Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Ferhat Göçer, pandemi yüzünden hayatının projesi “Aldırma Gönül”ü askıya aldı, evine kapandı ama bu inziva dönemini verimli hale getirmeyi başardı. Kendiyle yüzleştiğini, tevekkülü öğrendiğini ve sakinleştiğini söyleyen ünlü sanatçı, 30 Ekim’de yeni albümü “Anadolu Aryaları” ile müzikseverlerin karşısına çıkacak. Bir yandan da pop albümü üzerinde çalışmaya devam eden Göçer’i evinde ziyaret ettim. Hem bir doktor gözüyle pandemi sürecini değerlendirmesini istedim, hem krizdeki müzik sektörünün nasıl toparlanabileceğini konuştum.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Birçok müzisyen gibi sizin de aylardır sesiniz sedanız çıkmıyor. Nasıl geçiyor pandemi günleri?

- Mart sonu, nisan başı gibiydi. Sabahattin Ali’nin “Aldırma Gönül” oyununun Türkiye turnesindeydik. En son Samsun’da sahneye çıkmıştık. İstanbul’a döndükten sonra pandemi nedeniyle iki ay hiçbir şey yapamadım. Aslında bu süreç, benim için bir eğitim ve bilinçlenme süreci oldu diyebilirim.

Ne tür bir bilinçlenmeden bahsediyorsunuz?

- Malum 3 ay eve kapandık. Başlarda neler olup bittiğini idrak etmeye çalıştık, sonra karamsarlık dönemi ve arkasından kabulleniş geldi. Ben ondan sonra da süreci nasıl verimli hale getiririm diye düşünmeye başladım.

Bu yol mutfaktan da geçti mi? Malum, o dönemde mutfağa girip ekmek, börek yapmayana uzaylı gözüyle bakılıyordu.

- Tabii ki... İdrak sürecinde herkes gibi ekmek yapma, yemek pişirme çabaları falan bende de oldu. Ama şöyle bir avantajım vardı, müzik stüdyom yan tarafta. Aynı zamanda küçük bir televizyon stüdyomuz var. Yukarısı yaşam, aşağısı çalışma alanıydı.

Duyduğum kadarıyla çok da güzel besteler çıkmış o günlerde...

- Onun takdiri tabii ki dinleyicinin. Ama bol bol beste yaptım, orası doğru. Ayrıca yeni bir hayat sisteminin, yeni bir dünya düzeninin oluştuğunu, her şeyin sil baştan şekillendiği hissettim. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Nedir o eskisi gibi olmayacak olan?

- Normale dönmek zaman alacak. Her şeyin eskisi gibi olmasını bekleyenlerin daha çok uzun süre beklemesi gerekecek.

Virüsün alt edilemeyeceğini mi düşünüyorsunuz?

- Bahsettiğim o değil. Tüm dünyayı saran bu travmanın psikolojik ve sosyal anlamda düzelmesi, insanların yeniden normale dönmesi anlamında konuşuyorum. Hastalık riski kalmasa bile travmanın atlatılması uzun yıllar alacak. Yani olayın fiziksel etkileri başka, psikolojik etkileri bambaşka... İnsanlar hiç bilmedikleri bir salgınla karşılaştı. Hastalananlar oldu, ölenler oldu, yakınlarını kaybedenler oldu.

KORONA YÜZÜNDEN HOCALARIMI VE ARKADAŞLARIMI KAYBETTİM

Türkiye bu savaşta ne durumda size göre?

- Sağlık sistemimiz, özellikle de hekim, hemşire ve diğer sağlık personel kadrosu açısından diğer ülkelere göre daha oturmuş ve kaliteli... Adaptasyon sürecimiz de birçok ülkeden daha hızlı oldu. Krizin iyi yönetildiğini düşünüyorum. Tabii ki çok acı kayıplarımız oldu. Ben de hocalarımı, arkadaşları kaybettim.Ülke olarak sağlık personelimizin ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anladık. Bu açıdan da başka bir farkındalık kazandık. Herkes için farklı bir uyanış dönemi oldu.

ZOR BİR KIŞ GEÇİRECEĞİZ

Sevinilecek şey bulunca da sevinelim ama. Herkesin  gülümsemeye ihtiyacı var...

- Denge önemli ama... Son dönemde yaşananlar bana anlam ve huzurun mutluluktan daha önemli olduğunu gösterdi.

Hayatı çok mutlu, çok başarılı olmanın ya da çok kazanmanın değil de daha anlamlı ve huzurlu olmanın üzerine kurmalı. Ben işte bunu fark ettim. Kendi kişisel değişimimi böyle özetleyebilirim.

Önlem almayan, boşlayan istisnaları bir kenara bırakıyorum, 80 milyonun büyük çoğunluğunun olayın ciddiyetinin farkında olduğunu, elinden geldiği kadarıyla da önlemini aldığını düşünüyorum. Tabii hayatın devam etmesi, ekonomik ve sosyal çarkların dönmesi gerektiğini de gördük.

Hayatı tamamen durduracak önlemler, bir süre sonra geminin omurgasını çatırdatır, bu kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Bunun bilincinde olduğumuz için krizi olabildiğince az zararla atlattığımızı düşünüyorum.

Atlattık mı ki krizi?

- Yolun önemli bir kısmını yürüdük gibi. Kanaatimce zor bir kış geçireceğiz ama önümüzdeki yılın mart-nisan ayından itibaren rahatlayacağımızı düşünüyorum. Olayları yakından takip eden, bir doktor olarak şöyle diyebilirim, önümüzdeki yaza kadar sıkıntı çekeceğiz, sonra yavaş yavaş normalleşmeye başlayacağız. Öyle hissediyorum.

Bu kadar karamsarlık, virüs muhabbeti yeter. Biraz da güzelliklerden bahsedelim. Yeni bir projeniz varmış, “Anadolu Aryaları” diye... 30 Ekim’de çıkıyormuş galiba...

