Yedi kat gök

Eskiden görebildiğimiz kadarıyla şekillendirmişiz koca evreni ve ona göre uydurmuşuz her şeyi.

Yedi kat gök

Hubble Uzay Teleskobu tarafından çekilmiş gerçek bir fotoğraf. NGC1032 isimli galaksi, Balina (Cetus) takımyıldızına 100 milyon ışıkyılı uzakta. Fonda başka galaksiler de var. Yani, çok büyük bu evren.

Geçmişten günümüze ne çok şey değişti değil mi? Aslında, değil! Değişen şeyler var elbette ama değişmeyen şeyler de çok sanki. Her şey, nereden baktığımıza bağlı. Mesela milyonlarca, hatta milyarlarca yıldır Güneş, Dünya’yı ve içindeki hayatı ısıtıyor. Bu gerçek hiç değişmedi. Ama Dünya’da yeni kıtalar oluştu, oluşanların yeri değişti, dinozorlar vardı mesela, hepsinin soyu tükendi, insan çıktı ortaya, o başladı diğer canlıların soyunu tüketmeğe, ne güzel sularımız vardı, giderek tükeniyor temiz sular çünkü biz sürekli kirletiyoruz vs. Değişim çok. Ama içtiğimiz suyu kirletsek, bindiğimiz dalı kessek de suya olan ihtiyacımız değişmedi mesela. Yaşamak için ona çok ama çok ihtiyacımız var. Göllerin bazılarının şekli değişti, bazıları haritadan silindi, kıyı şeritlerine dolgu yapıp duruyoruz, haritalar değişti, tarım alanları yok oluyor birer birer ama mesela yemek yeme ihtiyacımız değişmedi. Tarım yapacak alan kalmayacak yakında ama bizim tarım ürünlerine ihtiyacımız sabit!
Güneş hep orada, Ay, ilk gününden beri Dünya’nın çevresinde dönüp duruyor, bizim gibi diğer gezegenler de Güneş’in çevresinde kendilerine has eliptik yörüngelerinde dönmekteler ama gelin görün ki insanın, bu gökyüzü cisimlerini algılaması değişti. Şunun şurasında ne kadar zaman oldu ki Dünya düz mü değil mi diye tartışmayı keseli? Şimdi uzay mekiğine atlayıp, “Dur sana fotoğrafını çekip göndereyim” diyenlerin sayısı artıyor. Yakında ticari uzay gezileri başlıyor. Bugün selfie çekiyorlar yuvarlak Dünya ile, yarın yörüngede, “Kanalıma hoş geldiniz” diyenler artacak!

HER ŞEYİ KENDİMİZ YAPTIK

Yedi kat gök

Güneş ile gezegenlerin boyutsal karşılaştırması

Biz bugün biliyoruz Güneş Sistemi’nin ne olduğunu, tabii ki bilim sayesinde. Eskiden farklı bakıyorduk evrene ve her şeye. Merak ediyorduk ama merakımızı gidermek, doğru bilgiye ulaşmak için gerekenler yoktu. Gerekli ne varsa kendimiz yaptık. Akıl sayesinde. İnsan aynı insandı, malzemeler de aynıydı. Ne bileyim, ağaç, toprak, su, madenler… Üzerinde sadece çiçeklerin, ağaçların yeşerdiği, hayvanların uçuşup kaçıştığı dünyada, hiçbir şeyi olmayan çıplak insan, bugün, dünyanın öbür ucundaki bir başka insanla konuşmak için telefonuna sesle kumanda ediyor. Gece yapacak başka şey olmadığı için çayıra uzanıp yıldızlara bakarak oralarda inek, tavşan, yılan, aslan falan gören insan, bugün o yıldızların ötesine bakıp, aralarına uzay aracı gönderiyor.
Çayıra uzanıp seyrettiğimiz devirlerde gökyüzünde ne varsa, hepsinin ayrı bir katta yaşadığını varsayıyorduk ve o katların sayısı belli idi: Yedi! Yedi, gerçekten insan için oldukça gizemli, oldukça yaratıcılığa açık bir sayı ama bu konuyu başka yazıda ele alacağız. Yedi deniz, yedi iklim, yedi kat gök, yedi düvel, yedi kıta, yedi gün, yedi, yedi yedi… Çok var. Bugün sadece küçük bir kısmına bakacağız.

YAZ TABLETE AL GELECEK MİLENYUMA

Yedi kat gök, Doğu mitolojilerinde sıkça rastlanan bir unsur. İslâm mitolojisinde de çok iyi tanınıyor. Dinin temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerîm’de adı bile geçmeyen, Prof. İsrafil Balcı’nın araştırmasına göre, 776 – 849 yılları arasında yaşamış İbn Ebû Şeybe’ye kadar hiçbir kaynakta rivayet edilmeyen, pek çok ilahiyatçının “İslâmî düşünceye aykırı” bulduğu “Mirac” hadisesi, yedi gök motifinin kullanıldığı bir anlatıdır. Osmanlı kaynaklarında, minyatürlerde, tarih ve coğrafya kitaplarında da yer alan yedi kat gök, aslında çok daha eskiye, Sümer’e kadar gider. Muhtemelen daha da eskiye gidiyordur da, yazıyı bulup bize aktaranlar Sümerler olduğu için öyle diyoruz. Daha öncekiler biliyor olsalar bile yazamamış garibanlar. Sümerler tabletlere yazmışlar, malum. Kil tabletler yaşken, çiviye benzeyen karakterlerin kullanıldığı ve bu nedenle “çivi yazısı” denen yazı üzerlerine kazındıktan sonra kurutulmuş ve ne mutlu ki günümüze kadar gelmişler. Bu yazı tabletlerine Aramî dilinde “diptera” denmiş. Aramî diline çok benzer dile sahip Fenikeli denizciler Akdeniz’de dolaşıp durdukları için, Yunanlarla çok yakın temas etmişler; deri parçalar üzerine yazı yazan Yunanlar, bu sözcüğü, yani ‘diphtera’yı tabaklanmış deri için kullanmışlar. Antik çağlarda neredeyse bütün Yakındoğu’da konuşulan Aramî diliyle akraba Sami kavimlerinden Araplar da buna benzeyen bir sözcüğü kullanmışlar ve biz de onlardan almışız. Bu nedenle biz de yazmak için kullanırız “defter”i! Arapçası da “daftar” işte… (Laf aramızda, akut döneminde boğazda oluşan köselemsi doku nedeniyle bir hastalığın adının difteri olması da bundandır.)

ÇIPLAK GÖZLE BU KADAR OLUR

Efendim, Sümerler, elbette milyonlarca yıldızı görmüşler ama bunların hepsi aşağı yukarı belirli ve sabit bir yerde, hemen hemen aynı katta duruyormuş gibi göründüğünden, daha farklı görebildiklerini anlamlandırmayı tercih etmişler. Eh, teleskop falan hak getire o devirlerde, ne görülüyorsa çıplak gözle… Sade gözle toplam 5 gezegeni ayırt edebilmiş Sümerler. Tabii, gezegenler de Ay gibi Güneş’ten aldıkları ışığı yansıttıkları için parlıyorlar, yıldız zannedilmişler. Ama diğerlerinden çok farklı oldukları için özel birer isim verilmiş onlara. (Takım yıldızlarda kümeye isim vermişler, aslan, boğa vs. diye, gezegenler tek tek isimlendirilmiş.) Tabii Güneş ile Ay’ı da ekledik mi, oldu sana 7 cisim. Yerleştirmişler mi hepsini bir kata? Sıralamışlar mı kafalarında bu katları? Haftanın her gününe de birinin adını vermişler mi? (Hepsinin yanıtı evet.)

YEDİLİ DÜZEN

Yedi kat gök

Güneş Sistemi. Elbette ölçeksiz. Ölçekli olsa buraya sığmıyor.

Adım adım gidelim. Sümerler, gözlemleyebildikleri beş gezegen ile Güneş ve Ay’ın isimlerini haftanın her bir gününe verince hafta 7 gün olmuş. Ancak haftayı 7 gün yapan, sadece 7’nin ilginçliği değil, aynı zamanda Ay’mış. Daha doğrusu Ay’ın evreleri. Yeni ay, ilk dördün, dolunay ve son dördün dediğimiz evreler, yedişer günlük periyotlara sahiptir. Türkçedeki “hafta” sözcüğü Farsça’dan geliyor. Yani yine aşağı yukarı Sümer topraklarından. Farsça “heft” yedi demek. Önce hefte olan sözcük, “yedili” anlamına geliyormuş, zamanla hafta olmuş. İşte bu Ay evrelerinden dört tanenin bir bütün oluşturduğunu tespit eden eski insanlar, bu bütüne de “ay” demişler. Diğer dillerde de ay, hep Ay ile bağlantılı. İngilizcesi “month” (Ay’ın İngilizcesi moon’dur), Almancası “monat” hep “ay”dan gelen laflar.

