Mezopotamya’dan Roma’ya köpükler içinde Afrodit

O bir ikona. Aşk, bereket ve güzelliğin sembolü. Köpüklerden doğdu. Biz onu Yunan biliriz ama aslında Fırat ve Dicle’nin suladığı topraklarda can buldu.

AfrodIt’i duymayanımız yok. Hayır bizim Banu Alkan’dan söz etmiyorum, mitolojilerdeki Afrodit konumuz. Aşk ve güzellik tanrıçasıdır Afrodit Yunan mitolojisinde ama aynı zamanda bereketten de sorumludur. Üstelik, burada adı geçen aşk, sadece karşı cinse duyulan aşk değildir, Afrodit aynı zamanda toplumsal dengeyi, sosyal hayatın ayakta kalmasını sağlayan kitlesel bağlılığı da kontrol eder.

Afrodit’in pek çok tasviri yapılmıştır binlerce yıldır. Onu heykellerinde somutlaştıran veya tablolarında resmeden sanatçıların hayal güçleri ve becerileri doğrultusunda şekillenmiştir haliyle ama bütün bu sanatsal çalışmaların ortak yanı, ‘olası en güzel’ kadını betimlemeye çalışmış olmalarıdır. Çünkü aşk ve güzellik tanrıçasından daha âşık olunabilir ve daha güzel kim olabilir ki?

Mezopotamya’dan Roma’ya köpükler içinde Afrodit

YERLE GÖK ARASINDA BİR YERDE...

Afrodit’i Yunan mitolojisinin bir ürünü olarak tanırız ama aslında çok daha geniş bir coğrafyada saygı gösterilen, tarih içinde çok daha uzak yerlerde tapınılan bir tanrıçadır. Bu noktaya birazdan geleceğiz ama oraya gelmeden önce Afrodit’in Yunan mitolojisinde nasıl ortaya çıktığına bakalım. Hesiodos derler bir adamcağız var, MÖ 700’lerde yaşamış.
Şairdir ve yazdığı eserlerle günümüze çok değerli tanıklıklar bırakmıştır. Bu Hesiodos Efendi ‘Tanrıların Doğuşu’ adlı eserinde, Afrodit’in doğuşunu da anlatır. Başka bazı kaynaklar da bu anlatıları destekler.
Hemen küçük bir parantez açıp belirtelim ki, bilinen hemen tüm mitolojilerde (ki bugün mitoloji dediğimiz anlatılar, onlara inananların olduğu zamanlarda ‘din’ idiler) bir yer ve bir de gök tanrısı (ilahı) vardır. İslâmiyet öncesi Türklerde de vardır elbette ama bu daha sonra ele alacağımız bir konu. Demem o ki, her toplumun antik kültüründe illa ki vardır bunlar.

Mezopotamya’dan Roma’ya köpükler içinde Afrodit

ÜROLOJİ SERVİSİNE YOLCULUK

İşte bu yer ve gök tanrıları, Yunan (Helen) mitolojisinde de var tabii. Ouranos (Uranos) adlı gökyüzü tanrısı, Gaia adı adlı yeryüzü tanrıçası (ki Gaia ismi, daha yakından tanıdığımız ünlü kuyunun ismi Gayya ile doğrudan akrabadır ve Yunan değil Yakındoğu / Ortadoğu / Mezopotamya kökenlidir) ile evlenir ve bir sürü çocukları olur. Bu çocukların kimisi efendidir ama kimisi de korkunçtur. (Hayatta her şey güzel değil ne de olsa.) Bu çocuklardan biri, en küçük oğulları titan Kronos’tur. Çocuklar büyüyüp güçlenince Ouranos oğullarından korkmaya başlar. Yerinde gözleri olduğuna inanmaktadır. Bu nedenle Ouranos tutar bu oğlanları Gaia’nın derinliklerine, yani yerin dibine gömer. Gaia da, ana yüreği ne yapsın, çocuklarına acır, belki de kocası Ouranos’un zulmünden bıkmış normal bir annedir, oğlu Kronos ile birlikte bir plan yapar, onu ‘dibinden’ çıkartıp eline bir orak verir. (Doğrudan azmettiricisi anası yani.) Kronos zibidisi de elindeki orakla babasının cinsel organını kesip adamcağızı hadım eder! Bugün hastanelerin “üroloji” servisleri var ya, işte o servisler de isimlerini bu Ouranos’tan alırlar. Artık öyle bir servisin adını (umarım kimsenin ihtiyacı olmaz ama yine umarım hep orada hazır bekleyen birileri olur) duyduğumuzda aklımıza bu öykü gelir belki.

KÖPÜKTEN DOĞAN TANRIÇA

Diyeceksiniz ki Afrodit nerede? Bekleyiniz geliyor.

Mezopotamya’dan Roma’ya köpükler içinde AfroditAydın Afrodisias antik kentindeki Afrodit tapınağı kalıntıları

Ouranos’un kopan organı denize düşer. Denizi n köpükleri ile tanrısal tohumun köpükleri karışır. Antik Yunancada ‘köpük’ anlamına geldiği söylenen ‘aphros (afros)’ sözcüğü, bu köpüklerin arasından doğan güzeller güzeli kıza isim olur: Afrodit (Aphrodite). Afrodit’imiz yüzmeye, bir rivayete göre de istiridye kabuğunun üzerine çıkıp kaya kaya bir adada karaya çıkar. Çıktığı ada Kıbrıs’tır. Çıktığı noktanın bizim bildiğimiz adıyla Baf, Yunancasıyla Paphos olduğu söylenir, yazılır. Sonrası çok önemli değil. Özetle Afrodit, denizde köpükler arasından doğmuştur ki ismi zaten köpükten gelir. Kıbrıs’ta da ilk kez karaya çıkmıştır.

YUNAN ÜLKESİ NİRE, KIBRIS NİRE?

Şimdi diyeceksiniz ki, “bundan binlerce sene önce ortaya çıkmış bir Yunan mitolojik figüründen söz ediyoruz. O zamanlar Kıbrıs’ın Yunanlarla (Helenlerle) da hiçbir ilgisi yok. Mitolojilerinin neredeyse tamamı Yunanistan anakarası, adaları ve kısmen de Batı Anadolu’da geçer. E peki kardeşim Doğu Akdeniz adası Kıbrıs’ta ne işi var Afrodit’in? Ya da Taa oradan neden ve nasıl gelmiş bu arkadaş Yunan anakarasına? Ne alakası var Kıbrıs gibi uzak bir yerle Helen topraklarının?”
Çok doğru bir soru. Bu soruyu sorduğunuz için sizi tebrik ederim. Yazının başlarında demiştim ya hani, ‘Çok uzak coğrafyalarda saygı duyulan bir tanrıçaydı’ diye. Hah, işte tam da oraya geldik şimdi.

FENİKELİLERİN ARKA BAHÇESİ

Kıbrıs’ın Baf kenti (ve aslında bazı başka kentleri de) Fenikeli denizciler tarafından kurulmuş denir ama aslında neolitik dönemden, yani cilalı taş devrinden beri orada insanlar yaşamaktadır. Neolitik çağ söz konusu bölge için MÖ 9000’lere kadar gider. Her coğrafyanın cilalı taş devri farklıdır. Mesela Avrupa’da MÖ 7000’den geriye gitmez. Muhtemelen Fenikeliler de oraya gidip kendi kolonilerini kurdular çünkü en iyi yaptıkları şey koloni kurmaktı. Uzatmayayım. Fenikeliler kimdi? Bugünkü Filistin, İsrail, Lübnan bölgesinde yaşayan halktı. Kendilerine Kenanlılar diyorlardı. Beyrut’un biraz güneyindeki Sayda kenti, eski adıyla Sidon, onların ana limanıydı. Fenikeliler adını onlara Yunanlar vermiş. Peki bu halk buraya nereden gelmiş? Mezopotamya’dan. Mezopotamya’da ne var? Ne olacak? Tarihin bilinen en eski kültürel hareketliliği. (En azından Göbeklitepe ortaya çıkana kadar öyleydi. Ama henüz daha fazlasını veya iyisini bilmiyoruz.) Ve elbette geriye doğru gidince karşımıza çıkan en muazzam Mezopotamya halkı ise Sümerler. Yazıyı bulan, bugün de halen anlatılmakta olan dinsel öykülerin (mesela tufan) çoğunu ortaya atan veya yazıya geçiren, neredeyse her şeyin ‘ilk’inin mimarı Sümerler!

Mezopotamya’dan Roma’ya köpükler içinde AfroditFenikeli denizciler

SÜMERLER’İN AŞK TANRIÇASI

Bu köşede 30 Haziran 2017’de yazdığım bir şeyi tekrarlamam gerekiyor kısaca. Sümerlerde de ‘aşk tanrıçası’ vardır. Adı Inanna. Onun kocasının adı da Dumuzi. İşte Yunanların Afrodit’inin kökü, bu Inanna’dır. Sami halklar bölgeye gelince, mesela Babil döneminde Inanna’nın adı İştar olmuştur, sembolü sekiz köşeli yıldızdır ve ‘yıldız’ sözcüğünün batı dillerindeki hali, star, stern bu aşk tanrıçasından gelir.

