GeriTayfun TİMOÇİN Üzerinize bir şey alın uzayda yürüyüşe çıkıyoruz
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Üzerinize bir şey alın uzayda yürüyüşe çıkıyoruz

Gelecekteki yuvalarımızı biraz yakından tanımak lazım.

Üzerinize bir şey alın uzayda yürüyüşe çıkıyoruzŞu güzelim dünyayı cehenneme çevirmeden yaşamayı becersek ya artık. Nasıl olsa bir gün onun da sonu gelecek. ◊ Foto: Pietro De Grandi

BBC’de ‘Güneş Sistemi’nin Sonu’ başlıklı belgeseli izleyince içim bir tuhaf oldu. Sevgili Güneş’imiz, önce Dünya’yı yaşanmaz kılacak, ardından yok edecekmiş. Yani, o kadar uğraş uğraş uygarlık kur, bir sürü kitap yaz, müzik yap, sonra Güneş gelip hepsini yaksın! Olacak iş mi? Gerçi bunun olmasına 3 milyar yıl falan varmış ama olsun, içim yine de bir acayip oldu. Beethoven’in Ay Işığı diye sonradan isimlendirilmiş o muhteşem sonatını bir daha hiçbir canlının duyamayacak olması ne kötü! ‘Ay ışığı’ demişken, Ay da yok olacakmış tabii, o niye kalsın. Zaten bize fantezi kurdurmak, romantizme sebebiyet vermek, bu sayede nüfus artışına katkıda bulunmaktan gayrı pek de bir işe yaradığı söylenemez. ‘Kendi çapında’ dönüp duruyor işte gariban!

O GÜNLERİ DE Mİ GÖRECEĞİZ?

Ama yine de, belki, bir ihtimal, gelecekte kafayı ve teknolojiyi kullanan içimizden birileri, o şahane müzikleri dinlemeyi, birbirinden lezzetli kitapları okumayı sürdürüyor olabilir. Ama başka bir gezegende. Çünkü bu gezegen, güzeller güzeli Dünya’mız, artık olmayacak. Venüs’e benzeyecekmiş. Kupkuru bir zemin, saatte 500 kilometreden daha hızlı esen rüzgârlar ve yüzeyde 425 derece santigrattan yüksek sıcaklık! Ama uzmanlar diyor ki, “Birkaç milyar yıl kadar önce bizimki gibi güzel bir gezegen olmadığını söyleyemeyiz.”

YAŞANABİLİR BÖLGE

Konu şu: Güneş, tıpkı diğer yıldızlar gibi bir yıldız ve tüm diğerleri gibi o da yaşıyor, yaşlanıyor, yaşlandıkça daha parlak hale geliyor. Bu da giderek daha sıcak hale geleceği anlamına geliyor. Gezegenimiz Dünya, şu anda ‘yaşanabilir bölge’ denen halkanın içinde. Güneş ısındıkça ve ‘büyüdükçe’ bu halka daha ileriye gidecek ve artık yeni gezegenler ‘yaşanabilir’ olacak. Sizin için ellerimle hazırladığım ve orantısızlıktan nereye kaçacağını bilemeyen grafikten de anlaşılacağı gibi, yeşil hat, sözünü ettiğimiz yaşanabilir bölge. Bunun Güneş’e daha yakın tarafı yaşamak için fazla sıcak, dış tarafı ise malum, fazla soğuk. Yaşamaya en uygun bölge, şu an gezegenimizin yörüngesinin bulunduğu bölge. İşte Güneş yaşlandıkça bu yeşil hat da genişleyecek ve Güneş’ten uzağa doğru yol alacak. Bu sırada bizim gezegenimiz de ‘çok sıcak’ bölgede kalacak ve artık üzerinde hiçbir şey yaşamayacak.

DAHA ÇOK VAR AMA OLACAK

Fakat paniğe gerek yok. Bu söylediğimiz olay, neredeyse Dünya’nın yaşı kadar zaman sonra olacak. Dünya, 4,5 milyar yaşında. Düşünsenize, dinozorlar 250 milyon yıl dünyaya egemen oldular ve biz hiçbirini görmedik bile. İnsan, sadece 2 milyon yıldır var. Bu sürenin ‘insanlık’ diyebileceğimiz kısmı ise çok çok daha az. 13 bin yıllık Göbeklitepe’yi bulduk da tarihe bakışımız değişti. İnsanın varlığı, Dünya’nın yaşının binde 4’ü kadar. Ve bu süre içinde kim bilir kaç bin tane nesil değişti. Her şey değişti. Değişmeyen tek şey, dünyanın en lezzetli yiyeceğinin Adana Kebabı olması.

GELECEĞİN GÖZDESİ

Üzerinize bir şey alın uzayda yürüyüşe çıkıyoruz

Güneş ve gezegenlerin boyut kıyaslaması.

Dünya’dan önce Venüs, yaşanabilir bölge içindeydi ve belki de orada bizimkine benzeyen hayat vardı. Ama bugün kavrulduğu için hiçbir izinin kalmamış olması normal. Dünya kavrulunca da bizimkinden iz kalmayacak. Bizden sonra Mars yaşanabilir bölgenin uygun gezegeni olacak. Böyle böyle gide gide, milyarlarca milyarlarca yıl içinde sırasıyla Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve sonradan gezegenlikten aforoz edilen fakat her daim gönlümüzün gezegeni kalacak olan Plüton bu yaşanabilir bölgenin gözde gezegeni olacaklar.
İşte onun için bugün ‘insanlık, (bkz. 8 Şubat tarihli “Hangi İnsanlık?’ yazısı. https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/hangi-insanlik-41441793) Mars’a gitmeye, orada yavaş yavaş birşeyler yapmaya çalışıyor. Çünkü lazım olacak. Eğer birkaç milyar yıla kalmadan Mars’ta kolonimizi başarıyla kurar, başarıyla ve mutlulukla orada yaşamaya başlarsak, ondan sonra Jüpiter’e gitmeye başlayacak, orada yeni koloniler kurmaya gayret edeceğiz.

DELİKANLIYI BOZAR MI ACABA?

Nasıl olsa teknolojimiz daha da gelişecek, bugün zorlanarak yaptıklarımızı yarın çok daha rahat yapabileceğiz. Ama gezegenlerin adına uyum sağlayabilecek miyiz, onu bilemiyorum. Yoksa hepsine Dünya mı diyeceğiz zamanı geldiğinde? Mars, Jüpiter falan tamam da Uranüs’e alışmak kolay olmayacak, elbet üzüleceğiz. 16 Ağustos tarihli yazımda anlatmıştım aslında, bu isimlerin hepsi Yunan-Roma mitolojisinin ürünleri/tanrıları. Hatırlayabilirsiniz: Annesi tarafından eline orak verilen Kronos, tutup babası Uranus’u hadım eder. Nedenlerini ve sonuçlarını anlatmaya gerek yok bu yazıda. Ama hadım edilmiş bir tanrının adını taşıyan bir gezegeni bizim bıçkın delikanlılar ne kadar içlerine sindirebilirler bilemiyorum. “Uranüs delikanlıyı bozar hocam, değiştirin şunun adını” diye dilekçe verebilirler. Belki o zaman Uranus yönetimi de bunlara der mi, ‘Ya sev, ya git’ diye? Olur mu olur. Hayır başka dünya yok ki, nereye gidecek?

HEEEEYT! BABAMI KESEN BEN!..

