda çok sayıda takipçi bana “Hakan Abi’ye nasıl ulaşabiliriz?” diye soracak.

- Bu zaten hep istediğim şeydi; samimiyet. Allah’a hamdolsun 35 yıldan beri bu piyasadayım. Yıllardır göz önünde olduğumdan tanınan, bilinen bir insanım. Dolayısıyla yaşanmışlıklarım da hep ortada. Gerçekten bu halkın içinden çıkmış, onlarla benzer acıları yaşamış, birçok hata yapmış ama bunlarla barışık ve bunları sıfır kibirle dile getiren biriyim. Sırf başkalarına minicik bir faydam olur mu çabasında ve samimiyetindeyim. Başka hiçbir hedefim olmadığından sanırım, o dil, o bakış açısı insanlara da geçti.

Reyting pek de kural tanımaz halbuki...

- Ne gibi?

Daha fazla izlenmek için oyunu sert oynamayı tercih eden çok...

- Ben bu programı hazırlarken asla gizli ajanlık yapmadım.

O ne demek şimdi?

- Daha çok reyting alayım, daha popüler olayım, saçım başım güzel çıksın, şuradan da şu işi alayım, buradan da parayı kazanayım gibi bir beklentim yok. Asla bu tarz minicik bir beklentim bile olmadı.

Benim de çok hatam oldu

HAYATTA HİÇBİR ŞEYİ POLİTİZE ETMEM

Para, reyting değilse beklentin ne?

- Tek odağım insanlara Allah için bir faydam dokunuyor mu? Söylediklerim, kurduğum cümleler samimi mi? Bilmediklerim hakkında “Bilmiyorum” diyebilecek kadar kibirsiz olabiliyor muyum? Bu işi 5 yıldan beri aralıksız, 365 gün yapınca tabii...

Ne oluyor?

- Şu oluyor, insanlar onca zamandır beni biliyor, izliyor. Yani beni tanıyorlar, bunu kastediyorum. Benim yalanla dolanla işim olmaz. Hayatta hiçbir şeyi politize etmem, hiçbir şeye de müdana etmem. Bildiğim doğruları bu programda dile getirme gayretim var. İnsanların da buna ihtiyacı var.

İNSANLARIN İHTİYACI OLAN HAKAN URAL DEĞİL, SAMİMİYET

Neye ihtiyaçları var, sana mı?

- İnsanların ihtiyacı olan Hakan Ural değil, samimiyet. Onu da bizim programda buldukları için eksik olmasınlar karşılık veriyorlar, teveccüh gösteriyorlar, bizi izliyorlar.

Bana kalırsa özellikle gurbetçileri yakaladığın nokta, vatan, millet bayrak sevgini sık sık vurgulaman. Çoğunun böyle bir hassasiyetinin olduğunu iyi biliyorum...

- Her ülkenin vatandaşı doğal olarak yaşadığı ülkeyi sevmeli zaten. Şimdi benim çoluğum çocuğum, ailem, sahip olduğum her şey bu topraklardan. Neyim varsa bu millete, bu vatana borçluyum. Dolayısıyla insanlarımı çok seviyorum, topraklarımı çok seviyorum, bayrağıma saygılıyım. Bunu dile getirmek kadar da normal bir şey olmasa gerek.

Bizi asıl var eden şey inanç bütünlüğümüz, ortak paydamız da vatan, millet algısı ve olgusu. Bunları söylemekten geri kalmıyorum sadece. Bir de her kesimden insanın kendince yaşadığı sorunları dert edinen biriyim. İran’daki Türkler nasıl yaşar, Türki cumhuriyetlerdeki insanlar nasıl yaşar, Türkiye’ye nasıl bakar? Esnafı nasıl olur, polisi nasıl olur, askeri hangi ruh halindedir, bilmek isterim.

Gurbetçilerden haberdar mısın?

- Tabii ki... Hepsini biliyoruz; ne şartlarda yaşıyorlar, ne yapıyorlar, nasıl gitmişler, gitmek kendi tercihleri miymiş, orada ne zorluklarla karşılaşmışlar? Hepsini...

LAF OLA BERİ GELE KONUŞAN BİR ADAM DEĞİLİM

Her şeyi bilmek mümkün mü?

- Bilmek için niyet edeceksin.

Bilmek ile niyet etmek arasındaki bağlantıyı kuramadım...

- Diyelim ki buz pateni bilmiyorsun. Niyet edersen öğrenirsin. Şöyle ki; öncelikle niyet ediyorsun, sonra gidiyorsun bu işi bilenlerle konuşuyorsun, röportaj yapıyorsun. Sonra mekanlarına gidiyorsun, “Haa böyleymiş, bak buz daha yumuşak oluyormuş” falan...

Az çok fikir sahibi olmak ile bilmek aynı şey mi?

- Ben yalandan bir şey öğrenmem. Gurbetçiler diyorduk mesela değil mi? Araştırırım, dünyada ilk göç hareketleri nerede başlamış, Türkiye’deki gurbetçi kavramı nasıl doğmuş... Yani şuraya geleceğim; laf ola beri gele konuşan bir adam değilim. Öyle olunca oradaki insanın derdini belki kendisinden bile iyi biliyorsun. Bunu görünce sana saygı duyuyorlar haliyle. Askerden bahsederken onun sorununu gerçekten onun kadar iyi bilince, o da aynı şekilde sana saygı duyuyor. Esnaf, polis, siyasetçi, anne, hepsi için geçerli bu.

Benim de çok hatam oldu

TELEVİZYONDA KİMSE “BİLMİYORUM” DEMİYOR; HEP BİR EGO, BİR KİBİR

“Ben her şeyi bilirim ukalalığı” var mı biraz?

- Asla. Ahkam kesen bir yapım da yok hödödö hödödö diye. (Gülüyor) Bilmediğimize “Bilmiyoruz” demekten çekinmiyoruz. Ama çoğu insan bilmediğini söylemiyor. Hiç televizyonda birinin çıkıp da “Ben bunu bilmiyorum” dediğini duydun mu? Hep bir ego, hep bir kibir.