Neyse... Büyük aşkla birlikte olurlar İnana ve çoban tanrı Dumuzi. Hikâye uzun ama özetlemek gerekirse, Inanna istemeden de olsa kocasının sonunu hazırlar. İyi niyetle yapılmış bir harekete çok kızar ve kocasını yer altı cinlerine verir. Bir daha yeryüzüne çıkamayacağını anlayan Dumuzi, cinlerin elinden kurtulabilmek için güneş tanrısı Utu’ya, ellerini yılan eline, ayaklarını da yılan ayağına dönüştürmesi için yalvarır. Ve Dumuzi, yılda bir kez, bir aylığına yılan olarak yeryüzüne çıkar. İşte o yılda bir kez yeryüzüne çıktığı aya biz temmuz diyoruz çünkü temmuz lafı Dumuzi’den gelir ve orijinal hali Tammuz’dur. Tammuz, Dumuzi’nin İbranice adıdır ve anlamı ‘efendi, bey’dir. Yunan kültüründe Dumuzi’ye Adonis derler ve o garibim de Afrodit’e âşık olur! Başına bin bir türlü felaket gelir ve sonunda ölür! Bu hikâyenin tamamı 30 Haziran 2017 tarihli yazımda var, burada lafı uzatmayalım.

ARI GİBİ DENİZCİLER

İşte Sümer’in Inanna’sı, Babil’in İştar’ı, Yunan’in Afrodit’i, Akdeniz’de seyahat eden ve tıpkı arıların çiçekleri tozlaştırması (polenleştirmesi) gibi kültürleri birbirine kaynaştıran başta Fenikeliler olmak üzere tüm denizcilerin katkısıyla çok uzun yollardan gelmiş. (Bu yazının bu köşede olma nedeni de bu zaten.) Suriye – Ürdün kıyılarından denize açılan Yakındoğulu denizciler, iki adım ötelerindeki Kıbrıs’a götürüp bırakmışlar İnanna’yı. Yunan kültürü ile tanışan İnanna/İştar, olmuş Afrodit, en büyük Afrodit tapınağı da Kıbrıs’ta yer almış o yüzden. Ama daha yakında da Afrodit kültü var, merak edene hiç uzak değil. Aydın’daki Afrodisias antik kenti! Burada koca bir Afrodit tapınağı var. Antik kentin kalıntıları da görmeye ve oradaki antik havayı koklamaya değer. Peki Yunan Afrodit’i daha sonra ne oldu dersiniz? Roma İmparatorluğu ve Yunan panteonunu (yani tanrı ve tanrıçalar kümesini) yeniden ele alan Roma kültürü geldi. Afrodit Roma’da Venüs oldu! ‘Erkekler Mars’tan kızlar Venüs’ten’ diye abidik gubidik bir laf var ya, işte oradaki Venüs’ün kaynağı da yine Afrodit, yani İştar, yani Inanna. (Mars’ı başka bir yazıda ele alırız artık.) Ne demişler? Işık doğudan yükselir (ex oriente lux).

Mezopotamya’dan Roma’ya köpükler içinde AfroditBotticelli’nin Venüs’ün Doğuşu adlı tablosu.. (1482-1486)

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

TAHMİN GİDEREK ZORLAŞIYOR

Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre bugün Marmara’nın doğusu, yarın ise Marmara’nın güneyinin tamamı yağışlı görünüyor. Pazar ise her yer açık. Tahmin aldığım yabancı bir başka kurum ise yağışı hiç belirtmiyor. Bakalım hangisininki tutacak. Ancak unutmayalım, bu bir yarış değil. Meteoroloji bir bilimdir ama o kadar çok değişkeni vardır ki, ortaya ancak ‘tahmin’ konabilir. Dünyanın iklim koşullarının hızla değiştiği günümüzde tahmin kriterlerinin de belki yeniden belirlenmesi gerekiyordur. Bildiğim tek şey, son zamanlarda tahminlerle gerçeklerin ciddi şekilde çatıştığı. Buna hepimiz tanık oluyoruz. Bu duruma biz sebep oluyoruz. Umursamayarak. Kavurucu bir sıcak beklenmiyor. Rüzgâr, poyrazdan canlı, pazara daha da canlanacak gibi. Herkese keyifli bir hafta sonu dilerim. Sağlıcakla...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Haddini bilmezlik hattı

Haddini bilmezlik hattı Papa 1481’de tuttu, sanki babasından miras kalmış gibi Dünyanın yarısını İspanya’ya, yarısını da Portekiz’e verdi. Tarih, bundan daha büyük haddini bilmezlik gördü mü bilmiyorum. 

Haydi imzalayalım. Yarısı senin, yarısı benim.

Tarih boyunca yaşamış haddini bilmeyenlerin biyografilerini ve işlenmiş haddini bilmezliklerin öykülerini kitaplaştırmaya kalksak, belki de onlarca cilt ortaya çıkar. Ama yeri geldikçe bazı olayları hatırlamakta yarar var, çünkü bu işin, yani haddini bilmezliğin bir “dünü” yok. Her an yaşanıyor, yaşanmaya da devam edecek. Bir kere “had” ne, ona bakalım. Had, Arapça “hadd” kökünden geliyor. Sınır, uç demek aslında. Hudut sözcüğüyle kökteş. Bu anlamdan hareketle “insanın yetki ve değeri” manasına da geliyor ki zaten “insanın kapasite ve potansiyelinin sınır ve uçları” desek de yanlış olmaz. Yine buradan hareketle “haddini bilmek” ise, kişinin kendi yetki ve değerinin, başka deyişle kapasite ve potansiyelinin sınırlarını bilmesi, bunların farkında olması anlamına gelir. Mesela ömrü boyunca on tane kitap okumamış bir insanın, bırakın okumayı, bizzat 50 tane kitap yazmış bir alime, bilgiye dair ayar vermeye kalkması, bu sınırların bilinmemesi anlamına gelmez mi? Veya günlük yürüyüş bile yapmayan birinin maraton koşmaya kalkması… Yumurta bile kıramayan birinin imambayıldı yapmaya yeltenmesi… Fransa’nın, eski dostu Ermenistan’ı uzaktan desteklemek için, Azerbaycan’ın doğal dostu ülkemizi çirkin ve acıklı şekilde zavallı karikatürlerle provoke etmeye çalışması… Örnekler çoğaltılabilir. (“Acıklı şekilde zavallı” sözümü kısaca açıklamak isterim: Ömrü boyunca kibarlığıyla, nüktedanlığıyla, sevecenliğiyle tanınmış bir beyefendinin, bir salon toplantısında körkütük sarhoş olup yerlere düşmesi, bağıra çağıra ağıza alınmayacak küfürler etmesi, ona buna el kol hareketleri yapması karşısında nasıl bir şey hisseder insan? Acımak, tiksinti vs. Yakışmıyor yani, uymuyor. İşte ben de Voltaire’i, Robespierre’i, Jean Jack Rousseau’yu, Victor Hugo’yu, Jules Verne’i ve daha nice değerli fikir insanını yetiştirmiş Fransa karşısında şu sıralar daha iyisini yapamıyorum doğrusu. Tanıdığım sağduyu sahibi Fransızlar da böyle hissediyor, biliyorum.)Haddini bilmezlik için şimdilerde “hadsizlik” sözcüğü kullanılıyor ama yanlış. Çünkü had “sınır” ise hadsizlik de “sınırsızlık” anlamına gelir. Mesela “limitsiz yerli içki” yerine “hadsiz yerli içki” derseniz aynı şeydir. Uzay hadsizdir mesela, haddini bilmez değildir. Sosyal medya ve buna bağlı kısır sokak jargonu ile her kavramın içi teker teker boşalıyor. Bakalım yakında nasıl konuşmaya başlayacağız? Neyse…

HER OKUDUĞUMDA ŞAŞIRIRIM

Tarih boyunca hep oldu haddini bilmezlikler. Kişisel vakalar kayda geçmediği için bilinmez tabii eminim çok fazladırlar ama ülkelerin, devletlerin haddini bilmezlikleri kitaplarda bolca bulunabilir şeyler. Bunlar arasında bir tanesi var ki, bana göre tüm zamanların en büyük haddini bilmezliği olarak listemin başında oturuyor. Hayır, Hz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğunun ileri sürülmesinden söz etmiyorum. Sözünü ettiğim, denizcilik tarihiyle ilgilenenler kadar genel olarak dünya tarihiyle ilgilenenlerin de bildikleri ya da bilmeleri gereken bir anlaşma: En iyi bilinen adıyla, Tordesillas Antlaşması. (Şimdi böyle küt diye adını söyleyince bir anda hatırlanmayabilir ama açıklayınca bilenler hatırlayacak, öğrenenler de şaşıracak. Ben on yıllardır farklı kaynaklardan okuyorum bu antlaşmayı ama inanın, her okuduğumda yeniden aynı şeyleri hissediyor, aynı derecede şaşırıyorum. Zira öyle böyle değil buradaki haddini bilmezlik!) 

BABANIN MALI MI, PAPANIN MALI MI?