GÜNLERE BAKSANIZA…

Bugün halen Sümer haftasını kullanıyoruz. Hatta Hint-Avrupa dil ailesinin üyeleri olan Batı dillerinde isimleri bile bugün varlığını koruyor. Güneş, İngilizcesi ile “Sun”; Sunday halen pazar günü. Güneş’in Almancası “Sonne”, pazar günü de haliyle Sonntag. Ay’ın İngilizcesi “Moon”; Moonday, Monday olarak kısalmış ve pazartesi anlamına geliyor. Ay’ın Fransızcası “Lune”, pazartesi de bu nedenle Fransızca’da “Lundi”. “Satürn’ün günü” anlamındaki Satur(n)day, cumartesidir, değil mi? İngilizcede yok ama Fransızcada Mars halen var. Salı gününün Fransızcası “Mardi”.

AH FELEK AH

Sümer’den sonra yeni bir gökcismi görülmesi ve hayata dâhil edilmesi çok zaman almış. Şuna baksanıza, Sümerlerden, yani MÖ 2500’lerden söz ediyoruz. Sonra, aradan 4 bin yıl falan geçiyor, yedi felekli gökkubbe bilgisi bütün dünyayı dolaşıyor, ta Osmanlı’ya ulaşıyor, Osmanlı da bunları mitolojik metinlere, minyatürlere, takvimleri, yazmalara konu ediyor. Gökyüzü, yarım birer fanus gibi semayı oluşturan katlara sahip olarak tasvir ediliyor ki bu fanus katlarının her birine “felek” deniyor. Felek, gökyüzü anlamına da geliyor, talih anlamına da. Bu ikiliğin nedeni, yine kadim kültürlerde gökyüzü ile hayatımızı, kaderimizi oluşturan tanrının veya tanrıların aynı anlama gelmesi. Türklerde gök sözcüğünün hem tanrı hem de gökyüzü anlamına gelmesi gibi. (bkz. geçen haftaki yazı.)

KAT KAT GÖK

Bütün bunlara göre, Dünya’dan göğe çıkarken ilk felekte (ilk kat gökte) Ay var. O devirlerde kullandığımız ismiyle Kamer. İkincide Utarit (veya Utârîd). “Bu da ne?” diye soranlar mutlaka var, hemen söyleyelim: Merkür. Utarit, onun eski adı. Üçüncü felekteki yıldız/gezegen, Zühre. Bizim bildiğimiz adıyla Venüs. (“Erkekler Mars’tan, kadınlar Venüs’ten” lafını hatırlayınız. Tahir ile Zühre’de bu ismin seçilmiş olması da ayrıca anlamlı.)
Zühre’den sonraki feleği süsleyen büyük ışık kaynağımız Şems. Yani Güneş. Güneş’ten biraz daha gidilince gelinen feleğe (ki elbette tamamıyla yanlış bir varsayım) Mirrih hâkim. Benim çocukluğumda bu isim kısmen Merih olarak kullanılırdı. Bugünkü adı Mars. Bir elinde kılıç, bir elinde kesilmiş kelle tutan bir erkek cellat olarak tasvir edilir minyatürlerde.

HİNDİSTAN’IN MAVİLİLERİ

Yedi kat gök

Lord Shiva. Hinduizmin çok kollu mavi tanrısı.

Bir sonraki gök tabakasının sahibi Müşteri yıldızı. Tabii yıldız falan değil gene, bizim bildiğimiz Jüpiter gezegeni. Son olarak da, yani yedinci kat gökte oturan Zuhâl. Zuhâl, bizim Satürn. Bütün bunları çevreleyen ve tüm yıldızlara ilaveten 12 burcun bulunduğu en dış felek var. Zaten feleğin “talih” anlamına da geliyor olmasında, o 12 burcun etkisi büyük. Zuhâl, çok ilginçtir, Dünya’ya en uzak halkada olduğu sanıldığı için, gamlı ve kederli bir erkek olarak tasvir edilir ama derisi koyu mavi renklidir, çünkü bunu düşünen insanların kafasında var olan “en uzak yer” Hindistan olduğu için (Büyük İskender’in gittiği en uzak yer de Hindistan’dı, sonradan anlatılan Zülkarneyn’in de), bir Hint figürü olarak belirir. Hindistan’ın en önemli tanrılarından biri Şiva da mavidir. Üstelik, İslam mitologyası bununla yetinmez, bir de fil ekleyiverir Zuhâl’e. Nitekim Hint mitolojisinde Ganeşa adlı bir tanrı vardır, fil kafalıdır ama aslında insandır, Şiva’nın oğludur, kopan kafası yerine fil kafası oturtulmuştur sonradan ve bu nedenle bilgeliği temsil eder vs. Her şeyin ne kadar iç içe olduğunu anlatmak için söylüyorum bunları.

KENDİMİZİ GÖRÜYORUZ İŞTE

Bugün çok daha fazla şey biliyoruz gökyüzü hakkında. Sonsuz bir evrene baktığımızın farkındayız ama sonsuzluğu algılamak zor. Kara deliklerin bile gerçek fotoğrafını çekebiliyoruz artık. Evrenin sırları birer birer çözülüyor ama hepsinin çözülmesine daha çok var sanki. Masal olduklarını bilsek de mitolojiyi okumak, ondan keyif almak güzel. Eskiden neye inandığımızı, nasıl düşündüğümüzü örmek adına da ayrıca güzel. Kendi gelişimimizi, kendi ürünlerimize bakarak ölçebiliyoruz. Tabii ne kadar becerebiliyoruz, o ayrı. Kalın sağlıcakla.

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

NASIL OLSA EVDEYİZ
Çok soğuk değil, gündüzleri 10 derece üzerinde bir havamız var. Kuvvetli rüzgâr beklenmiyor, yağmur yağdırma olasılığı bulunan ufak tefek bulutlar üzerimizde hafiften gezinecek. Ama ne zararı var efendim? Evdeyiz bu hafta. Umarım bu önlemler işe yarar, umarım artık kimse, gözle görülmeyen bir virüse yenik düşmez, umarım kimse zor durumda kalmaz, umarım hayat tez vakitte normali döner.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kafayı afiyetle yiyoruz

En sevdiğimiz kış yemeklerinden biri değil midir kapuska? Ve ne ilgisi vardır lahananın, kabotajla?

Çok derde deva lahana. Foto C Drying - Unsplash

Geçenlerde sosyal medyada dâhil olduğum bir mezunlar grubunda bir arkadaşım sormuş, “Kışın en sevdiğiniz yemek hangisidir?” diye. Hiç düşünmeden “kapuska” diye yanıt verdim. Bayılırım kapuskaya. Lahananın en güzel ikinci halidir bence. Birincisi turşusu tabii ama o da ana kahraman değil, yan karakter. Harikadır kapuska bence. Üzerine de bol pul biber… De, ne biçim bir isimdir bu? Ne demek ki kapuska? Neden içinde “lahana” geçen bir isim koyulmamış?

HANGİ BİLGİ!

Tuğrul Şavkay’ın Osmanlı Mutfağı adlı eserinden anlıyoruz ki kapuska, Osmanlı’dan bu yana mutfağımızda. Ama 6 asırlık Osmanlı’nın hangi döneminde girdiğini bulamadım. (Sözcüklerin izini sürerek belki bazı ipuçları elde edebiliriz.) Basılı kaynaklar zaten sınırlı. İnternet ise sınırsız gibi görünse de, bizim kültürümüze ışık tutacak bilgiler açısından tam bir çöl! “Bilgi çağı” diyoruz ya, hikâye -bu konuyu başka bir yazıda detaylıca ele alacağız- kimsenin bilgi peşinde olduğu yok. Talep edilen bir şey olsa, arzı da olurdu. Çok fazla yemek tarifi var mesela nette. Ama yemeğin tarihi yok! Yok, çünkü kimse bunu bilmek de istemiyor, önemsemiyor da. Kimsenin umurunda değil. “Kapuska yerken, kaç yüz yıl önce Türk mutfağına girdiğini bilmek, yemeğin tadını mı güzelleştirecek kardeşim?” diye soran olursa, bunun sadece sığlık olduğunu, bu durumda yediği ottan en büyük zevki ineklerin alacağını söylemem de kabalık olmaz sanırım. Onlar da sadece otu talep eder, ot hakkında bilgiyi değil. Ama arkadaşımızın sorusuna da cevap vereyim: Evet yemeğin tadı daha güzel gelir, tarihini bilince.

NEDEN KAPUSKA?

Mis gibi bir kapuska.

Yazının Devamını Oku

Dikkat mutasyon geçebilir!

