Trump, Trump, Trump

İLK defa canlı olarak Iowa’da tanık olmuştum.

Cumhuriyetçiler ve Demokratlar önseçimle başkan adaylarını belirlemeye çalışıyor... Ve yarışa Iowa Eyaleti’nde başlıyorlardı. Oy verme işleminden birkaç saat önce, Cumhuriyetçi Donald Trump son kez bir miting yaptı. Aşağı yukarı 1000 kişilik bir grup. Konferans merkezi gibi kırmızı rahat koltukları olan bir salon. İnsanlar aniden oturdukları yerden kalkıp içerisini bir tribüne çevirdi. Ve Trump kürsüde konuşurken araya girip güçlü bir sesle tekrarlamaya başladı: Trump, Trump Trump... Durmadan. Tempolu.

 

Hayır, kadınlar da vardı. Onlar da katılıyordu. Ama arada kaynadıkları için mi... Erkekler daha çok bağırdığından mı... Yoksa onlar da seslerini bilerek kalınlaştırıp söyledikleri için mi bilmiyorum. Bas çıkıyordu gürültü. Şimdi maçlarda, 30’ların İtalyası’nda Duce, Duce, Duce (İtalyanca şef, reis) diye Mussolini’yi selamlayanları taklit eden, Avrupa statlarında faşist geleneği devam ettiren Lazio taraftarları gibi.

 

*

 

KONUŞMASI bittikten sonra salondan çıkanlara hep aynı şeyi sordum. Anlamaya çalışıyordum çünkü. Niye destekliyorsunuz? Niye hiçbir saygı normlarına uymayan... Meselelerle ilgili hiçbir derinlemesine bilgisi olmayan... Yalan söyleyen... Dediğini inkâr eden... Basın özgürlüğüne inanmayan... Ayrımcılığı körükleyen... Meksikalı göçmenlere küfreden... Vergi ödeyip ödemediği bile belli olmayan birinin arkasından gidiyorsunuz? Ve konuştukça gördüğüm, bunların hiçbiri umurlarından değildi. Tek istedikleri, Trump’ı seçtirip sisteme okkalı bir yumruk atmaktı. Sarsmak... Sallamak...

 

*

 

HİÇBİR zaman kabul etmediler. Mesela geçen Kasım Trump’la ilgili gözlemlerimi paylaşıp Cumhuriyetçilerin adayı olabileceğini söylerken, eskiden Yönetim’de önemli görevlerde bulunmuş bir Amerikalı Trump’ın seçilebileceğine inanmanın Amerikan sistemini yeterince anlayamamış olmaktan kaynaklandığını iddia ediyordu. Hatta seçilse bile kurultayda adaylığının elinden alınacağını öne sürüyordu. Niye? Çünkü böyle bir şeyi, demokrasinin, özgürlüklerin, Batılı değerlerin savunucusu olduğuna inandıkları ülkelerine yakıştıramıyorlardı. Öyle ya... Trump seçilse üçüncü dünyanın otoriter liderler tarafından yönetilen insanlarına nasıl caka satacaklar! “Yazık yazık, sizde özgürlükler kısıtlanıyor” diye nasıl kibir sergileyecekler! Ancak mesele... Washington’dakilerin göremedikleri... Trump’ı destekleyenler için böyle değerlerin hiçbir öneminin olmamasıydı.

 

*

 

ÇOK dayak yedi. Şimdi neredeyse ekrana her gün bir kadın çıkıyor. Ve “Trump beni de taciz etti” diyor. Sonra televizyonlar, gazeteler uzun uzun o kadının hikâyesini anlatıyor. O yüzden elbette kaybedebilir de. Hillary rahat bir seçim zaferi elde edebilir. Fakat sorun, bu maço hareketin böyle suçlamalardan etkilenmediği de muhakkak. Bağımsızları kazanıyor sadece Hillary. Sandığa gitme motivasyonu parti yanlılarına göre çok daha düşük olanları yanına çekiyor. Ve karşı tarafın ne kadar berbat olduğunu savunurken, bağımsızların zahmet edip kendisine oy vermesini sağlayacak bir heyecan sunmuyor. Öbür kamp ise... Tribün goygoycuları ise daha çok bileniyor.

 

*

 

İLERİDE tarih Amerika’nın yaşadığı bu seçimi çok daha sağlıklı değerlendirecektir. Çünkü şimdi kampanya dönemindeyiz. Kimse gerçekten ne düşündüğünü söylemiyor. Ama seçimler bittiğinde. Amerikalılar Obama’dan sonraki yeni başkanına kavuştuğunda, herkes oturup kendi kendine şunu soracaktır: Bu niye başımıza geldi? Nereden çıktı bu Trump?

 

Halbuki biraz dışarıya bakınca, Amerika’nın da dokunulmaz olmadığını kabul ettiğinizde, işaretleri var. AB’den ayrılmayı oylayan hazirandaki Brexit referandumunda İngiliz liberaller neden kaybettiyse... Daha iki hafta önce Kolombiya Hükümeti FARC’la barış görüşmelerini halkın onayına sunan oylamada niye yenildiyse... Avrupa’da aşırı sağ neden yükseliyorsa... Dünyada otoriter liderler neden zemin kazanıyorsa... Bu maço, avam, ilkesiz hareket de Amerika'da o yüzden güçleniyor.