- Evet. Bu sürecin en önemli meyvelerinden biri o... Yıllardır üzerinde hassasiyetle, heyecanla çalıştığım projelerden biri. Zaten senfonik konserlerini yıllardır yapıyordum. Türkiye’nin dört bir yanında, senfoni orkestrası ve değerli orkestra şefi arkadaşım Orhan Şallıel ile Anadolu aryaları senfoni konserleri verdik. Amacımız Anadolu ezgilerini senfonik bir sunumla icra etmekti.

Albüm fikri kimden çıktı?

- Ben bu eserleri evrensel armonik standartlara uygun ama öte yandan ruhunu da bozmayacak şekilde albüme nasıl taşırım diye düşündüm. Aşağı yukarı altı-yedi aylık çalışma sonucunda 18 eser oluşturdum. Serinin 9 eserlik ilk bölümünü “Anadolu Aryaları Vol.1” olarak 30 Ekim’de dijital platformlarda sunacağız.

Erişim daha hızlı ve kolay diye mi dijital platforma mı öncelik verdiniz?

- Albüm çıkacak ama müzik dünyası çok şekil değiştirdi. Plak satışları, koleksiyonculuk mantığıyla yükselişte ama neredeyse kimsenin aracında CD çalar yok artık. Yani bambaşka bir müzik dönemi yaşanıyor. Türkiye’de de başka bir müzikal dönüşüm yaşandı ayrıca... Hip hop’tur, rap’tir. Onun için “Anadolu Aryaları”na nasıl bir ilgi olacağını merak ediyorum.

“Anadolu Aryaları” serisine girecek eserleri neye göre seçtiniz?

- Birincisi Türkiye’nin dört bir yanından eser olması önemliydi. İkincisi kendi söylemekten hoşlandığım, iyi yorumladığımdan emin olduğum eserler olmalıydı. Üçüncüsü de bu konuda otorite kabul ettiğim insanların tavsiyelerine kulak verdim.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

AŞIK VEYSEL DİNLERKEN ETKİLENMEYENİN RUHU YOKTUR

Neşet Ertaş’ın “Gönül Dağı”nı kim sevmez ki mesela...

- Onu dinlerken hiçbir şey hissetmeyen adamın kalbi yoktur. Bir Aşık Veysel dinlerken etkilenmeyen insanın da kalbinin, ruhunun olduğuna inanmam.

Türk halk ve Türk sanat müziğinin sizin için en özel isimleri hangileri?

- Ya çok var. Münir Nurettin Selçuk, Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Karacaoğlan, Mahzuni Şerif... Hangi birini sayayım ki...

Saya saya ta Dadaloğlu’na kadar gidebiliriz. Çok ozanımız var, hepsi de ayrı bir değer.

SABAHATTİN ALİ’Yİ ANLATMAYA KONSER YETMEZDİ

“Aldırma Gönül” müzikali nasıl doğdu?

- Geçen yıl “Sabahattin Ali’nin eserlerini okur musunuz” şeklinde bir albüm teklifi sunuldu bana. Zevkle kabul ettim. Hatta bu albüm için dört yeni beste yaptım.

O albüm ne oldu da müzikale dönüştü?

- Albüme girdiğimde Sabahattin Ali’yi daha yakından tanımak istedim. Onun hayat hikayesini okumaya başladım. Yaşamı beni öyle etkiledi ki bunu sadece bir konser olarak vermenin yetmeyeceğini düşündüm.

Onun için de eserleri ve hayat hikayesinden oluşan 10 çarpıcı hikayeyi 10 şarkıyla birleştirerek bir müzikal hazırladım.

Oyunculuk korkutmadı mı?

- Oyunculuk aklımın ucundan geçmiyordu. Ben sadece hikayeleri anlatırım diyordum. Ama yönetmen Ezel Akay, “Hayır, Sabahattin Ali’nin hayatını sen canlandırmalısın” deyip cesaret verdi. Önce bir ezber dönemim oldu, sonra o kadar adapte oldum ki onu hissetmeye başladım. Türkiye’yi dolaşırken pandemi yüzünden ara verdik.

Yeniden ne zaman seyircinizle buluşursunuz, var mı öngörünüz?

- 2021’in ocak ayında, en geç şubatta...

Konserler için ne dersiniz?

- Bu süreçte bazı arkadaşlarımız “Konserleri devam ettirelim” dedi. Çünkü en ağır darbeyi alanlardan biri müzik sektörü. Ama diğer yandan, insanlar sağlıklarıyla ilgili endişe içindeyken, “Hadi gelin” demek zor.

Müzik emekçileri bu krizden nasıl kurtulacak?

- Hem POPSAV’da hem de MSG’de yöneticilik yapıyorum. Elimizden geldiği kadar yardım etmeye çalışıyoruz. Hiçbir şey olmamış gibi “Hadi sahne hayatımıza devam edelim” demek de zor. Zannedersem sabırla bu krizin atlatılmasını beklemek en doğrusu...

HAYAT BİZE “SAKİN OL” DİYOR

◊ Yaşadığınız değişim sonucunda “Şimdiye kadar neyi paylaşamıyor, neyin kavgasını yapıyormuşuz” diyor musunuz?
- Evet yani neyin kavgasını yapıyoruz, tam olarak işin özü bu. Yaşam akıyor. Sen gideceksin ama hayat devam edecek. Hayat “Bir sakin ol” diyor aslında, “Bir gün göçüp gideceksin, hiç olmazsa o güne kadar hayata anlam katmaya çalış, bir şeyler koparmaya çalışmaktansa paylaş”...
Hırs başka, azim başka şey. Emek başka, boğuşmak başka...
Seveceksin ama takıntılı olmayacaksın. Azimli olacaksın ama hırsa kapılmayacaksın. Tutkulu olacaksın ama sapkın olmayacaksın. Denge şart.

