Temuçin Tüzecan

Mevzuat yüzünden vicdan sınıfta kaldı

4 Ekim 2008
Deniz sakin sakin dururken, birdenbire insanın başına büyük dertler açabilir. Yanlış okunan bir harita, dikkatsiz dinlenen bir hava raporu, bakımı iyi yapılmamış bir makine, tekneyi ve insanlarını denizin ortasında çaresiz bırakabilir. Ve o asude su, dönüştüğü kazanda kaynatabilir üzerindekileri.

Denizde yarış, tehlikeyi kat kat arttırır. Kıyı yarışı, okyanus yarışı, yelkenli yarış, motor yarışı; fark etmez. Her ne kadar sudan geldiysek de, suya gitmeyi bünye kaldırmaz.

Son 45 günde izlediğim 3 yelken yarışında yaşanan 3 olay, yalnızca, denizin ve yarış yelkenciliğinin yaratabileceği tehlikeleri değil, Türkiye’de deniz kültürünün sığlığını da açık seçik gösterdi bana.

*

Önceki hafta Cannes’da yapılan Pannerai Klasik Yat Yarışı’nda bir yelkenci öldü. Kıyıya çok yakın seyredilen bir noktada 2 tekne birbirine çarptı ve kırılan direk, teknelerden birinin sahibinin başına düştü. Yelkenci teknesinde anında öldü. Yarış iptal edildi, bütün tekneler siyah bayrak çekti ve yarışa ertesi gün devam edildi.

Avrupa Kültür Başkenti Cap Istanbul Yarışı’nda, Sardinya - Sicilya etabının başında bir sporcu sert havada kendini tekneye bağlamadığı için denize düştü. Yarış durduruldu. Tüm tekneler yarışı bıraktı, denize düşen yelkenciyi aramaya başladı. Kayıp yelkenci 4 saat sonra bulundu. Yarış 2 gün sonra tekrar başladı.

Bodrum’daki bir önemli yarışta ise, rakibin yol hakkını çiğneyip ona çarpan tekne, uzaklaşıp giderken ve sonunda yarışı kazanırken, geride komada bir genç sporcu bıraktı. Yarış durdurulmadı, hatalı tekne Uluslararası Yelken Federasyonu (ISAF) Kuralları’na uygun şekilde hatasını telafi etti ve kutlamasını da gerektiği gibi yaptı.

*

Fransa ve İtalya’da, ISAF’ınkiler dışında denizcilik ve insanlık kuralları uygulandı; Türkiye’de ise uygulama, mevzuat bağımlılılğı yüzünden olsa gerek ISAF ile sınırlı kaldı.

Bu yetmezmiş gibi, olayın ardından yelkenle ilgili tartışma gruplarında, Bodrum’daki kaza ele alınırken, "ISAF’da vicdansız yarışma diye bir madde yoktur" diye yazabilenler bile çıktı.

Bodrum’daki yarış gibi, Türkiye için belki büyük, insanlık için sıfır önem taşıyan bir yarışı geride bir ağır yaralı bırakarak kazanıp, bu başarıyı yarış sonu partisinde kutlayabilen ve kutlanmasına izin veren bir zihniyetin, yelkende başarısızlığımızı açıkladığı söylenebilir.

Belki de bu yüzden, Avrupa Kültür Başkenti Cap Istanbul Yarışı’nda da, Pannerai Klasik Yat Yarışı’nda da tek bir Türk yelkenci yoktu.

Bodrum’daki olayın sergilediği temel denizcilik ve adalet kültürü yoksunluğuna, Yelken Federasyonu Başkanı Nazlı İmre’nin, Naviga Dergisi’nde, olimpiyatlarda Türkiye’nin başarılı olduğunu iddia etmesi, yarışan gençlerin kuşağını ’kayıp’ olarak nitelemesi ve ’Artık dil bilmeyen bir yelkencinin uluslararası başarı sağlaması mümkün değil. Kısacası medeni insan olacak’ demesi eklenince durumumuzun vahameti ortaya çıkıyor.

Sonuç olarak...

Bir öneri: Nazlı İmre’yi Yabancı Dil Dershaneleri Federasyonu kurup başına geçirelim ve yelkende olimpik başarı sorunumuzu çözelim.

Bir bilgi: Çin’in yelkende ilk altın madalyasını kazanan sporcu Çince’den başka dil konuşmuyor.

200 milyon Euro yan yana dizilmişti

Yan yana bağlanmış tekneler. Küçükten büyüğe sıralanıyor. Bu teknelerin toplam tahmini değerini tahmin etmeye çalışıyorum: En azından 200 milyon Euro. Mariette, Mariquita, Veronique, Kipawa... Ve Shamrock. Benim bayıldığım J Sınıfı teknelerden biri. Cannes’da bu yıl 30. kez düzenlenen Cannes Kraliyet Regattası’ndayım. İnatçı Cumhuriyet Fransa’da Kraliyet Regattası, çünkü geçmişte birçok taçlı baş yarışlara katılıp ödüller almış. Bu yıl ise İtalyan saat markası Panerai’ın düzenlediği bir dizi klasik yat yarışının sonuncusuna ev sahipliği yapıyor.

Cannes bir tekne şehri. Tamam; film festivali, çok süslü ve çok yaşlı kadınları, çok zengin ve çok yaşlı adamları, otellerin önüne park edilmiş Ferrari’leri, Bentley’leri, Rolls Royce’ları ile meşhur olabilir ama yine de bir tekne şehri. Sıralı marinalar, en büyüğünden en küçüğüne binlerce tekneye ev sahipliği yapıyor.

Kraliyet Regattası’na katılan 3 tip klasik tekne var. En baba tekneler 31 Aralık 1949 öncesinde denize indirilmiş olanlar; efsaneler burada Herreshoff, Fife tasarımları... Eski ama bugüne kalmamış paranın, bugünün paralıları tarafından restore edilip kullanılan tekneleri.

İkinci grup, 31 Ekim 1975 öncesinde denize indirilenler. Son grup ise, Geleneğin Ruhu tekneleri. Klasik teknelerin 1970 sonrasında modern yöntemlerle yapılanları.

Pirinç aksamları parıldayan, üzerlerinde küçücük bir plastiğin bile görünmediği, boyları 15 metre ile 56 metre arasında tekneler, yan yana dizilmişler. Hepsini tek tek elime alıp okşamak, oynamak, yelkenlerine üflemek, denizde yüzdürmek istiyorum. Hafif bir kıskançlık; teknelere davetli olmadığım için içlerine giremiyorum. Olsun; çok memnunum halimden.

Mariquita; birkaç yıl önce İtalya’da restore edilmişti. Uluslararası bir yelken dergisinin kapağındaydı; kaç sayfa ayırmışlardı ona.

Mariette, Kipawa... Ve Shamrock.

J sınıfı büyük teknelerden biri. 1930 yılında yapılan, 1967’de yenilenen ve sürekli bakımlı tutulan Shamrock tam karşımda. Ördek yeşili gövdesi ile kıyıda çok görkemli durmuyor. Yüksek değil ama çok çok güzel.

Baştan sona, sondan başa yürüyorum. Bağlı teknelerin fiyatlarını tahmin etmeye çalışarak, kafamdaki hesap makinesini çalıştırıyorum. 200 milyon Euro’dan az değil buradaki teknelerin değeri; tabii, yaşadığımız büyük krizden önce. İsim vermiyorlar ama buradaki teknelerden birinin sahibinin en az 20 milyon Euro zarara uğradığını öğreniyorum. Yarışmaya devam ediyormuş.