Üzerinize bir şey alın uzayda yürüyüşe çıkıyoruzPeki Satürn delikanlıyı bozar mı acaba? Satürn, Roma tanrısı Saturnus. Saturnus kim peki? Az önceki öyküden uzaklaşamadık halen. Hani babası Unarüs’ün orasını burasını kesen evlat Kronos var ya, o işte. Helen (Yunan) dünyasında Kronos olan adı, Roma mitolojisinde (aslında inancında) Saturnus olmuş. Önemli tanrılarından biridir Roma’nın. Adına düzenlenen Saturnalia Festivali, her yıl aralık ayının sonunda gerçekleşirmiş ve bir hafta sürermiş. Hıristiyanlık ortaya çıkınca da Noel dedikleri dönemi buraya denk getirmişler. (Daha önce bahsetmiştim, tüm kutlamalar, bayramlar vs. hep eski pagan adetlerine dayanıyor diye.) Şimdi, oğlu tarafından hadım edilen Uranüs delikanlıyı bozarsa, babasını hadım eden evlat Satürn de delikanlıyı bozmaz mı? Bence bozar. Bizim bıçkınlar buna da itiraz edecekler bence. Bekleyip görelim... (Alt tarafı 4 milyar yıl falan...)

JÜPİTER’E SAYGILAR

Peki babasına kötü bir şey yaptığı için Satürn’ü tanrıların katından (neresiyse orası) kovan baş tanrıya nasıl bakılır acaba? Yunan panteonundaki Zeus, Roma’ya gelince Iuppiter olmuş. Latincedeki ‘j’ fukaralığı, ‘i’ ile yazılmasını gerektirmiş ama o aslında bir sessiz harf ve ‘y’ diye okunuyor. Kafa karışıklığına gerek yok. Bizim bildiğimiz Jüpiter’den bahsediyoruz. Hain evladı kovan Jüpiter’in saygıyla karşılanacağını zannediyorum. Ama yine de belli olmaz.

PALAMUT’U NEPTÜN’DE YERİZ ARTIK

Uzağa doğru giderken (aslında hiç de sırayla gitmedik, karıştırdık sıralamayı ama olsun) sırada Neptün var. Mitolojik masala göre bir zamanlar Kronos (Roma adı, az önce gördüğümüz Uranüs) tahttaymış. Birileri darbe yapıp onu tahttan indirmiş ve dünyayı üç oğlu paylaşmış: Bunlar gökyüzünü alan Zeus (Roma adı Jüpiter), yeraltını alan Hades (Roma adını biraz sonra konuşacağız) ve denizleri alan Poseidon. İşte bu Poseidon’un Roma adı Neptün. Roma deniz tanrısı yani. Neptün’de deniz olup olmadığını bilmiyoruz, bolca buz olduğu söyleniyor, Güneş ısıtınca bu buzun hepsi deniz olabilir tabii. Bizim gezegenimizin maviliğine şu haliyle en çok benzeyen o. Ama bizim bildiğimiz denizlere, yani dünyamıza 4,5 milyar kilometre uzaklıkta. Umarım adının hakkını verir de içinde sardalyenin, lüferin, palamudun dolaştığı güzel denizleri olur. Hayır, insanlık, Neptün’e taşınınca şöyle güzel bir palamut tava yemesin mi yani? Dilim dilim?.. Yanında kırmızı soğan?.. Bence böyle bir sofra görünce bizim bıçkın delikanlılar Neptün ismine tav olurlar, benden söylemesi. (Bu sezon hiç doğru düzgün palamut yiyemedik, farkındasınızdır değil mi? Kendi hesabıma çok özledim. Yoksa bu dünyanın çivisini çoktan çıkardık da Neptün’ün palamutlarına mı göz diktik nedir?!)

GÖRÜNMEYEN!

Son gezegen, gezegenlikten çıkartılan, ‘cüce gezegen’ adı verilen Plüton. Hayır, cüce müce... Güneş’in etrafında dönüyor mu, dönüyor! Ne diye gururuyla oynuyorsunuz zavallıcığın? Zaten yeterince uzak, kendisini zaten dışlanmış hissediyordur. Hani az yukarıda Yunan yeraltı tanrısı Hades’ten söz etmiştik ya. İşte o Hades’in Roma adı Pluto. Plüton, adını ondan alıyor. Hades, ‘görünmez’ demekmiş. Tevekkeli değil keşfi ancak 1930’da olabildi. Görünmez olması da normal, zira Dünya’ya 7,5 milyar kilometre uzaklıkta. Hani buradan oraya dümdüz bir otoyol olsa, saatte 200 kilometreyle giden bir arabaya atlayıp hiç durmaksızın ve yakıtımız hiç bitmeden gitmeye kalksak, 37 milyon 500 bin saatte gideriz ki bu da 1 milyon 562 bin 500 gün eder. Bu da 4.280 yıla denk gelir. Yok, oraya arabayla gitmek akıl kârı değil, indirimli uçak biletlerini takip edelim biz yine.

SAVAŞTAN BIKMADIK MI DAHA?

Güneş sistemi bitti ve yerim de bitti sayılır. Ama en yakınımızdakilerin isimlerine bakmadık. Kısaca onlara da bakalım. Bir kere Dünya’yı daha tam bitirmeden Mars’a taşınacağımız açık. Yunan savaş tanrısı Ares’in Roma versiyonudur Mars ama Yunanlarda gördüğünden çok daha fazla itibar görmüştür Roma’da. Çünkü Roma’nın en sevdiği şeydi savaş. Acaba biz dünyalılar oraya gidince bu isimle nasıl geçineceğiz? Sevecek miyiz yoksa pişmanlıklarımızla onu kendimizden uzaklaştıracak mıyız? Hayır zaten dünyada savaşa savaşa onu yeterince onurlandırdık, bari yeni dünyada olayın suyunu çıkartmasak. Bizim bıçkınların bu konuda ne diyeceklerini merak ediyorum.

HİÇ GİDEMEYECEKLERİMİZ

Üzerinize bir şey alın uzayda yürüyüşe çıkıyoruz

Yürüyüş güzergahımız

Hiç gidemeyeceğimiz Venüs’ün Yunan’daki Afrodit, yine hiç gidemeyeceğimiz Merkür’ün de tanrıların habercisi Hermes’in Romalısı olduğunu söyleyip, noktalayalım bu yazıyı. Sistemimizde biraz gezip, gelecekteki yuvalarımızı tanımaya çalıştık. Umarım çok üşümemişsinizdir. Kalın sağlıcakla.

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

NORMAL BİR HAFTA SONU

Islak başlayan hafta sonu pazara kadar böyle gidecek görünüyor. Bugün kuvvetli esecek kuzeyli rüzgâr, bu akşamdan itibaren yerini sükûnete bırakacak gibi, pazara hafif bir lodos görme olasılığınız var. Yani, normal bir şubat hafta sonu.

X

Soykırım olsaydı ağlayabilir miydik halimize?

“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime” diyen şarkıyı hangimiz bilmeyiz? Bestecisi Ermeni Serkis Efendi’dir. Nasıl bir soykırım uygulanmıştır ki, bugün biz birçok Ermeni bestecinin muhteşem şarkılarıyla mest olmayı sürdürüyoruz?

Şu İstanbul resminde her milletin ve dinin insanı var. Bu, güzellikten başka ne olabilir ki.

Paskalya çöreği

İnsanlara rahat batar! Bildiğiniz batar. O yüzden rahat durmak zordur. Huzurla yaşa, yediğin önünde yemediğin ardında, karnın tok, sırtın pek, uyan şükret, yaşa, insanlarla neşelen, şarkı söyle, doğayı hisset, dans et, sanatla ilgilen, bilime kulak ver, oku, yaz, nefes al… Yok! İlle de batacak o rahat. Harika bir evlilik yapar, gider başkasının peşine düşer; borcunu harcını öder, gider beterine saplanır; önümde yemeğim var diye sevineceğine neden bunun tuzu eksik diye celallenir; sahip oldukları her şeye yeter iken başkasınınkine göz diker vs. Bunlar bireysel davranışlar gibi gelebilir ama ne yazık ki toplumlar da aşağı yukarı böyle. Fark ettiyseniz, bu davranışlar çoğunlukla erkeklere özgüdür ve toplumların/milletlerin de bireylerle hemen hemen aynı olmasının ardında, çoğunlukla erkekler tarafından yönetiliyor olmaları yatar! Konumuz kadın-erkek değil ama yeri gelmişken kendi öngörümü altını çize çize söyleyeyim: Eğer ülkeleri kadınlar yönetiyor olsaydı, bu kadar acı, bu kadar saçmalık, bu kadar rezalet yaşanmazdı dünyada. Bana göre iki kere ikidir bu. Geçelim…

MİLLET-İ SÂDIKA

İnsanlara rahat batar evet. Toplumlara da batıyor işte. Nedir bu “Ermeni meselesi” adı verilen tuhaflık öyle? Üzerinden 106 yıl geçmiş, hâlâ 1915 olaylarının ne olduğunu anlayamamış olan ya da anlamıyormuş numarası yapanlara gülmek gerek. Belli ki rahat (barış, ittifak vs.) batmış. Tıpkı bundan 1,5 asır önce olduğu gibi. Çünkü her şey, bütün dünyada milliyetçilik akımlarının başladığı 19. yüzyılda başladı.