 

Ekonomik adaletsizlik, çöken eğitim politikaları, sağlık sistemindeki sorunlar, güvenlik problemleri geri kalan her şeyi geri plana itiyor. Ve Trump gibiler de bunu çok iyi okuduğundan, “Kadınlar hakkında o hakaret içeren sözleri niye söylediniz” diye sorduğunuzda, o size “Ben IŞİD’i yeneceğim” diye cevap veriyor. Halkın zaaflarına oynayıp kazanıyor.

 

*

 

İŞİN dünyayı ilgilendiren boyutuna gelince. Bu kısmını Trump seçilirse 8 Kasım’dan sonra tekrar konuşuruz. Ama Washington’ın en önemli Rusya uzmanlarından Walter Laqueur’ün, Putinizm kitabında buna dair önemli detaylar var. Vladimir Putin’in seleflerinden bir farkının da dış politikaya yaklaşım olduğunu söylüyor Laqueur. Ve Gorbaçov, Yeltsin gibi Rus liderler içerideki istikrara önem verirken Putin’in dışarıya dair hırslarının Rus siyasetini nasıl şekillendirdiğini anlatıyor.

 

Dinleyince Trump şimdi öyle değil. “Bizim Ortadoğu’da ne işimiz var” diyor. Ama yarattığı popülist hareket, dünyadaki örneklere bakınca dünya için de bir risk oluşturuyor. Ki bir dediğini kolayca inkâr eden biri olduğunu unutmamak lazım.

 

Amerikalılar istisna değiller. Amerika istisnai bir ülke değil. Trump’la bunu öğreniyorlar.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Nuri Paşa mı Washington mı

MAHALLEYE girdiğinizde sizi Doğu Türkistan’ın açık mavi renkleri karşılıyor. Lokantaların, eczanelerin, dükkânların vitrinlerine iliştirilmiş bir bayrak ya da amblem var çoğu zaman.

Amerika, Fransa nasıl gelir seviyesi düşük, sorunlu ülkelerden göç alıyorsa, Türkiye de kendi çevresinden insan çekiyor. Bu göçmenler Batı ülkelerinde nasıl uyum endişesiyle tanıdıklar bulup onların yakınına yerleşiyorsa, İstanbul’da da aynısı yaşanıyor. Ve böylece New York’ta nasıl Çin Mahallesi, Paris banliyölerinde Mağriplilerin bölgeleri varsa Zeytinburnu’ndaki Nuri Paşa Mahallesi de Uygurların alanı oluyor. Kentte bir “Küçük Urumçi” oluşuyor.

Konuştuğum bir esnaf, 60’lardan beri Uygurların mahallede olduğunu ama son iki senedir nüfusun iyice arttığını anlattı. Niye? Çin’de etnik kimliklerini, kültürlerini, dinlerini yaşamalarına izin verilmeyen bu insanlara baskı arttığı için mi daha çok kaçan oluyor yoksa sahte pasaportlarla ülkeden ayrılan bu insanlara yardım kanalları mı çoğaldı, bilmiyoruz. Ama mahallenin ortasındaki, 1967 kuruluşlu Doğu Türkistan Derneği’ni aşan, kendi aralarında bile bölünmeler yaşayan bir göçmen topluluğu büyüyor. Ve Küçük Urumçi giderek genişlerken, bölgeye gelen Afganların, Suriyelilerin de etkisiyle Zeytinburnu’nda yeni bir dünya kuruluyor.

*

BÖLÜNMÜŞLER bile, derken kendi aralarında dünya görüşleri farklı olan değişik gruplar oluşmuş. Reina saldırganının olay gecesi taksiye binip gittiği Mölcer Dağ Cafe, daha muhafazakâr olanların gittikleri bir yer örneğin.

Bölgedeki lokantalardan birinin sahibi olan Uygur, “Onlar farklıdır” dedi. “Bize gelen başkadır, Mölcer’e giden başka.” “Nasıl başkadır” diye sordum. Cevap vermek istemedi, ama bir tutulmak istemiyordu.

Mölcer’e girdim. İçeride çalışan genç, sakallı bir delikanlı ve siyah çarşaf giymiş genç bir kızdan başka kimse yoktu. Reina saldırganı o gece saat 3 sularında taksiden inince lokantada yatan çalışanlardan biri dışarı çıkıp para veriyor. Çoğu gözaltına alındı. İçeride görüştüklerim, biraz da çekingen, bilgileri olmadığını söyleyip konuşmak istemediler.

Ancak mahalleye gidip esnafla görüştüğünüzde size öyle hikâyeler anlatıyorlar ki. Sahte pasaport üretip satanlar var dedi mesela bir esnaf. Ki çoğu, 15 bin dolar karşılığı edindiği bir sahte pasaportla Çin’den ayrılmış kişiler bunlar. Saldırganın geçmişine, Türkiye’ye nasıl girdiğine dair öyle öyküler var ki... Doğrulayamayacağınız ama gerçekse işi bambaşka bir yere çekecek öyküler.

Tabii Uygur olmayabilir de saldırgan. Türkiye’deki Uygur kökenlilerin liderlerinden

Yazının Devamını Oku

Washington kaosu nasıl izliyor

SURİYE iç savaşının başladığı 2011’den beri Türkiye’nin yaşadığı en zor haftalardan biriydi.

Ben, izin verirseniz bu gelişmeler karşısında Washington’daki havayı aktarmaya çalışacağım. Donald Trump öncesi, Amerikan Yönetimi’nin bölgede gittikçe büyüyen kaosu nasıl izlediğini ve bu yaklaşımın nasıl sonuçlar doğurduğunu ele almaya gayret edeceğim.

