GeriTufan DALGIÇ Denizin dibi ne olacak?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Denizin dibi ne olacak?

2 Temmuz tarihinde kaleme aldığım köşe yazımda Bandırma ve Erdek körfezlerinde deniz tabanından alınan örnekleri ve yapılan bilimsel çalışmayı gündeme getirmiştim.

Önümüzdeki günlerde bu araştırmanın ön raporu yayınlanacak. Bilim insanlarının bölgemizde yaptığı çalışmalarda Erdek ve Bandırma Körfezi zeminindeki çökeltiden toplamda 69 sediment ve karot örneği alındı. Örneklerin laboratuvar ortamında incelenmesinin ardından geçmiş yıllarda bölgenin kirlilik durumu verilerle ortaya konacak. Burada yapılan çalışmada Bandırma Körfezinde alınan zemin örneği, siyah ve çürük yumurta kokusuna sahip çamurdu. Bu çamurun oluşma nedeni ise kanalizasyon atıkları. Kısaca Bandırma Körfezinde dibe yayılmış olan bir kirlilikle de karşı karşıyayız.
*
Geçtiğimiz günlerde yapılan Bandırma Atık Su Arıtma Tesisi ve Altyapı yatırımları konusundaki tanıtım toplantısında Bandırma’nın 2023-2024 yıllarında biyolojik arıtmaya kavuşacağı anlatıldı. Projeye start verildi. 2006 yılında Belediye Başkanı Cemal Öztaylan döneminde başlayan proje, Sedat Pekel’e devam etti. 2014 yılında da Büyükşehir Yasası kapsamında BASKİ’ye geçti. Büyükşehir Belediyesi de bu projeyi devam ettirerek sonunda bugünlere gelindi. Şunu özellikle vurgulamak gerekli; siyasi partileri farklı olmasına rağmen her belediye başkanı bu projeye sahip çıktı. Olması gereken oldu. Geçtiğimiz gün yapılan toplantıda hem Büyükşehir Belediye Başkanı Yücel Yılmaz, hem Bandırma Belediye Başkanı Tolga Tosun, arıtma tesisi projesinin önemini vurgulayarak hayata geçirilmesi için işbirliği içinde çalıştıklarını anlattılar. Yücel Yılmaz, yol kazılarından ve çalışmalardan dolayı bir süre halkın konforunun bozulacağını belirterek bir noktada arıtma tamamlanana kadar sabır istedi. Maliyeti 20 milyon avroya ulaşan projenin; Avrupa Birliği Katılım Öncesi Mali Yardım Fonu (İPA) yüzde 85, Çevre ve Şehircilik Kalabalığı yüzde 6, BASKİ yüzde 9’unu karşılayacak.
*
Bizim toplum olarak sorunumuzun müsilaj olana kadar denizdeki kirliliği görmezden gelmemiz. Şimdi yüzeydeki müsilaj sona erdiğine göre denizdeki kirliliği gündemimizden belki de çıkaracağız. Halbuki denizdeki kirlilik yalnızca yüzeyde değil, dipte devam ediyor ve dipteki kirlilikle ilgili çok kısıtlı bilgiye sahibiz. Yukarıda anlattığım gibi arıtma tesisi ile Bandırma’nın kanalizasyon atıkları artık derin deşarjla denize gitmeyecek ama onlarca yıllardır körfezin dibinde biriken bir kirlikle de karşı karşıyız. Dolayısıyla bugün müsilaj konusunda yapılan çalışmalar, özellikle Bandırma Körfezi gibi alanlarda dip temizliği yapılmasını da kapsamalı. Umarım bu konuda da adımlar atılır.

X

Kitap günlerini geride bıraktık

20-26 Eylül tarihleri arasında Bandırma Belediyesi tarafından düzenlenen “3’üncü Bandırma Kitap Günleri” bir hafta boyunca Cumhuriyet Meydanı’nda 52’i yazarı ve 40 yayın evini konuk etti.

Kitap günleri kapsamında yazarların yanı sıra aralarında siyasetçilerin de bulunduğu 16 tanımış isim söyleşiler gerçekleştirdi. Kitap günleri birçok farklı tartışmayı da beraberinde getirmiş olsa da salgın döneminde evlerine kapanan insanların bu tip etkinliklere ihtiyaç duyduğunu ve alanı doldurduklarını gördük. Etkinliğin organizasyonunda başta kültür müdürlüğü personeli olmak üzere Bandırma Belediyesi ciddi emek verdi ve ufak tefek eksiklikleri saymazsak kitap günleri sınavından başarıyla geçtiler.
Burada özellikle dikkat çekmek istediğim nokta; Bandırmalı yazarlar ve yurdun dört bir yanından konuk olarak kitap günlerine katılan yazarlar hep birlikte kendilerine ayrılan aynı alandaki masalarda imza etkinliklerini gerçekleştirdi. Özellikle, Bandırmalı yazarların da okurlarıyla buluşmasının önemsendiği bir kitap günlerini daha geride bıraktık. Unutmadan! Yanlış kullananları bir kez daha buradan uyarmak gerekli; yazarın, şairin, sanatçının “yereli” olmaz. Üreten insanların ortaya koydukları düşünce her zaman evrenseldir. Kitaplara konu olan mekanlar, kişiler Bandırma’ya ya da farklı bir kente dair olabilir. Bu kentte yaşamak ya da kitaplarına Bandırma’yı konu etmek yerellik anlamına gelmez. Önemli olan ortaya koyduğun düşüncenin evrenselliği daha doğru bir tabirle eserlerin okuyan insanların yaşamlarına öykünebilmesidir.

SANATI VE SANATÇILARI İÇSELLEŞTİRMEK

Yukarıda kitap günlerinde başta Bandırma Belediyesi Kültür Müdürlüğü ve belediye personelinin verdiği emekten kısaca bahsettik, hepsinin ellerine sağlık. Ancak böyle etkinliklerin mutfağında önemli sorumluluklar alan insanlar vardır, bunları pek bilmeyiz. İşte bu “Kitap Günleri”nde de çok yakından tanıdığım CHP Bandırma Belediye Meclis Üyesi Nüvit Erten’in büyük emeği olduğunu biliyorum. Bizim için önemli olan Erten gibi insanların sayısını Bandırma’da artırabilmek. Çünkü Erten, Bandırma’nın entelektüel yaşamına yıllarca emek vermiş, birçok sanatçıyı da yakından tanıyan, yazın ve sanat alanında üretim yapan hemen herkesle aynı kaygıları taşıyan ve onların sesi olan bir isim. Kısacası Nüvit Erten, sanattan yana, şiirden yana, sanatçıdan yana... Kitap günlerinin arifesinde yaşadığı rahatsızlık edeniyle Kitap Günlerinin 2 ve 3’üncü günlerinde alanda bulunamasa da geri kalan günlerde hep alandaydı. Buradan Erten’in de ellerine sağlık diyelim.

EKSİKLER ORTADAN KALKSIN

Yukarıda kısaca değerlendirdiğimiz kitap günlerinde elbette eksiklikler de yaşandı. Bu eksiklerin başında da yazarlara imza günü için ayrılan alanın mevsim şartlarına uygun yapılmaması geliyor. Bir diğer sorun da yayın evleri davet edildiği için Bandırma’da faaliyet gösteren kitapçılara alanda yer verilememesi. Bu konu her ne kadar yayınevlerinin tutumuyla ilgili olsa da Bandırma Belediyesi Bandırmalı kitapseverlere de bir şekilde destek olmalı, yaşatmalı. Bandırma’da gerçekleştirilen kitap günlerinde tutumlu da davranıldı. Benim ulaştığım bilgilere göre; 1 hafta süren Kitap Günleri’nin maliyeti 350-400 bin lira arasında. Kısacası bu iş için milyonlar harcanmadı, harcanmasın… Kürsüler, kitap fuarları, söyleşiler kendini halkın üstünde gören seçkinci-elitistlerin değil, her zaman kendini halka anlatma ve halkı dinleme amacında olan sanatçıların olsun…

Yazının Devamını Oku

Çocuklar dünyayı değiştirir

Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen ‘İlköğretim Haftası’ kutlamaları kapsamında Hasana Atlı İlkokulu’nda tören düzenlendi ve yaklaşık bir buçuk yıldır okullarından ayrı kalan öğrenciler, arkadaşlarıyla, öğretmenleriyle buluştu.

Yazıma konu olan durum ise; okulların açılması değil, Hasan Atlı Okulu’nun bahçesinde fazlalık olarak toprağın üzerine bırakılan bir bordürü bir öğrencinin tuvale dönüştürmesi ve koronavirüs döneminde açılan okullarımız için bana bir konuda ilham vermesi. Yetişkinler ile çocukları ayıran en önemli özelliğin hayal gücü olduğunu hep düşünmüşümdür.
İlköğretim Haftası törenlerinde Hasan Atlı İlkokulu’nun bahçesinde gördüğüm bordür üzerine yapılan resim de bir kez daha bana bunu hatırlattı. Bir çocuğun o bordür üzerine yapmış olduğu resimde sarı bir güneş, mavi bulutlar, kollarını havaya kaldırmış bir kız ve kocaman bir bina vardı. Yolu yapanlar için fazlalık olarak görülen ve toprağın üzerine gelişi güzel bir şekilde bırakılan bordür, bir çocuğun tuvali oldu ve şimdi ben de o yapılan resmi görerek sizlere çocukların kalıpların dışına çıkan hayal gücünü anlata bilme imkanı yakaladım.
*
Yukarıda anlattığım resmi yapan çocuk aslında yalnızca bir resim yapmadı. Bulunduğu ortamı resimle güzelleştirdi ve yaşadığı o ortama aslında bir değer kattı. Yetişkin bakış açısıyla düşündüğümüzde çocuğun aynı resmi bir kağıda yapmasının daha doğru olduğunu ya da çizgilerinin daha güzel olacağını düşünebiliriz. Çünkü bizler bir şey yaparken önceliğimiz diğer insanların tepkileridir, beğenilme isteğidir. Oysa bu resmi yapan çocuğun ne birlerine yaptığı resmi beğendirme derdi vardı ne de birileri tarafından onanmaya ihtiyacı… Aslında bu resmi yapan çocuk resim sanatı ile bulunduğu ortamı değiştirmek istedi. Buna benzer şeyleri çocuklarda çok sık görebiliyoruz. Bulundukları alanlara resim yapma daha doğrusu o ortamı değiştirme içgüdüsüne sahipler sanki…