◊ Sanatçı topluma örnek olmak zorunda mı? Siz sanki bu fikri savunan tarafta gibisiniz...
- Değilim. Bu bir tercih meselesi. “Sanatçı örnek olmak zorundadır” diye bir şey yok. Kişilerin tercihine bırakılmalı. Şahsen bu vazifeyi kendimde görüyorum evet, ama “Şu yanlıştır, bu doğrudur” demek haddim değil.
Ben kendi doğrularımla bu iyilik-kötülük mücadelesini vermeye, kendi doğrularımı mümkün olduğu kadar yaymaya çalışacağım, hepsi bu kadar.

KARANTİNA GÜNLERİNDE ÖMÜR’LE DAHA ÇOK KAVGA EDERİZ SANIYORDUM 

◊ Yaşadığınız değişim, dönüşüm, Ömür Gedik’le ilişkinize nasıl yansıdı?
- Bizim 12 yıllık bir ilişkimiz var. Huzurlu ve sakin bir beraberlik... Açıkçası ben karantina döneminde çok kavga edeceğimizi, günlerin çok daha gergin geçeceğini düşünüyordum.

◊ Ama öyle olmadı...

- Evet, olmadı. Kavga, tartışma, küs geçirilen gün neredeyse hiç olmadı bizde. Çok ilginçti.

◊ Belki karantina günleri sadece sizi değil Ömür’ü de sakinleştirmiştir.

- Olabilir, hepimiz adına bir uyanış ve sakinleşme dönemi oldu bu. 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Ekranda fazla güldüm diye iki kere maaşımı kestiler

Tek kanallı dönemin en önemli yüzüydü Ayşe Egesoy... 30 yıllık kariyerinde yüzlerce konser sundu, çok önemli röportajlar yaptı ama kamera karşısında bir kez olsun kahkaha atmadı. Çünkü TRT’de olmak sorgusuz sualsiz ciddiyet gerektiriyordu. Şimdi o günleri anarken gülümsüyor, “Zamanında fazla güldüm diye iki maaşım, yırtmacım var diye de ikramiyem kesildi benim” diyor... Hemen arkasından ekliyor: “Olması gereken de oydu ama... Kanallar artınca sokaktan geçeni çevirip ‘Gel sen bunu sun’ demeye başladılar!”

Herhangi bir yerde sadece sesinizi duysam, o sırada sizi görmemiş bile olsam direkt “Ayşe Egesoy” derim. Bu nasıl bir imzadır?

- Bunu duymak ömre bedel işte, çok şükür.

Bunu sadece ben söylüyor olamam. Sokakta, alışveriş yaptığınız mekanlarda da benzer durumlarla karşılaşıyorsunuzdur.

- Aynen öyle. Sesimi hemen tanıyorlar. Bana mesleğimin en önemli geri dönüşü de budur. Yani sonuçta TRT’de devlet memuruyduk biz. Aldığımız maaş belliydi. Özel televizyonlardan da TRT maaşımızdan azıcık fazla kazanırdık. Yani çok büyük paralarımız, evlerimiz, arabalarımız olmadı. Ama bugün hâlâ bu markanın yaşıyor olması, insanların bana bu kadar sıcak yaklaşması öyle büyük bir kazanç ki... Tarifi yok.

SOKAKTAN GEÇENİ ÇEVİRİP SUNUCU YAPTILAR

Bu unutulmaz ses ekranlardan bize kaç yıl boyunca ulaştı?

- 20 sene TRT’de çalıştım. 5-6 sene de sonrası... Yaklaşık 30...

Yazının Devamını Oku

Müjde gibi yasak

Haftalar önce yazmış, biz maskeleri çifter çifter takarken sigara dumanını yüzümüze gözümüze üfleyen şuursuzlardan dert yanmıştım.

Zira AVM önlerinde, sokaklarda, “Ay sigarasız duramıyorum, elim ayağım titriyor canım” bahanesiyle maskesini küt diye indiren, sigarasını yakıp muhtemel koronavirüs katkılı dumanını cümle aleme savuranlardan illallah demiştim...
Bu durumdan şikayet eden bir ben değildim elbette. Birkaç gün önce Bursa, Sakarya ve Eskişehir’den peş peşe yasak haberleri geldi.
Pandemi önlemlerinin ihlal edildiği gerekçesiyle bazı açık alanlarda
sigara içmek yasaklandı derken asıl sevindirici
haber çarşamba akşamı İçişleri Bakanlığı genelgesiyle geldi.
Tüm Türkiye’de, 81 ilde sokaklarda caddelerde sigara içmek yasaklandı.
Hiç yalan söylemeyeceğim, herhalde bu güne kadar hiçbir yasak haberini böyle müjdeymiş gibi karşılamamış, alkışlamamıştım.

Yazının Devamını Oku

Babam nezle olduğunu söylediğinde içimden ‘onu kaybedeceğiz’ demiştim

Aslı Hünel, geçen ay büyük bir acıyla sarsıldı. “Hiçbir kronik hastalığı yoktu” dediği babası Mehmet Fevzi Hünel, korona yüzünden birkaç gün içinde hayatını kaybetti. Ünlü şarkıcıyı başsağlığı için aradığımda anlattıklarından öylesine etkilendim ki, yaşadıklarını herkes bilsin, “Bana bir şey olmaz demeyin” feryadını herkes duysun istedim: “Sadece 10 gün... Her şey o 10 gün içinde olup bitti. Öncesinde dağ gibi adamdı. Ne olur bu hastalığa yakalanmamaya çalışın. Virüs sapasağlam babamı 10 günde aldıysa, kronik hastalığı olanlar ne yapsın?”

Aslıcım acın çok taze, başın sağ olsun...

- Çok teşekkür ederim Tülay... Allah kimseye bu acıları yaşatmasın. Ölümün bile hayırlısı dilenir ya, doğru. Öyle ani oldu ki... O yüzden kabullenemiyor insan.

Annenle baban olabildiğince izole yaşıyorlardı diye biliyorum.

-  Öyleydi zaten. Abim (Saruhan Hünel) ve ben bile “taşıyıcı olabiliriz” korkusuyla onları çok sık ziyaret etmiyorduk. Deniz kenarında bir yazlık evleri vardı, orada kalıyorlardı. Ekim ayına kadar da her şey yolundaydı.