Yazının Devamını Oku

Çocuklar hep gülsün

Tarih boyunca çocuklar çok çekti. Hatta kurban bile edildiler. Fedakâr koç, çocuklar ölmesin diye ortaya çıktı. Ne mutlu ki Türkiye, çocuklarına gülümseme hediye eden bir ülke oldu.


Geçtiğimiz hafta Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mızın “ulus” faslıyla ilgilenmiştik, dileyenler için linkini buraya alalım. (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/en-buyuk-bayram-41794664) Bu hafta ise “çocuk” kısmına yakından bakacağız. Dünü hatırlamak, bugünü aydınlatır derler; kim der bilmiyorum, belki de şu an ben demişimdir.
İnsanın, insan olma tarihinde “inanç” en önemli unsur. İnancı önemli yapan, o dönemin inanç sisteminin insanlara söylediği “kutlu” şeyler değil. İnanç önemli, çünkü insan, gerçekten merak ettiği her şeye yanıt arayan bir varlık ama yanıt bulabilmek için gereken bilgiden uzak ve bilginin “b”sinin olmadığı dönemlerde inanarak her şeyi çözdüklerini sanmışlar. Ya da şöyle diyelim: Her şeyi çözdüklerine “inanmışlar”.
“Neden deprem oldu?” “Tanrılar bizi cezalandırdı! Kesin bir suç işledik.” “Gökyüzünden inip şu ağaçları yakan büyük ışık da neyin nesi?”, “Bize kızan tanrıların attığı mızrak olmalı. Işıklı tabii, tanrıların mızrağı tahtadan olacak değil ya!” gibi gibi… İnsanı korkutan ne varsa, hiçbirinin nedeni henüz bilinmediği için yanıt bilerek değil inanarak verilebiliyordu ancak. İnanmakla bilmek bu yüzden çok farklıdır. Hepsinde yanıt vardır ama bilginin yanıtı ile inancın yanıtı farklıdır.

BİLMEK İLE İNANMAK

Basit bir örnek… Dünyanın çekirdeğinde Güneş’ten parça olduğunu biliyoruz. Milyarlarca yıl kendi kendine dönüp dışı soğuyan Dünya’nın içi soğumadı. Güneş’ten gelen “özü” orada duruyor ve Güneş’in dışı ile hemen hemen aynı sıcaklıkta. Ve tabii katı değil. Sıvı gibi. Jel gibi. Akışkan. Lavlar fışkırıyor ya yeryüzüne. Onlar işte. Akışkandır yani Dünya’nın içi. Akışkan bir merkezin etrafındaki soğumuş, katılaşmış yerkabuğu, sabit bir yerde kazık çakıp durmadığı için, hareket halindedir. Tabakaların hareket ediyor olması da doğal olarak üzerinde yaşayan bizleri tedirgin ediyor. Çünkü harekete deprem deniyor ve biz ona tam uyumlu olamadığımız için korkuyoruz. Şimdi… Buraya kadar olan şey bilgi. Deprem olduğunda, “Allah insanları günahları yüzünden cezalandırdı” diyenlerin dile getirdiği şey ise inanç. Böyle düşünenlerin hâlâ var olmasına şaşırıyor olabiliriz ama varlar. Ne yazık ki on binlerce yıllık inançların koşullanmışlığı ile konuşuyorlar.

KURBAN VE KEÇİLER

Peki binlerce yıl öncenin bilgisiz insanları onca korkuyla nasıl başa çıkabiliyorlardı? Elbette onları cezalandırıp duran tanrıları sakinleştirmeye çalışarak. Yani kurban vererek! Kurban, insanın bildiği ve uyguladığı en eski kefaret yöntemidir. Bugün dilimizde halen var olan “günah keçisi” lafı şaka değil gerçektir mesela ve neredeyse dünyanın birbirinden çok uzak tüm kültürlerinde vardır. Bir köyün, bir topluluğun, her neyse onun, bütün günahlarını bir kişiye, bir canlıya (keçiye mesela ya da bir ağaca) yüklerlerdi ve onu insansa “törenle” öldürürler, hayvansa keser ya da kovarlar, ağaçsa keserlerdi! Pek çok kaynakta bunları bulabilirsiniz ama önerim, antropolojinin babalarından James George Frazer’in Günah Keçisi adlı kitabıdır. (Pinhan Y. 2019) Okuduğunuzda gözlerinize inanamayacak, insanlığın geride bıraktığı süreçlere dehşetle hayret edeceksiniz. Günah keçisi konusuna başka bir yazıda döneceğim.

Yazının Devamını Oku

En büyük bayram

Çocuk tarafından değil ulusal egemenlik tarafından en büyük bayramdır 23 Nisan. Çünkü binlerce yıllık gidişata dur denilmiştir.

Salgın nedeniyle bu yıl böyle olamayacak belki ama bu millet, her fırsatta sevgisini gösterir. Ulus, egemenliğinin kıymetini bilir. Foto Ahmet Demiroglu - Unsplash

Bayram yazısının tam da bayram gününe denk gelmesi ne büyük mutluluk benim için. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, “en büyük bayram” olarak geçiyor literatürümüzde çünkü öyle. Neden “en büyük bayram” olduğunu, kendimce anlatmaya çalışayım.
Bunu yapabilmek için “ulus” nedir, nasıl ortaya çıkmıştır, ona bir bakmamız gerek. Yaklaşık 2 milyon yıldır yeryüzünde “var” olan insanın hayatında “ulus” denen kavram, son birkaç yüzyıldır bir şey ifade ediyor. Ondan önce ulus diye bir şey yoktu. İnsanlar kendilerini, sondan başa giderek, dinleriyle, Krallıklarıyla, kabileleriyle ve köyleriyle ifade ediyorlardı. Ondan öncesindeyse muhtemelen kimse bir şey ifade etmeye çalışmıyor, karşısındakini döven, onun sahip olduklarına konuyordu. (Bu taş devri yöntemi hâlâ kısmen geçerli denebilir.)

TOPLARKEN BAŞIMIZA GELENLER

Efendim, insan, küt diye şehirlerde yaşamaya başlamadı tabii. Tarım bile yokken, atalarımız doğanın verdiklerini topluyor ve avlanıyorlardı. İnsanın bu durumuna avcı-toplayıcı dedik ama onların bundan haberi yoktu tabii. Avlanmak ve doğanın verdiklerini yemek dışında bir seçenekleri yoktu zira. Bazen bulduklarından zehirlenip ölüyorlar, bunu görenler de o öldüren şeyi bir daha yememeye dikkat ediyorlardı. Muhtemelen “cıss!” anlayışı da o sıralarda gelişti!

KEŞİF VE İCAT

Yazının Devamını Oku

Folklor halkın aynasıdır

Halkımız kadın-erkek el ele verip dans eder. Halk budur. Ama bu folklor değildir çünkü folklor, halk bilimine denir, dansa değil.