OKULLAR DAHA DA RENKLENSİN…

Yukarıda anlattığım bir bordür taşına yapılan resim, yaşadığımız koronavirüs salgını döneminde okullarda birçok farklı etkinlik yapılarak çocukların okullara duydukları aidiyeti artırabileceğimizi aklıma getirdi. Bir buçuk yıldır okullarından uzak kalan öğrenciler ne yazık ki adaptasyon sorunu yaşıyor ve bu konuda da yapılacak en önemli şey çocukların okula karşı duyduğu aidiyet duygusunu artırabilmek. Okulun gri taşlarını tuvale dönüştüren, hayal güçlerini o taşlara işleyen çocuklar okullarını daha çok sahiplenmez mi? Eğitimi, öğretimi dört duvar arasına sıkıştırarak çocukları gökyüzünden alıkoyuyoruz. Belki koronavirüs sürecinden birkaç iyi şey çıkarabiliriz. Ne bileyim bazı dersler mevsim elverdiğince bahçede, ağaçların altında işlenir. Belki öğretmenler çocukların bordürlere, duvarlara resim yapmasına izin verir. Çocukların baştan aşağı emek vererek resimleriyle donattıkları okullar, gerçekten artık onların okulu olur.
Bugün yaşadığı çevreyi değiştiren, güzelleştiren o çocuklar, gün gelir dünyayı değiştirir, dünyayı dönüştürür…

Yazının Devamını Oku

“Unutulmuşlar Kasabası”nı anımsayın

Geçtiğimiz günlerde Bandırma’da yaşayan hayvan aktivisti Haluk Kenanoğlu’nun Erdek Düzler’de iki yıl önce “Unutulmuşlar Kasabası” adıyla kurduğu çiftliğin konuğu olarak burada yaşanan hüzne, umuda ve sevince tanıklık ettim

DHA için yaptığımız röportajda Kenanoğlu tek tek cinsel istismara ve şiddete uğramış hayvanların hikâyelerini anlattı. Türkiye’nin çeşitli illerinde şiddette ve istismara maruz kalmış hayvanlar bu kasabada hayata tutunuyor. Kasaba sakinleri arasında 54 köpek, ördek, hindi, martı, kaz, güvercin gibi 230 kanatlı hayvan, bir at, bir oğlak, dört kaplumbağa kirpi ve bir de fındık faresi bulunuyor. Kasabada bulunan her hayvanın bir isimi de var. Kenanoğlu, her hayvanın kendini özel hissetmesi, değerli olduğunu görmesi adına her birine isim vermiş. Kenanoğlu’nun verdiği sevgi ve isimler birleşince “Unutulmuşlar Kasabası” sakinleri de artık hayata umutla bakıyorlar. Tek istedikleri de sevilmek. Aslında bu hayatta hepimizin istediği tek şey sevilmek değil mi?

Çekim için 54 köpeğin bulunduğu alana girerken Haluk Kenanoğlu beni uyarıyor: “ Hepsi üstüne atlayacak, birini sevip diğerlerini sevmemezlik etme.”
Birkaç dakika köpeklerle zaman geçiriyorum, kayda hemen girmiyorum. Köpeklerden birkaçı Haluk’a bir kaçı da bana yöneliyor. Çekime başladıktan sonra sol kolumda bir ağırlık hissettim. Daha doğrusu birkaç dokunuşun ardından kolumda bir ağırlık oluştu. Çekimi de yarım bırakmamak için dokunuşlara rağmen devam ettim ama kolumdaki ağırlık hareketlerimi de kısıtlayınca kayıttan çıkmadan kamerayı sadece sağ elime alarak baktığımda. Bizim tontiklerden birinin ben çekime başladığımdan beri sevilmeyi beklediğini gördüm. Bu kısacık an kameraya da yansıdı. Belki bir gün anılarımı yazarken ya da haberlerde başımıza gelen ilginç durumları anlatırken bu görüntüyü okurlarımla paylaşırım…

O kocaman köpeğin başını okşayıp tekrar çekime döndüm. Döndüm ama o köpeklerin sevgiyle tanışıp diğer insanlardan da sevgi beklemesi dikkatimi çekti. Kenanoğlu aslında bunca hayvana babalık yapmak, onları doyurmak ya da tedavi etmekle değil, onlara sevgisini vermesiyle aslında başlı başına büyük bir iş yapıyor. Beni de hayvanlar onunla birlikte gördükleri için tıpkı ona davrandıkları gibi davranıyorlar ve onları sevmemi bekliyorlar. Aslında yaptığımız haberin özü de sevgi. Biz Haluk Kenanoğlu’ndan hayvanların nasıl sevileceğini, hayvanların insanları nasıl sevdiğini öğreniyoruz. 10 yıl boyunca taş taşımış Zigana isimli at Haluk’u görür görmez yanında bitiyor. Annesini emememiş Yağız isimli oğlak hep peşinde... Ördekler, kazlar Haluk’un belki de günlerce emek verip yaptığı küçük havuzda mutlu, Hindi Toygar hep bir şeyler anlatmak istiyor. Haluk’un adını Vurgun koyduğu ve Erdek’te demir sopalarla dövülen o güzel köpek sevginin gücüyle artık yürümeye başladı.

HAYAT BOYU HEP TÜKETİYORUZ

Biz insanoğlu o kadar benciliz ki, hep sevilmek istiyoruz ama bir başka canlının sevilme ihtiyacının olmadığını düşünüyoruz. Köpekler, kediler bitkiler… Doyurduk mu, suyunu verdik mi? her şey bizim için bitiyor. Oysa bizim için sevgi nasıl hayatı anlamlı kılıyorsa, onlar için de tıpkı öyle. Aramızdaki tek fark onlar bizim gibi dile gelip anlatamıyor. İşte onların anlatamadığını biz Haluk Kenanoğlu gibi insanlardan öğreniyoruz. Biz sevgiyi kendi aramızda tüketirken, Haluk sevgiyi o hayata tutunmalarını sağladığı hayvanlarla çoğaltıyor. Biz sevgiyi yalnızca insanlar arasına hapsederken O sevginin türler arasında bir değer olduğunu bize gösteriyor. Sözün kısası; sevgiden yana hatırlayacağınız her şey “Unutulmuşlar Kasabası”nda. Bize düşen en büyük sorumluluk ise Haluk Kenanoğlu’na maddi ve manevi destek olmak, sevginin çoğalmasına ortak olmak… Ne bileyim belki bir gün Haluk Kenanoğlu gibi insanların sayısı birken beş olur, yaşadığımız bütün kötülüklerin karşısında umut olur…

Yazının Devamını Oku

Konsey seçimlerinin ardından

Bandırma Kent Konseyi seçimleri üçüncü turda Murat Ergöz’ün 64 oyuna karşın Serdar Polat’ın 115 oy alarak galibiyetiyle sonuçlandı. Kent Konseyi seçimleri, “taraf olmak”, siyasi partilerin ve belediye başkanının desteği gibi birçok tartışmayı da içinde barındıran bir süreç…

Geçmişte benzer şeyleri çok yaşadık. Elbet kent konseyi başkan adayları birilerinden destek isteyecek ve birileri de ekip olarak kendi adaylarına çalışacak ama önemli olan demokrasi kültürünü zedelemeden, insan onurunu kırmadan oylara talip olabilmek. Son yaşadığımız seçimde de Murat Ergöz’ün arkasında Cumhur İttifakı, Serdar Polat’ın ise Millet ittifakı vardı diyebiliriz. Buradaki önemli nokta; AK Parti, MHP ve onlara yakın STK- sendikaların bir başkan adayı çıkartmak yerine Murat Ergöz üzerinden seçime müdahale etmesi. Bazı iddialara göre son gece hazirun listesine 50-60 civarında dernek ve STK bile eklenmiş. Cumhur İttifakı, Ergöz ve Tolga Tosun arasında geçmişte yaşanan tartışmalar, CHP içindeki küskünlerin Ergöz’ü desteklemesi gibi durumları düşünerek kendine bir seçim galibiyeti çıkarmak istedi, ancak başarılı olamadı. İşte Cumhur ittifakı, AK Parti İlçe Başkanı söylediği için yazmakta sakınca görmüyorum. Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Serdar Polat’ın başkan adaylığından rahatsız oldukları için önce kendileri bir aday arayışına girişti ve ardından da bu konuda başarı sağlayamayınca pragmatik bir siyaset anlayışıyla Murat Ergöz’ü destekledi.

Siyasette bazı durumlar vardır. Kendi tabanınızı konsolide etmeye çalışırken bir bakmışsınız sizin karşıtlığınız rakibinizin tabanını konsolide etmiş. Bu seçimlerde de yaşanan biraz öyle bir durumdu. Cumhur İttifakı’nın yaptığı yanlışları sıralayacak olursak; bir aday dahi çıkaramadı, var olan sürtüşmelerden faydalanmak istedi başaramadı. Mesut Tatlıdil 80 oy alırken, yaklaşık 2 yıl önce TEMA Bandırma Şubesini arkadaşlarıyla birlikte kuran 33 yaşındaki Burak Uğur 114 oy aldı. Daha da kötüsü Cumhur İttifakı’nın burada aday gösterebileceği genç bir ismi muhtemelen yok. Açıkça taraf olup sıradan bir kent konseyi seçiminde dahi Cumhur İttifakı bileşenleri süreci iyi yönetemiyorsa bu üst düzey yöneticilerin elbette dikkatini çekecektir.