Bu tekneler denizde güzelleşiyor. Mariette 7. yelkenini basıyor yanımızdan geçerken; tepede bir direkçi, karışmış halatları çözüyor. Teknenin hızı 13 - 14 knot o sırada.

Ardından Shamrock geliyor. O kadar sakin bir tekne ki, hızla uzaklaşıyor birden.

Top patlıyor; küçük tekneler başlıyor. 10 dakika sonra diğer grup, 10 dakika sonra en büyükler. Olağanüstü bir manzara. 180 - 190 tekne yelken açmış, Cannes açıklarını paylaşmış, yarışıyorlar.

İlerde, Doğu’da Dragonlar’ın yarışı var. Tam 79 Dragon... Yanlarına ulaştığımızda pupa seyrine başlıyorlar. Balonlar basılıyor; İngiliz, Fransız, Alman, İspanyol, Rus, Birleşik Arap Emirlikleri, Amerika... Türkiye yok, yok.

Denizde harika bir gün. Bir deniz kentinin nasıl olması gerektiğini bir kez daha yaşayarak anlıyorum. Kıyıda, Cannes biraz sıkıcı geliyor. Yemekler iyi gerçi ama.

Ertesi gün... Bir latte, biraz makaron ve uzun bir yolculuktan sonra fırtınalı İstanbul.

Keyifli bir geziydi. Hele Shamrock; çok güzeldi çok.
Yazının Devamını Oku

Cap İstanbul’da CAN PAZARI

27 Eylül 2008
Avrupa Kültür Başkenti Cap İstanbul yarışının Sardinya - Sicilya etabı, ucuz atlatılan bir kaza ile yarıda kaldı. Yelkencilerin özel Beneteau - Figaro teknelerini ilk kez tek başına -solo- kullandıkları Cap Istanbul yarışına katılan Sırma teknesinden suya düşen Christophe Bouvet, 45 deniz mili esen fırtına şartlarında ve dolu sağanağı sırasında 4 saat Akdeniz’de sürüklendi, ama sonunda kurtarıldı. Olay, açık denizde yapılan solo yelken yarışlarının ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha gösterdi. Üçüncü kez düzenlenen yarış, bu yıl Nice - İstanbul arasında yapılıyor. Cap İstanbul tekneleri, Sardinya’nın Cagliari Limanı’ndan ayrılıp, yarışın ikinci etabına başladıktan 4 saat sonra, yarışçılardan Mathieu Girolet, Sırma teknesinde hiç bir hayat belirtisi olmadığını Yarış Direktörü Christian Gout’ya telsizle haber verdi. Beneteau Figaro tekneleri bu sırada Sardinya’nın 30 deniz mili güneydoğusunda, dağınık bir şekilde Sicilya’ya doğru seyrediyorlardı. Gece bastırıyordu.

Direktör Gout, o gergin anları şöyle anlatıyor: "Saat 20.00 sularında yarışçılardan Matthieu, Sırma teknesini geçtiğini, teknenin tüm yelkenler basılı, yan yatmış vaziyette sürüklendiğini rapor etti. Sırma teknesine yaptığımız çağrıya cevap alamadık. Bu durumda; sporcu ya teknenin içindeydi ama bir nedenle çağrımıza cevap veremiyordu, ya da denize düşmüştü. VHF sinyallerinden teknenin yerini tespit ettik ve komite teknesini artan fırtınaya rağmen Sırma’ya yönlendirdik. Eş zamanlı olarak tekneye en yakın konumda olan 3 yarışmacının da, 3 mil yarıçapında bir daire içinde aramalara başlamasını istedik. Kendimizi sürüklenmekte olan teknenin rüzgarüstü rotasına mevkilendirdik, tahminimiz teknenin, suya düşen yarışmacıdan daha hızlı ilerleyeceği yönünüdeydi. Tüm yarışçılar, yarışı bırakarak, 30 knot kafadan esen, sağanaklarda zaman zaman 40 knot’a çıkan rüzgara rağmen arama çalışmalarına başladılar."

Arama çalışmalarının başlamasından 2 saat kadar önce Christophe Bouvet, her yelkencinin kábusu olan denize düşüşün şokunu yaşıyordu: "Akşam şiddetli rüzgarla birlikte sağnak yağış ve dolu başladı. Pupa yelkenle ilerlerken birden 45 knot üzerinde şiddetli bir rüzgar yedim. Tekne denize yapıştı, ben savrulup, teknenin altında kaldım. Bir ipe tutundum, ancak darbeli rüzgarlar tekneyi ve yelkeni savurmaya başladığı için yavaş yavaş ipi de bırakmak zorunda kaldım. Rüzgarın benden uzaklaştırdığı tekneyi izlemekten başka çarem yoktu. Durmadan teknenin peşinden yüzdüm. 2 metrelik dalgalar vardı, giysilerin fazla olanlarını çıkardım ve yardım beklemeye başladım. Deniz suyu yutuyordum ve deniz anaları canımı yakıyordu. 2 saatin sonunda moralim bozulmaya başlamıştı."

AYDINLATMA FİŞEKLERİYLE HAYATA BAĞLANDI

Denizde, fırtına ve karanlıkta tek başına kalmak, aranıp aranmadığını bilmemek, şiddetlenen fırtınada yaşamaya çalışmak... Denizdeki bu 2 saatin yarattığı belirsizlik ve korkular, çoğumuzun bir yaşam boyunca karşılaşacağından çok daha fazla, çok daha yoğun.

Umutsuzluğun üşümeyle birlikte bastırdığı anlarda, arama çalışmalarına katılan 28 yarış teknesi, 4 komite ve güvenlik teknesi ile İtalya Sahil Güvenlik teknelerinin fırlattıkları aydınlatma fişekleri Bouvet’yi hayata bağladı.

Denize düştüğünün farkına varmışlar, aranıyor ve üstelik çok da yakındalar. Ama fırtınalı, karanlık bir denizde yakınlık tabii ki dikkatli kullanılması gereken bir kelime: "Saatler sonra bir teknenin ışığını çaprazımda gördüm, beni aramaya gelen Figarocular’dan biriydi. Bu benim için inanılmaz bir şanstı. Gücümü tekrar toparlayıp ona doğru yüzmeye başladım, sanırım olimpiyat rekorunu kırmışımdır. Çaprazdan yanına yaklaşırken, bağırdım, bağırdım. Sonunda beni duydu. Paul’un teknesine çıktığımda hala kendimi suyun içinde gibi hissediyordum, tüm enerjim bitmişti, yuttuğum deniz suları yüzünden de kusmaya başladım. Benim için iyi bir gün değildi. Kurtarıldıktan sonra da uyuyamadım. Sürekli ailemi ve karımı düşündüm."

Bouvet’nin saatler sonra dediği, ilk işaret fişeklerini gördükten 2, denize düştükten 4 saat sonraydı. Yarışçılardan Paul Meilhat, Bouvet’yi suda gördü, yüksek dalgalara rağmen yanaşarak teknesine çekmeyi başardı ve İtalya Sahil Güvenlik teknelerinden birine aktarılmasını sağladı. Bu kaza Bouvet’nin başına Akdeniz’de değil de, Atlantik Okyanusu’nda gelseydi, bulunana kadar çoktan ölmüş olurdu ve büyük olasılıkla da bulunamazdı. Deniz suyunun sıcaklığı arama çalışmaları sırasında hayatta kalmasını sağladı.

