GeriTayfun TİMOÇİN Limanın sütünü kaynatalım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Limanın sütünü kaynatalım

Sütliman sözcüğünü biliriz. Liman tamam da bu süt nereden çıktı?

Limanın sütünü kaynatalım

Sütliman körfezde fermuar gibi iz bırakan teknenin dümensuyu. Fotoğraf: Zbysiu Rodak

SÜTLİMAN lafını bilmeyenimiz neredeyse yoktur. Sakin, yani kıpırtısız ve dalgasız deniz için söyleriz. “Deniz bugün sütliman” denir mesela. Bazen de şunu duyabiliriz eski denizcilerden: “Deniz bugün limanlık”. İkisi de aynı anlama gelir.
Anlaşılan, anlamdan yana sıkıntımız yok. Fakat bir soru gündeme gelebilir: Bu “süt” nereden çıktı? Süt, durgunluğu, sükûneti çağrıştıran bir şey midir ki? Dilimizde sütün yeri hayli geniş. Bazı örnekler ele alalım, bakalım buradaki anlama yakın bir şey var mı?

DİLİMİZDEN ÖRNEKLER

“Sütten çıkmış ak kaşık” denir mesela. Günahsız, hatasız, yanlış yapmamış kişiler için kullanılır. Ama genellikle başına bir “sanki” yerleştirilir ki kinayeden bir adım öteye geçip taş olsun!
“Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer” atasözümüz, ihtiyatsız davranışlarıyla çok zarar gören kimsenin benzer durumlar karşısında çok dikkatli olmaya başlaması ile ilgilidir malumumuz olduğu üzere.
“Süt dökmüş kedi gibi olmak” deyimimiz, suçlu psikolojisini pek güzel anlatır ama konunun sütle hiç alakası yoktur tabii.
“Sütçü beygiri” tembellik ve miskinlik tarif eden bir deyimdir.
Pek bilinmese ve konumuzla ilgisiz olsa da araştırırken karşıma çıkıp çok sevmeme neden olan şu atasözüne de bakalım: “Sütsüz koyun meleğen olur”, yani bir şey üretmeyen, çevresine yararlı olmayan kimse ancak konuşur (meler) durur. Bayıldım bu atasözüne.

ÇOKTAN SEÇSEK Mİ?

Gördüğümüz gibi deyimlerimizde ve atasözlerimizde geçen “süt”lerin hiçbiri -ki merak burmayınız ben buraya almadıklarıma da tek tek baktım- sükûnet anlamına gelmiyor. Peki “sütliman” içindeki bu süt nereden çıktı? Kimin sütü bu? Bunu, günümüzün alışılmış formuna sokup soralım dilerseniz:

Aşağıdakilerden hangisi, “sütliman” teriminin içinde geçen sütün sahibidir?
A) İnek B) Kuş C) Aslan D) Pire E) Hiçbiri
Doğru cevap ‘e’ seçeneği çünkü ortada süt falan yok aslında. Sütün ardındaki gerçeğe elimizi uzatmadan önce gelin isterseniz terimin daha bildiğimiz yerinden başlayıp, lafı kulak memesi kıvamına gelene kadar yoğuralım. Yani ‘liman’dan başlamak daha iyi olacak bizim için.

KÜÇÜK BİR HATIRLAMA

Limanın sütünü kaynatalımHatırlamak gerekirse, biz Türkler deniz ve denizcilikle Anadolu’ya gelince tanıştık ve tüm denizcilik işlerini, Anadolu’da yaşayan Romalılardan, yani Rumlardan öğrendik. Biliyorsunuz (daha önce birkaç kere yazdığımı hatırlıyorum) Rum, Romalı demek, Yunanlı değil. Mevlana Celaleddin Rûmî, Yunanlı Mevlana Celaleddin değil, Anadolulu Mevlana Celaleddin demektir mesela. Anadolu’nun o zamanki yerli halkı, yani Romalılar, bizim bildiğimiz adıyla Bizanslılar da Yunanca konuştukları için, Anadolu’da, yani Diyar-ı Rûm’da yaşayan bu halkın konuştuğu dile biz Rumca dedik, olayın özeti bu. Öğretmenimiz Yunanca konuştuğu ve bizim dilimizde de denizcilikle ilgili terim bulunmadığı için, terimlerin büyük kısmını onlardan aldık ve Yunanca pek çok deniz ve denizcilik terimi Türkçenin içine yerleşti. Bunda hiçbir sakınca yok. Kültürler etkileşirler. (Tanıdık bir örnek vereyim: İlk büyük Türk denizcisi diye geçen, XI. yüzyılda yaşayıp Ege’ye egemen olan fakat daha sonra yerinde gözü olduğu gerekçesiyle damadı I. Kılıçarslan tarafından bizzat öldürülen Çaka Bey’in bütün gemilerinde denizci personel Bizanslıydı. Türkler, askerleri oluşturuyordu. Haliyle seyirler sırasında Türk askerler, Rum denizcilerden birşeyler öğrendiler ve süreç böyle devam etti.)

VE LİMANA GELDİK

O kadar benimsedik ki bu lafları, Türkçe kökenli olmadığını bile düşünmüyoruz. Düşünmeye de pek gerek yok zaten. Dünyanın bütün dillerinde vardır bu. (Çok abarttım, dış dünya ile hiç temas kurmamış Amazon yerlilerinin dillerinde böyle şeyler muhtemelen yoktur.) Gelelim limana. Dilimizdeki liman kelimesi de doğal olarak Yunancadan gelir. “Limani”, bazı durumlarda da “limeni” diye geçer Yunancada.

PÎRÎ REİS’TEN ÖRNEK

Bakınız Pîrî Reis’imiz nasıl kullanmış: “(.....) Zirâ asıl liman kıble tarafındadır. Mezkûr hüdâyî bî-bedel vâsi’ limandır. Anda yatarlar.” Bugünkü Türkçeyle şu: “Çünkü asıl liman kıble tarafındadır. Sözü edilen bu liman, benzersiz, çok geniş bir limandır. Orada yatarlar.” (Kitab-ı Bahriye, I. Cilt, Eğriboz bahsi) Pîrî Reis’in Kitab-ı Bahriye’nin tamamında bolca geçen liman sözcüğünü bu kadar rahat kullanması, sözcüğün dilimize çoktan girip yerleştiğini açıkça gösterir. Nitekim Reis’imizin hiç kullanmadığı ama bugün çok yaygın olarak denizciler arasında kullanılan başka sözcükler var ama izninizle onları başka bir çalışmada ele alacağım, bende kalsın.

Limanın sütünü kaynatalım

Deniz tam sütliman olmuş işte. Fotoğraf: Jonathan Borba

GELELİM SÜTE...

Limanın sütünü kaynatalımPeki liman sözcüğünü Yunancadan aldık kabul ettik de “süt” nereden geliyor? Hiçbir yerden gelmiyor. Süt diye bir şey yok ortada. Peki ne var? “Soto” var. Soto, alt, sakin, iç gibi anlamları haiz. 4 Mayıs 2018 tarihli yazımda, dilimizde bazen “sote” şeklinde yanlış olarak kullanılan sözcüğün aslının “sota” olduğunu yazmıştım. İşte o sota, bu soto. Aynı kelimeler. Hint-Avrupa dil ailesinin türettiği bir laf. Sonrasında Latinceye girmiş, subtus olmuş, İngilizcedeki “sub” ön ekinin de kökeni aynı. Mesela yer altından giden, metro dediğimiz şeyin adı “subway”dir İngilizce. Alt+yol. Subtropikal iklimden söz ederiz, tropikal altı demek. Her neyse... Yunancadaki bu soto sözcüğü, limani ile birleşmiş ve “sotolimanı” olmuş. Liman altı, iç liman, sakin liman gibi anlamlar yüklenmiş. Şimdi gelin birlikte bir uygulama yapalım. Farklı tonlamalarla “sotolimani” sözcüğünü birkaç kez yüksek sesle söyleyin lütfen. Sotolimani. Bir süre sonra sahiden de “sütliman” sesine benzemeye başlıyor. Anlaşılan bizimkiler, XI. yüzyılda denizcilik terimlerini öğrenirken, doğal olarak lafları kendi dilimizin döndüğü şekline çevirmişiz.

LİMANDAN SINIRA...

Şimdi size bir de bonus. Yunanca-Latince ilişkisi malum. Yukarıda da bir örneğinden söz ettik. Soto Latincede yer almış da liman almamış mı? Almaz olur mu? Limeni, Latincede “limen” diye varlığını korumuş. Ama Latince “limen” “eşik” anlamında kullanılmış. “Limes” şekline de bürünmüş, patika anlamına gelmiş. Bu eşik ve patika sözcüklerinden -sıkı durun- “limit” ortaya çıkmış. Yani sınır hattı! Liman ne, sınır ne? Ama ne zevkli değil mi lafların kimyasal reaksiyonları?