- Daha önce bunun işaretleri vardı. 2014 Ağustosu’nda Amerikalılar Irak’ta DAEŞ hedeflerini vurmaya başladığında süreç başlamıştı. Ama şimdi gittikçe belirgin hale gelen ve Donald Trump’ın 20 Ocak’ta başkanlığı devralmasından sonra daha da ağırlık kazanacak olan gerçek şu: Suriye konusu artık tamamen Pentagon’un portfolyosunda.

- Sadece orada kalmıyor. Seçimden sonra Trump’ın yaptığı açıklamalar, kabine atamaları, Pentagon’un bundan böyle sadece Suriye için değil Amerikan ulusal güvenliğinin diğer konularında da ana unsur olacağının işaretlerini veriyor. Dışişleri Bakanlığı için Exxon CEO’su Rex Tillerson’ı ataması bunun bir göstergesi. Dışişlerini ekonomik çıkarlara odaklanan bir diplomasiye kaydırma hazırlığı. Ulusal Güvenlik Danışmanlığı, Savunma Bakanlığı ve İç Güvenlik Bakanlığı için emekli askerleri seçmesi bunun sonucu. Yönetimde ağırlık kazanacak askeri geleneği bilen insanları öne çıkartma çabası. Ve Trump’ın ulusal güvenliğin üçüncü ayağı istihbarata (CIA) karşı güvensizlik beslediğini belirten demeçleri bunun işareti. Siz biraz artık susun, askerler konuşsun, çıkışı.

- Obama Yönetimi’nin kadroları da bu yeni döneme hazırlık yapıyor. Ve Trump’ın Rusya’yla yakın bir ilişki geliştirme fikrini desteklemesi, yönetimde özellikle Rusya çalışan herkesi iş aramaya sevk ediyor. Sadece politik atamalardan bahsetmiyorum. Trump onların yerine 6 bin yeni kişi seçecek zaten. Ancak meslekten gelenler arasında da durum bu. İster politik ister kariyer ataması olsun, Obama döneminde Rusya dosyası çalışan hemen herkes şimdi kendine yeni bir gelecek planı yapıyor.

- Düşünce kuruluşlarına başvuruyorlar. Özellikle de Beyaz Saray ve Dışişleri kadroları. Ancak sorun, Demokratlara yakın birçok düşünce kuruluşunda Hillary Clinton’ın seçileceğini ve kendisinin yeni yönetime gireceğini düşünenler mevcut pozisyonlarında kalmak zorunda kaldıkları gibi onlara şimdi yenileri eklenecek. Demokrat Partili bağışçılar da, o yüzden şimdi fonlarını düşünce kuruluşlarına kaydırıyorlar. “Merak etme” dedi Amerikalı düşünce kuruluşu yöneticisi bir dostum, “Çok paraları var, hepsine bir pozisyon yaratırlar.”

- Ayrıca Trump görevi devralmadı belki ama geçiş dönemi (transition) başladı. Trump ekibinden isimler şimdiden bakanlıklarda gönüllü olarak çalışıyorlar. Ve alınan birçok kararda Trump ekibinin de görüşleri soruluyor. Nitekim Donald Trump da ulusal güvenlik danışmanı Mike Flynn’den sürekli bilgi alıyor. Yanından ayırmıyor Flynn’i. Ve ulusal güvenlik alanında yapacağı atamalar için yürüttüğü tüm görüşmelere Flynn’i de odada oturtuyor.

- Bu izleme hali Trump’ın ekibinin bir tercihi mi henüz bilmiyoruz. Ama salı günü Moskova’da Türkiye, Rusya ve İran arasında Suriye konusunda varılan uzlaşmaya Washington tarafından verilen resmi karşılık, Trump Yönetimi’nin kampanya retoriğine uyuyor. Zira süreçten dışlanmış izlenimi veren ABD yönetiminin hafta içi bu anlaşmaya verdiği tepkinin tonu, Washington’ın hiç de öyle derin bir rahatsızlık yaşamadığını gösteriyor. Ne demişti Trump? ‘Bizim ne işimiz var Suriye’de! Biz Esad’ı niye devirelim!’ Anlaşmanın içinde ABD’nin olmayışı, çıkan sonuç, Trump’ın ortaya koyduğu dış politika yaklaşımıyla bire bir uyumlu gözüküyor. Kaldı ki, anlaşmanın iki ayağı Türkiye ve Rusya’nın Trump yönetimi ile yakın çalışma potansiyeli de çerçeveyi tamamlıyor. Benim yakın çalışacaklarım orada bu işi hallediyorken, ben niye başımı belaya sokayım.

- Tabii,

Yazının Devamını Oku

DEAŞ’ın Türk malı potasyum nitratları

RUSLAR dışında kimse Türk Hükümeti’ni DEAŞ’la petrol kaçakçılığı yaptığı için suçlamadı.

Arada ‘Türk simsarlar var, DEAŞ, petrolünü Türkiye üzerinden satıyor’ denildi. Ankara’ya yönelik eleştiri de bu yüzdendi. Hem bu petrol kaçakçılığının önlenmesinde hem de DEAŞ’ın Türkiye-Suriye sınırını yabancı savaşçı ve lojistik destek için kullanmasının önüne geçilmesinde yeterince önlem almadığı için.