Hayatımıza yeni girmiş gibi dursa da aslında bugünkü canlılar dünyasının varlık sebebi o. Mutasyon. Türkçesiyle, değişinim.

Uzağı görebilmek için ayağa kalkmadık, ayağa kalkabildiğimiz için uzağı gördük. Foto Bram Naus - Unsplash

Coronavirus mutasyon geçirdi, bütün dünya bir an panikledi. (Yeri gelmişken: Panik “yapılmaz”! Paniklenir veya paniğe kapılırız. Yapmayız ama.) Mutasyon geçirince ne olur? Ne demek mutasyon geçirmek (pek üzerinde durmasak da…) Ne olur mutasyon geçirince?
Huu, duydun mu? Korona mutasyon geçirmiş!
Ne geçirmiş, ne geçirmiş?
Mutasyon.
Eyvah! O ne be?

Yazının Devamını Oku

İnsanın yolculuğuna dair...

Bugüne kadar gördüğüm 52 yılın ilk 5-6’sını doğal olarak çok net hatırlamıyorum. Ama gerisi net.

Hiç bu kadar çabuk, hem de abuk sabuk geçen bir yıl görmemiştim. Ve acı. Yirmi birinci yüzyılda olacak iş değil derken bütün dünya bir anda Ortaçağ’a döndü ve bir virüs hepimizin üzerinden silindir gibi geçti. Meğer ne kadar hazırlıksızmışız! Hayatımız değişti. Her anlamda. Kiminin hayatı ise sona erdi. Durup dururken en sevdiklerini toprağa verdi insanlar, hem de veda bile edemeden. Çok acılar yaşandı.
Ben de yaşadım. Babamı kaybettim 2020’de. Lanetler okuduğumuz 2020’de. Koronadan değil babamın gidişi ama korona yüzünden diyebilirim sanırım. Kanser tedavisi korona yüzünden aksadı. Tüm sağlık kurumları, tüm sağlık çalışanları koronaya angaje olunca, bir de üstüne sokağa çıkma yasakları vs. derken…

*

Tüm yaşadıklarımı sizlerle paylaştım ama. Ölüm, hayat denen şeyin parçası. Doğmak gibi… Ölümün de öyküsü var, olmaz mı? Ölüm üzerine de söylenecek, anlatacak şey çok. Hepimiz korkuyoruz ondan, o yüzden de tarihimiz ve edebiyatımız dolu ölümsüzlüğün peşinde koşanlarla, iksirlerle, sihirli otlarla…
Öyle korkuyoruz ki şifa arıyoruz her yerde. Yılanı sonsuz yaşamın ve şifanın simgesi yapıyoruz ama yılandan da korkmaya devam ediyoruz.

*

Gökkuşağının ötesinde sevdiklerimizi gönderdiğimiz güzeller güzeli bir dünya hayal ediyoruz ama yaşadığımız tarafı çirkinleştirmek için de her şeyi yapıyoruz.

Yazının Devamını Oku

İnsanı uzaylıya anlatabilmek

Umut etmek için değişmemiz, dönüşmemiz gerek. Kötüden iyiye. Yılın ilk dileği bu olsun.

Çıkıp gelse bir uzaylı, anlatabilecek miyiz kendimizi acaba. Foto Brian McMahon - Unsplash

Yeni yılın ilk günü, ilk yazısı… Ne yazmalı? Önemli bir kısmımız zaten geç vakitlere kadar oturduk, bir kısmımız akşamdan kalmayız, bir kısmımız ise normal bir tatil gününe başladı çoktan. Yeni yılın ilk günü ne yazmalı?
Her şeyden önce kimse kimseyi kandırmasın, ben bu yazıyı yazarken henüz 2020’ydi. Siz okuduğunuzda 2021 olmuş olacak ama belki de siz okurken henüz 2021’e girmemiş veya o an girmekte olan birileri olacak yeryüzünde. Dünya sürekli dönüyor ve aslına bakarsanız ne Dünya’nın, ne Güneş’in, ne güneş sisteminin ya da Samanyolu’nun umurunda, takvimin değişiyor olması. Farkında bile değiller bizim yeni bir yıla girdiğimizin. Evren, ne takvim bilir, ne yılbaşı, ne Ramazan Bayramı, ne Paskalya Yortusu, ne Pesah ya da Roş Aşana. Evren, kendi bildiğince devinip durur. Her şey döner evrende zaten. Kaç kere döndü, kaç kere dönecek, bir turun bitmesine kaç vakit kaldı… Kimse saymaz bunları. İnsandan başka.

BİZDE OLANLAR ORADA YOK

Sonsuz uzayda kendimizi ne kadar da önemsiyoruz. Foto Guillermo Ferla - Unsplash

Evrende güneş doğmaz mesela. Güneş orada duran bir yıldızdır sadece. Hatta evrendeki diğer yıldızlarla karşılaştırdığımızda küçük bir yıldızdır, bize can veren Güneş. Evren için hiçbir şey ifade etmez, bir tek insana eder. Bir tek “insan” için “doğar” güneş!

Yazının Devamını Oku

Özlediğimiz misafirlik

Misafir olmayı da ağırlamayı da özledik. Eh, madem daha biraz zaman var o işler için, hiç olmazsa anlamlara biraz daha hâkim olalım.

Elbet bir gün yeniden dolacak bu sandalyeler.

Hayatımızı alt üst eden taçlı bela (bkz. https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/korona-saltanati-41507170) geldi geleli, en çok sevdiğimiz bazı şeylerden mahrum kaldık. Biz sıcak insanlarız, sevdiklerimize sarılmayı severiz mesela. Özlediğine sarılırsın mesela. Sarılmak sihir gibi bir şey sahiden de. Geçenlerde internette dolaşan bir video, “Tekrar sarılacağımız günler gelecek” diye moral veriyordu. Gelsin tabii. Hasreti güzel kılan kavuşmaktır değil mi? Kavuşulmayınca, özlem de acı verici hale geliyor. Yani, doğru düzgün özlemeyi bile özledik!
Bir diğer özlediğimiz şey de misafirlik. Koronayı umursamadan bunu yaşayanlar oldu tabii ama sanırım önemli bir kısmı şimdi pişmandır. Ben özledim, yalan yok. Birileri gelsin, sohbet edelim, yiyip içelim ya da biz gidelim dostlara… Ev ziyaretleri işte, bizim kültürümüzün önemli unsurlarından biri. “Müsaitseniz akşam annemler size oturmaya gelecekmiş” diye çocuklarla haber gönderen bir millettik biz. Teknoloji gelişip yaygınlaştıkça çocukların görevleri de azalarak bitti ama misafirlik bitmedi. Lakin korona onu da bozdu. Bitti demeyelim de askıya aldık misafirlikleri. Zaten misafirlik için artık HES kodu gerekiyor! Şaka değil, gerçek. Anlatayım.

SEN HANCI BEN YOLCU

Seferi olmanın en eski tanıklarından deve. Foto Francois le Nguyen - Uunsplash

Örneğin, şehirlerarası yolculuk yapmak için, otobüse, feribota, uçağa binmek için, kısacası seyahat etmek için HES kodu gerekmiyor mu? Gerekiyor. İşte misafir olmak için de gerekiyor demek ki. Çünkü “misafir”, Arapça “musafir”den gelir ve anlamı da “sefer eden, seyahat eden, yolcu”dur. “Konuk” anlamı, işlevselliğiyle oluşmuş gibi görünüyor. Yani, bir yerden bir yere yolculuk eden birileri, yol üzerinde dinlenmek için durmuş, durdukları yerde yaşayan birileri de onları ağırlamış, bunun üzerine yolcular, konuk olmuş. Sefer ettikleri için “konmak”, “konaklamak” yani “konuk olmak” zorunda kalmışlar.

Yazının Devamını Oku

Sırlar sandığı kestane

Kestane yerken insanın aklına tulumbacılar, Yahudilik, korsanlar, çeyiz, seçimler ve Ziver Bey’in yardakçısı Hurşit gelir mi? Bakalım gelir miymiş…

Kendin pişir, kendin fotoğrafla. İşte benim ilk kestane kebabım.