AFRODİT BONUSU

Limanın sütünü kaynatalım

Bir liman bonusu da Afrodit’ten gelsin. Geçen hafta bu köşede Afrodit’i yazmıştım ama yer darlığından pek çok şeyi de atlamak zorunda kalmıştım ya; işte o atladıklarımdan birinin tam yeri şimdi. O yazıda bahsettiğimiz gibi Yunan mitolojisinde tanrı ve tanrıçaların bir tek kimlikleri ve esnek olmayan etiketleri yok. Afrodit, aşk, güzellik ve bereket tanrıçası diye geçer ama sosyal bağlılıkla toplumların da huzurunu sağlar. Afrodit’in denizcileri ilgilendiren önemli iki görevi daha vardır. Birincisi Afrodit “Euploia”dır. Yani yolculukların “iyi” geçmesinden sorumludur. Bizim dilimizde “selamet” dediğimiz şey yani. Ve son olarak Afrodit aynı zamanda “Limenia”dır. Yani deniz yolculuğunun sonunda denizcileri karşılar. (Valla doğrusu limanda bekleyen Afrodit’se, bütün denizciler kazasız belasız limana varmaya çalışmaz da ne yapar?) Şaka bir yana, hem denizcilikle ilgili hem de toplumsal iki görevdir bunlar. Hepsi de hoş görevlerdir.
İşte böyle efendim. Limanda kaynayan sütü taşırmadan ocağın altını söndürelim ve bu haftalık da veda edelim. Hayatınızdaki her şey sütliman olsun e mi? Kalın sağlıcakla.

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

BU HAFTA SONU AÇIK

Geçtiğimiz hafta sonu için Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM) ile takip ettiğim ve güvendiğim yabancı bir kanalın yağış tahminlerinin farklı olduğunu yazmıştım, MGM haklı çıktı, yağmurlu bir hafta sonu oldu. Bu hafta sonu ise tüm kanallar açık hava veriyor. O 40 dereceli kavuran havalar geride kaldı, zaten ağustosun ikinci yarısındayız, artık eylül ve sonbahar koşulları daha belirginleşecek ama yine de 30 derecelerdeki hava sıcaklıkları yaz keyfini sürdürüyor. Rüzgâr ise poyrazdan, akşamüzerleri kuvvetlenerek esmeyi sürdürüyor. Kuvvetlenmek derken 20 milleri görecek havalardan söz ediyorum. Yani 4-5 kuvvet civarı. Öyle büyük büyük şeyler değil yani. Tüm denizcilere selamet, herkese keyifli hafta sonları dilerim.

X

Ayakkabılarını çıkart, sempozyuma gir

Sempozyum, bilgi alışverişinin zirvede olduğu bir etkinlik türü. Geçmişi köklü. Hem de hiç tahmin edilemeyecek bir yerden geliyor.

Bu da günümüzün sempozyumlarından birinden.

İnsanların geçmişte nasıl yaşadığını merak etmek konusunda yalnız olmadığımı biliyorum. Bir antik kentte gezerken çok heyecanlanırım mesela. Binlerce yıl önce aynı sokakta yürümüş insanların ayak izlerine bastığımı, onların dokunduğu basamaklara, sütunlara dokunduğumu düşündükçe heyecanım katlanır. En çok da, o insanların günlük yaşantısını merak ederim, gözümde canlandırmaya çalışırım. Tabii bununla yetinmem, okuyup öğrenmeye de çalışırım.

HEYECAN VEREN DÜN

Örneğin yaşadığımız bu cennet vatanın binlerce yıl önceki sakinleri, Helen dili konuşan Anadolulular, Halikarnassos’ta, Knidos’ta, Amos’ta, Bergama’da, Smyrna’da, Kyzikos’ta nasıl yaşıyorlardı? Her dönemin kendine has yaşam biçimleri var. Nasıl bizim bugünkü günlük hayatımız bundan iki asır öncekiyle farklıysa, her kentin her dönemindeki yaşam da üç aşağı beş yukarı öyle farklara sahip.
Yemek alışkanlıkları önemli örneğin. Tabii dünyada yiyecek şeyler, son yüzyılın yapay tatlarını dışarıda bırakacak olursak, pek de değişmedi. Yine et, süt, balık, yumurta, buğday, hububat, meyve, sebze başroldeyse o gün de farklı değil. Aynı şeyler. Yunanlar dinozor buğulama veya uzaylı kulakmemesi yatağında göktaşı loru falan yapmıyorlarmış mesela. Önemli olan yenen şeyler değil zaten. Nasıl yendiği.

ET DE ATEŞ PAHASI KARDEŞ!

İnanmayacaksınız ama örneğin Atina’da, bundan iki bin beş yüz (rakamla 2.500) yıl önce de et pahalıymış. Yoksul halk eti sadece bayramlarda yermiş. Onun yerine bolca ekmek yenirmiş. Ama yer gök zeytin ağacı olduğu için zeytin, zeytinyağı, ekmeğin en güzel katıkları olarak varlığını o zamanlar da koruyormuş. Bugün, tarımın giderek zorlaşan koşulları, rant açgözlülüğüne kurban giderek imara açılan ve her gün biraz daha fazla yok olan zeytinliklerin azlığı nedeniyle astronomik fiyatlara ulaşan zeytinyağı, o günlerde daha alınabilir bir şeymiş tabii. O zamanlar toplu konut diye bir şey yoktu kuşkusuz!

Yazının Devamını Oku

'Osmanlı' ne demek? 'Osmanlıca' ne?

Osmanlı torunu muyuz? Ne demek istediğimiz belli de, doğru mu acaba? Peki Osmanlıca kursu açanlar, hangi dili öğretiyorlar? Osmanlıca diye bir dil var mı gerçekten?

Hayır devlet tarihinden söz edecek değiliz. Kavram karmaşasının içinden sıyrılmak için bazı noktalara dikkat çekip yakından bakacağız, hepsi bu. Sağda solda karşımıza çıkıyor: “Osmanlıca kursu kayıtlarımız başlamıştır.” Osmanlıca derken?..  O kadar yaygın bir sözcük ki bu, kimse doğruluğunu yanlışlığını irdelemiyor. Oysa çok eskilere uzanmıyor. Zaten uzayamaz. Çünkü “Osmanlıca” dediğimizde, bir dilden söz ediyoruzdur ama öyle bir dil yok. Hiçbir zaman olmadı. Bahsedilen dil, kuşkusuz Türkçe’dir ama dilden ziyade dili konuşanların coğrafî hareketi nedeniyle (yani göçler ve seferler) Arapça ve Farsça sözcüklerle fazlaca beslenmişti. (Bu şu demek: Orta Asya’daki Türkler, o Arapça ve Farsça sözcükleri genel olarak bilmezlerdi. Onlar katıksız Türkçe konuşurlardı.)

ÇORBANIN VAZGEÇİLMEZ GÜCÜ

Anadolu Türkleri, Orta Asya’dan kalkıp gelirken ‘ki aslında bir yere varmak gibi bir amaç da yoktu ortada’ yolda İran yaylasında İslâmiyet’le tanıştı. İlk karşılaştığımız insanlar İranlılardı. Yani Farsça konuşan insanlar. Birlikte uzun zaman geçirdik, dini onlardan öğrendik. Kuşkusuz Alevîliğin Anadolu’da yaygın olmasında bunun rolü büyüktür. Din dışında İranlılarla günlük yaşam üzerine de bolca paylaşımımız oldu. Örneğin çorba. Çorba, Farsça “şor” +”bâ”dır aslında. Tuz + su. Yani tuzlu su. Bugün bunun nereden geldiğini bile bilmiyoruz ama hayatımızdaki yeri muazzam. Çorba yerine başka bir sözcük kullanmaya kalksak dilimiz tutulur, laf bulamayız. Türk milleti olarak çorbasız zaten yaşayamayız. Daha sonraki hayatımızda Arapça konuşan insanlarla da vakit geçirmeye başlayıp onlardan da bolca sözcük aldık. Zaten Türkçe, her kavramı karşılayan bir sözcük dağarına sahip değildi, gerektiği durumlarda her toplum başka dillerde sözcük ödünç alır. Bugün de devam eder bu gidişat. Örneğin televizyonu öz Türkçe yapmaya çalışmanın anlamı yok, zira sözcük çoktan ödünç alınmış ve hayatımıza girmiş. Türkçe değil. Arapça veya Farsça da değil. Batılı. Arapçanın hayatımıza çok dâhil olmasında, hiç şüphe yok ki İslâmiyet’in etkisi ve Hacca gidip gelmelerin etkisi büyüktür. 

TÜRKÇE TÜRKÇEDİR

Bir sürü Arapça ve Farsça sözcükle dolan Türkçe, yine Türkçe’dir. Başka bir dil değil. Peki bunca yaygın yapılan hatada adı geçen Osmanlıca denen nedir? Osmanlıca diye ayrı isimle anılan bir dil zannedilmesi veya farklı bir dil yerine konması, aslında, Arapça ve Farsça sözcüklerle dolu olan Türkçe’nin Arap alfabesi ile yazılan halidir. Ortada başka bir dil yoktur, sadece başka bir alfabe vardır. Alfabe, dilin yazıya dökülmesi için kullanılan araçtır. Okuma yazma bilmeyenler de o dili konuşurlar. Yazmak istediklerinde ise hangi alfabeyi öğrenmişlerse onunla yazarlar. Bugün de başka dillerden ödünç alıp kullandığımız çok sayıda sözcüğe rağmen dilimiz halen Türkçe’dir. 

Yazının Devamını Oku

Poğaçaya odaklanmak

En sevdiğimiz yiyeceklerden biri olan poğaça ile odaklanmanın ne ilgisi var dersiniz?