DİĞER TEKNELER DE FIRTINADA ZARAR GÖRDÜ

Bouvet’nin bulunmasından sonra, yarışın ikinci etabı başlangıcında kesildi. Filo Cagliari Limanı’na geri döndü. Fırtına tekne donanımlarına zarar vermişti. Sardinya - Sicilya etabı, 2 gün sonra 29 yerine 28 tekne ile yeniden başladı. Bouvet yarışa katılmadı ama filoyu tekne hazırlayıcısı ve dostu Pierre’le aynı tekneden takip ediyor. Christophe Bouvet, Avrupa Kültür Başkenti Cap İstanbul’un son etabı olan Bozcaada- İstanbul’da yeniden arkadaşları arasındaki yerini almayı planlıyor.

Tüm tekneleri harap eden ve Bouvet’yi ölümün eşiğine getiren fırtına, aradan geçen 48 saatte dindi ve yerini hafif kuzeydoğu rüzgárına bıraktı. Sicilya’nın batı ucundaki Marzamemi’ye ulaşmak için hafif rüzgárdan en iyi şekilde faydalanmaya çalışacak 28 yarışçı, adanın güneybatısından kuzeydoğudaki Marzamemi’ye çıkana kadar istikrarsız doğu ve güneydoğu rüzgárlarına maruz kalacak.

Ucuz atlatılan bu kaza, deniz aşırı solo yelken yarışlarının ne denli tehlikeli olduğunu bir kez daha gösterdi. Ancak iyi organizasyonun can kurtardığı da vurgulanmış oldu. Tabii burada aslan payını fırtınalı havada rakiplerini saatlerce arayan diğer yelkenciler alıyor.

YELKENCİLER ARASINDAKİ BÜYÜK DAYANIŞMA

Bouvet de bunun farkında: "Arkadaşlarımın göstermiş olduğu dayanışmadan çok duygulandım. Kazadan önce, yelken sporunda ekip dayanışması olmaz sanıyordum. Ama şimdi tam tersini düşünüyorum, denizcilerin büyük dayanışmasını o gece yaşadım. Hepsi yarışı bırakıp beni aramaya çıkmışlardı, hayatımı kurtardılar. Tabii bundan sonrası için de düşünmemiz gerekecek, ufak bir kişisel sinyal vericiyi mutlaka taşımak gerekiyor. En hafif havada bile başınıza ne gelebileceğini kestirmek imkansız. Denizde çok kısa bir anda her şey felakete dönüşebiliyor. Şanslıymışım ki, filonun önlerindeydim ve arkadan gelen tekneler yarışı bırakıp yardımıma gelebildiler, eğer arkalarda olsaydım öndeki teknelerin 30 knot havada yardımıma gelmeleri oldukça zor olacaktı."
Yazının Devamını Oku

İstanbul Cap, İstanbul’a destek verdi

20 Eylül 2008
Bu yıl üçüncü kez düzenlenen Akdeniz’in en önemli yelken yarışlarından Cap İstanbul’un ana sponsorluğunu İstanbul’u 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlayan komite üstlendi. Avrupa Kültür Başkenti Cap İstanbul adını alan yarışın ilk etabı geçen hafta tamamlandı. Nice-Sardunya (Cagliari) arasındaki ilk etabı büyük risk alarak, 29 denizcinin arasından sıyrılmayı başaran 41 yaşındaki tecrübeli Fransız yelkenci Eric Drouglazet kazandı. Çıkışta ilk 10’a bile giremeyen, filonun oldukça gerisinde kalan Drouglazet, batıya gitmeyi tercih etti ve oynadığı kumarın sonucunu aldı.

Nice’den itibaren sırasıyla Sardunya, Sicilya, Girit, Bozcaada etaplarından sonra İstanbul’da tamamlanacak Cap İstanbul’un birinci etabının galibi Fransız yelkenci Eric Drouglazet, büyük risk alarak verdiği kararın ardından 25’inci sırada sürdürdüğü ilk etapta büyük avantaj yakaladı. Filodan ayrılıp, batıya gitmeyi tercih eden Drouglazet, önceki gün beklediği son derece şiddetli kuzey batı rüzgárını yakalayınca, ilk etabın birincisi oldu.

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen ve toplam 7,3 milyon Euro’luk bütçeye sahip Avrupa Kültür Başkenti Cap İstanbul Yelken Yarışı, bu yıl Avrupa’da 200 milyondan fazla kişiye ulaşmayı hedefliyor. Yarışın ikinci etabı ise 19 Eylül’de Cagliari’den başlayıp, 22 Eylül’de Sicilya’da tamamlanacak.

İlk etap başladıktan sonra, filodan ayrılmaya karar vererek, batıya doğru ilerleyen 4 yarışçıdan birisi olan Eric Drouglazet’nin neredeyse 3 gün süreyle aç ve susuz sürdürdüğü zorlu etabın en can alıcı noktası, fırtınayı arkasına alarak, 25’incilikten liderliği yakalamasıydı. Sardunya Adası’nın güneyinden bütün filonun önünü keserek liderlik koltuğuna oturan Drouglazet’nin hemen ardından ikinciliği Cap İstanbul 2007’de birinci olan Nicolas Berenger kazandı. Yarışa katılan 29 denizci arasında 32 yaşındaki bayan denizci Jeanne Gregoire ile 31 yaşındaki Alman Isabelle Joschke de dikkat çekiyor.

Sardunya Adası’ndaki Cagliari limanına arkasında bıraktığı 28 denizcinin oldukça önünde giren 41 yaşındaki Eric Drouglazet, aldığı riske rağmen kazandığı başarıyı "Cesaret bana galibiyeti getirdi. Bu kez çoğunluktan farklı davrandım ve kazandım. Bunun hediyesi bu önemli etabı birinci bitirmekti" diye yorumladı.

Birinci etabın ilk 10’u

1-Eric Drouglazet- Luisina

2-Nicolas Berenger- Kone

3-Marc Emig- Capitol

4-François Gabart- Region Bretagne

5-Gerald Veniard- Macif

6-Christopher Pratt- DCNS

7-Christophe Bouvet- Sırma

8-Gildas Morvan- Cercle Vert

9-Laurent Pellecuer- Docteur Velnet

10-Gildas Mahe- Le Comptoir Immobilier

İyi ki varsın ERDEN

Erden Eruç, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli ’maceraperest’ herhalde. Maceraperest lafını olumlu anlamda kullanıyorum; kimse yaptığı işin önemini inkar ettiğimi düşünmesin. Maceraperest yaratabilen kültürler, kendilerini /images/100/0x0/55ea5151f018fbb8f87802baaşmaya başlamışlar demektir. Maceraperestin varsa onu sev, koru ve sevin; yoksa vay haline.

O yüzden Erden Eruç bizler için çok değerli; değerli olmalı en azından.

Niye macerapereset? Şundan: Dünyanın tüm okyanuslarını kürek çekerek aşıp, kıtaları bisikletle geçip, her kıtanın en yüksek dağlarına tırmanmayı hedeflediği, tüm bunları yıllara yayarak yapacak kadar sabırlı, yapabilecek kadar zihinsel donanımlı ve güçlü olduğu için.

Ama Eruç, bunları henüz tam anlamıyla takdir edemeyecek kadar kısa vadeci ve maceraperest sevgisi henüz pek gelişmemiş Türkiye’de kendini anlatmakta ciddi sıkıntılar yaşıyor. Bu sıkıntılar ise projenin geleceğini henüz tehlikeye atmasa bile, gölgeliyor, tadını kaçırıyor.