YAYINDA 2 SAAT KALMASI SÜLEYMAN SOYLU’YU BİLE ŞAŞIRTTI

◊ Açıkçası programını fırsat buldukça izliyorum ama ne kadar kayda değer olduğunu geçenlerde daha net anladım.
- Niye, ne oldu?

◊ İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu yayına bağlandı. Onu konuk almak hiç kolay değil. Hem de kendisinin böyle bir program ve gündem yoğunluğu varken...

- Süleyman Bey yayına bağlanmadı ki, biz zaten saat 09.00’da beraber girdik yayına, saat 11.10’de beraber “Yayın bitti” dedik. 2 saatten fazla...

◊ Neydi o gün ana konunuz?

- İçişleri Bakanı’nın içtihatı ile ilgili aklına gelen, vatanla, milletle, gelecekle, geçmişle alakalı ne varsa hasbihâl ettik. Her şeyden önemlisi Bakan Bey de bundan memnun kaldı. Hatta nasıl olup da
2 saat konuştuğuna kendisi bile şaşırdı.

◊ Peki kendisini o kadar süre nasıl tutabildiniz yayında?

- E o da hepimiz gibi samimiyete muhtaç. Sohbet doğallık içerisinde akınca, onun da anlattıkça anlatası geliyor yani.

PİYASAYA GİRDİĞİMDE ŞU ANKİ SANATÇILARIN HİÇBİRİ YOKTU

◊ Bazen sosyal medyada seninle ilgili olumsuz, hatta epey sert yorumlara rastlıyorum. Sözlerin nedeniyle çok tepki aldığını düşünüyor musun Hakan?
- Yooo... Genelde ben hep aklın yolu birdir mantığıyla gittiğim için bildiğimden şaşmıyorum. O sözleri falan tepki olarak da nitelendirmiyorum.
◊ Tepki değil de ne?
- İyiye iyi, kötüye kötü dediğinizde, bireysel alınganlıklardan kaynaklanan ve kötü insanların yarattığı bir sinerji tek tük de olsa oluyor. Zaten olmaması anormal. Hiç umursamam onları. Ben doğru yapıyor muyum, ona bakarım. Vicdanım rahatsa tamam yani.
◊ Yaptığın iş senin için ekstra zor değil mi? Yeri geliyor arkadaşın olan ünlüleri de eleştirmek durumunda kalıyorsun neticede. Bu yüzden sıkıntı yaşamıyor musun?
- Hayır, çünkü ben onların yüzüne karşı yayındakinden daha da ağır eleştiriler yapıyorum. Hepsi de beni tanır zaten. Benim piyasaya girdiğim zaman şu anki sanatçıların hiçbiri yoktu. O yüzden bana saygıları var.

35 SENEDİR BURADAYIM ELEŞTİRMEYE  HAKKIM VAR

◊ “Siz yokken biz vardık” diyorsun yani...
- E öyle ama ne yapayım? Benim elimde değil, belgesiyle çıkıyor. (Gülüyor) İnternette Hakan Ural diye aratıyorlar, atıyorum Wikipedia’ya bir bakıyorlar, “Ya daha bizim esamemiz yokken adam varmış” diyorlar.

◊ 17 yaşında tanındın, yanlışsam düzelt...
- Tabii tabii, 35 sene oldu. O yüzden zaten benim böyle bir eleştirme hakkım var. Onu da düzgün, samimi, adam gibi yapıyoruz ama. Benim eleştirilerim yapıcı olur. Bir de kimseyi kırmam, namusuyla, şerefiyle, haysiyetiyle oynamam. Zaten tarzım değil. Bildiklerimizin yüzde 80’ini orada söylemiyoruz bile yani.

EN İYİ ARKADAŞIM EŞİM

◊ Yakın arkadaşların yine bu camiadan mı? En sık kimlerle görüşüyorsun?
- Ya ben genelde evden çıkmam, en iyi arkadaşım da eşimdir. Onunla çok iyi anlaşıyoruz. Ortak işlerimiz de var. Şöyle söyleyeyim, günün yarısını onunla beraber geçiriyorum. Zaten üç tane de çocuğum var, başka şeylere pek zaman kalmıyor.

◊ Sosyal hayat sıfır mı?
- Zaten yayından dolayı ben güne yarısında başlıyorum. Öğlen bir uykum var, sonra spor yapıyorum. Kalanında da eşimle ve çocuklarımla birlikteyim.

ÇOCUKLARIM ÇOK İYİ BİR BABA OLDUĞUMU SÖYLÜYOR

◊ Nasıl bir babasın?
- İyiyim. Valla bana “çok iyi” olduğumu söylüyorlar da “çok”u atayım, iyiyim demekle yetineyim.

◊ “Çok iyi” diyen kim?

- Çocuklarım. Onlar diyor.

◊ Aslına bakarsan zaten onlara sormak lazımdı bunu...

- Değil mi! (Gülüyor) Ama bana sorulduğu zaman “iyiyim” diyorum işte. En azından elimden geleni yaparım. Her şeyin ortalamasıyımdır.

◊ “İyi baba” olarak neler yaparsın, en çok neye dikkat edersin?

- Sevgimi yansıtırım. Bir çocuğun asla sevgi eksikliği olmamalı. Özellikle anne baba sevgisi. Mümkün olduğunca ilgiliyimdir. Yalandan değil ama.
Hepsi farklı yaşlardalar, hepsinin de hayatı yaşayışlarıyla, eğitimleriyle, kılık kıyafetleriyle, sağlıklarıyla yakından ilgiliyimdir. Mümkün olduğunca haddimi bilerek dokunmaya, onlara varlığımı hissettirmeye çalışırım.