BRAVO BURAK UĞUR…

Her zaman gençlerin siyasette ve STK’larda aktif rol alması gerektiğini söyledim. Kent Konseyi Yürütme Kurulu Seçimlerinde Polat’ın listesinde yer alan Burak Uğur ve Ümit Doğan en çok oy alan iki isim oldu. Her iki isim 114 oya ulaşarak ciddi bir başarı sağladı. Ben buradan yaklaşık 2 yıl önce arkadaşlarıyla birlikte Bandırma’da TEMA’nın şubesini kurarak çocuklardan yaşlılara herkesin yaşamına dokunmaya çalışan Burak Uğur’u tebrik etmek istiyorum. Gençlerin bizlerin desteğine ihtiyacı var ve gençler işlerini, dernekçiliği, siyaseti hakkıyla yaptıktan sonra gerçekten toplumda da sandıkta da karşılık buluyor.

Yazının Devamını Oku

Nasıl bir Kent Konseyi?

Sivil toplumun yönetim sürecine katılması için 2006 yılında Resmi Gazetede yönetmeliği yayınlanarak yaşamımıza giren Kent Konseyleri, o günden bu yana da birçok tartışmayı beraberinde getirdi.

Yönetmelik kapsamında faaliyet tanımının belediyelerin yetki alanı ile kesişmesi nedeniyle birçok belirsizlik hatta sorun yaşanıyor. Giderleri belediye tarafında karşılanan, belediyeye tavsiye kararı alan yani ekonomik bağımsızlığı ve hukuki bir yaptırım gücü olmayan Kent Konseyleri, kurulduğu günden bu yana birçok tartışmaya neden oldu. Bunların başında da “belediye ile uyum içinde çalışma” söylemi yer alıyor. Yönetmelikleri temel aldığımızda belediyeye yalnızca tavsiye kararı alan, hukuki yaptırım ve ekonomik gücü bulunmayan Kent Konseylerinin belediye ile uyum içinde çalışmasının zorunlu olduğunu görüyoruz. Kaldı ki, aslında Kent Konseylerinin kuruluşunun bir nedeni de belediye çalışmalarına sivil toplumu ortak etmek ve belediye çalışmalarına katkı sağlamak. Ancak egosu yüksek, kendi reklamını yapma derdinde olan kişilerin Kent Konseyi Başkanı olması, kendini belediye başkanıyla yarıştırması gibi durumlar yaşandığında da belediye ile uyum içinde çalışacak bir yapı oluşturulamıyor ve bu durum kente zarar veriyor.

HENÜZ ADAY YOK

Temmuz ayı içinde Bandırma’da Kent Konseyi seçimleri yapılacak. Henüz resmi olarak adaylığını açıklayan kimse yok. İsimler ortaya çıktığında tek tek yapacakları çalışmalar üzerine de elbet konuşacağız ama Bandırma’nın ihtiyaçlarını göz önüne alarak seçimler öncesi önemli birkaç noktaya dikkat çekmek gerekli… Öncelikle projeler üretmesini belediğimiz Kent Konseyi; belediye, kurumlar ve STK’larının yanı sıra üniversiteler ile de birlikte çalışma koşullarını oluşturmalı. Bu birliktelik bilimsel projelere dönüştüğünde aynı zamanda kent hafızası da oluşacaktır. Örnek vermek gerekirse; son dönemde Marmara Denizindeki kirlilikle boğuşuyoruz. Bu çevre sorununun yanı sıra Bandırma’da kanser hastalığının yoğun olarak görüldüğü konuşuluyor. Ancak kanser konusunda bölgemizi kapsayan tek bir çalışma yok.

BELEDİYE İLE İŞBÖLÜMÜ NASIL OLMALI?

Yukarıda Kent Konseyi ile belediye yetki alanının kesiştiğine değinmiştim. Bu kesişme beraberinde bazı belirsizlikleri de getiriyor ve bu nedenle ortak akıllı etkin kılarak işbölümü yapmak çok önemli. Bu konuda da Bandırma’nın en büyük sorunlarından biri durumuna gelen trafikten bahsetmeliyiz… Trafik aslında Balıkesir Büyükşehir Belediyesinin yetki alanında ancak bu dönemde Bandırma Belediyesi ile birlikte çalışılmaya başlandı. Bandırma Belediyesi, Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi de işin içine katarak trafik çalıştayı düzenledi. Konuyla ilgili öğretim üyelerinin çalışmaları devam ediyor. Veriler ışığında Bandırma’da yeni düzenlemeler yapılacak. İşbölümü ve ortak akıl dediğimiz kavram tam burada devreye giriyor. Kent Konseyi bu çalıştaya paralel olarak, trafik sorununun insan yaşamına etkisini masaya yatırabilir ve toplumda trafik bilinci oluşturmak için çalışma yapabilirdi. Kısacası; ortak akıl, çok seslilik ve uzlaşı kültürünü etkin kıldıktan sonra Kent Konseylerinin yapacağı çok iş var.

Yazının Devamını Oku

21.06’da tutanak olur mu?

Normalleşme dönemiyle birlikte esnaf dükkânının başına geçti. Kafeler, restoranlar pazar hariç 21.00’a kadar müşterilerine hizmet vermeye başladı.

Sokağa çıkma kısıtlamasının başlama saati ise 22.00 olarak belirlendi. Aylardır kapalı olan, kiraları, borçları, faturaları birikmiş esnaf için normalleşme dönemi umut oldu ama koronavirüs salgınının ekonomik olarak en ağır bedelini ödeyen esnaf için zararları kapatmak belki de yıllar alacak. Özelikle eğlence sektörü hala işvereniyle, çalışanıyla, müzisyeniyle büyük sorunlar yaşamaya devam ediyor. Bu dönemde işyerlerinin açılması önemli bir adım olsa da beraberinde sıkıntılı bir süreci de getirdi. Bu süreci kısaca özetlemek gerekirse; saat 21.00’a kadar açık kalabilen mekânlara bu saatten sonra denetim yapılarak tutanak tutuluyor. Bu tutanaklar mülki amirin imzasının ardından cezaya dönüşüyor.
*
Böyle bir duruma tesadüfen rastladım ve hem emniyet güçlerinin hem esnafın içinde bulunduğu durumu anlatma gereği duydum. Öncelikle emniyet güçleri kendilerine verilen emri, genelgeleri uyguluyor ancak bu emir ya da genelgeler konusunda denetimleri yapan ekiplere inisiyatif kullanma şansı verilmezse önümüzdeki günlerde de çok esnafın canı yanacak gibi gözüküyor. Şöyle ki, genelgeye göre esnaf mekânı 21.00’de kapatmak zorunda, oturur durumda müşteri bulunmaması gerekiyor ancak sokağa çıkma kısıtlamasının 22.00’de başlaması nedeniyle müşteriler oturmaya devam etmek ya da mekânın kapandığı son dakikaya kadar süreyi değerlendirmek istiyor.
*
Mekânlara gelen kişilerin daha çok eş dost olduğunu da düşünürsek esnaf servisi kapasa dahi insanları tam saat 21.00’de kaldırmakta zorluk yaşıyor. Gelen müşteriler de zamanı son dakikasına kadar kullanmak isteyince hesap, lavabo gibi ihtiyaçlar nedeniyle mekândan ayrılma saati sarkıyor. Bu durumun bedelini de ne yazık ki esnaf ödüyor. Benim tanık olduğum olayda ise tutanak saati 21.06 olarak kayıtlara geçti. Doğal olarak esnaf ve içerideki müşteriler yapılan uygulamaya tepki gösterdi. Burada yapılması gereken cezalandırmak değil, iletişimi geliştirmek. Uyarı mekanizması oluşturmak… Esnaf için dükkânlarının aylardır kapalı olması zaten yeterince büyük bir ceza. Bu dönemde uyarı olmadan, dakika sayarak tutanak tutmanın kimseye faydası yok.

Yazının Devamını Oku

Marmara’yı kirletenler açıklansın

Marmara Denizinde karşılaştığımız müsilaj sorununun temelinde yatanın çevre kirliliği olduğunu artık hemen herkes biliyor.

Yıllardır Marmara Denizi kentlerin kanalizasyonları, fabrikalar ve gemiler tarafından kirletiliyor. Bu verilen zararın da insanlara bir geri dönüşünün olabileceği belki bugüne kadar hiç aklımıza gelmedi ama doğa o kirliliği yaklaşık bir aydır müsilaj olarak yüzümüze vuruyor. Balıkçılar balık tutmakta zorlanırken müsilaj su soğutmalı motora sahip teknelerin soğutma borularını tıkıyor. Bir çok insan denize girmekten ve balık tüketmekten çekiniyor. Uzun vadede ise ne ile karşılaşacağımızı bilmiyoruz.
*
Tarım ve Orman Bakanlığı, hemen her yıl hileli ürünler ve bunları üreten firmaları açıklayarak bir noktada kamuoyunu adı geçen firmalara karşı uyarıyor. Buradaki temel amaç toplum sağlığının korunması. Peki, benzer bir uygulama çevreyi kirleten kuruluşlar için yapılamaz mı? Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, bugün karşı karşıya kaldığımız deniz kirliliği konusunda 22 maddelik eylem planı hazırladı. Bu planın bir parçası da Marmara Denizini kirleten kuruluşların açıklanması olabilir. Bu süreç şeffaf bir şekilde çevre temizliği faaliyetlerinin sürdürülmesine olanak sağlar ve çevre konusunda ciddi bir kamuoyu oluşturur. Böyle bir liste açıklandığında artırma sistemi olmayan firmalar üzerinde ciddi bir kamuoyu baskısı da oluşacaktır.
*
Çevre konusunda bakış açımızı değişmediğimiz sürece bugün Marmara Denizi’nde müsilaj ile uğraşan bizler, yarın farklı hatta çok daha kötü çevre sorunlarıyla yüz yüze kalabiliriz. Çevre konusunda yapılacak en önemli şey şeffaf denetim ve denetim sonuçlarının kamuoyuna açıklanması. Müsilaj nedeniyle devlet birçok olanağını seferber etti. Denizde temizlik başladı ve bu süreç üç yıl gibi bir süre alacak. Bu noktada dikkat çekmek istediğim çevreye verdiğimiz zararı geri döndürmeye çalışmak onu kirletirken elde ettiğimiz paradan çok daha fazlası. Ekonominin dışında bir de insan ve hayvan sağlığına verilen zararlar var ve bunun para ile ölçülemeyecek kadar büyük bir yükü var. Kısaca çevre konusunda yapmamız gerek ilk şey çevreyi temizlemek değil, çevreyi temiz tutmayı öğrenmek.