Erden Eruç, bitmek bilmeyen Pasifik geçişinin çok büyük bölümünü geçen mayıs ayında tamamladı. Hava şartları ve yolculuğun uzaması yüzünden doğabilecek yiyecek sıkıntısı nedeniyle bir balıkçı gemisine çıkan ve teknesini karaya çektiren Eruç önceki hafta İstanbul’daydı.

Daha birkaç ay önce metre metre ilerlediği Pasifik Okyanusu’nda hava koşullarının değişmesi ile bir gecede 3 - 4 gün önce bulunduğu noktaya geri döndüğü için endişelendiğim Eruç onunla konuşurken sakin, çok sakindi. Onbinlerce mil tek başına kürek çekmiş, iğneyle kuyu kazmanın el kitabını yazmış ama egolarından tamamen arınmış bir adam. Kendi sabırsızlığım, zaman zaman beni maymun iştahlı yaptığını düşündüğüm farklı ilgilerim ve en önemlisi çoğumuz gibi beni de esir alan tehlike kaygılarım Erden’e bir uzaylı gibi bakmama yol açıyor sanki.

Türkiye’deki yatılı bölge okullarına destek sağlamayı amaçlayan projesinin aşamalarını anlatıyor. Pasifik geçişini neden ucundan azıcık kısa kestiğini soruyorum: "Tekneyi kaybetmemek için. Eğer fırtınayı atlatmaya kalksaydım beni alırlar, tekneyi bırakırlardı. O zaman teknesiz kalırdım, işi tamamlayamazdım" diyor.

Ve konu, bu maceranın Erden Eruç’u zorlayan bölümüne geliyor: para, para, para.

*

Maceranın bundan sonraki bölümlerinin finansmanı sağlanmış durumda; orada sorun yok. Aktaş Şirketler Grubu bu büyük maceranın ana destekçisi. Ama o kadar... Erden Eruç’un kendi cebinden harcadığı yaklaşık 200 bin dolar, yatılı bölge okullarına katkı ya da projenin gecikmeden tamamlanmasını sağlayacak kurumsal destek olarak geri dönmedi hálá. Eruç’u en çok üzen de zaten bu. Onca yol, onca emek boşa çekilen kürek mi demek?

Maceraperesti olan ülkeler şanslı ülkelerdir çünkü kültürlerinin, farklı düşünen, düşündüğünü uygulama gücüne ve cesaretine sahip kişilerin ortaya çıkmasına izin verdiğini gösterir. Türkiye bu açıdan bakıldığında Erden Eruç’un kişiliğinde rüştünü ispatlıyor belki. Ama ya aynanın öbür yüzü; o sancılı yüzü.

İşte o yüzü de harekete geçirdik mi, Eruç ve onun gibiler, Pasifik Okyanusu’ndaki gibi akıntıya kürek çekme durumundan kurtulur bir anda.

Erden Eruç'un öyküsünü Atlas'ın ekim sayısında okuyabilirsiniz.
Yazının Devamını Oku

Yelken tartışmaya devam

6 Eylül 2008
Türk yelkenciliği Pekin Olimpiyatları’nda başarılı mı oldu, başarısız mı? Bu soruya geçen hafta verdiğim ’başarısız’ cevabı, kimileri sipere girip, soruyu üzerlerine hiç almamış olsa da, sanki bir tartışma süreci başlattı. Zaten hedef de buydu; tartışıp doğruyu bulmak... Başarının ölçüsü eğer olimpiyat madalyası ise, Türk yelkenciliğinin Türkiye sporunun toplamı gibi, Pekin’de büyük başarısızlığa uğradığını kabul etmek, doğruyu bulmak için yapılması gereken tartışmaların başlangıç noktasını oluşturuyor.

Bu değerlendirmeye karşı çıkan Celal Tümsen, gönderdiği mesajda, beni, geçen haftaki yazı nedeniyle ağır şekilde eleştiriyor: "Kemal Muslubaş ve Ali Kemal Tüfekçi, 2008 Olimpiyatları’na kota alabilmiş başarılı sporculardır. Bu sporcuların başarılarının bu kadar küçümsenmesi size yakışmayan bir saygısızlıktır. Eminim yazılarınızı okuyan ve yelken camiasının gerçekten içinde olan herkes benim bu öfkemı yaşamaktadır. Yelken camiasının bu kadar dışında olup da nasıl bu kadar rahat bir şekilde herşeyi eleştirebiliyorsunuz anlamıyorum."

BAŞARISIZLIK VE CAMİA

Yukarda aktardığım paragraf, Laser sınıfında 2012 ve 2016 olimpiyatlarına hazırlanan bu genç arkadaşımın, ’sporcunun çabası ve nispi başarısı’ ile ’spor yönetiminin başarısı’ arasındaki farkı görmek istemediğine işaret ediyor sanki. Geçen hafta, yazının hedefinin sporcular değil, spor yönetimi olduğunu özellikle vurgulamıştım oysa.

Spor yönetimi kuşkusuz ilgili spor dalının bilinmesini gerektirir ama terimin esas vurgusu ’yönetim’ kavramınadır. Sorun da zaten, ilgili spor dalının içinde olanların, yani ’camianın asil ve doğal’ üyelerinin, spor yönetimini bilmemelerinden kaynaklanmıyor mu?

Meşhur lafı biraz değiştirerek söylemek gerekirse: "Bu kadar başarısızlığa, ancak camianın parçası olursan tahammül ederler."

Kotaya girmeyi başarmış sporcuların, Çin’deki asıl yarışlarda sonlarda yer alması, kişisel yeteneklerin ve çabaların, spor yöneticiliği kıtlığı nedeniyle nasıl köreldiğine işaret eder. Celal Üsten buna kızmalı, bana değil.

Celal Üsten’in şu soruyu sorması gerekmez mi aslında: "Ben kendime güveniyorum, madalya almak için 2012 ve 2016 olimpiyatlarına hazırlanıyorum, günde 6 saat çalışıyorum. Peki, beni bu işin psikolojisi konusunda eğiten, diyetimle ilgilenen, vücudumun en üst seviyeye çıkması konusunda bana destek veren, hangi şartlarda hangi taktikle yarışmam gerektiğini bana sürekli anlatan, bilgisi kanıtlanmış uzmanlarla mı çalışıyorum gerçekten? Şimdi çalıştıklarım, gerçekten işlerini en iyi bilen kişiler mi?"

Celal bu soruyu sorup, gerçekten kendisini tatmin edici yanıtlar aldıysa; benim, ona artık söyleyecek pek bir şeyim yok. 2012 yazında, Londra Olimpiyatları ardından görüşürüz belki. Belki o zaman fikirleri değişmiş olur.