 

Cazip, değil mi. Foto Hayden Scott - Unsplash

O an için en önemli şey neyse, onunla ilgilenmek, sadece onu düşünmek... Biz buna kısaca “odaklanmak” diyoruz değil mi? (Bu tanım bana ait, herhangi bir sözlükten almadım.) Üniversite sınavındaki bir öğrencinin sorulara odaklanması, yarış arabası sürücüsünün (sanırım çok hızlı gittikleri için pilot diyorlar onlara) yola ve hıza odaklanması, bir müzisyenin notalara odaklanması, bebeğin annesinin memesine odaklanması, karıncanın kendisinden kat kat ağır bir yiyecek parçasını yuvasına taşımaya odaklanması...
En önemli şey neyse, tüm dikkatini ona vermek. Odaklanmak. Yabancı dillerdeki haliyle, “fokus”lanmak. Lüzumsuzca bu sözcüğü de kullanıyoruz. Yanlış değil. Ama odak ile fokus aynı şey zaten. Odak, has Türkçe. Fokus ise has Latince. İkisi de aynı şeyi ifade eder. İkisi de “ateş yanan yer” anlamına gelir.

KORKU VE BÜYÜ

Ateş ne özel bir şey değil mi? Ne olduğunu üzerinde duracak değiliz, nitekim durduk daha önce. (bkz. 12 Şubat 2021 tarih ve “Cayır Cayır Bir Yazı” başlıklı yazı. https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/cayir-cayir-bir-yazi-41738474) Fakat özel oluşu hepimizin malumu. Bir yerde ateş yanıyorsa (mutfak hariç) hepimiz o ateşe bakarız. Mangal, şömine, kamp ateşi, her ne ise... Ona yakın bulunan herkes, ateşe bakmaya başlar. Kendimden pay biçmek gerekirse, gözlerimi ateşten almak için çaba harcarım. Zordur yani ateşe bakmamak. Bakmak ise büyü. Dalar gidersin içine. Nedendir bilinmez ama ateş sahiden büyülüdür. (Ormanlarımızın bu büyüden uzak kalmasını gönülden dilerim.) O zaman şöyle diyelim. Yangın değil de, kontrollü ateş büyüdür. Kontrolden çıkınca afet, önüne çıkanı yok eden bir canavar, felaket... Cehenneme yakıştırılması bu yüzden. En korkulan şeylerden biri olması tesadüf değil tabii. Ama bu arada, en büyük korkulardan birinin, kontrol altındayken en büyük yardımcılarımızdan biri olması da ne ilginç! Hele hele kutsal bir niteliğe sahip olması daha da ilginç.

Yazının Devamını Oku

İnsan gibi yaşamaktır Laiklik

Anti-laik düşünce binlerce yıl boyunca test edilmiş ama onaylanmamıştır. Çünkü insan, özgürdür. Havadan gelen otoriteyi reddeder. Laiklik, insanlığımızın garantisidir.

Babil'in İştar Kapısı. Nebukadnezar zamanında güzelleştirildi. Berlin Müzesi.

Zaman zaman nahoş şekilde gündeme gelen/getirilen, oysa medenî bir yaşamın olmazsa olmazı olan laiklik, tarif edilmesi gereken veya anlaşılması zor bir şey değil. Hiç değil. Sadece birkaç satır okumak gerek. Laiklik neden “din” ile ilgilidir ve neden dinle ilgili olmasına rağmen din düşmanı veya din dostu değildir, onu kısaca anlatmak isterim.

Birkaç kez yazıldı bu sayfada ama lazım olduğunda tekrarlamak ve hatırlamak yararlı bir tutum. Yeryüzünde inanç denen şey, insanın en ilkel zamanlarında ortaya çıktı. Parçası olduğu doğanın başının altından çıkan hiçbir şeye anlam veremiyor, her şeyden çok korkuyordu. Güneş batar, hava kararır, insan korkar; yağmur yağar şimşek çakar, korkar; yıldırım düşer, çok korkar; gök gürülder, o da ne, muazzam korkar; deprem olur, feci korkar; sel alır, boğularak ölmezse korkudan ölür; göktaşı düşer, korkar; yapraklar sararır, korkar; kar yağar, korkudan daha çok üşür… Doğanın her şeyinden korkar, çünkü neyin neden olduğunu bilmez. Nereden bilsin? Bizim evdeki kedi de hayatının ilk depreminde feci korkmuştu, gök gürültüsünden ve şimşekten halen korkmakta. İnsan ve hatta tüm canlılar, bilmediklerinden korkar. (Yedi kat ellerin bile kendisinden daha güzel bir hayat sürmesinden dahi korkup, uzak diyarları bombalayan terörist örgütlerinki de aynı korkudur. Bilmediği güzellikten bile korkar insan. Her şiddet, her zorbalık, her despotizm korku kaynaklıdır.)

“TANRI” HOLİVUT DEĞİL TÜRK SÖZCÜĞÜDÜR

Ne tapınaklar yaptı insan ve halen yapmakta. Foto Sk - Unsplash

Sonra insan neden aramaya başladı. Nedendi o şimşek, nedendi, gök gürültüsü, nedendi deprem? Düşünmeye başladı. Madem gökteki gürlemeler, ışık ve ateş patlamaları kendisinden kaynaklanmıyordu, o halde başka bir güç onları yapıyor olmalıydı. Doğaüstü güçlere böyle inanmaya başladı insan. Gökyüzünde olan bitene bir isim verdi, yerde olanlara başka, denizde olanlara başka, rüzgârda hışırdayan ağaçlara başka… En korktuğu hep gökyüzü oldu. Bu güçlere, her kültür kendine göre bir isim verdi ama kavramsal olarak “tanrı” idi bunlar. “Tanrı” sözcüğünü Türklere yakıştıramayanlar, bu sözcüğün kökeni olan “tengri”nin, Türkçe-Moğolcanın en eski ortak sözcüklerinden biri olduğunu bilmiyorlar muhtemelen. Türklerin en büyük tapınçlarının “gök tengri”ye olması tesadüf değil.

Yazının Devamını Oku

İnsanlığın lokomotifi: Merak

İnsanlar bana göre ikiye ayrılır: Merak edenler, merak etmeyenler!

Merak edenler çare arar, etmeyenler o çareyi satın alır. Foto ThisisEngineering - RAEng - Unsplash

Nasıl ortaya çıktığımızı tam olarak bilmiyoruz. Evet mutasyonlar, evet kromozom farklılıkları… Ama öykünün tam ve net hali, halen elle tutulacak kadar somut değil. Olacaktır. Fakat her nasılsa ortaya çıktığımızdan bu yana olan öyküyü, aşağı yukarı net biliyoruz artık. Dünyada (bu da başka bir bakış açısı) iki tip insan var:Merak edenlerMerak etmeyenlerMerak edenler, önünde sonunda öğrenmeye çalışırlar, verilenle yetinmezler. Merak etmeyenlerse öğrenmeye çalışmazlar ve onlara söylenenle idare ederler. Kimse bir şey söylemezse ziyan yok, merak etmemeye devam ederler. İnsanlığın bugün geldiği noktayı daha önce ele almıştık ama zaman zaman tekrarlamak gerekiyor anlaşılan. Mağara duvarlarına resimler çizmeye başlayan büyük büyük atalarımızın o gün dahi sanatsal kaygı güttüklerini artık biliyoruz. (Öneri: Mağaradaki Zihin, James David Lewis-Williams, Ç.: Tolga Esmer, YKY, 1. Baskı 2019) Bu şu demek: İnsan, bundan örneğin 100 bin yıl önce “insanca” kaygılar taşıyormuş. Mağara duvarına 100.000 yıl önce avlanma sahnesi çizen bir “mağara insanının” sanatsal kaygısı varken, bugün Taliban’ın akademiye girip enstrümanları parçalamasının, gördüğü her resmi yakmasının, bütün heykelleri balyozla kırmasının altında yatan dürtünün nasıl bir açıklaması olabilir? Başka deyişle insanlık, geçen 100 bin yılda nasıl bir yol aldı ki tam tersi bir noktada duranlar hâlâ var?

MERAKLA İLGİLİ 

İşte benim bu soruya kişisel yanıtım, yukarıda anlattığım “merak”ı barındırıyor. Bugün dünyanın “gelişmiş” ve “gelişmemiş” yerlerine bakınız mesela. Gelişmiş kabul ettiğimiz bölgelerinde insanların genellikle meraklı olduklarını, merakın en azından toplumsal bir yapıya dönüşüp merak edenler kulüplerinin oluştuğunu, (Coğrafya dernekleri, jeoloji birlikleri, gözlem kulüpleri vs.)  bunun da o toplumun tarihsel gelişiminde önemli rol oynadığını görürüz. Keşfederler mesela. Ya da icat ederler birşeyleri. Keşfeden ve icat eden milletlerin hep aynı olması dikkat çekicidir.

ÇIK BAKALIM O KATLARI

Merak edenler, uzayın derinliklerine bakıyor. Etmeyenler de tatlı rüyalar görüyor. Foto Leonardo Corral - Unsplash

Yazının Devamını Oku

Yeni felaket kapıda!

Müsilaj içinde yaşayan Marmara balıkları yeni bir tip salgını dünyaya taşırken, kirliliğin zirvesi Ergene Çayı, Marmara ile birlikte Karadeniz’i yok etmek ve Ege’yi de mahvetmek üzere! Korona salgınında Çin’i gösteren yargılayıcı parmaklar, bu kez Türkiye’ye yönelecek gibi. Yani, biz kendi denizimizi hasta ettik, şimdi o bütün dünyayı hasta edecek!

Ergene, Marmara'ya kapkara ve korkunç zehirlerle dökülüyor.