 

ESKİDEN TV’lerde arada sırada da olsa halk oyunları ekiplerini görürdük. Epeydir göremiyoruz ya da ben denk gelmedim. O ekipler ekranda belirince birbirimize, “Folklorcular çıktı” derdik. Yanlış söylerdik. Onlar folklorcu değildi, dansçıydı! Nereye gitti onlar?
Siz hiç oynadınız mı halk oyunları? Ben oynadım. Gaziantep, Silifke, Elazığ, Adana oynadığımı hatırlıyorum. Çocukluğum Adana gibi muhteşem bir yerde geçti; doğal olarak oynadıklarımız da komşu yörelerin oyunlarıydı. Davul-zurnacılarımızı hatırlıyorum ama isimlerini hatırlamıyorum ne yazık ki. Bahsettiğim 82-85 arası, hatırlaması kolay değil. Fakat esmerlerdi, onu hatırlıyorum. Çok hoşsohbet insanlardı, gösteri için gittiğimiz her yerde bize büyük yardımları olurdu. Zurnacımızın yanaklarını unutmam mümkün değil, nasıl şişerdi, öyle bir yanak formu nasıl mümkündü, çok şaşırırdım. Bir yandan oynar, bir yandan da onu izlerdim. Yanaklarını, tıpkı tulum ya da gayda gibi havayla doldurduktan sonra zurnayı çalmaya devam ederken bir taraftan da burnundan yeni nefes aldığına hayranlıkla tanık olurdum. Güzel zamanlardı.

HAYDİ ANTROPOLOJİ OYNAYALIM!

Biz de kendimiz için aynı hayatı yapar, “folklor oynadığımızı” söylerdik. Ama sonraları bu sözcüğü tartıştığımızı da hatırlıyorum. Oysa folklor oynanabilen bir şey değildir. “Folklor oynamak” demekle “antropoloji oynamak” veya “tarih oynamak” demek arasında hiçbir fark yok aslında. Anlatayım.
Bu sayfayı bilimsel bir makale kıvamına getirmemek, pek çok cümlenin nereden alıntı olduğunu dipnotlarla, parantezlerle belirtip ortalığı kalabalıklaştırmamak için en baştan söyleyeyim ki çalışmalarından yararlandığım dev isimler var. Bu işlere ömür vermiş Metin And, Tahir Alangu, Cemil Demirsipahi, konuya ilişkin en önemli rehberlerimdir. Elbette daha onlarca yazar ve eser var ama buraya sığdırmak olası değil. Saydığım isimleri tanımayanlar, internette küçük bir gezinti ile onların büyüklüklerine tanık olacaklardır, anlatıp yerimizi doldurmayalım.

Yazının Devamını Oku

Lavaboya tuvalet yapılmaz!

İnsan “tuvalet” demekten neden utanır ki?

Bunu görünce hepimiz ne olduğunu anlarız. Utanacak bir şey yok yani. Foto Tim Mossholder -Unsplash

Bir süredir dilimiz tuhaflaştı. Kimi nesnelerin veya tanımların adını söyleyemiyoruz! Bir acayip utanma duygusu sardı ki anlaşılması güç. Kadın diyemiyoruz mesela! Onun yerine “bayan” veya “hanım” gibi hitap sözcüklerini kullanıyoruz yanlış olarak. Erkek derken hissetmediğimiz şeyleri neden kadın dediğimizde hissediyoruz, ilginç! (Bunun nedenini Erkek Denizinde Kadın Gemiler kitabımda anlattım uzun uzadıya.) Kısaca söylemek gerekirse “kadın korkusu” diyebiliriz! Kadın şeytandır, kadın günahtır veya günahkârdır, kadın insanı baştan çıkarır, kadın şudur, kadın budur!.. Uydur uydur söyle! “Peki neden öyledir kadın?” diye sorsak, ortada elle tutulur gözle görülür tek neden bulamıyoruz. Bazen birileri, Tevrat’ın öyküsüne başvurup, Cennet’ten kovulma öyküsüne sığınır ve kadını günahla ilişkilendirir. İşin kolayına kaçmaktır bu. Erkeklerin kadın korkusu, öyle bir işledi ki içimize, kadınlar bile kendilerine kadın diyemez hale geldi. Bu konuyu çok uzatmayacağım şimdilik ama şunu ısrarla tekrarlayayım: Erkek diyebiliyorsak, ki diyebiliriz tabii neden demeyelim, kadın da deriz. Kadına kadın denir çünkü. Bayan ve hanım, hitap sözcükleridir. “Adamın biri…” diye başlayan cümlenin diğer cinsiyet için karşılığı “Bayanın biri” veya “Hanımın biri” değildir, “Kadının biri”dir. Kendilerine kadın diyen diyemeyen tüm kadınların, şöyle bir oturup, neden siyasi partilerde, iş yerlerinde vs. bir “kadın kotası” olduğunu da derin derin düşünmelerini rica ederim. O zaman bu lüzumsuz utancın ve saçma dilin nedeni daha iyi anlaşılacaktır. Erk meselesi. Geçtik.

UTANÇ VERİCİ TUVALET! ŞAKA ŞAKA.

Bir diğer yok yere utanç duyduğumuz laf da “tuvalet”. Onun yerine lavabo denir oldu. Ve aslında bu yaptığımız son derece iğrenç bir şey. Anlatayım. Ama önce tuvaleti bir açalım.
Küçükken çok uçuklardım. Benim uçuk ilacım da annemdeydi tabii. Bazen mutfakta meşgulken, “İlaç tuvalet masasının üzerinde, getir de sürelim” dediğini hatırlıyorum. O lafı başka bir sürü vesileyle de duydum elbette. “Tuvalet masası!” Çocuk aklımla düşündüklerimi hatırlıyorum: “Çişimizi, kakamızı yaptığımız yerin adı da tuvalet, annemle babamın yatak odasında, üzerinde krem, makyaj malzemeleri, saç fırçası gibi şeylerin durduğu, kocaman aynası olan masanın adı da tuvalet. Neden, nasıl, niye?” Bugünkü yaşımın diliyle, “Makyaj masası ile hela, nasıl aynı isme sahip olur kardeşim?” diye de sorabiliriz bu soruyu.

MAKYAJ YAPACAKSAK EĞER

Efendim, tuvalet, Fransızcadan geçmiş dilimize. Ve evet, “makyaj masası” veya “makyaj odası” anlamına geliyor. Onun da kökü, üzerine resim yapılan kumaş veya bez anlamındaki “tuval”. Bu sözcüğün türetildiği zamanlarda makyaj bugünkü gibi değildi. Hem erkekler hem kadınlar, yüzlerini önce bembeyaz bir fonla (pudra – tene sürülen fon:fon-dö-ten) kaplar, ardından kırmızılıklar verilirdi ki kırmızının Fransızcasıdır “ruj”. Makyajın “tuval” ile ilişkisi buradan geliyor. Beyaz bir zemin üzerine renk çalışması. Pekâlâ.

Yazının Devamını Oku

Çile bülbülüm çile

Bülbülün haberi bile yok olanlardan. Ama zaten o çile çekmek yerine keyif çatmakta!

Bir bülbül. Bir nachtigall. Bilimsel adı Rossignol Philomele. Philomele'yi biliyoruz artık.

Artık pek kullanıyor olmasak da geleneksel takvimlerimiz halen çok işe yarar. Nisan ayının başında, hatta doğrudan ayın üçü için Anadolu takvimleri şunları yazar: “Çiçeklerin açması, bülbüllerin ötmesi.” Elbette bülbüller takvime bakarak, “Hadi bakalııım, ötme zamanımız da geldi, dalın bağa bahçeye, başlayın ötmeye yiğitler!” diye başlamazlar bu işe. Yiğitler derken seçici davrandım, zira o sesine hayran olduğumuz muhteşem ötüşler, erkek bülbüle aittir. Fakat bu durum, erkekleri hemen sevindirmesin. Çünkü erkek bülbül, bu güzel ötüşleri hem dişileri cezbetmek hem de alanlarını belli etmek için kullanırlar. Çiftleşmek için dişi bülbül, ötüşüne göre erkekler arasından seçim yapar. Yani seçme hakkı dişidedir, erkek, önüne gelen tüm dişilere şarkı söyler. (“Erkek değil mi, hepsi aynı bunların!” demiştir birileri, eminim.)