Yazının Devamını Oku

Onlar çalmayı özledi, biz dinlemeyi…

Koronavirüs salgınından ekonomik olarak en çok etkilenen kesimlerin başında sanatçılar geliyor. Tiyatrocular, müzisyenler 1 yılı aşkın süredir sahnelerden uzak ve adeta yaşam mücadelesi veriyorlar.

Son günlerde yeni yapılan açıklamalara göre Kültür ve Turizm Bakanlığı “Müzik Susmasın” sloganıyla müzisyenlere 3 bin lira destek verileceğini duyurdu. Salgının işsiz bıraktığı müzisyenler için bu kampanya güzel bir haber; ancak önemli olan müzisyenler ve tiyatrocular için kalıcı çözümlerin üretilmesi. Bu da onların tekrar sahnelere dönmesini sağmaktan geçiyor
Gençlik yıllarında müzik yapan biri olarak müzisyenlerin bugün yaşadığı sorunları çok iyi anlıyorum. Birkaç müzisyen arkadaşımla da görüşerek yaşadıkları sorunları dinledim. Ülkemize müzik çok geniş bir yelpazeye sahip. Düğünler, konserler, eğlence mekânlarındaki canlı performanslar, müzik aleti ve ses ekipmanı sağlayan firmalarla birlikte müzik, çok geniş bir kesimin ekmek parası kazandığı bir alan. Müzik sektörü büyük ölçüde kayıt dışı ve müzisyenler gecelik aldıkları ücretlerle geçiniyorlar, birçoğunun sosyal güvencesi yok. Müzisyenler salgın öncesinde de birçok sorun yaşarken salgın yaşadıkları sorunlara tuz-biber ekti. Bu dönemde kapanma ve yasaklar nedeniyle işsiz kaldılar, ekonomik olarak gerçekten zor durumdalar. İşsiz kalan müzisyenlerin intihar haberlerine üzülüyoruz ve intihar edenlerin sayısı ne acı ki 100’ün üzerinde. Korkarım, bu yaz sahnelere dönemezlerse ve ekonomik sorunlarına çözüm bulunmazsa acı haberler gelmeye devam edecek.

BAKIŞI DEĞİŞTİRMEK GEREK

Salgın döneminde işsiz kalan birçok müzisyen, müzik aletlerini satmak zorunda kaldı. Yaz sezonunda da işlerin nasıl olacağı belirsizliğini koruyor. Mekânlar açıldı ancak 18.00 ile 21.00 arası canlı müzik yapmak mekân sahiplerine pek verimli gelmiyor. Düğünlerde Temmuz ayından itibaren müzik olacak; ancak bunun süresi de kısıtlı. Düğün orkestraları da muhtemelen az çaldıkları için salgın öncesi kazandıkları paraları kazanamayacak. Düğün sahipleri az çalındığı gerekçesiyle fiyatları aşağı çekmek için elinden geleni yapacaktır. Umarım pazarlık yaparken müzisyenlerin 1 yılı aşkın süredir işsiz olduğu gerçeğini de hesaba katarlar. Pazarlıklarını önce vicdanlarıyla yaparlar.
Yukarıda bu dönemde müzisyenlerin yaşadıklarını kısaca anlatmaya çalıştım. Aslında yaşanan bu süreçte atılacak en önemli adım mekân sahibi ve müzisyeni bir bütün olarak ele almak. Hatırlayacağınız gibi salgın döneminde kısa çalışma ödeneği uygulamasıyla birçok çalışana ve bu sayede işverene destek olundu. Müzisyenler ise kayıt dışı çalıştıkları için bu gibi olanaklardan yararlanamadı. Burada müzisyenleri kayıt altına almak gerçekten de zor çünkü sabit bir işyerinde çalışmak bu sektörde pek rastlanan bir durum değil. Dolayısıyla burada mekânlara teşvik uygulanabilir. Kısaca özetlemek gerekirse; canlı müzik yapan mekânların belli ruhsatları var ve eğlence vergisi ödüyorlar. Bu dönemde de birçok mekânın müzik yapıp yapmayacağı belirsizliğini koruyor. Çalıştırdığı müzisyen başına bu mekânlara teşvik verildiğinde hem esnaf hem müzisyen kazanmış olacaktır. Yapılan teşvikler istihdama dönüşecektir. Bu vergi indirimi, nakit destek gibi birçok farklı şekilde yapılabilir. Çözüm üretmenin yolu istihdam sağlamaktan geçiyor.
Aslında müzisyenler bizim terapistimiz. Onların çaldığı şarkılarla kimi zaman eğleniyor kimi zaman hüzünleniyoruz. Onlar çalmayı özledi, biz dinlemeyi…

Yazının Devamını Oku

Bunun adı resmen engelliye ‘İşkence’

Son dönemde kadına, çocuklara, engellilere ve hayvanlara yönelik şiddet haberlerinin arttığına tanık oluyoruz.

Şiddetin temelinde yatan; bir başkasını kontrol altına almak ya da ona güç kullanarak rızası dışında bir şeyler yaptırmak olarak kısaca açıklanabilir. Bu nedenle yukarıda saydığım dezavantajlı grupların kendini güçlü hissetmek isteyen kişilerin hedefinde olduğunu kolayca söylenebilir. Ekonomik, psikolojik ve fiziksel şiddet şeklinde bir ayrım yaptığımızda da bütün bu eylemlerin kişinin iradesini hedef aldığını görürüz. Kısacası şiddet azına, çoğuna bakılmaksızın aslında bir insanlık suçudur ve bu suç kendini savunamayacak durumda olan kişilere uygulandığında yalnızca şiddet değil, işkence suçu olarak nitelendirilmelidir. Dolayısıyla dezavantajlı gruplara uygulanan şiddet aynı zamanda bir işkence suçudur.
*
Engelliler konusuna biraz daha eğilecek olursak aslında onların yaşamlarını idame ettirmek için kullandıkları araç ve gereçler de onların bedenlerinin bir parçası duruma gelmiştir. Geçtiğimiz yıllarda Bandırma’da yaşadığımız olaydan konuyu örneklendirecek olursak; akülü tekerlekli sandalyesi çalınıp yakılan genç bir engelli günlerce sokağa çıkamadı.
*
Bu hırsızlığı yapan kişiler sizce de o gencin dışarı çıkmasını engelleyerek ona işkence yapmış sayılmaz mı? Bandırma’da yaşadığımız bir diğer olay ise; 68 yaşındaki işitme ve konuşma engelli Münire Ş.’nin evine giren 19-20 yaşlarındaki hırsızların ona uyguladığı işkence. İşkence diyorum çünkü Münire Ş.’nin kolundaki iki bileziği almak isteyen iki zanlı, bilezikleri çıkarmak için eline defalarca tornavida saplamışlar, bağırmasın diye ağzına atlet tıkamışlar, sürekli darp etmişler, bir zanlı dizleri ile vücuduna bastırmış bunlar yetmezmiş gibi bir de ipi boynuna dolayarak boğmaya çalışmışlar.
*
Mağdur kadının boynunda ve ellerinde yaralar oluşurken zanlıların ayağına vurması ve bastırması sonucunda ayağı da kırılmış. Olayın ardından iki bileziği alıp Yalova’ya kaçan zanlılar o gün içinde çaldıkları bileziklerle birlikte polisin başarılı operasyonu sayesinde yakalandı. Olayın bir başka travmatik yanı ise iki hırsıza yardım eden 18 Yaşındaki F.A. isimli kadının Münire Ş.’nin komşusunun kızı çıkması. Mağdur kadının bana anlattıkları ışığında olayın yalnızca hırsızlık ya da yaralama değil aynı zamanda açıkça işkence hatta işkence ederek öldürmeye teşebbüs olduğunu söylemek hiç zor değil. Bundan sonrasına tabii yüce Türk adaleti karar verecek.

NASIL KORUYABİLİRİZ?

Yazının Devamını Oku

Bandırmaspor hedefine ulaştı

Royal Hastanesi Bandırmaspor, bu sezon çıktığı TFF 1. Lig’i 42 puanla 11. sırada bitirerek bu ligde kalıcı olacağını kanıtladı. Yeni sezonda 7 takımın geleceği 1. Lig’de bordo beyazlı takım, daha iyi bir bütçeye sahip olması gerekiyor.

Royal Hastanesi Bandırmaspor, 2020-2021 sezonunda TFF 1. Lig’de mücadele ederken, ligi 11. sırada tamamlayarak ligin başında belirlediği “açık ara ligde kalmak” hedefine ulaştı.
Son maçlarda puan kaybı yaşamasa belki de Bandırmaspor’u play- off oynarken de görecektik ama olmadı. Önümüzdeki sezonda Bandırmaspor Kulüp Başkanı Onur Göçmez ve ekibi Bandırmaspor’un 1. Lig’de kalıcı olması için çalışmalarına devam edecek.

ÖNÜMÜZDEKİ SEZON DAHA ÇEKİŞMELİ GEÇECEK
BANDIRMASPOR’A CİDDİ BÜTÇE GEREKİYOR

Burada hem takımı hem yönetimi bekleyen en önemli tehlike Süper Lig ve TFF 2 Lig’den gelen toplam 7 takımın 1. Lig’de mücadele edecek olması. Kısacası 2021-2022 sezonu geçen sezondan çok daha çekişmeli olacak. Teknik Direktör Metin Diyadin ile anlaşan Bandırmaspor’un önümüzdeki sezon mücadele eden, genç ve tecrübeli oyuncu dengesini oluşturması çok önemli. Bunun yapabilmek içinde önce bütçe gerekiyor.

