"Tayfun Timoçin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tayfun Timoçin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tayfun Timoçin

SEVDİĞİM MİHRÜMÂHIM

Sözcüklerle gökyüzünde kürek çekerek dolaşalım bu hafta, ne dersiniz?

SEVDİĞİM MİHRÜMÂHIM“Biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık
Sandallarımız neş’e dolar, zevke dalardık
Saz seslerinin sahile aksettiği demler
Etrafı bütün şarkı gazellerle yakardık, zevke kanardık.”
Güftesi ve Sultaniyegâh makamındaki bestesi Yesari Asım Arsoy’a (1900-1992) ait bu şarkıyı bilmeyenimiz var mı? Hem biliriz hem de çok severiz. Arkadaş gruplarının vazgeçilmezlerindendir. Hayatın en güzel anlarından bazılarına eşlik eden bir şarkıdır. Önemli bir adetin altını çizen bu şarkı bize mehtaba çıkmak hakkında bilgi verir.
Osmanlı’nın son dönemlerinde, varlıklı kesim çok keyifli bir adet edinmişti. Ay’ın parladığı gecelerde, eğer rüzgâr ve deniz koşulları da uygunsa, irice bir sandal saz üstatlarına tahsis edilir, bu keyfe eşlik etmek isteyenler de başka sandallara doluşur, kürekle aheste gezilirdi. Giderek neşesi artan bu keyifli grubun, böylesi gecelerde sandallarında sadece su veya şerbet bulundurduklarını da hiç sanmıyorum.

BÜYÜK ZEVKTİR GERÇEKTEN

Ünlü sinema oyuncumuz Göksel Arsoy’un amcası da olan Yesari Asım Arsoy, meslek hayatına Antalya’da bir gemi acentesinde çalışarak başladığı için denize ve denizciliğe hiç yabancı değildi. Belli ki Heybeli’de sahiden de mehtaba çıkmış, belki bizzat kürek çekmişti. Şahsen Heybeli’de kürek çekmiş, adaların arasından yükselen mehtabın denizin üzerindeki ışıltılarına, bahar aylarında küreklerin denizde rüya alemi oluşturmasına neden olan yakamozlara âşık olmuş, yani kısacası Heybeli’de mehtaba çıkmış biri olarak imkân bulabilen herkese bunu deneyimlemesini öneririm. Ömür boyu unutulacak şey değildir Heybeli’de (veya uygun bir yerde) mehtaba çıkmak.

NEYMİŞ BU MEHTAP DEDİĞİMİZ?

SEVDİĞİM MİHRÜMÂHIM

Takvim yapmamızı sağlayan Ay’ın evreleri

İyi de nedir bu mehtap? Ay’a mı mehtap diyoruz, dolunaya mı, ilk dördüne mi, son dördüne mi, hilâle mi? Neye?..
Efendim Ay’ın (Ay, Güneş, Dünya vb. gökcisimleri, gök cismi olarak bahsedilecekleri zaman baş harfleri büyük yazılır) dilimizde geçmişten gelen başka karşılıkları da var. Bunlardan biri ‘kamer’dir bilirsiniz. Kamer, Arapçadır. Ama Türkçe, Farsçadan çok fazla sözcük almıştır ve Ay’ın Farsçası da ‘mâh’tır. Örneğin, kitaplardan daha dizilerden tanıdığımız Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan’ın kızları Mihrimah Sultan’ın ismi, ay ve Güneş’ten gelir. Mihr Farsça Güneş demektir ve ‘mihr-ü-mâh’, ‘Güneş ve Ay’ anlamına gelir. Artık bu Güneş ve Ay birlikteliği, bizim coğrafyamızda nasıl güzel bir etkiye sahipse, mihrümâh sözcüğünün ikinci anlamı da sevgi’dir. Sevgi kavramının Arapça karşılığı ise, sıkı durun, ‘mahabbet’tir. Hani bugün gözlerinden muhabbetle öperim falan diyoruz ya birbirimize, işte o muhabbetin doğrusu mahabbettir ve ‘lak lak etmek’ anlamında gelmez, sevgiyi ifade eder. Dikkat ettiyseniz içinde ‘mah’ var. Doğrudan bağlantılı değil ama sesi böyle ve Ay’ı bir şekilde sevgiye bağlamışız çoktan.

GELELİM TÂB’A...

Mâh deyip kalmıştık, devam edelim. Sonundaki ‘tâb’ ise, yine Farsçadır, sıfattır ve takı olarak sözcüklerin sonuna gelir. ‘Parlayan, parlatan, aydınlatan’ anlamlarında birleşik kelimeler türeten bir ektir. Mesela ‘âlemtâb’ dendiğinde, ‘âlemi, dünyayı aydınlatan’ demiş oluruz. Bu durumda mâh+tâb, parlayan veya etrafını parlatan/aydınlatan Ay anlamına gelmektedir. Tabii esası mâhtâb olan sözcük, dilimizde dolana dolana olmuş mehtap. Mehtaba çıkmak da işte bu parıldayan Ay’ın tadını çıkartmak gibi bir anlamdadır ve ne yazık ki kimi kaynaklarda inatla dolunay olarak tanımlanması doğru değildir. Ay’ın herhangi bir evresini temsil etmez bu laf. Eksik ya da tam, parıldasın ve etrafı aydınlatsın yeter. Zaten, amaç eğer keyif etmekse, bunu dolunayın iki güncük süresi ile kimse sınırlı tutmaz değil mi? Çıkart tadını çıkartabildiğin kadar!