Malum, kışın aklımıza gelen şeylerin belki de başındadır kestane. Biz de ailecek çok severiz. Yanlış bir şey yapıp ziyan etmekten çekindiğimiz için hep haşlayarak yapardık evde, oysa biz de çok iyi biliyoruz ki yanlış yaparak doğrusu öğrenilir her şeyin. Yanlış yapmaktan korkarsan, hiçbir şey yapamazsın. İşin kolayına kaçıp bugüne kadar asıl en çok sevdiğimizi, kebabını yapmamıştık. Geçenlerde bu işi üstlendim, şeytanın bacağını çatırt diye kırdım ve hayatımın ilk kestane kebabı denemesine giriştim. Pek güzel oldu, ikincisi daha güzel olacak.
Kestane öyle bir şey ki, birkaç anahtar sözcüğü biliyorsak, onu yerken aklımıza Yahudiliğin, İstanbul’un tulumbacılarının, seçimlerin ve hatta 40 yıllık keyifli bir Türk filminin gelmesi an meselesi. Bir tek kestaneyi çiğnerken bunların hepsini düşünüp mutlu olmak mümkün. Bu yazı, yaptığım ilk kestane kebabının ilk lokmasını yerken aklımdan geçenlerin, sözcüklere dökülmüş halidir.

SANDIKTAKİ YEMİŞ

Klasik ev tipi sandık. Tarihe karışıyorlar artık.

Bütün düşünceler, kestanenin İngilizcesini bildiğim için üşüştü zihnime: “Chestnut” Bizim kestanenin “kest” kısmı ile chestnut’un “chest” kısmı, ne kadar da benziyordu değil mi? Evet evet, hatta benzemiyor, tamamen aynı. Hatta hemen ardından rahmetli anneannemin sandığı geldi aklıma. Çünkü chestnut’un “chest”i, aynı zamanda İngilizcede “sandık” demek. Anneannemin sandığı ceviz ağacındandı. Ceviz de malum, sandığın âlâsıdır hani, açmak için kırman gerekir. Kestane, yemişler diyarının sandığıysa, ceviz de kasası olmalı. (Nut ise kabuklu yemişlerin genel adıdır. Fındık, fıstık vs.)

Yazının Devamını Oku

Kültürler sofrasının güzelliği

Anadolu, her tabağı farklı bir kültüre ait onlarca lezzetli yemeğin oluşturduğu dev bir sofra gibidir.

Dev bir sofrayız biz, farklılıkları ve çeşitlilikleriyle zenginliğin zirvesini oluşturan.

Kültür, bizi biz yapan şeylerin tümü olduğu için çok önemli bir kavramdır. Gelin görün ki kavramları sıkça karıştırdığımız için, önümüze gelen şeye kültür demekten de kendimizi alamıyoruz. Bu da üzüntü verici elbette. Temmuz 2019’da bu konuda yazmıştım bu köşede. “Deniz Kültürü ya da Kültür Mantarı” başlıklı yazının linkini, ilgilenenler için buraya alayım. (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/deniz-kulturu-ya-da-kultur-mantari-41271572) Fakat buna vakti olmayanlar için bazı hatırlatmalar yapmak gerek. Hiç doğru olmayan şekilde, “deniz kültürü” lafını, ne yazık ki anlı şanlı birçok insan kullanıyor. O yazı da, bu noktadan hareketle kültür kavramını ele alıyor, hangi kavramlarla karıştırılmakta olduğunu belirtmeye çalışıyordu.

BİRKAÇ ALINTI İYİ OLUR

Örneğin o yazıda, etimolojisini açıklamışız kültürün. Bakalım hemen: “Kültür sözcüğü, karmaşık bir Latince sözcükler kaynaşmasından gelir. Koloni sözcüğü de aynı köklerden doğar. Mesela ‘colonus’, aslında çiftçi, ekip biçen kişi demektir. Bunun nedeni de ‘kültür’ün, “ekip biçme” anlamındaki bir köke sahip olmasıdır. İngilizce ‘tarım’ sözcüğü ‘agriculture’ tam da bu noktada karşımıza çıkar. Bunun içinde agri ve kultur olmak üzere iki sözcük vardır. Agri, yine Latince ‘ager’ yani toprak anlamındadır. Ager+kultur da toprağın ekilip biçilmesi yani tarım demektir.”
Birazdan daha derin inceleyeceğimiz gibi, kültür, “toplum” gerektirir. Bunu şöyle yazmışız 2019 Temmuz’unda: “Zaman içinde (ve muazzam bir yolculuklar zincirinden sonra) kültür sözcüğü, toplumsal bir içerik de kazanır, bir arada yaşayan insanların bilgi/görgü birikimi gibi bir anlama bürünür. Aynı zamanda ‘uygarlık’ anlamına da gelir. Bakınız Türk Kültürü dediğimiz zaman, binlerce yıldır Türklerin geliştirdikleri davranış biçimleri, elbette dilleri, müzikleri, sanatları, mutfakları vs. anlaşılır. Çin Kültürü, İngiliz Kültürü, Amerikan Kültürü, Fransız Kültürü, Arap Kültürü gibi tanımlamaların hepsi, toplumsal nitelikleri barındırır. Bir milletin bütün bilgi/görgü birikimini ifade eder.”
Ancak kültür kavramını tuvalete kadar götürdüğümüz de kesin olduğu için, son alıntımızda olduğu gibi, işin cılkını çıkartmışız: “Böyle derin ve kesinlikle ‘toplumsal’ bir anlama sahip sözcüğün ‘sofra kültürü’, ‘tuvalet kültürü’ gibi abuk sabuk ve daracık anlamlara indirgendiğini görmenin üzücü olduğunu sanırım hepimiz fark ederiz. Burada haşmetli kültür sözcüğü, ‘adap’ anlamına indirgenip zavallı bir hale sokulmamıştır da ne olmuştur?”

KARMAŞIK BİR BÜTÜN

Yazının Devamını Oku

Gökkuşağının ötesinde bir yerde…

Sonsuzluğa uğurladığımız sevdiklerimiz orada bir yerde. Bu düşünce bizi rahatlatıyor.

Babamı son yolculuğuna uğurladığımız gün gördüğümüz üç gökkuşağından biri. Resme yansıması zor ama öyle güzeldi ki.
Foto Ece Kavaklı Timoçin

Geçen hafta babamı toprağa verdim. Bu yazıyı kaleme aldığım sırada daha bir hafta olmamıştı bile. (O nedenle kafam biraz dağınık, hatalarım, eksikliklerim için en baştan af dilerim.) O gün, İstanbul’da, aile kabristanından çıkar çıkmaz ilk gökkuşağını gördük. Dünyalar güzeli, erdemli, iyiler iyisi, nazik, kibar, doğa âşığı babamı, çok güzel bir gökkuşağı ile gökyüzündeki son yolculuğuna uğurladığımızı düşündük. Birkaç dakika sonra ikinci gökkuşağı belirdi gökyüzünde. Kısa süre sonra da üçüncü! Üçü de tam gökkuşaklarıydı. Pırıl pırıl ve net üstelik. Zor beliren morları bile son derece belirgindi. Feriköy’den Dolmabahçe’ye inene kadar beliren üç ayrı gökkuşağının, babama eşlik ettiğine inanıyorum. Ya da buna inanmayı seçiyorum. Göğe uzanan yol değilse nedir ki gökkuşağı? Şaman atalarımız da buna inanırdı. Gökyüzüne uzanan rengarenk bir yol… İyi yolculuklar canım babam.  Yo, amacım sizi de kendi derdimle dertlendirmek değil elbette. Amacım, gökkuşağına yakından bakmak. En kederli anımda içimi ferahlatmayı başaran gökkuşağına bir saygı duruşu, bir güzelleme. 

FERAHLATAN FENOMEN

Gökkuşağı gördüğünde içinde güzel duygular uyanmayan var mı ki? Hiç sanmıyorum. O kadar güzel bir şeyi görüp güzellik dışında başka şeyler düşünecek biri yoktur herhalde. Olmasın zaten. Onu neden o kadar güzel olarak algıladığımız ayrı bir araştırma konusudur sanırım ve muhtemelen psikolojinin uzmanlık alanına giriyordur. Benimki ölümle ilişkili olsa da bu, gökkuşağını kötü yapmaz. Ölüm, hayatımızın kaçınılmaz parçası. Davul zurna çalacak halimiz yok tabii ama sevdiklerimizi güzel bir yere uğurluyor olmanın inancı, içimizi serinletmiyor mu? Eh, işte o serinliği bir gökkuşağından daha fazla güzelleştiren ne olabilir? 

HEM TANRI HEM GÖKYÜZÜ

Yazının Devamını Oku

Hayat suyunun azizliği 

Aslında buna, “Su gibi aziz olmak” veya “ab-ı hayatı aramak” da diyebilirdik. Önemli değil. Su, hayat verdiği gibi, aslında “güzel hayatın” en güzel temsilidir de. 

En başta söyleyeyim, bu bir kişisel gelişim yazısı değildir. Ama öyle bir etki yaratması beklenebilir zira ne zaman neyin bizi geliştireceği belli olmaz, nitekim aslında her şeyin bizi geliştirmesine izin verirsek gelişiriz tabii. Kişisel dönüşüm yazısı dersek belki daha doğru olur ama ben size yine bu sayfanın alışılmış unsurlarını arz edeceğim elbette. Tarih de olacak, mitoloji de. Fakat bu arada “Haaa, sahi yaaa…” deyip dönüşen olursa, kendimi mutlu sayarım. Hay Allah, lafı uzattım gene. Başlayalım. 