SKOR KÜLTÜRÜ SPOR KÜLTÜRÜ

Türkiye’de, editörlüğünü yaptığı kitaplarla ve yazıları ile yelkenin gelişmesi için ortam hazırlayan kişilerden Sezar Atmaca ise sadece yelkencilik değil, diğer spor dallarının akıbeti de düşünüldüğünde, neden spor kültürü yaratamadığımızı, skor kültüründen de neden fazla bir şey elde edemediğimizi soruyor ve ekliyor: "Antrenör, antrenman konusunda yazdıklarına hiç de uzak olmayan bir dönemden örnekle katılayım. İki senedir üzerinde çalıştığımız, laser tipi olimpik teknelerin kullanımıyla ilgili kitabın yazarlarından, milli yelkencilerimizden Orkun Soyer ile Alp Alpagut 1980’lerin sonuna dek ’yelkencilerin parkurun bir tarafında belirgin bir rüzgar avantajı olmadıkça pupa seyrinde (rüzgarı arkadan alarak yapılan seyir) dümdüz en kısa yoldan şamandıraya gitmeyi tercih ettiklerini’ çünkü böyle öğretildiğini ve ’yurtdışına çıkıldığında sınıf ayrılığı olmaksızın hemen hemen her Türk yelkencisinin pupada geçildiğini’ belirtiyor.

İşte dediğim buydu: Bilinen belki bilinmemeli artık; çünkü yanlış. Spor yönetimi yanlışta ısrar etmemektir en basit haliyle; bunu görmek için belki de camia dışı olmak gerekir.

Son söz, Türkiye’de yaşayan bir İtalyan yelkenciden.

Eşinin çevirdiği geçen haftaki yazıyı okuduktan sonra şöyle yazmış aşağı yukarı: "İtalya da 1952’den beri olimpiyatlarda madalya alamıyor. Nedenler bence aynı. Federasyon yapımız Türkiye’ye benziyor."

İtalya hiç olmazsa 1952’de madalya almış; bizde ise hálá tık yok.

Savarona Yatı ile güzel bir guletin aşk çocuğu

Yelkenciliğin altın çağı, Amerika’da büyük paraların kazanıldığı, İngiltere ile rekabetin doruğa çıktığı 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başıdır. Hızlı ve lüks tekneler, Atlantik Okyanusu’nun 2 yakasındaki yarışlarda birbiri ile kapışır, Amerikalı /images/100/0x0/55ea82a1f018fbb8f884af51demiryolu ve banka baronları, İngiltere’nin kralları ve lordları ile yarışırdı.3

Asr-ı saadet olmasının nedeni tabii ki zenginlerin yarışması değildi; bugün klasik dediğimiz teknelerin herkesin burnunu sızlatacak kadar güzel olmalarıydı. Ve işte o ölçüler, bugün bile, tekne güzelliğini belirliyor.

Hollandalı tekne tasarımcısı Gerry Dykstra, klasiği, yeni malzeme ve teknolojilerle bugünün çok büyük, çok pahalı ve çok güzel teknelerine dönüştürme konusunda bir uzman. Tuzla’da Perini Navi’nin Yıldız Tersanesi’nde yapılan ve birkaç yıl önce üzerinde en çok konuşulan mega yat olan Maltese Falcon’un tasarımcısı örneğin. Ama, diğer tasarımları ile kıyaslandığında, Maltese Falcon üstün teknolojisine rağmen çok sıradan kalıyor.

Örneğin Panamax; 62.5 metrelik bu teknenin üretimi, dünyanın en iyi yat tersanelerinden biri olan Finlandiya’daki Baltic Yacht tarafından sürdürülüyor. 19. yüzyılın ünlü Amerika Kupası yatlarından esinlenilerek çizilen Panamax, klasik görünümü ile büyülemekle kalmayacak, en yeni teknoloji ve malzemelerle üretildiği için olağanüstü hızlı olacak. Panamax’ın denize kavuşacağı 2010 yılının üzerinde en çok konuşulan teknesi olacağı kesin.

Bir diğer örnek, beni hep büyüleyen Athena. Savarona yatı ile yakışıklı bir guletin aşkından doğan yetişkinliğe yeni adım atmış bir delikanlı Athena; dişi adına bakmayın. Harika...

Avrupa’nın en güzel teknelerinden biri olan Windrose of Amsterdam ya da... 40 metrelik bu uskuna, hem tüm yeni teknolojileri barındırıyor içinde, hem de olağanüstü güzel, klasik bir görünümü var.

Tuzla’daki Mengi Yay Tersanesi’nde bu teknenin ahşabının yapımı sürüyor. Bunun da hem görünüm, hem performans açısından çok etkileyici olacağı kesin.

Yelkenciliğin altın çağını yaşamak isteyen milyonerler, hiçbir masraftan kaçınmayarak Gerard Dykstra’nın kapısını çalıyorlar. Ben de arada bir web-sitesine girip, onların mutluluklarına ortak oluyorum. Herkese öneririm.
Yazının Devamını Oku

Geç de olsa yeni bir yer keşfettim

30 Ağustos 2008
Sonunda denizle buluştum. Geçen yıl bebek, bu yıl Hürriyet Treni diyerek uzak kaldığım denize sonunda kavuştum. Gerçi zamanımın çoğu gölgede yatarak, Piraye ile kumda oynayarak ve zaman zaman bir halk plajı kıvamına gelen kıyıdaki çocuk seslerine kulaklarımı tıkamaya çalışarak geçti ama olsun; deniz denizdir.
/images/100/0x0/55ea38acf018fbb8f8723bf8
20 aylık kızımı çırılçıplak yüzdürmek, kollukları ile birkaç saniyeliğine bile olsa kafasını suyun üzerinde tutabildiği için sevinmek, bu yazın en değerli anıları oldu. En son 30 yıl önce gittiğim Datça ve çevresini yeniden keşfetmek ise sanırım, benim gelecek planlarımı büyük ölçüde etkileyecek.

Şöyle: Bodrum bana sorarsanız giderek denizden kopan ve 10 yıla varmadan resmen bir metropol olduğu ilan edilecek bir yarımadaya dönüştü. Kuşkusuz hala el değmemiş güzel yerleri var. Ama bir de, 1975 yılından beri bildiğim, sakinlerinin tavuklarla yatıp, horozlarla kalktığı, balıkçıların ve süngercilerin teknelerinde uyudukları günlerden kalkıp, bugün gürültülü bir kasabaya dönüşen Gündoğan Köyü örneği var.

İlerleme bu işte. Şişen arazi fiyatları, mümkün olduğunca çok ev inşa edebilmek için getirilen imar düzenlemeleri, köye, köylüye ve araziden anlayana akan büyük rant... İstanköy’den bakıldığında, sivilceli bir ergen görünümü veren bir yarımada Bodrum bugün. Siteler, siteler, siteler... Çoğu boş.

Ama anlaşılan Datça ve Bozburun’da aynı hatalar yapılmayacak, çünkü belli ki farklı bir imar yaklaşımı benimsenmiş.

*

Uzakdoğu felfesine meraklı bir mimar dostumu Datça Mesudiye’den aradığımda, "Uzaya Datça’dan merdiven çıkar" dedi. Pek bir şey demedim doğrusu. Sonra, kafamı gökyüzüne kaldırıp baktığımda, "Haklı galiba" diye düşünmedim değil.

Gök üzerime üzerime gelen bir kubbe gibi.

Karşımda Jüpiter, onun yanında Akrep Takımyıldızı, arkamda Büyük Ayı Takımyıldızı ve Kutup Yıldızı. Mutlak bir sessizlik. İlerdeki tepenin ardından doğmaya başlayan ayın, birkaç kilometre ötedeki denizi hayal meyal gösterecek kadar aydınlatması.

Galiba gerçekten uzay merdiveni bulunduğum yerden göğe yükseliyordu.

Denizi çok severim ama dedim ya, 2 senedir deniz hak getire. Teknemiz Halki de Fenerbahçe’de yatıyor. Bir vicdan azabı sormayın gitsin. Hedef Halki’yi daha çok kullanmak.