İşler ne zaman kontrolden çıktı?

- Bir gün babam aradı, nezle olduğunu söyledi. Market alışverişine çıkmış, dönüşte yağmura yakalanmış. “Herhalde o gün üşüttüm biraz, hastayım” dedi.

Nezle olduğunu söylediğinde hiç aklına korona olabileceği gelmedi mi?

- Düşmez olur mu? “Baba emin misin? Bir test yaptır” dedim. “Yok, ilaç aldım” diye diretti.

Yazının Devamını Oku

İstanbul’dan çıktım yola...

Evet, ben de “Mecbur kalmadıkça seyahat edilmemeli, hayat eve sığar” diyenlerdenim. Amma velakin hem işim hem de ailemin Hollanda’da olmasından dolayı pek çok kişiden daha fazla seyahat etmek durumundayım. Çocuklarım, anne-baba özlemim ağır bastı, işten güçten de fırsat bulup geçen hafta sonu yine Hollanda’ya uçtum.

Dünya pandemide ikinci dalga kaosu yaşarken havalimanlarında neler olup bitiyor, Avrupa’da durum ne, yeni önlemler var mı diye de meraktaydım açıkçası...

YOLCU AZLIĞI YÜZÜNDEN UÇUŞLAR BİRLEŞTİRİLİYOR

Amsterdam’a ulaşım için her zamanki gibi yine Türk Hava Yolları’nı tercih ettim.

Uçaklarda yoğunluk devam ediyor ama sebep eski hareketliliğe dönülmüş olması değil. Seyahat edenlerin sayısı ciddi biçimde azaldığından uçuşlar birleştiriliyor.

Mesela ben bilet alırken, o gün için 2 ayrı sefer vardı ama sonrasında yolcu azlığından dolayı iki uçuş birleştirildi.

Hâl böyle olunca da çoğu zaman uçak saatiniz değişiyor, planlanan saatte uçamayabiliyorsunuz.

Yola çıkma hazırlığı yapanların bunu göz önüne almasında fayda var.

UÇAKTA VARDİYALİ YEMEK DÖNEMİ

Yazının Devamını Oku

Şehir sadece yaparak değil yıkarak da güzelleşir

Yeşil Bursa tarih oldu olacak, gri binalar yeşil doğayı yutacak derken... Belediye bu süreci tersine çevirmek üzere atağa kalktı. Yapılan çalışmalara dair haberler gelmeye başlayınca gidip sormak farz oldu. Geçen hafta Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş’ı ziyaret ettim. Ben “Yeşil nereye gitti” diye sordum, o anlatmaya başladı... Aktaş toprağın altında kalmış gizli hazinelerin açığa çıkarılması, tarihe gölge düşüren çirkin binaların imhası konusunda kararlı görünüyor. Zira yeni motto şu: “Şehir sadece yaparak değil yıkarak da güzelleşir!”

Bursa’da yeşilinden kültürüne, binalarından hanlarına büyük bir dönüşüm başlamış. Böyle geniş çaplı bir projeler zincirine neden gerek duyuldu?

- Şöyle bir girizgah yapayım. Türkiye’nin 81 ili, 925 ilçesi ve hepsinin de çok ciddi özellikleri var. Ama Bursa gerçekten farklı, gerçekten çok özel bir şehir.

Nedir onu diğer şehirlerden farklı kılan? Sonuçta sizin de dediğiniz gibi Türkiye’nin her köşesi ayrı bir değer...

- Bursa, Osmanlı’yı kuran, Osmanlı’ya dair ciddi izler taşıyan bir şehir. Ama hepsi bu değil tabii... Şehir, Osmanlı’dan önce de farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış. İznik’i gördünüz, tam anlamıyla bir açıkhava müzesi hüviyetinde. Ama şu ana kadar ciddi mesafe alamamış, hak ettiği ilgiyi görmemiş.

Dünya Göçebe Oyunları gibi organizasyonlarla, orada yaptığımız bazı restorasyonlar ve sahil düzenleme çalışmalarıyla kendini toparlamaya başladı gerçi... Restore etmek falan güzel ama yine de bunları dünyaya tanıtmadan olmaz.

Yani diyorsunuz ki şehir genelinde başlatılan dönüşüm yeterli değil. Ne yapacaksınız o halde?

- Onun için de bazı girişimlerimiz var. Güney Kore, Japonya, Malezya ve Endonezya’da fuarlara katıldık, görüşmeler yaptık, büyükelçiler aracılığıyla çeşitli firmalarla bir araya geldik. Güney Kore’de bir ajansla anlaşıp tanıtım faaliyetini başlattık. Oradan turizm acenteleri, hatta YouTuber’lar bile getirdik.

Yazının Devamını Oku

“İstiklal”de bayram

Beyoğlu Belediyesi, Cumhuriyetin 97. yıldönümü kutlamaları kapsamında iki anlamlı projeyi hayata geçirdi. Bunlardan ilki “Cumhuriyet’in İstiklal Yolculuğu” sergisi...

Cumhuriyete uzanan destansı yolculuğun birbirinden özel kareleri, 29 Ekim kutlamaları kapsamında İstiklal Caddesi ve Galata Köprüsü’nde sergilenmeye başlandı.
Beyoğlu Belediye Başkanı Haydar Ali Yıldız, serginin açılışında yaptığı konuşmada, İstiklal Caddesi’nin önemini de vurguladı. Yıldız, “Caddeye ‘İstiklal’ adı Kurtuluş Savaşı’nın sonunda verildi. Biz de belediye olarak Kurtuluş Savaşı’nı anlatan sergimizi vatandaşımızla burada buluşturduk” dedi. İkinci sürpriz ise 29 Ekim’e özel çıkarılan Beyoğlu Gazetesi’ydi.
Kapağında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün fotoğrafı ile onun unutulmaz “Efendiler! Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” sözünün yer aldığı gazetenin kendisi kadar dağıtım şekli de etkiledi beni... Vatandaşların önceki gün Taksim Meydanı’nda “Yazıyor yazıyor, yarın Cumhuriyet’in ilan edileceği yazıyor” diye bağırarak koşan çocukları gördüklerinde şaşkına dönmüş olduklarına şüphem yok. Kendilerine uzatılan gazeteye baktıklarında da birçoğunun duygulandığından adım kadar eminim.
Şahsen o çocukların fotoğraflarına bakmak bile benim gözlerimi yaşarttı.