 

 

 

 

X

Sektöre dram işleriyle girdiğim unutuldu

Ahmet Kural, uzun bir sessizlik döneminin ardından yeniden setlerde... Oyuncu, TRT’nin 1 Nisan’da başlayacak yeni dizisi “Bir Zamanlar Kıbrıs”ta başrolü üstlendi. Akıllarda “güldüren adam” olarak yer eden Kural’ı, bu kez alışılmışın aksine yürekleri dağlayan bir hikayenin baş kahramanı olarak izleyeceğiz. Çekimler nedeniyle ocak ayından beri Kıbrıs’ta bulunan Ahmet Kural’la internet üzerinden görüştüm, projenin yanı sıra oradaki yeni hayatını konuştum. Ve öğrendim ki çoğu set arkadaşından şanslı. Annesi, babası ve hatta uzun zamandır birlikte olduğu sevgilisi Çağla Gizem Çelik de yanında... Madem konu açıldı dedim, ucundan bucağından özel hayata da girdim. Gizlemedi, lafı dolandırmadı, “Çok mutluyum” dedi. Ya evlilik... Ona da mesafeli olmadığını söyledi ünlü oyuncu: “Evlenmeyi düşünüyorum.”

◊ Uzun aradan sonra yeniden setlerdesiniz, hayırlı olsun...
- Çok teşekkür ederim.

◊ “Bir Zamanlar Kıbrıs”ın fragmanını izledim, içim yandı. Oysa Ahmet Kural denince akla hep komedi gelirdi. Ne dersiniz, bu proje “Kural güldürür” algısını kırar mı?
- Komedi alanında çok gişe yapan filmlere, reyting açısından çok başarılı dizilere imza attığımızdan, sektöre ilk girişimin dram yapımlarıyla olduğu unutuldu biraz. Bu açıdan haklısınız, Ahmet Kural denince insanların aklına direkt komedi geliyor. Tabii insanları güldüren, mutluluk veren biri olarak anılmak güzel. Ama aslına bakarsanız yeni işim, oyunculuk yelpazem içinde daha önce tecrübe ettiğim bir alan... Bahsettiğiniz algı kırılabilir. Yine de önemli olan her yaptığım işte bana verilen rolü en iyi şekilde canlandırmak. Ben bir oyuncuyum.

◊ Bu iş, belki de oyunculuğunuzun boyutlarını göstermek, daha doğrusu hatırlatmak açısından bir avantaj yani...
- Bu hem dönem işi hem de hepimizi yüreğinden yakalayacak bir hikâye... Kıbrıs Türklerinin varoluş mücadelesi... Büyük bir prodüksiyon. Bu açıdan, siz de en iyiyi yapmaya odaklanıyorsunuz. Evet, bu benim için bir avantaj. Umarım herkesin kalbine dokunacak bir sonuç olur. Tüm çabamın ve uğraşımın sonuçlarının ne kadar iyi olduğuna, her zaman olduğu gibi izleyenler karar verecek.

ZORUNLU BİR ARAYDI...

Yazının Devamını Oku

Savaşın gölgesinde umutlar çiçek açtı

Suriye Afrin’de Adnan’ın müzik stüdyosunda kayıt yaparken ve Arap kahvemizi yudumlarken... diye başlayıp heyecanla anlatacağım bir hikayem var artık ama o bana kalsın diyerek başlıyorum.

Türkiye’nin tanıtımına yönelik her faaliyeti yakından takip etme çabasındayım.

Bu nedenle Yunus Emre Enstitüsü’nü adım adım izliyorum. Zira bahsettiğim tanıtım işinde hem son derece başarılı hem de pandemiye rağmen son derece aktifler.

2009 yılından beri “Türkiye’yi, Türk dilini, tarihini, kültürünü ve sanatını tanıtma” hedefiyle çalışmalarını sürdüren enstitünün, dünya çapında toplam 60 merkezi var.

Ama bence bu merkezlerin en özelleri Suriye’de bulunanlar. Çünkü savaş bölgesinde, kendi söylemleriyle “umuda çiçek açtırıyorlar”.

Yazının başında dedim ya “onları adım adım takipteyim” diye... Nevruz kutlamaları için Suriye’ye doğru yola çıkacaklarını duyunca da oturup kalmadım, çantamı hazırlayıp ekiple beraber yola düştüm.

Ve sayelerinde hayatımın en anlamlı nevruz kutlamasına tanık oldum. İstikametimiz Azez’di...

Türkçe’nin yanı sıra sanat eğitimi, atölye çalışmaları ve edebiyatla savaş mağduru insanlara destek olunan Azez’deki merkezde, baharın gelişi gerçekten büyük coşkuyla kutlandı.

Yazının Devamını Oku

Bu, milletine aşık bir adamın hikayesidir

AK Parti 7. Olağan Kongresi’ne günler kala, kongreyi konuşmak, yeni yol haritasına dair ipuçları almak için AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal’la bir araya geldim. Laf kongreden açılsa da sohbetimiz 1960’lara, darbelere, vesayet yıllarına kadar uzandı. Ünal, konuşmamız boyunca sözünü hiç sakınmadı. “1960’dan 2002’ye kadar geçen 42 yıl, istikrarsızlığın ve güvensizliğin hâkim olduğu kayıp 42 yıldır” dedi. “Millet 2002’de eski siyaseti tasfiye etti” diye ekledi. “20 yaşındaki bir parti 19 yıldır iktidarda, artık yetmez mi?” diyenlere de iddiası ve özgüveni hayli yüksek bir yanıt gönderdi: “Hazırlıklarımızı tamamlamamız 19 yıl sürdü, asıl şimdi başlıyoruz!”

Mahir Bey, nasıl gidiyor hazırlıklar? AK Parti, kaçıncı olağan kongresine hazırlanıyor?

- 7. olağan kongre... 3 tane de olağanüstü kongremiz var.

Neredeyse 20 yılı geride bıraktı partiniz. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Aslında AK Parti’nin hikayesi, Türkiye’nin son 20 yıldaki büyük değişim hikayesi... 14 Ağustos’ta AK Parti’nin 20’nci yaşını kutlayacağız. 20 yaşında ve 19 yılını iktidarda geçirmiş bir parti. Böyle bir hikaye yok. Bu anlamda baktığımızda, AK Parti aslında Türkiye’de güven ve istikrarın adı.