Böyle bir şeye kimin hakkı var ki. (Margarita Gokun Silver)

Yazının Devamını Oku

Kültürlerde deprem

Dünyanın tüm kültürlerinde depreme yönelik bir mitoloji var. Halk arasında yaşıyor olabilirler ama bu çağda akıldan başka bir tarafımızı kullanmak da hiç hoş olmuyor doğrusu.

İzlanda'dan bir fay. Foto Tucker Monticelli -Unsplash

Geçen haftanın devamı niteliğinde Zülkarneyn arayışına devam edecektim aslında ama hayatımıza bomba gibi düşen İzmir depremi buna imkân tanımadı. Zira böyle büyük şoklardan sonra hemen normale dönmek kolay değil ve gündem de bir o kadar başka şeylere uzanamıyor. Neyse ki depremin ardından geçen zamana rağmen gerçek kahramanlar tarafından kurtarılan kazazedelerin ve özellikle çocuklarımızın gözlerindeki ışık, acıları bir nebze unutmamızı sağlıyor. Doğal olarak ben de Zülkarneyn’i bir tarafa bıraktım (ki zaten iki bin yıldır kenarda bekliyor garibim) ve depreme yönelik bir sayfa hazırlamaya karar verdim.
Eski insanlar, bilimin olmadığı, neyin neden olduğunun bilinmediği, bilinemediği karanlık çağlarda, yani yeryüzünde var olduğumuzdan bu yana (diyelim son birkaç asra kadar) depremi ve tüm felaketleri hep doğaüstü güçlere bağlamışlar. Tabii doğa ile ilişkileri biraz karmaşık olduğundan ve her doğal olayı o zamanlar pagan bir alışkanlıkla bir tanrıya bağlamak ihtiyacı hissettiklerinden, her şey, uydurdukları bir tanrıya bağlanmış. (Yunan’daki Poseidon gibi.)

İŞTE O ZAMANLAR...

Önce bu ilişkiyi biraz anlamaya çalışalım, işin hikâye faslı o zaman anlam kazanmaya başlar zaten. İnsan, doğanın güçlerinin “doğanın güçleri” olduğunu bilmiyordu en başta. En baş dediğimiz, ilkel insan toplulukları elbette. Henüz tarımın olmadığı, tarıma daha binlerce yılın olduğu zamanlar... Avcı-toplayıcı insanın, yeni yiyecekler bulabilmek için diyar diyar gezdiği zamanlar…Mağaralarda, ağaç kovuklarında uyuduğu zamanlar…
İşte o zamanlar, doğal olarak her şeyden korkuyordu insan. Çakan şimşek, hele düşen yıldırım ne büyük bir korku sebebiydi. Yağmura, kara anlam vermek zordu. Yer sallandığında, o zamanlar yıkılacak bir şey olmadığından belki pek can kaybı olmuyordu ama olmasa bile, sesiyle birlikte gelen ve kimseyi ayakta tutmayan o sarsıntılar, gerçekten tüyleri diken diken ediciydi.

Yazının Devamını Oku

Zülkarneyn Arayışı – 1

Zülkarneyn, Doğu’nun çok eski bir figürü. Ne kadarı gerçek, ne kadarı öykü, neler yapmış, kimleri tanımış? Masal geleneğinde geze geze tanıyacağız Zülkarneyn’i.

Son iki haftadır Büyük İskender’i konuk ettik sayfamızda. Üzerinde durduğumuz konular, İskender’le ilgili gerçeklerdi. Bugün, insanın hayal gücüne nüfuz eden İskender hakkında konuşalım biraz. Çünkü yaşananlardan sonra araya çok zaman girince, hayal gücü hiç yaşanmamış şeyleri de öyle güzel ekliyor ki hayata, insan, uydurduklarına hem inanıyor hem de yeni nesillere inanılması gereken şeyler olarak aktarıyor. Mitoloji de böyle doğuyor zaten. İnanılan uydurulmuşlar diyebiliriz mitoloji için.

YAYILAN MASALLAR

Geçen haftadan hatırlarsınız, İskender’in naaşı Mısır’da İskenderiye’ye getirildikten sonra asırlarca orada kaldı ve bir ziyaretgâh oldu. Tabii İskender’in daha sağlığında kimi mitolojik tanrılarla ilişkilendirilmeye başlanmış olması, onun öldükten sonra iyiden iyiye kutsal bir kimlik kazanmasına neden oldu ve başta Mısır olmak üzere bütün Ortadoğu ve Yunan dünyasında, ardından gelen koskoca Roma İmparatorluğu’nda yayıldıkça yayıldı öyküleri.
Ortadoğu zaten malum, öykülere bayılan bir coğrafya. Halk arasında anlatılan, anlatıldıkça üzerine katılan öykülere bir de zaten bölgenin kültür tarihinde var olan öyküler eklenince, ortaya anlat anlat bitmeyecek masallar çıktı. Sonra ne anlatanlar hatırladılar gerçeği ne de gerçek umursandı, bu kadar ballı şerbetli öyküler varken.

ÇİFT BOYNUZLU FİGÜR

Boynuzları olan İskender, paralara nakşedilmiş. Mısır’da tam bir kutsiyete sahipti.

Önce gelin şu Zülkarneyn ismine bakalım biraz. İsim Arapça ama birazdan göreceğimiz gibi uluslararasılığa ve çok dilliliğe sahip. Zü, sahiplik belirten bir sözcük. Karn ise boynuz, tepe, tepelik, perçem gibi anlamlara sahip. Karneyn dendiğinde boynuzlar veya daha da iyisi iki boynuz anlamına geliyor. İkisi “l” ile birleşip Zülkarneyn olunca “iki boynuza sahip” veya “çift boynuzlu” anlamına geliyor. Ama buradaki karn ile boynuz mu kast ediliyor, yoksa mesela perçem mi, orası biraz muallak. Gerçi sonraki tasvir ve anlatımlar şüpheye yer bırakmayacak şekilde boynuzu işaret ediyor ama yine de üzerinde durulabilecek bir konu. (Kişisel bir müdahalede bulunmak isterim. Zülkarneyn, aynı coğrafyada “du-al-karneyn” diye de geçiyor. “Du”nun “iki” olduğunu biliyoruz. Al-karneyn lafı ise “al-(e)k(z)ander”i çağrıştırmıyor mu? Ne de olsa Arapça/Farsa konuşulan topraklarda, yatkın olunmayan Helence isim telaffuz edilmeye çalışılırken ortaya tuhaf sesler çıkması normal. İki anlamına gelen du, bilinen dünyanın iki ucuna hükmeden adamı tarif ediyor olamaz mı? Neyse, sadece kişisel bir his.)

Yazının Devamını Oku

İskender’in kemikleri

Büyük İskender’in kemikleri ölümünden sonra çok sızlamıştır mutlaka ama konumuz sızlamaları değil, kayıp olmaları. Nerede bu İskender’in kemikleri?

İskender ölürken halef ismi vermesi çok beklendi ama boşunaydı. Konuşamadı 32 yaşında hayata veda eden İskender.

Sahi, nerede bu Büyük İskender’in mezarı? Aslında iki bin yıldır sorulup duran bir soru bu. Yanıtı da çeşitli. Ama önce, ne diye küt diye bir mezardan bahsettiğimize değinelim. Geçen hafta sizinle Büyük İskender’in, Hint Okyanusu’nda yelken açan ilk Avrupalı olduğunu, yazdırdığı bilimsel ve coğrafi keşif yazıları sayesinde merak uyandırdığını, bu nedenle Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfettikten sonra Hindistan’ı keşfettiği konusunda ısrar etmiş olabileceğini konuştuktan sonra, İskender’in akıbetini de konuşmamız gerektiğine ikna ettim kendimi. Öyle ya, milattan önce dördüncü asırda, bilinen dünyanın yarısını fetheden gencecik birinin öyküsü, nasıl bitebilir acaba? Hayat öyküsünü yazan İzmitli Romalı Arrianus’un Aritsobulos’tan aktardığına göre toplam 32 yıl 8 ay yaşamış ve 12 yıl 8 ay hüküm sürmüş biriydi İskender. Öldükten sonra ona “Büyük” dediler. Çünkü dünya tarihinde ondan başka böylesine büyük fetihler yapıp çok kültürlü devlet yapısına sahip, belki de bu anlamda ütopik bir imparatorluk kurma girişiminde bulunmuş ikinci biri daha yok. (Ömrü yetmediği için başaramadı.) Ne yazık ki bugün istesek de İskender’in, gerçek ismiyle Alexander’in mezarın ziyaret etmek istesek, gidecek yerimiz yok. Çünkü bu önemli adamın mezarı kayıp. Peki nerede olabilir? Yanıt aramak, her zamanki gibi bir yolculuk gerektiriyor. Çok çetrefilli, ucu bize bir şekilde dokunan, kafa karıştıran ama epey de eğlendiren, hoşça vakit geçirten bir yolculukla yanıt arayacağız soruya.

KISA BİR YAŞAM ÖYKÜSÜ

Önce hatırlayalım. MÖ 356’da Makendonya’da dünyaya gelen İskender, babası Filip ölünce tahta geçti ve 334’te Asya’ya doğru sefere çıktı. 333’te bizim İskenderun’da İssos Savaş’nda Pers İmparatoru Darius ile karşılaştı, yendi. 331’de Mısır’da İskenderiye kentini kurdu. Aynı yıl Gaugamela Savaşı’nda Darius’u bir kez daha yendi, Darius kaçtı 326’da Pencap’ın en doğu koluna ulaştı ve İndus’u izleyerek Hint Okyanusu’na vardı. Oradan Babil’e döndü ve 323’te Babil’de öldü.