ERKEK BOZUKLUKLARI KÜLLİYATI

Erkeklerle ilgili doğru tespitler yapmış tüm kadınların biraz daha canını sıkayım o zaman. Yunan mitolojisi dediğimiz şey, birkaç istisna hariç neredeyse bütünüyle erkeklerin olumsuz davranışları, haydi daha açık olalım, kadın peşinde koşmaları üzerinedir. Yunan mitolojisinin baş tanrısı Zeus efendi uçkuruna sahip çıkabilseydi, mitolojik öykülerin büyük kısmı olmayacaktı bugün! Sadece Zeus mu? İmam kötü bir şey yaparsa cemaat daha beterini yapar misali, yarı gerçek yarı masalsı öykülerin büyük kısmında erkekler tam bir çirkinlik abidesidir! Mesela Argonotların öyküsünü daha önce anlatmıştım size (ilgilenenler, “Kadınların Baş Belası Pabucumun Kahramanları” başlıklı yazıyı şu linkten okuyabilirler: https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/kadinlarin-bas-belasi-pabucumun-kahramanlari-41462546)

KORKUNÇ BİR İNTİKAM ÖYKÜSÜ

Tereus, Philomela'ya tecavüz ettikten sonra dilini kesmeye çalışıyor. Ovidius'un Dönüşümler'inin 1562 yılına ait baskısında Virgil Solis tarafından yapılan bir kabartma. (Wikipedia)

Yazının Devamını Oku

Tiyatro, insandır

Yarın Dünya Tiyatrolar Günü. Ama dünyanın en güzel tiyatro binaları boş bugün. Çünkü tiyatro, insanla vardır; çünkü tiyatro, insan için vardır.

İçinde insan yoksa, kumaş, tahta ve taştır tiyatro. Foto Paolo Chiabrando - Unsplash

Yarın Dünya Tiyatrolar Günü. Uzun süredir perdesine, sahnesine, koltuğuna, kokusuna, bilet gişesine, vestiyerine, antraktına, oyun sonunda alkışlamasına hasret kaldığımız tiyatroların günü. Işığıyla, akustiğiyle, rahat koltuğuyla, sahne zeminindeki ahşabın gıcırtısıya bambaşka olsa da, tiyatrolar, oyuncular olmadan ne işe yarar ki? Oyuncular, bir tiyatro binası olmadan da oyunlarını sahneleyebilir, izleyicileri büyüleyebilirler. Yani bir başka deyişle tiyatro denen şey, oynayanla izleyen arasındaki bağ değil midir? Dünyanın en güzel tiyatro binasını yapsanız, oyuncusu ve izleyicisi olmadan taş, tahta ve kumaştır o sadece. Tiyatro, insanla vardır, çünkü tiyatro, insan için vardır.

HER SANAT VARDIR ONDA

Ama çok özledik sahiden. Foto Fatih Kilic - Unsplash

Bütün sanatlarla iç içedir tiyatro. Dans vardır, müzik vardır, resim vardır, heykel vardır, elbette yazı vardır, hitabet vardır, şan vardır. Örnek mi? Tamam. Mesela bir resme bakarken uzun uzun düşünürüz değil mi? Gördüklerimizi anlamlandırmaya çalışırız. Resmedilmiş bir insan, bir vazo dolusu çiçek, bir sepet meyve, kumsala çekilmiş kayıklar, yıldızlarla dolu bir gece… Her ne ise, gördüklerimiz bize bir şey (bazen çok şey) anlatır. Herkes kendi anlayacağını anlar elbet ama kuşkusuz sanatçı, resmederken duygularını açık veya örtülü şekilde yansıtmıştır mutlaka. İşte biz resmi izlerken, sanatçının düşündüklerini veya yansıtmaya gayret ettiklerini dillendiririz. “Ressam, burada diyor ki…” diye konuşmaya başladığımızda, gördüğümüz şeyi seslendiririz. İşte o an ne olur biliyor musunuz? Tiyatro!

BİR AN VE HER AN

Yazının Devamını Oku

Ve doğum zamanı

Doğanın yeniden doğuşu değil midir nevruz?

Yazısız şiir olur insan bu zamanlarda. Foto Arno Smit - Unsplash

Ölüm hakkında hepimizin bir fikri, tüm kültürlerde onun için geliştirilmiş bir bakış açısı, bir düşünce sistemi var. Çünkü öleceğimizi bile bile yaşıyoruz ve aslında herkes için kabul edilmesi çok da kolay olan bir şey değil. Yardım gerek ve bu yardım da kültürel gelenekten geliyor. Kimine göre aslında bitiş değil bir başlangıç, kimine göre bu hayat aslında rüya, gerçeği ölünce başlayacak, kiminde dertlerin sonu, kiminde mutluluğun başı… Gidiyor böyle. Hangi anlatımın gerçek, hangisinin uydurma olduğunu bilemiyoruz çünkü gidip dönen ve bunu kanıtlayan hiç olmadı bugüne kadar. Tahminlere göre bugüne kadar 110 milyar insan yaşayıp öldü ama bir teki bile dönüp “öbür tarafı” anlatmadı. Ki zaten, bu nedenle o düşünce sistemlerine “inanç” diyoruz, bilmeyiz ama inanırız. Huzuru kim, hangi inançta bulursa bulur, olay tamamen kişiseldir, tamamı saygıdeğerdir. 

ÖLÜM YAS, YAŞAM BAYRAM

Sevinç, sevinç, sevinç... Foto Ash From Modern Afflatus - Unsplash

Ölümün karşısındaki şeyse, en sevdiğimiz: Yaşam. Ölüm zihnimizde ne kadar karanlık, ne kadar kederli, ne kadar üzüntü verici ise yaşam da tam tersine o kadar renkli, o kadar sevinçli, o kadar mutluluk verici bir şey. Ölümden sonrasını bilmiyoruz ama doğumdan sonrasına bolca tanığız. Bir bebeğin hepimizde, tüm canlı türlerinde yarattığı güzel duygular, yaşama saygı duruşundan başka nedir ki? Bir çiçek açmaya başladığında, bir tohum yeşerdiğinde, susuz kalmış toprağa yağmur damlası düştüğünde hissettiklerimiz, yaşamın bizde yarattığı coşku değil midir?O yüzden yaşam karşısındaki anlatılarımız çok daha net, çok daha bilinçli, çok daha güzeldir. Ölüm ve sonrasıyla ilgili tonla mitoloji varken, kültürel geleneklerimizin yaşamla ilgili her sayfası gerçeklerle, gerçeği algılayışımızın izleriyle doludur. Ölüm yassa, yaşam bayramdır. 

KORONA DA DOĞADAN ELBETTE

Yazının Devamını Oku

Feriştah Leydiler

Dünya Kadınlar Günü yaklaşıyor ama anlamını ne kadar biliyoruz acaba?

Demet Akbağ'ın hafızalara kazınan karakteri Feriştah

Usta oyuncu, yazar, şair ve yapımcı Yılmaz Erdoğan’ın yaptığı işleri yıllardır beğeni ile takip ederim. Ülkemizin saygın, üretken değerlerindendir. Özel hayatı ile ilgilenmedim hiç, tüm diğer sevdiğim sanatçıları olduğu gibi onu da ürettikleri ile değerlendiriyorum. Herkes gibi ben de onu 1993’te hayatımıza giren Bir Demet Tiyatro ile tanıdım. Ülkemizin en önemli oyuncularından Demet Akbağ ve daha pek çok değerli oyuncuyla bize çok güzel bir gösteri sunmuşlardı uzun süre. Demet Akbağ, bence gerçekten en önemli oyunculardan biridir, laf olsun diye söylemiyorum, gerçek bir yıldızdır ve bana sorarsanız “diva” sıfatını çoktan hak etmiştir. Akbağ’ın Bir Demet Tiyatro’da canlandırdığı karakterlerden biri de “Feriştah” idi, hatırlayanlarınız vardır. Bu sözcüğün anlamını bilmiyordum o yıllarda ama sokak argosunda, “Feriştahınız gelse bana bunu söyleyemez” gibi kullanılan bir laf olduğu için, az çok bir anlam sezinlemesi oluyordu. Başka pek çok önceliklerim nedeniyle, yıllar sonra aklıma geldi “feriştah”ın ne demek olduğunu öğrenmek.