42 YILDA 39 HÜKÜMET... BU İSTİKRARSIZLIK DEMEK 2002 öncesinin tümüyle istikrarsız olduğunu mu söylüyorsunuz?

- 1960 ile 2002 arasında, yani 42 yılda 39 tane hükümet değiştiğini hatırlarsak, Anavatanlı yıllar istisna tabii, bunun ne anlama geldiği daha net ortaya çıkar. Düşünün, 42 yılda 39 hükümet... Bu ne demek; istikrarsızlık demek... Bu, bir ülkenin önünü görememesi demek... Gençlerin ve yatırımcının geleceğe dair plan kuramaması demek... İnsanların kendi ülkesine güvenmemesi demek... 1960 ile 2002 arası daha çok koalisyon yıllarıdır. 1950 ile 60 arasında bir 10 yıl yine istikrar dönemi var ama 1960 darbesinden sonra maalesef Türkiye büyük bir kırılma yaşadı.

Yazının Devamını Oku

Utanın utanmanız kaldıysa

İnsan canı pahasına neden yasak deler? Hadi mekanın derdi para, onu anladık da oraya doluşup “Korona buraya, yumruk havaya” diye halaya duranların aklından ne geçiyor olabilir!

Yasak delmeyi adet edinenlerin geçen haftaki buluşma noktası Bebek Oteli’ymiş.

80 kişi gönüllerince coşmuş da coşmuş.

Soran olursa, hepsi otel müşterisi... Tabii yersen. Polis ekipleri mekana girer girmez gerçekte olan biteni anlamış, ceza tutanakları havada uçuşmuş.

Sokağa çıkma kısıtlamasını ihlal etmek ve kapalı olması gereken mekânda eğlenmek gerekçesiyle 80 kişiye kesilen toplam ceza 254 bin 400 lira...

Bir gece eğlenmek için değer mi diyeceğim ama canını hiçe sayan ceza tutanağına mı takılacak!

Zaten umursadıkları ne ceza ne başka şey, sadece görüntülenmek... Vay efendim sen misin çeken; kimi camdan elma atmış habercilerin üzerine, kimi kameramanın üzerine yürümüş. Utanın utanmanız kaldıysa diyeceğim ama zannetmem siz de utanma duygusu olsun.

Mekana gelince... Bebek Otel bu olay sonrası 10 günlüğüne kapatılmış.

Yasağın ikinci kez delinmesi halinde ruhsatının tamamen iptal edilmesi olasıymış.

Yazının Devamını Oku

Ortak bir hayal gerçek oldu

Bir yanda kadınlar ölüyor, öldürülüyor, bir yanda yine kadınlar dünyayı daha güzel kılmak için çabalıyor. Üç güçlü kadın, üç anne bu kez çocuklar için el ele verdi, onlar için ortak bir projenin altına imza attı. Dr. Özlem Biçer şiirlerini bir kitapta topladı, Zara o şiirleri besteledi, Dr. Melike Batukan ise projenin PR işini üstlendi. Bu güçbirliğiyle önce “Ben Hep Çok Sevdim” kitabı okurla buluştu, ardından ünlü sanatçıların seslendirdiği şiirler YouTube üzerinden dinleyiciyle buluştu. Hem kitap hem de YouTube dinlemelerinden elde edilecek gelir, Minik Kalplerle Elele Derneği’ne bağışlanacak. Sonrası... Sonrası da gelecek çünkü bu üçlünün durmaya hiç niyeti yok.

ZARA

YENİ DİZİMİN YAYINA GİRMESİ AN MESELESİ

◊ Sizi zaman zaman dizilerde de görüyoruz. Ekranlara dönmek gibi bir niyetiniz var mı yoksa öncelik müzikte mi?
- Bu süreçte 26 bölümlük bir mini dizi çektik zaten, yayına girmesi an meselesi... Çok iyi bir iş oldu. Yeni teklifler de var, değerlendireceğim mutlaka. Çünkü oyunculuğu da müzik kadar çok seviyorum. Oyunculuk dersleri aldım ama master çalışmam oyuncu koçum Yıldırım Fikret Urağ ile oldu. Bir sürü klasik çalıştık beraber. Kendimi çift konservatuvarlı gibi hissediyorum; oyunculuk ve müzik olarak yani...

ÖZLEM BİÇER

HARİKA BİR EKİP OLDUK

◊ Özlem Hanım, bu üçlünün bir araya gelme öyküsünü sizden de dinleyelim mi?

Yazının Devamını Oku

Maviyi düşlerken kırmızıya boyandık

Türkiye haritası rengarenk... Mavide kalanlar mutlu, kırmızıya boyanan şehirler özgürlük için hâlâ gün sayıyor. Ama böyle devam ederse, bu tatlı bir hayalden öteye de geçemeyecek.

Hatta mavi alanların yeniden Covid 19 virüsüne teslim olması, kırmızıya dönmesi işten bile değil.

Niyesine, nasılına gelince...

Kısıtlamalarda bir miktar gevşeme yapıldı, ortalık ana baba gününe döndü. Sokaklarda insanlar omuz omuza, yüzde 50 kapasiteyle çalışması gereken kafe ve restoranlar hıncahınç...

Misal...

Geçen hafta sonu tüm ana haber bültenlerinde, Nişantaşı’ndaki bir ocakbaşına yapılan polis baskını vardı. Çok sayıda ünlü müdavimi de olan Cabbar adlı mekandan kapalı olması gereken saatte içeriden 100 kişi çıkmış, haberlerde öyle deniyordu.

Haberi dinlerken “pes” dedim. Böyle bir umursamazlık, böyle bir vurdumduymazlık...

Tam anlamıyla bile bile lades...

Haberlerde en son onu gördüğüm için mekanın adını verdim ama elbette tek başına günah keçisi değil.

Yazının Devamını Oku

Ölü fare gösterip ellerimi bağladılar

Ben türküleriyle tanıdım onu ama her ne hikmetse bir süredir polemikleri, sosyal medya linç haberleriyle takip ediyorum. Söylediğine göre derdi taraf olmak değil, itirazı haksızlığa... Şükriye Tutkun ile yolumuz yüzlerce kilometre uzakta, Kahramanmaraş’taki bir organizasyonda kesişti. Mülteci çocukların arasında geçmişe daldı, 2 yaşında terk edildiği çocuk yurdundaki günlerine döndü. O duygusal anların ardından karşılıklı oturduk, her şeyi açık açık konuştuk. Eski bir belediye başkanını zan altında bırakacak iddialarda da bulundu, yürek burkan anılar da paylaştı.