ANİ GELEN ÖLÜM

İskender’in cenaze alayı

Yazının Devamını Oku

Kolomb’u yanıltan İskender miydi?

Kolomb’un Amerika’yı keşfedip orasının Hindistan olduğunu iddia etmesini sağlayan İskender’di desem?..

Büyük İskender, İskenderun'da MÖ 333'te yapılan Issos Savaşı'nda Dara'ya karşı. (Bütün duvar mozaiği)

DAHA önce başka yazılarda da konuştuğumuz gibi, Hindistan ve civarı Batı için hep çekici bir yer oldu. Bu çekiciliğe kapılanların tarihçesini daha önce bir başka yazıda vermiştik. (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/dogu-bati-halleri-catisma-mi-etkilesim-mi-41479095) Peki bu Hindistan’da ne var ki? Hindistan neden bu kadar etkilemiş ki Batılıları? Bugün gitmeden internette gördüğümüz Hindistan, çok geniş bir yelpazeye yayılmış duygulara hitap ediyor. Bu duyguların içinde hayranlık da var tiksinti de, sevgi de var nefret de. Çok karışık duygular yaratıyor Hindistan’a uzaktan bakmak. Henüz gitmediğim için bilmiyorum belki yakından da öyledir. Fakat bu durumu, yani çok karışık duygular yaratmasını anlayabiliyorum çünkü Hindistan’ın kendisi zaten çok karışık. Çok farklı etnik gruplar, diller, dinler, renkler, müzikler... Tam bir cümbüş. Şahsen seviyorum. Gitsem ne olur bilmiyorum ama şu haliyle seviyorum. Müziklerini ayrı seviyorum, çünkü geleneksel enstrümanlarını kullanmaktan hiç vazgeçmemişler, en modern sesleri bile geleneksellikle gayet güzel ve neşeli harmanlayabiliyorlar. Kıyafetlerini ayrı seviyorum, o da geleneksel. Rengarenk, pırıl pırıl... Gurur duyuyorlar kıyafetleri ile. Ne de olsa “bulunmaz Hint kumaşı” diye bir laf var, ki başka bir yazıda bu lafa ayrıca değineceğiz.

İLK AVRUPALI

Hindistan dolaylarına kazayla veya istemeden giden ilk Avrupalıyı tanımıyoruz. Muhtemelen, Persler’in MÖ 6. yüzyılda Yunanlara karşı başlattıkları harekât sırasında esir edilen bir grup vardı ve belki Persepolis’e, belki daha ötesine götürüldü, satıldı, gitti... Yazılmamış ama yaşanmış böyle öyküler olduğuna eminiz. Fakat bilerek, isteyerek, bilinçli olarak Hindistan dolayına giden ilk Avrupalı, hiç kuşku yok ki Büyük İskender’dir. Ve tabii onun komutasındaki bir Makedon ordusu. (Büyük İskender ara sıra sayfamızın konuğu oluyor ve bu çok normal. Tarihin akışını değiştirmiş bir hadisedir çünkü.)

Hint Okyanusu bugün turizmin en çekici bölgelerinden. Foto Roberto Nickson

HİNT OKYANUSU’NUN BÜYÜSÜ

Yazının Devamını Oku

Bir çay içmeden bırakmam

Bu yazı bitmeden canınızın çay isteyeceğine bahse girerim. Yazı bittiğinde ise, çaya farklı bakacağınızdan eminim. 

Bizim için ne kadar özel bir şey olduğunu düşünmüşsünüzdür mutlaka. Güzel ülkemizde çay içilmeyen veya demlenmeyen bir hane neredeyse yoktur. Çarşıda, pazarda, iş yerlerinde, dükkanlarda, holdinglerde… Her yerde çay içilir. Sadece çay içilmez ama en çok çay içilir. “Çay bahçesi” diye bir şey var hayatımızda. İş hanlarında, pasajlarda ve büyük iş yerlerinde çayın ocağı vardır. Çay ocağı olmayan İş hanı eksiktir, eksikler de hemen yakındaki bir başka yerden telefonla, megafonla, küçük el telsiziyle vs. bir şekilde giderilir. Bizde çay, çok içilir.

SADECE İÇECEK DEĞİLDİR 

Çay Türk insanı için sadece bir içecek değildir. Dostluktur, aile sıcaklığıdır, yuvadır, anıdır, kurulan bağdır, onarımdır, neşedir, ağırlamadır, tanışmaktır, hatırlamaktır, olmazsa olmazdır... “Bir çay iç de öyle git bari”dir. “Gel bir çay içelim”dir.

“Çay söylemeden vallahi bırakmam”dır. Türk insanını temsil eden şeylerden biridir. Eh, haliyle kırmızıdır. Akmasın ama tavşan kanıdır. Sınıfsızdır, zengine de güzeldir yoksula da. Beğenidir, mesela ince bellidir. Samimidir, sıcaktır. Destursuz yaklaşırsan yakar, kibar olursan ısıtır. Sohbeti güzelleştirir, hayata tat verir. İlişki gibidir. Aceleye gelmez, dem gerekir. Özen ister, ısıtıp ısıtıp ortaya sürülmez. İyisi tercih edilir, kötüsü ortalığı toza bular, çamur gibidir. Velhasıl, iyi insana benzer çay. Numara yapmaz, şeffaftır, içi dışı birdir.

İKİ ASIR OLMADI DİYEBİLİRİZ 

Ama çayla tanışıklığımız hiç de eski değil. Ama dedim ya, sıcakkanlı bir şey, hemen kaynaşı vermişiz. Alt tarafı 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başında Anadolu’ya getirilmiş çay. Fakat Orta Asya Türkleri’nin çay ile olan ilişkilerinin tarihini tam bilmiyoruz. Belki çok ama çok daha eskilere gittiği söylenir. Çünkü çayın ilk yetiştiricileri Çinliler. Türklerin Çinlilerle tarihsel ilişkisi malum, hatta öyle ki, kendi tarihimizle ilgili en eski kayıtları Çinlilerden okuyup öğreniyoruz. 

GÜNEYDOĞU ASYA’DAN

Yazının Devamını Oku

Batı, insan ve öbür insan

Bütün canlılar yiyip içip ürüyor. İnsan, bilim ve sanatla insan oluyor.

 

Berlin'deki Bergama Zeus Altarı da Sultan II. Abdülhamid zamanında yurtdışına götürülen yapılardan. Heykel de değil ki bu çantaya sığsın. Koskoca bina.

Geçtiğimiz iki hafta boyunca Avrupa hakkında konuştuk. Önce Avrupa’nın, dünyanın diğer yerlerinin de gıpta ettiği bir yer haline nasıl geldiğine baktık, sonra da kıtanın coğrafî olarak varlığını sorguladık. Asya’nın batıya uzanan küçük bir parçası olan Avrupa’nın, 10 milyon kilometrekarelik alanıyla nispeten küçük olmasına rağmen, tüm dünyaya neden egemen olduğuna şöyle bir baktık. Nedenini tam olarak bilemiyorum ama içimdeki dürtü, bu konuda biraz daha konuşmamız gerektiğini söylüyor. O halde, bu kez de şu soruyu soralım: Avrupa’nın farkı ne?

GERİDEN GELDİLER AMA…

Gelin sorumuzu açalım biraz. Avrupa’da yaşayan topluluklar, antikçağda, Yunan uygarlığı dışında neredeyse tamamen karanlıktayken, o sırada almış başını gitmiş bir Hint uygarlığı vardı dünyada. Elbette bir de Çin. Ve elbette asırlar sonra farkına varılacak Amerikan yerlileri uygarlıkları. İnkaların kentleri ve mimariyle birlikte organizasyonel anlamda geliştirdikleri becerilerinin ne harika eserler ortaya çıkardığını bugün biliyoruz. İspanyolların köküne kibrit suyu ektiği uygarlığın, İspanya’nın rüyasında bile göremeyeceği kadar estetik ve bir o kadar da barışçıl olduğunu artık biliyoruz. Sonra, Mısır vardı, biliyorsunuz. Mısırlılar, Nil’in ahengiyle bayındır, mutlu yaşıyorlardı. Muhteşem eserler ortaya çıkardılar, tıpta, matematikte ve kuşkusuz tarımda büyük ilerlemeler kaydettiler. Piramitleri ayrıca meşhur. Tabii Anadolu halklarını da unutmak mümkün değil. Luwileri, Hititleri ve nicelerini… Eh, bütün bunları tamamen unutmak isteyenler için, bu sayfanın takipçilerinin artık yakından tanıdığı Mezopotamya uygarlığı var! Sümerler, Akkadlar, Assurlular, Babilliler, Medler, Persler… Gider böyle.
Başka açıdan söyleyelim mi: Avrupa dışında neredeyse her yerde “medeniyet” vardı! Peki neydi o kadar geriden gelen bu küçücük (kıta da değil) bölgenin, hemen her konuda öne geçmesini sağlayan?