ÖNCE HATIRLANMASI GEREKENLER

8 Mart Dünya Kadınlar Günü yaklaşıyor. Yine pek çok yerde kadınlara çiçek dağıtılacak, gül pahalı olduğu ve olayın ideolojik kökenine daha yakıştığı için karanfil tercih edilecek muhtemelen. Çiçek vermenin kötü bir tarafı yok elbette ancak çiçeğe sarılınca, olayın özü kaçıyor, belki de kadınlar gününün anlamı buhar olup uçuyor. Bu nedenle, pek çoğumuzca bilinse de, kadınlar gününün nasıl ortaya çıktığını bir hatırlamakta yarar var. Feriştaha döneceğiz sonra.

ERKEKLERİN EGEMENLİĞİ

Erkek işi diye bir şey yok. Herkes her işi yapıyor. Foto Kate Ferguson - Unsplash

Yazının Devamını Oku

Doğa Ana’yı utanmadan kirletiyoruz

Doğa bizim anamız. İnsan anasına bunları yapar mı?

Bu hızla yok etmeye devam edersek yakında aynen böyle tane tane satın almak zorunda kalabiliriz. Altın fiyatına. Foto Nikola Jovanovic - Unsplash

Tarıma ne kadar bağlı ve mecbur olduğumuzun ne kadar farkındayız dersiniz? Mesela, “Amaaan, ekip biçmekle uğraşacağımıza şuranın üstüne toplu konut yapalım” diyerek değersizleştirdiğimiz ve geçim derdimiz nedeniyle belki de zorunlu olarak imara açmak için yanıp tutuştuğumuz tarla var ya, hah, işte o olmazsa açız aç!
Diyelim tarlaların hepsinin üzerine ev yaptık, tarla bitti. Denize mi gideceğiz karnımızı doyurmak için? Denizi de bitiriyoruz! Çöpümüzü, lağımımızı, sanayi atıklarımızı doğrudan ya da dereler yoluyla denize boşaltıyoruz. Balığı bitmez mi zannediyoruz? 1970’li yıllarda 150’ye yakın balık türünün bulunduğu Marmara’da artık 5-6 tür var!

DOĞA HER ŞEY

Şu güzellikleri koruyabilsek ya. Yani dereler kurumasa, doğa çölleşmese. Foto Blake Richard Verdoorn - Unsplash

Tarla veya deniz yerine doğa diyebiliriz. Doğa, yani hayat. Doğa da tanımlanması zor kavramlardan biri. TDK Sözlüğü canlı ve cansız varlıkların bütünü demiş. Taş, cansızdır ama birinin kafasına atmadığın sürece kimseye zarar vermez, doğaldır. Pet şişe mesela, cansızdır, kimseye atmana gerek yok, çöp yerine doğaya attığın zaman zarar vermeye başlar ve bu nedenle hiç doğal değildir. Bizim anlamadığımız şu: Doğa, insana sunulmuş bir market değil! “Git istediğini al, etrafı da kirletip bırak, nasıl olsa biri gelir temizler!” Yok böyle bir şey. Yok çünkü biz de onun bir parçasıyız, biz de doğanın unsurlarından biriyiz. Biz doğanın sahibi, egemeni, müdürü falan değiliz yani. Bize doğayı “al bunu tepe tepe kullan” diye teslim etmedi kimse. Biz onun içinden çıktık. O yüzden doğa ana, toprak ana gibi tanımlamalar kullanırız. Gerçekten anamız o bizim ve biz kendi anamızı kirletiyoruz!

Yazının Devamını Oku

Boğanın çilesi

Hayvancıklar yükümüzü de çekti, dinsel kaprislerimizi de. Ne çektiler ama!

Geçmiş zaman kahramanlıkları bunlar. Düşün artık şu hayvancıkların yakasından. - AFP - Getty.

Neler çekti şu hayvancıklar! Yük çektiler, tarla sürdüler, gücü temsil ettiler, cesaretin ve yiğitliğin sembolü oldular, kutsal kabul edildiler, kavga ettirildiler ve ne hizmet vermiş olurlarsa olsunlar, mutlaka öldürüldüler! Hep öldürüldüler. İlla ki öldürüldüler. Hiçbir canlı sonsuza dek yaşayacak değil elbet ama garibim boğalar, güçlü olmalarının, kendilerine göre karizmatik ve yakışıklı olmalarının bedelini hep ağır ödediler be arkadaş!

BOĞA GÜREŞLERİ

Amerikan rodeoları, boğalar için daha iç açıcı görünüyor. Foto Ken Okum - Unsplash

Günümüzde, İspanya’daki boğa güreşlerine bakıp bakıp sinirleniyoruz ama aslında konu İspanyollarla çok da ilgili değil. Ne demek istediğim birazdan netliğe kavuşmuş olacak ama yeri gelmişken hemen söyleyelim, İspanya’da bölgesel yasaklamalar epeydir başladı, İspanya da artık bu geçmişte kalması gereken, artık eğlence değil vahşet olarak nitelenen etkinliği silmeye çalışıyor. Tabii, toplumların kültürel alışkanlıklarını hop diye değiştirmek kolay değil. (Bakın mesela biz hâlâ kulak mememizi çekerken havaya öpücük atıp ardından tahtaya iki kere vuruyoruz! En az 5 bin yıllık bir davranış bu!)

GÜZELİM DAĞLAR

Yazının Devamını Oku

Cayır cayır bir yazı

Tanımlaması çok zor olan ateşin bizim için değeri anlatmakla bitmiyor. Bitmedi nitekim.

 
Ateş nedir? Nedir ateş? Nasıl tanımlarsınız ateşi? Mesela suyu bir kaba koyabilirsiniz. Durur orada. Havayı soluruz, örneğin bir balonun içine koyar tutarız, iyi bağlarsak kaçmaz, kalır. Toprağı konuşmayalım bile, üzerinde yürürüz, bize besin verir vs. Bunların hepsinin bir hacmi, kapladığı bir alan var. Ateş başka bir şey. Hapsedemezsiniz söner. Kaba koyamazsın. Üzerine bastığınızı sansanız da bastığınız şey ateş değil, onu var eden kömür, odun filandır. Tutamazsınız ateşi. Ele gelmez ama göze görünür! Evet ateş başka şeydir ama nedir?

TANIMLAMASI BİLE ZOR


Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde ateş, “Yanıcı cisimlerin tutuşmasıyla beliren ısı ve ışık” olarak tanımlanıyor. Yanmak ne peki? “Ateş durumuna geçmek, tutuşmak.” Ateşi yanmakla, yanmayı ateşle açıklıyoruz, pek güzel ama ateşin ne olduğunu henüz açıklayabilmiş değiliz.
Sözlük bir yere kadar. Ansiklopediye bakalım. Ana Britannica da şöyle tanımlamış ateşi: “Bir maddenin çevreye ısı yayarak ve genellikle alev çıkararak hızla yanması.” Karşımıza yine “yanmak” çıktı, buyurun buradan “yakın”. Latince “ignotum per ignotius” diye bir laf vardır. “Bilinmeyeni, daha da bilinmeyenle açıklamak.” Ona döndük! Gerçi sık yaptığımız şeydir bu topraklarda ama konumuz somut bir şey oluca, biraz daha net açıklamalara ihtiyaç duyuyoruz.
Ateş nedir? Bir kimyasal tepkime, bir fenomen… Her ne ise, sanırım asıl önemli olan, bizim için ifade ettikleri. Üstelik bu dosya, yani ateşin insan için ifade ettiklerinin listesi, öylesine kalabalık, öylesine uzun ki, bir tek yazıya sığması mümkün değil. Buna karşın oturup ateşle ilgili her şeyi burada anlatmaya da gerek yok. Bu nedenle, birkaç ateşli maddeyle yetinmeye çalışacağız. Yetinemezsek, ileriki zamanlarda yeniden yakarız fırın.