Sizi zaten yıllardır dinlerdim ama son dönemde türkülerden ziyade sosyal medya linçleriyle, polemiklerle, davalarla gündemdesiniz. Neler oluyor?

- Önce geçen yılki olay, değil mi? Fahrettin Altun’la ilgili olan...

Aynen öyle... Herkes Fahrettin Altun’un çardağı yasal mı değil mi diye konuşurken, sen “Ama bu haksızlık” diye kendini ortaya attın. Neden?

- Ateşe attım hatta... Hem de hiç farkında olmadan. Neden sorusunun cevabı da çok basit; onlara destek olmak amacıyla.

Altun ailesine destek verme gereğini niye duydunuz ki?

- Benim için isimlerin önemi yok. Ortada bir insana yapılan haksızlık vardı. Fahrettin Altun’a laf atanlar, kanser tedavisi gören yoksul bir adam vakfa ait kiralık evinden atılırken sesini çıkarmadı, neden? O da buradaydı. Adam kahrından öldü. Üstelik o ev hâlâ boş duruyor. Buna hiçbir yetkilinin gıkı çıkmıyor, sonra vay efendim Fahrettin Altun orada çardak yapmış. Bunun adı ikiyüzlülük.

Yazının Devamını Oku

Mutluluk gözyaşları

Açtığı çok sayıda kültür merkezi ile Suriye’de savaşın izlerini silmeye gayret eden Yunus Emre Enstitüsü, faaliyetlerini ara vermeksizin sürdürüyor.

Azez Yunus Emre Enstitüsü kursiyerlerinden oluşan ve ocak ayında düzenlenen sertifika töreninde de sahneye çıkan Zeytin Ağacı tiyatro grubu ile yine enstitü bünyesinde oluşturulan müzik grubu, 2 Mart’ta Mardin’de, 3 Mart’ta ise Kahramanmaraş’ta izleyiciyle buluştu.
Kahramanmaraş’taki organizasyonu ben de izledim.
Tiyatro gösterisi ve konser öncesi Türk halk müziği sanatçısı Şükriye Tutkun ile beraber Kahramanmaraş Geçici Sığınma Merkezi’ne uğrama şansı bulduk.
Merkezde, aynı anda hem yürek burkan hem de mutluluktan ağlatan bir kavuşma hikayesi yaşandı.
Savaş bölgesinde kıl payı hayata tutunan Adnan’ın, 2013 yılından bu yana görmediği ailesi ile bir araya gelip kavuşmasına tanıklık ettik.
Böylesi hüzünlü, olağanüstü mutluluk tablosuna kimin içi titremez ki? Savaşın acısı o mutlu dakikalarda bile olağanca şiddetiyle yüzümüze vurdu.
Dilerim pandemi sonrası sık sık dile getirdiğimiz “yeni dünya düzeni”, barışı da kapsıyor olsun. Tüm dünyada barış rüzgarları essin. Hiçbir çocuk ailesinden ayrı düşmesin, kimse topraklarını terk etmek zorunda kalmasın...

Teknoloji peşine TIR’la düştüler

Yazının Devamını Oku

Avrupa Türk geleneğini hâlâ “döner” sanıyor

Yunus Emre Enstitüsü, kültürümüzü dünyaya tanıtmak hedefiyle proje üretmeyi sürdürüyor. Enstitü Başkanı Prof. Dr. Şeref Ateş koronavirüse rağmen çalışmaların aksamadığını, aksine Türkçe kurslarına dünyanın dört bir yanından giderek daha fazla talep geldiğini söyledi: “Normalde Roma’daki merkezimizde Türkçe öğrenenlerin sayısı 40-50 kişiydi. Pandemi nedeniyle ilk kapanma orada olunca 400 kişi başvurdu. Latin Amerika’da ise başvuru sayısı 5 bine ulaştı. Üstelik orada merkezimiz yok, hiç gitmedik bile. 2020 sonuçlarına göre Türkçe, dünyada öğrenilen yabancı diller arasında beşinci sırada...”

Yunus Emre Enstitüsü, Türk kültürünü dünyaya tanıtmak hedefiyle önemli projeleri hayata geçiriyor. Öğrendiğim kadarıyla bu hedef doğrultusunda birincil önceliğiniz, Türkçeyi daha yaygın bir dil haline getirmek...

- Öncelikle şunun altını çizmek isterim, kültür dediğimiz şey medeniyetten farklı. Kültür, bizim örf dediğimiz şeydir.

Yani...

- Yani nasıl oturup kalktığınız, mutfak kültürünüz, yemek tarzınız, konuşmanız, sevgi ve hüznü ifade ediş şekliniz, hepsi kültürü oluşturur. Kültür dediğimiz şeyi biz “bir işi yapış şekli” olarak tanımlıyoruz. Anadolu’yu çevreleyen coğrafyada da Türk kültürünün önemli bir etkisi var.

Anadolu tek bir kültür değil, tam anlamıyla bir kültür mozaiği ama...

- Tabii ki... Bu çok kültürlülük asırlar öncesine dayanıyor. Onun için 2021’in hem Yunus Emre, hem Hacı Bektaş-ı Veli hem de Ahi Evran yılı ilan edilmesi çok kıymetli. Onlar bu toprakların mayası...

SINIRIN ÖTESİNDE İNSANLAR TÜRKÇE ÖĞRENMEK İSTİYOR

Yazının Devamını Oku

Masal diyarı fethi kutluyor

Alanya’nın yeri çocukluğumdan beri bir başkadır benim için...

Çünkü ailemden ötürü yaz denince aklıma ilk orası gelir.

Benim için gurbetin bittiği yerdir.

Alanya’nın fetih yıldönümü kutlamalarına davet edildiğimde çok sevindim.

Paldır küldür valizimi hazır edip Alanya için yola çıktım.

Alanya’nın tarihi inanılmaz etkileyici... Kimlerin kurduğu bile tam olarak bilinmiyor.