İŞ BANDIRMA İŞ DÜNYASINA DÜŞÜYOR
BAŞKAN ESKİSİ KADAR DESTEKTE BULANAMAYACAK

Başkan Onur Göçmez ve ekibi bugüne kadar Bandırmaspor’a ciddi destekler sağladı. Ancak ekonomik yük belirli kişilerin üzerinde olunca onların yorulduğuna tanık olduk. Kamuoyunda kulübe her para lazım olduğunda da “Onur Göçmez halleder” anlayışı hâkimdi. Bugüne kadar Onur Göçmez halletti peki ya bundan sonra ne olacak? Göçmez eskisi kadar ekonomik destekte bulunamayacağını birkaç kez dile getirdi. Dolayısıyla Bandırma iş dünyasının da ekonomik destek vermesi gerekli. Düşünsenize Bandırma’da bugüne kadar Bandırmaspor’a bir kez bile destek olmamış birçok önemli firma var.

Yazının Devamını Oku

Bandırma normalleşmeye hazırlanıyor

Daskyleion Antik kenti için son günlerde güzel gelişmeler yaşandığı duyumlarını alıyoruz.

Balıkesir Valiliği kazı çalışmaları için 600 bin lira tutarında bir bütçe oluşturmak için kolları sıvadı. Bu bütçeye Bandırma Belediyesi ve bölgesinin önde gelen sanayi kuruluşları destek olacak. Belediye ayrıca lojistik destek vererek antik kente giden yolları yapacak. 1954 yılından bu yana kazı çalışmaları devam eden antik kentin tarihsel önemi ise batıdaki tek Pers satraplığı yani valiliği olmasında yatıyor. Buradan elde edilecek bulgular Anadolu tarihinin yanı sıra Perslerin de tarihine ışık tutacak.
Dolaysıyla kazı çalışmalarının hızlanması çok önemli; ancak Daskyleion’un tarihsel değerini bilemeyenler için bu gelişmeler pek bir şey ifade etmiyor. Burada atılması gereken adımlardan bir tanesi de Bandırma kenti ile Daskyleion’un bütünleşmesi. Bandırma halkı, Bandırma iş dünyası yapılan kazılardan ve elde edilen bulgulardan haberdar edilmeli ki insanlar buradaki kazılara destek olsun. İnanıyorum ki Bandırma halkı ile bütünleşmiş ve kamuoyunun bilgisine sunulan kazı çalışmaları sonuca daha hızlı bir şekilde ulaşacaktır. Bu nedenle kazıları yürütenlerden, devlet yetkililerinden Daskyleion’da yapılan çalışmalarla ilgili daha çok şey duymak ve bunları insanlara anlatmak istiyoruz. Umarım yukarıda dile getirdiğim konularda adımlar atılır ve Daskyleion için bütün bir kent birlikte çalışır…

VAKALARDA YÜZDE 90’A VARAN DÜŞÜŞ

Koronavirüs salgını yaşamımızı felç etmiş durumda. Esnafı, işçisi, işsizi kısacası toplumun bütün kesimleri çok zor günlerden geçiyor. Yalnızca ekonomik olarak değil, sağlımızı korumak hatta hayatta kalmak için çabalıyoruz. Bu zor günlerde gelen en güzel haber ise vaka sayılarının düşmesi… Bir ay önce Balıkesir’deki üç ilçenin toplam günlük vaka sayısının yalnızca Bandırma’dan çıktığını düşündüğümüzde kent olarak gerçekten çok zor günler geçirdik diyoruz. Bugün için ise Hayat Eve Sığar uygulamasından da bakıldığında vakalardaki düşüşü görebiliyoruz. Hastanede hem yoğun bakımda hem servislerde yatan hasta sayısında ciddi düşüşler var. Kapanma döneminden önce günlük vaka sayısı 200’lere ulaşan Bandırma’da yüzde 90’lık bir düşüş kaydedildi ve son verilere göre günlük vaka sayısı 20’lerde… Önümüzdeki günlerde de tedbirlere dikkat edersek ki buradaki en önemli nokta ev ziyaretleri ve kapalı alanda bulunmamak, Bandırma olarak vaka sayılarını 10’lu rakamlara kadar çekebiliriz. Gelecek iyi günler için önümüzdeki günlerde de tedbiri elden bırakmayalım. İnsanların hayatında hep kötü dönemler olur, işte bu da onlardan bir tanesi ve hayatta olduktan sonra sevdiklerimizle kucaklaşacağımız çok günümüz olacak.

Yazının Devamını Oku

Salgında Bandırma’da yaşadıklarımız ve son durum

2020 yılının mart ayında hayatımıza giren ve adeta her şeyi alt üst eden koronavirüs, birçok insanı yaşamdan koparıp aldı. Bir yandan ölümlere üzülürken diğer yandan da sevdiklerimizle, ailemizle bir araya gelememenin ağır yükünü taşıdık.

Televizyonda yayınlanan veriler sadece rakam değildi, hepsi birer insandı. Yalnızlaştık, biraz daha melankolik olduk. Hemen her gün “Bugün bana virüs bulaştı mı?” diyerek evhamlandık, korktuk. Çocuklara dokunamadık, büyüklerin elini öpemedik. Virüsle tanışana kadar sosyal varlıklardık, virüs sona erdiğinde ise sosyalleşmeye çalışan varlıklar olacağız.
Bu dönemde sosyolojik ve psikolojik travmaları, ekonomik sorunlar izledi. Virüs ilk olarak günübirlik çalışarak evine ekmek götürenleri vurdu. Kapanma ve sokağa çıkma yasaklarının ardından da esnaf zor günler yaşamaya başladı. Bandırma’da da durum ülke genelinden farklı değildi. Hatta birçok yere göre durumumuz daha da ağırdı ve hala da o ağırlık ekonomik olarak devam ediyor. Salgının başladığı ilk günlerde Bandırma halkı kurallara ciddi şekilde uyum sağladı ve ilk dalgayı tabiri yerindeyse ucuz atlattık. 2’nci dalgada ise Bandırma’nın geçiş güzergahları üzerinde bulunması, sanayi tesislerinde çalışan insan sayısının yüksek olması gibi dezavantajların arasına bir de kolay bulaşan mutasyonlu virüs eklenince Balıkesir’deki en çok vaka sayısına sahip ilçe olduk. Bandırma; Ayvalık, Karesi ve Altıeylül’ün toplamına yakın vaka sayısına ulaştı. Vakaların yüzde 75’lik bölümü İngiltere mutasyonluydu ve Güney Afrika ile Brezilya mutasyonları da Bandırma’da tespit edildi. Öyle ki filyasyon ekiplerinin gittiği ev sayısı günlük 500’e kadar çıktı. Yukarıda anlattığım gibi yaklaşık bir, bir buçuk ay önce Bandırma’nın durumu hiç iç açıcı değildi.

VAKA SAYISI DÜŞÜYOR…

Yaklaşık 2 hafta önce vaka sayılarında ilk kez düşüş kaydedildi. Tam kapanma ile birlikte Bandırma Eğitim ve Araştırma Hastanesinde bulunan koronavirüs polikliniğine başvurularda da azalma oldu. Kapanmanın 10-11 günlük bölümünü geride bıraktığımızda daha gerçekçi rakamlar ortaya çıkacaktır. Şu an hastanede bir yoğun bakım ve 2 servis normale dönmüş, diğer hastalara hizmet verir durumda. Salgının yoğun olduğu dönemlerde 140-150 koronavirüs hastası hastanede tedavi altındayken bu rakamlar da 50’lere düştü. Yoğun bakımlarda yatan hasta sayısında da yüzde 25’lik bir düşüş söz konusu… Umut var, iyiye gidiyor ama vaka sayısını daha da aşağı çekmek zorundayız. Vaka sayıları düşmezse normalleşme dönemi de ertelenecek. Bu nedenle sadece sağlığımız için değil, evine ekmek götüremeyen, işsiz kalan ve dükkânı kapanan insanlar için de kurallara uyarak vaka sayısını düşürmek zorundayız.

Yazının Devamını Oku

Ne kadar Bandırmalıyız?

Kentlerin kaderini aslında siyasetçiler ya da yöneticiler değil, o kentte yaşayan insanların aidiyet duygusu belirler. Zaman zaman kullandığımız “Politika” kelimesinin kökeni de aslında Yunanca “Polis” yani kent, kentle ilgili olan işlerden gelir.

Eğer insanlar yaşadıkları kentte karşı güçlü bir aidiyet duygusu besliyorlarsa siyasetçileri de yöneticileri de değiştirir, yönlendirir. Peki, bizler ne kadar Bandırmalıyız, Bandırma’ya ne kadar aitiz ya da Bandırmalı olmak yaşamımızın neresinde?

BANDIRMA’DA DOĞMAK BANDIRMA’DA GÖMÜLMEK

Bandırma’da yaşayan insanların Bandırma’ya karşı duydukları güçlü aidiyet duygusunu anlamak için o aidiyet duygusunun yansımalarına bakmamız gerekir. Geçtiğimiz haftalarda Bandırma Belediye Başkanı Tolga Tosun ve Eşi Seda Tosun’un Bandırma’da bebekleri dünyaya geldi. Biz doğuma her ne kadar işin magazin tarafından bakarsak bakalım, doğumun Bandırma’da olmasının aile açısından önemli bir anlamı vardı. Tolga Tosun’la doğumun adından görüştüğümde çocuklarının Bandırma doğumlu olmasını önemsediklerini ve bu nedenle doğumun Bandırma’da olduğunu anlattı. Başkan ve eşi doğumu yurt dışından tutun da birçok farklı hastanede yapacak imkâna sahiptiler ama onlar çocuklarının nüfus kağıdında Bandırma doğumlu olmasını önemsedikleri, bu kente karşı aidiyetlerinin güçlü olması dolayısıyla doğumu Bandırma’da yaptılar. Yalnızca doğum değil, Bandırma’ya gelerek burada hayat kuran insanlar da zaman içinde bu kente karşı güçlü aidiyetler oluşturdu.