Yazının Devamını Oku

Avrupa coğrafi değil kültürel bir kıtadır

Dünya haritasında Avrupa diye bir kıta aramayın, bulamazsınız. Çünkü o, kültürel bir kıtadır, coğrafî değil.

A -Bir kıta olarak Avrupa'yı görmek zor. Daha ziyade bölge adıdır Avrupa. Foto Brett Zeck

Geçen hafta Avrupa’nın neden tercih edilen bir yer olduğunu, neden Avrupa’nın temsil ettiği değerlerden nefret ediyormuş gibi duran ülkelerin varlıklı ve aristokrat kesimlerinin her fırsatta Avrupa’da yaşadıklarını, çocuklarını Avrupa okullarında okuttuklarını, alışverişlerini orada yaptıklarını ve tatillerini orada geçirdiklerini sorgulamıştık. Çok bedel ödeyerek “daha iyi bir yer” haline gelmişti Avrupa, bunu görmüştük. Gelin bu hafta, nedir bu Avrupa, neresidir, kimin evidir, ona bakalım.

GELİN HARİTADA ARAYALIM ŞU KITAYI

Avrupa avuç içi kadar yer aslında. Foto Lucas Sankey

Öncelikle Avrupa, her yerde Dünya’nın kıtalarından biridir. 7 veya 5 kıtadan biridir demek istemiyorum, nedeni birazdan ortaya çıkacak. Efendim, önce “kıta” sözcüğünün sözlük anlamına bakalım. Türk Dil Kurumu Büyük Sözlük’te kıta sözcüğünün ilk karşılığı şu: “Yeryüzündeki altı büyük kara parçasından her biri, ana kara: Avrupa kıtası.” Anakara aslında bitişik yazılır ama herhalde iyice anlayalım ne demek istendiğini diye vurgulamak amacıyla böyle ayrı yazmışlar. Örnek olarak da gördüğümüz gibi Avrupa kıtası verilmiş.

Yazının Devamını Oku

Avrupa nasıl “daha iyi” bir yer oldu?

Çok şey bir araya geldi ama doğrusu hiç kolay olmadı!

 

Avrupa. Daha iyi bir yer. Foto Jakob Braun

Ortaçağ, bugünden oraya doğru bakınca elbette karanlık görünecek, son derece normal bu. Bugünün çocukları, benim çocukluğumun geçtiği, şunun şurasında 40 civarı yıl öncesine yönelik, “İnternet ve cep telefonu yokken nasıl yaşıyormuşsunuz siz?” diye sormuyorlar mı? Bizim de bundan 1500 ila 500 yıl arasında bir zaman dilimine dönüp bakınca tuhaf hissetmemiz, gayet anlaşılır. Ama geriye bakmak her zaman doğruyu bulmamızı sağlamaz!
Ortaçağ aynı zamanda, kendisinden önceki dönemlerde hayal bile edilemeyen şeylerin ortaya çıktığı ve sonraki dönemlere, tohumlarını yeşertmiş olarak devrettiği bir çağdır. Teknolojinin her anlamda gelişmesi, matbaa (ki olağanüstü işe yaramıştır) ve burada saymanın şu anda gereksiz olduğu bir yığın şey, Ortaçağ dediğimiz, adını pek beğenmediğimiz, bize kötücül şeyler çağrıştıran o çağa aittir.

ZULÜM KURUMU

Kötücül şeyleri çağrıştırması da normaldir, çünkü çok fazla kan, çok fazla katliam, çok fazla yobazlık ve tutuculuk egemendi. Bizim zihnimizde genellikle yobazlık ve tutuculukla eşdeğerdir Ortaçağ ismi. Yanlış da değildir. Roma Kilisesi, kutsal kitabın kendi dar bakış açılarına sığan yorumlarına o kadar çok inanıyordu ki, bilime ucundan kıyısından bulaşan hemen herkesi, şeytanla işbirliği yapmakla suçladı. Evinde, havanda bitki tohumlarını döven, açlıktan yeni yiyecekler veya yokluktan çocuğu için ilaç icat etmeye çalışan kadınları cadı diye yakalamak moda oldu bir ara. Çünkü din, her şeye el atmıştı, hayatın kendisi olmuştu. İnsanlar da genel olarak başka bir dünya, başka bir yaşantı şekli düşünemiyorlardı. Dogma böyledir, bakış açını daralttıkça daraltır, başka şey yok sanırsın. Akvaryumdaki balığın, bütün dünyayı akvaryumdan ibaret sanması gibi.

Yazının Devamını Oku

Akdeniz hiçbir zaman bir Türk Gölü olmadı

Ama kimi romantik tarihçiler bu konuda ısrarlı.

Şu yolu selametle bir alamadı Osmanlı denizcileri!

Geçmişte olan biteni anlatmak yerine gönlünden geçeni anlatan tarih kitaplarında sıkça rastladığımız bir ifadedir: “Ve Akdeniz bir Türk gölü haline gelmişti!” Bu ve buna benzer ifadeler, gerçeklerden çok, temennileri dile getirir. “Biz her yeri sevgiyle fethettik. Bizi görünce insanlar ‘Aaa Türkler gelmiş’ diye şehirleri güle oynaya bizzat teslim ederlerdi. Hiç silah ve cephane kullanmadık. Kılıçlar kınından çıkmaz da paslanırdı valla!” gibi ifadelere bence ancak gülünür. Hiç kimse ama hiç kimse, bambaşka bir kültürün insanları kendi şehirlerini fethetmeye geldiğinde sevinçle teslim olmaz. Tarihte bazı şehirlerin benzer şekilde teslim oldukları görülmüştür evet; ama ya savunma yapacak insan, silah ve cephane yoktur ya da açlık, hastalık vs. direnci kırmıştır çoktan.

TÜRK SARIĞI GÖRMEK

Cezayirli korsanların ele geçirdiği Hıristiyan esirler. artık ya satılacaklar ya da konumuna göre fidye için alıkonulacaklar. Jan Goeree, 1706.

Böylesi iddiaları ortaya atanların emsal aldıkları en kayda değer olay, hiç kuşku yok ki önemli bir Bizans devlet adamının tarihe geçmiş şu gerçek ve meşhur sözüdür: “Konstantinopolis’in içinde Türk sarığını görmek, Latin serpuşunu görmekten daha iyidir!” Gerçekten söylenmiş bu söz, son Bizans İmparatoru Konstantinos’un başvekilharcı Lukas Notaras’a aittir. 1449-1453 arasında donanma komutanlığı yapmış, Büyük Dük (Megas Douks) unvanı almıştır. İstanbul doğumlu olan Notaras’ın, Cenova ve Venedik vatandaşlıklarının bulunmasına rağmen neden böyle haşin bir söz ettiğini anlamak hiç de zor değildir aslında. İstanbul, Türkler tarafından fethedilmeden tam olarak 249 yıl önce Latinler tarafından fethedilmişti. Dördüncü Haçlı seferi, İstanbul’u hedef almış ve hedefine korkunç bir şekilde de ulaşmıştı. Katolik kilisesine bağlı Latinler, İstanbul’da eşi benzeri görülmemiş bir yağma ve katliam gerçekleştirmiş, Bizans başkenti, beceriksiz ve haksız bu Latin devletinin 57 yıllık ömrü boyunca İznik’te varlığını korumak zorunda kalmıştı. 1261’de Bizans İmparatorluğu, Konstantinopolis’i Latinlerin elinden kurtarmıştı. Bu olay herkesin hafızasında tazeliğini koruyordu. Elbette Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u kuşattığında, Latin yağmasına tanık olan kimse hayatta değildi ama kuşaktan kuşağa aktarılan Latin nefreti capcanlıydı. İşte, Türk kuşatması sırasında Avrupa’dan yardım istendiğinde akıllara bu olaylar geliyordu. Çünkü Avrupa, daha ziyade Papalık, “Tamam dindaşız, size yardım ederiz ama şartımız var: Katolik olun, Ortodoksluğu terk edin, doğru yol Katolisizmdir” diyordu. (Bunu tam böyle söylemiyorlardı da ‘kiliseleri birleştirelim’ diyorlardı. Elbette bunun anlamını herkes biliyordu.) Türklerden kurtulmak için bir kısım İstanbullu buna razıydı ama 250 yıl kadar önce başlarına gelen o korkunç olayları unutamayanlar da az değildi. İşte Notaras, (Dukas Kroniğine göre) kalabalık bir halk kitlesine hitap ederken o meşhur lafı etmişti. Bunu, Latinlerden nefret ettiği için söylemişti, Türklere aşkından değil. (Dukas Kroniği, Ç.:V. Mirmiroğlu, Kabalcı Yay:35, 2013;Kritovulos Tarihi, Ç.:Ari Çokona, Heyamola, 2012) Kaldı ki Türklerin fethettikleri yerlerde sosyal ve dinsel yaşama hoşgörülü oldukları da zaten bilinen bir gerçekti. Bu anlamda Türkler, tıpkı yaklaşık yedi asırdır İspanya’da varlıklarını koruyan diğer Müslümanlar gibi, bir arada yaşamayı biliyorlardı ve bu konuda Latinlerden çok daha iyilerdi. Bunu da kabul etmek gerek. Ama biz şimdi konumuza dönmeliyiz.