Ama tarihinin “Karanlık Çağlar” olarak tabir edilen M.Ö. 20.000’li yıllara dayandığı tahmin ediliyor.

Böyle bir geçmişin izlerini gezmekle, görmekle bitiremiyor, gezerken adeta bir masal diyarına yolculuk ediyorsunuz.

Yazının Devamını Oku

İnsanlar mutlu olduğunda pop yeniden zirveye çıkar

Rap mi yükselişte, pop mu çöküşte, müzik dünyasında neler oluyor; işin o kısmını uzmanına bırakmalı... Ama gönlü müzikte, aklı popta olan gençler, sektördeki karışıklığı umursamıyor. Moleküler biyoloji ve genetik eğitimi alırken bile “ille de müzik” diyen Burak Orhan, işte o cesur gençlerden... Aralıkta ilk single’ı “Bi’Şeyler”i piyasaya süren şarkıcı, popun geleceğinden ümitli. Ona göre poptaki gerilemenin sebebi, pandemi yüzünden dünyayı saran depresif ruh hali: “İnsanlar mutlu olduğu zaman pop söyler. Şu an herkes mutsuz. İnsanlar mutlu olduğunda, pop da yeniden zirveye çıkacaktır.”

Pandemi dinlemedin, daha fazla beklemek istemedin ve ilk single’ını çıkardın. Öncelikle hayırlı olsun diyeyim Burak...

- Çok teşekkür ederim. Hem ilk single’m hem de ilk röportajım hayırlı olsun diyeyim ben de o zaman.

Şarkından ve müzikal yolculuğundan bahsedeceğiz tabii ama bana çıkış noktan ilginç geldi asıl... Genetik okuyorken müzik ne alaka?

- Biraz ailemin yönlendirmesiyle moleküler biyoloji ve genetik bölümüne girdim...

Yani istediğin o değildi...

- Yani... Orada okurken de istediklerimden vazgeçmedim zaten. Önce birkaç dizide rol aldım, sonrasında oyunculuk eğitimi almak üzere Los Angeles’a gittim. Bu arada müzik ve dans derslerine de katıldım. Bu yolculuk beni biraz daha müziğe doğru yöneltti ve Türkiye’ye dönüşte ona ağırlık verdim. Sinema-televizyon yüksek lisansı yaparken de şan ve dans dersleri almayı sürdürdüm.

Dört gözle senin bilim insanı olmanı bekleyen ailen ve arkadaşların, şarkıcı olma kararını nasıl karşıladı?

- Zaten hayallerim hep bu yöndeydi ama ailem daha garanti bir mesleğim olmasını istediği için genetik bölümünü tercih ettim. Yine de orada okurken hayallerimden vazgeçmeden yoluma devam ettim. Onlar da yeteneğimi fark etti ve sonunda bana destek verdiler.

Yazının Devamını Oku

Yeraltındaki kültür mirası

Tarihi eserlerle süslü metro istasyonlarını yurtdışında çok kez görmüş, hayran kalmış, açıkçası gıpta etmiştim. Artık o açık kapanıyor.

Kültür mirasları, yerin onlarca metre altında karşımıza çıkıyor.

Bu hayalin gerçek olmasını, İletişim Başkanlığı’nın tarihi ve kültürel zenginliklerimizi tanıtmak amacıyla hayata geçirdiği proje sağladı.

Proje kapsamında son olarak Türk minyatür sanatının en önemli eserlerinden Nakkaş Osman’ın “Surnâme-i Hümayun Dijital Sergisi” yolcularla buluştu.

Hologram ve özel projeksiyon teknolojisiyle hazırlanan sergi, Marmaray Yenikapı İstasyonu’nda görülebilir.

Marmaray yolcusuysanız, bu fırsatı kaçırmayın derim ben.

Dubai’de büyük rekabet

İki Türk markası, Dubai’de kıyasıya bir rekabet yaşıyor.

Yazının Devamını Oku

Esnaf ruhumu kaybetmek istemiyorum

Herkes onu sosyal medya şovları ve 7-24 gülen gözleriyle tanıyor. Adı Burak Özdemir ama CZN Burak olarak biliniyor. Siyasetten sanatta pek çok camiadan seveni, müdavimi var. Daha 25’ine gelmeden ustası olduğu Hatay mutfağını Ortadoğu’ya açan genç şef, şimdi Dubai’nin en büyük restoranının patronu... Sırada Katar var. Devamında Amerika... Dubai prensinin Burj Khalifa’ya fotoğrafını yansıtarak “Hoş geldin” dediği Burak Özdemir, genç yaşta yakaladığı şöhrete rağmen tevazuyu elden bırakmıyor: “Kurumsallık çok önemli ama ben biraz da esnafçılıktan yanayım. O yüzden esnaf ruhumu kaybetmek istemiyorum. Ayrıca halkın içine CZN Burak olarak girmedim, halkın içinden CZN Burak olarak çıktım ben. İnsanların kalbinde yer edinmek benim için en büyük kazanç...”

◊ 2020 senin açından nasıldı?
- İş yönünden herkes gibi biraz eksik... Ama sosyal medya yönünden bereketli...
◊ “Sosyal medya bereketi” mi? İlk kez duyuyorum...
- Sosyal medya bereketinden kastım şu; evde daha fazla içerik ürettim, daha fazla insana bunları sunabildim. Tek sorun şu; bazıları diyor ki “Koca adam oldun, niye böyle videolar çekiyorsun?”... Yaşlı gösteriyorum galiba...
◊ Kaç yaşındasın ki sen?
- 25...

Yazının Devamını Oku

Son pişmanlık neye yarar

Geçen hafta da yazmıştım; iş ve özel sebeplerle sık sık uçak yolculuğu yapmak zorunda olanlardanım.

Bu durum geçmişte başlı başına bir keyifken, salgın sonrası panik atağa dönüştü. Her uçuşta aynı korku, takip eden birkaç gün içinde akıldan çıkmayan “Acaba bana virüs bulaştı mı?” sorusu...

Hem kendimi hem de sevdiklerimi korumak adına tüm önlemlere uymaya çalışsam da yaşadığım korkunun üstesinden gelemiyordum.