Koronavirüs ortaya çıktığında hepimiz Çin’de yarasa yenmesine kızdık! Çinlilerin yaşantısına, gıda temin prosedürlerine, sıkıntılarına, ekonomilerine dair hiçbir şey bilmediğimiz halde onları yargıladık, hatta bazı yerlerde parmağımızla işaret ederek itip kaktık. “Yarasa yersen böyle hastalık olur işte!” gibi bilgiyle ilgisi olmayan cümleler havalarda uçuşuyordu, hatırlayınız. Çok haksız sayılmazdık belki, çünkü bütün dünyanın hayatı bir anda değişmişti ve bir daha eskisi gibi olamayacağımızdan endişe ediyorduk. Evlere kapandık, işimizden gücümüzden olduk, dezenfekte olmaktan fenalık geldi, bir yere gidemedik, kimseyle görüşemedik, sevdiklerimizi yitirdik, korktuk… Ama bütün bunlardan Çin mutfağını sorumlu tuttuk. Neyin nerede ve hangi koşullarda ortaya çıktığını bilemeyiz her zaman. Tıpkı şu anda, tamamen bizim, yani Türkiye’nin eliyle hazırlanan yeni bir salgının kapıda olması gibi! Başka deyişle, korona için Çin’i işaret eden parmaklar, bu kez bizi işaret etmeye hazırlanıyor. Eğer biz, öyle önlem alarak falan değil, bir şeyleri şu anda durdurmazsak…

BAKALIM MÜSİLAJ MARMARA’YA NELER YAPMIŞ!


İstavrite bayılırım. Çıtır çıtır olur tavası. Ama artık paydos. Çünkü Marmara'nın istavriti artık enfekte.

Sayfamı takip edenlerin yakından tanıdığı, Marmara’daki müsilaj felaketiyle ilgilenenlerin de bu sene içinde medyada bolca rastladığı, Sevinç-Erdal İnönü Vakfı’nın çatısı altında faaliyetlerini sürdüren ve kısa adı MAREM olan Marmara İzleme Projesi’nin lideri Hidrobiyolog Sayın Levent Artüz’den yeni bir bilgi ulaştı. MAREM, adının hakkını verip Marmara’yı sürekli kontrol ediyor.

Yazının Devamını Oku

Kitaplar, kitapsızlar!

Kitaplar, kitapsızlar!Kitap nereden gelir? Gelir de nerede var olur?


Kitap dendiğinde ne anlarız? Kendi dünya görüşümüze göre değişir algı kuşkusuz. Ama eğer kitap sözcüğünü, birdenbire, “Kitap’ta diyor ki…” diye kullanacak olursak, biliriz ki o, kutsal kitaptır. Artık hangi dinsel topluluğun içindeysek, onun kutsal kitabıdır “kitap”. Zaten “kitapsız” dediğimizde de genellikle vicdansızlık yapan, karşısındakilere zulmeden, kötü kalpli, kendisinden başkasını düşünmeyen insanları kastediyor olmamızın altında da bu vardır. Bu durumda, “kitaplı” deseydik eğer vicdanlı, kimseye zulmetmeyen, iyi kalpli, kendisinden başkalarını da düşünen insanları anlıyor olurduk. Ama demiyoruz. “Kitaplı” diye bir sözcük yok. Çünkü varsayıyoruz ki “kitapsız” olanların dışındaki herkes kitaplıdır. Yani vicdanlıdır, kötülük etmez, zulmetmez, iyi kalplidir vs. Peki gerçek öyle mi? Yanıtı, kendi vicdanınızla baş başa veriniz. Çünkü bizim konumuz başka. Konumuz kitap. Kitap dendiğinde kutsal kitap algılanmasının tarihsel kökenine birazdan değineceğiz. Elbette İslâmiyet’e özgün değildir bu algı. İnsanlık, ortak kültür havuzundan beslenir çünkü ve o havuzun ortaya çıkışı onbinlerce yıl önce başlayan bir maceradır. Adalarda veya Amazon havzasında dış dünya ile irtibatsız halde yaşayan kabilelerin haricinde, birbiriyle ilişkili dünya, her zaman bu ortak kültür havuzunu kullanmıştır. 

YAZAN KAZANIR

Buradaki yazılarda hep Sümer’e gider bir bakarız, “Bakalım bu konuda Sümerler ne yapmış” diye. Bu çok normaldir çünkü yazıyı onlar icat etti ve o vakte kadar insanlığın kültür havuzunda ne varsa, bilebildikleri kadarıyla, onlar yazıya geçirdi. Büyük olasılıkla yazıya döktükleri şeyler çok daha eskiydi, yani Sümer icadı değildi örneğin o efsaneler, mitler. Ama her şeyi Sümer’de “ilk” yapan, onların bize ilk kez yazıyor olmalarından kaynaklanıyordu. Daha eskisini bilemediğimiz için de yazılanı “ilk” kabul ettik, ediyoruz.Sümerler yazıyı kil tabletlere yazıyorlardı. Öyle koca koca tabletler değildi bunlar. Çoğunlukla avuç kadar şeylerdi. Nemli kile kamışla yazılır, sonra da kurutulurlardı. Kurutulmuş kil haliyle çok dayanıklı bir malzeme olmadığından, pek çok tablet elimize ulaşamadı ama ulaşanlar, tarihe ışık tutmayı başaracak kadar çoktular. Kamış kalemlerle yazıyordu Sümerler, çiviyle değil. Kullandıkları sembollerin her bir karakteri çiviye benzediği için sonradan “çivi yazısı” dendi o yazıya. Yoksa, hırdavatla ilgisi yok yazının. 

KÜLTÜR İHRACATI BÖYLE BAŞLAR


Fenikeli denizciler, daha ziyade Kenan diyarının insanları, ki zaten kendilerine Kenanlılar diyorlardı Fenikeli değil, Sümer’den aldıkları yazıya önemli bir katkıda bulundular: Alfabe! (Bakınız: https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/her-sey-yazidir-41862379) O vakte kadar Sümer yazısı hecelerden ve anlamlı simgelerden ibaretti. Her sese bir şekil tayin eden Fenikeliler oldu bildiğimiz kadarıyla, ki o şekillere biz bugün “harf” diyoruz. Neyse efendim, geçelim; bu Fenikeli denizciler bütün Akdeniz’de dolaştılar, koloniler kurdular, Mezopotamya’da başlamış uygarlığı Akdeniz çanağına yaydılar. Tabii Fenike’ye, yani bugünkü Gazze’den yukarı Lazkiye’ye kadar olan kıyı bölgesine en yakın olan topraklarda Helenler, bizim bugün Pers ağzıyla “İyonan = Yunan” dediğimiz halklar yaşıyordu. O nedenledir Girit’te yazının ortaya çıkışı Yunan anakarasından öncedir. Eh, Fenike’ye daha yakın da ondan! Sonra da Yunanlar, Sümer çivi yazısı ve Fenike alfabesini aldılar, tam olarak Fenike alfabesini kendi dillerine uyarladılar ve neredeyse birebir alfabeyi kopyaladılar. Bugünkü Yunan alfabesi, elbette aradan geçen dört bin kadar yılın düzeltme ve değişiklikleri ile, o Fenike alfabesinin üzerinde oturmaktadır.

KAÇ PAPEL?

Yazının Devamını Oku

Tahir ile zührevi hastalıklar 

Erkeklerin yazdığı tarihin sonu çoktan geldi. Çırpınmamız boşuna!

Tahir olmak da ayıp değil,

Zühre olmak da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,

bütün iş

Tahirle Zühre olabilmekte

yani yürekte.

Nâzım Hikmet’in bu harika şiiri, bir halk öyküsüne dayanır. Tahir ile Zühre’nin acıklı aşk hikâyesine. Zaten, sonu tatlı biten hiçbir öyküyü bilmeyiz. Mutlu sonlar, masallarda olur, onlar erer muradına, biz çıkarız kerevetine. Ve daha çok “batılı” masallardır onlar. Sonsuza dek mutlu yaşanması hedefi -ki sonradan bu hale getirilmiştir masallar, başta hiç de o kadar mutlu değillerdir- dinleyen halka moral vermek için tasarlanmıştır. Doğu’nun öyküleri, halkın morali pek önemsenmediğinden midir nedir, acıklı gelmiştir, acıklı gider. Sonlarında çoğunlukla ölüm vardır. Tıpkı Tahir ile Zühre’nin öyküsünde olduğu gibi. 

Yazının Devamını Oku

Maşrapamızın aldığı kadar

Şarap mı içmeli, şurup mu, yoksa şerbet mi?Yoksa yok mu bunların birbirinden hiç farkı

 

Marmara’dan (hatta Bursa yöresinden) çıkıp ülkenin başka bir tarafına gittiğinizde, gündüz vakti girdiğiniz bir lokantada “şıra” isterseniz garsonlar “hı?” diyorlar. Şaşkınlıkla anlamama arası bir ses ya da alışkın olunmayan bir sözcük karşısındaki irkilme hecesi bu “hı?” (Gündüz vaktini özellikle belirtiyorum. Akşam akşam şıra soracak değiliz efendim. Belki şıranın biraz durup beklemişi olabilir. O konuya birazdan değineceğiz.)
Aslında “şıra” sormak yanlış. Bilenler, “şıra” dendiğinde neyin kast edildiğini anlarlar ama gerçekte “şıra” zaten “meyve suyu” demek. Yani hangi meyvenin suyu olduğunu belirtmek lazım. “Üzüm şırası” demek herhalde en doğrusu.