YOK ÖYLE BİR ŞEY

Yazının Devamını Oku

Mağaraların sırları vardır

Ve bu sırları bize fısıldadıklarında korkarız!

Zonguldak, Ereğli'de bulunan Cehennemağzı Mağaralarından... Herkül buradan inmiş cehenneme.

Siz de mekânların sırları olduğuna inanır mısınız? Bu cümleden anlaşıldığı gibi ben inanıyorum çünkü. Yok diyene Yusuf Nalkesen’in hicaz şarkısıyla sorayım: “O ağacın altını, şimdi anıyor musun?” Hadi bakalım, ne oldu o ağacın altında? Soruyu soranla sorunun muhatabından başka bilen yok. Al sana sır! Mekânların sırları vardır yani. O ağacın altının bile var baksanıza.
Şakası bir yana, en çok mağaraların sırları olduğuna inanırım. Karanlık, sessiz, ürkütücü mağaralarda sır olmayacak da nerede olacak? Zaten tüm kültürlerde bol bol mağara olduğuna bakılırsa görülür ki bir ben değilim mağaraların gizemine inanan.

KOVUK ve KOF

Mağara sözcüğü, Arapça “ğawr” fiil kökünden geliyor. Çökmek, çukur olmak, çukur haline gelmek anlamlarını taşıyor. Ama bizim için mağara, çukur olmuş yerlerden ziyade, bir yamaca veya kaya içine doğru uzanan yer kovuklarını ifade ediyor. Yani kovuk olmalı, mağara olabilmesi için. Kovuk da malumunuz olduğu üzere, “içi boş olan, oyuk” demektir ve “kof” ile kardeştir. (Kimileri, fazla küçük porsiyonlar için “dişimin kavuğuna gitmedi” diyor ya, gülmekten yıkılıyorum. Kavuk ne, kovuk ne!)

DUVARLARDAN AKAN SULAR…

Dedik ya, hemen her kültürde vardır ve bir sembol olarak kullanılmıştır mağara. Uzakdoğu’dan Yunanlara, Hintlerden Keltlere, Amerikan yerlilerinden Türk şamanizmine (ki çok benzeştirler aslında), Zerdüştîlerden Hıristiyanlara, Taoizmden İslâm’a kadar her kültürde mağaranın izleri, kendisi, anlamı, anlatımı vs. mutlaka görülür.

Yazının Devamını Oku

Yay, gökkuşağı, sandık ve kayık

Kültürlerin nasıl iç içe geçtiğini, nasıl da birbirlerinden ayrılamadıklarının en güzel örneklerinden birinde bu hafta sıra.

Kutsal metinlerin tariflerine dayanarak pek çok replikası yapıldı Nuh’un Gemisi’nin. Bu da onlardan. Sandığa benziyor sahiden de.

Sizinle daha önce Nuh’un Gemisi hakkında sohbet etmiştik. Bugün de konumuz sanki o gemi gibi duruyor ama biraz farklı bir tarafından ele alacağız. İlginizi çekecek bence.
Yahudiler, kendi kutsal kitaplarına Torah diyorlar, biz ne kadar Tevrat desek de. Öykümüzün Tevrat’la başlaması, çok eski olmasının (yaklaşık 3000 yıllık) yanında, taraflı ve dinsel unsurlarla süslenmiş de olsa söz konusu dönemin kayda değer bir tarih kitabı da olmasından. Efendim, biliyorsunuz Hz. Musa (bu isimlerin başlarındaki hazreti sözsüğü, bizim adetimiz, Tevrat’ın içinde yok öyle bir şey. Bu nedenle yazmayı da okumayı da kolaylaştırmak için zaman zaman Hz. olmayabilir) kavmini Mısır’dan çıkartıp vaat edilmiş topraklara, yani Filistin’e götürür. Bu sırada Musa’ya Tanrı’dan On Emir gelir.

1900’de James Tissot’un çizdiği Ahit Sandığı.

ON EMİR

Taş tabletler üzerine kazınmış 10 kutsal emir. Aslında dinin temelidir bunlar. Neydi onlar bir hatırlayalım:

Yazının Devamını Oku

Gitmek güzel de varmak da gerek

Seyircisiz tiyatro neyse de, bir yere varmayan yolculuk da odur.

 

Gitmek gerçekten çok güzeldir. ama varmalı da.  Foto: Johannes Plenio.

“Selam” ne güzel bir sözcük. Dilimizde ve pratiğimizde çok uzun zamandır “selam vermek” formunda geçtiği için anlamını unutmuş olabiliriz, hatırlamakta yarar var. En azından bu yazının devamı için gerekli bu. Efendim selam, birine el sallamak, “merhaba”laşmak gibi anlamların çok ötesinde anlamlar içeriyor. Aslında, “sağ ve sağlam olmak, güvende ve barış içinde olmak, sağlıklı olmak” durumlarının hepsinin ortak adıdır “selam”. Dinsel söylemde “Selam üzerine olsun (selamünaleyküm)” dendiğinde, gerçekte, “Barış, güvenlik, sağlık, esenlik senin veya sizin üzerinize olsun” denmiş oluyor. Zaten böyle güzel bir anlamı olmasa, “Selam üzerine olsun” lafı havada kalmaz mıydı? Birçok insan “selamünaleyküm” sözünün, “Allah’ın selamı” anlamına geldiğini zannediyor. Değil. “Selam + ün + aleyküm”deki “aleyküm”, elbette Arapça olan ve çok iyi bildiğimiz “aleyh”tir. Birinin aleyhinde konuşmak dediğimizde, birinin üzerinde, ona karşı konuşmuş oluruz. Arapça, Sami dillerinden olduğu ve İbranî diliyle akraba olduğu için aynı laf, İbrancada da vardır: “Şalom aleyhem”, Arapçadaki selamünaleyküm sözünün içerik olarak da ses olarak da birebir aynısıdır. Çünkü diller de kardeştir, insanlar gibi.

HEPİMİZİN İHTİYACI

Bu çok geniş anlamlı, içi dopdolu “selam” sözcüğünden türeyen bir başka sözcük de “selamet”. “Esenlik, esen olma durumu; her türlü korku, tasa ve endişeden uzak, güvende olma durumu” anlamına geliyor. Ne güzel değil mi? Her türlü korkudan, tasadan ve endişeden uzak, güvende olmak! Sanırım şu an bütün dünyanın ihtiyacı olan şey bu. Endişeden, tasadan, korkudan milyarlarca insanın uykuları kaçıyor. Kimi bölgede terör, kimi bölgede savaş, kimi bölgede açlık, kimi bölgede sefalet, kimi bölgede işsizlik, kiminde aşırı nüfus ve ona bağlı kıtlık, kimi bölgede hastalıklar, sonra birdenbire her yerde korona denen bela… Yarınların tasası, hastalığın korkusu, yavrularımız için duyduğumuz endişe… Evet evet, hepimizin ihtiyacı olan şey selamet. Bunun formülünü bilmiyorum; nasıl kavuşacağımıza dair bir fikrim yok ama bildiğim, elbette bir şekilde kavuşacağımız. Yani, “elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak.”

DENİZCİLERİN SELAMETİ

Yazının Devamını Oku

Bizde deliye Mecnun derler

Aşk bir delilik halidir ve insanı cinlere karıştırır. Sanıyor musunuz ki “mecnun” bir isim olarak doğdu?

Kays’ın doğuşunu ve Kays ile Leylâ’nın mektepte birlikte okumalarını tasvir eden minyatürler (Fuzûlî, Leylâ vü Mecnûn, Paris Bibliothèque Nationale, Ancient, nr. F.316) TDV İslâm Ansklp.

Arap sultanlarından biri, Leyla ile Mecnun aşkının ilk meşhuru Mecnun’un öyküsünü duymuş, (evet, Mecnun daha yaşarken meşhur olmuş, deli deli halleriyle) merak etmiş. “Getirin onu bana!” demiş, bulup getirmişler. “Bre adam, insanlarda ne kusur buldun ki vahşi hayvanlarla yaşarsın?” diye sormuş. Mecnun, “Ben Leyla’nın aşkıyla bu hallere geldim. Beni eleştirenler bir kez onu görselerdi, böyle düşünmezlerdi” diye yanıt vermiş. Sultan bu kez Leyla’yı merak etmiş, onu getirtmiş. Bir bakmış kara kuru bir kız, kendi bildiği güzellikten eser yok. Mecnun’a çıkışmış: “Benim haremimdeki cariyelerin en çirkini bile bundan güzel!” “Sultanım” diye yanıtına başlamış Mecnun, “Ona ancak benim gözümle bakarsanız ancak ince güzelliğini görürsünüz, ancak o zaman hakikat perdesi kalkar” demiş. Sadî Şirazî’nin, sekiz asır önce Gülistan adlı dev eserinde Mecnun’a söylettiği bu değerli lafı, çağımızda çok değerli ozanımız Âşık Veysel, belki de çok daha güzel söylemişti: “Güzelliğin on par’ etmez / Bu bendeki aşk olmasa / Eğlenecek yer bulamaz / Gönlümdeki köşk olmasa.”