Ta ki yolculara PCR testi zorunluluğu getirilene kadar...

Sadece Türkiye değil, birçok ülke uçuştan en geç 72 saat önce PCR test yaptırılmasını zorunlu tutuyor artık. Türkiye de yurtdışından gelecek yolcular için 1 Mart’a kadar test zorunluluğu getirdi.

Planladığım Amerika seyahati de tesadüfen o kararın sonrasına denk geldi. Neredeyse bir yıldır ne havalimanında ne de uçakta kendimi bu kadar rahat hissetmiştim.

Uçakta bulunan herkesin test yaptırdığını ve sonuçlarının negatif olduğunu bilmek ne büyük huzur, ne büyük konformuş meğer.

Saatlerce uçmama rağmen tedirginlik duymadan gidip döndüm. Diğer yolcularda da aynı rahatlığı gözlemledim.

Test zorunluluğu, herkes için güvenli uçuş demek.

Yazının Devamını Oku

İletişimin tali değil asli olduğu bir dönemdeyiz

Türkiye gündemi bu aralar öylesine yoğun ki bize neredeyse pandemiyi bile unutturdu. Reform paketleri, yeni sivil Anayasa hazırlıkları, WhatsApp’ın kişisel veri paylaşımı dayatması, Boğaziçi’ne rektör ataması ve sonrasında çıkan olaylar... Hareketli gündemi konuşmak, aklıma takılanları sormak için bu hafta Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun’u ziyaret ettim. Bu hareketlilik içinde iletişimin önemine vurgu yapan Altun, “Ülkemiz, bölgemiz ve bütün dünya açısından önemli olayların, sıcak gelişmelerin yaşandığı kritik bir zamandayız. Böyle bir dönemde iletişim, tali değil asli bir alan olarak öne çıkıyor” dedi.

Öncelikle şunu sormak istiyorum; Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı’nın görevleri, sorumlulukları tam olarak nelerdir?

-  İletişim Başkanlığı, misyonu ve fonksiyonu itibarıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte ihdas edilen en kritik kurumlardan biri. Ben de Sayın Cumhurbaşkanımızın tensipleriyle bu yeni ve dinamik kurumun ilk başkanı olma bahtiyarlığını yaşadım. Tabii bu aynı zamanda milletimize ve Sayın Cumhurbaşkanımıza karşı büyük bir sorumluluk... Cumhurbaşkanımızın belirlediği politika ve stratejilere uygun şekilde, ulusal ve küresel çapta iletişim faaliyetleri gerçekleştiriyoruz. Ayrıca milletimiz ile devletimiz arasındaki iletişim akışını yönetiyoruz. Etkin ve nitelikli bir medya alanının inşasına katkı vermeye, basın mensuplarımıza destek olmaya çalışıyoruz. Stratejik iletişim, kriz yönetimi ve kamu diplomasisine ilişkin politikaların belirlenmesi, koordine edilmesi ve uygulanması da Başkanlığımızın sorumluluğunda. Diğer taraftan içeriden ve dışarıdan ülkemiz aleyhine algı operasyonlarına karşı tüm mecralarda etkin bir mücadele yürütüyoruz.

KRİTİK BİR ZAMANDAYIZGenel olarak bir gününüz nasıl geçiyor? Mesai süresince en çok hangi konular zamanınızı alıyor?

- Doğrusu, benim günümün nasıl geçtiği Sayın Cumhurbaşkanımızın kendisinin ve ülkemizin gündemine paralel olarak şekilleniyor. Çünkü ülkemiz, bölgemiz ve bütün dünya açısından önemli olayların, sıcak gelişmelerin yaşandığı kritik bir zamandayız.

Böyle bir dönemde iletişim tali değil asli bir alan olarak öne çıkıyor. Bütün bu çalışma süreci, bizim için zaman mefhumunu ortadan kaldırıyor.

CUMHURBAŞKANIMIZIN ENERJİSİNE YETİŞMEK ZOR

Sizi bu görevde en çok zorlayan konular neler?

Yazının Devamını Oku

Önce test sonra uçuş

Pandemi nedeniyle olabildiğince kıpırtısız kalmak, sosyalleşmemek çabasındayım ama iş ve özel sebepler seyahate zorluyor, hiç kaçarım yok. Nitekim geçen cuma bir kez daha Amerika yolundaydım.

Pandemi dönemi içinde daha önce de Miami’ye uçmuştum ama bu kez prosedürler farklıydı. İpler iyice sıkı tutulmaya başlanmış. Tüm çaba üçüncü dalgaya geçit vermemek için elbette...
Değişiklik ne derseniz, artık ister geliş ister gidiş olsun, Amerika-Türkiye seyahatlerinden en fazla 72 saat önce PCR testi yaptırmak zorunlu. Negatif olduğunu belgeleyemezsen uçman mümkün değil. Bunu öğrenince soluğu arkadaşım Seycan Tanfer’in sahibi olduğu Tanfer Hastanesi’nde aldım.
Salgının ilk döneminde yaşanan test ücreti kaosunun sona erdiğini zaten biliyordum.
Nitekim bu konuda bir sürpriz yaşamadım.
Açıklandığı üzere test ücreti olarak 250 lira talep edildi.
Bu arada, yola çıkmaya hazırlananlar için de hemen bir not düşeyim, sonuçlar en geç ertesi gün elinizde oluyor, planlarınızı ona göre yapın.
Geleyim sadede; nurtopu gibi bir negatif belgem oldu, yolculuğun önündeki tek engel de kalktı. Biletler alınsın, valiz yapılsın...

Bu ne kalabalık

Yazının Devamını Oku

Anavatanımdan hiç kopmadım

Moda sektöründe 30 yılı geride bırakan, İngiltere’de kendi adıyla kurduğu markasıyla dünya yıldızlarına ulaşan Zeynep Kartal, kariyerinde yeni bir sayfa açtı. Son dönemde “sürdürülebilir moda”ya ağırlık veren, bu konudaki çalışmalarıyla İngiliz basınında yer alan Kartal, “Su, enerji ve hammadde kaynaklarımızın hızla tükendiği gezegenimizde sürdürülebilirlik konusuna odaklandım” diyor. Modacı, bu yolculukta kendisine rehber edindiği Emine Erdoğan’ın çalışmalarını da takip ediyor: “Sayın Emine Erdoğan’ın sahiplendiği Sıfır Atık projesi, geleceğe değer katan çok önemli bir girişim...”