*

2019 yılında kaybettiğimiz usta yönetmen Tunç Başaran da Bandırma’yı seven ve bu kentin entelektüel yaşamına önemli katkılar veren insanlardan biriydi. Dostluğumuzun da olduğu Tunç Başaran (Tunç Baba) birçok genci sinemayla buluşturdu. Teknik anlamda her zaman gençlerin yanında oldu ve öldüğünde de vasiyeti Bandırma’ya gömülmekti. İstanbul Fatih doğumlu olan Tunç Baba, Bandırma’ya duyduğu sevgi ve o aidiyet duygusuyla yaşamının son günlerini geçirdiği Bandırma’ya gömüldü. Bandırma Belediyesi ölümünün ardından sahil bandında bulunan kültür merkezine Tunç Başaran adını vererek onu ölümsüzleştirdi.

BÜTÜN SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ

Belki Bandırma’da doğmadık, belki burada da ölmeyeceğiz ama şu bir gerçek ki yaşadığımız kente karşı sorumluluklarımız var. İsim babalığını Bandırma Ticaret Borsası Başkanı Halit Sezgin’in yaptığı “Bandırma partisi” söylemi aslında aidiyet ve bu kent için farklılıklarımızı bir kenara bırakarak çalışmamız gerektiğini özetliyor. Bandırma’nın il olmasının da, Bandırmaspor’un başarısının da, Bandırma’nın yatırım almasının da kısacası kentle ilgili her sorunun çözümünün birinci koşulu bu kente kendini ait hisseden insan sayısının artması ve o insanların Bandırma için talepkar olması. Unutmayın bugün bu kentte yaşayan insanlar olarak bizler yalnızca yaşadığımız dönemden değil, gelecekten de sorumluyuz…

Yazının Devamını Oku

Popülist politikalara bel bağlayan siyasetçiler

Bandırma, sorunlarıyla birlikte hızla büyüyen bir kent. Bu nedenle sosyolojik yapısı da değişimlere uğruyor.

Paşabayır Mahallesi’nde oturan bir insanla, 100. Yıl Mahallesi’nde yaşayan bir insanın kentten beklentileri farklı. Eğitim, gelir düzeyi, etnik kimlikler üzerine inşa edilen mahalle yapılarıyla karşı karşıyayız. Her sınıf kendi mahallesini ya da yaşam alanını oluşturmuş ya da bu yönde yol alıyor. Tek ortak olan, meydan ve belki de denize bakmak. Durum böyle olunca toplumsal sınıflar arasında iletişim kopuyor ve insanlar bağlı oldukları sınıfın dışındaki kişilerin sorunlarını önemsemiyor. Bu kopukluk ortak aklın ve kamuoyu oluşmasının önündeki en büyük engel. “Sanayi, tarım, liman, lojistik üs” gibi ekonomik söylemlerin üzerine oturtulmaya çalışan şehirde “kent aidiyeti” belki güçlü gibi görülüyor.

***

Ancak siyaset kurumun yukarıda saydığım ekonomik söylemlerin içini boşaltarak yalnızca bir slogan olarak kullanması, siyaset kurumuna olan güveni de ortadan kaldırıyor. Durum böyle olunca siyasetçiler de “popülist” politikalara bel bağlıyor. “Popülist” politikaları basitçe anlatacak olursak; “halkın ihtiyacı olmadığı halde bazı yatırımları algı yaratarak ihtiyaç varmışçasına meşruiyet yaratıp yaşama geçirmek” diyebiliriz. Halkın parası, zamanı ve emeği bu şekilde sömürülüyor, hem de tamamen kendi rızasıyla. İşte bu yüzden önümüzdeki yerel seçimler ve çıkacak adaylar Bandırma için çok önemli. Hangi aday halkın daha geniş kesimini temel alarak projeler geliştirecek, hangileri popülizme devam edecek? Hep birlikte yaşayıp göreceğiz. Bir diğer önemli olan nokta da Bandırma’nın kendi kararlarını alamayan bir kent durumuna getirilmesi. Bu sorunun temelini de “Büyükşehir Yasası” oluşturuyor. Balıkesir’e yönelik en ufak bir aidiyet duygusu taşımayan Bandırma insanı, Balıkesir’den yönetiliyor. Yerel belediyenin yetkileri sınırlı. Öyle ki altyapı, ulaşım, trafik düzenlemeleri, imar plan değişikleri gibi Bandırma için yaşamsal önem taşıyan hizmetler yaklaşık 5 yıldır Büyükşehir tarafından yürütülüyor. Bandırma halkı gerek yeterli hizmet alamamaktan gerekse de “ aidiyet” duygusu nedeniyle Büyükşehir’den şikâyetçi. Umarım yeni dönemde Bandırma için “yerinden yönetim” ilkesinin benimsendiği farklı formüller geliştirilir.

ÇEVRE SORUNLARI KAPIDA

Bandırma’nın önümüzdeki yıllarda ciddi sanayi yatırımları alacağını biliyoruz. Yatırımlar konusunda geliştirilen en can alıcı söylem “çevre dostu sanayi”. Ben bu söylemin yaşamda karşılığı olduğuna inanmıyorum. Ancak inananlar ve destekleyenler için dikkat çekmek istediğim nokta; çevreyi kirletmeyen sanayinin şu anki bilimsel veriler ışığında belirleniyor olması. Örneğin yıllarca kurşunlu benzinin de çevreye zarar vermediği düşünülmüş, ancak verdiği zararın bilimsel olarak kanıtlanmasının ardından satışı ve üretimi durdurulmuştu. Dolayısıyla bugünün bilimsel verileri ile “çevre dostu” denilen sanayi yarın için yaşamsal bir tehdit olarak karşımıza çıkabilir. Önemli olan devletin, yerel yönetimin ve sivil toplum örgütlerinin sanayi konusunda en azından bilimin ışığından ayrılmaması ve yeri geldiğinde müdahale etmesi. Deniz kıyında olup kirlilik nedeniyle denize girilemeyen bir Bandırma’da, toprağın ve havanın kirlenmesine göz yummak nasıl bir vatanseverliktir sormak isterim.

BU BİR VEDA YAZISIDIR

2 yılı aşkın süredir Hürriyet Bursa’da yazdığım yazıların sonuna geldik. Öncelikle çocukluğumda her sabah okula giderken aldığım Hürriyet gazetesinin bölge ekinde yazmak ayrı bir onurdu. Bana bu imkânı sağlayanlara çok teşekkür ederim. Uzun süredir hemen her cuma okurla buluşan Bandırma sayfasında Bandırma’nın sorunlarını kaleme almaya çalıştım. Dönüp baktığımda egodan ve kibirden artık koltuklarına bile sığamayan siyasetçiler, yöneticiler yazılarımın hep konusu oldu. Çocukları, engellileri, sokak hayvanlarını ve çevre sorunlarını dilim döndüğünce insanlara aktarmaya çalıştım. Çocuklar, bu dünya onlara hiç eşit davranmıyor ne yazık ki, sayfalar boyunca yazsak yine de toplumda güçsüz olanın çektiği zulüm birlikte bir şey yapmadığımız sürece devam edecek. İbrahim Peygamber’i atmak için yakılan ateşe, bir damla su taşıyarak “tarafını” belli eden karınca olabilmek mesele. Ateşe bir damla su olabilmişsem ne mutlu bana, ne mutlu kalemime...

Yazının Devamını Oku

AK Parti adayında “yeni bir şey yok”

Bandırmalılar olarak Büyükşehir yasası ile 5 yılı birçok sorunla geride bıraktık.

Yerel belediye ile çatışmalar, gelirlerin düşmesi ve en önemlisi de ilçe belediyesinin kentin geleceğine tek başına karar veremediği birçok tartışma ile karşı karşıya kaldık. Bu 5 yıl içinde “uzlaşı kültürü” yalnızca söylemde kaldı. Bandırma halkı, AK Partili Edip Uğur ile yerine gelen Zekai Kafaoğlu’ndan yaşamına dokunur hizmet alamadı. Balıkesir’e aidiyet hissetmeyen Bandırma halkı, Büyükşehir başkanlarının yanlış politikaları ile kendi kabuğuna çekildi ve geçmişe göre il olma arzusu daha da arttı.
AK Parti Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Yücel Yılmaz ile 5 gün önce AK Parti İl Başkanlığı görevine gelen Av. Ahmet Sağlam, ilk ziyaretlerini Bandırma’ya yaptı. Yalnızca bu ziyaret bile AK Parti’nin Bandırma’yı son derece önemsediğine bir işaret olarak görülebilir. Bununla birlikte CHP’li Bandırma Belediye Başkanı Dursun Mirza’yı da makamında ziyaret eden AK Partililer, Bandırma’nın Büyükşehir’den kaynaklanan sorunlarını Mirza’dan dinledi. Bu sorunların başında habersiz yapılan yol kazıları, sahil bandının Büyükşehir’e bağlı olması ve ilçeler arasında Bandırma’nın 5,50 lira ile en pahalı suyu kullanması gündeme geldi.
Bu sorunlar karşısında Yücel Yılmaz, kendisi seçildiği takdirde yerel belediye ile uzlaşı ve koordinasyon içinde Bandırma’yı yöneteceklerini söyledi. Konuşmada siyasi nezaketi elden bırakmadığını söyleyebilirim sizlere. Ancak siyasi nezaket tek başına hiçbir şey ifade etmiyor. Büyükşehir başkanları, temsil ettikleri siyasi partinin o ildeki “1 numarası”dır. Dolayısıyla Büyükşehir adaylarının seçim sürecinde daha iddialı açıklamalar yapması bekleniyor. Örneğin ziyarette gazeteciler Yılmaz’a, Bandırmaspor’un Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak toplu konut hizmeti veren BALTOK ile yapılan 1 milyon 965 bin liralık sponsorluk anlaşmasını hatırlattı.
BALTOK’tan bugüne kadar Bandırmaspor’a aktarılan kaynak yalnızca 330 bin lira olduğu bilgisi verilerek, “Mayıs ayına kadar bu paranın Bandırmaspor’a ödenmesi gerekli ancak Bandırmaspor’un ara transferde paraya ihtiyacı var. Bu kaynağın gelmesinde destek vermeniz mümkün mü?” sorusu iletildi. Ancak Yılmaz, bu konunun etik olmayacağını ve böyle bir yetkisinin de bulunmadığını belirterek yardımda bulunamayacağını aktardı. Aslında bu kısa konuşma bize Yılmaz’ın nasıl bir büyükşehir belediye başkanı olacağı konusunda da işaretler verdi. İlk izlenimim inisiyatif almayacak bir başkan. Öyle ki Yılmaz, “ Bandırmaspor zor durumdaysa bu konuyla ilgili gerekli görüşmeleri yapacağım. Ancak kesin olur diye söz vermiyorum” deseydi Yılmaz’ın elini taşın altına koyabilecek, insanların beklentilerini karşılamak için çaba harcayan bir Büyükşehir Belediye Başkanı olacağını düşünürdük. O, kibarca konuyla ilgili hiçbir şey yapamayacağını söyledi. Ayrıca başkan seçilirse Bandırmaspor’a destek vermeye hazır olduğunu belirtti. Tabii, Bandırmaspor küme düştükten sonra bu destek sözlerinin hiçbir anlamı kalmıyor. Yılmaz’dan edindiğim ilk izlenimler; söylemleriyle uzlaşıya, tartışmaya açık. Ancak Bandırma’nın sorunlarına yine yuvarlak cümlelerle yanıt vermesi, Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda Bandırma’nın sorunlarını çözeceğine ilişkin bir güven vermiyor.