HEP VARDI

Yazının Devamını Oku

Booooza bozaaaaaa….

Bozanın aslında göründüğü kadar masum bir geçmişi olmadığını ve ta İngiltere’ye kadar adının bilindiğini biliyor musunuz?

Doğrusu benim bakarken bile canım çekiyor. Kıvamının sihiri olsa gerek.

“Murad Han kimi zaman elbise değiştirerek yaya olup dünyanın hâlini öğrenmek için Melek Ahmed Ağa ve bostancıbaşı ile yoldaş olup köşe köşe bazı eşkıyayı yakalayıp kellelerini kopardıktan sonra vücutlarını toprağa salıp ruhlarını gönderir ve başlarını sırıklar üzerine dikerdi. Bu padişahın ettiği kan dökücülüğü bir padişah etmemiştir. Kahvehaneleri, meyhaneleri, bozahaneleri ve tütünü yasak edip yüz binlerce insanı o bahane ile her gün yüzer, ikişer yüzer adamı öldürürdü.” (Günümüz Türkçesiyle Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, YKY, 3. Baskı, 2004, I-1, s.187)

SULTAN MURAD’LA EMPATİ

Böyle diyor tatlı dilli Evliyâ Çelebi’miz. Ki, “tatlı dilli” Çelebi’mizin kaleminden bile kan döküldüyse, varın siz düşünün devrin şiddetini! Sözü geçen padişah, elbette IV. Murad. Sultan, aslında önce meyhaneleri ve kahvehaneleri yasaklamış. Evet IV. Murad biraz fazla sertmiş ama onu da biraz anlamaya çalışmak gerek. Çünkü Murad 1623’te tahta çıktığında Kanuni Sultan Süleyman öleli (1566) henüz 60 yıl bile geçmemesine rağmen devlet neredeyse tamamen çürümüş! Kapı kullarının isyanları, her dakika ayrı cülus bahşişi talepleri, kazan kaldırmalar, şehir içinde sivil vatandaşa karşı estirilen terör ve elbette Genç Osman’ın kapı kulları elindeki katli (1622). Hiç kuşkusuz tüm bu bozulmanın, Halil İnalcık’ın bize öğrettiği haliyle “tagayyür ve fesâd”ın başlıca nedeni, devlet yönetemeyen, sefahate dalan sultanlar. Murad, özellikle ağabeyi Genç Osman’ın katlini hiç unutamamış ve yüreğinde bu öfkeyle büyümüş. Halka yasakladığı şeyleri de kendisi bol bol tüketince, bünyesi de, sinirleri de, sağlığı da harap olmuş. Oysa Osmanlı’nın, Kanuni sonrası en önemli atılım zamanıdır ve düzen sağlanması için sert olmak şarttır. Ama bozulan sağlığı daha iyi şeylere izin vermemiş ve 11 yaşında çıktığı tahtta 17 yıl kalıp 28 yaşında, gencecik hayatını kaybetmiş.  Bugün, geçmişteki olayları incelerken, mesela IV. Murad’ı, aklı başında, durmuş oturmuş, olgunlaşmış bir adam gibi düşünerek yargılıyoruz ve yanlış yapıyoruz. Ağabeyi kapı kulları elinde katledildiğinde intikam yemini etmiş bir genç şehzade, dünyanın en büyük devletinin tahtına çıkar çıkmaz da annesi Kösem Sultan’ın ağır vesayeti altında kaldıktan kısa süre sonra bütün ipleri eline alınca, öfke, delikanlılık, ırsî gut hastalığı ve her şeyi daha da kötü hale getiren kötü alışkanlıklar, elbette çok mülayim bir insan çıkartmayacaktı ortaya. 

ÖYLESİNE BİR YAKLAŞIM

Eskinin bozacılarından

Yazının Devamını Oku

Biz Galyalılar

Bazılarımız, Asterix’le doğrudan akraba ve bunu bilmek çok güzel.

Öğrencilik yıllarımda okuduğum Bursa’dan, ailemin yaşadığı sılam Adana’ya giderken otobüs, Eskişehir Sivrihisar dolaylarında mola verirdi. Sivrihisar’da antik kent kalıntıları olduğunu duymuştum ama kimin kenti olduğunu bilmiyordum. Çok sonradan öğrendim. Meğer ne öyküler varmış ardında.

SAYGIN BÜYÜCÜ ŞAMANLAR: DRUİDLER

18'inci yüzyılda İngiltere kırlarında dolaşan iki druid. Zamanın büyücüleri.

Efendim, Batı edebiyatının tipik erkek büyücüleri vardır ya hani… Canlandırmaya yardımcı olmak için örneklendireyim, Hobbit’te büyücü Gandalf, Harry Potter dizisinde Dumbledore, eski İngiliz sözlü geleneğinin beyazperdeye de aktarılan ünlü Kral Arthur’un çevresinden büyücü Merlin… İşte öyle bir tip düşünelim lütfen. Yardımcı olması için sayfadaki “kırlarda dolaşan iki büyücü” resmine bakabilirsiniz. Yazımızın konusu olan toplulukta, bu büyücülere “druid” deniyordu. Druidler, Türklerin Orta Asya’daki şamanlarından pek de farklı değillerdi, aşağı yukarı aynı işleve sahiptiler.

SÜT YOLUNA BAKARAK…

Galiçya'da Kelt izi.

Yazının Devamını Oku

Biraz roman havası

Çingeneler, bin yılın ve çok sayıda kültürün izini taşıyor. Onlardan öğrenecek çok şey var.

Kendilerine has yaşam biçimleri eğlenceli ve barışçıldır Romanların.

Ayı oynatıcıları vardı eskiden. Burnundan zincirlenmiş bir ayı ve elinde tef ile baston taşıyan bir ayıcı, sokak sokak dolaşır, birlikte gösteri yaparlar, bahşiş toplarlardı. Ayılar, bayağı dans eder, göbek atarlardı. Ayı ile ayıcı, birlikte bir şey ifade ederlerdi. İkisinin birleşimiydi gösteri, hiçbiri tek başına anlam taşımazdı. Ne ayının performansı ayıcıya ne ayıcınınki ayıya üstündü. Ekipti onlar. Mevsimlerle birlikte ayılar da değişirdi, ayıcılar da. Ancak bir ortak yanları vardı, ince uzun yüzlü ve fazlaca esmerdi ayıcılar ve farklı insanlar olsalar bile ayılara söyledikleri şarkıları neredeyse aynıydı. Küçükken, onların bir tek Türkiye’de olduklarını zannederdim.Gün boyu sokaktan, seyyar arabalarda birşeyler satanlar geçerdi, her yerde olduğu gibi. Kulağımda hâlâ, “Seleee vaaar, sepeet vaaar” diyen kadın sesini. Nerede duysam tanırım. İşte o sele-sepet satan kadınlarla ayıcılar bir şekilde birbirlerine benzerlerdi. İnce, esmer… Kilolu olsalar bile bakışlarında bir incelik her zaman vardı. Farklılardı diğer satıcılardan. Mesela yoğurtçudan, dondurmacıdan, bicibiciciden…  Kimdi onlar?

AYILAR İYİLEŞTİ. YA AYICILAR?

1970'lerde Bulgaristan'da çekilmiş bir ayı ve oynatıcısı.

Büyümeye başlayınca onların kim olduklarını öğrendim. Meğer ayıcılar ve dans eden ayılar Avrupa’nın tamamında ve Asya’da da varmış. Ama sonra ayılar toplandı, rehabilitasyon merkezlerine kondu, esaret ve hunhar eğitim sürecinde gördükleri zulmü unutsunlar diye tedavi edilip ardından doğaya salındılar. Ayıcılık yasaklanınca, tek bildiği iş ayıcılık olanlara ne oldu, onları da rehabilite ettiler mi, bilmiyorum. Ama bazen, onlara benzeyen birilerine rastlıyorum. Sele-sepet falan da eskisi kadar kullanılmıyor artık. Plastik teknolojisindeki gelişmeler, hatta akışı değişen ev hayatımız, seleleri, sepetleri pek de gerekli kılmıyor. En azından şehirlerde böyle. Sepetçi de görmüyorum artık pek. Ama onlara benzeyenlere rastlıyorum bazen. Sahi… Kim bu Çingeneler?