GERÇEK BİR ÖYKÜ SANKİ 

Başta, “Mecnun yaşarken…” diye bir şey söyledim, bilmeyenler hayli şaşırabilir. Sahiden yaşadılar mı? Galiba yaşadılar. Ve galiba bu öykü gerçek. Ancak kaynaklar, Leyla’nın (ve hemen arkasından ölen Mecnun’un) ölüm tarihini 688 olarak verir. Emevîlerin beşince halifesi Abdülmelik zamanında yaşanmış bu öykü. Prof. Nimet Yıldırım’ın Fars Mitolojisi Sözlüğü’nde, öykünün ilk kez İbn Kuteybe’nin “eş-Şi’r ve’ş-Şu’ara” adlı eserinde, 889 yılında yer aldığı yazar. Gelin hikâyemizi hatırlayalım.
Benî Amîr (yani Amîr oğulları) kabilesinin şefinin çok geç ve uzun yakarışlardan sonra dünyaya gelen oğluna Kays adını koyarlar. Bu nedenle asıl adı Kays bin Mülevveh olan çocuk, Kays-i Âmîrî olarak bilinir. Aynı kabileden Mehdî bin Sa’d veya Mehd bin Rabiâ’nın kızı da Leyla’dır. Bunlar aynı yaştadırlar ve aynı okula giderler. (Kızlarla erkeklerin ayrı ayrı okumaları gerektiğini ileri süren insanlık dışı bağnaz sistem o gün bile yokmuş anlaşılan. Olsaydı, böyle bir öykümüz olmayacaktı.) 10-11 yaşlarındayken, birbirlerine âşık olurlar. Dedikodu baş gösterince kızı okuldan alırlar. Kays da sevdiğini göremeyince deliye döner. (O yaşta böyle şeyler oluyor mu bilmiyorum. Oluyormuş demek ki.) Öyküye göre Kays, okulda sayıklamalara başlar, börtü böcekle konuşur falan. Sonra da sahraya, yani çölde veya kırda gezinmelere başlar tuhaf tuhaf. Deli deli haller göstermeye başlayınca kendisine “mecnun” derler. Kabile reisi olan babası, tek oğlunu kurtarmak için dil döker, onu alıp Kâbe’ye götürür vs. Fakat Kays, akıllanmaz. Sonunda gidip Leyla’yı isterler, kızın babası da, “Sen reissin ama oğlun için deli diyorlar. Deliye kız mı verilir? Git onu iyileştir, söz o zaman veririm” der.

GİTTİ GÜL GİBİ ÇOCUKLAR

Kays’ın babası reis bey, bunu iyi bir haber olarak yorumlayarak oğluna gider ve anlatır. Fakat 11-12 yaşında olan gerzek Kays, düzelmeye çalışacağı yerde, bu durumdan zevk alırcasına (ki bence zevk aldığı kesin) hiçbir düzelme çabası göstermez, her şeyi reddeder. Her neyse, gel zaman git zaman, Leyla’yı başkasına (İbn Selam adıl gence) verirler ama Leyla, evlenmesine karşı olan bir peri masalı uydurarak, saf kocasının kendisine dokunmasına engel olur. Evlendiğini duyan Kays iyice deliye bağlar; sonra karısına dokunamayan İbn Selam kederden ölür! Leyla sevinir, çölde Kays’ı aramaya başlar, bulur da. Ama ikisi de o kadar çökmüştür ki birbirlerini tanımazlar. Konuşarak kim olduklarını anlarlar ama artık iş işten geçmiştir! Gencecik çocuklar, ergenlik yaşında yok olur giderler. Bakmayın eski Türk filmlerinde kazık kadar insan olduklarına, küçücüktürler aslında. Önce Leyla ölür, sonra onun kabrinin üzerinde ağlarken Kays. Yani Mecnun.

Yazının Devamını Oku

Bırak bu ayakları yılan kardeş

Tanrı yılanı sürünmekle cezalandırdı. Peki ya ondan önce yılan sürünmüyor muydu?

‘Su içerken yılan bile dokunmaz’ diye saçma bir söz var ya, bence onun doğrusu ‘su içerken yılana bile dokunulmaz’ olmalı. Zaten gelenek de bunu doğruluyor.

Yılanları gösteren belgesellerde görmüşsünüzdür ve görmediyseniz, küçük bir internet taramasından sonra bol bol görebilirsiniz ki, beslenen yılan, pek hoş bir görüntü sergilemez. Hele, aslında biz insanlara bilmeden yaptıkları iyilik gereği fare yiyorlarsa, görüntü daha da hoşnutsuzluk yaratıcıdır, zira yılanın ağzından sallanan ölü fare kuyruğu kötü görünür! İçinizden bazılarının midesi kalkmıştır şimdi, değil mi? Ama bunu özellikle yaptım. Çünkü bu hayvancağızın başka çaresi yok. Yılandan söz ediyorum. Nasıl yesin? Eli yok, ayağı yok, pençesi, patisi yok. Hatta kurbağanınki gibi bir böceği yakalayıp tutsak eden bir dili bile yok. Markete gidip makarna veya bir büfeye gidip hamburger alacak hali zaten doğuştan yok. Gitse de kimse beslemez onu, beslemek bir tarafa, kafasını ezmek için uğraşırlar! (Çok meşhur atasözüdür ya bizde, “Yılanın başını küçükken ezeceksin”…) Halbuki bir yılan, -hele bu mevsimde karşılaşmalar çok olabilir- insandan kaçar. Tehdit edilmezse, üzerine basılacağını zannetmezse, kimseye zarar vermeden kendi yoluna gider. Sıcak havalarda o da bizim gibi serinlik arar, kuytularda serinlemeye çalışır, susar (yani susuzluk çeker). Bir zamanlar insan da, henüz ev inşa etmiyorken, mağaraları, kovukları vs. kullanıyorken, yılanla çok karşı karşıya gelmiş, çok çatışmış anlaşılan ki, ortak anılarımızda yılanın kötü bir ünü kalmış. Bazıları zehirli, bazıları zehirsiz olan bu hayvanları kimse sevmek zorunda değil ama peşinden gidip öldürmeye de gerek yok değil mi? Onların da aileleri, yavruları, yuvaları var. Bize bir zararı yok. Evet, kimseye dokunmayan yılan bin yaşasın. Bu lafta yılana “kötü” bir anlam yükleyen biz insanlarız ve kendi içimizdeki kötülükle paralellik kuruyoruz, yoksa yılanın tek başına kimseye bir kötülük ettiği yok.

NEDEN KÖTÜ Kİ?

Yılanlara “sürüngen” deriz. Çünkü sürünerek yol alırlar. Pek hoş bir durum olmasa gerek. Sürünmek, nedense özellikle vurguladığımız bir durum. Yürüyen, koşan, zıplayan hayvanlara farklı sıfatlar vermemişiz de sürünenlere sürüngen deme ihtiyacı hissetmişiz. Hayvana yüklemediğimiz şey kalmamış. “Seni yılan” diye hakaret eder, birinin kötü, sinsi, zalim olduğunu falan ima ederiz. Çünkü yılan “sessizce yaklaşır ve insanı sokar!” arkadaş, yılanın sesi yok ki, nasıl yaklaşması lazımdı? “Bak geliyorum ha!” diye diye mi?
İşin böyle bir tarafı olsa da, temmuz ayı başından bu yana gördüğümüz gibi, sadece kötülük değil yılanla özdeşleşen. Şifa, sağlık, uzun yaşam ve hatta sonsuzluk gibi kavramları da yüklemişiz hayvancağıza. Doğrusunu söylemek gerekirse, genel olarak da iyi-kötü vs. demeden değerlendirdiğimiz de olmuş. (Aklı başında birileri vardı her devirde demek.)

İSLÂM ÖNCESİ ARAP ÖYKÜLERİNDE…

İslâm öncesi Arap mitolojisinin içinde de böyle durumla var. Örneğin, Ubeyd bin el-Ebras isimli (TDV İslâm Ansiklopedisi’ne göre ölümü 605’tir) yarı tarihsel yarı kurgu kişiliğe atfedilen rivayetlerden birinde şöyle anlatılır: “Ubeyd Şam’a gitmek üzere bir grupla birlikte yola çıkar. Bir süre sonra susuzluktan dilini çıkarmış ve ardında kendisini kovalayan siyah bir yılanın bulunduğu başka bir yılana rastlar. Ubeyd atından inip kovalayan siyah yılanı öldürür ve kırbasından, kaçan yılanın üzerine biraz su serper. Kurtardığı yılan suyu içip arkasına bile bakmadan çeker gider. Ubeyd yoluna devam edip Şam’a varır. İşlerini halleder. Dönerken çölde devesini kaybeder. Devesiz bir şekilde, belki birileri geçer diye beklemeye başlar ve gece olur. Gece, “Al bu genç deveyi binersin, sabah yoluna devam edersin” diye bir ses duyar. Sabah ona binip evine varır. Deve, evde de dile gelir: “Ben, susuzluktan kavrulmuş yılanım (….) İyilik kalıcıdır, aradan uzun zaman geçse de / Kötülük ise toplamış olduğun en kötü azıktır / Bu senin ödülündür, bize minnet eyleme / Sen güzele layıksın, bu çok âşikâr.” (el-Kereşî’den nakleden, İbrahim Usta, İslâm Öncesi Arap Mitolojisi, Ankara Okulu, ikinci baskı 2019, s. 162-163)

Yazının Devamını Oku

Şu bizim şahmârân

Yakındoğu ne kutlu bir yer. Yılanı bile şifa dağıtıyor. Hele yılanların şahı, yani Şahmaran öyle bir figür ki, evlerimizde, oturma odalarımızda bize gülümsemeyi sürdürüyor. 