Dünya pandemiye rağmen Sakarya’da buluştu

İki teker tutkunları geçen hafta sonu Sakarya’da bir araya geldi. Ama bu kez ortalık sessiz sedasızdı. Çünkü yarışanlar egzoz sesleriyle kulakları sağır eden motorcular değil dünyanın dört bir yanından gelen bisiklet sevdalıları oldu.

Şehir, üç gün boyunca

Yazının Devamını Oku

Sümela’dan Uzungöl’e bir Trabzon rüyası

Trabzon, doğasından mutfağına, tarihinden insanına her bir özelliğiyle ziyaretçilerini bağlıyor.

Bu da turizmin gelişmesini, turist sayısının günden güne artmasını sağlıyor.
Şehirde 2000’li yılların başında 2000 olan yatak kapasitesi bugün itibarıyla 40 bini geçmiş.
Bu rakamda Sümela Manastırı’nın payı büyük.


Geçen yıl göreve başlayan Trabzon Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Zorluoğlu, “Avrupalı turistleri Trabzon’a çekecek altyapıları oluşturmamız lazım” diyor ve ekliyor:
“Sümela Manastırı’mız Trabzon’un batıda da en çok bilinen mekanı. Orada ciddi bir restorasyon yapılıyor. Yeni düzenlemeler de söz konusu... İsteyen herkes aracıyla yukarı kadar çıkabildiği için orada acayip bir trafik oluşuyordu mesela... Yolun iki tarafına park edilmesi kaos yaratıyordu. Bu sene aşağıda büyük otoparklar yaptık. Önümüzdeki yıldan itibaren Büyükşehir olarak insanları ringlerle taşıyacağız.”

Yazının Devamını Oku

Benim de çok hatam oldu

Kimi alkışlıyor, kimi topa tutuyor. Kimi vatan, bayrak sevdalısı görüyor kimiyse fazla politize buluyor. Hakan Ural’la Kanal D’de yayınlanan “Neler Oluyor Hayatta” programının yayını sonrasında buluştum. Eleştirileri sordum, “Kötü insanların yarattığı sinerji, üzerinde durmuyorum” dedi. Politize olduğu konusuna “Hayatta hiçbir şeyi politize etmem” sözüyle nokta koydu. Oradan buradan, dereden tepeden keyifli bir sohbetin ardından da kanal binasından ayrılıp her zamanki gibi “En iyi arkadaşım” dediği eşinin yanına koştu.

“Neler Oluyor Hayatta” yayınından az önce çıktın. Program takip ettiğim kadarıyla gayet güzel gidiyor, kutlarım.

- Teşekkür ederim. Evet, çok iyi gidiyor. Sağ olsun izleyicimiz bizi hiç yalnız bırakmıyor.

Korona tüm dünyanın rutinini bozsa da sizin ekibi yolundan alıkoyamadı. Kısıtlama sürecinde bile ara vermediniz.

- Yok, hiç ara vermedik.

Kimi korkudan kimi de yasaklardan dolayı evine kapanmışken, sen virüsten ötürü hiç tedirginlik duymadın mı peki?

- Kanal yönetimi bize müthiş sağlıklı bir ortam sağladı. Yapımcımız Hülya Sepken’den teknik ekibimize kadar herkes çok değerli, hepsi de gerçekten işini layığıyla yapan insanlar. Ve hepsi de bu konuda çok hassas davrandı. Çok şükür en ufak bir sağlık sorunu yaşamadık. En azından şu ana kadar. İnşallah bundan sonra da aynı şekilde devam eder.

Hakan Ural, sokaktaki insanın Hakan Abi’si mi oldu? Kime senden bahsetsem “abi” diyor.

- Estağfurullah...

Yazının Devamını Oku

Konsey 1 yaşında

Genel başkan yardımcılığını yürüttüğüm, gazetecilik meslek örgütlenmesine yeni bir soluk getiren Küresel Gazeteciler Konseyi (KGK), kuruluşunun birinci yılını kutluyor.

Genel Başkan Mehmet Ali Dim’in çabalarıyla 14 Ekim 2019’da kurulan KGK, hem Türkiye özelinde hem de dünya genelinde kısa sürede başarılı çalışmalara imza attı.

Ankara’da genel merkez binası ve İstanbul’da bir çalışma ofisi bulunan konsey, 79 ilimize de temsilci atadı.

Yanı sıra 34 ülkede temsilcisi bulunan KGK, yaygın, yerel ve dış medyayı bünyesinde barındıran ilk ve tek basın meslek örgütlenmesi olarak yoluna devam             ediyor.

Küresel Gazeteciler Konseyi’nin bir önemli misyonu da Türkiye aleyhindeki olumsuz propaganda ve algı faaliyetlerine karşı tepki ve eylem ortaya koyabilmek amacıyla, her türlü medya aracını da kullanarak ülkemizin kamu diplomasisi faaliyetlerine destek vermek...

Böyle bir oluşumda görev almaktan gurur duyuyor, bu vesileyle hem yönetimimizin hem de üyelerimizin birinci yıl dönümünü kutluyorum.

Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.

Veliler servisten kaçıyor

Okullar açıldı ve yeniden yüz yüze eğitime başlandı. Gerçi Milli Eğitim Bakanlığı pandemiden dolayı okula gitmeyi zorunlu tutmuyor, kararı ebeveynlere bırakmış durumda.