AYLAR OLDU GELMEDİN

Şu günlerde kasım ayını geride bırakmaya hazırlanıyoruz, aralık ayı geliyor. Biz bu yılın 12 parçasına da ay diyoruz. Üstelik, bunu yapan sadece biz değiliz, bütün dünya. Herkes kendi dilinde söylüyor bunu ama bütün milletler bunu ay anlamına gelen sözcükleri kullanarak yapıyor. Neden böyle yapıyoruz peki?
Henüz hayatımızda takvim yokken, binlerce yıl boyunca yaptığımız gökyüzü gözlemleri (televizyon falan yokken geceleri gökyüzünden başka seyredecek bir şeyimiz yok tabii) bize, Ay’ın belirli evreler halinde bir döngüye sahip olduğunu gösterdi ve bu döngü, yavaş yavaş takvim kavramına dönüştü. Şu kadar döngü tamamlandığında yaz geliyordu, bu kadar olduğunda da kış. Bu da yavaş yavaş yıl kavramına evrildi. Bir yıl dediğimiz şeyin içinde Ay’ın 12 kez döngü tamamladığına tanık olduğumuzda bu 12 döngünün bir bütün oluşturduğunu anladık. Ancak Ay’ın bu döngüsünün 29,5 gün sürmesi sonradan bazı karışıklıklara neden oldu ama oraya eklemek, buradan çıkartmak gibi bazı önlemlerle bir ayı ortalama 30 gün yapıp işi çözdük. Meraklısı için hemen ekleyelim, Ay her gün, bir önceki günden 50 dakika geç doğar. Bazen sorarız ya hani, “Bugün ay kaçta doğacak?” diye, işte onu bilmek için söylüyorum. Mesela bugün (atıyorum) saat 19.00’da doğuyorsa, yarın 19.50’de doğacaktır. Öbür gün de 20.40’ta. Böyle böyle gider.

ŞEHR-İ RAMAZAN DERKEN?..

SEVDİĞİM MİHRÜMÂHIM
Bu ocak, şubat gibi ayların adı da Farsçada mâh olarak geçer. Ama Arapçada bunun adı ‘şehr‘dir. Ramazan ayı geldiğinde camilerin minareleri arasına gerilen ışıklı yazılarda, yani mahyalarda ‘Hoş geldin ya şehr-i Ramazan‘ denir ya, işte o şehr aydır. Yani ‘hoş geldin ey Ramazan ayı’ demiş oluruz.
Farkındaysanız minareler arasına gerilen ışıklı yazıya (ki eskiden resim de yaparlarmış) mahya denmesinin altında da ‘mâh‘ var. Arapça ‘mâhiye‘den gelir mahya ve ‘aylık‘ veya ‘aya dair‘ anlamına gelir.

BAŞLIKLA VEDA

SEVDİĞİM MİHRÜMÂHIM

Nur Yoldaş’ın Sultaniyegâh albümü

SEVDİĞİM MİHRÜMÂHIM

Yesari Asım Arsoy ve yeğeni Göksel Arsoy

Bugün biraz kısa tutalım ve başlığa yazdığım söze gelelim. Sultaniyegâh isimli muhteşem bir Ergüder Yoldaş bestesiyle olağanüstü bir performans sergileyen, kulaklarımıza adeta kazınan muazzam sesli Nur Yoldaş’ın bir başka Ergüder Yoldaş bestesi olan şarkısıdır Mihrimah. Ve orada geçer şu sözler:
“Tenha başım yad ellerde
Yüreğimde sevdalı semahım
Uçarken sen göklerde
Sevdiğim Mihrimahım
(...)
Aramıza giren bulut
Duman olmuş gider ahım
Uçarken sen göklerde
Sevdiğim Mihrimahım”

Ama ben başlığa dilimizdeki haliyle mihrimah olarak değil, doğrusunu yazdım: Mihrümâh. Kusurumuz af ola. Heybeli’den yola çıktık, gökyüzüne baktık, Yesari Asım Arsoy’dan şarkı söyleyip takvime uzandık ve nihayet ramazan ayına gelip minareler arasına ışıkla yazı yazdık. Umarım çok baş dönmesine sebep olmamışımdır. Kalın sağlıcakla.

KÜÇÜK BİR ÖZÜR

Geçen haftaki yazımı yazarken epey hastaydım. Hatta yazıyı nasıl yazdığımı hatırlamıyorum bile. Yayımlandıktan sonra yeniden okudum tabii, fena olmamış ama o yoğun gribal dönemimde önemli bir şeyi unutmuşum: Öğretmenler Günü’nü. Bütün öğretmenlerimizden özür diler, geç de olsa genç ya da yaşlı, bizi biz yapan en önemli unsurlardan biri olan öğretmenlerimizin ellerinden saygıyla öperim.

X
YAZARIN DİĞER YAZILARI