ÇİNGENE DE OLUR, ROMAN DA

Yazının Devamını Oku

Kafayı afiyetle yiyoruz

En sevdiğimiz kış yemeklerinden biri değil midir kapuska? Ve ne ilgisi vardır lahananın, kabotajla?

Çok derde deva lahana. Foto C Drying - Unsplash

Geçenlerde sosyal medyada dâhil olduğum bir mezunlar grubunda bir arkadaşım sormuş, “Kışın en sevdiğiniz yemek hangisidir?” diye. Hiç düşünmeden “kapuska” diye yanıt verdim. Bayılırım kapuskaya. Lahananın en güzel ikinci halidir bence. Birincisi turşusu tabii ama o da ana kahraman değil, yan karakter. Harikadır kapuska bence. Üzerine de bol pul biber… De, ne biçim bir isimdir bu? Ne demek ki kapuska? Neden içinde “lahana” geçen bir isim koyulmamış?

HANGİ BİLGİ!

Tuğrul Şavkay’ın Osmanlı Mutfağı adlı eserinden anlıyoruz ki kapuska, Osmanlı’dan bu yana mutfağımızda. Ama 6 asırlık Osmanlı’nın hangi döneminde girdiğini bulamadım. (Sözcüklerin izini sürerek belki bazı ipuçları elde edebiliriz.) Basılı kaynaklar zaten sınırlı. İnternet ise sınırsız gibi görünse de, bizim kültürümüze ışık tutacak bilgiler açısından tam bir çöl! “Bilgi çağı” diyoruz ya, hikâye -bu konuyu başka bir yazıda detaylıca ele alacağız- kimsenin bilgi peşinde olduğu yok. Talep edilen bir şey olsa, arzı da olurdu. Çok fazla yemek tarifi var mesela nette. Ama yemeğin tarihi yok! Yok, çünkü kimse bunu bilmek de istemiyor, önemsemiyor da. Kimsenin umurunda değil. “Kapuska yerken, kaç yüz yıl önce Türk mutfağına girdiğini bilmek, yemeğin tadını mı güzelleştirecek kardeşim?” diye soran olursa, bunun sadece sığlık olduğunu, bu durumda yediği ottan en büyük zevki ineklerin alacağını söylemem de kabalık olmaz sanırım. Onlar da sadece otu talep eder, ot hakkında bilgiyi değil. Ama arkadaşımızın sorusuna da cevap vereyim: Evet yemeğin tadı daha güzel gelir, tarihini bilince.

NEDEN KAPUSKA?

Mis gibi bir kapuska.

Yazının Devamını Oku

Dikkat mutasyon geçebilir!

Hayatımıza yeni girmiş gibi dursa da aslında bugünkü canlılar dünyasının varlık sebebi o. Mutasyon. Türkçesiyle, değişinim.

Uzağı görebilmek için ayağa kalkmadık, ayağa kalkabildiğimiz için uzağı gördük. Foto Bram Naus - Unsplash

Coronavirus mutasyon geçirdi, bütün dünya bir an panikledi. (Yeri gelmişken: Panik “yapılmaz”! Paniklenir veya paniğe kapılırız. Yapmayız ama.) Mutasyon geçirince ne olur? Ne demek mutasyon geçirmek (pek üzerinde durmasak da…) Ne olur mutasyon geçirince?
Huu, duydun mu? Korona mutasyon geçirmiş!
Ne geçirmiş, ne geçirmiş?
Mutasyon.
Eyvah! O ne be?

Yazının Devamını Oku

İnsanın yolculuğuna dair...

Bugüne kadar gördüğüm 52 yılın ilk 5-6’sını doğal olarak çok net hatırlamıyorum. Ama gerisi net.

Hiç bu kadar çabuk, hem de abuk sabuk geçen bir yıl görmemiştim. Ve acı. Yirmi birinci yüzyılda olacak iş değil derken bütün dünya bir anda Ortaçağ’a döndü ve bir virüs hepimizin üzerinden silindir gibi geçti. Meğer ne kadar hazırlıksızmışız! Hayatımız değişti. Her anlamda. Kiminin hayatı ise sona erdi. Durup dururken en sevdiklerini toprağa verdi insanlar, hem de veda bile edemeden. Çok acılar yaşandı.
Ben de yaşadım. Babamı kaybettim 2020’de. Lanetler okuduğumuz 2020’de. Koronadan değil babamın gidişi ama korona yüzünden diyebilirim sanırım. Kanser tedavisi korona yüzünden aksadı. Tüm sağlık kurumları, tüm sağlık çalışanları koronaya angaje olunca, bir de üstüne sokağa çıkma yasakları vs. derken…

*

Tüm yaşadıklarımı sizlerle paylaştım ama. Ölüm, hayat denen şeyin parçası. Doğmak gibi… Ölümün de öyküsü var, olmaz mı? Ölüm üzerine de söylenecek, anlatacak şey çok. Hepimiz korkuyoruz ondan, o yüzden de tarihimiz ve edebiyatımız dolu ölümsüzlüğün peşinde koşanlarla, iksirlerle, sihirli otlarla…
Öyle korkuyoruz ki şifa arıyoruz her yerde. Yılanı sonsuz yaşamın ve şifanın simgesi yapıyoruz ama yılandan da korkmaya devam ediyoruz.

*

Gökkuşağının ötesinde sevdiklerimizi gönderdiğimiz güzeller güzeli bir dünya hayal ediyoruz ama yaşadığımız tarafı çirkinleştirmek için de her şeyi yapıyoruz.

Yazının Devamını Oku

İnsanı uzaylıya anlatabilmek

Umut etmek için değişmemiz, dönüşmemiz gerek. Kötüden iyiye. Yılın ilk dileği bu olsun.

Çıkıp gelse bir uzaylı, anlatabilecek miyiz kendimizi acaba. Foto Brian McMahon - Unsplash

Yeni yılın ilk günü, ilk yazısı… Ne yazmalı? Önemli bir kısmımız zaten geç vakitlere kadar oturduk, bir kısmımız akşamdan kalmayız, bir kısmımız ise normal bir tatil gününe başladı çoktan. Yeni yılın ilk günü ne yazmalı?
Her şeyden önce kimse kimseyi kandırmasın, ben bu yazıyı yazarken henüz 2020’ydi. Siz okuduğunuzda 2021 olmuş olacak ama belki de siz okurken henüz 2021’e girmemiş veya o an girmekte olan birileri olacak yeryüzünde. Dünya sürekli dönüyor ve aslına bakarsanız ne Dünya’nın, ne Güneş’in, ne güneş sisteminin ya da Samanyolu’nun umurunda, takvimin değişiyor olması. Farkında bile değiller bizim yeni bir yıla girdiğimizin. Evren, ne takvim bilir, ne yılbaşı, ne Ramazan Bayramı, ne Paskalya Yortusu, ne Pesah ya da Roş Aşana. Evren, kendi bildiğince devinip durur. Her şey döner evrende zaten. Kaç kere döndü, kaç kere dönecek, bir turun bitmesine kaç vakit kaldı… Kimse saymaz bunları. İnsandan başka.

BİZDE OLANLAR ORADA YOK

Sonsuz uzayda kendimizi ne kadar da önemsiyoruz. Foto Guillermo Ferla - Unsplash

Evrende güneş doğmaz mesela. Güneş orada duran bir yıldızdır sadece. Hatta evrendeki diğer yıldızlarla karşılaştırdığımızda küçük bir yıldızdır, bize can veren Güneş. Evren için hiçbir şey ifade etmez, bir tek insana eder. Bir tek “insan” için “doğar” güneş!

Yazının Devamını Oku