 

Dolayısıyla Türk Dışişleri, Rusların şimdiye kadar dilemediği özrün neden Wasington’dan geldiğini iddia etti, bilmiyorum. Karışık işler. Ama biz şimdi bunu bir kenara bırakıp asıl konuya geçelim. Dün Kayseri’de olduğu gibi Türkiye’nin her gün şiddet eylemine sahne olduğu bir ortamda, ülkeyi hedef alan örgütlerden DEAŞ’ın Türk malı malzemeler kullanarak nasıl geniş çaplı bir silah üretimine giriştiğine gelelim.

 

*

 

OLAY, Musul Operasyonu’nun sonrasına uzanıyor. Irak Ordusu, hem kentin doğu girişindeki Gökçeli Mahallesi’ni hem de güneydoğusundaki Karakuş Kenti’ni ele geçiriyor. Irak Ordusu’yla birlikte buralara giren, ihtilaflı bölgelerdeki silahlanmayı araştıran İngiliz sivil toplum kuruluşu Conflict Armament Research (CAR) de, DEAŞ’ın silah üretim tesislerini buluyor. Kuruluşun, kasım ayında bu tesislerde yaptığı araştırmada ise DEAŞ’ın sanıldığından çok daha sofistike, tıpkı bir devlet gibi standartlar içeren silah ve cephane üretimi yürüttüğü ortaya çıkıyor. Tesislerde kullanılan malzemelerin de büyük oranda Türk malı olduğu anlaşılıyor. Roket yakıtında kullanılan şeker... Patlayıcı yapımına uygun alüminyum... Mühimmat ve silah bakımında kullanılan gres... Havan mermisi yapımında kullanılan çimento... Ve yine roket yapımında kullanılan potasyum nitrat gübre. Hepsi Türk malı.

 

Yazının Devamını Oku

Harikasınız, müthişsiniz

“ÇOK iyi bir repütasyonunuz var. Siz müthiş bir insansınız. Her açıdan görülen harika bir iş yapıyorsunuz.

Sayın Başbakan, sizinle konuşurken, uzun süredir tanıdığım biriyle konuşuyormuş gibi hissediyorum. Ülkeniz olağanüstü fırsatlar içeren, inanılmaz bir ülke. Pakistanlılar en zeki halklardan biri. Pakistan, şahane insanların şahane yeri. Şahane ülkenizi ziyaret etmek istiyorum. Lütfen Pakistan halkına, onların inanılmaz olduğunu düşündüğümü ve tanıdığım tüm Pakistanlıların müstesna insanlar olduğunu iletin.”

*

ŞAKA değil. Hiçbiri uydurma sözler değil bunların. Pakistan Başbakanı Navaz Şerif’in, ABD başkanlığına seçilmesini kutlamak için Donald Trump’la 30 Kasım’da yaptığı telefon görüşmesinin dökümü. Ve Pakistan tarafından açıklanan resmi tutanağa göre Trump’ın Şerif’e söylediği sözler.

 

Uzun uzun aktarmak istedim. Çünkü şimdiye kadar seçimden sonra Trump’ın yabancı liderlerle yaptığı görüşmeler içinde dışarı en fazla detay sızan hikâye bu. Trump’ın 9 Kasım’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la yaptığı telefon görüşmesinden sonra Ankara’nın da görüşmenin “çok iyi” geçtiğine dair bir yorumu olmuştu gerçi. Ama o temastan sonra ayrıntılı bir açıklama yayınlanmamıştı. Trump nasıl konuşuyor, neler diyor, nasıl davranıyor... Pakistanlılar sayesinde biz de ilk defa öğrendik. Peki ne demek bu?

*

ŞİMDİ bu konuşmayı aklımızın bir kenarında tutalım. Ve Trump’ın hafta içi Savunma Bakanlığı’na atadığı, emekli Orgeneral James Mattis’e bakalım.

 

Yazının Devamını Oku

California’daki bir terör davası

HAFTA içi yaptığı bir konuşmada dile getirdi. Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, İslam ülkelerinden ekonomi yetkililerinin bulunduğu bir salonda şunları söyledi:

“Bakın şimdi yeni bir adım daha atıyorlar. Onu da söyleyeyim. Yine Amerika. Kuveyt Türk ve Kuwait Foundation. Bunların bankalarıyla ilgili teröre destek verdikleri düşüncesiyle şimdi bunlara yönelik de aynı oyunu, aynı numarayı çevirmek istiyorlar.”

 

Türk kamuoyu meseleyi ilk defa haziran ayında öğrenmişti. Iraklı ve Suriyeli Süryanilerin üye oldukları St. Francis Assisi adlı, yeni kurulmuş (aynı ay) bir sivil toplum örgütünün açtığı davayla. Kuruluş, California’da verdiği bir dilekçeyle Kuveyt Türk Katılım Bankası’ndan (KTKB) şikâyetçi olmuş...

 

Ve bankanın Suriye’deki Süryanilerin ölümüne neden olan radikallerin finansal faaliyetlerine yardım ettiğini iddia etmişti. 700 bin Süryani’yi temsilen, kişi başı 75 bin dolar tazminat talep etmek için mahkemeye deliller sunmuştu.

 

Dilekçedeki iddialara göre, bankadaki bir hesaba bağış çağrısı yapan ve sonra bu paraları Suriye’deki radikal örgütlere ileten kişi de 2014 Ağustos’unda Birleşmiş Milletler tarafından terör listesine alınan Hajjaj al-Ajmi adında 28 yaşında bir Kuveytliydi. Devasa bir terör finansmanı davası.

