Zıtlığın ötesi artık normalleşti…

Herkesin yemek için yaşadığı, yemeğin bir ihtiyaç değil meta olduğu bir dönem yaşıyoruz. Sadece Türkiye’de değil tabii, tüm dünyada bu böyle.

Haberin Devamı

Herkes, yemek konuşmayı amaç edinmiş. Herkes mutfakta. Herkes kamera önünde ve arkasında, elinde yemek. Her yerde, her köşede, kahvede, gazetede, otobüste metroda konuşulan konu, yemek. İyi, kötü, çok, sağlıklı, lezzetli yemek ve tarif. 

Çoğunlukla yenilen her yemeğin über süper iltifat aldığı sosyal medya tarafı da var işin içinde, kendini var etmek için alakasız fotoğrafların altına bırakılan, bazen terbiyesizliğe dahi uzanan yorumlar da. Sosyal medyayı her türlü kullanmayı seviyoruz, hem yere göğe, hem de yerin dibine. 

Yemek herkesin elinde ama emek konuşulmayan konu.

Akademiler mutfak öğretiyor, meslek öğretiyor ama şef yaratmıyor, peki her mezun neden kendini şef sanıyor?  O kadar akademide ne oranda kendi yemeğimiz öğretiliyor? Hala yeterli olduğunu düşünmüyorum. Dünya mutfağı adı altında açılan kafeler, gene birbirini tekrarlıyor, bir bel kemiği yok, o telden de çalıyor, bu telden de.

Haberin Devamı

Miktar olarak çok yemenin hala iyi yemekten üstün sayıldığı, hala hamburgerin sebzeden üstün olduğu, hala baklavanın kare as, kebabın floş royal olduğu bir dönem. Ben artık bu konuda bir kırılım yaşansın diye dört gözle bekliyorum, söylemeden de geçemeyeceğim.

Eti seksist hareketlerle tokatlayan ile o ete hakettiği saygıyı göstererek ekmek kazanan insanların aynı meslekte olduğu hatta birinin diğerinden kat be kat üstün tutulduğu bir zaman. 

İşin komik tarafı ise gıdamızdan kat be kat uzaklaşıyoruz her gün. Taban tabana zıtız. 

Sarımsak kokuyor, portakal ekşi, turp çok baharlı, zeytinyağı ağır, zeytin acı… Yoğurt yağlı, kuzu kokuyor… Ağız tadımızı yitirdik, jenerasyon değişti, eski tatları bilenler de gitti, yeni gelenler ise maalesef kafe menülerine kurban ettiler kendilerini. Çiğ köfteciler, dönerciler, kahvaltıcılar diyarı oldu şehirler.

Ve maalesef o turşuya defne yaprağının da, rezene tohumun da, dereotunun da fazla geldiği için artık satılan, talep gören ve satılması için üretilen herşeyin tadı orta düzeyde, herkesi memnun edecek ve kimseyi üzmeyecek kadar baya. Karaktersiz, hayattan yoksun desem yeridir.  

Haberin Devamı

Ekşi erik de bulamazsın, ekşi elma da satılmaz, yeşil mandalina da. Amasya elmayı zor bulursun, tipsiz ve ufak diye. Herşey ışıl ışıl olmalı ve göze hitap etmeli. Tadı; şekerli olduktan sonra başka tada gerek mi var…

Peki bu yemek modası bitince ne olacak… Ya da biter mi? Yemek bir ajanda olmaktan çıkar mı? Ya da iyi ki yemek popüler de beyin cerrahı olmak popüler değil mi demeliyim… 

Söyleyeceklerim bu kadar. Aslında değil ama, kızmışınızdır siz gene doğruyu yazdım diye.

İLLA Kİ!

Tahin. Siz de tahin severlendenseniz, denemediyseniz size bir tahin önerisi olsun benden.

Bir kere tahin olacaksa yerli susamdan olsun.

Diğerlerinden farklı rengi ve tadı ile Bozkır tahinlerinden olan Bozkır Sorkun Mehmet Çavuş Tahinleri. Dededen toruna devam eden bir aile firması. Odun fırında kavruluyor yerli susam ve suyun çalıştırdığı taş değirmende öğütülüyor.

Haberin Devamı

Ben kepekli olanını seviyorum. Tok bir tahin. Diğerleri gibi ağızda akıp gitmiyor, neredeyse yiyebileceğiniz kıvamda. Tadı çok hafif tuzlu, kavrulmanın verdiği karakterlilik de cabası. Daha çok salata soslarında kullanıyorum, humusta çok ön plana çıktığı için dengeyi bozuyor. Bir de yanında iyi bir pekmez varsa, mesela ekşi kara üzümünün pekmezi, onunla pek efsane oluyor.

 

Tek beğenmediğim tarafı, maalesef plastik kutularda satılıyor, teneke kutular da var ama 3 litrelik, keşke cam kavanozlarda üretim yapsalar diye buradan da sesimi talebimi duyurmuş olayım. Denemediyseniz, Konya’da Manavgat susamından üretilen bu tahine mutfağınızda yer açın derim.

Yazarın Tüm Yazıları