ÂB-I HAYAT

Su… Hayatın kaynağı olduğunu en baştan beri bildiğimiz en önemli unsur. Onsuz hayat yok. Onsuz biz de yokuz. Hayatın kaynağı olduğu için, farklı metaforik, yani mecazî anlamlar da yüklenmiş. Hayat veriyorsa, sonsuz hayat da veriyor olabilir denmiş mesela.

Sonsuz yaşam kaynağı olarak da görülmüş su ama böyle özel bir suyun, alelade akan pınarlarda olamayacağı, zor ulaşılan özel bir yerde, çok iyi korunan bir kaynak, bir çeşme, bir pınar olması gerektiği kurgulanmış. Bizim kültürümüzde Ab-ı Hayat denen bu su üzerine elimizde çok fazla yazılı malzeme var. (Âb-ı Hayât, diğer isimleriyle Âb-ı Beka, Âb-ı Câvîd, Âb-ı Câvidân, Âb-ı Hayvân, Âb-ı Hızır, Âb-ı Zindegâni, Âb-ı Zindegî, Âb-ı Hurşîd, Âb-ı İskender, Mâ’ü’l-Hayat, Yaşam Suyu.)  

Kısmen bu sayfada da örneklerine değinmişliğimiz vardır. Mesela Sümer’in, kültürlere kaynaklık etmiş ünlü Gılgamış Destanı’nın kahramanı… Sonsuz yaşam veren bitkiyi arar, bir bilgeden yerini öğrenir ve gider bulur. Bu bir ottur ama denizin dibindedir.

Yani suyun. Gılgamış otu dalıp çıkartır, hemen yemez, yorulmuştur, suyun kenarında uyuyakalır. O sırada otun kokusunu alan bir yılan gelir ve onu yer! Yılan ölümsüz olur (her yıl iki kez deri değiştiren yılanın ölümsüz sanılması üzerine kurgulanmıştır bu öykü tabii) Gılgamış avucunu yalar!

İSKENDER VE HIZIR

Yazının Devamını Oku

Haddini bilmezlik hattı

Haddini bilmezlik hattı Papa 1481’de tuttu, sanki babasından miras kalmış gibi Dünyanın yarısını İspanya’ya, yarısını da Portekiz’e verdi. Tarih, bundan daha büyük haddini bilmezlik gördü mü bilmiyorum. 

Haydi imzalayalım. Yarısı senin, yarısı benim.

Tarih boyunca yaşamış haddini bilmeyenlerin biyografilerini ve işlenmiş haddini bilmezliklerin öykülerini kitaplaştırmaya kalksak, belki de onlarca cilt ortaya çıkar. Ama yeri geldikçe bazı olayları hatırlamakta yarar var, çünkü bu işin, yani haddini bilmezliğin bir “dünü” yok. Her an yaşanıyor, yaşanmaya da devam edecek. Bir kere “had” ne, ona bakalım. Had, Arapça “hadd” kökünden geliyor. Sınır, uç demek aslında. Hudut sözcüğüyle kökteş. Bu anlamdan hareketle “insanın yetki ve değeri” manasına da geliyor ki zaten “insanın kapasite ve potansiyelinin sınır ve uçları” desek de yanlış olmaz. Yine buradan hareketle “haddini bilmek” ise, kişinin kendi yetki ve değerinin, başka deyişle kapasite ve potansiyelinin sınırlarını bilmesi, bunların farkında olması anlamına gelir. Mesela ömrü boyunca on tane kitap okumamış bir insanın, bırakın okumayı, bizzat 50 tane kitap yazmış bir alime, bilgiye dair ayar vermeye kalkması, bu sınırların bilinmemesi anlamına gelmez mi? Veya günlük yürüyüş bile yapmayan birinin maraton koşmaya kalkması… Yumurta bile kıramayan birinin imambayıldı yapmaya yeltenmesi… Fransa’nın, eski dostu Ermenistan’ı uzaktan desteklemek için, Azerbaycan’ın doğal dostu ülkemizi çirkin ve acıklı şekilde zavallı karikatürlerle provoke etmeye çalışması… Örnekler çoğaltılabilir. (“Acıklı şekilde zavallı” sözümü kısaca açıklamak isterim: Ömrü boyunca kibarlığıyla, nüktedanlığıyla, sevecenliğiyle tanınmış bir beyefendinin, bir salon toplantısında körkütük sarhoş olup yerlere düşmesi, bağıra çağıra ağıza alınmayacak küfürler etmesi, ona buna el kol hareketleri yapması karşısında nasıl bir şey hisseder insan? Acımak, tiksinti vs. Yakışmıyor yani, uymuyor. İşte ben de Voltaire’i, Robespierre’i, Jean Jack Rousseau’yu, Victor Hugo’yu, Jules Verne’i ve daha nice değerli fikir insanını yetiştirmiş Fransa karşısında şu sıralar daha iyisini yapamıyorum doğrusu. Tanıdığım sağduyu sahibi Fransızlar da böyle hissediyor, biliyorum.)Haddini bilmezlik için şimdilerde “hadsizlik” sözcüğü kullanılıyor ama yanlış. Çünkü had “sınır” ise hadsizlik de “sınırsızlık” anlamına gelir. Mesela “limitsiz yerli içki” yerine “hadsiz yerli içki” derseniz aynı şeydir. Uzay hadsizdir mesela, haddini bilmez değildir. Sosyal medya ve buna bağlı kısır sokak jargonu ile her kavramın içi teker teker boşalıyor. Bakalım yakında nasıl konuşmaya başlayacağız? Neyse…

HER OKUDUĞUMDA ŞAŞIRIRIM

Tarih boyunca hep oldu haddini bilmezlikler. Kişisel vakalar kayda geçmediği için bilinmez tabii eminim çok fazladırlar ama ülkelerin, devletlerin haddini bilmezlikleri kitaplarda bolca bulunabilir şeyler. Bunlar arasında bir tanesi var ki, bana göre tüm zamanların en büyük haddini bilmezliği olarak listemin başında oturuyor. Hayır, Hz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğunun ileri sürülmesinden söz etmiyorum. Sözünü ettiğim, denizcilik tarihiyle ilgilenenler kadar genel olarak dünya tarihiyle ilgilenenlerin de bildikleri ya da bilmeleri gereken bir anlaşma: En iyi bilinen adıyla, Tordesillas Antlaşması. (Şimdi böyle küt diye adını söyleyince bir anda hatırlanmayabilir ama açıklayınca bilenler hatırlayacak, öğrenenler de şaşıracak. Ben on yıllardır farklı kaynaklardan okuyorum bu antlaşmayı ama inanın, her okuduğumda yeniden aynı şeyleri hissediyor, aynı derecede şaşırıyorum. Zira öyle böyle değil buradaki haddini bilmezlik!) 

BABANIN MALI MI, PAPANIN MALI MI?

Böyle bir şeye kimin hakkı var ki. (Margarita Gokun Silver)

Yazının Devamını Oku

Kültürlerde deprem

Dünyanın tüm kültürlerinde depreme yönelik bir mitoloji var. Halk arasında yaşıyor olabilirler ama bu çağda akıldan başka bir tarafımızı kullanmak da hiç hoş olmuyor doğrusu.

İzlanda'dan bir fay. Foto Tucker Monticelli -Unsplash

Geçen haftanın devamı niteliğinde Zülkarneyn arayışına devam edecektim aslında ama hayatımıza bomba gibi düşen İzmir depremi buna imkân tanımadı. Zira böyle büyük şoklardan sonra hemen normale dönmek kolay değil ve gündem de bir o kadar başka şeylere uzanamıyor. Neyse ki depremin ardından geçen zamana rağmen gerçek kahramanlar tarafından kurtarılan kazazedelerin ve özellikle çocuklarımızın gözlerindeki ışık, acıları bir nebze unutmamızı sağlıyor. Doğal olarak ben de Zülkarneyn’i bir tarafa bıraktım (ki zaten iki bin yıldır kenarda bekliyor garibim) ve depreme yönelik bir sayfa hazırlamaya karar verdim.
Eski insanlar, bilimin olmadığı, neyin neden olduğunun bilinmediği, bilinemediği karanlık çağlarda, yani yeryüzünde var olduğumuzdan bu yana (diyelim son birkaç asra kadar) depremi ve tüm felaketleri hep doğaüstü güçlere bağlamışlar. Tabii doğa ile ilişkileri biraz karmaşık olduğundan ve her doğal olayı o zamanlar pagan bir alışkanlıkla bir tanrıya bağlamak ihtiyacı hissettiklerinden, her şey, uydurdukları bir tanrıya bağlanmış. (Yunan’daki Poseidon gibi.)