 

Yazının Devamını Oku

DEAŞ’tan Gülen’e görünenler ve gerçekler

ADALET Bakanı Bekir Bozdağ geldi Washington’a. Ve SETA’nın düzenlediği bir toplantıda Gülen cemaati hakkında konuşurken çok güzel bir yorum yaptı.

 Gülencilerin bir görünen yüzü olduğunu, bir de gerçekler olduğunu söyledi. Doğru. Ama sadece Gülenciler için değil, birçok konu için geçerli bu. DEAŞ’la savaştan Türkiye’nin Gülen konusunu ele alışına kadar birçok meselede aynı problem mevcut. Şöyle:

 

 GÜLEN

 

- Görünen: Türkiye, Gülen’in iadesini birinci öncelik kabul ettiğini söylüyor, ABD de 6 savcı atadığı iade dosyasına ne kadar önem verdiğini.

 

- Gerçek: Bozdağ, Amerikalı mevkidaşı Loretta Lynch ile 1.5 saat konuştu. Ağırlıklı konu Gülen’di. Ama toplantının sonunda birden Reza Zarrab konusunu da açtı. Ve davanın siyasi olduğunu savundu. Hiçbir şey söylemedi Lynch. Sadece dinledi. Türkiye, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın geçen ay Başkan Yardımcısı Joe Biden ile New York’ta yaptığı görüşmede Zarrab Davası’nı gündeme getirmesinden beri, Zarrab dosyasını birinci elden takip ediyor. Ve Bozdağ’ın toplantısında olduğu gibi Gülen’in iadesi ve Zarrab Dosyası’nı bir arada ele alma eğilimi sergiliyor. Buna içeriden itiraz edenler de var. Bu stratejinin Türkiye’ye zarar vereceğini düşünen uzmanlar görüşlerini sundular. Ama Gülen cemaatinin ABD’deki faaliyetleri için Ankara’nın anlaştığı avukat Bob Amsterdam, bu yeni stratejide kritik bir rol oynuyor. Amerikalılar ise her ne kadar Gülen dosyasına ne kadar önem verdiklerini söyleseler de, örneğin ABD’deki Gülen okulları hakkında 2011’den beri geçerli olduğu bilinen FBI soruşturmasının neden halen bir davaya dönüşmediğini, yapılan onlarca okul baskınında elde edilen bilgilerin bir kısmının neden kamuoyuna açıklanmadığını izah edemiyorlar.

 

Yazının Devamını Oku

DEAŞ’ın Musul stratejisi

MUSUL operasyonu 16 Ekim’de başladı.

Şimdiye kadar meseleyi hep Irak Ordusu, Peşmerge ve koalisyon güçlerinin izleyeceği strateji açısından ele aldık. Bu sefer kırmızı güçlere bakacağız. DEAŞ ne yapacak? Kenti nasıl savunacak? Örgütün hareketlerine odaklanan bir Amerikan askeri yetkilisinin verdiği bilgiler ışığında işte DEAŞ’ın Musul stratejisi.

 

- Şimdilik orta düzey bir direniş var. Savaşın henüz daha başı. Ancak Irak Ordusu ve Peşmerge Musul’a yaklaştıkça çarpışmalar şiddetlenecek. Çünkü örgüt uzun süredir bu kuşatmaya hazırlanıyor. Kentin etrafına hendekler kazdı. Hava saldırılarını zorlaştırmak için ateşe vereceği petrol kuyuları hazırladı. Yollara bubi tuzakları yerleştirdi. Vurulmadan hareket zemini sağlayacak tüneller inşa etti.

 

- Musul’da 3-5 bin arası DEAŞ militanı var. Bunların bin kadarı yabancı savaşçı. Pasaportunu yakmış, gidecek başka yeri olmayan ve ölümüne savaşmaya hazır olanlar. Bazıları kazananın yanında olmak için katılmış, örgütle bağları görece zayıf olan, bölgede yaşayan Sünniler. Kalanlar ise DEAŞ’ın ana unsurunu oluşturan, örgütün taktiklerine bağlı gruplar. Ayrıca 12-15 yaş arası doktrine etmek için tuttukları çocuklar var.

 

- En önemli soru, örgütün nereye kadar direneceği. Musul’da 1 milyon kişi yaşıyor. Bu yüzden daha önce DEAŞ’a karşı Irak Felluce ve Suriye Menbiç’te olduğu gibi 360 derece kuşatma olmadı. Batıda Telafer’e giden yol açık. DEAŞ’lılar buradan kenti terk edebilirler. Nitekim bazı liderlerin ayrıldıkları tespit edildi. Ancak savaşı yönetecek liderler halen şehirde.

 

Yazının Devamını Oku

Musul parametreleri

HALİHAZIRDA başlayan ama önümüzdeki günlerde sembolik başlangıç vuruşu yapılacak operasyonun parametrelerini aktarmaya çalışacağım.

2014 Haziran’ından beri IŞİD’in elinde bulunan Musul’u kurtarma harekâtının Türkiye’ye etkileri bağlamında.

 

- İşin Ankara açısından en sıcak boyutu, Musul’un 20 km doğusundaki Başika çevresinde bulunan Türk askeri. 30 Haziran’da askerlerin kaldığı Gedu Üssü’nün önündeydim. Kamp, IŞİD’in elindeki Başika Köyü’ne tepeden bakan ön cephenin yaklaşık 5 km gerisinde. Çatışma riski içermiyor. Ancak Musul kuşatmasında Irak’ın kullanmak isteyebileceği kadar stratejik bir konumda. Haziran’da Bağdat’ta görüştüğümüzde, o dönemki Irak Savunma Bakanı Halit El Ubeydi de, “İhtiyacımız olursa kullanacağız” demişti.