Markasını İngiltere’de kurmuş bir modacısınız ama bildiğim kadarıyla bu maceranın öncesi de var. Sektörde kaç yıl geride kaldı?

- Aslında eşimin 2004 yılında İngiltere’den aldığı iş teklifi Zeynep Kartal markasının doğmasına ve köklenmesine olanak sağladı. Türkiye’den başlayıp İngiltere’ye uzanan moda yolculuğumda bu yıl 30 seneyi geride bırakmanın mutluluğunu yaşıyorum. Geçmişe baktığımda, kurduğum hayallerin gerçeğe dönüşmesinde işime olan tutkumla beraber ailemin ve sevdiklerimin manevi desteğinin payı çok büyük...

Uzun yıllardır yurtdışındasınız. Gözden ırak olan gönülden de ırak olurmuş ya hani... Zaman içinde Türkiye’den koptunuz mu? Gönül bağları zayıfladı mı?

- Hayır, bu süreç boyunca hiçbir zaman anavatanımdan kopmadım. İngiltere’de yaşadım ama ülkeme duyduğum özlem ve hayata geçirdiğim her proje, “Bir sonrakinde daha iyisini nasıl yapabilirim” düşüncesini güçlendirdi. Bu düşüncenin de daha azimli bir şekilde çalışmamın önünü açtığına inanıyorum.

KOCA BİR OKYANUSTA TEK BAŞIMAYDIM

Şu an orada kabul görmüş, sevilen bir modacısınız ama merak ediyorum, başlarda İngiliz moda sektörünün bir Türk tasarımcıya yaklaşımı nasıldı?

- Yurtdışında yaşamaya başlamanın ve burada bir markayı hayata geçirmenin zorluklarını tabii ki yaşadım. Yeni bir ülkede iş kurmak, koca bir okyanus içinde tek başına kalmaktı benim için...

Yazının Devamını Oku

İş başa düşsün

Sayın Emine Erdoğan’ın çok uzun zamandır üzerinde titizlikle durduğu bir projesi var; sadece biz değil tüm dünya için hayati bir konu olan “sıfır atık”...

Emine Erdoğan’ın gençlik yıllarından beri israf konusunda çok hassas olduğunu da biliyorum.
Ancak gördüğüm kadarıyla ne kadar konuşulursa konuşulsun, yazılırsa yazılsın, “sıfır atık” konusunda yeterli mesafe alınamıyor.
Sebebi de biziz.
Vatandaş olarak üzerimize düşeni gereğince yapmıyoruz.
Eğer evlerde böyle bir hareket başlamazsa, hassasiyetin genele yayılmasını ve sonuç alınmasını beklemek hayal olur.
Nasıl mı?
Bir Almanya örneğiyle açıklayayım. Almanya’da elinizdeki çöpü mutfaktaki yanlış çöp torbasına atarsanız kıyamet kopar. Çünkü atıklar türlerine göre ayrılır ve onlara göre belirlenen renkteki torbalara konur.

Yazının Devamını Oku

Bu çocuklar dünyayı daha güzel bir yer haline filan getiremez

Pandemi döneminde pek çoğunun eli kolu bağlandı, iş yapamaz hale geldi. Okan Bayülgen ise aldı başını gidiyor, projeler zincirine durmadan yeni halkalar ekliyor. Ünlü televizyoncu yakında yine kendisinden beklenecek cesur bir formatla karşımıza çıkacak. Program gereği bir ünlü konuğuyla otelde geceleyecek, restoranda başlayan sohbetleri yatak odasında devam edecek. “Sofrada politika, yatakta itiraflar” konsepti için geri sayım sürerken kapısını çaldım... Söze işten güçten girdik cep telefonu sorunundan çıktık ve “umutsuzum” dediği Z kuşağına uzandık...

Çok yönlülüğünüz herkesçe malum. Öğrendiğim kadarıyla yaptığınız işlere yeni başlıklar eklenmek üzereymiş. Bu kadar bölünmek normal mi?

- Bu bana pek garip gelmiyor da çevremde garip bir his uyandırıyor... Bir oyuncu, bir yönetmen ya da bir fotoğrafçı sonuçta kendi sanat kariyeriyle ilgilidir. Yani aynı zamanda bu işlerin sergileneceği yerlerin sahibi değildir. Ben hem oyuncuyum, hem tiyatrom var hem de tiyatro işlerinin yapıldığı kabareyi idare etmek zorundayım.

Televizyonu atlamayalım.

- Evet, “bir şov programı varsa o programın moderatörü de benim” gibi bir komikliği yaşıyorum. Bir yandan medyayla mütevazı bir ilişkim var. Bu sezon TV100 kanalında bir programım var. Ayrıca bu işi hibrit olarak sürdürmek için adım attım, dijital platforma da iş yapmaya başlıyorum.

Fotoğraflar: Emre Yunusoğlu

Yazının Devamını Oku

Kutlama değil ilan şekli sıkıntılı

Ceyda Düvenci, binbir güçlüğün üstesinden gelerek büyüttüğü kızının genç kızlığa adım attığını sosyal medya hesabında duyurdu.

“Kutlayalım yeni zamanını” dedi.
Bu paylaşım sonrası kimi veryansın etti, “ayıp” diye hop oturup hop kalktı, kimi de “sünnet davulla zurnayla kutlanıyorsa bu niye ayıp olsun” diyerek Düvenci’ye destek verdi.
Ben ayıplamıyorum da alkışlamıyorum da...
Öncelikle ne mutlu bu güzel aileye diyorum...
İki pırlanta gibi çocukla hayatlarını paylaşıyor, onların büyümelerine tanıklık ediyorlar.
Ve çok mutlular...
Sağlıkları da mutlulukları da daim olsun.

Yazının Devamını Oku