Efsaneye göre Şahmaran burada, Adana’daki Yılan Kale’de öldürülmüştür.

Eskiden masallar vardı hayatımızda. Masallar hâlâ var ama artık hayatımızda değiller. Orada bir yerde duruyorlar. Kitaplarda mesela. Öylece… Sessiz… Okuyan olursa… Ama eskiden anlatılırlardı. Ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayılırlardı. Bilinirlerdi. Hayal gücümüz beslenirdi, üzerlerine çeşitlemeler yapardık. Artık anlatan da, dinleyen de olmadığı için ne hayal gücümüz besleniyor ne de bir şeyin üzerine çeşitlemeler yapıyoruz. Ya da belki günlük birkaç laf, hepsi o.

HAYATIMIZIN BİR PARÇASI O

Güzel olan, hatırlayan nüfus yaşlanmakta olsa da, bir yerlerde kültürümüzün çınarlarının izlerini görebiliyor olmamız. Bazen bir duvar halısında, tozlanmış bir çerçevenin içinde, bir dükkânın tezgahının üzerinde, bir çini tabak veya kül tablasının orta yerinde, bir kilimde, şalda, el oyasında… İşte bu çınarlardan biri de hiç kuşku yok ki Şahmaran efsanesidir. Size sözüm vardı, bugün sıra onda. (Şahmeran da denir.)Efsanenin doğal olarak farklı versiyonları var. Gerçek olaylar bile kuşaktan kuşağa aktarılırken çeşitlenirken, uydurulmuş bir öykünün çeşitlenmeden kalması mümkün mü? Değil. Biz, Şahmaran için, farklı anlatıların ortalamasını alıp başlayalım. 

ADANA’DAN YAYILAN SICAKLIK

Cihan kâfir iken (bu ifade, Anadolu’nun pagan, yani çok tanrılı olduğu zamanları ifade ediyor olmalı) Allah Adana’ya (evet bizim Adana, 01) peygamber olarak Hazreti Danyal’ı gönderir. Hz. Danyal pek çok bilimde üstün olduğu gibi gaipten haber vermek ilminde de (ilm-i remil) üstattır. Hz. Danyal bir gün, insanın, kıyamete kadar yaşamasını sağlayacak ilacı bulur. Bu dâhil pek çok bilimsel verilerini bir deftere kaydetmektedir, bu ölümsüzlük ilacının sırrını da deftere yazar. İlacın formülü gereği bazı otlara ihtiyacı vardır ve bunları bulmak için Ceyhan Nehri’nin öte tarafına geçmesi gerekmektedir. Köprüye giderken, masal bu ya, Allah, Hz. Cebrail’i yanına çağırıp, “Derhal git şu Danyal’ı durdur, ecele derman olan çiçeği bulmak üzere, ben onu kullarıma bildirmeyecektim. Git defterini nehre at” der. Cebrail, köprüde yaşlı bir adam kılığında çıkar Danyal’ın karşısına. Biraz laflarlar. Danyal, “Bu ilacı insanlara vereceğim, yaşasınlar kıyamete kadar” der, Cebrail ise, “Rızık ömre göre taksim edilmiştir. Eğer insanlar ölmezse, kim kimin rızkını yer? Bu Allah’ın iradesine aykırıdır” der. Açtığı kanatlarının biriyle vurduğu gibi defter Ceyhan Nehri’ne karışır gider, pek az sayfası köprüde kalır ve inanılır ki, kimya bilimi, işte o köprüde kalıveren sayfaların ışığıyla ortaya çıkmıştır! Fakat defterin düştüğü sular, bir arpa tarlasına akar ve bu nedenle arpa çok şifalıdır, doktorlar hastalarına arpa suyu vermişlerdir ve peygamberler hep arpa ekmeği yemişlerdir. (Kim nereden biliyorsa…)

BİRAZ TUHAF BİR OĞLAN

Yazının Devamını Oku

Öldür öldür bitmeyen ejderha

Her kültürde bir “ejderhayı öldürme” öyküsü var. Yakından bakınca, öykülerin ana hatları bile aynı.

Öldür öldür bitmez bu ejderhalar. Francesco Zuccarelli. 1765

Malum temmuz ayındayız ve temmuz, yılanla özdeşleşmiş bir aydır; bu nedenle de geçen hafta yılanlar ve onların hayali projeksiyonları olan ejderhalar hakkında sohbete başlamıştık, devam edelim.
Hep konuşuruz ya, hemen hemen bütün mitolojik anlatılar, Sümer’de ortaya çıktı. Belki ortaya çıktıkları yer orası olmayabilir ama en azından ilk kez orada yazıya aktarıldıkları için “Tarih Sümer’de Başlar”. (Otorite S.N.Kramer’in bir kitabının adı.)
Tabii, hep altını çizdiğimiz gibi kültür, zincirleme ilerlediği için, bir bakmışız, Babil Yaratılış Destanı’ndaki ejderha, İskandinav fiyortlarından birinde altınların üzerine çöreklenmiş, onları bekliyor! Böyle bu işler. Ama kültürel alışveriş, “O ondan çaldı, bu bundan yürüttü” anlamına da gelmiyor. İnsan düşünüşü aşağı yukarı hep aynı; görünen o ki binlerce yıldır da pek değişmemiş.

Marduk Tiamat'ı öldürür

KIZDIRMAYIN TİAMAT’I

Yazının Devamını Oku

Ejderha zamanı

Hiç var olmadılar ama herkes onları biliyor! Bu nasıl oluyor?

Şenliklerde ejderha. Dragon. Martin Woortman

Korona Çin’den çıkıp tüm dünyaya yayıldı ya hani, bu Çin’in ilk vukuatı değil. Ne zaman olduğunu tam bilmediğimiz ama çok çok eski olduğundan emin olduğumuz bir de “ejderha” salgını var. Evet evet, bildiğiniz ejderha! Ağzından alevler çıkartan, çoğunlukla uçan, yılanımsı, kulaklı, koca dişli ejderha.
Hiçbir zaman yaşamadığı, var olmadığı halde ne diye bütün kültürlerde bir ejderha figürü var? Yoksa bir zamanlar sahiden de ejderha var mıydı? Olabilir mi böyle bir şey? “Tufan” öyküsünü örnek seçelim. Dünyanın neredeyse bütün kültürlerinde bir tufan anlatısı var ve bilim artık kanıtlayabiliyor ki, belirli dönemlerde sular ciddi anlamda yükselmiş, mevcut yaşam alanları tahrip olmuş, özellikle boğaz veya benzeri yerleri aşan sular, büyük travma yaratmış ve tufan kavramı yerleşmiş. Yani evet tufan var. Farklı coğrafyalarda farklı şekillerde ortaya çıkmış da olsa var. Acaba ejderha da böyle olabilir mi?

FOSİLLERDEN DOĞAN MİT

Bilim henüz bir ejderha kanıtı bulamadı. Zaten çok olası da görünmüyor, bir canlının ağzından alevler çıksın, aynı zamanda uçsun… İyi de nereden çıktı bu meret? (Meret sözcüğünün bir anlamı da “uğursuz”dur) Benim de inandığım, tahminlerin ağırlıklı kısmının dayandığı, dinozor fosillerinden! Hiçbir kutsal kitap dinozorlardan söz etmez. Hiçbir kadim metinde de yoktur. Çünkü insan hafızasının, ortak belleğin tanık olmadığı zamanlarda (iyi ki de öyle) yaşayıp yok olmuş dinozorlar. Bu nedenle hiçbir şekilde anlatılarımızda, sözlü edebiyatta, yazılı metinlerde yok. Ama… Ama bugün bulunduğu gibi dün de bulunmuş olmalı dinozor fosilleri. Yazının olmadığı eski zamanlarda. Bugün de örneğin Gobi Çölü’nde gezen birinin ayağına dinozor omurgası veya dişi takılabiliyor. Bu mutlaka dün de olmuştur. Nasıl bugün bir dinozorun milyonlarca yıl önce ölüp kaldığı haliyle kemikleri bulunabiliyor bütün olarak, mutlaka dün de aynen böyle bulunmuştur.
Şimdi hayal edelim. Mesela Göbi Çölü’nde yürüyen bir Çinli askerin ayağı bir şeye takılıp tökezliyor, dikkat ediyor onun ne olduğuna… Şöyle bir bakıyor, eşeliyor falan, derken ortaya dev bir canavar çıkıyor. Dişleri var, belki uçan dinozor fosiliyse kanatları var… Ama ne öyle bir hayvan görmüş, ne de duymuş! Fakat işte kemikleri ayağının altında! Gelsin öyküler, gitsin masallar.

HER YERDE VAR ÇÜNKÜ…

Yazının Devamını Oku