 

- Ön cephede Peşmerge duruyor. Normalde burası Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) kontrolünün dışında. Ama artık fiilen Kürt bölgesi. Türkiye, bölgedeki varlığını önce Bağdat Yönetimi’nin davetine dayandırdı. Nitekim El Ubeydi, Türkiye’nin Başika’ya ilk defa 2015 başında yaptığı asker konuşlandırmasının ardından o sene kasımda üssü ziyaret etti. Ancak 24 Kasım 2015’te Rus uçağını düşürüp Suriye’de oyun dışında kalınca, aralıkta Ankara’nın aklına Başika geldi. Takviye yaptı. Ve hem Rus diplomasisinin hem de İran’ın atağıyla birden bire kendini yapayalnız buldu. Herkes itiraz etti. Eski Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Başika’daki Türk askeri üzerinden Başbakan Haydar El Abadi’yi sıkıştırınca ve mesele Bağdat’ın istikrarını sarsınca Amerikalılar da Türkiye’ye “Çekil” çağrısı yaptı.

 

- İnanmadılar. Ama 25 Ağustos’ta Şii politikacı Maliki’nin adamları Irak Meclisi’ndeki bir oylamayla Sünni Ubeydi’yi düşürünce işin ciddiyeti anlaşıldı. Niye önemliydi bu? Çünkü Ubeydi, Bağdat’ta Türkiye’ye en yakın isimdi. IŞİD gelmeden Musul’un valisi olan Esil El Nuceyfi ve onun abisi Irak Meclis Başkanı Usame El Nuceyfi’nin kurdukları Muttahidun (Birleşikler) Koalisyonu üyesiydi. Azli, aslında İran’ın Bağdat siyasetinde Türkiye’ye indirdiği bir darbeydi.

 

Yazının Devamını Oku

3 ana görüş ayrılığı

ÜÇ temel konuda temel görüş ayrılığı var.

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 22 Eylül’de New York’ta ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ile olan toplantısına da damga vuran üç ayrılık. ABD ile Türkiye arasında ilişkiyi olumsuz yönde etkileyen bu üç meseleyi Amerikalılar nasıl ele alıyorlar, aktarmaya çalışacağım.

 


1- GÜLEN: Türkiye, 15 Temmuz’dan sonra Fetullah Gülen’in hızla iade edilmesini istiyor. ABD ise başta belirlediği o anlaşılmaz tutumunu değiştirdiği halde bu talebin bir çırpıda yerine getirilemeyeceğini dile getiriyor. Evet, 16 Temmuz’a göre müspet epey bir değişim oldu. Çünkü başta kavrayamadı Amerikalılar. Obama’ya altı yıl (2009-2015) en yakın isimlerden biri olarak çalışan Phil Gordon’ın geçen hafta Washington Enstitüsü’nde yaptığı bir konuşmada dediği gibi, “ABD’nin darbeyi küçümseme eğilimi yüzünden ABD tarafından neredeyse ihanete uğradığını düşünen Türklerin hislerini anlamada başarısız oldular”. Sonradan dank etti. O yüzden “Kanıt gösterin” yerine “Beraber çalışıyoruz” demeye başladılar. O yüzden iade taleplerine normalde iki savcı bakarken, Amerikan Adalet Bakanlığı Gülen dosyasına altı savcı atadı. Ancak bir yandan da Gülen’le ilgili bütün ihalenin şimdi Amerikan Yönetimi’ne kalmasını da kabul etmiyorlar. Hafta içi Türk Hükümeti’ne yakın Turkish Heritage Organization’ın Washington’da bir paneli vardı. Konuşmacılardan gazeteci Nedim Şener, Gülen’in 2008’deki Yeşil Kart davasına getirdi konuyu. Gülen’e referans mektubu veren ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi (1989-1991) Morton Abramowitz’i hatırlattı. Dinleyicilerden emekli büyükelçi Jim Holmes da bunun üzerine söz alıp, “Morton Abramowitz’in mektubu imzalamadan önce konuyu Türk Hükümeti’yle görüştüğünü biliyorum. Gülen hakkında devam eden bir dava var mı ve böyle bir mektubu yollamasına itirazları var mı diye sordu. Bir dava olmadığını ve böyle bir mektup yazılmaması için bir sebep bulunmadığını söylediler” dedi. Abramowitz’le görüştüm. Ki kendisi Gülen Cemaati’ne en yakın duran kişilerdendir. “Hatırlamıyorum ama Jim’in dediğine güvenirim” dedi.

 

 

2- IŞİD:

Yazının Devamını Oku

Erdoğan notları

İLK akşam çok sakindi halbuki.

Kaldığı otel Peninsula’nın hemen karşısındaki St. Regis Oteli’nde bir toplantısı vardı. Yürüyerek geçti. Ağır ağır. Rahatlamış. Herkesle konuşup fotoğraf çektirerek. Ama sonra ertesi gün Birleşmiş Milletler Genel Kurul konuşmasını yapınca, içeri girenlerden ikili temaslarda meseleleri ele alış tarzını dinlediğimde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın içindeki hırs ve öfkenin değişmeyeceğine bir kez daha ikna oldum. Tek fark, zaman zaman sadece yön değiştiriyor.