Yazının Devamını Oku

Gülmeyi çocuklar icat etti biz tüketiyoruz

Efsanelerin çocuğu olarak doğdu ama hayatı kolay değildi. Hem 7 yaşındayken onların özlemini çekmek zorunda kaldı, hem onların gölgesinden sıyrılmak... Vazgeçmedi, “Pes edince tükenir insan” mottosuyla yürüdü. Annesi Çolpan İlhan’ı ve babası Sadri Alışık’ı utandırmadı. Sadri Alışık Çolpan İlhan Tiyatrosu’nu hem oyunculuğu hem genel sanat yönetmenliği ile zirveye taşıdı. Üç senedir oynadığı ‘Fekeli’ karakteriyle fenomen haline geldi. Kerem Alışık’la geçen hafta bir araya geldik. Tüm sorulara şiir tadında yanıtlar verdi.



Bu yıl Altın Kelebek Ödülleri’nde Başarı Ödülü’ne layık görüldünüz. Geçen yılı da 10’un üzerinde ödülle kapatmıştınız. Rol aldığınız yapımlar ve kazandığınız ödüller bir yana, size göre hayattaki en büyük başarınız ne?

- Hayattaki en büyük başarı, yapmak istediğiniz işi yaparak yaşamaktır. Hayatı, istediğiniz gibi yaşamayı elde etmektir. İnsan, hayatı boyunca bunu sağlamak için çalışır, didinir ve yorulur. Albert Camus der ki; “Başarı elde edilebilir bir şey. Önemli olan başarıyı hak etmek”... İşte bütün uğraş bunun için olmalı.

“En büyük başarım, sevdiğim işi yapmak” mı diyorsunuz? Bu mudur?

- En büyük başarıdan öte, başarılarımız vardır. Başarıyı en büyük ya da büyük diye kategorize edemeyiz. Hepsi birbirinden farklı ve bakış açınıza göre değişir. Başarıyı yaptığın işi içine sindirmek diye algılıyorum ben. Çünkü sen içine sindiriyorsan ve yaptığın işten memnunsan, o iş başarılı oluyor. Belki de ben bu şekilde yaşıyorum.

Mesela tiyatroda çok istediğim bir roldü “Esaretin Bedeli”ndeki Red karakteri. “Esaretin Bedeli”ndeki Red ve “Bir Zamanlar Çukurova”daki Fekeli karakterlerini çok severek oynadım, çok içselleştirdim, onları kendime yakın buldum. Belki yorumlarımla biraz onları da kendime yakınlaştırdım. Sonuç olarak içime sinince galiba o iş başarılı oluyor diye düşünüyorum.

Yazının Devamını Oku

Rakamlar umut veriyor

“Algı değişmeli” diyorum. Çünkü kadına şiddetin önüne geçilmesi konusunda, bunun caydırıcı ağır cezalar kadar önemli olduğunu düşünüyorum. Algının değişmesi için kamu spotu gibi özel çalışmaların devamı gelmeli, konunun gündemden düşmemesi sağlanmalı.

Diğer yandan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da kadına şiddet konusuna ciddi biçimde eğilmeye devam ediyor. Sayın Bakan’ın geçtiğimiz gün sosyal medyada paylaştığı veriler, bir umut ışığı yaktı.
Bakan Soylu, alınan tedbirler sayesinde kadın cinayetleri oranının, yılbaşından bugüne yüzde 29 düştüğünü açıkladı.
Türkiye’nin kadın cinayetleri konusunda başı çektiğini düşünenlere de rakamlarla yanıt verdi: “Dünyada (milyon kişi başına) kadın cinayet oranı 13 iken Türkiye’de 3,8...”
İçişleri Bakanı Soylu, “Mücadelemiz, kadına karşı tek bir şiddet olmayana dek devam edecek. Aile içi şiddetle mücadeleyi hep birlikte başaracağız” diyor.
Veriler elbet umut veriyor ama daha alacak çok yolumuz var.
Bir gün “Kadın çiçek değildir, kadın kadındır, insandır. Erkeğe hak olan her şey ona da haktır”ı öyle ya da böyle herkes kabullenecek...

Bıktık bu

Yazının Devamını Oku

Yıldız Tilbe ve Beren Saat beden diline dikkat etmeli

Şiddet vakaları azalsa da bitecek gibi gözükmüyor. Farklı sorunlar gencecik insanları çok etkiliyor. Evliliklerde tehlike çanları çalıyor. Evet, pandemiyle birlikte ayarlarımız iyice bozuldu, psikolojimiz yerle bir... Bu hafta, kendisi de bir şiddet mağduru olan kişisel gelişim ve beden dili uzmanı Aşkım Kapışmak’la Sakarya Atlı Spor Köyü’nde buluşup gündemdeki konuları masaya yatırmak istedim. Söze çocukluğundan başlayıp gençliğin en temel sorunlarına kadar uzandık ama susmadık... Daldığımız derinliklerden çıkıp renkli konulara da kulaç attık...

Aşkım Kapışmak bugün gülüyor, geziyor, öğretiyor, yol gösteriyor. Ama aslında zor bir çocukluk geçirmişsin. Aile içi şiddetin yaralarını nasıl sarabildin?

- Çocukken şiddete tanık olmak, gözlem becerinizi artırıyor. Çünkü şiddetin kendisi değil “tekrar olur mu” endişesi, zayıf olan çocuğun güçlü olan yetişkini sürekli analiz etmesini sağlar. Ben de hem insanları analiz etmeyi öğrendim hem de erken yaşta yetişkin olmak zorunda kaldım.

Nasıl dayandın yaşadığın travmalara?

- 18 yaşıma kadar yaşadıklarımı yok saydım. Ve babamdan uzak kalmak için evden kaçmaya başladım. Otogara gider, kura çeker, hangi şehir çıkarsa atlayıp otobüse giderdim. Yaptığım şey, gittiğim yerde insanları tanımak ve kendimi çocukluğun acısından uzak tutmaktı.

BEYİN KANAMASI GEÇİRİNCE BİR KARAR VERMEM GEREKTİ

Dönüm noktan ne oldu?

- 20 yaşında beyin kanaması geçirdim. Ölümün eşiğine yaklaşınca bir karar vermem gerekti. Ya baba şiddeti yüzünden bende oluşan öfke, değersizlik ve sevgisizlik şemalarıyla yaşayacak, babam gibi zarar veren biri olacaktım... Ya da babamın bende yarattığı kişiliği yok ederek kendi arzu ettiğim kişiliği ortaya koyacaktım.