Yazının Devamını Oku

Bandırmalı ya da kentli olamamak!

Bandırma’da yaşayanların ortak sorununun trafik olduğunu hepimiz yaşayarak görüyoruz.

Trafik sorununu tek merkeze sıkışmış bir kentte, yalnızca araçların yollarda hareket etmesi olarak ele alamayız. Trafik sorunu, yayaların yürüme alanlarını ve yol üstü parkları da içine alan önemli bir sıkıntı. Bandırma’da özellikle kaldırım üstü parklar aslında birer insanlık suçu. Konuyu abarttığımı düşünebilirsiniz ama öyle bir an geliyor ki, kaldırım üstü parklar nedeniyle yayalar kaldırımı kullanamıyor, yolda da araçların çarpma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Hatta iki araç arasında sıkışma tehlikesi atlatıyor. Bazı sokak ve caddelerde gün boyu Bandırma’nın durumu bu...
Kaldırım üzeri parklar o kadar yaygınlaşmış durumda ki, artık devlet kurumlarına ait araçlar da halkın kaldırımlarını işgal etmiş durumda. Hacı Keşfettin Caddesi girişine her gün PTT’nin kocaman panelvan araçları park ediliyor. Bu iki araç park edildiğinde de 10-12 metrelik bir kaldırımı işgal ettiği gibi mesai saatleri dışında sürekli park halinde ve ne yazık ki insanlar araç yolundan yürümek zorunda. Asıl kötü olansa bu kaldırım üstü parklara göz yumuluyor olması. Ceza yok, uyaran yok...

ÇÖZÜM YOLUNU ORTAKLAŞTIRMALIYIZ

Geçtiğimiz günlerde CHP Bandırma Belediye Başkan Aday Adayı Tolga Tosun’un otopark konusunda Kaymakam Günhan Yazar ile yaptığı görüşme Bandırma’da yaşayan herkes için çok önemliydi. Tosun aday adayı olmasına karşın bu konuda kendini sorumlu hissederek araştırmalar yapmış ve ortaya çıkan “yenilenmesi düşünülen Hürriyet İlkokulu ve Endüstri Meslek Lisesi’nin, zemin altında kalan bölümlerinin otopark olarak planlanması” düşüncesini Kaymakam Yazar’a iletti. Bu tavsiye yaşama geçirilirse yalnızca Endüstri Meslek Lisesi’nde 400 araçlık bir otopark alanı oluşturulmuş olacak. Geçtiğimiz yıl mayıs ayında yapılan otopark yönetmeliğindeki değişiklikle okulların zemin katlarında otopark yapılabilmesinin de önü açılmış. Kısacası bu konuda yalnız Tolga Tosun’un değil bütün bir Bandırma’nın öne çıkması gerekiyor. Ayrıca bu otoparklar yaşama geçerse okullara da ciddi kaynak sağlayacaktır. Bandırma’ya “kent” demekle kentli olunmuyor, Bandırmalı da olunmuyor. Mesele insanların yaşadığı sorunlara çözüm yolu bulabilmek. Sorunların ve çözümün ortaklaştırılması... Umarım Kaymakam Günhan Yazar, Tolga Tosun’un getirdiği öneri ile yakından ilgilenir. Otoparklar kuşkusuz Büyükşehir’in yetki alanında ancak bu kentte yaşayan insanların “Büyükşehir gelsin otopark yapsın” demekten öte projeler üretip talep etmesi gerekli.

BALIKESİR’DE AK PARTİ SEÇMENİ OLMAK ZOR

Edip Uğur “metal yorgunluğundan” dolayı görevden alındı. Zekai Kafaoğlu ile ilgili de birkaç hafta önce ciddi yolsuzluk iddiaları ortaya atıldı ve aday yapılmadı. Geçmişe baktığımızda Edip Uğur ile Balıkesir’i kazanan AK Parti, onu görevden almış, yerine de adeta seçim kazanmış gibi Zekai Kafaoğlu’nu davul ve zurna ile karşılayarak başkanlık koltuğuna oturttu. 3,5 yıl Edip Uğur’dan memnun kalınmadı, istifa ettirildi, 13 aydır başkanlık koltuğunda oturan Zekai Kafaoğlu da Balıkesir’i iyi yönetememiş olacak ki tekrar aday yapılmadı. Peki, Yücel Yılmaz ismi bu kez doğru mu? İşte AK Parti seçmeninin soracağı soru bu anlattıklarım olacaktır. CHP’nin Büyükşehir Adayı Ahmet Akın ve İYİ Parti Adayı İsmail Ok, yukarıda anlattığım gibi Ak Partili seçmene 5 yılda yaşananları sorgulattığında ciddi siyasi kazanımlar elde edecektir. İki aday meydanlara çıktığında, “AK Parti, 5 yıldır Balıkesir’i yönetecek bir başkan bulamadı. Bunlar başkanlarını görevden alarak, aday yapmayarak Balıkesir’i yönetemediğini kabul ediyor. Bizde halkın oyu ile gelen halkın oyu ile gider” dediklerinde acaba AK Parti nasıl bir karşılık verecek, merakla bekliyoruz. Ak Parti’nin Büyükşehir adayları konusunda iki kez yanıldığı ortada 3’üncü kez yanılır mı? Bunu elbet zaman gösterecek.

TUNÇ BAŞARAN SAĞLIĞINA KAVUŞTU

Geçirdiği rahatsızlığın ardından hastanede tedavisi altına alınan yönetmen Tunç Başaran, taburcu edildi. Onunla sohbet etmek, tartışmak benim için ayrı bir zevk. Bizi biraz korkuttu ama insanlar bazen de biraz kaybetmekten korkmalı. Biz insanlar; ninemizi, dedemizi, annemizi, babamızı, kardeşimizi kan bağımız olan kişileri ve dostlarımızı kendimiz için severiz. Onlar bizim yaşamımızda çok önemli değerlerdir. Ancak konu bir sanatçı olduğunda işte onu yalnızca kendimiz için değil, diğer insanlar için severiz, diğer insanlara söyledikleri ve söyleyecekleri sözler için... Ben Tunç Başaran’ı diğer insanlar için sevenlerdenim. Benim için Tunç Başaran, “Uçurtmayı vurmasınlar” filmiyle bir uyanışı tetikleyip bizlere “Belki bir gün uçurtmalarınız kurşuna dizilecek ama siz uçurtmalardan ve gökyüzünden vazgeçmeyin çocuklar”ı anlatabilen Türk Sinemasının efsane ismidir.

Yazının Devamını Oku

Darbeden öğretmenler gününe… O hediyeleri almayın!

12 Eylül darbesi Türk gençlerinin üzerinden bir buldozer gibi geçerken geriye binlerce mağduriyet hikâyesi kaldı.

Birçok insan 12 Eylül zindanlarında işkencelere uğradı. İdamlar, fişlemeler, işten çıkartmalar ve gözaltılar ardı ardına geldi. Türkiye, bir korku tünelinde yaşamaya başladı. İçeri düşenlerin evlerinde anneler, “Oğlum-kızım idam edilmesin” diye Kuranlar okudu, hatimler indirdi. Şanslı olup dışarı çıkan devrimciler kahvehanede otururken kimse masalarına oturmak istemedi, selam bile vermediler, “cüzamlı” gibi kaçtılar onlardan. 78’liler okullarından atıldılar, öyle atıldılar ki af bile tam yaşamlarını kurduklarında geldi ve o okulları bitiremediler. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler ve sivil toplum örgütleri kapatıldı. Geçmişte dernek çatısı altında toplanan o gençler, artık kahvehane ve meyhane köşelerine itildi. Hâlâ bir kahvede “King” oynanıyorsa ya da bir meyhanede ağır bir muhabbet varsa bilin ki onlar 78’lilerdir. Travmayı yaşayanlar yalnız onlar da olmadı. Şanslı olup babası yaşayan o dönemin çocukları; meyhanelerden, kahvehanelerden babalarını topladı. Darbe yalnız gençleri değil, o gençlerin çocuklarını da vurdu. Yıllar önce bir arkadaşımın neden “kekeme” olduğunu merak edip sormuştum. Meğerse doğum günü kutlanırken babası gözaltına alınmış, günler torbaya girmişçesine doğum gününü seçmişler. O gün bugündür de kekeme ama hâlâ şarkılar söyleyebildikten sonra kekeme olmanın bir önemi kalmıyor.