 

Başkan Yardımcısı Joe Biden’la görüşmesinde de yapmış. Fetullah Gülen’le başlanıyor. Arada Reza Zarrab’a dair bölümler var. Sonra Suriye’ye geçiyorlar. Ve salonda bulunanlardan Obama’nın IŞİD’le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’ün şubatta Kobani’ye gidip YPG’den ödül almasına getiriyor konuyu. Ağır biçimde eleştiriyor. McGurk o sırada oturduğu yerden kaykılıp Erdoğan’ın kendisini kast ettiğini belli ediyor. ‘Tamam mesajı aldım’, demek istiyor. Ancak Erdoğan hırsını alamıyor. Toplantı bittikten sonra Amerikalıları salondan uğurlarken bu sefer McGurk’ün yüzüne de söylüyor. “Bir daha yapma” diyor.

 

*

 

AMERİKALILAR ise her zamanki gibi dinliyorlar. Biden, diplomatik konuşmaya dikkat ediyor. Ancak muhtemelen bu tavrı Erdoğan’ı daha da rahatsız ediyor. ‘YPG’ye silah verildiğini’ söylediğinde Biden’ın “Haberim yok” demesi, Erdoğan’ın ne anlayabileceği ne de kabul edebileceği bir şey çünkü.

 

Yazının Devamını Oku

Suriye’de tehlikeli yakınlaşma

AMERİKALILARIN Türk Ordusu’yla işbirliği için Çobanbey’e (El Rai) özel kuvvet askerlerini gönderdiği perşembe günü başladı olaylar.

İlk gerginlik, Çobanbey’in 200 km doğusundaki Tel Abyad’da patladı. 2015 Haziran’ında YPG’nin IŞİD’den aldığı Akçakale’nin hemen karşısındaki kritik kent burası... Ve bölgedeki Amerikan özel kuvvetleri, bulundukları binalara bayrak astılar. Gizlilik içinde hareket etmeleriyle bilinen özel kuvvet askerleri neden birden Cenevre Sözleşmesi’ne uygun davranıp lokasyonlarını bir bayrakla göstermek istediler bilmiyoruz. Ancak bayrak göndere çekildikten sonra Amerikalıların ifadesiyle askerlere sınırın Türkiye tarafından ateş açıldı. Ateş açanlar o bayrağı asanların Amerikalılar olup olmadığını biliyor muydu, Türk Ordusu ve Amerikan askerleri arasında bir iletişim yaşandı mı açıklık getirmiyorlar. Ancak olay herhangi bir yaralanma olmadan sona erdi.

 


TEL Abyad’ın sıcaklığı geçmeden hemen ertesi günü ikinci gerginlik yaşandı. Bu sefer Türkiye’nin Çobanbey’de birlikte savaştığı Özgür Suriye Ordusu’ndan bazıları, bölgeye giden Amerikan özel kuvvetlerini protesto etti. Ve atılan sloganlardan sonra Amerikalı askerler de Türkiye tarafına döndü. “Mesele yatıştı” denildi. Hatta Pentagon Sözcüsü Adrian Rankine-Galloway, “Türk kuvvetler ve Suriyeli muhalif gruplarla hareket eden ABD personeli, Suriye’de IŞİD’e karşı savaşan yerel ortaklara sağlanan aynı eğitim, danışmanlık ve yardımı sağlayacaklar” diyerek, işbirliği için olumlu bir değerlendirmede bulundu. Görüştüğüm üst düzey bir Pentagon yetkilisi de Amerikan askerlerinin bölgeye Türkiye’nin talebiyle gittiğini, tüm koordinasyonu Türk askerleriyle yürüttüklerini, ÖSO unsurlarıyla doğrudan bir koordinasyon çabası olmayacağını aktarıp detay verdi. Fakat sonra hem Tel Abyad hem de El Rai’deki gerginliklerle ilgili detaylar ulaştıkça, işlerin hiç de Türkiye ve ABD arasında ilk defa olgunlaşan sahadaki bir işbirliği çerçevesine oturmadığı ortaya çıktı.

 

NASIL? Amerikalılar, Tel Abyad’da kentin değişik bölgelerine bayrak asmaya devam ettiler. Çobanbey’de savaşan gruplardan birinin komutanı ise cumartesi telefonda konuştuğumuzda Amerikalıları Suriye’de istemediklerini ve bu konuda Türkiye’yle anlaştıklarını söyledi. “Nasıl anlaştınız” dedim. “Suriye’ye geçmeyecekler, Türkiye tarafında kalacaklar, Türk kardeşlerimiz bize söz verdi” dedi. Ve halihazırda yaşanan kriz sonrası, bölgede bulunan iki grubun harekâttan çekildiğini söyledi. Biri El Rai’de 150 silahlı gücü olan Ahrar el Şarkiye. Diğeri ise aynı zamanda MOM birliği (CIA’in desteklediği) olan ve Çobanbey’den 200 savaşçısını alıp ayrılan Sukur El Cebel.

Yazının Devamını Oku

Suriye bilançosu

TÜRK askerinin 24 Ağustos’ta Cerablus’a girmesinin ardından neredeyse 2 yıldır IŞİD’in kontrolünde olan 98 km’lik Azez-Cerablus hattını kontrol altına alması iki hafta sürdü.

Daha bilmiyoruz. Bu harekât IŞİD’i sınırı kullanmasına ne ölçüde engel olacak göreceğiz. Ancak Amerikalılar da aşağı yukarı 10 km. derinliği olan bu kuşak için artık “tampon bölge” ifadesini kullanmaya başladılar. Tabii bu alan nasıl tutulacak, kim koruyacak henüz o da belli değil. Fakat girişilen operasyonun sonuçlarını ve bundan sonrasını şimdilik elimizde bulunan bilgiler ışığında ele almaya çalışacağım.