SÜTLE GELEN HEMŞİRELİK

Ama şıra sadece meyve suyu demek değil. Farsça (ve onun çok yakın akrabası Hintçe) şıra, “şîr” kökünden geliyor ve “öz, öz suyu ve süt” anlamında bir sözcük. Burada “süt”ü vurgulamak gerekiyor çünkü yine Farsçada “aynı sütü emmiş” insanlara “hemşîra” deniyor. Yani dilimizdeki hemşire, süt kardeş demek. Çoğunlukla da kız kardeş için kullanılsa da, sondaki “-e”, sözcüğü feminen yapan Arapça bir ek değil. Sözcük Farsça. Başka deyişle, “hemşir” diye bir şey yok. Kimi kaynaklar ne yazık ki böyle tuhaf varsayımlarda bulunup “erkek olursa hemşir, kadın olursa hemşire” gibi abuk sabuk, mesnetsiz, kaynaksız iddialarda bulunuyor. Arapçada var onlar, nedim-nedime gibi ayrımlar.

ALIRIM İZNİMİ, SIKARIM ÜZÜMÜMÜ

Biz yine üzüme dönelim. Doğrusunu söylemek gerekirse şıranın tam olarak tanınmaması biraz üzücü. Zira “Bozacının şahidi şıracı” veya “şıracının şahidi bozacı” diye bir halk deyişimiz varken, “şıra” lafını duyan bir garsonun, “hı?” diye şaşırması tuhaf. Şıra, sözcük anlamının da dikte ettiği gibi, üzümün sıkılıp hiçbir işleme uğramadan tüketilen suyudur. Ama en başta dediğimiz gibi, “üzüm şırası” demek daha doğru olur. Şıra, biraz bekletilince alkollenmeye başlar ve şaraba dönüşür. Bu nedenle Osmanlı’da üzümün suyunu sıkmak, subaşıdan alınan izinle mümkündü.

Yazının Devamını Oku

Başımıza gelenler

Hep kötü şey mi gelir başa? Ne münasebet?

Neyleyim başsız heykeli. Foto Mika - Unsplash

BAŞ çok önemlidir. Dik tutarsan onuru ve zaferi, eğersen onursuzluğu veya yenilgiyi sembolize edersin. Bir yana yatırırsan uysallığı ve itaatkârlığı, öbür yana yatırırsan alçak gönüllüğü... Dik tutmanın da ölçüsü vardır. Abartırsan kibir olur. Tıpkı eğmenin, abartıldığında dalkavukluğa dönüşmesi gibi. Yukarıdan aşağıya salladığında onayı, iki yana salladığında reddedişi temsil eder. O kadar önemlidir ki, vücudun geri kalanı, sanki sadece baş yaşasın diye vardır.
Heykelleri düşünün mesela. Başı olmayanların kime ait oldukları arkeologlar arasında tartışılsa da çok güzel veya tuhaf olmadıkça beden bedendir. Ama baş öyle mi? Kişi, baştır. Bedeninin ne önemi vardır ki? Göbekli, göbeksiz, sarkık veya dik memeli, uzun bacaklı, kısa bacaklı, çıkık kalçalı, dar popolu, koca popolu... Ne önemi var ki bunların? Ölüp de heykelin dikilecek olursa, başındır seni kitlelere tanıtacak olan. Beden, başı taşımak içindir adeta. Bütün bedeni organize eden baştır. Baş yoksa beden ne yapacağını bilemez. Baş bozuksa, hasar görmüşse, beden de bozuk davranır, hasarlıdır veya hasar verir.

BAŞÖĞRETMENİM ATATÜRK

Başın toplumsal önemi de çok yüksektir elbette. Baş, liderdir, önderdir. Nasıl ki beden, başı dinler, toplum da lideriyle birlikte hareket eder. Bu nedenle bizim başöğretmenimiz de Mustafa Kemal Atatürk’tür, başkomutanımız da. Çünkü bitmiş bir toplumu, yepyeni bir çağdaş devlet “başlatmaya” o muktedir olmuştur. Laik ve çağdaş Cumhuriyet’in ilk cumhurbaşkanı odur. Baş ne kadar iyiyse, toplum da o kadar iyi olur ve her şeye rağmen iyi kalır. Bakın Afganistan’a mesela. Bugün kendileri yüksek sesle söylüyorlar, “Keşke ‘başımızda’ bir Atatürk olsaydı!” diye. Keşke olsaymış.

Başı önemli kılan içindeki tabii. Kurukafa değildir baş. Beyindir. Foto Fakurian Design - Unsplash

Yazının Devamını Oku

Çıkarttık çiviyi sonunda

Galiba sahiden çivisini çıkarttık dünyanın. Her yerde ayrı bir tuhaflık!

ORMAN yangınları bir başladı, bitmek bilmiyor. Hiç bu kadar büyük ve çok sayıda orman yangını ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalmamıştı Türkiye. Komplo teorileri de bitmek bilmiyor bu konuda. Yakıldı mı, uzaydan mı müdahale edildi, iç terör mü, dış terör mü, sadece doğanın marifeti mi... Bilmiyoruz, bildiğimiz tek şey varsa canımız çok yandı. (Bakınız geçen haftaki yazı.)
Orman yangınlarının acısı bitmeden Karadeniz’i sel aldı. Hem de ne sel. Orada da yangınlarda olduğu gibi can kaybı var. Korkunç bir yağış, ki bunlara “hazırlıklı” yakalanmak mümkün değil, önüne ne katarsa alıp götürdü.
Belki görmüşsünüzdür Ayvalık’ta, orada burada hortumlar ortaya çıkıp zarar veriyor. Türkiye, bu kadar çok hortumun oluştuğu bir ülke değildi.
Marmara’nın müsilajını bu sayfada bolca dile getirdik, tüm medya diye getirdi. (Türkiye’de müsilajla ilgili ilk ciddi gazete yazısı bu köşede yayımlandı. Gurur mu duyayım, yoksa üzüleyim mi, bilemiyorum.) Marmara artık kendisini temizleyemeyecek durumda. İnsan yardımı şart. Ama biz yardım etmek yerine yangınla körükle gitmeyi sürdürüyoruz.

AL SANA ÇİVİ!

Tabii tanık olduğumuz gariplikler ve aşırılıklar, bize has değil. Dünyanın her yerinde aşırılıklar meydana geliyor artık. Çünkü, söylene söylene anlamını yitiren, umursanmaya umursanmaya “marjinal grup söylemi” haline getirilen “küresel ısınma” diye bir şey var! Bilim insanları onlarca yıldır yırtınıyor küresel ısınmaya dikkat çekebilmek için. Ama sonunda dikkati çeken bilim değil “acı” oldu. Can acısı, yürek acısı, adına ne derseniz deyin, acı çekiyoruz insan ırkı olarak. Alışık olmadığımız şeyler oluyor dünyada. Bu iklim olayları, doğanın ta kendisi. Doğa, “Al sana kanalizasyon!”, “Al sana fabrika bacası!”, “Al sana toplu taşıma bilincinden uzak bireysel kara taşımacılığı!”, “Al sana zehirli atıklar!” diyor.
Sanırım dünyanın çivisi gerçekten çıktı. Aşağı yukarı hepimiz bu deyimin anlamını biliyoruz. “Çivisi çıkmak”. Düzenin tamamen bozulduğunu, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, bütün tadın tuzun kaçıp gittiğini anlatan bir deyimdir. Türk Dil Kurumu, “Kargaşa içinde bulunmak” diye açıklar. Ülkemiz ve dünyamız mı kargaşa içinde, kargaşa mı bizim içimizde, bilemiyoruz.

Yazının Devamını Oku

Ağaç candır, yanar!

Kültür tarihinin en eski sembollerindendir ağaç. Her ağaç candır. Ağaç yanar, can yanar!

 


Bu acıya yürek dayanaz. Marmaris 29 Temmuz 2021. Foto Mahmut Serdar Alakuş. AA-Getty. Kaynak The Atlantic.

Hepimizin içini acıtan, kiminin hayatını, kiminin ruhunu karartan bir dönemde başka ne yazabilirdim ki? Hayat öyle bir hale geldi ki, gündemin büyük büyük olayları, normal hayata dönüp normal yazmayı, okumayı, gündem dışında konuşmayı neredeyse olanaksız hale getirdi. İnsanın içinden gelmiyor zaten başka türlüsü. Bu gezegeni paylaştığımız binlerce tür canlı var. Bu gezegen hepimizin ortak mekânı. Daha önce de yazmıştım, biz insanlar, bu dünyanın sahibi ya da patronu değiliz. Bizden önce var olmuş, Dünya’da bizden önce yaşamaya başlamış pek çok canlı var. Bunlardan biri hiç kuşku yok ki ağaçlar. İnsan soyu yeryüzünde yokken ağaç nesli buradaydı.

GÖK TENGRİ

Sayfayı takip eden veya konuya ilgili dostların çok iyi bildiği gibi insanın “kutsiyet” anlayışı korkuyla başladı. Doğanın, kontrol edemediği pek çok gücüne tanrısallık yükledi, onları kutsal saydı ve onlardan korktuğu için tapınmaya başladı. Gökyüzü, Türklerin de tarihlerinde olduğu gibi kutsal sayılabilecek çok şeyi barındırıyordu ve bu nedenle en kutsaldı. Bu nedenle Türk’ün Orta Asya’daki en yüce inancı, “Gök Tengri (Gök Tanrı)” idi.
Kontrol edilemeyen doğa güçleri, yeryüzünün her yerindeki insanları korkuttuğu içindir ki her yerde tapıldılar. Yıldırımlar, şimşekler, depremler, seller, yağmurlar, kar, fırtına, korkunç rüzgâr ve soğuk, korkunç sıcaklar ve kavurucu Güneş… Hepsi ya gökteydi ya gökte bulunan bir şey ile ilgili olduğu varsayılıyordu. Ancak insanın, “korku olmaksızın”, sadece sevgiye dayalı olarak taptığı ya da kutsal kabul ettiği şeyler de vardı. Bunların başında geliyordu ağaç.