İŞTE O ZAMANLAR...

Önce bu ilişkiyi biraz anlamaya çalışalım, işin hikâye faslı o zaman anlam kazanmaya başlar zaten. İnsan, doğanın güçlerinin “doğanın güçleri” olduğunu bilmiyordu en başta. En baş dediğimiz, ilkel insan toplulukları elbette. Henüz tarımın olmadığı, tarıma daha binlerce yılın olduğu zamanlar... Avcı-toplayıcı insanın, yeni yiyecekler bulabilmek için diyar diyar gezdiği zamanlar…Mağaralarda, ağaç kovuklarında uyuduğu zamanlar…
İşte o zamanlar, doğal olarak her şeyden korkuyordu insan. Çakan şimşek, hele düşen yıldırım ne büyük bir korku sebebiydi. Yağmura, kara anlam vermek zordu. Yer sallandığında, o zamanlar yıkılacak bir şey olmadığından belki pek can kaybı olmuyordu ama olmasa bile, sesiyle birlikte gelen ve kimseyi ayakta tutmayan o sarsıntılar, gerçekten tüyleri diken diken ediciydi.

Yazının Devamını Oku

Zülkarneyn Arayışı – 1

Zülkarneyn, Doğu’nun çok eski bir figürü. Ne kadarı gerçek, ne kadarı öykü, neler yapmış, kimleri tanımış? Masal geleneğinde geze geze tanıyacağız Zülkarneyn’i.

Son iki haftadır Büyük İskender’i konuk ettik sayfamızda. Üzerinde durduğumuz konular, İskender’le ilgili gerçeklerdi. Bugün, insanın hayal gücüne nüfuz eden İskender hakkında konuşalım biraz. Çünkü yaşananlardan sonra araya çok zaman girince, hayal gücü hiç yaşanmamış şeyleri de öyle güzel ekliyor ki hayata, insan, uydurduklarına hem inanıyor hem de yeni nesillere inanılması gereken şeyler olarak aktarıyor. Mitoloji de böyle doğuyor zaten. İnanılan uydurulmuşlar diyebiliriz mitoloji için.

YAYILAN MASALLAR

Geçen haftadan hatırlarsınız, İskender’in naaşı Mısır’da İskenderiye’ye getirildikten sonra asırlarca orada kaldı ve bir ziyaretgâh oldu. Tabii İskender’in daha sağlığında kimi mitolojik tanrılarla ilişkilendirilmeye başlanmış olması, onun öldükten sonra iyiden iyiye kutsal bir kimlik kazanmasına neden oldu ve başta Mısır olmak üzere bütün Ortadoğu ve Yunan dünyasında, ardından gelen koskoca Roma İmparatorluğu’nda yayıldıkça yayıldı öyküleri.
Ortadoğu zaten malum, öykülere bayılan bir coğrafya. Halk arasında anlatılan, anlatıldıkça üzerine katılan öykülere bir de zaten bölgenin kültür tarihinde var olan öyküler eklenince, ortaya anlat anlat bitmeyecek masallar çıktı. Sonra ne anlatanlar hatırladılar gerçeği ne de gerçek umursandı, bu kadar ballı şerbetli öyküler varken.

ÇİFT BOYNUZLU FİGÜR

Boynuzları olan İskender, paralara nakşedilmiş. Mısır’da tam bir kutsiyete sahipti.

Önce gelin şu Zülkarneyn ismine bakalım biraz. İsim Arapça ama birazdan göreceğimiz gibi uluslararasılığa ve çok dilliliğe sahip. Zü, sahiplik belirten bir sözcük. Karn ise boynuz, tepe, tepelik, perçem gibi anlamlara sahip. Karneyn dendiğinde boynuzlar veya daha da iyisi iki boynuz anlamına geliyor. İkisi “l” ile birleşip Zülkarneyn olunca “iki boynuza sahip” veya “çift boynuzlu” anlamına geliyor. Ama buradaki karn ile boynuz mu kast ediliyor, yoksa mesela perçem mi, orası biraz muallak. Gerçi sonraki tasvir ve anlatımlar şüpheye yer bırakmayacak şekilde boynuzu işaret ediyor ama yine de üzerinde durulabilecek bir konu. (Kişisel bir müdahalede bulunmak isterim. Zülkarneyn, aynı coğrafyada “du-al-karneyn” diye de geçiyor. “Du”nun “iki” olduğunu biliyoruz. Al-karneyn lafı ise “al-(e)k(z)ander”i çağrıştırmıyor mu? Ne de olsa Arapça/Farsa konuşulan topraklarda, yatkın olunmayan Helence isim telaffuz edilmeye çalışılırken ortaya tuhaf sesler çıkması normal. İki anlamına gelen du, bilinen dünyanın iki ucuna hükmeden adamı tarif ediyor olamaz mı? Neyse, sadece kişisel bir his.)

Yazının Devamını Oku

İskender’in kemikleri

Büyük İskender’in kemikleri ölümünden sonra çok sızlamıştır mutlaka ama konumuz sızlamaları değil, kayıp olmaları. Nerede bu İskender’in kemikleri?

İskender ölürken halef ismi vermesi çok beklendi ama boşunaydı. Konuşamadı 32 yaşında hayata veda eden İskender.

Sahi, nerede bu Büyük İskender’in mezarı? Aslında iki bin yıldır sorulup duran bir soru bu. Yanıtı da çeşitli. Ama önce, ne diye küt diye bir mezardan bahsettiğimize değinelim. Geçen hafta sizinle Büyük İskender’in, Hint Okyanusu’nda yelken açan ilk Avrupalı olduğunu, yazdırdığı bilimsel ve coğrafi keşif yazıları sayesinde merak uyandırdığını, bu nedenle Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfettikten sonra Hindistan’ı keşfettiği konusunda ısrar etmiş olabileceğini konuştuktan sonra, İskender’in akıbetini de konuşmamız gerektiğine ikna ettim kendimi. Öyle ya, milattan önce dördüncü asırda, bilinen dünyanın yarısını fetheden gencecik birinin öyküsü, nasıl bitebilir acaba? Hayat öyküsünü yazan İzmitli Romalı Arrianus’un Aritsobulos’tan aktardığına göre toplam 32 yıl 8 ay yaşamış ve 12 yıl 8 ay hüküm sürmüş biriydi İskender. Öldükten sonra ona “Büyük” dediler. Çünkü dünya tarihinde ondan başka böylesine büyük fetihler yapıp çok kültürlü devlet yapısına sahip, belki de bu anlamda ütopik bir imparatorluk kurma girişiminde bulunmuş ikinci biri daha yok. (Ömrü yetmediği için başaramadı.) Ne yazık ki bugün istesek de İskender’in, gerçek ismiyle Alexander’in mezarın ziyaret etmek istesek, gidecek yerimiz yok. Çünkü bu önemli adamın mezarı kayıp. Peki nerede olabilir? Yanıt aramak, her zamanki gibi bir yolculuk gerektiriyor. Çok çetrefilli, ucu bize bir şekilde dokunan, kafa karıştıran ama epey de eğlendiren, hoşça vakit geçirten bir yolculukla yanıt arayacağız soruya.

KISA BİR YAŞAM ÖYKÜSÜ

Önce hatırlayalım. MÖ 356’da Makendonya’da dünyaya gelen İskender, babası Filip ölünce tahta geçti ve 334’te Asya’ya doğru sefere çıktı. 333’te bizim İskenderun’da İssos Savaş’nda Pers İmparatoru Darius ile karşılaştı, yendi. 331’de Mısır’da İskenderiye kentini kurdu. Aynı yıl Gaugamela Savaşı’nda Darius’u bir kez daha yendi, Darius kaçtı 326’da Pencap’ın en doğu koluna ulaştı ve İndus’u izleyerek Hint Okyanusu’na vardı. Oradan Babil’e döndü ve 323’te Babil’de öldü.

ANİ GELEN ÖLÜM

İskender’in cenaze alayı

Yazının Devamını Oku

Kolomb’u yanıltan İskender miydi?

Kolomb’un Amerika’yı keşfedip orasının Hindistan olduğunu iddia etmesini sağlayan İskender’di desem?..