Deniz kenarında ev pek sevmem; bak bak deniz, yeknesak gelir. Denize biraz uzaktan, dağların, tepelerin arasından bakmak; yazı, sonbaharı, kışı, ilkbaharı havanın yarattığı gölge oyunlarının ve şiddetin arasında, böyle bir konumda yaşamak çok hoşuma gider.

İşte, bebek nedeniyle gittiğimiz tatil köyünden 3 kere kaçıp gittiğimiz yer böyle bir yerdi.

*

Otomobile atlayınca 10 dakikada Palamut Bükü’ne ulaşmak mümkün. 1980 yazında Moskova Olimpiyatları yapılırken, henüz yolu olmadığı için bir balıkçı motoru ile gittiğim ahtapot dolu Palamut Bükü’ndeki balıkçı barınağının en korunaklı yerine Halki’yi bağlamak mümkün; suyu, elektriği var. Yukarda yaşayıp, aşağıdaki tekneye istediğinde kavuşmak, sürekli esen rüzgarda yelken basmak ideal çözüm.

Zeytin, badem, keçiboynuzu ağaçları, Ege ve Akdeniz’in sesi cırcır böcekleri, yakınlardaki kovanların sırnaşık arıları... Uzayıp giden, çok sert olmayan hatları ile kırmızı tepeler. Uzakta bir taş ev, ilerisinde bir ev daha. Site yok, kalabalık yok. Evlerin bahçeleri bakımlı, zeytinler, bademler vakti geldiğinde toplanıyor. İtalya’nın gözbebeği Toskana herhalde 50 yıl önce böyleydi.

Yani diyeceğim; hain planlarım var geleceğe dair.

Pekin Olimpiyatları’nın ardından Türkiye Yelken Federasyonu tartışılmalı

Olimpiyatlar bitti, kel göründü. Pekin’de yarışan Türk yelkencilerin yarışma gücü olmadığı net bir şekilde ortaya çıktı. Aylar önce, Türkiye yelkenciliğinin Pekin Olimpiyatları’nda başarılı olamayacağına şöyle bir değinmiş ama moral bozmamak için ayrıntıya girmemiştim. Şimdi konuşma zamanı, takkeyi öne koyup düşünme zamanı. Ama konuşulacak olan ellerinden gelenin en iyisini yapan sporcular değil, sporcuların başarı eşiklerini yükseltemeyen spor yöneticiliği, yani Türkiye Yelken Federasyonu ve yelken kulüpleri olmalı.

Yelken, hem spor hem bir yaşam biçimi olan tek etkinlik. Bu, yelkene sporcu devşirmenin nispeten kolay olduğu anlamına gelir.

Türkiye gibi bir ülkede, denizle içiçe yaşayan, yelken yapan bir ailenin çocuğunun yelkene eğilimli olması doğaldır. Onları belirlersiniz, içlerinden en yetenekli olanları seçip altyapıyı kurarsınız, dünyanın en iyi hocalarını getirir sporcuya yatırım yaparsınız, sporcu da bu olimpiyatta olmazsa, sonrakinde size madalya getirme şansına sahip olur.

Ya da Çin gibi, tek merkezden yönetir; dev insan kaynağınızı tarar, yine dünyanın en iyi hocaları ile başarıya uzanırsınız. Çin’in yelkendeki ilk Olimpiyat Altın’ının ardında işte bu spor yönetimi yatıyor.

Türkiye’de yelkene ilginin arttığını herkes görüyor. Kıyılarımız bayrakları yabancı olsa da sahipleri Türk teknelerle dolu. Yabancı tekne üreticilerinin Türkiye distribütörleri, yıllardır üst üste, en başarılı satıcı seçiliyor merkezleri tarafından. Türkiye’de kişi başı milli gelir arttıkça, kredi olanakları geliştikçe teknecilik güçleniyor. Ve hepsinden önemlisi alınan teknelerin içinde yelkenlilerin oranı örneğin Amerika’nın çok ama çok üzerinde. Yani, orta sınıf aileler yelkenciliğe yöneliyor.

Bu ne demek peki? Yelken sporcusu aday havuzunun büyümesi demek. Bu havuzdan yararlanmak içinse önce havuzun varlığının farkına varmak gerek. İşte Türkiye Yelken Federasyonu’nun farkına varmayı ısrarla reddettiği gerçek bu. Bu gerçeği görmeyince de, küçücük bir havuzdan seçilen sporculardan başarı beklemek, hayal kırıklığı üretmekten başka işe yaramıyor.

Çözüm belli: Türkiye Yelken Federasyonu’nu bu haliyle lağvedip, İngiltere’de olduğu gibi, deniz üzerinde teknecilikle uğraşan tüm amatörlerin örgütünü oluşturmak. Buna federasyonların özerkleştiren yasa izin veriyor. Türkiye Yelken Federasyonu’nun şimdiki başkanı Nazlı İmre de, seçilmeden önce bu sayfada benzer yönde çalışacağına söz verdi ama sonra bu sözü unutup, "sen, ben, bizim oğlan" şeklindeki sözde spor yönetimine çark edildi. Sonuç ortada.

Denizle ilgilenen tüm amatör teknecilerin örgütü haline gelmek, belli bir hizmet vererek bunun karşılığını almak, federasyona sürekli bir gelir kaynağı yaratır. Bu da akılcı bir sporcu eğitimi programı oluşturmakta kullanılabilir. Bu yapılmıyor; yapılmıyor çünkü federasyonun seçimlerinde oynanan köşe kapmacanın bitmesi istenmiyor. Biri gidiyor, diğeri geliyor. Adları dışında yok aslında birbirlerinden farkları.

Diyelim havuz büyütüldü. Bu havuzda da çok sayıda iyi sporcu adayı var. Bunlardan hangilerinin en iyi, hangilerinde dünya rekabeti potansiyeli bulunduğunu belirleyecek hoca alt yapısı Türkiye’de yok. Bunu sağlamanın en kolay yolu, devşirme sporcu yerine, devşirme antrenör getirmek. Bu bugüne dek hiç yapılmadı.

Geçen yıl kızımı bir yelken kulübünde yaz okuluna göndermek istedim. Hedefim optimiste başlamasıydı. Sonra, oradaki ’hocaların’ kalibresini görünce, gün içinde optimist üzerinde yalnızca yarım saat kalabileceklerini öğrenince, olmayacağını anladım ve başka bir yaz okuluna gönderdim; kızım tenis oynuyor şimdi yelken yapmak yerine. Ki bu kulüp, Türkiye’nin en iyi yelken kulüplerinden biriydi, sosyal tesisleri açısından en iyisidir. Ama bu kulübün, sporcu adayına bu bakışı ile Olimpiyat Şampiyonu yetiştirmesi mümkün değildi.

Yani yelken kulüplerinin de kendilerini ciddi bir şekilde sorgulamaları gerekiyor. Kayıkçı kavgası yapmak yerine, akılcı bir planlama ile olimpik yelken dallarını paylaşmaları, bölgesel işbirlikleri yapmaları gerekiyor.

Pekin Olimpiyatları, devşirme sporcularla başarı yakalama kolaycılığında da dibe vurduğumuzu gösterdi. Yelkende, akılcı bir planlama ile başarının yakalanması zor değil.