Yazının Devamını Oku

Her şey yazıdır

Görüp duyduğumuz her şey bir şekilde yazılmıştır.Peki yazının kendisi nasıl yazılmıştır?

Bir yazan olmasa, nereden bileceğiz bilinmesi gerekenleri. Foto Aaron Burden - Uunsplash

Bilmem benim internet sitemi bugüne kadar ziyaret etme şansınız oldu mu? (Gerçi halen sakallı eski resimlerim duruyor ama olsun, içerik idare eder.) Orada altını çizdiğim husustur ve aynı başlıkla geçer: Her şey yazıdır! E öyledir çünkü.

Radyoyu veya televizyonu açıp haberleri mi dinliyorsunuz? Dinledikleriniz önce yazıya geçirilmiştir bir süre önce. Dinlediğiniz haberleri bir veya birden çok yazara borçlusunuz.
Reklamları mı dinliyor veya izliyorsunuz? Duyduğunuz her reklam, önce yazıya dökülür. Reklam metni diye bir şey vardır. Başarılı bir metinse herkesin aklında kalır. Bir yazı kadrosu yatar ardında. Yani, onu da yazarlara borçluyuz.
Bir margarin mi satın aldınız? Üzerinde bir sürü yazı vardır, her üründe olduğu gibi. İçindekiler, üretim yeri ve adresi, gerekli bazı bilgiler, iletişim, biraz reklam, hafif bir propaganda, bir iki slogan… Hepsini yazan biri vardır. En az bir yazar yatar satın aldığınız her ürünün ardında.
Sinemayı, tiyatroyu söylemeye gerek var mı? Ne büyük emektir onlar. Aylar, hatta yıllar sürer. İzlediğiniz her film veya tiyatro eseri, hayata bir yazarın fikri olarak başlar. Bir yazarın emeği olarak gelişir ve sonunda yazan kişinin adının bile hatırlanmadığı, sadece oyuncuların ve belki de yönetmenin adının bilindiği bir yapıta dönüşür. Ama yazarlara haksızlıktır bu. Eğer Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan’ın birlikte kotardıkları gibi bir ortak çalışma değilse, ki çoğunlukla değildir, yazarların adı da en az yönetmen kadar anılmalıdır.

Yazının Devamını Oku

Bir magazin olayı: Mağaza!

Mağazalardan alışveriş ederken aklımıza magazin olayları gelir de, depolar, hazineler gelmez!

Mağazalar, mağazalar... Foto Mostafa Meraji - Unsplash

Tirilye’de denizci dost bir aile vardır. İzin almadığım için isimlerini veremem. Baba ve iki erkek evlat denizden geçimlerini sağlarlar. Balıkçılık, kaptanlık yaparlar. Diğer akrabaları da denizcidir. Güzel insanlardır. Barınakta, bir binaları vardır depo gibi, ambar gibi kullanılan. Bir şey lazım olduğunda onlara sorardık, onlar da “Mağazaya bir bakayım, olacaktı bir tane” gibi bir yanıt verirlerdi. “Mağaza” mı? Bu laf hep tuhaf gelmişti bana. Ivır zıvır bir sürü düzensiz malzeme yığınının tutulduğu, vitrini bile olmayan bir yapıya ne diye mağaza diyorlardı ki? Yıllar geçti. İşin doğrusunu öğrendim. Utandım. Kullandıkları “mağaza” sözcüğü, denizciliklerinin net bir kanıtıymış meğer. Siz de ister denizci olun ister olmayın, hayatınızda mutlaka mağaza sözcüğünü kullanıyorsunuz. Mağazalardan alışveriş yapıyoruz. Yapmayanımız yok. Peki mağazanın ne olduğunu kaçımız biliyoruz? 

REİS’İMİZİN MAĞAZASI!

Pîrî Reis’imiz de kullanmış bu sözcüğü Kitab-ı Bahriye’sinde birkaç yerde. Pulya yakınlarındaki Santa Meriye Tiremite (Adriyatik’te, beş küçük adacıktan oluşan Tremiti Adaları) adalarını anlatan bölüm, bunlardan biridir. “Mezkûr kal’eye Fortu dirler. Ve anun mukabelesinde deniz kenarında mezkûr Fortu’nun bir karkadoru vardur. Karkadoru Fortu dirler. Mağazalardur. Hem bir birgosdur, beklenür.” Hemen söyleyelim, “karkador”, donanımı zayıf yanaşma yeri demektir; bir çeşit gemi barınağı yani. “Birgos” ise kuledir. “Mağazalar” sözcüğü dikkatinizi çekti mutlaka. Geliyoruz. 

DEFİNE Mİ HAZİNE Mİ? E: HİÇBİRİ!

Bankanın hazinesi çok iyi kilitmenmezse insanlar nasıl güvenir değil mi. Foto Brock Wegner - Unsplash

Yazının Devamını Oku

Can boğazdan…

Biz düşünceden ibaretiz. Düşünce sözdür, söz ağızdan çıkar, ağızdan çıkan her şey hayatı belirler.

Tamam can boğazdan gelir de, dikkat etmezsek gidebilir de. Foto Gor Davtyan - Unsplash

Değerli dostlar, iki haftadır yazamadım, hatta sizlere neden yazamadığımı sosyal medyadan duyurmaya bile vaktim olmadı. Zira taşındım. Benimki gibi bir çalışma odanız varsa, normal bir ev taşınmasının çok ötesinde işiniz var demektir. Binlerce kitap ve onları taşıyan kitaplıkların yer değiştirmesi, Osmanlı’nın sefere çıkışını andırıyor diyebiliriz. Lakin emrimde çalışan binlerce kapıkulum olmadığı için işlerin çoğunu hünkâr başıma kendim yaptım! Şaka bir yana, sahiden şu anda güneşte kalmış denizanası gibi hissediyorum kendimi. Havanın sıcaklığı bir yandan, yorgunluğu bir yandan, korkunç sorumsuz taşıma şirketinin verdiği zararlar bir yandan derken, başka türlü hissetmek mümkün değil. Fakat klavyenin başına geçip tuşlara yeniden basmaya başlayınca, bir dost tesellisi bulmuş gibi oldum. Bir çeşit rehabilitasyon denebilir. Ama şimdi sizi daha fazla kendi sorunlarımla meşgul etmeyeyim de, işimize bakalım. Sözün özü, iki hafta ortalardan kayboldum, af ola.

BİRAZ YEMEK GEREK

Taşınma sürecimde kafamın meşguliyeti ve havanın sıcaklığının etkisiyle sonradan fark ettim ki çok az yemek yemişim. (Yine de kilo vermekten uzak bir durdum tabii.) Bu sırada aklıma bir atasözümüz geldi: Can boğazdan gelir. “Yaşamak için beslenmek gerekir” anlamında bir söz bu, hepimiz biliriz. Fakat “boğaz” üzerinde biraz durmak gerektiğini hissettim. Zira bu söz, sandığımızdan çok daha eskilere, farklı alışkanlıklara dayanıyor olsa gerek.

HAPŞUU! ÇOK YAŞA!

Daha önce çeşitli yazılarda üzerinde durmuştuk. İlkel insanın ölümle tanışması epey ürkütücü bir deneyimdi. İlkel insan için ölmüş biri ile yaşayan biri arasında, en azından ölüm anının hemen sonrasında, tek fark vardı: Nefes! Yaşayan nefes alıyordu, ölen ise almıyordu. O nedenle hayat ile nefes arasında doğrudan bağlantı kurduk ve tam da aynı nedenle, binlerce yıldır, hapşıran kişinin nefesinin ağzından hızla çıkması nedeniyle ölebileceği ilkel inancı ile hâlâ “çok yaşa” diyoruz! Ne olur ne olmaz değil mi? Belki de o hapşırıkla çıkıp giden, son nefestir! Acaba “can boğazdan gelir” derken, “can boğazdan çıkar gider” demek istiyor olabilir miyiz?

SÖZCÜKLERİN ANLAMLARI

Yazının Devamını Oku

Kendine iyi bak

Çok genç işi gibi görünen bu lafın aslında iki bin dört yüz yıldır var olduğunu biliyor muyuz?

Ceza almayacağını bilen biri suç işlemekten çekinmiyorsa, ahlak sahibi midir. Foto Maxim Hopman - Unsplash

Kimi laflar var ki, anlamını kavrayabilmek için üzerinde durmak gerek. Durulmadığında saçma da geliyor. Bugünün günlük konuşma dili, aldığı ilavelerle giderek tuhaflaşmaya başladı. Komedilere de konu olan kısır dil, aslında hem bir cehalet hem de hımbıllık göstergesi olarak algılanabilir. Örneğin, içinde “yani” ve “aynen” sözcükleri geçmeyen, normal cümlelerle konuşmaya çalışın bir gün boyunca, ne kadar zorlandığınızı göreceksiniz. Aslında, Türkçe’nin güzellikleri arasındadır bu sözcükler, çok şey anlatabilirler duruma göre. Hatta uzun uzun paragrafların yerine de geçebilirler. Ama bu güzellik, ancak nadiren kullanıldıklarında ortaya çıkar. Sohbet sırasında birisi konuşuyor, karşısındaki ha bire “aynen” diyor mesela… Böyle sohbet mi olur? Karşıma papağan alsam da bunu yapabilir hatta papağan araya iki farklı şey de katabilir. Zaten sınırlı sayıda sözcüğün kullanıldığı günlük konuşmalarımız, bu iki kelime sayesinde iyice kısırlaştı. Ama itiraf edeyim, öyle bir kulak dolgunluğu ve ağız alışkanlığı haline geliyor ki, bu sözcükler benim de arada ağzımdan kaçıyorlar!