Büyük İskender, İskenderun'da MÖ 333'te yapılan Issos Savaşı'nda Dara'ya karşı. (Bütün duvar mozaiği)

DAHA önce başka yazılarda da konuştuğumuz gibi, Hindistan ve civarı Batı için hep çekici bir yer oldu. Bu çekiciliğe kapılanların tarihçesini daha önce bir başka yazıda vermiştik. (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/dogu-bati-halleri-catisma-mi-etkilesim-mi-41479095) Peki bu Hindistan’da ne var ki? Hindistan neden bu kadar etkilemiş ki Batılıları? Bugün gitmeden internette gördüğümüz Hindistan, çok geniş bir yelpazeye yayılmış duygulara hitap ediyor. Bu duyguların içinde hayranlık da var tiksinti de, sevgi de var nefret de. Çok karışık duygular yaratıyor Hindistan’a uzaktan bakmak. Henüz gitmediğim için bilmiyorum belki yakından da öyledir. Fakat bu durumu, yani çok karışık duygular yaratmasını anlayabiliyorum çünkü Hindistan’ın kendisi zaten çok karışık. Çok farklı etnik gruplar, diller, dinler, renkler, müzikler... Tam bir cümbüş. Şahsen seviyorum. Gitsem ne olur bilmiyorum ama şu haliyle seviyorum. Müziklerini ayrı seviyorum, çünkü geleneksel enstrümanlarını kullanmaktan hiç vazgeçmemişler, en modern sesleri bile geleneksellikle gayet güzel ve neşeli harmanlayabiliyorlar. Kıyafetlerini ayrı seviyorum, o da geleneksel. Rengarenk, pırıl pırıl... Gurur duyuyorlar kıyafetleri ile. Ne de olsa “bulunmaz Hint kumaşı” diye bir laf var, ki başka bir yazıda bu lafa ayrıca değineceğiz.

İLK AVRUPALI

Hindistan dolaylarına kazayla veya istemeden giden ilk Avrupalıyı tanımıyoruz. Muhtemelen, Persler’in MÖ 6. yüzyılda Yunanlara karşı başlattıkları harekât sırasında esir edilen bir grup vardı ve belki Persepolis’e, belki daha ötesine götürüldü, satıldı, gitti... Yazılmamış ama yaşanmış böyle öyküler olduğuna eminiz. Fakat bilerek, isteyerek, bilinçli olarak Hindistan dolayına giden ilk Avrupalı, hiç kuşku yok ki Büyük İskender’dir. Ve tabii onun komutasındaki bir Makedon ordusu. (Büyük İskender ara sıra sayfamızın konuğu oluyor ve bu çok normal. Tarihin akışını değiştirmiş bir hadisedir çünkü.)

Hint Okyanusu bugün turizmin en çekici bölgelerinden. Foto Roberto Nickson

HİNT OKYANUSU’NUN BÜYÜSÜ

Yazının Devamını Oku

Bir çay içmeden bırakmam

Bu yazı bitmeden canınızın çay isteyeceğine bahse girerim. Yazı bittiğinde ise, çaya farklı bakacağınızdan eminim. 

Bizim için ne kadar özel bir şey olduğunu düşünmüşsünüzdür mutlaka. Güzel ülkemizde çay içilmeyen veya demlenmeyen bir hane neredeyse yoktur. Çarşıda, pazarda, iş yerlerinde, dükkanlarda, holdinglerde… Her yerde çay içilir. Sadece çay içilmez ama en çok çay içilir. “Çay bahçesi” diye bir şey var hayatımızda. İş hanlarında, pasajlarda ve büyük iş yerlerinde çayın ocağı vardır. Çay ocağı olmayan İş hanı eksiktir, eksikler de hemen yakındaki bir başka yerden telefonla, megafonla, küçük el telsiziyle vs. bir şekilde giderilir. Bizde çay, çok içilir.

SADECE İÇECEK DEĞİLDİR 

Çay Türk insanı için sadece bir içecek değildir. Dostluktur, aile sıcaklığıdır, yuvadır, anıdır, kurulan bağdır, onarımdır, neşedir, ağırlamadır, tanışmaktır, hatırlamaktır, olmazsa olmazdır... “Bir çay iç de öyle git bari”dir. “Gel bir çay içelim”dir.

“Çay söylemeden vallahi bırakmam”dır. Türk insanını temsil eden şeylerden biridir. Eh, haliyle kırmızıdır. Akmasın ama tavşan kanıdır. Sınıfsızdır, zengine de güzeldir yoksula da. Beğenidir, mesela ince bellidir. Samimidir, sıcaktır. Destursuz yaklaşırsan yakar, kibar olursan ısıtır. Sohbeti güzelleştirir, hayata tat verir. İlişki gibidir. Aceleye gelmez, dem gerekir. Özen ister, ısıtıp ısıtıp ortaya sürülmez. İyisi tercih edilir, kötüsü ortalığı toza bular, çamur gibidir. Velhasıl, iyi insana benzer çay. Numara yapmaz, şeffaftır, içi dışı birdir.

İKİ ASIR OLMADI DİYEBİLİRİZ 

Ama çayla tanışıklığımız hiç de eski değil. Ama dedim ya, sıcakkanlı bir şey, hemen kaynaşı vermişiz. Alt tarafı 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başında Anadolu’ya getirilmiş çay. Fakat Orta Asya Türkleri’nin çay ile olan ilişkilerinin tarihini tam bilmiyoruz. Belki çok ama çok daha eskilere gittiği söylenir. Çünkü çayın ilk yetiştiricileri Çinliler. Türklerin Çinlilerle tarihsel ilişkisi malum, hatta öyle ki, kendi tarihimizle ilgili en eski kayıtları Çinlilerden okuyup öğreniyoruz. 

GÜNEYDOĞU ASYA’DAN

Yazının Devamını Oku

Batı, insan ve öbür insan

Bütün canlılar yiyip içip ürüyor. İnsan, bilim ve sanatla insan oluyor.

 

Berlin'deki Bergama Zeus Altarı da Sultan II. Abdülhamid zamanında yurtdışına götürülen yapılardan. Heykel de değil ki bu çantaya sığsın. Koskoca bina.

Geçtiğimiz iki hafta boyunca Avrupa hakkında konuştuk. Önce Avrupa’nın, dünyanın diğer yerlerinin de gıpta ettiği bir yer haline nasıl geldiğine baktık, sonra da kıtanın coğrafî olarak varlığını sorguladık. Asya’nın batıya uzanan küçük bir parçası olan Avrupa’nın, 10 milyon kilometrekarelik alanıyla nispeten küçük olmasına rağmen, tüm dünyaya neden egemen olduğuna şöyle bir baktık. Nedenini tam olarak bilemiyorum ama içimdeki dürtü, bu konuda biraz daha konuşmamız gerektiğini söylüyor. O halde, bu kez de şu soruyu soralım: Avrupa’nın farkı ne?

GERİDEN GELDİLER AMA…

Gelin sorumuzu açalım biraz. Avrupa’da yaşayan topluluklar, antikçağda, Yunan uygarlığı dışında neredeyse tamamen karanlıktayken, o sırada almış başını gitmiş bir Hint uygarlığı vardı dünyada. Elbette bir de Çin. Ve elbette asırlar sonra farkına varılacak Amerikan yerlileri uygarlıkları. İnkaların kentleri ve mimariyle birlikte organizasyonel anlamda geliştirdikleri becerilerinin ne harika eserler ortaya çıkardığını bugün biliyoruz. İspanyolların köküne kibrit suyu ektiği uygarlığın, İspanya’nın rüyasında bile göremeyeceği kadar estetik ve bir o kadar da barışçıl olduğunu artık biliyoruz. Sonra, Mısır vardı, biliyorsunuz. Mısırlılar, Nil’in ahengiyle bayındır, mutlu yaşıyorlardı. Muhteşem eserler ortaya çıkardılar, tıpta, matematikte ve kuşkusuz tarımda büyük ilerlemeler kaydettiler. Piramitleri ayrıca meşhur. Tabii Anadolu halklarını da unutmak mümkün değil. Luwileri, Hititleri ve nicelerini… Eh, bütün bunları tamamen unutmak isteyenler için, bu sayfanın takipçilerinin artık yakından tanıdığı Mezopotamya uygarlığı var! Sümerler, Akkadlar, Assurlular, Babilliler, Medler, Persler… Gider böyle.
Başka açıdan söyleyelim mi: Avrupa dışında neredeyse her yerde “medeniyet” vardı! Peki neydi o kadar geriden gelen bu küçücük (kıta da değil) bölgenin, hemen her konuda öne geçmesini sağlayan?

Yazının Devamını Oku

Avrupa coğrafi değil kültürel bir kıtadır

Dünya haritasında Avrupa diye bir kıta aramayın, bulamazsınız. Çünkü o, kültürel bir kıtadır, coğrafî değil.