Un var, şeker var, yağ var; tek eksik aşçı...
Yazının Devamını Oku

Floransa’da başlayan Rönesans’ı Çin nasıl tetikledi

16 Ağustos 2008
Çin, Pekin Olimpiyat Oyunlarını düzenleyerek, son birkaç yüzyılına hakim olan içe dönüklüğü geride bırakma mücadelesinde simgesel bir mevzi kazandı. Pekin 2008 açılış töreninin rengi ve coşkusu bütün dünyayı büyüledi. Törenin en önemli yönü ise Çin’in tarihine yaptığı güçlü vurgulardı. Yönetmen Zhang Yimou, Hero filminde sergilediği dünyayı etkileyen yaratıcılık hünerini Pekin 2008’in açılışında, Çin’i dünya tarihinde yeni yörüngesine oturtmakta kullandı. Pusula, kağıt ve barutun ilk kez Çin’de bulunup kullanıldığını anlattı coşkulu törende.

Aslında Çin Kültür Devrimi sırasında karşı devrimcilik simgesi olarak gördüğü her şeye tutunuyor son yıllarda. Vurgu hep Çin’in derin ve kadim kültürünün yüceltilmesine yapılıyor.

Birkaç yıl önce yayınladığı 1421 adlı kitapta, Amerika’nın ilk Çin İmparatoru tarafından gönderilen filolar tarafından bulunduğunu belgeleri ile iddia eden ve bu nedenle müesses nizam tarihçilerinin yerden yere vurduğu Gavin Menzies, yeni kitabında yine büyük tepki çeken bir iddiayı kanıtlamayı hedefliyor. Kitabın kapağı bu iddiayı çok net bir şekilde ortaya koyuyor: "1434: Muhteşem bir Çin Filosu’nun İtalya’ya Gidip Rönesans’ı Tetiklediği Yıl."

*

Çin imparatorluk geleneğinin güçlü hadım - kul bürokratlarından, Müslüman Uygur Amiral Zheng He, Çin’in yaratıcı tarihini güçlü bir şekilde vurguladığı şu günlerde hep öne çıkartılıyor. Menzies, 1421 adlı kitabında başladığı öyküyü 1434’te sürdürürken, başrolü yine Zheng He’ye veriyor. Menzies, Zheng He komutasındaki yüzlerce gemilik filoların dünyanın dört tarafına gidip, Çin’in büyüklüğünü, sanat ve bilimde ulaştığı seviyeyi gösteren bilgileri paylaştığını, bu arada, Çin’e nasıl gidileceğini anlatan dünya haritalarını da keşfettikleri ülkelerin hükümdarlarına teslim ettiklerini anlatıyor.

Bu paylaşımın temel nedeni, Çin’in eriştiği ülkelerin hükümdarlarına, vergilerini nereye, hangi yollardan göndereceklerini göstermek.

İşte bu filolardan biri, 1434 yılında, Kızıldeniz’den Nil Nehri’ne şimdi kapanmış olan kanaldan geçiyor, İskenderiye’den Akdeniz’e açılıyor, Girit üzerinden kuzeye çıkıp Adriyatik Denizi’ne giriyor ve Venedik açıklarında demirliyor.

Menzies’e göre, işte bu olay, Rönesans’ı tetikliyor.

*

Batı tarihi ile algılamaları kökünden sarsan bu iddiasıyla, Rönesans sırasında Toskana Bölgesi’nde ve özel olarak da Floransa’da ortaya çıkan yeniliklerin tamamına yakınının çok önceleri Çin’de bilindiğini kanıtlaması gerekiyor Menzies’in. Yazar, 1421 adlı kitabından sonra oluşan güçlü ilişki ağının da yardımı ile bulmacanın parçalarını teker teker tamamlıyor.

İngiliz donanmasından emekli bir nükleer denizaltı komutanı olan Menzies’in parlak profesyonel geçmişi onu bir çatlak olarak nitelemeyi olanaksız kılıyor.

Menzies, Çin arşivlerinden bulup çıkarttığı çizimler ve haritalar ile, Rönesans’ın bilimsel ve kültürel şahlanmasına atfedilen neredeyse herşeyin, çok önceden Çin’de bilindiğini gösteriyor. Leonardo da Vinci’nin makinelerinden Floransa’nın ünlü matematikçi ve gökbilimcilerinin hesaplamalarına kadar tüm yenilikleri Çin’e atfeden Menzies’in 1434 kitabında, Avrupa ülkelerinin okyanus keşiflerinin de aslında keşif olmadığı, Çin haritalarına baka baka denizlerin aşıldığı anlatılıyor.

Bu kitaba Çinli bilim adamları tarafından verilen desteğin büyüklüğü, Çin Halk Cumhuriyeti’nin ’biz sizden önce de vardık’ vurgusunu güçlenerek sürdüreceğini kanıtlıyor.
Yazının Devamını Oku

Eskişehir’den Isparta’ya su ile büyük barışma

2 Ağustos 2008
Bir Kuzey ya da Orta Avrupa şehrindeki köprülere benziyor tümü. Boyanmış döküm parmaklıkları, dev gibi cıvatalarla tutturulmuş alttan kemerli taşıyıcı sistemleri ile güzel ama bana göre biraz süslü köprüler. Dışarıdan gelen seslere kulağımı tıkasam, gözlerimi de kıyı boyu uzanan tabelalardan uzaklaştırsam, Belçika’nın dantel kasabası Brugges’de hissedebilirim kendimi.

Ama Brugges’de değil Mittel Anatolia’nın bir şehrinde, Eskişehir’deyim. ’Brugges’e ne kadar benziyor’ diye kendi kendime konuşurken, Eskişehir’in sanki hep var olan Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen atılıp, "Orada kanallar daha kısa" diyor hemen.

Eskişehir, temizlenen Porsuk Çayı ve bu temiz suyun iki kıyısındaki yaşam alanları ile insanlarına keyif fırsatları sunuyor. Hollanda’daki kanal teknelerinden esinlenerek Eskişehir Büyükşehir Belediyesi atölyelerinde üretilen derli toplu fiber bot ağır ağır Porsuk’da ilerlerken, suyun bir şehire nasıl hayat kattığını bir kez daha görüyorum.

Pislikten bir bataklık iken, herkesin kaçtığı, uzak durduğu Porsuk artık, üniversitelerin ve herşeyi Lego parçaları ile oynayan bir çocuk heyecanı içinde yeniden tasarlayan Yılmaz Büyükerşen’in elinde, çok seçenekli ve heyecanlı bir şehire dönüşmüş.

Yeni yapılan Bilim, Kültür ve Sanat Parkı’nda aslına uygun ve bire bir ölçülerde yapılan ama ne yazık ki yüzemeyen Mayflower adlı tarihi İngiliz gemisinin içinde sahici bir korsan gibi poz veriyorum. Hürriyet Hakkımızdır Treni’nin 29. durağı olan Eskişehir, kişisel vizyonun kent yaşamını iyileştirmede ne kadar büyük rol oynadığını gösteriyor. Büyükerşen, Eskişehirliler’in Porsuk’da kullanmak üzere küçük tekneler almayı düşündüğünü de anlatıyor bana.

*

Isparta’da, ’komandonun düdüğünü duyunca denizi göreceksin’ noktasında, Eğirdir Gölü önümde uzanıyor. Uzaktan düdük sesleri fotoğraf çekerken biraz şiddetleniyor. Komando Eğitim Tugayı önündeyiz, anayol göle saplanıyor sanki ilerde.