O KADAR DA YENİ DEĞİLMİŞ

Üzerinde durmadan kullanıp, ardına veya anlamına pek bakmadan sarf ettiğimiz sözlerden biri de “kendine iyi bak” olsa gerek. Yeni bir laf değil tabii, hanidir var hayatımızda. Aslında tahminimizden çok daha fazla zamandır var hem de. Tam olarak 2420 (yazıyla: iki bin dört yüz yirmi) yıldır var.
Desem ki felsefe tarihinin, yani aslında yazılı insanlık tarihinin en eski sözlerinden biri bu, inanınız lütfen. Şimdi, “felsefe” deyince, pek çok okurun, “Amaan, kafa ütüleyecek şimdi” demese bile buna benzer bir hisse kapıldığını biliyorum, çünkü bir zamanlar ben de öyleydim. Fakat zaman bana gösterdi ki felsefe, ne yazık ki, bizim eski zaman çevirmenlerimizin kullandığı tuhaf ve ağdalı dil yüzünden yanlış anlaşılmış bir “şey”. Felsefeyi şu kadar basit ilan edebiliriz aslında: Hani, belirli bir yaşa gelince çoğu insan, “Yahu ben ne yapıyorum? Burada ne işim var? Ne yapıyorum ben? Ben dünyaya niye geldim ülen, bunun için mi?” gibi hafif isyan barındıran, biraz da doğumumuzdan beri hayatımızı farkında olmadan otomatik yaşamamıza neden olan şartlanmışlıklarımızın farkına varma anının şaşkınlığını içeren o anlar vardır ya, işte söz ediyorum. (Çok fazla sayıda insan ne yazık ki bu farkına varmayı hiç yaşamadan ölüp gider.)

DİYELİM, AHLAK…

Ahlak nedir mesela. Günümüzün “din” ile sıkı sıkıya ilişkilendirilmeye çalışılan ama yaşanan örneklerden hiç de ilgisinin olmadığını anladığımız bir kavramdır. Ahlak, aslında tek tanrılı dinlerden çağlar önce yeryüzünde tartışılıyordu. Belirli bir peygamberi veya kitabı olmayan toplumlar ahlaksızlık mıdır mesela? Elbette hayır. Depremden sonra Japonya’daki yardım kuyruklarının videolarını izlediniz mi hiç? Bir de bizdeki “bedava herhangi bir şey dağıtım” videolarını izleyiniz. Ahlak başka bir şey. Vicdanla ilişkili. Vicdanın, insanın içindeki tanrı olduğunu söyleyen varsayım pek hoştur bana göre. Kimse seni görmüyorken de suç işlememek mesela. Ceza olasılığı yokken bile kimseye zarar vermemek, kimsenin malını çalmamak, kimsenin namusuna göz dikmemek mesela. Gecenin ıssızlığında, kimse görmüyor diye, yavrularını emziren bir kediye tekme atmamak mesela. Kimseye görünmeden denize, ovaya, ağacın dibine zehirli atıklar boşaltmamak mesela. Güzel olanı yapmak ahlak. İyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayıramayacaksak, insan olmak nedir ki?

Yazının Devamını Oku

Ey Homo Sapiens!

İbn Sina’yı yetiştiren kültürle Takiyüddin’in rasathanesini yıkan kültür aynı mı şimdi?

Beytülhikme'nin kurulduğu Bağdat. Doğrusu Atlantis'e benzetmede edemiyorum da.

“Abdala malum olur” deriz. Bir şeyin olacağını önceden bilenler için söylenir. Abdallık burada gezgin derviş anlamındadır ve bilge derviş, ermişliğe varmıştır aslında; o kadar ki olacakları önceden bilebiliyordur. Tabii şaka yönlü bir sözdür bu. Malum olmak, bilmek anlamına gelir. Ayrıca özellikle belirtelim çünkü halen farklı kullananlar olabiliyor: Aptal değildir o, “abdal”dır.
Malum ve çoğulu olan malumât, “ilim” diye okuduğumuz Arapça ilm’den gelir. İlm, biliş, bilme, bir şeyin doğrusunu bilmek, okuyarak öğrenilen bilgi anlamlarına gelir. Malumât da bu bilinmiş, öğrenilmiş şeylerdir doğal olarak. Bunlar Arapça kökenli sözcüklerimiz. Türkçesi bilgi. Öz Türkçe. Kutadgu Bilig’de olduğu gibi. (Kutadgu Bilig, mutluluk veren, kutlu eden bilgi demektir.) Kutadgu Bilig’e döneceğiz.

İSTEMEZSEK OLUR MU?

Bilgi nedir, nerededir? Her yerdedir diyebiliriz. Öğrenmek isteyene tüm kapılar açıktır. Mesela türküden öğreniriz ayva ağacının çiçekleri açtığında yaz mevsiminin gelmekte olduğunu. Sahilde gezerken öğrenebiliriz, rüzgâra asılı kalan bir martının kıpırdamadan duruyormuş gibi dakikalarca havada kalabildiğini. Günümüz teknolojisi müthiş; telefona baktığımızda dünyanın öbür ucunda yaşayan tanıdıklarımızın bulunduğu yerdeki hava durumu bize “malum” olur. Say sayabildiğin kadar. Başka deyişle insan, öğrenmeyi istiyorsa, öğrenemeyeceği şey yoktur. Evrenin sırları dâhil!
Buradaki anahtar sözcük “istemek” olsa gerek. Öğrenmeyi istemek. İstiyor musun, istemiyor musun? Çünkü istiyorsan öğreneceksin, istemiyorsan öğrenemeyeceksin. Öğrenmeyi istiyorsan, o konudaki (belki başka pek çok konudaki) cehaletin sona erecek, öğrenmeyi istemiyorsan, cehaletin sürecek. Ve eğer, cahil kalmayı bilerek, bilinçli olarak tercih ediyorsan, çevrendekilerin de öyle olmasını istiyor olabilirsin zira genel olarak çevremizde bize bilgiçlik taslayacak kimseler bulunmasını istemeyiz.

Yazının Devamını Oku

Allah sahibine bağışlasın mı?

Bu cümleyi duyduğumuzda ne anladığımız, tamamen bizim tercihimizdir.

“Çok güzel kız vallahi! Allah sahibine bağışlasın.” Lütfen bu cümleyi hiç duymadığınızı söylemeyin. Duymak bir yana, bunu ya da benzerini, herhangi bir kötü niyet olmaksızın bizzat kurmuş bile olabilirsiniz. Suçlamıyorum, haşa; yaygın bir laftır ve hemen hepimiz, lafları, sözleri, gerçek anlamlarını merak bile etmeden kullanıp dururuz. Öyle ki, pek çok yanlış da böyle büyür gider. Geçenlerde, betonu delenin, azimli bir fare olduğunu, lafın, defi hacetle ilgisinin olmadığını açıklamıştık. Bu sefer de yaygınlaşan yanlış kullanım örneği olarak hoşafı verelim. “Eşek hoşaftan ne anlar!” diye bir laf var ya... Lütfen söyler misiniz, eşekle hoşaf nasıl, nerede, hangi ortamda bir araya gelebilir? Elbette mümkün değil. Lafın doğrusu, “Eşek hoş laftan ne anlar”dır. Yani eşeğe, “Sevgili eşek, rica etsem durur musunuz acaba” gibi hoş bir ricada bulunulamaz çünkü eşek bundan anlamaz, onun yerine “çüüş!” gibi hoş olmayan, kaba bir emir verilir. Başa dönelim.

SAHİP OLMAK DA NE?

Sahibine bağışlama kalıbı, elbette erkekler için de söylenir. Ama doğrusunu isterseniz bu lafta, ciddi ve hatta korkunç bir toplumsal yanlışın kanıtı yatar. Hepimiz biliriz ki bu sözün arka planı, evlenecek (veya zaten evli) olan bir güzel insana -erkek veya kadın- bakıp, eşiyle birlikte mutlu olmaları gibi bir dilek barındırır masum tarafıyla. İşte tam da bu masum sanılan taraf, aslında en sorunlu kısımdır. Çünkü evlenen insanların birbirlerinin sahibi olmaları inancını dile getirir! “Allah sahibine bağışlasın!” Sahip? Yani eşi! Son zamanlarda giderek artan aile içi şiddet ve aslında tüm toplumsal davranış kalıplarımız bize göstermektedir ki, bu “sahiplik” durumu, aslında karşılıklı bir hâl değil, daha çok erkeğin borusunun öttüğü bir hâldir. Başka deyişle, evet, erkekler kendilerini, evlendikleri kadının (hatta kimi durumlarda sokakta gördükleri her kadının) sahibi zannetmektedirler!

HANGİ HAKLA?