22 yaşında, üniversite okurken babamın vicdan ve merhamet duygularının eksik olduğunu fark ettim. Kendi vicdanımı ve merhametimi sorgulamaya başladım. Uzun yıllar gönüllü olarak engellilerle, kimsesizlerle çalıştım. Bu arada kimsesiz çocuklarda kendi çocukluğumu gördüm. İlginç olan şuydu; kendinize benzeyen insanlar gördüğünüzde ilk yaptığınız şey onlara sarılmak...

Yazının Devamını Oku

Parti kuşları kural tanımıyor

Sağlık çalışanları aylardır canları pahasına, ecel terleri dökerek, sevdiklerine hasret kalarak çalışıyor.

Yaşlılar aylarca evlerine kapanıp kaldı, gidişat böyle devam ederse yeniden dört duvar arasına sıkışmaları da kuvvetle muhtemel...
Çocuklar okullarına, tiyatrocular seyircilerine hasret.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca her gün maske ve sosyal mesafenin öneminden bahsediyor, rica ediyor, “duyarsız davranmayın” diyor. Kendiniz için değilse bile sevdikleriniz için, onları önemseyin...
Amma velakin bazı şımarıklar sınır tanımıyor, vicdan nedir bilmiyor.
1 ay önce Yiğit Marcus Aral ve sevgilisi Şevval Şahin, Aral’ın villasında bir doğum günü kutlaması düzenledi. Organizasyon daha çok korona partisine dönüştü.
Davetliler arasında koronaya yakalananlar olduğu haberleri yayılsa da çift bunu inkar etti.
Ta ki o partiye katılan model Daria Kyryliuk, korona pozitif olduğunu sosyal medya hesabında paylaşana kadar...

Yazının Devamını Oku

Yuvaya dönüşte gözlerim doldu

Özlem Yıldız, 17 yaşında kapısından içeri adım attığı Kanal D’ye yıllar sonra yeniden döndü. “Yuvaya dönüş” heyecanı yaşayan ünlü sunucu, bundan böyle hafta sonları “Konuştukça...” adlı programıyla ekranda olacak. Yıldız ile Kanal D binasında buluştum. Yeni programından özel hayatına, oğlu Demir’le ilişkisinden “Şimdi en yakın arkadaşım” dediği eski eşi Sinan Serter’e her şeyi konuştum. Her daim yüzü gülen, neşeli, görünürde gamsız Özlem Yıldız’ın göstermediği yüzünü de işte bu söyleşide keşfettim.



Uzun bir aradan sonra yeniden ekranlardasın Özlem... Hayırlı olsun...

- Çok teşekkür ederim.

Adı “Konuştukça...” değil mi? Biraz programın içeriğinden söz eder misin?

- Evet, “Konuştukça...” oldu adı. Konuştukça konuşacağız, konuştukça öğreneceğiz, birlikte eğleneceğiz. Hayatı paylaşacağımız, yaşamın içinden her şeyin olduğu bir program.

Hafta sonları ailece oturduğumuz ve keyifli sohbetlerin olduğu kahvaltı sofraları için farklı, pratik ve ekonomik tarifler de vereceğiz; sağlıktan doğal yaşama, güzellikten kişisel bakıma, eğitimden psikolojiye kadar her konuyu akılda kalıcı içerikler ve renkli anlatımlarla, uzman konukların görüşlerini aktararak izleyiciye sunacağız. Müzik ve televizyon dünyasının sevilen yüzlerini samimi sohbetler, hayatlarına dair en özel kesitler ve sürprizlerle evlerinize konuk edeceğiz.

Ayrıca programımızda izleyicilerimize yepyeni bir hayatın kapılarını aralayacak değişim bölümümüz de olacak; küçük dokunuşlarla yaşanan büyük farklara birlikte şahit olacağız, onların hayatına dokunacağız. Yani hafta sonu ailece ekran karşısına geçip keyifli zaman geçirecekleri bir sabah programı “Konuştukça”...

Yazının Devamını Oku

Fantastik yalnızlık

Will Smith’in, izlerken hepimizi geren ve daraltan “Ben Efsaneyim” filmini hatırlar mısınız?

Koskoca şehirde sadece bir adam ile köpeğinin kaldığı fantastik korku filmi...
Miami uluslararası havalimanında dönüşte aynen o hissiyata kapıldım. Sanki dünyalar savaşı olmuş, insanlığın sonu gelmiş gibi...
Pandemi öyle böyle vurmamış anlayacağınız, takım topla çift kale maç yap, o kadar boş yani...
Koca alanda bizim beklediğimiz THY uçağının yolcuları dışında neredeyse kimse yoktu.
Dükkanlar kepenk indirmiş... Yurtdışı uçuşlarda illaki içinde bir tur atılan free shop’lar bile kapalı...
Öyle bir yalnızlık, öyle bir dünyanın sonu hissi...
Nihayet İstanbul’a vardığımda eğilip toprağı öpmediğim kaldı o yüzden...

Yazının Devamını Oku

Hedefim şampiyonluktu ama yol kısa sürdü

Daha 13’ünde, akranlarının çoğu doktorluk, öğretmenlik, pilotluk hayali kurarken onun gözü mutfaktaydı. Adımlarını buna göre attı. Michelin yıldızlı restoranlarda staj yapmaya başladığında henüz 16’sındaydı. Türkiye’ye dönüşünde açtığı YouTube kanalıyla adını duyurdu ama asıl çıkışını “MasterChef” ile yaptı. Favorilerden de biriydi. İşte o yüzden ikinci haftasında elenmesi takipçilerini şoke etti. Yarışmanın “efendi çocuğu” Berk İlter, “Şampiyonluk hedefiyle çıkmıştım yola ama yol biraz kısa sürdü” derken gülümsüyor. Aldığı sonucu hüsran olarak kabullenmektense de “Her işte bir hayır vardır” diyor. Ya bundan sonrası? Ben sordum, o anlattı.