A -Bir kıta olarak Avrupa'yı görmek zor. Daha ziyade bölge adıdır Avrupa. Foto Brett Zeck

Geçen hafta Avrupa’nın neden tercih edilen bir yer olduğunu, neden Avrupa’nın temsil ettiği değerlerden nefret ediyormuş gibi duran ülkelerin varlıklı ve aristokrat kesimlerinin her fırsatta Avrupa’da yaşadıklarını, çocuklarını Avrupa okullarında okuttuklarını, alışverişlerini orada yaptıklarını ve tatillerini orada geçirdiklerini sorgulamıştık. Çok bedel ödeyerek “daha iyi bir yer” haline gelmişti Avrupa, bunu görmüştük. Gelin bu hafta, nedir bu Avrupa, neresidir, kimin evidir, ona bakalım.

GELİN HARİTADA ARAYALIM ŞU KITAYI

Avrupa avuç içi kadar yer aslında. Foto Lucas Sankey

Öncelikle Avrupa, her yerde Dünya’nın kıtalarından biridir. 7 veya 5 kıtadan biridir demek istemiyorum, nedeni birazdan ortaya çıkacak. Efendim, önce “kıta” sözcüğünün sözlük anlamına bakalım. Türk Dil Kurumu Büyük Sözlük’te kıta sözcüğünün ilk karşılığı şu: “Yeryüzündeki altı büyük kara parçasından her biri, ana kara: Avrupa kıtası.” Anakara aslında bitişik yazılır ama herhalde iyice anlayalım ne demek istendiğini diye vurgulamak amacıyla böyle ayrı yazmışlar. Örnek olarak da gördüğümüz gibi Avrupa kıtası verilmiş.

Yazının Devamını Oku

Avrupa nasıl “daha iyi” bir yer oldu?

Çok şey bir araya geldi ama doğrusu hiç kolay olmadı!

 

Avrupa. Daha iyi bir yer. Foto Jakob Braun

Ortaçağ, bugünden oraya doğru bakınca elbette karanlık görünecek, son derece normal bu. Bugünün çocukları, benim çocukluğumun geçtiği, şunun şurasında 40 civarı yıl öncesine yönelik, “İnternet ve cep telefonu yokken nasıl yaşıyormuşsunuz siz?” diye sormuyorlar mı? Bizim de bundan 1500 ila 500 yıl arasında bir zaman dilimine dönüp bakınca tuhaf hissetmemiz, gayet anlaşılır. Ama geriye bakmak her zaman doğruyu bulmamızı sağlamaz!
Ortaçağ aynı zamanda, kendisinden önceki dönemlerde hayal bile edilemeyen şeylerin ortaya çıktığı ve sonraki dönemlere, tohumlarını yeşertmiş olarak devrettiği bir çağdır. Teknolojinin her anlamda gelişmesi, matbaa (ki olağanüstü işe yaramıştır) ve burada saymanın şu anda gereksiz olduğu bir yığın şey, Ortaçağ dediğimiz, adını pek beğenmediğimiz, bize kötücül şeyler çağrıştıran o çağa aittir.

ZULÜM KURUMU

Kötücül şeyleri çağrıştırması da normaldir, çünkü çok fazla kan, çok fazla katliam, çok fazla yobazlık ve tutuculuk egemendi. Bizim zihnimizde genellikle yobazlık ve tutuculukla eşdeğerdir Ortaçağ ismi. Yanlış da değildir. Roma Kilisesi, kutsal kitabın kendi dar bakış açılarına sığan yorumlarına o kadar çok inanıyordu ki, bilime ucundan kıyısından bulaşan hemen herkesi, şeytanla işbirliği yapmakla suçladı. Evinde, havanda bitki tohumlarını döven, açlıktan yeni yiyecekler veya yokluktan çocuğu için ilaç icat etmeye çalışan kadınları cadı diye yakalamak moda oldu bir ara. Çünkü din, her şeye el atmıştı, hayatın kendisi olmuştu. İnsanlar da genel olarak başka bir dünya, başka bir yaşantı şekli düşünemiyorlardı. Dogma böyledir, bakış açını daralttıkça daraltır, başka şey yok sanırsın. Akvaryumdaki balığın, bütün dünyayı akvaryumdan ibaret sanması gibi.

Yazının Devamını Oku

Akdeniz hiçbir zaman bir Türk Gölü olmadı

Ama kimi romantik tarihçiler bu konuda ısrarlı.

Şu yolu selametle bir alamadı Osmanlı denizcileri!

Geçmişte olan biteni anlatmak yerine gönlünden geçeni anlatan tarih kitaplarında sıkça rastladığımız bir ifadedir: “Ve Akdeniz bir Türk gölü haline gelmişti!” Bu ve buna benzer ifadeler, gerçeklerden çok, temennileri dile getirir. “Biz her yeri sevgiyle fethettik. Bizi görünce insanlar ‘Aaa Türkler gelmiş’ diye şehirleri güle oynaya bizzat teslim ederlerdi. Hiç silah ve cephane kullanmadık. Kılıçlar kınından çıkmaz da paslanırdı valla!” gibi ifadelere bence ancak gülünür. Hiç kimse ama hiç kimse, bambaşka bir kültürün insanları kendi şehirlerini fethetmeye geldiğinde sevinçle teslim olmaz. Tarihte bazı şehirlerin benzer şekilde teslim oldukları görülmüştür evet; ama ya savunma yapacak insan, silah ve cephane yoktur ya da açlık, hastalık vs. direnci kırmıştır çoktan.

TÜRK SARIĞI GÖRMEK

Cezayirli korsanların ele geçirdiği Hıristiyan esirler. artık ya satılacaklar ya da konumuna göre fidye için alıkonulacaklar. Jan Goeree, 1706.

Böylesi iddiaları ortaya atanların emsal aldıkları en kayda değer olay, hiç kuşku yok ki önemli bir Bizans devlet adamının tarihe geçmiş şu gerçek ve meşhur sözüdür: “Konstantinopolis’in içinde Türk sarığını görmek, Latin serpuşunu görmekten daha iyidir!” Gerçekten söylenmiş bu söz, son Bizans İmparatoru Konstantinos’un başvekilharcı Lukas Notaras’a aittir. 1449-1453 arasında donanma komutanlığı yapmış, Büyük Dük (Megas Douks) unvanı almıştır. İstanbul doğumlu olan Notaras’ın, Cenova ve Venedik vatandaşlıklarının bulunmasına rağmen neden böyle haşin bir söz ettiğini anlamak hiç de zor değildir aslında. İstanbul, Türkler tarafından fethedilmeden tam olarak 249 yıl önce Latinler tarafından fethedilmişti. Dördüncü Haçlı seferi, İstanbul’u hedef almış ve hedefine korkunç bir şekilde de ulaşmıştı. Katolik kilisesine bağlı Latinler, İstanbul’da eşi benzeri görülmemiş bir yağma ve katliam gerçekleştirmiş, Bizans başkenti, beceriksiz ve haksız bu Latin devletinin 57 yıllık ömrü boyunca İznik’te varlığını korumak zorunda kalmıştı. 1261’de Bizans İmparatorluğu, Konstantinopolis’i Latinlerin elinden kurtarmıştı. Bu olay herkesin hafızasında tazeliğini koruyordu. Elbette Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u kuşattığında, Latin yağmasına tanık olan kimse hayatta değildi ama kuşaktan kuşağa aktarılan Latin nefreti capcanlıydı. İşte, Türk kuşatması sırasında Avrupa’dan yardım istendiğinde akıllara bu olaylar geliyordu. Çünkü Avrupa, daha ziyade Papalık, “Tamam dindaşız, size yardım ederiz ama şartımız var: Katolik olun, Ortodoksluğu terk edin, doğru yol Katolisizmdir” diyordu. (Bunu tam böyle söylemiyorlardı da ‘kiliseleri birleştirelim’ diyorlardı. Elbette bunun anlamını herkes biliyordu.) Türklerden kurtulmak için bir kısım İstanbullu buna razıydı ama 250 yıl kadar önce başlarına gelen o korkunç olayları unutamayanlar da az değildi. İşte Notaras, (Dukas Kroniğine göre) kalabalık bir halk kitlesine hitap ederken o meşhur lafı etmişti. Bunu, Latinlerden nefret ettiği için söylemişti, Türklere aşkından değil. (Dukas Kroniği, Ç.:V. Mirmiroğlu, Kabalcı Yay:35, 2013;Kritovulos Tarihi, Ç.:Ari Çokona, Heyamola, 2012) Kaldı ki Türklerin fethettikleri yerlerde sosyal ve dinsel yaşama hoşgörülü oldukları da zaten bilinen bir gerçekti. Bu anlamda Türkler, tıpkı yaklaşık yedi asırdır İspanya’da varlıklarını koruyan diğer Müslümanlar gibi, bir arada yaşamayı biliyorlardı ve bu konuda Latinlerden çok daha iyilerdi. Bunu da kabul etmek gerek. Ama biz şimdi konumuza dönmeliyiz.

YOK ÖYLE BİR ŞEY

Yazının Devamını Oku