Erkek, kendisini kadının sahibi zannetmese, “Onu giyemezsin”, “Böyle davranamazsın”, “Şöyle kahkaha atamazsın”, “Şu saatte evde olacaksın!” diye emirler verebilir mi? Erkeklerin kendilerini neden kadının sahibi zannettiklerini, bu hakkı nereden aldıklarını (biraz reklam gibi olacak ama gerektiğinde her kitaba atıfta bulunuyoruz kuşkusuz) Erkek Denizinde Kadın Gemiler kitabımda uzun uzun anlatmıştım. Özetlemek gerekirse, tamamen mesnetsiz, tamamen asılsız, erkeklerin kendi yarattıkları dünya ve uydurdukları kurallar silsilesinin bir sonucu bu. Dünya nüfusunun bir yarısı, öbür yarısının sahibi olabilir mi? Olabilir mi böyle bir şey?

KADININ SİLAHI KISKANÇLIK

Genelde erkekler tarafında çalışan bu sahiplik düşüncesi, karşı tarafta, yani kadınlar tarafında da başka bir çaresizlik alameti olarak karşımıza çıkıyor. Durmadan emirler yağdıran bir adama karşı kadının elinden gelen tek şey ve en güçlü silahı belki de: Kıskançlık! Nasıl ki erkekler, kadına sahibiymiş gibi davranmayı baba dâhil çevrelerinden öğreniyorlar, tıpkı onun gibi çapkınlığı ve yapılan çapkınlık sonucu yakalanma durumunda takınılacak tavırları da aynı şekilde çevreden öğreniyorlar. İnanın neredeyse tüm davranışlarımız, birkaç aklı başında olanımız hariç, kopyala-yapıştır yöntemiyle “bizim davranışımız” oluyor. İtirafı da hazırdır: “Biz böyle gördük!” Gördün diye yapman gerekmiyor. Kendini geliştirebilirsin, daha iyi bir insan, daha iyi bir koca, daha iyi bir baba olabilirsin! Kadın soruyu yapıştırıyor: “O kadın kim?” Işık tutulmuş tavşan gibi kalıyor erkek: “Hangi kadın ya?” Yakalanan erkek çarezsizliği de kopyala-yapıştır, yakalama refleksine doğuştan sahip kadının davranışı da. Bunun dışında kadının “sahip” olma hali ile ilgili yapabileceği pek bir şey ne yazık ki yok. En azından bizim toplumumuzda. Yavaş yavaş değişiyor bunlar tabii, gençler dönüştürüyorlar kendilerini. Onlar anlıyorlar kimsenin kimseye sahip olamayacağını.

Yazının Devamını Oku

Sakal ve değişim üzerine

Yirmi küsur yıllık sakalımı kesip atınca, hem sakalın etimolojisine, hem tarihimizdeki özel bir sakal vakasına yakından bakmak istedim.

Yazarınızın son halidir.

Sizi bilmem ama ülke gündemi benim içimi hiç açmıyor. Gözümüzün önünde yok olup giden Marmara Denizi’ne baktıkça da içim acıyor. Biraz bunlardan uzaklaşalım bu hafta istiyorum. Daha doğru söyleşiyle, sayfanın sürekli okuyucularının çok yakından bildiği özümüze dönelim istiyorum. 

Yirmi küsur yıllık sakalımı bıyığımı kestim. Doğrusunu söylemek gerekirse sakal, çok da sevdiğim bir şey değildi ama nedense “Artık benim tipim bu” diyerek direniyordum kesmeye. Fakat bir an geldi ve çok ama çok rahatsız oldum. Pek hijyenik bir şey değil doğrusu. Evet günde kim bilir kaç kez yıkanıp temizleniyordum ama ben kendimi temiz hissetmiyordum. Sigarayı bırakmış biri olarak sakallı olma halini bırakamaması çok saçma geldi ve kestim. En büyük endişem, “İnsanlar beni tanıyacak mı acaba?” idi. Hiç de korktuğum gibi olmadı. Taksici esnaf bile aynadan tanıyıp, “Abi hayırlı olsun, kesmişsin sakalı-bıyığı” dedi. Bunları anlatıyorum ki benim gibi endişeleri olanlar varsa rahatlasın, hayat hiç de kendimize eziyet çektirmeye değecek kadar katı ve keskin değil. Öneririm. Nasıl ferahladığımı anlatamam. 

BİR KIZIL GONCA…

Bırakalım herkes herkesi her şeyden bağımsız olarak sevebilsin. Ne mutlu Türküm diyenenin anlamını düşünelim sadece. Foto Ahmet Demiroglu - Unsplash

Barbaros Hayreddin gibi ömrüm boyunca sakalımla anılmak istemedim diyelim. İsmi Barbaros olan dostlar, denizcilik tarihimizin en şanlı reislerinden birinin ismini taşıdıklarını düşünüyorlar haklı olarak. Öyle de zaten. Ama bunun aslında, “Ahmet, Mehmet, İsmail…” gibi bir özel isim değil, bir lakap olduğunu çok kişi bilmez belki. Barbaros, Latince “barba” ve “rosa” sözcüklerinin birleşiminden gelir. Barba, “sakal” demektir, rosa da “kırmızı”. Gül de adını buradan alır, dudak boyası olan ruj da. Birleşince kırmızı değil de “kızıl sakal” anlamına gelir. Yani bizim Hayreddin Reis, “Kızılsakal” lakabına sahiptir. Hatıratında kendisi “Barbaros” lakabını “barbaroşo” olarak telaffuz eder. Ya da en azından kayda öyle yazılarak geçmiştir. İstanbul’daki Kızılsakal Bulvarı’nı bilirsiniz. Hani Beşiktaş’ta denizden başlayıp ta Zincirlikuyu’ya uzanan, İstanbul’un en eski ve ünlü bulvarlarından olan bulvardan söz ediyorum. Tabii biz onu Barbaros Bulvarı olarak biliriz. 

Yazının Devamını Oku

Çelişkiler ülkesi

Dünyanın en güzel denizini lağım çukuru olarak kullanalım, sonra da kendimizle kasıla kasıla gurur duyalım. Bunu açıklayabilecek bir filozof var mı bilmiyorum.

İnsan, hata yapmaya çok teşne. (Teşne, “çok istekli” demektir.) “Hata yapmaya uygun” veya “hata yapmaya eğilimli” de diyebilirdim, teşne sözcüğünü özellikle seçtim. Çünkü insana rahat batar. (Bu rahat batma mevzuunu çeşitli toplumsal olaylar değerlendirmesinde birkaç kez kullanmıştım. En son örneği için bakınız https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/soykırım-olsaydi-aglayabilir-miydik-halimize-41805619) Yani, mis gibi oturup hayatın tadını çıkartacağı yerde, lüzumsuz maceralar arar ve burnunu pislikten kurtaramaz. İnsan, bunu “isteyerek, bilerek” yapar. Bu nedenle teşnedir. Yaptığı saçma şeylerin hemen hiçbiri kazayla olmaz. Kendisi yapmıştır, yapmayı seçmiştir. Ama istemediği (aslında baştan düşünüp öngöremediği ama gerçekte kaçınılmaz olan) sonuçlarla karşılaşınca kendisinden başka herkesi suçlar! Hata yapmaya teşne olan insan, hatasına başka suçlu aramak için de yanıp tutuşur! İşte şikâyet, bu noktada devreye girer.

ŞİKÂYET ETMEK ÇÖZÜM ÜRETMEKTEN DAHA KOLAY VE ZEVKLİDİR

İnsan şikâyet etmeye de teşnedir çünkü. Şikâyet etmek, mazeret arayıp bulmak zevklidir. Kendi sorumluluklarını üstlenemeyen insanın bir anlamda tatmin yoludur. Her şeyden şikâyet edenlerin, çözüm üretmek bir yana, hatalarını kabul edip özür dilemekten bile aciz olması bundandır. Şikâyet etme zevkinden mahrum kalmak istemeyiz. Çözüm üretmek, çözüm için kafa patlatmak, yapılmış yanlışları geri çevirip onları kötüden iyiye dönüştürmek hep daha zordur çünkü. Oysa insan yattığı yerden şikâyet edebilir. Sadece çenesi işler, beyine veya çabaya gerek yoktur.
Bir de, konuyla hiçbir ilgisi yokmuş gibi duranlar vardır. Onlar, seyircidirler. Olanı biteni izlerler. Hem hatayı yapanlardan şikâyet ederler hem de kimsenin, yapılan yanlışı düzeltmemesinden. Sanki kendisi her konunun etkisiz elemanıymış, çarpım işlemindeki “bir”miş, elinden hiçbir şey gelemezmiş gibi öylece uzaktan izlerler olayları. Diyelim, ağacın dalına yuva yapmış, bir kuş… Birkaç insan ellerinde baltayla ağacı kesmeye başladıklarında hem baltayla gelenlerden hem de ağaçta yuvası olan kuşlardan hiçbirinin baltayla gelenleri durdurmamasından şikâyet edip duruyor, onları gagalayarak kaçırmaya bile çalışmadan, sadece söylenerek yuvasının yıkılmasını seyrediyorsa, o kuşa ne demeli?

LAFI DİNLEYEN KİM?

Geçen hafta bu sayfada Marmara Denizi’nin son 30 yıldır yapılan yanlışlarla nasıl nefes alamaz bir lağım çukuruna döndüğünü gördük. Hidrobiyolog Levent Artüz’ün bilimsel değerlendirmelerini ve en küçük bir detayı atlamadan bizlere aktardığı kirlenmenin tarihçesini ibretle (bilemiyorum aldık mı) ve üzüntüyle okuduk. (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/denizde-boguluyor-baliklar-41810186)

Yazının Devamını Oku