DARBENİN ÖĞRETMELER GÜNÜ

Bütün darbeler halkın iradesini hedef aldığı için “meşru zemin” arayışına girer. 12 Eylül de bunlardan bir tanesi. Darbeciler, kendilerine toplumun hiçbir şekilde karşı çıkmayacağı bir “Atatürkçü” imaj oluşturmaya çalışmış ve ilk kez 1981 yılında 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü de bu imajı pekiştirmek için kullanmıştır. Darbelerin en hassas noktası meşruiyettir. Bu nedenle de 12 Eylül darbecilerinin “Din, Atatürk ve Türk Milleti” gibi ortak değerler üzerine bir meşruiyet kurmaya çabaladığını görürüz. “24 Kasım Öğretmenler Günü” dışında İmam Hatiplere üniversite yolunun açılması, 1982 Anayasası’nın 24. maddesinde ilk ve ortaokullar için zorunlu din dersi eğitimi buna örnek olarak gösterilebilir. Yıllar içinde 24 Kasım 1928, Atatürk’ün “Millet Mektepleri’nin Başöğretmenliği”ni kabul ettiği gün olarak belleklere kazınmış ilk kez 1981 yılında kutlanan gün, 1992 yılında da resmileştirilerek “24 Kasım Öğretmenler Günü” ne dönüşmüştür. Bugün, darbe bile bir biçimde tarihte “kara bir leke” olarak yerini alırken öğretmenler günü, halkın geniş bir kesimi tarafından kabul görmüş durumda.

DARBE BİNLERCE ÖĞRETMENİ MESLEĞİNDEN KOPARDI

“24 Ocak Kararları” ve Türkiye’nin dışa açılması 12 Eylül darbesi ile daha da kolaylaştırıldı. Ancak bugün kutladığımız öğretmenler gününün bu denli kapitalizme teslim olacağını darbeciler bile hayal edememiştir. Bugünlerde sınıf anneleri harıl harıl sınıflardan para toplayıp en güzel hatta en pahalı hediyeyi öğretmenlere alabilmenim derdinde. Geçmişte bizlerin hediyesi çiçek, en pahalı hediyesi ise dolma kalem olurken bugün “Altın, kolye, küpe, tek taş yüzükler ” güzelce paketlenip öğretmenlere sunuluyor. Hatta sipariş veren öğretmenlerin olduğunu bile duyuyoruz. Eğer gerçekten öğretmenseniz o hediyeleri almayın! Çocuklarınızı seviyorsanız o hediyeleri almayın öğretmenler... Bilin ki çocuk yoktan anlamaz, onlar da rekabet durumunda ve en güzel hediyeyi alamayınca üzülüyorlar. İşte bu yüzden çiçekler sizin en güzel hediyeniz. Umarım bu “hediye” konusunda Milli Eğitim Bakanlığı ve Müdürlükleri de harekete geçer. İşini hakkıyla yapan insanlar için her iş zor, her iş kutsaldır. Darbe nedeniyle birçok öğretmen mesleğinden koparıldı ve yıllarca öğrencilerine dönmek için çabaladı. Bir yaz tatili sonuydu, öğretmenler sınıfa girdiklerinde bazı öğrencilerini bulamadı. Henüz 16-17 yaşında çocuklar işkencelerde, mahkemelerde, idam sehpalarında çocuk olduklarını unuttu. Darbeyle yüzleşme yalnızca darbecileri yargılamak değil, o darbenin yaşamımızda açtığı yaraları görebilmektir. Siz iyisi mi 24 Kasım günü okula gelebilen bütün çocukları hediye kabul edin. Masanıza bırakılan her karanfil yakılan kitapların, idamların, işkencelerin anısına olsun...

Yazının Devamını Oku

İnsanlar ne bekliyor?

Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı olarak CHP’den Milletvekili Ahmet Akın’ın adaylığı ile birlikte CHP’nin 4 ilçe belediye başkan adayları açıklandı.

Kuşkusuz bu açıklamalardan birileri bir şeyler çıkartacaktır. Ancak Bandırma’da mevcut Başkan Dursun Mirza’nın yanı sıra Ozan Onur, Metin Ok ve Tolga Tosun deyim yerindeyse harıl harıl çalışıyor. Devam eden günlerde Bandırma için belki üye bazında bir önseçim kararı alınabilir. Benim bütün bu kargaşa içinde dikkat çekmek istediğim nokta ise hangi parti olursa olsun adayların demokratik şekilde belirlenmesi. İlçe Başkanlarının da her aday adayının hakkını koruması. Herkesin “gönlünde bir aslan yatıyor” olabilir ancak “Emek en yüce değer” demek de kuşkusuz ilçe başkanlarına düşen en önemli görev.

İnsanlarsa CHP’den daha fazla demokrasi bekliyor. Dursun Mirza her açıklamasında “Ben herkesin sandığa girmesinden yanayım. Anket yapılsın, önseçim de yapılsın” diyebilecek kadar siyasi olgunluğa sahip biri. Ancak çevresinde sözde ona destek olanlar bu davranışları ile adeta onun kuyusunu kazıyor. Buradan yazayım; Dursun Mirza aday yapılmazsa kendisi yüzünden değil, etrafında Atakay gibi kendi siyasi geleceğini düşünen insanların bu süreci çekiştirmesinden, demokrasiyi baltalamasından dolayı aday yapılmayacak. Dursun Mirza ile bir web televizyonuna konuk olduğumuzda “Ben hala devrimciyim” dedi. Evet, “78 kuşağı” olmasaydı, onlar ciddi bedeller ödemeselerdi bu ülkede birçok insan kendisine solcu bile diyemezdi. Dursun Mirza da o bedeli ödeyen, saygı duyulması gereken insanlardan biri; ama bugün insanlar devrimi önce kendi çevrelerinde yapmak zorunda. Kendi geleceğini düşünenler, aldıkları görevleri basamak sayıp insanları kullananların siyasette artık yeri olmamalı. Çünkü dünya küçüldü. Kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklardan birçok insanın haberi var. Mesele pazarlık yapmadan kişilerin kendini insanlara, halka adaması.

Yazının Devamını Oku

Geliyorlar

Ülke genelinde olduğu gibi Bandırma da artık seçim atmosferine girdi. Daha çok siyasi partilerin aday adayları gündeme otururken bu dönemde muhtar olmak isteyenlerin sayısında da artış olduğu görülüyor.

“Her şeyin başı ekonomi” diye düşünürsek, aylık 1700 lirayı bulan muhtar ödeneği ve SGK primlerinin de devlet tarafından ödenmesi muhtar olma konusunda da insanları şevklendirmiş gibi. Tabii şunu da belirtmek gerekir ki muhtarlar izinli oldukları zaman o günlerin ödeneğini alamıyor. Muhtarlık yerel yönetimin temel taşını oluşturan bir kurum. Muhtarlar bir siyasi partiye değil, devletin kendisine bağlı ve devleti temsil ediyor. Temsil ve misyonu bir yana bırakırsak kentlerin yaşanabilir olması, sorunların belirlenmesi gibi birçok alanda muhtarların aktif olarak çalışması gerektiği de ortada. Bir kentte muhtarlar sorunları doğru tespit edemeyip yetkililerin dikkatini bu sorunlara çekemedikleri zaman yerel yönetimin temeli derinden sarsılıyor ve bu sarsıntı en üst kademedeki siyasetçiye kadar uzanıyor. İnsanlar hizmet alma konusunda zorluk yaşıyor. Kentlerin yaşam kalitesi düşüyor. Dolayısıyla muhtarın işi yalnızca ‘ikametgâh’ vermekdeğil. Bandırma’da da seçimler hızla yaklaşırken 25 kadın, mahallelerinde muhtar olmak için kolları sıvadı. 12 ayrı mahalleden 25 kadın, erkeklerin yanı sıra birbirleriyle de yarışarak seçimi kazanmak için çalışıyor. Şimdiden kadın muhtar adayları Bandırma Muhtarlar Derneği ve Kadın Adayları Destekleme Derneği’nin desteği ile eğitim almaya başladı. Siyasi partileri bilmem ama anlaşılan Bandırma’da muhtarlık seçimleri çekişmeli geçecek. Bugün kırsal da dâhil 54 mahallesi bulunan Bandırma’da kadın muhtar sayısı yalnızca 3. Ancak önümüzdeki seçimde bu rakam artacak gibi görülüyor. Belki kırsal mahallerden de kadın muhtar adayları çıkar.

TOPLUMSAL CİNSİYET

Kadın muhtar adaylarıyla görüşürken her birinin görev almak için son derece istekli olduğunu fark ettim. Medeni cesaretleri içinde ayrıca her birini kutlarım. Ancak burada önemli bir soruna da işaret etmek istiyorum. Kadınlar, toplumsal cinsiyetin onlara dayatmış olduğu “Annelik ve evi çekip çevirmek” kavramlarından yola çıkarak “Evi kadın çekip çevirir, mahalleyi de çekip çevirecek olan kadınlardır” diyorlar. Tam burada aslında kadınlar, muhtarlık anlayışlarını da toplumun onlara dayattığı roller üzerine kuruyor hatta işliyor. Bizdeki kadın özgürleşmesindeki temel sorun aslında yukarıda anlattıklarım. Ne olursa olsun kadınlar bu ülkede kendi rollerini belirleyemiyor, rollerini toplumun onlara daha çocukken dayattığı evcilik oyunundan esinlenerek kazanmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki siyasetçi kadınlar içinde durum böyle. Bireyler yalnızca cinsiyet, yaş, ırk gibi kimlikleri ile siyaset yapmak ya da yönetmek için yola çıktıklarında bizler toplum olarak bir kısır döngünün içine çekiliyoruz. Bireyi diğerlerinden ayıran en önemli özellik üretime, insana, hayvanlara ve dolayısıyla yaşama kattığı değer olmalı.Cinsiyetler, ekonomik durum, yaş ve ırk gibi veriler tek başına hiçbir şey ifade etmemeli. Umarım, Bandırma’da muhtarlık için kolları sıvayan kadınlarımız kendi toplumsal rollerini oluşturarak insanların ve kentin yaşamına önemli değerler katar.

Yazının Devamını Oku