“MasterChef”e bu kadar erken veda etmeyi bekliyor muydun?

- Kesinlikle hayır.  İlk gün de dediğim gibi şampiyonluk hedefiyle çıkmıştım yola ama yol biraz kısa sürdü. Yine de buraya kadar geldiğim için çok mutluyum. “Her işte bir hayır vardır” mottosuyla hayatıma devam ediyorum.

Bu işin eğitimini almış, yurtdışında Michelin yıldızlı restoranlarda çalışmış biri olarak, böyle bir hüsrana uğramanın sebebi ne sence?

- Bu her şeyden önce bir yarışma. Haliyle şans da büyük bir etken. Ben bilgi birikimimin yarışmada devam eden arkadaşlarımdan yetersiz olduğunu düşünmüyorum. 100 bin kişi arasından ilk 16’ya kaldım ve alnımın akıyla çıktım.

Seni eleyen yarışmacı aslında bir at eğitmeni, mutfak konusunda da sana göre hayli acemi. Büyük finalde “nasılsa onu geçerim” gibi bir düşünceye kapılıp rahat davranmış olabilir misin? 

- Kendime güvenim var mıydı? Evet, vardı. Ama arkadaşlarımı güçsüz görmüyordum. Ben o gün inanılmaz el lezzeti olan biriyle son 2’ye kaldım ve giden ben oldum. 

PARA TALEP ETMEDİM YATACAK YER YETERDİ

Yazının Devamını Oku

Pandemi günlerinde Miami

Pandemi nedeniyle kısıtlanan uçak seferlerinin normale dönüşünden bu yana en uzun uçuşumu geçen hafta sonu yaptım. 13 Eylül Pazar günü Türk Hava Yolları ile Miami’ye uçtum.

Vaka sayıları giderek artarken bunca saat uçmak başta gözümü korkutmadı değil.
İstanbul Havalimanı’na bu endişelerle geldim. Pasaport kontrolünden geçtikten sonra THY Business Lounge’a yöneldim.
Kapalıydı...
Bunun üzerine şansımı diğer taraftaki Elite ve Elite Plus yolcuların kullandığı lounge’da denemeye karar verdim, açıktı...
Bir tarafta çoğu yolcunun favorisi olan pide yapılıyor, diğer tarafta köfte tavuk pilav üçlüsü servis ediliyordu.
Biraz atıştırdıktan sonra uçağa binmek için kapıya yöneldim.
Yine temkinli, yine hafif tedirgin...

Yazının Devamını Oku

Tarzın kilosu olmaz

Yıllar önce Türkiye’deki büyük beden model açığını fark edip XL model yarışmaları düzenlemeye başlayan Banu Noyan, o formatı televizyona taşımıştı. Şimdi fikir anneliği yaptığı programın jüri koltuğunda değil ama yepyeni bir projenin hazırlıklarını sürdürüyor. Yine büyük bedenlere yönelik bir iş üzerinde çalışan Noyan, kadın bedeniyle ilgili psikolojik şiddete varan yorum ve imalardan çok rahatsızlık duyduğunu söylüyor: “Kiloyu alırsın, verirsin, veremezsin, o başka iş. Ama bunu birinin tenkit etmesi çok aşağılayıcı.”

Banu Noyan kimi zaman organizatör olarak karşımıza çıkıyor, kimi zaman bir stil yarışmasında jüri üyesi olarak... Öncelikle sormak istiyorum, gerçek mesleğiniz ne?

- Ben koreograf ve organizatörüm. Aynı zamanda da Artistik Sanatlar Akademisi adlı bir akademinin sahibiyim.

Büyük beden model ve tasarımlar özel ilgi alanınıza ne zaman girdi?

- 1993’te büyük beden sektörünü keşfettim. Ardından Türkiye’nin ilk ve tek büyük beden model yarışmasını düzenledim. Aslında ben her zaman “Kadının bedeni yok” diyenlerdenim. Neden büyük beden kadınlar hep gizleniyor, niye hiç ortalarda değiller, neden hep 34-36 bedenler podyumda? Bu düşünceyle XL model yarışmasını başlattım, yıllarca da sürdü. Işın Karaca sundu falan...

O dönem sizin de kilo fazlanız varmış, yanlış mıyım?

- O yıllarda değil ama evet benim de öyle ciddi bir dönemim olmuştu.

Hangi dönem o?

- Anne olduğum süreçte kilo aldım. Loğusalık dönemi, devam eden yoğun iş hayatı, kucakta bir bebek... Gerçekten travmaydı. Ve o dönem beni en mutlu eden şey de yemek yemekti. Zaten yemek yemeyi çok seviyorum. Dolayısıyla annelikle beraber fazla kilolar hayatıma yerleşti.

Yazının Devamını Oku

Dilimiz kimliğimizdir

Dijital çağın nimetlerinden hepimiz sonuna kadar yararlanıyoruz. 

Ama... Çoğumuz artık okumuyor, izliyoruz. Bir-iki dakikadan fazla hiçbir konuya odaklanamıyoruz.
Yani bir yandan da sürat çağının bedellerini ödüyoruz.
Değişen zamanın olumsuz etkilediği alanlardan biri de dil bilgisi...
Artık en sıradan kelimeler bile doğru yazılamaz hale geldi. Yazmayı geçtim, doğru telaffuz bile edilmiyorlar artık. Elbette bu noktada radyoculara ve ekran yüzlerine önemli görevler düşüyor.
Doğru telaffuzun online eğitmenleri de onlar olmalı... Düzgün telaffuzları ve akıcı Türkçeleriyle herkes için örnek teşkil etmeliler.
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu da Türkçeyi korumak adına güzel işlere imza atmayı sürdürüyor.
Dilimizin doğru ve anlaşılır biçimde kullanılması için çalışmalar yürüten Üst Kurul, son olarak daha önce bastırmış olduğu telaffuz sözlüğünü yeniledi.

Yazının Devamını Oku