 

*

 

1- Öncelikle şimdiden sonuçları ağır bir operasyon bu. Türkiye’nin üç hafta olmadan 6 tankı (2’si YPG, 4’ü IŞİD tarafından) tahrip oldu. Daha önemlisi,
o tanklarda 17 günde 7 şehit verdi.

 

2-

Yazının Devamını Oku

Zarrab soruşturması Avrupa’ya sıçradı

NE kadar genişleyeceğini merak ediyorduk.

İlk somut işareti geldi. Ve New York Güney Bölge Başsavcısı Preet Bharara’nın Temmuz 2014’te başlattığı soruşturmanın Aralık 2015’te bir iddianameye dönüşmesinin ardından, Reza Zarrab’tan sonra İran yaptırımlarını ihlalden yeni Türk vatandaşları gözaltına alındı. Ancak işin asıl çarpıcı boyutu, 17 Aralık rüşvet soruşturmasında da, “Zarrab liderliğindeki örgütün üyesi” olduğu iddia edilen Nesteren Zarei Deniz ve eşi Bora Deniz, ABD’de değil, Hollanda’da gözaltına alındılar. Kefaletle serbest bırakıldılar. Ve geçen hafta da Türkiye’ye kaçtılar.

 

*

 

NESTEREN Zarei’nin adını, ilk kez Şubat 2013’te ABD Kongresi’ndeki bir kaynağımdan duymuştum. Daha ortada Reza Zarrab yok. Ve 17 Aralık operasyonlarının 10 ay öncesi. Washington Yönetimi, İran’a yönelik yaptırımları sıklaştırıcı yeni bir karar almış, Tahran’ın cendereyi altın alımlarıyla aşmasının önüne geçecek bir düzenlemeye gitmişti. Güçlü bir senatörün danışmanı olan kaynağım da, Zarei ve ailesinin bu kararları aşındıran işler yürüttüğünü savunuyordu.

 

Bunun üzerine 4 Mart 2013’te Nesteren Zarei ile uzun bir telefon konuşması yapmıştık. Ve o dönem yürüttüğüm araştırmada, baba Habibollah Zarei ve ailenin, ABD’nin kara listesindeki İran bankası Bank Mellat’ın Türkiye’deki yöneticileriyle ortak çalıştıklarını bulmuştum. İlk konuşmamızdan sonra bir daha telefonlarıma cevap vermedi Nesteren Zarei. 17 Aralık işi patladığında da, adı bu sefer soruşturma dosyasında karşıma çıktı.

 

Yazının Devamını Oku

Cerablus problemleri

ÇARŞAMBA sabahı Türkiye’nin Cerablus’ta başlattığı operasyondan beş saat önce Karkamış’tayım.

Antakya-İskenderun-Öncüpınar’da (Kilis) Suriyeli muhaliflerle yaptığım görüşmelerin ardından Öncüpınar-Karkamış sınır hattını dolaşıyordum. İzin verirseniz, edindiğim gözlemler ışığında bu işin Türkiye için yaratacağı problemlere değinmek istiyorum.

 

*

 

1- Cerablus’ta operasyon sabahı yaşananlar, IŞİD’in yürüttüğü mücadele göz önüne alınırsa bir ilktir. Maruz kaldığı kuşatmalara karşı en büyük silahı siviller olan bir örgüt IŞİD. Suriye’de Menbiç, Irak’ta Felluce’nin alınması örgütün zorla bölgede tuttuğu siviller harekâtı güçleştirdiği için uzadı. Ancak salı gecesi Karkamış’ta konuştuğum köylüler, IŞİD’in o gün Cerablus’ta yaşayan herkesi dışarı çıkarttığını anlattı. Neden? Çünkü taktik değiştiriyorlar. Zira YPG destekli Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Menbiç’i almasından sonra batıdaki El Bab’a ilerleyip alttan bir kuşak oluşturma ihtimali doğunca kuzeydeki 98 km’lik sınır hattında binlerce IŞİD militanı SDG ve Türkiye arasında sıkışacaktı. Bu yüzden, IŞİD önce Öncüpınar’dan Çobanbey’e kadar olan 40 km’lik alanı Suriyeli muhaliflere bıraktı. Operasyona MOM’dan (CIA destekli destek havuzu) silah desteği alan 8 örgüt katıldı. Ve aylardır IŞİD karşısında milim ilerleyemeyen bu gruplar, bir haftada Ar Rai’nin karşısındaki Çobanbey’e kadar geldi. Sonra da aynı şey Cerablus’ta yaşandı. Peki bu IŞİD militanları buharlaşmadığına göre nereye gitti? İşte Türkiye için en büyük risk bu. Belli değil. Ve vahim olan, El Kaide uzantısı Nusra nasıl isim değiştirdiyse şimdi onların da bazı yerlerde aynı şeyi deneyebileceği bilgisi var. Hatta Elbeyli’nin 4 km güneyindeki sınır karakolu Çobanbey’e gittiğinizde bunun şimdiden başladığını fark ediyorsunuz. Sivilleri boşalttıklarından bölgede kimin kim olduğunu bilen insan da kalmayınca kolayca kimlik değiştirebiliyorlar.

 

*

 

Yazının Devamını Oku