Eğirdir Gölü denince benim aklıma, her nedense, gölet kıvamında bir su birikintisi gelirdi. Coğrafya bilgim aslında kötü değildir ama vatanın bu köşesini, demek ki Coğrafya Atlasları’nda atlamışım.

Batmaya yanaşan güneşin kızarttığı dağlar arasında bir derin mavilik. Söylendiğine göre mavinin 10 tonunu da bu gölde görmek mümkünmüş; söyleyenlerin yalancısıyım. Ben gayet güzel, tek bir mavi gördüm; o da içimi açtı.

Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Vecihi Kırdemir ve eşi Doçent Pakize Kırdemir ile birlikte, sarp bir yoldan, Eğirdir’e bakan en yüksek tepeye, Akpınar’a tırmanıyoruz.

Vecihi Hoca, "İyi yapmadık mı hocam" diye soruyor; çok iyi yaptık, olağanüstü bir yer burası. Aşağıda, Eğirdir Rivierası’nın ışıkları yanmaya başlıyor. Suyu keşfeden belediyeler kıyılardan başlayarak şehirleri için yeni kullanım zenginlikleri yaratıyorlar artık.

Ama göl bomboş. Harika bir rüzgar var ve göl boş. Göl sanki bakmak ve içmek için var sadece.

"Hocam" diyorum, "Üniversite’nin Spor Okulu’na bağlı bir yelkencilik bölümü açsanız?" Su Ürünleri Fakültesi varmış. Sanki aklı yatıyor ama anladığım kadarı ile bazı sorunlar var.

Gece, küçük bir guletin pırıl pırıl ışıkları ile yolcularını gölde gezdirmesi keyif veriyor. Gulet, ağır ağır dolaşıyor kıyıyı.

*

Malûm Hürriyet Treni’nde Türkiye’de içinden ray geçen her yerden geçiyoruz, il merkezlerinde duruyoruz. Yolumuz bizi su kenarlarına da götürüyor. Önce Tatvan, sonra Samsun, Mersin ve şimdi de Isparta, Eğirdir. Buralarda yerel yöneticilerin kirlenen suyu önce temizleme, sonra da genel kullanıma açma çabaları etkileyici.

Suyu keşfe çıkmış bir halimiz var. Ve eminim, şimdilik büyük ölçüde keyifle dolaşılan kıyılar, her boyda teknenin denize itildiği spor alanları haline dönüşecektir birkaç yılda.

Keyifli ve güvenli yelken seyri için 4 ürün

Her yaz yepyeni ürünler çıkar piyasaya. Tekneler, güvenlik gereçleri, onarım malzemeleri... Bu yaz da farklı değil aslında... Bazen yeni bir şirket piyasaya dalıverir; hakkında biraz konuşturur. İşte bu yazın konuşulan 2 teknesi ve 2 güvenlik gereci...

Beneteau Oceanis 31

Beneteau yeni Oceanis serisi ile çok ciddi bir başarı çizgisi yakaladı. En son çıkan Oceanis 31 serinin en küçük modeli. Ağabeyleri gibi Groupe Finot tarafından tasarlanan teknenin baş kamarası alçak, 2 kişilik kıç kamarası ise yatay ve içinde rahatlıkla ayakta durulabiliyor. Ana kamara geniş, denizde rahat ve hızlı. Satış fiyatı 100 bin Euro civarında.

Alekstar 38 yepyeni ve heyecanlı

Kalashnikov piyade tüfeği, Zil otomobilleri ve Kirov tipi savaş gemileri ile tanınan Rusya sanayii, amatör denizciliğe de el attı. Yelkencilikteki en ileri teknolojileri barındıran Alekstar 38, 11. 67 metre boyunda bir yelkenli. Ama alışılmışın çok ötesinde. Salma ile birlikte 800 litre deniz suyu alan depolar denge unsuru olarak kullanılıyor. Uzun bir karbon direği var. Çift dümen palası ve salması kalkıyor. Salma hidrolik olarak 5 derece döndürülebiliyor; böylece rüzgarda azami performans sağlanıyor. Kabin görünümü kaliteli ama kullanılan bunca teknoloji biraraya geldiğinde işler mi, işlemez mi; orası belli değil. Satış fiyatı 176 bin Euro.

Okyanus’un ortasından küresel erişim ucuzluyor

Okyanus’un ortasından heryere internet erişiminin maliyetleri düşüyor. Her ne kadar evlerdeki geniş banttan çok zayıf olsa da, Inmarsat 4 uydusu üzerinden kurulan ilişki ile teknedeki bilgisayar internet, fotoğraf ve film gönderme, telefonla konuşma ve mesaj servisleri için yeterli. Cihazın satın alınması için 2 bin 226 sterlin ödemek gerekiyor. Daha sonra da hat parası. Ama uydu haberleşmesi ucuzladığı için gerektiğinde kullanılacak bir sistemin kurulması çok büyük işletme maliyetlerine yol açmayabilir.

Hem can yeleği hem yer belirleyici

Denizde en büyük felaket düşüp bulunamamaktır. İngiliz şirketi Sartech, can yeleği ile uyduya yer bildiren EPIRB cihazlarını birleştirip, yepyeni bir ürün olarak sunmuş. Can yeleğinin kemerine takılan cihaz denize düşenin yerini arama kurtarma ekiplerine anında bildiriyor. Can yeleği ise su ile temas ettiğinde hemen şiştiğinden, yelkenli teknelerin en büyük kábusu olan ’Denize Adam Düştü’ sorunu belli ölçülerde çözüme kavuşuyor. Bu can yeleğinin İngiltere satış fiyatı, GPS ve EPIRB ile birlikte 400 sterlin. Pahalı gelebilir ama unutmayın can kurtarıyor.
Yazının Devamını Oku

Donmuş bir adam olarak portrem

19 Temmuz 2008
Saniyenin dörtte biri kadar bir süre, ’Burada ne işim var’ diye sordum kendime. Sonra, sinir uçlarım hafif uyuşur gibi oldu. Saniyenin kalan kısmında vücudum duruma uyum sağlamış olsa da, benim uyum sağlamam hayli zaman aldı.

"Abey nah bu kadar lağım fareleri var’ demişti küçük çocuk. "Burada lağım yok ki, faresi olsun" dediğimde, "Abey donarsın" da demişti.

Nemrut Krater Gölü’ne, derme çatma iskeleden atladığımda, suyun soğuk olacağını biliyordum ama donduracağını sanmıyordum. Soğuk dalga dalga yayıldı vücuduma. Parmak uçlarım buz tuttu; her an çıt diye kırılabilirim sanki. Bir yandan da dışarının 40 dereceyi aşan sıcağından ve toz toprak içindeki uzun yolculuktan sonra üşümek iyi geldi.

Peşimden suya atlayan Tatvan Kaymakamı Osman Hacıbektaşoğlu’nun yüzündeki gülümseme, soğukta bile kaybolmuyor. ’Soğukmuş’ dediğimde, ’Evet’ diyor, ’Soğuk’. Aslen Trabzonlu ama Tatvan için çok heyecanlı. Projelerini anlatıyor hep. Geleceğe bakan, devletin rolünü güvenliğin ötesinde gören genç yerel yöneticilerden biri. Krater gölüne girme fikri de onun, uygulaması da. Mayomu aldıran o.

12.5 kilometrekarelik gölün derinliği 150 metreymiş en fazla. Pek araştırılmamış. Suyu tertemiz; içiyorum biraz. Lezzetli de.

Yazının Devamını Oku